KUSURSUZ | BÖLÜM 1 - ÇIRPINIŞ (3. PARÇA)

'Ben, senin kabuslarının süsüyüm.' Bir kadın var ki hayatının büyük bir bölümü bir şeyi bekleyen fakat neyi beklediğini bile bilmeyen... İnsanlarla kontağını kesmiş, sadece aklında ona vesvese veren ruha inanan bir kadındı o. Bu ruh ondan öylesine ürkütücü bir şey istiyordu ki o insan olmaktan çıkmak üzereydi belki de. Ruh ondan duygusuz olmasını istiyordu. Kusur olduğuna inandığı duygularını yok etmesini... Fakat sadece bir insan bunu nasıl başarabilirdi? İşte tam o sırada devreye kader giriyordu. Eflal Mara Yasvi sadece bir insan değildi. Bunu bambaşka bir boyuta geçtiğinde öğrenebilecekti. Fakat her şeyden önce bir sorun vardı. İki boyutta da insanlar normal değildi. Tek istisnalar Eflal Mara Yasvi ve Afşar Ahî Korşafak'tı. Eflal ve Afşar bu gizemi çözmeye çalışırken bir yandan da kendilerini hapsettikleri kafesten çıkaracak, geçmişlerini öğrenecek ve duygularının aslında onları özel yaptığını keşfedecektiler. Kusurlu canlılar ve kusursuz ölüler ile dolu bu tiyatroda çok tehlikeli bir kuklacının elindeki kuklalar olduklarının farkında değillerdi. İplerinizi devretecek sözleşmeyi imzaladınız mı? Perdeler açık. Gösteri başlıyor.

KUSURSUZ | BÖLÜM 1 - ÇIRPINIŞ (3. PARÇA)

Eflal Mara Yasvi.

Yarı Türk yarı İrlandalı, gezgin bir ailenin ilk çocuğu. Soyadı var olmuş en tuhaf aksanla söylenen, ismi “Hezimete uğramış şeytan” veya “Kurak acı” olarak çevrilebilen o genç. Aynı zamanda sorunlu, kliniğe yatırılması gereken ama mükemmel (!) duygusuzluğu sayesinde durumunun ciddiyetini kimseye göstermeyen bir kadın. 22 yaşında, belki de var olan en siyah gözlere sahip, siyahtan başka renge yabancı…

Tanıdık geldi mi? Gelmiş olmalı.

Ben, senin kabuslarının süsüyüm.

Belki korktuğun örümcek, belki seni utandıran ailen, belki seni korkutan öğretmeninimdir. Her ne olursa olsun şunu bil: Eğer en korkunç kabusunu görüyorsan ben senin ensene nefesimi üflüyorumdur.

Korktun mu?

Kork!

Korku sana uzak durman gereken şeyleri gösterir. Sen sözüme uy, gölgelerle fazla haşır neşir olma. Ben de öyle yapıyorum, korkumu bana getirecek şeylerden uzak duruyorum.

Korku ile yaşadığın her saniye güvendesindir. Çünkü yapman gerekeni biliyorsundur.

İşte benim kızım! Fakat bugün onlarca tuhaflıkla karşılaşacaksın. Aklını yitirirsen benim kızım olamazsın, okey?

Buz bakışlarım kararlılıkla varlığını sürdürürken lavabo hemen birkaç adım ötemdeydi. O an hakkında hiçbir şey hatırlamadığım halı daha bir uzun gelmişti gözüme. Bedenimi anî bir yorgunluk sarmış, ne yapacağımı şaşırarak ayaklarıma komut göndermeye çalışmıştım. Sanki direncime bağlı kablolar vardı ve o kablolar tüm bedenimi sarmaya çalışıyor, ancak yalnızca üst gövdeme uzanabilecek boyuttalardı. Eğer zorlamaya devam ederlerse kopacaklardı ve kopacak olurlarsa üst gövdemi bile saramayarak ölümüme sebebiyet verecekti. Aslında, şuan bile bir ölüden farkım olduğunu düşünmüyordum. Yine de, daha çok izleyeceğim duvar vardı ve ben mükemmel duvar manzaralarını kaçırmak istemiyordum. Özellikle yumuşak olanlar daha da cazip geliyordu.

Dalgalanan açık sarı duvarlara tutundum. Dirayetimin son kırıntılarını yere çömelip nefeslenmek için harcadım.

Kız, yelloz, kaldır o kafanı. Hikâyenin eğlenceli kısmı başlıyor ve sen tembellik ediyorsun.

Böyle bir durumda bile saçma sapan konuşan kadın benim yıllar sonraki ilk öfkeme nail olma şerefini her an tadabilirdi.

Cehenneme git kara sinek!

Aman, zaten bu kadar çabuk pes eden zayıf bir kız çocuğundan bunlar beklenirdi. Hata bende.

Gözlerimin öfkeyle parıldadığını hissettim.

O, kimdi?

Kimdi ki beni yönetebileceğini, beni kışkırtabileceğini, beni aşağılayabileceğini zannediyordu?

Ben, yönetilemezdim.

Ben, kendimi yönetirdim.

Ben, kışkırtılamazdım.

Ben, irademe hakimdim

Ben, aşağılanmazdım.

Ben, fazla yüksekteydim.

Ancak o bunları anlamıyorsa, demek ki ben bir hata yapmıştım.

Anlayacaktı.

Kararlılığımdan gelen dayanma gücü bedenimi sardı. Kabloların uzadığını ve tırnaklarımın ucuna kadar tüm bedenimi kavrayışına şahit olan genç kadının gülümsediğini hissettim.

Onun oyununa gelmemiştim. Öyle dursa da aslında ben yeni bir oyun kurma kararı almıştım. Bunun için de güçlü olmalıydım, değil mi?

Ustası tarafından ipleri yukarıya çekilmiş bir kukla gibi ayaklandım. İki yanımdan sarkan kollarımı havalandırdım ve suratımı sıvazladım. Birkaç saniye süren bu hareket rahatlamamı sağladı. Kapanan gözlerimi araladım ve kendinden fazlasıyla emin ruh halimin de etkisiyle lavaboya yürümeye başladım.

Oğ-oğlum, ç-çok iy-i ya! Cümlenin mükem-melliğine bak. Şah-eser resmen! Sava-şa gid-iyor gibi tuval-ete gi-diyors-un r-resmen!

Zihnimde kendinden geçmiş gibi kahkahalar atan kadını hep yaptığım gibi görmezden geldim. Varlığının sebebini sorguladığım şahsiyet buna takılamadı bile. O siyah saçlarının olmayan yüzüne döküldüğünü hayal edebiliyordum. Her ne kadar duygulardan noksan muşmulanın teki olsam da hayal gücümün boyutu bazen beni bile şaşırtıyordu. Aslında, benim gibi hayal gücüm de normal değildi. Mesela hiç yaratıcı değildim ama kanın atomlarını hayal edebiliyordum. Bu, hayal gücüne giriyordu sanırım.

Durduğumu fark ettiğimde dişlerimi sıktım. Kendimle ilgili bir şeyler düşündüğüm gibi ortamdan soyutlanmam gerçekten saçmalıktı.

Tüm düşüncelerimi saçlarım gibi arkaya attım. Özgüvenli halime dönmem kısa sürdü. Aşağıdan gelen kahkahaları duyduğumda bıkkın bir nefes aldım. Aşağıda eğlence devam ediyordu. Babamın kahverengi saçlarının o masada ışıldadığına emindim. Yemek yemeden önce saçını parlatıcı etkiye sahip şampuanlarla yıkamak gibi acayip bir takıntısı vardı. Bunu hep saçma bulmuştum.

Beyaz, sadece tepesinde daire bir oyuntu bulunan lavabo kapısını yavaşça ittirdim ve kendimi hemen içeri attım. Karşılaşacağım şeyi aklımın ucundan bile getirmezdim.

Çünkü hiçbir şey yoktu.

Sıkıntıyla etrafta göz gezdirirken saçımın kaçak bir tutamını kulağımın arkasına atmaya yeltendiğimde bir şey fark ettim.

Elim yoktu.

İrileşen gözlerim elimin olması gereken yeri kadrajına aldı. Yavaşça takip etmeye başladım.

Tırnaklarım…

Parmaklarım…

Ayalarım…

Bileklerim…

Ön kolum… (Kahretsin!)

Dirseklerim…

Pazılarım…

Omuzlarım… (Hayır, hayır, hayır…)

Ve… Devamı da var olmamış gibiydi.

İçimi dolduran his gözlerimi doldurdu. Sanki ne yaparsam yapayım hiçbir şey yapamayacaktım. Sanki hiçbir şey bunu düzeltmeye yetemeyecekti. Burun direğimi sızlatan bu salak his beni bir türlü terk etmiyordu.

Olmayan uzuvlarıma kafamın da girmiyor olmasını umarak elimin olması gereken hiçliği kafamın -umarım- üzerine bastırdım. Olmayan elim olmayan kafamın içinden geçmişti.

Hangi sonuca varmalıydım? Kafam yok olmadı diye sevinip elimin bir daha hiçbir şeye el süremeyeceğine üzülse miydim yoksa kafam da yok olduğu için kendimi bir yerlere mi atsaydım?

Çıldıracaktım.

Buradan çıkmalıydım.

Arkamı döndüm ve karşımda olması gereken kapıya baktım. Yoktu.

Deliriyordum.

Sakinleşmek için derin bir nefes çekmeye çalıştım ve ciğerlerime boşluk doldu. Ne yani, hava da mı yoktu?

Ben nasıl bir günah işlemiştim?

Burada hiçbir şey yoktu. Gerçekten hiçbir şey. Ne renk ne madde ne de enerji vardı. Ben… Lanet olsun, ben hiçliğe mi düşmüştüm?

O zaman son şansımdan bir önceki şansımı kullanmalıydım.

Hey, salak?

Ses yoktu.

Yahu kızım ses ver.

Zihnim bomboştu.

Bana bak kara haşere, konuş yoksa seni çıktığın deliğe geri sokarım!

O yoktu.

İsmini zikretmeye başladım içimden. Belki buna yanıt verirdi?

Vermedi.

“Tanrım, bu da ne böyle?” Sessiz fısıltım oksijenimi harcadığı için kendime fazlaca içten küfürler yağdırdım. Güz yağmurlarını andıran bir ses de bulunmadığına göre, yalnızdım.

Gerçekten yalnızdım.

Hep olduğu gibi.

Arkamı döndüm. Kapı yoktu. Hiçlik her yanımı sarmıştı. Burada ölecektim.

Benim sonum bu olmayacak, diye düşündüm. Ben burada ölmeyecektim.

Nefret ettiğim bir şey yaptım: Çığlık attım.

Bilincimi kaybetmemeye çalışarak başka bir çıkış ararken nefesimin tükenmesi umurumda değildi. Kahrolasıca hayalet kapının ardındaki biri sesimi duyardı belki.

Nefesim tükenmek üzereydi.

Gerçi o çığlığa rağmen hâlâ bir miktar bulunması ayrı tuhaftı ya!

Ciğerlerim bir parça oksijen için bulundukları konumda iç savaş çıkarıyordu. Kale devrilmemek için direniyordu ama devrilmeliydi. Elimde olsa onlara yardım ederdim ama benim için Azrail gelmek üzereydi. Misafirliğe geldiği evi yıkmak istiyordu, biliyordum.

Fakat ben misafirlerden nefret ederdim.

Ölemezdim.

Hayır, buna izin veremezdim.

Bomba patlamadan olmazdı.

Ben Eflal Mara Yasvi isem kaçışı bulurdum.

Desīn nizlâza

Bırak kendini.

Sonunda cevap vermeye karar veren kadına önce küfürler savurdum, sonra ise kendimi hiçliğin kollarına teslim ettim.