Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 12, Sofistler

İnsan her şeyin ölçüsüdür...

Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 12, Sofistler

Yolumuza felsefede antropolojik dönemi başlatan Sofistler ile devam ediyoruz. Hatırlarsanız onlardan önceki dönem Doğa Felsefesi dönemiydi; Thales ile başlamış, Demokritos ile tamamlanmıştı. Antropolojik dönemin felsefecileri veya filozofları doğaya değil, insan ve insanla ilgili meselelere odaklanmışlardır. Antropoloji Yunanca antrhropos (insan) ile logos (bilim) kelimelerinin birleşmesinden doğan “İnsan-bilimi” demektir. Antropolojik dönemin ilk temsilcileri olan sofistler Pisagor gibi bir okul kurmamışlardır. Kendi aralarında fikir birliğine sahip değillerdi. Ortak bir felsefi görüş çizmeseler de onların görüşleri daha çok bilgi, ahlak, hukuk, siyaset, din alanlarındadır. Bilgi anlayışları genel olarak rölativist (göreceli) ve şüphecidir.

Sofistler ile felsefenin ilgisi neden doğadan insana kaymıştır? Tabii ki cevabı dönemin sosyal, siyasal, ekonomik durumda gizlidir. M.Ö. 5. yüzyılın ortalarına kadar Yunanlılarla Persler arasındaki savaş sürmüştür. Tüm savaşların sonunda Persler’i yenen Yunan koloni ve devletlerinden Atina Devleti olmuş ve oldukça güç kazanmıştır. Atina, parlamentosuyla katılımcı demokrasiye sahipti, ekonomik yönden güçlüydü. Toplumda bilgi sahibi olmak ve iyi konuşmak önemliydi. Kişilerin hem parlamentoda güçlü olabilmeleri hem de varsa haklarında açılan davaları kazanabilmeleri için bu iki özelliğe sahip olmaları gerekiyordu. Sofistler para karşılığında ihtiyacı olanlara eğitim veren gezgin öğretmenler olarak o dönemde karşımıza çıktılar. Sofist kelimesi Yunanca sophistai kavramında türetilmiş olup “Bilgelik öğreten kişi” anlamındadır. Siyasette yararlı olmayı öğretmişler, retorik (söz söyleme sanatı) üstüne dersler vermişlerdir. Onların felsefeye olan katkıları yadsınamaz olsa da bazı kaynaklar filozof oldukları konusunu tartışmaktadır. Sokrates, Aristoteles ve özellikle Platon sofistleri işi oyuna getirdikleri, safsataya döktükleri ve para karşılığında ders verdikleri için eleştirmişlerdir. Onlara yapılan tüm eleştirilere rağmen Protagoras, Gorgias gibi sofistlerin görüşleri oldukça önemlidir.

Felsefe tarihinde etki bırakan bazı sofistlerin görüşlerine bakmaya başlayalım.

Protagoras ilk sofist olup M.Ö. 481 yılında Abdera’da doğmuştur. Hayatının bir kısmını Atina’da geçirmiştir. M.Ö. 411 yılında hakkında verilen idam cezasından gemiyle kaçarken boğularak ölmüştür.

İnsan her şeyin ölçüsüdür, var olanların varlıklarının da, var olmayanların var olmadıklarının da.”  

Onun en bilinen fragmanıdır bu söz ve rölativizmini ortaya koyar. Rölativizm, görecelik, olgu, olay ve kavramların mutlak olmayıp kişinin algısına, içinde yaşadığı toplum ve çağa göre farklılık gösterdiğini anlatmak için kullanılan kavramdır. Protagoras bu sözüyle hem bütün insanlığı kapsayan evrensel bir doğru olmadığını, hem de tek bir birey açısından bütün eylemlerini kapsayan tek bir ilkenin olmadığını anlatmak ister.

Bu zamanın gençlerinin çok kullanmış olduğu bir söz var “Kime göre, neye göre…” Bu söz Protagoras’ın göreceliğinin özetidir bir nevi.

Hatırlarsanız Herakleitos evrendeki her şeyin her zaman değiştiği görüşüne sahipti. Protagoras onun bu düşüncesinden etkilenmiş olup bu düşünceyi bir adım öteye taşımış, bilgiye ulaşmanın imkânsız olduğunu söylemiştir. Sayın Prof. Dr. Macit Gökberk Felsefe Tarihi adlı eserinde Protagoras’ın görüşünü şu şeklide ifade eder; “Duyumlar da duyumlayanın o andaki durumuna bağlıdır. Onun için algı objeyi bize, ancak algılayanın algılama anındaki durumuna nasıl görünmüşse öyle bildirir. Protagoras için duyu algısı bundan doğan sanı (doksa) biricik bilgimizdir.”

Peki, bilgi ile sanı arasındaki fark nedir? Sayın Prof. Dr. Teoman Duralı’nın bir söyleşisinde ifade ettiği gibi açıklamak istiyorum; yaşarken karşılaştıklarımız üstümüzde bir etki yaratır. O etkilerin değerlendirilme seviyeleri, dereceleri vardır. Çok kısıtlı değerlendirmeler bilginin en alt katmanını vermektedir. Buna sanı (zan, doksa) diyoruz. Sanı en alt seviyedeki bilme durumudur, üzerine bir düşünme, tecrübe gerçekleşmemiş halidir.  Bir resim olarak zihnimizde vardır. Bilgi ise bunun çok ötesindeki bir durumdur, düşünme, tecrübe, deney…  gerektirir.

Bilgi sofistlerde teorik merakı gidermek için değildir, pratiğe katkısının ne olacağına bakarlar. Protagoras için bilginin yararı önemlidir; “Bir sanı bir başka sanıdan daha doğru olmayabilir ama daha iyi, daha yararlı olabilir. Daha iyi, daha yararlı sanıları olan kimse bilgilidir, bilgedir, dolayısıyla başkalarını bu daha iyi sanılar yetiştirebilecek durumdadır.”

Gorgias ise bilginin imkânsız olduğunu savunur.

Hiçbir şey yoktur, olsa da bilemezdik, bilsek de başkalarına aktaramazdık.”

Sofistler için erdem (arete) çok önemlidir. Erdemli olmak ise bir yurttaş olarak üstün ve yetkin olmaktır onlara göre. Bu sebeple hepsi yurttaşları eğitmek için ders vermişlerdir. Bu derslerde de daha önce belirttiğimiz gibi retorik çok önemlidir. Bilginin pratik değeri konusunda bir örnek vermek isterim. O zamanın mahkemelerinde kişiler kendi savunmalarını kendileri yaparlarmış. O sebeple de yurttaşlar sofistlerden ders alırlarmış. Yalnız belirtmeden geçmek istemiyorum; ne kadar acı ki Atina Devleti’ndeki yurttaş kavramına, kadınlar ve köleler dâhil değildi. Bununla beraber kişinin kendi emeğiyle para kazanması küçümsenirmiş. Bazı filozofların sofistleri beğenmemelerinin sebebi de emekleri karşılığında para kazanmalarıymış.

Gelelim Protagoras’ın şüpheciliğine. Tanrı hakkındaki görüşü şüpheciliğinin temelini oluşturur ve idam cezasına çarptırılmasının yolunu açmıştır. Onun tanrılar hakkındaki görüşü agnostiktir. Agnostisizm (bilinemezcilik) en yaygın ve bilinen tanımıyla, tanrı veya tanrısal varlıkların bilinemez veya varlığı ile birlikte yokluğunun da kanıtlanamaz olduğunu savunan bir felsefi görüştür (Vikipedi). Tabii ki bu kelime o yüzyılda kullanılmıyordu. Protagoras, tanrıların var olup olmadıkları sorusu karşında çaresiz olduğunu söyler. İki sebep ileri sürer; ilki tanrıların duyularla algılanamaması; ikincisi ise insan hayatının kısa olmasıdır.

Kritias ise tanrıların tümüyle keyfi olan, politik hesaplarla bulunmuş bir takım kuruntulardan başka bir şey olmadıklarını söylemiştir.

Protagoras’a göre her şeyin üzerine birbirine zıt iki söz söylenebilir, her ikisi de kuvvet bakımından birbirine denktir. Bu görüşüyle de şüpheci yaklaşımını bir kez daha ortaya koymuştur. Retorik o sebeple çok önemlidir çünkü doğru, yanlış veya haklı haksız yoktur. Önemli olan karşı tarafı sözlerle ikna etmektir.    

Sofistlerin insanlığa katkılarının başında, felsefenin insanın psikolojik yönünü incelemeye başlaması gelir. Eğitim vermeleri sırasında ihtiyaç duydukları için bu incelemeyi yaparmışlar. İlk olarak dilde çalışmalar yapmışlar. Prodikos eşanlamlı sözler, Hippios gramer, Gorgias stil ve Protagoras ise sözcüklerin doğru kullanılması üzerine yoğunlaşmışlardır. Mantık üzerine de çalışmalar yapmışlardır. Gorgias duygulanımları incelemiş ve sevinç, acı, yüreklilik, korkuyu dört temel duygulanım olarak belirlemiştir.

Sofistlerin, devlet ve hukuk ile ilgili düşünceleri birbirinden farklıdır. Protagoras bugün kullandığımız şekliyle “toplum sözleşmesi” ve tüm insanların eşit olduğu düşüncesi üzerinde durmaktadır. (“Toplum Sözleşmesi”ni zamanı geldiğinde çok detaylı olarak konuşacağız.) Kallikles, Thrasymachus sert anlayışa sahiptirler. Thrasymachus adaletin yasalara uymak olduğunu, yasanın ise hakimlerin kendi iradelerinin yargıladıkları kişilere zorla kabul ettirmeleri olduğunu öne sürer. Kallikles’e göre insanlar ikiye ayrılır; zekiler ve aptallar. Zekiler kendi kurallarını aptallara dayatmanın yollarını bulurlar; bu yol bazen ahlak bazense din şeklindedir.

Sofistler, “doğal olan”la (physis-doğa), “insan yapıtı” (nomos-kanun) arasındaki farkı incelemişler, hukuk, ahlak ve din kuralları hakkındaki görüşlerini bu ayrım üzerinden ifade etmişlerdir.

Antiphon görüşlerinde doğanın koyduğu kuralları seçer. Çünkü doğada her şey eşittir. İnsan yapıtı kanunlar gibi keyfilik yoktur. Mesela doğada insanlar arasındaki gibi bir soyluluk kavramı yoktur.

Kallikles de tercihini doğadan yana yapsa da izlediği düşünce sistemi tamamen farklıdır. Ona göre toplumdaki kuralları çoğunlukta olan zayıflar tanımlar. Amaçları da güçlü olanların gücünü engellemek içindir. Örneğin “istemeyi” kötü olarak tanımlamaktadırlar. Oysaki doğa da hırsları engellemek yoktur, onları mümkün olduğunca tatmin etmek vardır.

Sofistlerin toplumsal düzen için tehdit unsuru olarak görülmesinin sebeplerinin başında, doğal hukuku, insanların koymuş olduğu (pozitif) hukuktan üstün görmeleridir.

Felsefede tek bir doğru yoktur. Önemli olan sorular sorarak olgu, olay ve durumlara farklı açılardan bakmayı öğrenip fikirleri genişletmektir. Sofistler bence bu en iyi yapan felsefecilerdendir. Sordukları sorularla, görüşleriyle toplumda istenmemiş, eleştirilmiş hatta idam edilmeye çalışılmışlardır. Oysa ki temas ettikleri pek çok insanın düşünce kalıplarını kırmalarını sağlamışlardır. Bugün bile biz onları okurken, görüşleri üzerinde düşünürken bu etkiyi hissedebiliyoruz.