KUSURSUZ | BÖLÜM 1 - ÇIRPINIŞ (4. PARÇA)

"Kız, Nidumbra'ya gidecek!" Bir kadın var ki hayatının büyük bir bölümü bir şeyi bekleyen fakat neyi beklediğini bile bilmeyen... İnsanlarla kontağını kesmiş, sadece aklında ona vesvese veren ruha inanan bir kadındı o. Bu ruh ondan öylesine ürkütücü bir şey istiyordu ki o insan olmaktan çıkmak üzereydi belki de. Ruh ondan duygusuz olmasını istiyordu. Kusur olduğuna inandığı duygularını yok etmesini... Fakat sadece bir insan bunu nasıl başarabilirdi? İşte tam o sırada devreye kader giriyordu. Eflal Mara Yasvi sadece bir insan değildi. Bunu bambaşka bir boyuta geçtiğinde öğrenebilecekti. Fakat her şeyden önce bir sorun vardı. İki boyutta da insanlar normal değildi. Tek istisnalar Eflal Mara Yasvi ve Afşar Ahî Korşafak'tı. Eflal ve Afşar bu gizemi çözmeye çalışırken bir yandan da kendilerini hapsettikleri kafesten çıkaracak, geçmişlerini öğrenecek ve duygularının aslında onları özel yaptığını keşfedecektiler. Kusurlu canlılar ve kusursuz ölüler ile dolu bu tiyatroda çok tehlikeli bir kuklacının elindeki kuklalar olduklarının farkında değillerdi. İplerinizi devretecek sözleşmeyi imzaladınız mı? Perdeler açık. Gösteri başlıyor.

KUSURSUZ | BÖLÜM 1 - ÇIRPINIŞ (4. PARÇA)

“Durum ne?”

Siyah saçlı kız mor dudaklarını kararsız bir şekilde araladı. Kararsızlıkla başlayan sözleri öfkeyle devam etti. “Kız, fazlasıyla cüretkâr. Bazen işine yarasa da çoğu zaman sinir bozucu oluyor. Az önceki büyüklenmesini bir görseydin! Yok “Ben yönetilemem!” yok “Ben çok yüksekteyim!” falan filan. Hemen beyni yerine gelmezse kibri onun sonu olacak.” Kaşlarını çattı. “Ha bir de bir duygusuzluk mevzusu var. Kız duygusuz olursa tamamen güçlü olacağına inanıyor.”

Sarışın kadın hüzünle “O konudan haberim var. Lanet Cyrhtina! Beynini vesveselerle doldurmuş. Ona zerre değer vermiyor. Üstelik o… Tanrım!” Yutkundu ve gözlerini kapadı. “Diğer olayı da biliyorum. Eskiden böyle değildi o. Aklına böyle şeyler empoze edilmiş olması kötü. Özünde kendi halinde bağımsız bir kadın!”

“Ne yapmalıyız efendim? Kız derhal kendine gelmeli!”

Pencerenin pervazına elini koydu ve bezgin bir nefes verdi sarışın olan. Gözlerini açtığında kurduğu cümleyle kölesini dehşete düşürdü.

“Kız Nidumbra’ya gidecek!”

~

Bir kadın kıkırdıyor.

Oyunu zevkle izliyor.

Sahnedeki kuklaların çaresiz hareketlerini inceliyor.

Öyle zavallılar ki, sadistçe gülümsüyor.

Nereden geldiği belirsiz fısıltılar ortalığa saçılıyor.

Öfı… wı… cima… nöş…

Ancak onlar da o kadar çaresiz ki, kelimelerini tamamlayıp mesajı iletemiyor.

Biliyorlar, bu oyun bitince kuklalar parçalanacaktı.

~

Öfı… wı… cima… nöş…

Kulağıma dolan fısıltılara anlam veremedim. Daima tuhaf biriydim fakat az önce -ne kadar vakit geçtiğini bilmiyordum aslında- bu tuhaflığım çıtayı aşmıştı. Ruhum ağırlaşırken bunun yaşanmasının tesadüf olma olasılığı fazla düşüktü. Benim için tesadüflerin olamayacağını öğreneli çok oluyordu.

Birbirine kenetlenmiş göz kapaklarımı güçlükle araladım. Flu bir görüntüyle karşılaşınca gözlerimi kırpmak için indirirken aniden kaybolmak üzere olan odağıma bir karartı düştü. Hemen gözlerimi kırptım ve karartıyı bulabilmek için ayaklandım. Hafifçe kırışan taytımı düzeltme zahmetine bile girmeden hemen fırladım. Üst katlarda deli gibi koşmam ailemi hiç rahatsız etmemiş gibiydi. Tuhaf.

Sanki bir yaratıktan kaçıyormuşum gibi geniş, saray koridorlarına benzeyen ihtişamlı koridorlarda koşuyordum. Bulabildiğim her kapıyı hızla açıyor, bazı utanç verici manzaralara şahit olsam da bunu umursamadan kapıları kapatma gereği bile duymadan karartıyı aramaya devam ediyordum. Ta ki aniden her yer karanlığa gömülene kadar.

Soğuk bir rüzgar esmeye başlamıştı. Tüylerim diken diken olurken durdum ve etrafıma bakındım. Siyaha bürünen malikanede görme duyum etkisiz kalmıştı. Matematiğe küfrettim. Siyahı sıfıra benzetmek zorunda mıydı doğa kanunları?

Çok kasma kanka, böyle de güzel.

Ergen misin kızım? Kanka ne ya!

25 yaşına kadar ergenlik bitmeyebilirmiş. Kanka da biz şekerlik muskası ergenlerin önüne gelene söylediği lakabımsı şeydir kanka.

Ben niye seni çekmek zorundayım?

Çekici olmadığındandır.

Saçmalamalarına karşılık iç çektim. Birisi şu kıza eğer buna devam ederse onu öldüreceğimi söyleyemez mi?

Ona cevap verip bu işkenceyi daha katlanılamaz hale getirmedim. Ellerimle duvarlara tutunarak ilerlemeye başladım. Attığım her adımda tuhaf fısıltılar aklımı çelmeye çalışıyordu fakat şöyle bir sorun vardı: Ben onları anlamıyordum.

O tanıdık hisle doldum ve gözlerimin hafifçe kararmasından sonra dünyaya geri dönüş yaptım.

Merdivenlere ulaşmam ile alt katın zeminine basmam aynı anda gerçekleşti. Koyu grinin baskın olduğu hole kıyasla daha canlı olan yemek odasına geçiş yaptım. Sima şakalar yapıyor, babam ona cevap veriyor, annem gülerek servis yapıyordu. Kendimi bu mutlu aile tablosunun artığı gibi düşündüm bir an.

Benim odaya girişim enerjik ortamın biraz daha ciddileşmesine sebep oldu. Burnumun direğini sebepsizce sızlatan bu durumu takmamaya çalıştım.

“Eflal? İyi misin bir tanem?” Annemin endişe ve şefkat dolu sesi beni kasvetli düşüncelerimden arındırdı ve masadakilerin şoka girmesine sebep olan sıcak bir tavırla gülümsedim ve onu yanıtladım. “İyiyim anne.” Annemin yeşil gözlerinden bin bir duygu geçerken daha geniş bir gülümsemeyle bana sandalye çekti. İçimde yumuşak tınılı bir müzik çalmaya başladı. Kendimi biraz daha aile üyesi gibi hayal etmeme sebep olan bu şeyin adı neydi?

Şu sıralar tuhaf şeyler oluyordu.

Yine de bunu düşünmeyi sonraya bıraktım ve tatlı sıcaklık ile müziğin beni sarmasına izin verdim.

Babam önündeki bulgur pilavını kaşıklarken bir yandan da gazetede gördüğü bir espriyi anlatıyordu. Gülmemek için iç yanaklarımı ısırdım. Öyle sevimli bir görüntü çiziyordu ki… Fındık güneşi saçları yine çekiciliğini konuşturarak parlıyordu. Bu, onun zaten kırışıklıkları az yüzünü daha da genç gösteriyordu.

Sima önündeki bonfileyi bitirdikten sonra ayaklandı ve “Afiyet olsun Yasvigiller.” Diye şakıyarak âdeta kanatlanarak üst kata uçtu. Sevimliliğine gülümsemeden edemedim.

Anneciğimin de yemeğini bitirmesiyle bulaşıklara giriştik. Annem bazen gülümseyerek bana bakıyor, gözlerinin içi parlıyordu. Ona yardım etmem onu şaşırtmış gibiydi. Onu anladım çünkü normalde temizlikten olabildiğince uzak durur, evdekilere yabancı gibi davranarak onları canlarından bezdirirdim. Bugün ne oluyordu ben de anlamıyordum ki!

Mutfaktan çıkmadan önce babamın yanağına bir öpücük kondurdum. Yan gözle sanki dünya şampiyonu olmuş gibi bir sevinçle gülümsediğini görünce kendimi kötü hissettim. Onlara nasıl davranıyormuşum ben?

Yan odadan bu gece son ses Numb dinleyeceğimi belirten sesler duymak dudaklarımda bir tebessüm yeşertti. Müziksever Sima yine fazladan mesai yapıyordu.

Kıkırdayarak pencerenin önüne geçtim ve kelimenin tam anlamıyla kalakaldım. Bu… Bu gerçek olamazdı.

Gördüğüm manzara doğaüstünün de üstüydü. İmkansızdı. Olması çok… Çok saçmaydı.

Bu bir kabus olsun. Tanrım, yalvarırım bu bir kabus olsun.

Bu bir kabustu, evet. Hâlâ uyanamamıştım. Bugün o kapıdan geçip hiçliği görmemiş, kafamda saçma salak fısıltılar duymamıştım. Uyuyordum ben. Uyanmak için ne yapabileceğimi düşündüm. Galiba diğerleri kabuslarından uyanmak için kendilerini çimdikliyorlardı. Denemeye değerdi.

Tırnaklarımı sağ kolumdaki ete sertçe bastırdım. Hiçbir şey olmayınca uyguladığım kuvveti arttırdım. Sonra biraz daha… Ve biraz daha…

Geçirdiğim sivri tırnaklar sağ kolumda derin bir yarık açmıştı. Artık uyanma yoluna düşmüş olmalıydım. Gözlerimi kapattım, siyahın esir aldığı ışıksız bölgelerde hafif bir kıpırdanma bekledim. Dakikalarca… Ta ki artık pes edip gözümü açana kadar.

Yüzümde minik bir tebessüm oluştu, artık uyanmış olmalıydım. Ağrıyan ayaklarımın ağırlığı ile yüzümü ekşittim. Ayakta uyumuş olamazdım herhalde. Düştüğüm dehşeti yeniden yaşarken âdeta kirpiklerim titreyerek bakışlarımı ahşap pencerenin ardındaki gökyüzüne çevirdim. Uyandığımı o an fark ettim, gördüğüm şeyin gerçek olduğunu da.

Güneş sönmüştü.