KUSURSUZ | BÖLÜM 1 - ÇIRPINIŞ (2. PARÇA)

Biliyordum, beni eğlendiriyor ve alttan alta korkumu canlı tutmam gerektiğini fısıldıyordu.

KUSURSUZ | BÖLÜM 1 - ÇIRPINIŞ (2. PARÇA)

“Abla, annemler yemeğe çağırıyor. Gidelim mi?” Sima’nın heyecanlı sesi düşüncelerimi bir satırla kesti. Bugün ona gösterdiğim sahte ilgi onu heyecanlandırmış gibi rol yapıyordu. Buzdan gülümsemem ufuklara gömülürken onu başımla onayladım. Kalkarken giydiği lacivert eşofmanı düzeltti, yeşil bluzunu eşofmanının içine soktu. Pembemsi dudakları bana içten bir gülümseme sundu. Bense yeniden hissizliğe dönmeyi bekliyordum. En azından o kapının eşiğindeyken “Bu da bir şeydir.” Dediğini duyabilmiştim.

Hissedebileceğimi sanan bir maymun. Küçük, aptal ve oyunbaz olduğunu sanan bir maymun.

Siyah taytımın cebindeki kibrit kutusunu çıkardım. Kibriti pürüzlü, kahverengi yüzeye sürttüğümde kendi yuvasında saklamaktan sıkılmış, kızıl alevleri seyrettim. Hemen yanımdaki sehpanın üstünde duran, sarımtırak bir renge boyanmış camın içindeki tuhaf maddeye baktım. Sıradan bir lambayı asla istememiştim. İçini kendi ateşimle doldurabileceğim, ateşi asla söndürmeyecek ve her saniye büyütecek bir lamba istemiştim. Annem gaz lambasını önerdiğinde ona kötü kötü bakmıştım. Ben gazın yanmasını istemiyordum, ben saf ateşi bir kutuya hapsetmek istiyordum. Talebimi babam yerine getirmiş, bir camın içine koyu mor bir madde yerleştirmişti. Demire benzese de hemen tutuşan ve tutuşmasına rağmen minicik bir değişiklik bulunmayan bu sertlik demir olamazdı. Ne olduğunu sormamıştım. Umurumda değildi.

Lambamın camdan kapısını aralamadan önce kibriti bileğimde gezdirdim. Buruşan ve yanan derim bana acı sinyalleri yollasa da o sinyaller beynime ulaşamadan bir duvara çarpıyor, soğurularak yavaşça yok oluyordu. Ruhumun hıçkırıklarını duyunca dudaklarım bir tebessümle karardı. Dayanamadığını belirten feryatlarla beni tüketiyor, içimdeki zamanlayıcısı kurulmuş bombayı imha etmeye çalışıyor, kablolar parmaklarını yakıyor, yine de vazgeçmiyordu. Bugün ise atabileceği en korkunç çığlıkları atıyordu. Nedenini ben de anlamadım. Fitil hâlâ sağlamdı.

Ruhum, diye seslendim can çekişen karartıya. Neler oluyor sana?

Cevap yoktu.

Derin bir iç çekerek siyah yatağımdan kalktım. Parmaklarımı hapseden koyu mor terliklerimi çıkarmak için eğildim. Gözümün ayırt etmekte zorlandığı toz parçaları kapkara halımın üstünden terliklerime sıçramıştı. “İtler.” Diye fısıldadım onlara hitaben. Ayaklarımı terliklerden kurtardıktan sonra şahane bir orman manzarası sunan pencereme döndüm. Aşağıdaki gölgeleri ve hareketlerini iyice izledim. Işık, aydınlattığını sandığı karanlığa hareket özgürlüğü verdiğini öğrense ne düşünürdü acaba?

Sofraya kurulmaya başladıklarını fark etmemle pencerenin pervazına ayak basmam bir oldu. Soğuk mermer tenimi ürpertmişti. İçime kadar işleyen soğuğu hep yaptığım gibi görmezden geldim. Cam ve porselenlerin çıkardığı şıngırtıları algılayan kulağım iki günah parçasında sinsi bir kıvrım oluşmasına vesile oldu. Ayaklarımı pervazdan ayırıp öteki tarafa geçirdim, eğildim ve kendimi bütünüyle pencerenin dışına attım. Ellerim tutunduğu pencerenin başını bıraktı ve ben kendimi aşağıya attım.

Düşerken bahçemizdeki yaşlı çınar ağacının kalın dallarından birine tutundum. Büyük bir çeviklikle aşağıya sarkan bedenimi yukarıya attım ve tıpkı bir kedi gibi dalların arasından evin içine göz gezdirdim. Gözlerim önce aşağıdaki dallara, sonra da yere takıldı. Aşağıdaki dallara tutunarak rahatlıkla aşağı inebilirdim.

Tabii söz konusu ben olmasaydım.

Söz konusu ben olunca kendini yere bilmem kaç metre yükseklikteki daldan aşağı atıyordu. Ben de öyle yaptım elbette.

Normal birini belki de öldürebilecek olan bu mesafeden atlamak bana yalnızca sızlayan bir bilek ve soyulmuş avuçlar bahşetmişti. Çıplak ayaklarımla yerdeki keskin taşları umursamadan adımlar atmaya başladım. Ayağıma bir cam battı, umurum olmadı. Sonunda pencerenin önüne geldiğimde cama parmağımla bir fiske attım. Yeşil gözleri beni bulan annemin yüzü asıldı. Kendimi ‘saçma aksiyonlara’ atmamdan hoşlanmıyordu. Yasvi ailesi (“Yâğvi” der gibi belirsiz, tuhaf bir aksanla söyleniyordu.) benden bezmişti. Pencereyi açıp bana yol verdiğinde ayaklarımı görmesi ve dehşete düşmesi bir oldu. “Aman Allah’ım! Eflal, ayaklarının hali ne böyle?” Günün her saati beni camdan alıp ayaklarımı aynı şekilde görüyordu ve her seferinde aynı tepkiyi veriyordu. Açıkçası bu benim için çok komikti. Alt tarafı birkaç sıyrıktı, endişelenecek ne vardı?

Ah şu anneler!

“Memnun olmuşlar anne. Nasıl olduğunu soruyorlar. Ama merak etme, teşekkür etmiyorlar.” Alaycı ifademle söylediklerim annemi kızdırmıştı. Burnundan soluyordu. Hafif ve tanıdık bir his nüksetti. Bu içimde hafif bir gülme isteği uyandırmış olsa da isteğim gözlerime ulaşamamıştı. Bu durum beni içten içe rahatsız etmişti. Hissi geldiği yere geri yolladım. Ne demiştik beyaz nevale ile? Unutma! Sanırım şu salakla yeni bir seans gerekliydi.

“Bu kızı anladığım gün ben toprağın altından öbür tarafa gideceğim.” Annemin burnundan soluyarak söylediklerine karşın Sima önce bana kötü kötü baktı ve tahtaya üç kere vurmadan önce ince, büyük kalpli dudaklarını araladı. “Allah korusun, o nasıl söz anne? Sen bakma şu kara çalıya! O da seni seviyor da belli edemiyor. Değil mi Eflal abla?” Sertçe söylediği son sözlerine karşın yalnızca gözlerimi devirdim. “Aman, büyümüş de bana laf çarpıtırmış haspam.” Diye onun duyabileceği şekilde söylendim. Suratına kara gözlerimi diktiğimde iri, kalkık burnunun deliklerinin genişlediğini, tombul yanaklarının ise elmadan hallice olduğunu görebiliyordum. Zevkli manzara dudaklarımın keyifle kıvrılmasını sağlamıştı.

“Kesinlikle evet benim minik Sima’m.” Bozulan yanaklarını hamur gibi yoğurarak parmaklarımı gevşetmek benim için büyük bir lütuftu. Kardeşimin tombul yanaklarını acıtana kadar sıkmak bu evdeki zevkli tek tük şeylerdendi. Lavaboya ulaşmak için ayaklarımı hareket ettirirken dudaklarımın kurumuş çatlaklarını dilimle ıslattım. Sahra Çölü’ndeki bir bedevi kadar susuz kalmış bedenim bu komutu layığıyla gerçekleştirememişti ama söyleyeceğim birkaç kelimeye yeter de artardı bu sıvı seviyesi.

Taytımın sıkıca sarmaladığı uzun, ince ve esmer bacaklarım kız kardeşimin yanından geçerken ona yavaşça, kasıtlı olarak sürtündü. İnce kemikli zarif parmaklarım vadi gözlü kızın kumral tenini sıkıca sardı. Dudaklarımı onun ufak kulaklarının yakınına getirdim ve ses tellerimi havayla dans ettirdim. Dansın ortaya çıkardığı ayak, nefes ve ölüm sesleri bir araya geldi; şekillendi, kalınlaştı ve bir kobradan daha zehirli sözcüklerimi açığa çıkarttı. “Laflarına dikkat et. Beni tanımıyormuş gibi davranma. Benim kim olduğumu da sakın ola ki unutma. Senin asker arkadaşın değilim.” Öfkeden uzak kurduğum cümleler yavru kurdun miyavlamasına sebep olmuştu.

İyi ki baban bunları duymuyor. Değil mi kız?

Boş yapma, betona gömerim seni. Beton suratının izini de çerçeveletip duvara asarım.

İsmini bile söylemeye -düşünmeye- üşendiğim birisiydi. Hayatımı onunla geçirmiştim ve ona kendimi hâlâ yakın hissedemiyordum.

Beton surat? Hangi anlamda? Ah, sanırım ben her anlamı karşılıyorum. Mükemmellik böyle olsa gerek!

Sen ve gereksiz kibrin yine sahnede.

Hah! Kurban ol sen benim kibrime. Mal!

Salak!

Kıçımın aptalı! Gerçi sen benim kıçımın aptalı olsaydın Adriana Lima’dan güzel olurdu o şekilsiz suratın. Değil mi sweetie?

Cevap verme gereği duymadım. Bunu aptal bir ergen kavgasına çevirmenin lüzumu yoktu. O kara çalının da canı cehennemeydi.

Biliyordum, beni eğlendiriyor ve alttan alta korkumu canlı tutmam gerektiğini fısıldıyordu.

Kendimi taşlara vurmuştum. O taşlar beni binlerce kez deşmiş, binlerce kez öldürmüş, binlerce kez yaşatmış ve direncimin yükselmesini sağlamıştım. Evet, ben o kadındım. Aynada her gördüğünde seni delice korkutan, gözlerini oymak istemene sebep olan yansımanın sahibi olan kadın bu bedenin içindeydi. Belki üstünde, belki arkasında… Sonuç olarak bu bedeni yönetiyordu. Bir kumaş parçası ile kendini gizleyebileceğini sanacak kadar aptal, her adımında önceliğini mantığı yapacak kadar zeki bir şeytanın adını taşıyordum.