<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>EdebiyatBlog &#45; Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku &#45; galeria.faustina</title>
<link>https://edebiyatblog.com/rss/author/galeriafaustina</link>
<description>EdebiyatBlog &#45; Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku &#45; galeria.faustina</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>© 2025 | EdebiyatBlog® | Tüm Hakları Saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>BİR NEFES BİN RUH</title>
<link>https://edebiyatblog.com/bir-nefes-bin-ruh</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/bir-nefes-bin-ruh</guid>
<description><![CDATA[ Tren istasyona ulaştığında gece oldukça ilerlemiş, sabahın ışıkları kendini göstermek için yavaştan hazırlanıyordu. Leila beline kadar uzanan, kömür karası saçlarının dibine kadar ıslandığını esen soğuk rüzgâr saçlarını okşayınca fark etti. ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/03/image_750x500_623a3f91122ee.jpg" length="141970" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 23 Mar 2022 12:29:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>galeria.faustina</dc:creator>
<media:keywords>nefes, ruh</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tren istasyona ulaştığında gece olduk&ccedil;a ilerlemiş, sabahın ışıkları kendini g&ouml;stermek i&ccedil;in yavaştan hazırlanıyordu. Leila beline kadar uzanan, k&ouml;m&uuml;r karası sa&ccedil;larının dibine kadar ıslandığını esen soğuk r&uuml;zg&acirc;r sa&ccedil;larını okşayınca fark etti. Trenin sıcağından bir anda bozkırın soğuğuna inmek biraz i&ccedil;ini titretmişti. Yanına aldığı ebruli iplikten haroşa &ouml;rg&uuml;l&uuml; beresini takarak sa&ccedil;larını aceleyle bereye tıkıştırdı. Ağır adımlarla istasyonun i&ccedil;ine y&ouml;neldi ve oradaki bankların birine kendini bırakıp biraz dinlenmeye karar verdi. Olduk&ccedil;a uzun s&uuml;redir yollardaydı. İki g&uuml;n evvel hastanede ge&ccedil;irdiği zor n&ouml;betten &ccedil;ıkar &ccedil;ıkmaz, aylardır planladığı yolculuğuna &ccedil;ıkmıştı. Erivan&rsquo;dan G&uuml;mr&uuml;&rsquo;ye gelene kadar elbette uyumuştu. Ancak G&uuml;mr&uuml;&rsquo;den T&uuml;rkiye&rsquo;ye ge&ccedil;iş yapıp Kars&rsquo;tan trene bindiği andan itibaren hi&ccedil; uyumamıştı. B&uuml;y&uuml;kannesinin kendi annesinden duydukları kadarıyla hasretle anlattığı memleketi T&uuml;rkiye&rsquo;yi epeydir ziyaret etmek istiyordu. Aslında Leila &uuml;niversite yıllarında tıbbiyeliler buluşması i&ccedil;in İstanbul&rsquo;a bir kez gelmişti. Hem u&ccedil;akla gelmiş olması hem de o seyahatin bir etkinlik d&acirc;hilinde ger&ccedil;ekleşmesi vesilesiyle İstanbul&rsquo;u layıkıyla keşfedememişti. Bu sefer b&uuml;y&uuml;kannesinin memleketine tecr&uuml;beli sayılabilecek bir &ccedil;ocuk cerrahı olarak geliyordu. Hem de İstanbul&rsquo;dan &ouml;nce ona sıklıkla anlatılan bir Anadolu kazasında birka&ccedil; g&uuml;n ge&ccedil;irmeyi kafasına koymuştu.</p>
<p>Leila uyandığında g&uuml;n doğmuş ve istasyon geceye nazaran biraz daha hareketlenmişti. Kendisine bir kahve alıp daha sonra yola koyulmaya karar verdi. B&uuml;y&uuml;kannesinin ailesinin burada yaşadığını, daha sonra Erivan&rsquo;a g&ouml;&ccedil; ettiklerini aile arasında anlatılanlardan hep duyardı. B&uuml;y&uuml;kannesinin de aslında bu anıları kendinin hatırlamadığını bilir, ancak onun heyecanına bir anda kendisi de kapılırdı. Divrik denilen kasabayı o g&uuml;nden beri hep merak eder, nasıl bir yer olabileceğine dair tahminlerde bulunurdu. B&uuml;y&uuml;kannesinin sokağındaki konakları, o konaklardaki &ccedil;ocuklarla oynanan oyunları hayal ederdi. Hekimliğinin 10. yılında ona g&ouml;nderilen bir hediye kitabın i&ccedil;erisinde Divriği Şifahanesi&rsquo;ni g&ouml;rm&uuml;ş ve buranın b&uuml;y&uuml;kannesinin doğduğu yer olduğunu fark etmişti. Hem ge&ccedil;mişin parmak izleriyle buluşmak hem de bundan 800 yıl &ouml;nce mesleğini icra eden &uuml;stadlarının nefeslerini dinlemek i&ccedil;in bu seyahati planlamıştı.</p>
<p>Dikkatle bakılmadık&ccedil;a fark edilmesi epey zor olan istasyon b&uuml;fesinden aldığı kahvesini yudumlayarak y&uuml;r&uuml;meye başladı. İstasyon binasından &ccedil;ıkıp ana yola ge&ccedil;mek i&ccedil;in merdivenleri &ccedil;ıkmaya başladı. Gar binası yolun ve yerleşim alanların altında, bir &ccedil;ukurda gizlenir gibiydi adeta. Aslında &ccedil;ok da şaşırmamak gerekirdi, &ccedil;&uuml;nk&uuml; etrafı &ccedil;evreleyen dağlar ancak evlere yer a&ccedil;mış gibiydi. İstasyon, hastane ve askeriye &ccedil;ukurda kendilerine zar zor yer bulmuştu. Merdivenleri &ccedil;ıkıp hafif bir yokuştan ilerlediğinde konaklar yavaş yavaş kendini g&ouml;stermeye başlamıştı. Ana yola a&ccedil;ılan, bir arabanın bile anca ge&ccedil;ebildiği dar sokakların iki yanı tarihi konaklarla &ccedil;evriliydi. Bu dar sokaklardan birine y&ouml;neldi, hangisi olduğunun &ccedil;ok da &ouml;nemi yoktu. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; hi&ccedil;bir sokak Leila i&ccedil;in tanındık bilindik değildi. Konakların bazılarında perdeler vardı. Herh&acirc;lde h&acirc;l&acirc; insanlar yaşıyor olmalı diye d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;. Bazılarında ise restoran ya da m&uuml;ze olduğunu d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ibareler vardı. Yazıları okumak i&ccedil;in uğraştı. Aslında Leila T&uuml;rk&ccedil;e bilmiyordu ancak b&uuml;y&uuml;kannesinin ailesinden kalan bazı kitapları biraz karıştırmış ve aşina olduğu s&ouml;zc&uuml;klere rastlamıştı. Belki b&uuml;y&uuml;kannesi birka&ccedil; yıl daha burada yaşayabilseydi, ondan &ouml;ğrenebilirdi.</p>
<p>Konaklarla dolu sokaklara rastgele gire &ccedil;ıka y&uuml;r&uuml;m&uuml;ş ve en sonunda şehrin ortasından ge&ccedil;en yola gelmişti tekrar. Kendisine hediye edilen kitapta g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; şifahanenin, bu yolun karşısında, dağın yamacına kurulmuş, kendisine el salladığını fark etti. Yolun karşısına ge&ccedil;mek i&ccedil;in aceleci bir tavra b&uuml;r&uuml;nd&uuml;. Neden bu kadar heyecanlandığını bilmiyordu. &Ouml;n&uuml;ndeki yolu rahatlıkla ge&ccedil;ip, tarihi hamamın yanından hafif&ccedil;e tırmanmaya başladı. Kalbinin &ccedil;arpıntısı artmıştı. Birka&ccedil; dakika i&ccedil;erisinde kendini şifahanenin yanı başında buldu. Durup derin birka&ccedil; nefes alarak biraz sakinleşmek i&ccedil;in kendini kenarda duran bir taşın &uuml;st&uuml;ne bıraktı. Elindeki kahvenin boş bardağını buralara kadar getirdiğini ancak &ccedil;antasını a&ccedil;maya yeltendiğinde fark etmişti. Trenden indiği andan itibaren tuhaf bir tesir altına girmiş ve hafif bir sarhoşluk emaresiyle şaşkın şaşkın buraya kadar gelmişti. Bardağı buruşturup &ccedil;antasına koyarken kendisini buralara kadar s&uuml;r&uuml;kleyen kitabı &ccedil;antasından &ccedil;ıkardı. Sayfaları hızlıca karıştırıp, şifahanenin olduğu b&ouml;l&uuml;m&uuml; a&ccedil;tı. Ardından b&ouml;l&uuml;m&uuml;n başında yer alan b&uuml;y&uuml;k fotoğrafa ve &ouml;n&uuml;ndeki taşlara işlenmiş detaylarla ruha gelen yapıya baktı. Fotoğraftakinden daha heybeti duruyordu. Aslında bu yapı bir şifahane ve bir caminin birlikteliğinden oluşuyordu. Nefesini kontrol edebilir h&acirc;le geldiğinde taşlardaki detayları yakından g&ouml;rmek i&ccedil;in ayaklandı.</p>
<p>Şifahanenin giriş kapısı b&uuml;t&uuml;n g&ouml;rkemiyle karşısındaydı. Kapının sağ ve sol yanında yer alan s&uuml;slemeler ilk bakışta b&uuml;t&uuml;n&uuml;yle simetrik durmaktaydı. Ancak hem elindeki kitaptan aldığı bilgiler hem de yakından incelediğinde fark ettiği detaylar doğrultusunda adeta iğne ile işlenmiş narinlikteki detayların birbirinden farklı olduğunu anlamıştı. Her bir bezemenin, bulunduğu yerde olmak adına &ccedil;ok ge&ccedil;erli sebepleri vardı. İnsan bedenini, ruhunu anlatan tasvirler bulunuyordu. İyilik-k&ouml;t&uuml;l&uuml;k, g&uuml;zellik-&ccedil;irkinlik gibi manevi tartışmaları barındıran bezemeler de olduk&ccedil;a fazlaydı. Her bir detay bir hik&acirc;ye, bir &ouml;ğ&uuml;t ve bir bilgi i&ccedil;eren detaylarla doluydu. Ancak detaylardan biri olduk&ccedil;a ilgisini &ccedil;ekmişti. Kapının &uuml;zerindeki ters hilal simgesinin altında, Davut Yıldızı ve onun yanında ha&ccedil; bulunuyordu. Babasının merakı sayesinde tarih ile haşır neşir olan birisi i&ccedil;in bunların anlamlarını kestirmek pek de zor olmamıştı. Aslında şifahanenin girişinde bir mesaj olduğunu Leila da hemencecik anlamıştı. Burası bir şifahane, modern deyimle bir hastane bir deva mek&acirc;nıydı ve buraya girebilmek i&ccedil;in herhangi bir şart yoktu. Yani b&uuml;t&uuml;n dinler, ırklar ve mezhepler bu şifahaneye girebilir ve şifa bulabilirdi. Bu detay aslında kendisi ile ge&ccedil;miş arasındaki k&ouml;pr&uuml;y&uuml; &ccedil;ok iyi anlatan bir detaydı. Kendisi de &ouml;mr&uuml;n&uuml; insanlara şifa dağıtmaya adamış gen&ccedil; bir hekimdi. Ve yemin ettiği g&uuml;nden beri her kim olursa olsun şifasını dağıtmaya &ccedil;alışmış, dertlere &ccedil;are olmak i&ccedil;in uykusuz kalmış, &ccedil;ocuklarının başında bekleyen annelerin ellerini tutarak onlara bir kardeş gibi destek olmuştu. Hatta kendini o kadar bu işe adamıştı ki kendi hayallerinde anne olmaya hi&ccedil; yer bulamamıştı.</p>
<p>Kapının tesirinden biraz sıyrılıp i&ccedil;eriye girmek i&ccedil;in hareketlendi. Kapının yanında duran, yaşının epey ileri olduğu belli olan adam Leila&rsquo;ya bakarak başıyla selam verdi. Leila heyecanlanmıştı. Aslında ailesi, ge&ccedil;mişi, şifahane ya da burayla ilgili bir s&uuml;r&uuml; şey &ouml;ğrenebilirdi. T&uuml;rk&ccedil;e bilmediğini hatırlamasıyla heyecanı biraz s&ouml;n&uuml;mlendi. Ağır adımlarla kapıdan ge&ccedil;erek i&ccedil;eriye doğru ilerledi. Sağlı sollu odaların a&ccedil;ıldığı geniş bir avlu Leila&rsquo;yı karşıladı. Giriş aksının karşısında, avlunun bir k&ouml;şesini oluşturan b&uuml;y&uuml;k&ccedil;e bir eyvan vardı. Bu eyvan avluya g&ouml;re y&uuml;ksekteydi ve birka&ccedil; basamak kullanılarak ulaşılıyordu. Avlunun tam ortasında yerde spiral şeklinde a&ccedil;ılmış suyolları ve tam spiralin merkezinde yer alan bir şadırvan vardı. Leila bu detayı kitapta g&ouml;rm&uuml;şt&uuml;. 800 yıl &ouml;nce ruh ve sinir hastalıkları tedavisinde su sesinden faydalanmak amacıyla yapılmış bir sistemdi bu spiral. M&uuml;zik ve su sesi ile tedavi bu şifahanede kullanılan bir y&ouml;ntemdi. B&uuml;y&uuml;k eyvana yaklaşmadan &ouml;nce avluyu &ccedil;evreleyen k&uuml;&ccedil;&uuml;k odalara g&ouml;z atmak istedi. Hasta odaları olarak kullanılan bu odalar olduk&ccedil;a k&uuml;&ccedil;&uuml;kt&uuml;. Duvarları şaşırtmacalı &ouml;r&uuml;lm&uuml;ş taşlarla bezeliydi. Odaların yanı başından &uuml;st kata uzanan bir merdiven vardı. Merdivenler olduk&ccedil;a tuhaf bir g&ouml;r&uuml;n&uuml;me sahipti; hi&ccedil;bir basamak birbirinin eş &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;nde değildi. Hatta bazıları olduk&ccedil;a y&uuml;ksekti. Leila bu durumu pek anlamlandıramamıştı. Okuduğu kitapta da bu detaya hi&ccedil; rastlamamıştı. Giriş kapısında taşa sanat yapanların merdivenleri bu kadar &uuml;st&uuml;nk&ouml;r&uuml; yapmış olması pek de anlamlı değildi. Kapıdaki yaşlı adama gidip sormamak i&ccedil;in kendini zor tutuyordu. Zaten nasıl soracaktı ki? En iyisi bu merdiveni &ccedil;ıkıp yukarıda ne olduğunu keşfetmekti. Tuhaf merdiveni &ccedil;ıkarken basamakların dengesizliği nedeniyle d&uuml;şeyazdı. Sağlıklı ve gen&ccedil; bedeniyle &ccedil;ıkarken zorlandığı merdivenleri hastaların nasıl &ccedil;ıktığına hayret etti. Merdivenlerin bittiği yer olduk&ccedil;a k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir hole a&ccedil;ılıyordu. Bu holden kapıları ancak g&ouml;ğ&uuml;s mesafesine denk gelen beş odaya giriliyordu. Odalardan birine y&ouml;nelerek, kafasını &ccedil;arpmadan odaya girdi. Herh&acirc;lde bu kapılardan ge&ccedil;en &uuml;statlar her daim zinde, farkında ve uyanık olmalılar diye d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;. Aksi halde odasına gelmek isteyen bir hekim 36 saatlik n&ouml;betin ardından yatağına ulaşabilmek i&ccedil;in bir hayli &ccedil;ileli bir yolculuk yaşayacaktı. Hafif&ccedil;e g&uuml;l&uuml;msedi kendi kendine ve uzun saatler s&uuml;ren mesailerini d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;. Bu mesleğin doğası gereği hep din&ccedil; ve farkında olmak gerekti. Hataya yer yoktu bu meslekte. İnsanlar hayatlarını emanet ederlerdi ve Leila gibi diğer hekimler de her ne olursa olsun işlerini en iyi yapmak i&ccedil;in savaşırlardı. Kafa dağınıklığı, ailevi problemler, g&ouml;n&uuml;l meseleleri, şifa dağıtılan kapının ardında kalmalıydı. Başkalarına şifa dağıtmak i&ccedil;in adanmış &ouml;m&uuml;rler 800 yıl &ouml;nce de bug&uuml;n de hep insanlığın daha iyi olması i&ccedil;in savaşmaktaydılar.</p>
<p>Odalar aşağıdaki hasta odalarına nazaran biraz daha b&uuml;y&uuml;kt&uuml; ancak yine herhangi bir işleme yoktu. Sade ve dingindi. K&ouml;şede bir yatak ve yanında ebruli bir kilimin &uuml;zerinde bir rahle ve kandil yer alıyordu. Temsili d&uuml;zenlenmiş odanın bir hekim odası olduğunu anladığında aklına tuhaf merdiven geldi. Hastaların nasıl &ccedil;ıktığına hayret ettiği o basamaklar belki de hastalar &ccedil;ıkmasın diye yapılmıştı. Hekimin sağlığı ve g&uuml;venliği i&ccedil;in d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lm&uuml;ş detay, ustaca bir mimariyle sunulmuştu. Bu durum Leila&rsquo;yı etkilemişti. Aklına &uuml;niversite yıllarında beraber sık&ccedil;a vakit ge&ccedil;irdiği, fak&uuml;ltenin en g&uuml;zel kızı olduğuna b&uuml;t&uuml;n herkesin hem fikir olduğu Lilit gelmişti. Lilit iki sene &ouml;nce hayatını kurtardığı bir kadının kocası tarafından bı&ccedil;aklanmıştı. Acil servise doğum sancısıyla gelen kadının kocası, b&uuml;t&uuml;n hastaneye dehşeti yaşatmış ve d&uuml;nyalar g&uuml;zeli Lilit&rsquo;i arkadaşlarından ve ailesinden koparmıştı. Keşke Lilit&rsquo;i koruyabilseydi. Lilit tek bir &ouml;rnek değildi&hellip; Zaten kendisi de sıklıkla tedavisini yaptığı &ccedil;ocukların aileleri tarafından tehdit ve zorbalığa maruz kalmıyor muydu?</p>
<p>D&uuml;ş&uuml;nceleriyle verdiği hararetli tartışmayı alt kattan gelen bir ses b&ouml;lm&uuml;şt&uuml;. Leila duyduğu sesin tesiriyle merdivenlere y&ouml;neldi. &Ccedil;ıkarken zorlandığı merdivenleri telaşla indi. Ses kapının karşısındaki eyvandan geliyordu. Kapıda duran yaşlı adam eyvanın farklı k&ouml;şelerine hareket ederek melodik ve şiirsel bir şeyler s&ouml;yl&uuml;yordu. Adam hareket ettik&ccedil;e sesin verdiği tını ve his değişiyordu. Kimi zaman pes kimi zaman tiz oluyordu. Leila bu detayı kitapta g&ouml;rm&uuml;şt&uuml;. Hastaların şifası i&ccedil;in Kuran&rsquo;dan ayetler okunuyordu. Eyvanın duvarlarında yer alan motifler ise sesi farklı frekanslara &ccedil;eviriyor ve bu frekanslar da odalarda yatan hastalar i&ccedil;in şifa oluyordu. Ancak Leila bu sesin bu denli t&uuml;yleri diken diken eden bir etkiye sahip olduğunu elbette okuyunca hissedememişti. Anlamadığı, bilmediği daha &ouml;nce hi&ccedil; duymadığı bu şeyin nasıl olup kendisini tesiri altına aldığını anlayamadı. Eyvanın basamaklarının birine oturup g&ouml;zlerini kapatarak kendisini o sese bıraktı. G&ouml;zlerinden ellerine d&uuml;şen minik damlaları silmeden yaşlı adamla hi&ccedil; konuşmadan yaptıkları sohbete bıraktı kendini&hellip;</p>
<p>Yaşlı adama kapıdan ge&ccedil;erken soramadığı her şeyin cevabını almıştı aslında. Aynı dili konuşamadıklarını sanmıştı. Aslında tam olarak aynı dili konuşuyorlardı. Aynı taşlarda parmak izleri vardı ikisinin de. Tıpkı 800 yıl &ouml;nceki &uuml;statları gibi&hellip;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sadece Kadın</title>
<link>https://edebiyatblog.com/sadece-kadin</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/sadece-kadin</guid>
<description><![CDATA[ Bugün 8 Mart... Dünya kadınlar günü... Dünya emekçi kadınlar günü... Yani sadece kadın değil, emekçi kadınlar günü... ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/03/image_750x500_62275c3e02f7a.jpg" length="72690" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 08 Mar 2022 16:38:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>galeria.faustina</dc:creator>
<media:keywords>kadın, anne, emek, 8 mart</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece kadın...</p>
<p>Bug&uuml;n 8 Mart... D&uuml;nya kadınlar g&uuml;n&uuml;... D&uuml;nya emek&ccedil;i kadınlar g&uuml;n&uuml;... Yani sadece kadın değil, emek&ccedil;i kadınlar g&uuml;n&uuml;...</p>
<p>Emek&ccedil;i olmayan kadın mı var diye sorguluyorum bazen. Kadın D&uuml;nya'ya geldiği ilk andan itibaren hep birşeylerle m&uuml;cadele etmek zorunda bırakılmadı mı? Mesela pembe patikleriyle sevilen k&uuml;&ccedil;&uuml;k kadın... Akranlarına aslanım, paşam denilirken, pembe patikleriyle prenses olmadı mı? Sonra oyuncak tencereler bebekler alındı. Yemek yaptı, bebek baktı... Belki gizli gizli arabalarla oynadı. Sonra okul &ccedil;ağı geldiğinde yine m&uuml;cadele etti. Sek sek oynamak yerine futbol oynamak isteyebilirdi. Ama hi&ccedil; sorulmadı ona. Sonra o pembe patikli minik kadın b&uuml;y&uuml;d&uuml;. Etrafındakilerin onun i&ccedil;in bi&ccedil;tiği şekle girmek zorunda hissetti kendini. Ama yine de m&uuml;cadele etti. Beden &ouml;l&ccedil;&uuml;lerine, kıyafetlerine, y&uuml;r&uuml;mesine, g&uuml;lmesine, sa&ccedil;ına hep başkaları fikir belirtti.&nbsp; Toplumun kendisine bi&ccedil;tiği kalıba girmeyerek m&uuml;cadele etti. Canı istedi ruj s&uuml;rmedi, canı istedi kendini renklerle donattı. Ama her durumda fikir belirtenler oldu. Belki anne oldu ve m&uuml;cadelesine bir başka miniği yetiştirerek devam etti. Belki de &ouml;ğretmen oldu, m&uuml;hendis oldu. &Ouml;zel sekt&ouml;rde &ccedil;alışmak istedi ancak orada da m&uuml;cadele vardı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; kadın &ccedil;alışan işveren i&ccedil;in negatif bir durumdu. Ancak o m&uuml;cadele etti ve en &uuml;st d&uuml;zey y&ouml;netici oldu. Orta yaşa geldi sa&ccedil;larında beyazlar &ccedil;ıktı. Daha &ouml;nce bedenine kıyafetine karışanlar bu sefer sa&ccedil;larıyla ilgili fikir belirttiler. Beyazlarına her baktığında yılların emeğini g&ouml;rd&uuml;. Birka&ccedil; kez boyadı sa&ccedil;larını... Bu kez de sa&ccedil;ını boyadığı i&ccedil;in hayatına m&uuml;dahil oldular. Bu yaşta kadın sa&ccedil; mı boyardı? (!) Bıraktı beyazlarını tekrardan ama bu sefer kendi m&uuml;cadelesini hatırlayarak boyamadı sa&ccedil;larını... Belki torunları oldu, b&uuml;t&uuml;n aileye kol kanat gerdi. Belki de hi&ccedil; evlenmedi. Hayata tek başına sımsıkı sarılarak devam etti. Evlenmemesini sorgulayanlar oldu tıpkı sa&ccedil;ları gibi... Son nefesine kadar hep m&uuml;cadele etti.&nbsp;</p>
<p>Şimdi tekrar soruyorum. Sadece kadın mı? Ya da sadece prenses?&nbsp;</p>
<p>Emek&ccedil;i kadınlara...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İZMİRLİ FAUSTİNA</title>
<link>https://edebiyatblog.com/izmirli-faustina</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/izmirli-faustina</guid>
<description><![CDATA[ Annia Galeria Faustina&#039;nın İzmir&#039;e olan sevgisi ve kocası imparator Marcus Aurelius&#039;un büyük aşkı...  ]]></description>
<enclosure url="" length="72690" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 02 Mar 2022 14:00:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>galeria.faustina</dc:creator>
<media:keywords>izmir, aşk, roma, imparator, sevgi, vefa, kadın, tarih, kültür</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>&ldquo;Marcus at arabasını s&uuml;ren askere dur emrini verdiğinde surların heybeti geride kalmış, ucu bucağı g&ouml;r&uuml;nmeyen eşsiz mavi onu b&uuml;sb&uuml;t&uuml;n selamlıyordu. O muhteşem meltemle birlikte genizlere ulaşan kokuyu &ccedil;ekmek i&ccedil;in acele ve b&uuml;y&uuml;k adımlarla arabadan indi. Adımlarının b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml; sadece telaşının eseri değildi elbette. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; o heybetli, zeki ve bilge Roma İmparatoru Marcus Aurelius&rsquo;tu. Marcus son birka&ccedil; yıldır omuzlarında taşıdığı y&uuml;k&uuml;n ağırlığı ve onu bu y&uuml;klerin altında tek başına bırakan karısının yokluğu ile epey hırpalanmıştı. Yine de imparator hala &ouml;mr&uuml;n&uuml;n yarısından fazlasını ge&ccedil;irmiş bir adama g&ouml;re olduk&ccedil;a g&uuml;&ccedil;l&uuml; bir g&ouml;r&uuml;n&uuml;me sahipti. Arabanın yanında duran askerlerin &ouml;n&uuml;nden ge&ccedil;erken g&ouml;lgesi bile etrafındakileri hala titretebilecek tesirdeydi. Marcus, maviliği karşısına alarak eşsiz manzaraya bakarken aklında tek bir kişi vardı. Derin bir nefes aldığında i&ccedil;ine dolan koku o heybetli adamı k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir &ccedil;ocuğa d&ouml;n&uuml;şt&uuml;rebilirdi. Yeşilin her tonunun ayrı bir esansı vardı ve bu esanslar, denizin tuzu ile karışıp Marcus&rsquo;un başını d&ouml;nd&uuml;r&uuml;yordu. Tıpkı Faustina gibi&hellip;</em></p>
<p><em>Annia Galeria Faustina. Roma İmparatoru Marcus&rsquo;un cesur, c&ouml;mert, zeki ve bir o kadar da g&uuml;zel karısı Faustina. İncecik boynuna, narin bileklerine ve k&uuml;&ccedil;&uuml;c&uuml;k ayaklarına rağmen nasıl da g&uuml;&ccedil;l&uuml;yd&uuml;. Karşısındaki denize ve ona eşlik eden yemyeşil şehrin Faustina&rsquo;yı d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;rmesi &ccedil;ok da şaşırılacak bir şey değildi. Nazlı nazlı dalgalar ile Faustina&rsquo;nın sa&ccedil;larının ne kadar benzediğini, o baş d&ouml;nd&uuml;r&uuml;c&uuml; kokunun her gece sarılarak uyuduğu kadının kokusu olduğunu sadece Marcus biliyordu ancak Faustina&rsquo;nın bu şehri ne kadar sevdiğini Romalı olup da bilmeyen yoktu. </em></p>
<p><em>Marcus bug&uuml;n Faustina&rsquo;yı son kez &ouml;pmek i&ccedil;in buradaydı. G&uuml;zel karısına son kez dokunabilmek, ona bu hayattan giderken yapamadığı vedayı yapmak i&ccedil;in gelmişti onca yolu. Birka&ccedil; zaman &ouml;nce Aristide&rsquo;den aldığı mektubu okurken g&ouml;zyaşlarını tutamamıştı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; g&uuml;zel Faustina&rsquo;nın hayranı olduğu şehir koskoca bir harabeye d&ouml;n&uuml;şm&uuml;şt&uuml;. Faustina&rsquo;yı kaybedişinin ikinci senesinde b&uuml;y&uuml;k bir deprem şehri darmadağın etmiş ve bir s&uuml;r&uuml; insan &ouml;lm&uuml;şt&uuml;. İmparatorluk i&ccedil;in durmaksızın at sırtında ge&ccedil;irdiği g&uuml;nlerin ardından onu bekleyen Faustina&rsquo;sıyla bu şehirde hasret giderirlerdi. Aşk, tutku ve hasret dolu anıların sokakları toza b&uuml;r&uuml;nm&uuml;şt&uuml;. Aristide&rsquo;nin mektubu imparatoru derinden sarsmış ve şehrin yeniden inşası i&ccedil;in b&uuml;t&uuml;n imkanları seferber etmişti. O talihsiz g&uuml;nlerin &uuml;zerinden kısa bir zaman ge&ccedil;miş olmasına rağmen şuan g&ouml;rd&uuml;kleri i&ccedil;ini biraz da olsun huzura kavuşturmuştu. Şehir artık harabe değildi. Bir yanda hala imparatorluğun neferleri b&uuml;t&uuml;n g&uuml;c&uuml;yle &ccedil;alışırken bir yanda b&uuml;t&uuml;n g&ouml;rkemiyle yeni agora Marcus&rsquo;a selam veriyordu.&nbsp; Hen&uuml;z tamamlanan agoraya bakarken, derin maviliğin &uuml;zerinden kendisine aşk dolu bakışlarla g&uuml;l&uuml;mseyen Faustina&rsquo;yı g&ouml;rd&uuml;. &Ouml;nce y&uuml;z&uuml;ne d&uuml;şm&uuml;ş sa&ccedil;larını kaldırarak karısının yanaklarına bir buse kondurdu ve ardından incecik bileklerini kavrayarak Faustina&rsquo;yı kendine doğru &ccedil;ekti. Kıvrımlı beline sarılarak o eşsiz kokuyu son kez i&ccedil;ine &ccedil;ekti. Faustina sadece g&uuml;l&uuml;ms&uuml;yor,&nbsp; kocasını aşklarının tanığı olan şehre yaptıkları i&ccedil;in minnet ve ş&uuml;kran dolu bakışlarla s&uuml;z&uuml;yordu. </em></p>
<p><em>Faustina b&ouml;yle ge&ccedil;en saatlerin ardından Marcus&rsquo;un kendini saran ellerini tutarak soğuk dudaklarına g&ouml;t&uuml;r&uuml;p &ouml;p&uuml;c&uuml;klere boğarak vedasını yaptı. Marcus o anın geldiğini anlamıştı ve oda ellerini Faustina&rsquo;nın ince parmaklarına dolayarak sevgilisine veda etti. Faustina g&ouml;zden kaybolunca, imparator ağır adımlarla arabasına doğru y&ouml;neldi. Karısının aşık olduğu şehri eski g&uuml;zel g&uuml;nlerine kavuşturarak hayatına y&ouml;n veren kadına bir nebze olsun teşekk&uuml;r edebilmek istemişti. Arabaya binerken y&uuml;z&uuml;n&uuml; ıslatan yaşları silip, Faustina&rsquo;nın ellerine kondurduğu &ouml;p&uuml;c&uuml;klere dalarak kudretli Roma&rsquo;ya doğru yola &ccedil;ıktı. &rdquo;</em></p>
<p>Gen&ccedil; kadın elinde tuttuğu defteri kapatıp, başını g&ouml;ky&uuml;z&uuml;ne kaldırdığında saat &ouml;ğleyi biraz ge&ccedil;mişti. Karşısında duran taş kemere tekrar hayranlıkla baktı. Kemerin arkasından kendini g&ouml;steren sıralı s&uuml;tunlar, anlatacak &ccedil;ok şeyi olan eski taşlar ve stoanın zemini insanı olduk&ccedil;a etkiliyordu. Ancak gen&ccedil; kadın kendini tam &ouml;n&uuml;nde duran kemerin alnına bakmaktan alıkoyamıyordu. Yazdığı satırların c&uuml;mlelerini tamamlamadan agoraya gelmiş ve o da Marcus gibi Faustina&rsquo;ya ş&uuml;kranları sunmak i&ccedil;in son noktayı burada koymak istemişti. Biraz &ouml;nce satırlara işlediği Faustina b&uuml;t&uuml;n muhteşemliğiyle karşısındaydı. Marcus Aurelius ne kadar da haklıydı. Kendinden emin duruşu, sade g&uuml;zelliği ile birleşince ne kadar da etkileyici oluyordu. O b&uuml;t&uuml;n Roma&rsquo;yı cesareti ile kendine hayran bırakan, fikirleri ile Romalı kadınları aydınlatan, imparatorluğun kararlarında imzası olan Faustina&rsquo;ydı. G&ouml;z bebeklerinin derinliklerine işleyen g&uuml;neşe aldırış etmeden elindeki defteri havya doğru kaldırıp, Faustina&rsquo;ya doğru bir reverans yaptı:</p>
<p>&nbsp; &nbsp; - Annia Galeria Faustina&rsquo;ya&hellip; İzmirli Faustina&rsquo;ya&hellip;</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>