Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 13, Sokrates

Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.

Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 13, Sokrates

Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer olmayan bir hayattır.

Biraz durup bu sözü düşünmenizi isterim. Ne kadar anlamlı değil mi? Bu söz söyleneli beri iki bin beş yüz yıldan uzun süre geçmiş. Sokrates bu sözüyle halen bizi, bizlere dayatılmış olan dogmalardan sıyrılıp gözümüzü açmamız konusunda uyarmaya devam ediyor.

Felsefe tarihi boyunca karşımıza çıkan en önemli filozoflardan biridir Sokrates, hatta en başıdır diyebiliriz. Art arda gelen üç büyük filozofun ilkidir; Sokrates, Platon, Aristoteles. O Platon’un, Platon da Aristoteles’in hocasıdır. Felsefe tarihinde ilk defa düşünceleri sebebiyle idam edilen filozoftur. Felsefesiyle, yaşayış tarzıyla, Sokratik düşünce biçimiyle yeni bir çığrın açılmasına yol açmıştır.

Sokrates’ten önceki ilk çağ filozofları Pre-Sokratikler yani Sokrates öncesi filozoflar olarak anılırlar. Onlar daha çok doğa meseleleri ile ilgilenmişlerdir, güneşin yanan taş olduğunu, her şeyin atomlardan oluştuğunu… keşfetmişlerdir. Sokrates ise yönünü doğaya değil de insana, insanla ilgili meselelere ve ahlaka çevirmiştir, akılcı iç düşünmeyi başlatmıştır. Romalı filozof Cicero onun için “O, felsefeyi gökyüzünden dünyaya indirip şehirlerde barındırdı. Felsefeyi evlere sokup insanları hayat ve töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorladı,” der.

Felsefede her yeni düşünce başka birisinin düşüncesiyle bağlantılı olarak adım adım ilerler. Hatırlayacağınız üzere Bölüm 7’de bir rivayete göre Sokrates’in henüz çok gençken, Parmenides ile tanışmış ve ondan çok etkilenmiş olduğunu belirtmiştim. Parmenides’in metafizik alana büyük katkısı olduğu ve aynı zamanda Yunan mantık ve diyalektiğinin kurucusu olduğu kabul edilmektedir. Sokrates’in hem içinde bulunduğu tarihsel dönemin etkisiyle, hem doğa filozoflarının öne sürdükleri teorilerin ispatlanamaz  ve ona göre insanın hayatı için yararsız bilgiler olmaları (o günkü koşullar altında) sebebiyle, hem de Parmenides’in etkisiyle yönünü doğadan insanlık meselelerine kaydırmış olması ve Sokratik yöntemi geliştirmesi olasılığı çok yüksektir.

Sokrates M.Ö. 469 yılında Atina’da doğdu. Babası heykeltıraş, annesi ebeydi. Dik başlı, dobra, aklına uymayan şeylere itaat etmeyen, sürekli sorgulayan bir yapısı varmış. Giyimine özen göstermez, dünyevi ve bedensel hazlara pek ilgi duymazmış. Zamanın çoğunu sokaklarda dolaşıp insanlarla konuşarak, daha doğrusu onları düşüncesizliklerinden uyandırmaya çalışarak vakit geçirirmiş.

Yaşadığı dönemin Atina’sına bakarsak; Perslerle olan savaşı kazanan Atina Kent Devleti çok güçlü ve refah bir dönem geçirmişti. Bu dönem M.Ö. 431 yılında Sparta ile yapılan Peloponnes Savaş’ına kadar sürdü. Fakat bu savaşta yenilince zor günler başladı. Atina her ne kadar kent devleti olarak kalsa da Sparta’nın egemenliğini kabul etti. Akabinde başlayan veba ile nüfusunun üçte biri yok oldu. Bu dönemde hem Sokrates hem de Sofistler ön plana çıktılar. Soktates de Sofistler gibi retorik ustası ve şüphecidir. Ama hem metot bakımından hem de doğru bilgiye ulaşma konusunda birbirlerinden ayrılırlar. Sofistlerin düşünceleri rölativisttir, her şey görecelidir, onlara göre tek bir doğru bilgi yoktur. Oysaki Sokrates’e göre tek bir doğru bilgiye ulaşmak mümkündür. Doğru bilgiye ulaşmak için kendi geliştirdiği Sokratik Yöntemi kullanır. Tümevarım yöntemini izleyen diyalektik bir metottur. Başlangıcı “Bilgisizlik bilinci”dir.

Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.”

Sokrates konuştuğu kişiye önce onun bilgisizliğini göstermek ister çünkü bir şey bildiğini düşünen kişi bilgi edinmeye çaba göstermez. İki aşamalı bir yöntem izler. İlki “ironi”dir; onun söz konusu konu hakkında bildiklerine ilişkin şüpheye götürecek, bilgilerinin doğruluğunu sorgulayıcı sorular sorar. Bu arada mutlaka kendisinin bildiği tek şeyin hiçbir şey bilmediği olduğunu söyler. İkinci aşama ise “ebelik”tir (annesinin mesleği olduğunu hatırlatırım). Tabii ki bu aşama bir düşüncenin, fikrin doğuşudur. Sonucunda Sokrates tikel tanımlardan tümel tanımlara ulaşmaya çalışır. Tikel kavramını tek olarak, tümel kavramını ise tümü, bütünü olarak düşünebilirsiniz. Yani tek tek kavramlardan evrensel olan kavrama ulaşma çabasıdır.

Bu yöntem bana zamanımızın koçluk yöntemini çağrıştırdı. Onlarda da durum benzerdir. Koçlar asla cevabı vermezler, yönlendirici soru sormazlar. Kişinin kendisinin koçun sorduğu sorularla cevabını bulmasını sağlarlar.   

Tekrar Sokrates’e bakarsak, onun evrensel bilgi ile kastettiği iyiliğin bilgisidir.

Bilgi erdemdir,” der.

Erdem nedir peki?

O dönemdeki Yunan’da beş erdem kabul görmekteydi; adalet, ölçülülük, cesaret, dindarlık, bilgelik. Sokrates ise hepsinin temelinde iyiliğin olduğu düşünmekteydi, hatta tek erdem iyilikti ona göre. İnsan iyiyi seçiyorsa savaş alanında cesur olurdu, mahkemede yargıçken adil, ülkeyi yönetirken bilge…

Atina Kent Devleti’nde o dönemde demokrasi vardı. Temsili demokrasi değildi, yurttaşlar direkt yönetimde ve mahkemelerde görev alıyorlardı. Sadece hür erkekler yurttaş kabul ediliyorlardı. Kura ile parlamentoda görev alabiliyorlar, mahkemelerde yargıç olabiliyorlardı. Sokrates bunda çok büyük bir sıkıntı olduğunu düşünüyordu. Çünkü bu göreve atanan o kişiler, o görevleri yerine getirebilecek yetkinliğe sahip olmayabiliyorlardı. Bir kunduracı bile işi konusunda uzmanken, yasalardan ya da adaletten anlamayan birinin kent devletinde yönetici veya mahkeme de yargıç olması toplumun geleceğini tehlikeye atıyordu. O yüzden tüm yurttaşların erdemli olması yani bilge olması yani evrensel iyinin bilgisine sahip olması gerekiyordu.

İyiliğin eğitim ile öğrenilebileceğini düşünüyordu. 

Kimse bile bile yanlış yapmaz.”

Bir kişinin yanlış içine düşmesinin sebebini iyi olanı bilmemesi, görmemesi ve yanıltılması olarak görmekteydi. Böyle bir kişinin aydınlatılması, bilgisizlikten kurtarılması gerekiyordu.  Sokratik metot işte burada devreye giriyordu. Tüm kenti dolaşıyor, tek tek kişilerle konuşuyordu. Onları bilgisizliklerinden uyandırmak istiyordu.  Özellikle gençler çok ilgi gösteriyorlardı Sokrates’e. Zamanla bu yönetimin dikkatini çekti ve hakkında “Devletin tanrılarını tanımamak, başka tanrılar getirmek ve gençlerin ahlakını bozmak” suçlamalarından dolayı dava açıldı. Toplam beş yüz yargıç tarafından yargılandı.  

Sokrates’ten bize kalan yazılı bir metin yoktur. Çünkü o yazının düşünceyi sınırlandırdığını düşünüyormuş, hiçbir düşüncesini kaleme almamış. Ondan bize kalan tüm bilgiler Platon gibi onun yanında yer alan filozofların yazdıkları ya da düşmanlarının yazdıkları ile ulaşmış bulunuyor.

Hakkında açılan davada yaptığı konuşmaya dair o meşhur “Sokrates’in Savunması”nı Platon kaleme almıştır.

Savunmasındaki iki bölüm çok ilgi çekicidir. Burada paylaşmak istiyorum.

Bilgisiyle ün almış birisine gittim. Doğrusu ikimizin de iyi güzel bir şey bildiğimiz yok ama gene ben ondan bilginim çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor. Bense bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ben ondan biraz bilgiliyim. Çünkü bilmediklerimi bilirim sanmıyorum.”

Yavaş olan ve dürtülmesi gereken bir atı andıran bu devleti yerinden oynatmak için Tanrının tebelleş ettiği benim gibi bir at sineğini kolay kolay bulamazsınız. Ben Tanrının devletinin başına tebelleş ettiği at sineğiyim: her gün her yerde dürtüyor, uyarıyor, azarlıyor, ardınızı bırakmıyorum. Benim gibi birini kolay kolay bulamayacaksınız.”

Bu savunma pek çoklarını rahatsız ettiği için onu baldıran zehri içerek ölüme mahkum ettiler. Sokrates doğru bildiklerinden, savunduklarından vazgeçmedi; ondan önceki filozofların yaptıkları gibi de kaçmadı. Zamanı geldiğinde zehri içip öldü.

Yazıyı burada kapatamıyorum çünkü onun diamonundan ve ahlak anlayışından henüz bahsedemedim.

Sokrates içinde ona yol gösteren bir nevi tanrısal bir ses olduğundan bahseder ve ona “Diamon” der. Diamon, onun vicdanının sesi olarak da değerlendirilebilir, daha çok ahlaki tavsiyelerde bulunurmuş. Parmenides’in de “Doğruluk Tanrıçası” vardı bilmem hatırlar mısınız?  

Ahlak anlayışına baktığımızda, ona göre hayatın amacı mutlu olmaktır, yani insanın ereği mutlu olmaktır. Mutlu olmak ise insanın kendi kendiyle uyumlu olmasıdır. Onun mutluluk anlayışı Demokritos’unkine benzer, bedensel ve maddi hazları kastetmezler.

Sokrates insanın beden ve ruhunu ayırır.  Ona göre önemli olan ruha özen gösterilmesidir, insan daha çok bedenine özen gösterir, maddi hazlara yönelirse ruhu özgür olamaz. Ancak burada tamamen hazcılığa karşıt da değil. Bir nevi dengeye yakın bir durum olması gerektiği görüşünde. Ruha özen göstermek demek ruhun yetkinleştirilmesidir, o da insanın iyi olma hali yani erdem ile ilişkilidir.  “Bilgi erdemdir,” sözüne çıkıyoruz tekrar. 

Sanki bütün düşünceleri bir döngüsellik içeriyor. Bilgi, erdem, iyilik, iyi olma hali…

Erdemli birisi başkasına kötülük yapmaz ona göre. O kişi bilir ki başkasına kötülük yapmak esasında yapan kişinin ruhuna zarar verir. Belki de idamına karşı çıkmamasının sebeplerinden biri de budur; aslında ruhları zarar görenler o kararı verenlerdir.