Alman Yazar Stefan Zweig

Alman Yazar Stefan Zweig Kimdir?

Aralık 22, 2022 - 22:02
Aralık 24, 2022 - 21:40
 0
Alman Yazar Stefan Zweig

STEFAN ZWEIG'IN HAYATI 

Alman yazar Stefan Zweig 28 Kasım 1881 tarihinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti Viyana’da varlıklı, kültürlü Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Moritz Zweig bir tekstil sanayicisi idi. Annesi Ida Brettauer Hohenems kökenli tüccar ve zengin bir ailenin kızıydı. Zweig Ailesi dindar bir aile değildi. Hatta Stefan ileri ki yıllarda kendisine “tesadüf eseri Yahudi” demiştir. Başka bir Alman yazar Arnold Zweig ile isim benzerliği dışında akrabalıkları yoktu. Ailesi oğlunu kültür seviyesi yüksek bir çocuk olarak yetiştirmek istediğinden Stefan, çok küçük yaşlarda eğitim almaya başladı. Özellikle edebiyat alanında eğitiliyor ve yeni diller öğreniyordu. İngilizce, Yunanca, İtalyanca, Latince ve Fransızca öğrenecekti. Şiir yazmaya ve ruhunu karanlığa gömmeye meyilli olmaya ise lise sıralarında başladı. Büyük yazarlar ve şairler kendilerini küçük yaşlarda gösterirler. Özellikle Alman şair Rainer Maria Rilke’den çok etkilenmiş, onu ve şiirlerini hayatının merkezine oturtmuştu. Bir de Hugo von Hormannsthal vardı. Bu şiirlerle gençliğinin ilk yıllarında tanışmıştı. Bunun aşktan pek farkı yoktu. 
1899 yılında Viyana’da Wasagasse Gimnasium’dan mezun oldu. Daha sonra Viyana Üniversitesi’nin felsefe bölümüne kaydoldu. Fakat vaktini üniversiteden ziyade, Theodor Herzl’in (İsrail Devleti’nin kurucusudur) yöneticiliğini yaptığı “Neue Freie Presse” gazetesinin kültür sayfaları için yazı yazmakla geçiriyordu. Stefan, hayatında değişen, gelişen ne varsa aldırmadan yazıyordu; değişmeyen tek şey buydu. Öğrendiği dilleri edebiyat için çevirilerde kullandı.

Sonra yolculuklar başladı, uzun yolculuklar… 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwalior, Kalküta, Varanasi, Yangon ve Kuzey Hindistan’ı; 1911’de ise New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko’yu gezdi. 1914’te de Belçika’ya şair Emile Verhaeren’in yanına gitti. Dönüşü büyük bir savaşın tam ortasına doğdu.

1897’den itibaren çeşitli dergilerde ilk şiirleri yayınlandıktan sonra, bu şiirleri “Silberne Saiten” başlıklı bir derleme hâlinde 1901’de, ilk romanı “Die Liebe der Erika Ewald” da 1904’te yayınlandı. Zweig, aynı yıl Viyana’da “Friedrich Jodl ve Hippolyte Taine felsefesi” üzerine bir tez ile felsefe doktoru unvanı aldı. Felsefeyle olan haşır neşirliğini kitaplarında görmek mümkündür. Stefan Zweig bu dönemde dikkatli psikolojik tahlilleri ve büyüleyici anlatım dilini parlak bir edebî üslupla birleştirerek yavaş yavaş kendi anlatım dilini geliştiriyordu. Zweig bu dönemde bir yandan gazeteciliğe devam ediyor ve kendi öykülerini, denemelerini yazıyor, diğer yandan da Verlaine, Baudelaire ve bilhassa Émile Verhaeren’in eserlerini Almanca’ya çeviriyordu. 

1914’te I. Dünya Savaşı başlamıştı ki Stefan, Belçika’dan Viyana’ya dönüp orduya katıldı. 1914 – 1917 yılları arasında Viyana’da savaş karargahında “Savaş Arşivi”nde memur olarak görev aldı. 
Aslında savaş başladığında bir gazeteci ve yazar olarak savaşı destekliyordu lâkin Galiçya’ya gidip cephedeki acıya tanık olunca, savaşın anlamsızlığını kavradı. İlk tavrını pasif olarak gösterdi. Ancak yazmaya devam ediyordu. 1916’da “Babil Kulesi”, 1918’de de “Zorlama” adını verdiği yazılarıyla savaşın karşısında duran tutumunu sergiledi. Belki de insan evladının savaşması gereken tek şeyin cahilliği olduğunu kavramıştı. Savaşın ardından Stefan, Avusturya’ya geldi ve Salzburg’a yerleşti. Burada Frederike von Winternit ile tanıştı.

Frederike, iki çocuklu bir kadındı. Çok geçmeden Stefan ve Frederike evlendi. Evlilikleri 20 sene sürmesine rağmen Stefan ölene kadar mektuplaştılar. 
Edebiyat alanında en verimli zamanlarını geçireceği Salzburg’da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuziner yokuşu, 5 numaralı villayı satın almıştı. Birçok eserini bu villada yazdı. 
Salzburg’daki yaşamı ona ünlü isimlerle arkadaşlığı da getirmişti. Hayranı olduğu Hugo von Hofmannstahl, bugün evinin konuğuydu. Romain Rolland, Thomas Mann, H. G. Wells, James Joyce, Paul Vallery, Arthur Schnitzler, Franz Werfel, Richar Strauss gibi birçok isim vardı konukları arasındaydı. 
Stefan Zweig, giderek ünleniyordu. 
Edebiyat dünyası içinde büyük bir ağırlığa sahip olan Stefan Zweig, 1928 yılında Lev Tolstoy’un 100. doğum Günü nedeniyle düzenlenen kutlamalara katıldı. 

Satranç 1933 yılında Nazi zulmünü anlatan yapıtlar arasındadır. O yıllarda Nazilerin özellikler Yahudi kitaplarını toplatarak yakmaları ve Zweig’ın da Yahudi kökenli olması neticesinde evi basıldı. Daha sonra, ülkesini terk etti. Ülkesini terk eden Zweig, Londra'ya yerleşti. 

Zweig 1937 yılında ilk karısı Frederike’den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz’e yanında Charlotte Altmann adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich’ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 

1939’da “ Sabırsız Yürek” adlı romanı yayımlandı ve Zweig, Charlotte Altmann ile evlendi. 1940’da İngiliz vatandaşlığı aldı. 

1.    Dünya Savaşı sırasında New York, Arjantin, Paraguay ve Brezilya’ya gitti. Zweig, konferans için gittiği Brezilya’ya yerleşti. Orada ünlü kitabı “Satranç”ı kaleme aldı. 

  Stefan Zweig, herhangi bir can sıkıntısından kaçınmak için metinlerini radikal bir şekilde kısaltan güzel ve zarif bir anlatıcıdır.  Özellikle, kelimeye daha az âşık olan genç eserler, gerilim filmleri kadar heyecan verici.  Yazar, tek tam romanı olan “Kalbin Sabırsızlığı” nda bile, seyircisini bir virtüöz gerilim arkı ile büyülüyor.  Bu kitapları boğulan bir insan gibi okursunuz: nefesinizi alır almaz, tekrar aşağı doğru bastırırlar. 
Stefan Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları 

nedeniyle 22 Şubat 1942’de Rio de Janerio’da karısı Lotte ile birlikte aşırı dozda veronal içerek intihar 

etti. Stefan Zweig, ölmeden önce yazdığı mektupta intihar nedeni olarak Hitler’in yarattığı kaosun ve 

Faşist düzenin kalıcı olacağına inanması ve bu inançtan dolayı büyük bir umutsuzluk, karamsarlık 

hissettiğini dile getirmiştir. 

STEFAN ZWEİG'İN YAŞADIĞI DÖNEMDE SİYASET

Nazi Almanyası, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) idaresi altında, tek parti rejimine dayalı yönetim sistemiyle “Führer” unvanlı hükûmet (1933-45) ve devlet başkanı (1934-45) Adolf Hitler’in liderliğinde egemenlik sürdüğü döneme verilen isimdir.  Alman tarihi içerisinde “Reich”ların üçüncüsüdür, bundan dolayı Üçüncü Reich ismiyle de nitelendirilir.   Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşadığı kriz ortamında siyaseten yükselişe geçen Hitler, 1921’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nde (NSDAP) başkanlığa yükseldi. NSDAP’nin taraftarlarına, komünistler ve sosyal demokratlar tarafından kısaca ‘Nazi’ ismi verildi. 

Hitler sürekli olarak, Marksist bir sosyalist olmadığını, bir Alman milliyetçisi olduğunu söyledi. NSDAP, Almanya’daki buhran ortamında orta ve alt kesimdeki insanlara ekonomik vaatler ve ırkçı hedeflerle seslendi. Kendi ırklarının üstün olduğunu savundu. Parti, kriz ortamında ne yapacağını bilemeyen kitleler üstünde etkili olarak geniş bir taban kazandı.

Hitler, İtalya’nın faşist diktatörü Benito Mussolini’nin Roma Yürüyüşü’nü taklit ederek 8-9 Kasım 1923’te Münih’teki Bavyera hükümetini devirmeye yönelik Birahane Darbesi’ni düzenledi. Düzenli orduya karşı paramiliter birlikler oluşturmak ve meşru yönetimi yıkmak suçundan yargılandı. 1 Nisan 1924’te 5 yıl hapis cezası aldı. Ancak 20 Aralık 1924’te ‘suçsuz’ bulunarak serbest bırakıldı. Bu birçok vahşet senaryosuna sebep olacak bir karardı. Girdiği hapishaneden hiç çıkmasaydı belki de o kadar insan katledilmezdi. 

Hitler hapisten çıktıktan sonra partisini toparlamaya çalışsa da uzun süre başarılı olamadı. Dünya çapında etkili olan 1929 yılındaki büyük ekonomik kriz ise ona istediği fırsatı verdi. Nazi partisi, 1930 seçimlerinde SPD’den (Sosyal Demokrat Parti) sonra ikinci sırayı elde etti.

1889’da Avusturya’da doğan Hitler, bu tarihte hâlâ Alman vatandaşı değildi ve bu yüzden cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığını bile koyamazdı. 25 Şubat 1932’de Brunswick Devleti’nin Nazi olan İçişleri Bakanı, Hitler’i Berlin’deki Brunswick temsilciliğine ataşe tayin ettiğini açıkladı.

Bu hileli yöntemle Hitler, otomatik olarak bir Brunswick ve dolayısıyla Almanya vatandaşı oldu ve Almanya Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymaya hak kazandı. Hitler, 1932’de girdiği ilk seçimden bağımsız aday Paul von Hindenburg’un ardından ikinci olarak ayrıldı.

27 Şubat 1933’ün akşam saatlerinde Almanya Parlamentosu'nda bir yangın çıktı. Bu yangının Nazilerin gizli polis örgütü olan Gestapo tarafından başlatıldığı da söylenmesine rağmen soruşturma komünistler üzerinde yoğunlaştı. Genelde bir olay olunca komünistler suçlanır zaten. Türkiye'de de böyledir. 

Ertesi gün, Hitler Hindenburg’a, anayasanın kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili maddelerini ortadan kaldıran bir kararname imzalattı. İzleyen günlerde Nazilerin ve DNVP (Alman Ulusal Halk Partisi) dışındaki tüm partilerin faaliyetleri durduruldu.

Mart 1933’te yapılan seçimlerde Nazilerin oyu yüzde kırk dörde yükselmişti. Naziler dışında, Alman Ulusal Halk Partisinin ve diğer milliyetçi veya muhafazakâr partilerin oyları düşmüş olmakla birlikte, parlamentoda ‘sağcı çoğunluk’ sağlanabiliyordu. 81 komünist parlamenter, seçimlerden önce gözaltına alınmıştı.

Adolf Hitler, 21 Mart 1933’te göreve başladı. İki gün sonra, parlamento oturumunda “Halkta ve İmparatorlukta Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Yasa” adındaki yetki tasarısı kabul edilerek Almanya’da parlamenter demokrasi sona erdirildi.

Yeni nasyonal sosyalist rejimin politik düzenlemeleri doğrultusunda, Naziler tarafından ‘Üçüncü Reich’ ilan edildi. Artık ülkede seçim düzenlenmeyecekti. Parlamentoya kimin gireceğine ise Naziler tarafından karar verilecekti.

Hitler, 1933’ten 1945’e kadar ‘Almanya Führeri’ unvanıyla yaşadı.

‘Alman ırkının üstünlüğüne’ inanan Hitler, ülkedeki bütün aksaklıkların nedeni olarak Yahudileri ve diğer ‘farklı’ toplulukları gösterdi. Alman halkının bir kısmını bu ırkçı fikirlerine inandırdı. Almanya’yı ekonomik anlamda ‘Yahudi sermayesinden arındırmak’, ‘politik ve kültürel alanlardan defetmek’ üzerine bir politik hat kurdu.

Yahudileri toplama kamplarına aldı. Çalışabilecek durumda olanlar ayrıldıktan sonra diğerleri gaz odalarında öldürülüp cesetleri fırınlarda yakıldı. Fırında yakılanların külleri çalışabilecek olan kişileri eğitmek için yük olarak kullanıldı. Nazilerin zulümünden sağ kurtulan biri şöyle anlatıyor:
" Ailemi ve beni bir alana götürdüler. Bir kısmımızı sağa bir kısmımızı sola ayırdılar. Ailem sağa ben ise sola gönderilmiştim. Ailemi bir daha göremedim. Ertesi gün bir kova kül koydular önümüze. Bir dairenin etrafında külü dökmeden koşmak zorundaydık. Kamptan birine o külleri niye taşıdığımızı sordum. Ailemin külleri olduğunu öğrendim. Yıkılmıştım." 

20. yüzyılın  en acı ve utanç verici uygulamalarından biri olan bu soykırım faaliyeti, sadece Almanya'da değil, daha sonra işgal edilen bütün ülkelerde de gerçekleştirildi. Bu süreçte Avrupa'da milyonlarca Yahudinin öldürüldüğü tahmin ediliyor. Bu soykırımları anlatan birçok film çekildi, kitap yazıldı. Schindler's List bunlardan bir tanesidir. 

Hitlerin hedefi ‘Alman İmparatorluğu’nu kurmaktı. ‘Lebensraum’ adını verdiği bir Alman coğrafyası oluşturma doğrultusunda Avusturya, Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya’yı işgal etti.

Polonya işgalinin ardından İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesiyle İkinci Dünya Savaşı da başlamış oldu. Almanya savaş başladıktan sonra Yugoslavya ve Hollanda’yı da işgal etti.

Başarısız Birahane Darbesi’nin ardından cezaevine giren Hitler, burada yazdığı ‘Kavgam’ adlı kitabında, “Alman ırkının güvenliği için Lebensraum’u doğuya doğru kaydırması gerektiğini” yazmıştı. Bu doğrultuda doğu cephesine yığınak yapmaya başladı.

1941 yazı sonunda bir savaş ilanı yapmadan Alman birlikleri Sovyetler’e saldırdı ve dört sene sürecek olan Doğu Cephesi Savaşları başladı. Hitler sonunu hazırlamıştı.

Sovyetler, doğuda Nazilere karşı zamanla üstün pozisyona geçti. Stalingrad'da esir düşen asker sayısının da fazla olması nedeniyle Alman ordusu gücünü iyice yitirdi.

Bu denge değişimi sonrasında, sırasıyla Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Finlandiya savaşta taraf değiştirerek Nazilerin karşısına geçti. Yugoslavya topraklarında ise partizan gruplar belli başlı bölgelerde yönetimi ele geçirdi.

1945 baharında ise Sovyet birlikleri Polonya'da kontrolü sağladı ve Pomeranya'da ilerlemeye başladı.

16 Nisan'da başlayan Berlin Muharebesi, 2 Mayıs'ta sonuçlandı. Sovyet askeri Abdülhakim İsmailov Reichstag'da Sovyet bayrağını dalgalandırdı ve zaferi ilan etti. Bu ikonik an, Nazi Almanyası’nın ve Adolf Hitler’in sonu demekti. Komünistler, Hitler’i güçlendiği yerde tarihin çöp sepetine gönderdi. Faşizme karşı komünizm kazandı demek isterdim ama hiçbir savaş kazanç sağlamaz. Savaşlar sadece kaybettirir.

Yenildiğini kabul eden Hitler, Sovyetlere yakalanma korkusuyla 30 Nisan 1945'te eşi Eva Braun’la birlikte intihar ederek yaşamına son verdi. Berlin’de kaldıkları yer altı sığınağında Eva Braun siyanürle intihar ederken Hitler siyanürü içtikten sonra şakağına ateş etti.

Kendi isteğiyle Führerbunker bahçesinde benzinle cesetleri bombaların neden olduğu bir çukura yerleştirilip yakılmıştır.

İntihar etmeden önce yanındaki generallere “Cesedimi Rusların eline asla vermemelisiniz, beni Moskova'da heykel yaparlar” dediği söylenmektedir. Tabii Stefan Zweig Hitler'in öldüğü dönemde değil, terör estirdiği dönemde yaşadı ve bunlara dayanamayıp intihar etti.

STEFAN ZWEIG'IN YAŞADIĞI DÖNEMDE EDEBİYAT

Distopik Nazi karanlığının pek bilinmeyen bir ayıbıdır, 1933 kitap yakma hezeyanı... İdeolojik hastalıklarının pençesinden kurtulamamış, şovculuk ve ırkçılıkla dolup taşmış, korkularından ve ezikliklerinden robota dönmüş birçok genç insan görürüz 10 Mayıs 1933'te Berlin Opera Binası'nın önünde... Titiz çalışmalarının ardından ulaşacakları zafer, başlattıkları propaganda sonucu sistematik ve organize bir şekilde toplumdan dışlanmış Yahudi, Marksist ve barış yanlısı yazarların kitaplarını ulu orta yakmak olacaktır, tıpkı Portekiz ve İspanyol Engizisyonu'ndaki Actus Fidei gibi...

Hikaye, tahmin edilebileceği gibi, Nazilerin 1933 yılında iktidara gelmesiyle başlar. Bir “demokratik” oylama sonucunda başa geçen bu “İşçi Partisi”nin lideri Hitler, hemen bir “Alman değerlerine karşı çıkanlara hayır” hareketi başlatır. Bu inisiyatifi organize etme görevini de NSDSTB (Alman Nasyonal Sosyalist Öğrenciler Birliği) üstlenir. Bu birlik, 21 ayrı şehirde komiteler kurup düşüncelerini yaymaya başlar. Üniversite duvarlarına astıkları afişler ise “Alman değerlerine karşı gelenler için 12 öneri” başlıklıdır. Kırmızı gotik harflerle yazılı bu metin, bilhassa Yahudilik, sosyal demokrasi ve liberalizm karşıtı düşünceler ihtiva eder:

1)Dil ve edebiyat köklerini halktan alır. Alman halkı, Alman dilinin ve edebiyatının kendi kimliğini bozulmamış halde ifade edeceğinden emin olmakla mükelleftir.
An itibariyle Alman edebiyatı ile kimliği arasında bir çukur açılmıştır. Bu çukura tahammül edilemez.

2)Dilin ve edebiyatın arılığı sana bağlı! Halk, dilini sadık bir biçimde koruma görevini sana verdi.

3) Asli düşmanımız Yahudidir ve ona kulak verendir.

4) Yahudi sadece bir Yahudi gibi düşünebilir. Almanca yazdığında yalan söyler. Almanca yazıp da Alman değerlerine karşı fikirler savunan Alman bir vatan hainidir. Alman değerlerine karşı düşünceler üretip bunları kağıda döken öğrenci ise görevini hafife alıyor demektir.

5) Yalanı kökten silmek istiyoruz. İhaneti kırmızı demire damgalamak istiyoruz. İstiyoruz ki, öğrenciler sadece bir cehalet durumu içinde bulunmakla kalmasınlar, kültür ve politik bilinç yoksunluğu içinde de bulunsunlar.

6) Yahudi'yi bir yabancı olarak görmek istiyoruz ve milli kimliği önemsiyoruz. Yahudilerin yayımladıkları İbranice olmalıdır. Bunlar Almanca yayımlandığında, açıkça belirtilmelidir ki bu bir tercümedir. Yazı dilinin aşırı ve usulsüz kullanılması engellenmelidir. Yazılı Almanca sadece Almanlara hizmet etmelidir.  Alman değerlerine karşı olan yayımlar edebiyattan sökülecektir.

7) İstiyoruz ki, Alman öğrenciler özerkçe yapacakları seçim için istek duysunlar ve kapasite sahibi olsunlar.

8) İstiyoruz ki, Alman öğrenciler Alman dilinin arılığını korumak için istek duysunlar ve kapasite sahibi olsunlar. 

9) İstiyoruz ki, Alman öğrenciler Yahudi entelektüalizmini ve onun Alman entelektüel sahnesinde bulunan hülyalarını alt etmek için istek duysunlar ve kapasite sahibi olsunlar.
İstiyoruz ki, öğrenciler ve öğretmenler Alman değerlerini tehlikeye sokmama garantisi doğrultusunda seçilsinler.

10) İstiyoruz ki, fakülteler Alman kimliğinin mabedi ve onun tüm gücüyle patlayıp saldırıya geçeceği yer olsunlar.

11) Halkı “bilinçlendirme” safhasını, kitapların müsadere edilmesi izler ki, bu da 26 Nisan'da başlar. Metot bellidir: “Öğrenciler, işe kendi kitaplıklarında ve yakınlarının kitaplıklarında bulunan zararlı ve yıkıcı kitapları elimine etmekle başlamalıdırlar. Sonrasında ise komiteler birleşip halk kütüphanelerindeki kitapları tasnif etmelidirler. Gerekirse müsadere etmelidirler” Kitapçılardan beklenilenin üstünde bir destek sağlanmasını, öğrencilerin zorba hareketlerine bağlamak zor değildir... O kadar ki, birçok kütüphaneci, bu ibarenin altına imza atacaktır : “Kara listede bulunan bütün kitapları kütüphanemden çıkartacağıma ve onları kimseye vermeyeceğime ant içiyorum. Bu eserlerin başkalarına verilmesinin kanun tarafından suç uyarılmış bulunuyorum.”

12) Üçüncü safha ise “Alman değerlerine karşı” olan eserlerin toptan yok edilmesidir.  Üniversitelerde hazırlıklar tamamlanır ve 10 Mayıs günü gelir çatar. Teamül gereği, birkaç sembolik kitap seçilir ve kitapları ateşe atacak kişi öne çıkıp “anlamlı” bir konuşma yapar:

Birinci Kişi: “Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky'nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.”

İkinci Kişi: “Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud'un yazmalarını ateşe veriyorum.”

Üçüncü Kişi: “Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr'in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.”

Neticede 94 yazarın kitapları Almanya'nın birçok yerinde kül halini alır. Bunların içinde, Erich Maria Remarque, George Bernhard, Heinrich Mann gibi isimler de vardır. Bu olay, 12 yıllık (1933-1945) Nazi kabusunun ilk büyük trajedisidir. Hükümete muhalefet edebilecek her kesime korku salınmış ve zorbalık caiz görülmeye başlanmıştır. Ancak en önemlisi bilgiyi istismara (örneğin, ilerleyen yıllarda Aryen ırkın ünlü bilim insanları tarafından en ünlü ırk olarak ilan edilip bu gibi çalışmaların altına gururla imza atılması) zemin hazırlanmıştır. Böyle bir dönemde bir şey yazmayı geçtin insan iki kelime etmeye korkar. Stefan Zweig Almanya'dan kaçmakla bence en doğrusunu yaptı. 

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

kasvetli_seysi Adım Rojda Esra. Mustafa Tenker yayım grubunda editörüm. Yazılarımı hasta, komada, öldü şeklinde üç ana başlık altında topluyorum. Yazdıklarımın telif hakları yolda yürürken rastgele vurduğum topun kırdığı camda saklıdır.