EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & Nur Bersun https://edebiyatblog.com/rss/author/nur-bersun EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & Nur Bersun tr-TR © 2021 | EdebiyatBlog® | Tüm Hakları Saklıdır. Platonik Aşk | Aşk, Gerçekten Deliliğin En Yüce Hali Mi? https://edebiyatblog.com/platonik-ask-ask-gercekten-deliligin-en-yuce-hali-mi-4466 https://edebiyatblog.com/platonik-ask-ask-gercekten-deliligin-en-yuce-hali-mi-4466 https://dergio.com/20230630/platonik-ask-ask-gercekten-deliligin-en-yuce-hali-mi

]]>
Tue, 21 Nov 2023 17:48:52 +0300 Nur Bersun
Aynalar Yalan Söylüyor! : Beden Algısı Bozukluğu/Quasimodo Sendromu (Dismorfik Bozukluk) Nedir? https://edebiyatblog.com/aynalar-yalan-soyluyor-beden-algisi-bozukluguquasimodo-sendromu-dismorfik-bozukluk-nedir https://edebiyatblog.com/aynalar-yalan-soyluyor-beden-algisi-bozukluguquasimodo-sendromu-dismorfik-bozukluk-nedir

Adını romantizm akımının en başarılı kalemlerinden ünlü Fransız yazar Victor Hugo’nun dünya edebiyatı klasiklerinde yer alan ve 1831 yılında okuyucuyla buluşan Notre Dame de Paris (Notre Dame’ın Kamburu) adlı eserinin baş kahramanı olan Quasimodo’dan alır. Bu sendromun adının neden buradan geldiğini daha iyi anlamak için gelin bu esere yakından bir bakalım.

Bir gün kamburu ve farklı görünüşünden dolayı bir bebek katedralin önünde ölüme terk edilmiş halde papaz Frollo tarafından bulunur ve hayatının geri kalanını geçirmesi için katedrale alınır. Bebeğe, Frollo tarafından ‘’eksik, tamamlanmamış adam’’ anlamına gelen Quasimodo ismi verilir. Yaşı büyüdükçe katedral içeresinde, insanlara görülmemek şartıyla zangoçluk yapmaya başlar. Çan kulesinden şehre ancak uzaktan bakabilen Quasimodo dışarı çıkmak istese de, Frollo tarafından çirkinliği yüzünden insanlarda bir panik yaratacağı gerekçesiyle her seferinde durdurulur. Günler günleri kovalarken baş karakterimiz Quasimodo, papaz Frollo ve zaten nişanlı olan subay Phoebus’ı güzeller güzeli çingene kızı Esmeralda’ya olan bir araya getirerek hayatlarını karmakarışık bir hale sokar. Esmeralda ve Quoasimodo’nun birbirine sarılmış iki kemikleşmiş ceset olarak bulunması ile sona eren o trajik hikaye başlar.  

Neden bu eserin sendroma ismini verdiğinin altını çizecek olursak; Quasimodo, fiziksel farklılıklarından ve kamburundan dolayı ‘’yaratık, eksik’’ gibi acımasızca ötekileştiren sıfatlarla adlandırılmış bir karakter. Çirkin olduğu gerekçesiyle hayatın akışından koparılıp bir çan kulesine mahkum edilen, sevmek, sohbet etmek, gezmek gibi insani aktivitelerden uzaklaştırılmış olan karakter gibi, bu sendromdan muzdarip bireyler de kendilerini olduklarından çok daha kusurlu görür ve hayatlarını ayna karşısında geçirerek akıştan uzakta kalabilirler. 

Dismorfik bozukluk olarak da bilinen Quasimodo sendromu, ilk kez 1886 yılında başarılı İtalyan Psikiyatr Enrico Morelli tarafından kavramsallaştırılmıştır. Günümüzde daha çok ergenlik döneminde görülse de, bu sendromu belli bir yaş grubuna aitmiş gibi sınıflandırmak pek de doğru olmaz. 

Bu sendroma sahip olanlar çoğu kişi insan içine çıkmaktan kaçınarak kendilerini eve kapatırlar. Kusurlarından çok utandıklarını dile getirerek zaman zaman aynaya bakmak dahi istemezken bazı zamanlarda ise kusurlarının sayısını yeniden belirlemek için kendilerini dikkatlice incelemek için ayna karşısında saatlerini harcayabilirler ve sosyal hayattan koparak, zaman kavramlarını yitirebilirler. 

Son zamanlarda yaygınlığı artan sosyal medya kültürü ve fotoğraf filtrelerinden tetiklendiği düşünülen bu sendrom eğer tedavi edilmezse sosyal fobi başta olmak üzere obsesif kompulsif bozukluk (OKB), depresyon ve intihara meyillilik kadar büyük ve ciddi durumların yolunu açabilir.  

Sebepleri  

  • Genetik: Eğer ailenizden birinde OKB veya dismorfik bozukluk yaşayan biri varsa sizin de bu sendromu deneyimleme riskiniz artar.  

  • Beyindeki kimyasal dengesizlikler ve bozukluklar 

  • Travmatik yaşanmışlıklar (istismar ve ihmal) 

Belirti ve Semptomlar  

  • Bireyler kendilerini gereğinden fazla incelerken doğru olmayan acımasız yorumlarda bulunurlar, 

  • Kendilerinde gördükleri kusurları çevresindekilere de onaylatmaya çalışırlar, 

  • Sık sık plastik cerrahi işlemi geçirmek isterler,  

  • Başlarda kusur olarak gördüklerini engel boyutuna getirerek kendilerini hayatın akışından koparırlar,  

  • Ayna karşısında geçirdikleri zaman zarfı gittikçe artış gösterir,  

  • Özgüven problemleri yaşamaya başlarlar ve kaçma eğilimi gösterirler.

]]>
Fri, 21 Oct 2022 21:35:33 +0300 Nur Bersun
Güvenli Alan Yaratmak: Çengelli İğne (Safety Pin) Hareketi https://edebiyatblog.com/guvenli-alan-yaratmak-cengelli-igne-safety-pin-hareketi https://edebiyatblog.com/guvenli-alan-yaratmak-cengelli-igne-safety-pin-hareketi https://dergio.com/20221010/guvenli-alan-yaratmak-cengelli-igne-safety-pin-hareketi

Bugün, sosyal medyada sık sık karşılaştığım ve herkesin bir parçası olması gerektiğini düşünerek desteklediğim bir hareketten bahsedeceğim sizlere. Çengelli iğne yani ‘’safety pin’’ hareketi aslında sizin nefrete karşı olduğunuzun bir sembolü olarak kısaca açıklanabilir ancak çok daha derin anlamları içinde barındırır. Gelin beraber bu harika hareketi biraz daha tanıyalım. 

Biliyorsunuz ki –ne yazık ki- bazı dezavantajlı/ azınlık (!) gruplara sonu bitmek bilmeyen saldırılar artık adeta basit rutinler gibi günlük hayatın bir parçası haline geldi. Dünyanın her yerinde sayısız saldırı haberleri yükselirken bunlara karşı duruş niteliğindeki çengelli iğne hareketi ise aslında Amerika’da gerçekleşen seçim döneminin ardından Trump’ın azınlık saydığı gruplara mensup bireyleri destekleyen ve Trump’ın bu nefret odaklı davranışlarına karşı çıkan bireyler tarafından başlatıldı. 

Saldırganların ‘’dezavantajlı/ azınlık’’ olarak adlandırdığı bu grubun çoğunlukla kimlerden olduğuna bakacak olursak; 

  • Çocuklar, 
  • Kadınlar, 
  • Müslümanlar,  
  • LGBTQ+ bireyleri, 
  • Göçmenler ve mülteciler, 
  • Farklı ırktaki bireyler, 
  • Engelli bireyleri görebiliriz.  

İnsanların bir etiketi olmayacağını, etiketin ancak eşyalara ait bir şey olduğunu anlatma çabalarımız yıllardır sürse de saldırganlar bunları yok sayarak kendi bildiklerini okumaya devam ediyor. Bu durumda da kendini tehdit altında veya tehlikede hisseden bireyler için ses olmaya devam etmekle kalmayıp, onlar için güvenli bir ortam sağlama çabası içerisinde olmamız ve bu çabamızı da karşı tarafa hissettirmemiz gerekiyor.  

Şapkanıza, çantanıza, gömleğinizin yakasına veya cebinizin üstüne bir çengelli iğne takarak bu güzel hareket içerisinde yerinizi alabileceğiniz gibi sosyal medyada ‘’hakkında’’ kısmına çengelli iğne emojisi ekleyerek güvenli alan oluşturmak adına bir adım daha atabilirsiniz. 

Çengelli İğne (Safety Pin) Ne Anlama Gelir?  

Huzursuz olan ve güvende hissetmeyen her kim olursa olsun, çengelli iğne hareketine dahil olmuş birine başından geçenleri yargılanmayacağından ve zarar görmeyeceğinden emin olarak korkmadan anlatabilir, ona sığınabilir.   

Çengelli iğne taktığınızda; 

  • Bana güvenebilirsin,  
  • Benden sana zarar gelmez, başkasının da zarar vermesine izin vermem, 
  • Seni seviyor ve saygı duyuyorum,  
  • Rengin, ırkın, cinsiyetin, yönelimin, dinin, inanışın, engelin veya korktuğun şey ne olursa olsun seni kabul ediyorum,  
  • Bana sığınabilir, saklanabilirsin, 
  • Neye ihtiyacın varsa elimden geldiğince yardım edebilirim, 
  • Konuşmak istersen seni yargılamadan dinlerim demiş oluyor ve dünya üzerindeki güvenli alanı biraz daha genişletmeye destek olmuş oluyorsunuz.  

Yazımın finalini ise Charles Bukowski’den çok sevdiğim bir alıntı ile yapmak istiyorum. 

“Hangi çiçek, diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar? Hangi kuş, ‘farklı ötünce’ diğerine yasak koyar? Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar. Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar.”  

 

Bu dünya hepimizin, hep birlikte, bizi biz yapan farklılıklarımızla güzel, özel ve eşsiziz. Güvenli bir hayat sürebilmek için böyle hareketlere ihtiyaç duymayacağımız günlere bir an önce kavuşmamız umuduyla... 

]]>
Mon, 10 Oct 2022 13:12:12 +0300 Nur Bersun
SAKIN BU YAZIYI OKUMAYIN! : HAYATIMIZDAKİ PARADOKSLAR https://edebiyatblog.com/sakin-bu-yaziyi-okumayin-hayatimizdaki-paradokslar https://edebiyatblog.com/sakin-bu-yaziyi-okumayin-hayatimizdaki-paradokslar

https://dergio.com/20221006/sakin-bu-yaziyi-okumayin-hayatimizdaki-paradokslar

İnsanların en önemli yeteneklerinden biri düşünmek ve sorgulamaktır. Düşüncelerin doğruluğu ve yanlışlığı ise insanların o düşünceyi mantıklarında bir yere oturtup oturtamadığına bağlı olarak değişir. Paradokslar da tam olarak burada hayatımıza giriyor diyebiliriz. Dilimizde yanıltmaç, çatışkı veya çelişki olarak adlandırılan paradoksları basitçe alışılmış düşüncelerin zıttı şeklinde tanımlamak mümkündür.  

Paradoksların Özellikleri 

  • Mantıksız gibi görünse de aslında kendi içerisinde bir mantığa sahiptir. 
  • İki doğrunun veya yanlışın çelişkisidir. 
  • Öğreticidir. 
  • Düşünmeye ve sorgulamaya teşvik eder. 
  • Zihin açmak için oldukça yararlıdır. 

Paradoks örneklerimize geçmeden önce, başlıktaki paradokstan bahsetmek istiyorum. ‘’Bu yazıyı okumayın!’’ başlığına rağmen ‘’neden okumayayım ki’’ deyip buraya gelip okuduğunuza göre bir paradoksa adım attınız bile! Okumamanız gerektiğini, okumadan anlayamayacağınız bir yazı basit bir paradoks örneğidir. Gelin hayatımızda sık sık karşılaştığımız diğer paradokslara beraber bakalım.  

Bilginiz arttıkça aslında ne kadar az bildiğinizi farkına varırsınız. 

‘’Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir’’ sözünü hatırlayanlarınız oldu mu? Aslında bu paradoks tam da bundan ibaret diyebiliriz. Bir şeyi bilmiyorsanız, neyi bilmediğinizi de bilmediğiniz için her şeyi biliyor gibi hissedersiniz. Öğrenmeye başladığınızda, bilginin okyanuslar kadar sonsuz olduğunu görür ve bildiklerinizin yalnızca o okyanustaki bir su damlası olduğunu farkına varır.  

Başarısızlıktan korkarsak, başarısızlık riskimiz artar. 

Bu durum kimilerince çekim yasası olarak kimilerince ise biraz sonra bahsedeceğim korku paradoksu olarak açıklanır.  

Bir şeyin zorluğunu ne kadar düşünürsek o kadar zorlaşır. 

Bir durumun ve duygunun anlamını biz yükleriz bu yüzden de bir şeyin önemi tamamen bize bağlıdır. İstemli veya istemsiz olarak yüklediğimiz anlamların yoğunluğunu belirler, başkasına kıyı gibi gözüken birde boğulacak gibi hissedebiliriz. 

Herkes herkesi değiştirmek ister ancak kendini değiştirmeyi denemez.  

Hepimiz değişimin yaşam için bir gereklilik olduğunu bilir ve bunun üzerine birçok şey okur, karşımızdakilere akıl veririz. Bir şeylerin değişmesi gerektiğini bilsek dahi, bunu karşıdan bekler ve benim yapmamla ne olacak ki gibi bir tavır sergileriz. ‘’Ben böyleyim’’ diyerek karşı taraftan sürekli değişmesini bekleyip bizi olduğumuz gibi kabul etmeleri için baskı kurmak da buna verebileceğimiz örnekler arasındadır. 

Ne kadar çok seçeneğiniz varsa, seçtiklerinizden o kadar az memnun olursunuz. 

Seçenekler arttıkça acabalar artar ve acabalar keşkeleri getirir. Keşkeler ise anın hırsızlarıdır. Elbette ki seçeneğin olmaması da iyi değildir ancak çok fazla seçenek için de durum ne yazık ki bundan ibarettir.                                                                                                                                                                                          

Kesin olan tek şey, hiçbir şeyin kesin olmamasıdır. 

Hiçbir şey kesin değildir, sadece o zamana göre uygunluk oranı yüksektir veya o zamana kadar doğru kabul edilmiştir. ‘’Yalnızca aptallar emin olur’’ sözü de bunu destekler niteliktedir diyebiliriz. Bu paradoks, bilgi paradoksunun da bir parçasıdır.  

Bir şeyden ne kadar korkarsan, o kadar çok maruz kalırsın. 

Anneannelerimizin deyişiyle ‘’istenmedik ot, burnunun dibinde biter’’ şeklinde açıklanabilen bu durum aslında Murphy kanunlarından da tanıdık gelebilir. Hayatımızda sık sık karşılaştığımız bir durumdur ve kaçtığımız şey de tam da önümüzde beliriverir belki de bu hayatın bize korkularımızın üstüne gitmemiz için yaptığı bir kıyaktır, ne dersiniz?  

Mutluluğu aramak, mutsuzluğa sebep olur. 

Mutluluk tanımı kişiden kişiye değişir, bu yüzden de başkasının kendi mutluluğuna ulaştığı yol sizin için uygun bir rota olmayabilir ve bizi ters yönde etkileyebilir.  

Birini ne kadar etkilemeye çalışırsak o kadar az etkileriz. 

Murphy kanunlarından biri ile devam edelim. Zorla güzellik olmaz veya kaçan kovalanır şeklinde de özetleyebileceğimiz bu paradoks, ne yazık ki hayatta çok kez karşımıza çıkar.  

Tarihten öğrendiğimiz tek şey, tarihten hiçbir şey öğrenmememizdir.  

Eğer tarihten bir şeyler öğrenmiş olsaydık, aynı hatalardan kaynaklanan olayları yaşıyor olmazdık değil mi? Bunu tarih tekerrür eder şeklinde açıklasak da, bazı olayların göz göre göre yapılan hatalardan dolayı gerçekleştiğini bilmek çok acı değil mi sizce de? Tarih derslerinde olayların sebeplerini ve sonuçlarını öğreniyoruz, çözüm üretmek için bu kadarı yeterli değil mi?  

Seçim yapmamak da bir seçimdir. 

Seçim, bir şeyi seçme veya seçmeme eylemidir. O halde seçmek her ne kadar bir seçimse seçmemek de öyledir.  

Yalancı, yalanı söyleyemeyen kişidir.  

Yalancı, yalanı söyleyemeyen kişiye denir çünkü eğer yalanı söyleyebilmiş olsaydı yalan olduğunu anlayamadığımız için o kişiye yalancı diyemeyiz. Yalan söylediği belli olan kişi ise aslında yalan söylemeyi beceremediği için yakalanır ve kendisine yalancı deriz.  

]]>
Sun, 09 Oct 2022 17:32:28 +0300 Nur Bersun
İşitme Engelli Bireylerin Gözünde Dünya https://edebiyatblog.com/isitme-engelli-bireylerin-gozunde-dunya https://edebiyatblog.com/isitme-engelli-bireylerin-gozunde-dunya

Bunun olacağını hiç düşünmezdim aslında, bir anda sessizleşiverdi dünya. Ne eskiden şikayet ettiğim kapı gıcırtısı sesi vardı artık ne de çok sevdiğim kuşların o huzur veren şarkıları... O çok gürültülü şehir bir anda ıssız bir yere döndü adeta. Ne oldu anlayamadım önce, herkes konuşuyordu ama tek bir kelime bile yoktu duyabildiğim. Kendimi dünyadan dışlanmış hissettim, kendi sesimi bile duyamıyordum. Hep aynı tartışmalar yaşanmaya başladı sonrasında, ‘’Bersun, beni dinlemiyor musun?’’, ‘’Anlamıyor musun?’’, ‘’Beni umursamıyorsun bile’’ ve daha niceleri... Hiç aklıma gelmedi kulaklarımın artık duymama ihtimalinin oluşu, kafam dolu dedim, dikkatim dağınık dedim sanki korkulacak bir şeymiş gibi kabullenemedim. Çünkü korkmuştum, ne işaret dili bilirdim ne de işitme engelli bir tanıdığım vardı beni anlayabilecek ve yol gösterebilecek. Duyamadığım sesler de baş ağrıtabilirmiş, bunu öğrendim bu süreçte.

Bir düşünsenize akşam her şeyi duyabiliyorsunuz ama sabah sesler sanki yanınızdaki insandan değil de iki bina öteden geliyor. Ve o kadar ötekileştirilmiş ki işitme engelli bireyler sanki başka bir evrenden gelmişler gibi, kimse işaret dili bile bilmiyor. Duyamıyorum dediğinizde ahlaya vahlaya cevap veriyorlar size, duyamıyorsunuz ama o acıyan gözler adeta kara tahtayı tırnaklarmışçasına bir uğultu saplanıyor beyninize kadar.

Artık tamam deyip kabullenip gidiyorsunuz hastaneye, durumu anlatıyorsunuz ve giriyorsunuz işitme testine. Bir bakıyorsunuz ki o test odasının rahatsız edici sessizliği her yerde sizinle olacak artık. Bir sonraki adım ne olacak, bilemiyorsunuz. İşitme cihazı almanız gerektiği söyleniyor ve onunla duyabileceğiniz anlatılıyor size tane tane. Kabul ediyorsunuz, gürültü dolu bir dünyada sessiz yaşamak sandığınızdan daha zor çünkü, öğreniyorsunuz bunu.

Güç bela ücretini denkleştirdiğiniz işitme cihazınıza kavuşuyorsunuz sonunda. İlk denemeniz hep hatıranızda kalacak bir an olarak kazınıyor aklınıza. Dünyayı ilk defa deneyimleyen bir bebek kadar heyecanla bakıyorsunuz etrafınıza, dinlemeye duymaya çalışıyorsunuz her şeyi. Çok güzel gidiyor her şey, artık duyabiliyorsunuz iletişim kurup hayatınızı sürdürebilecek kadar ama bir sorun var... O cihaz ne kadar küçük olursa olsun acıtıyor, bazen fırlatıp atasınız geliyor ama dışarıdaysanız ne yazık ki tehlikeyi çağırmak demek bu, yapamıyorsunuz.

Sabah uyandığınızda bazen en sevdiğiniz şarkıyı açmak ister ya insan, açamıyorsunuz. Açsanız da duyamıyorsunuz zaten. Eskiden dinlediğiniz şarkıların ritimleri dolanıyor parmak uçlarınızda. Düşünüyorsunuz sadece, ya hiç duymasaydım ne olacaktı? Ya doğuştan duymasaydım, hatırladığım şarkıları bile hiç duymamış olsaydım, kuşları hiç dinlemeseydim... 

Ne kadar ütopik geliyor kulağa değil mi? Değil aslında, bunu yaşayan milyonlarca insan var. Eminim ki bunu okurken az da olsa anlayabildiniz bizleri. Çok bir şey yok sizden beklediğimiz aslında. Bizi ötekileştirerek veya yok sayarak daha da zorlaştırmayın hayatımızı. Bizim de sizlerden farkımız olmadığını, herkesin engelli adayı olduğunu unutmadan davranın. İşaret dili öğrenmeye çalışın, bizlerle bağırmadan tane tane konuşun, nasıl iletişim kurmanız gerektiğinizi sorun. Unutmayın ki engelleri aşmanın en kolay yolu birlik olmaktır!

 

]]>
Wed, 21 Sep 2022 15:00:18 +0300 Nur Bersun
Günlüğüm ve ben: Yine Sorular, Yine Ben https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-yine-sorular-yine-ben https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-yine-sorular-yine-ben Uzun zaman önce yaşanmış bir anı kadar gözden ve yürekten uzak hissediyorum günlük. Nedenini çok aradım da bulamadım, doktorlar, psikologlar, kişisel gelişim kitapları, terapiler... Hepsinde aradım bir cevap ama en önemli şeyi gözden kaçırdım hep...Soru olmayınca cevap nasıl bulunabilirdi ki? 

Ama inat ettim ya bir kere, bulacağım cevabı öyle ya da böyle. O zaman başlayayım bir yerden, ne sormam gerekiyor ya da ne sormamalıyım daha fazla zorlanmamak için? Bu mümkün mü, yara almadan çıkabilir miyim bu hayattan yoksa zaten sağ çıkamayacağımı bilerek mi sormalıyım sorularımı?

Aslında düşünüyorum da... Niye kaybedeceğimin kesin olduğu bir savaşa girmeliyim ki ya da girmeli miyim cidden? Bayılıyorum kendimi soru sormakla ilgili sorularla bunaltmaya belli, her zamanki halim işte... 

]]>
Mon, 19 Sep 2022 22:46:29 +0300 Nur Bersun
İsimlerini Mitolojik Karakterlerden Alan Psikolojik Sendromlar https://edebiyatblog.com/isimlerini-mitolojik-karakterlerden-alan-psikolojik-sendromlar https://edebiyatblog.com/isimlerini-mitolojik-karakterlerden-alan-psikolojik-sendromlar https://dergio.com/20220919/isimlerini-mitolojik-karakterlerden-alan-psikolojik-sendromlar

Hayatın birçok alanına isim anne/babalığı yapmış olan mitoloji karakterlerinin psikolojik sendromlara da isim verdiğini biliyor muydunuz? Psikologlar ve psikoloji alanında çalışan diğer uzmanlarca incelenen ve analiz edilen hangi mitler hangi psikolojik sendromu anlatıyor gelin yakından bakalım.  

Oedipus & Elektra Sendromu  

Yunan mitolojisinin en bilinen ve trajik hikayesiyle bilinen kahramanlarından biri olan Oedipus’tan ismini alır. Gelin önce bu mitte neler olduğunu kısaca hatırlayalım. 

Labdakos’un oğlu Kral Laios, Güneş Tanrısı Apollon tarafından oğlu tarafından öldürüleceği kehanetini öğrenir ve bunu önlemek için eşi İokaste oğulları Oepipus’u dünyaya getirdiğinde onu olabildiğince uzakta olan bir dağa sürerler ve zavallı çocuk, bir çoban tarafından başka bir kraliyet ailesine evlat olarak verilir. Birden fazla varyasyonu olan bu mitin asıl önemli kısmına gelecek olursak, Oedipus bir gün geçmişini öğrenmek için bir kahine gider. Geçmişini öğrenemese de ileride babasını öldürüp annesiyle evleneceğini öğrenir ve bunun olmaması için sarayı terk eder. Yolda önüne çıkanlarla savaşır ve haberi olmadan babasını öldürür. Bir canavarı öldürenin kraliçe ile evleneceğini duyar ve canavarla savaşmayı denemek ister, başarılı olunca da her şeyden habersiz öz annesiyle evlenmiş olur. 

Bu sendrom, erkek çocuklarının annelerine karşı duyduğu kontrolsüz aşkı yüzünden babalarını rakip görmesi durumu şeklinde açıklanabilir. Elektra sendromu ise Oedipus sendromunun ters hali gibidir diyebiliriz. Bu sefer konu, kız çocuklarının babalarına karşı duyduğu kontrolsüz aşk yüzünden annelerini rakip görmesidir. 

Freud tarafından psikanaliz çerçevesinde incelenip yorumlanarak psikoloji literatüründe yerlerini almış olan bu iki sendrom/kompleks yani karmaşa hali, libido ve egonun oluştuğu dönem olarak da bilinen fallik dönemde (3-6 yaş) görülür ancak zamanla çeşitli sebeplerle ortadan kalkar. Eğer bu durum hiç değişmeden devam ederse mutlaka bir uzmanla görüşmeniz gerektiğini de belirtmek isterim. 

Achille (Aşil) Sendromu 

Yunan mitolojisinin özgürlüğüne düşkün ve cesur savaşçılarından olan Achille (Aşil)’ in hikayesi çokça bilinen mitlerden biridir. İlyada Destanı’nda tanıdığımız Achille, ölümsüz olan Thetis’in ölümlü oğludur ancak Thetis, Achille’i ölümsüz yapmanın bir yolunu bulur. Yer altında olan ve suyu ile yıkanan herkesi ölümsüz kılan Styx nehrine Achille’i ayak bileğinden tutarak daldırıp çıkarır. Yok artık diyeceğiniz kısım ise tam olarak burada başlıyor. Thetis, ayak bileğinden tuttuğu için oraya nehrin sihirli suyu nüfuz edemiyor ve zavallı Achille’in ölümü de ayak bileğine saplanan bir oktan kaynaklanıyor.  

Peki bu sendromun bu mitle nasıl bir bağlantısı var derseniz, Achille sendromunun diğer adına bir bakalım. Sözde yatkınlık veya gizli başarısızlık sendromu olarak bilinen bu sendrom, Petruska Clarkson tarafından yazılmış olan The Achille Syndrome kitabı ile psikoloji literatüründe yerini aldı.  

Ne bu Achille sendromu diye bakacak olursak, genellikle mükemmeliyetçi ebeveynlerle yetişen bireylerde görüldüğü ile başlayabiliriz. Bu sendromdan muzdarip bireyler, çevreleri tarafından ne kadar övülürse övülsün, yaptıkları işten asla tatmin olmazlar. Başarılarının tamamen şans eseri olduğuna inanır ve bunu savunurlar. Basit sayılabilecek bir iş için bile çok fazla emek harcar ve buna bağlı olarak anksiyete yaşarlar.  

Cassandra Sendromu  

Cassandra’nın kim olduğunu Yunan mitolojisinin Truva ile ilgili kısımlarına bakarsanız hatırlarsınız. Truva’nın son kralının kızı olan Cassandra, güzelliğiyle Günes Tanrısı Apollon’un kalbini çalmayı başarır ve Apollon tarafından geleceği görme gücü alır. Ancak onunla evlenmekten vazgeçen Cassandra, Apollon’un gazabına uğrar ve bu özel gücü bir lanete dönüşür. O lanet ise, geleceği görmesine rağmen kimsenin ona katiyen inanmayacak olmasıdır.  

Bu sendromdan muzdarip bireyler, yüksek öngörü becerileri ve sezgi yetenekleri ile gelecekte yaşanacağını hissettiği olayları çevresindekileri uyarmak amacıyla anlatırlar ancak genellikle onlara inanmayan gözlerle bakanlarla karşılaşırlar. Kendilerine inanılmadığı için olayı önlemek amaçlı hiçbir önlem alamadıkları için depresif bir ruh hali içine girerler. 

Hissettikleri olası felaketler ise ne yazık ki yalnızca Cassandra sendromunun sebep olduğu sanrılardan ibarettir.   

]]>
Mon, 19 Sep 2022 20:26:31 +0300 Nur Bersun
Savaştan Kalan Onurlu Yaralar ve Zafer Rozeti Dövmeler https://edebiyatblog.com/savastan-kalan-onurlu-yaralar-ve-zafer-rozeti-dovmeler https://edebiyatblog.com/savastan-kalan-onurlu-yaralar-ve-zafer-rozeti-dovmeler Yaklaşık bir haftadır TikTok'ta gezinirken karşıma çıkan bir akım var, bu öyle bir akım ki insanların eteklerindeki taşları döküyor, yüreklerindeki sızıları ve ruhlarındaki o aşağı çeken korkunç ağırlığı paylaşıyorlar…

 

Bir dövme düşünün, kocaman bir savaştan sağ çıktığınızı ve artık her şeyi kabullenip kendinizle barışmanızı sembolize ediyor… Aslında bu dövmeler bir zaferi temsil ediyor, savaştınız ve kazandınız. Tıpkı bir askerin ülkesini korumak için canı pahasına savaşıp, savaşta aldığı yarayı gururla taşıması gibi taşıyorsunuz bu dövmeyi.  Tabii ki herkes dövme yaptırmak zorunda değil, bu savaşmadığınız anlamına da gelmiyor ancak bu dövmeleri ve anlamlarını bilmenizde fayda olduğunu düşünüyorum. O halde lafı çok da uzatmadan başlayalım.

 

Medusa Dövmesi

Çoğunuzun bileceği üzere Medusa, Yunan mitolojisinin trajik hikayeli kadınlarından biri. Gorgon kız kardeşler olarak bilinen üç kız kardeşin tek ölümlüsü olan Medusa, laneti olan yılan saçlar ve gözüne baktığı herkesi taşa çevirmesiyle tanınan bir canavarmış gibi anlatılsa da aslında bu olayın bambaşka bir boyutu, bu hikayenin sanıldığından çok daha karanlık bir tarafı var.

Bir gün bu üç kız kardeş, Athena'nın tapınağında rahibeliğe başlamışlar.  Medusa o kadar güzel bir kadınmış ki onu tanrıçalar ve tanrılar bile kıskanırmış. Çok güzel altın sarısı saçları varmış. Bir gün Deniz tanrısı Poseidon,  Medusa'ya göz koymuş ve Athena'nın tapınağında onunla olması için zorlamış ve hamile bırakmıştır -güzelleme yapılacak bir durum yok ancak böyle bir iğrençliğin tek bir kelime ile anlatılmasını da doğru bulmuyorum- . Bundan sonrası için ise birbirinden farklı yorumlar var, kimine göre Athena, Medusa'nın kendisini koruması için saçlarını yılana çevirmiştir ancak kimine göre Athena bunu yalnızca onu kıskandığı ve olanların tapınağına bir saygısızlık olarak gördüğü için yapmıştır.

Hayatının kalanına ''dişi canavar'' anlamına gelen gorgon olarak devam eden Medusa, ne yazık ki bu kadar şeyin üzerine  Perseus tarafından başı kesilerek öldürülür. Öldürüldüğü sırada hamile olan Medusa, Pegasus ve Chrysar'ı bedeninden çıkarıverir. Kesilen başından dökülen kan damlaları ise yılanlara dönüşür. Athena, Medusa'dan düşen iki damla kanı  Kral Erichthonius'a armağan eder. Bu iki damla kanın birisi ölümcül bir zehir, diğeri ise bütün hastalıklara deva olan bir panzehirdir. Kimi mite göre Medusa'yı öldürmek için sözde haklı sebepler sunulmaya çalışılsa da bu hikayenin ne yazık ki tek kurbanı Medusa'dır.

Seksüel ve diğer her türlü tacizin kurbanlarının sembolü olan Medusa, günümüzde de feminist bakış açısıyla hikayesi konuşulan bir karakterdir. Güzelliği yüzünden tecavüze uğrayıp, çirkinliği yüzünden öldürüldü fikri yaygın bir düşünce olsa da hepimiz biliyoruz ki iki durum da asla bir bahaneyle açıklanamaz, açıklanmamalıdır. 

 

Noktalı Virgül Dövmesi

Öncelikle noktalı virgülün edebi anlamına bir bakalım. Yazar tarafından bitirilebilecek bir cümlenin uzatılması için kullanılan bir noktalama işaretidir noktalı virgül… Bir nevi ''henüz söyleyeceklerim bitmedi, hikayem devam ediyor'' der bizlere. İşte dövmenin de anlamı tam olarak budur. Genellikle bilek içine yaptırılan noktalı virgül dövmesi, dövme sahiplerinin depresyon, intihar düşünceleri, yeme problemleri gibi ciddi psikolojik savaşlar içerisinde olduğunu veya bu savaşı kazandığını sembolize eder.

Birçok varyasyonu olan noktalı virgül dövmesi, kişilerin kendi hayatlarına ve savaşlarına göre farklı semboller içerebiliyor ancak temelinde ''hikayem bitebilirdi ama bitmedi'' diye haykıran bu dövme, hayata yeniden tutunduklarını hatırlamak isteyenler için bir zafer rozeti haline 2013 yılında Amy Bleuel tarafından intihar eden babasını onurlandırmak, benzer ruhsal ve psikolojik savaş veren insanların sesini duyurup destek olmak amacıyla  kurulan kar amacı gütmeyen bir destek hareketi olan Project Semicolon başlatıldı. Başkalarına ilham olmayı başarsa da ne yazık ki Bleuel kendi hikayesini erken bitirme kararı alarak 2017'de intihar ederek aramızdan ayrıldı. 

 

 

]]>
Fri, 09 Sep 2022 11:12:00 +0300 Nur Bersun
Kadınla Dünya Savaşı https://edebiyatblog.com/kadinla-dunya-savasi https://edebiyatblog.com/kadinla-dunya-savasi Neydi bu dünyanın kadınlardan istediği?

Bunca yıldır ne istendi de neyi yapamadık?

Niye bu kadın düşmanlığı, bir bilen var mı?

Bedenine yeni bir dünya sığdırabilen küçücük kadına, koca dünyada bir yer ayırmak çok mu zordu?

Bizler olmadan var olamayacağınızı unuttunuz mu? 

Sizleri hayattan koparan bizmişiz gibi, neyin öcünü alıyorsunuz bizden? 

Bu bitmek bilmeyen kan davası ne zaman başladı? 

Ne zaman vazgeçtiniz annenizden, kız kardeşinizden, sevdiceğinizden, evladınızdan, arkadaşınızdan? 

Ne oldu da yok etmek istediniz bizi? 

Korktunuz mu yoksa gücümüzden, dünyayı elinizden alabileceğimizi mi düşündünüz? 

Haklısınız, korkun bizden! 

Korkun hiç uğruna yok ettiğiniz kadınlardan ve o kadınların kanından bin doğanlardan! 

]]>
Wed, 07 Sep 2022 20:44:55 +0300 Nur Bersun
Psikolog vs. Psikiyatrist https://edebiyatblog.com/psikolog-vs-psikiyatrist https://edebiyatblog.com/psikolog-vs-psikiyatrist Yeniden merhaba edebiyatblog okuyucuları, bugün birbiriyle çok karıştırılan iki uzmanlık alanını, mesleği konuşacak ve bir nebze de olsa bu durumu netleştirmeyi amaçlayan bir köşe yazısıyla karşınızdayım. O halde çok da uzatmadan konumuza geçelim. 

Psikologlar da psikiyatristler de insanların ruh sağlığı için çalışan uzmanlardır ancak farklı eğitimler aldıkları için farklı tedaviler uygularlar. Psikologlar, üniversitelerin Fen-Edebiyat fakültelerinde psikoloji lisans eğitiminin üstüne klinik psikoloji alanında 2 yıllık yüksek lisans eğitimi alarak klinik psikolog unvanı alırken psikiyatristler tıp fakültesi mezuniyetlerinin ardından TUS'tan  (tıp uzmanlık sınavı) yüksek bir not alıp psikiyatri üzerine uzmanlık eğitimi almış uzmanlardır. 

Psikiyatristler, tıp fakültesinde farmakoloji eğitimi aldıkları için reçete yazma yetileri vardır ve danışanların sıkıntılarının altındaki fizyolojik nedenlere odaklanırlar. Depresyonun altında yatan nörolojik problemleri, hormonal sorunlara odaklanır gerekli ilaçlarla tedaviye başlar. Bazı durumlarda ilaç tedavisine ek olarak psikologlarla ortak çalışarak daha derin bir tedavi yolu izleyebilirler.

Psikologlar ise aslında psikoloji alanında çalışan bilim insanlarıdır, farmakoloji eğitimi almadıkları için reçete yazamazlar, tedavi için konuşma ağırlıklı terapiler uygulayarak danışanlarda farkındalık oluşturmayı hedeflerler. Farkı terapiler uygulamak için farklı eğitimler almaları gerektiği gibi testler uygulamak için de eğitim almak zorundadırlar. 

Psikologlara danışmak üzerine en büyük yanılgılardan biri olan ''ben arkadaşlarımla konuşurum, alışverişe çıkarım bundan iyi terapi mi var'' bakış açısıdır. Sohbet etmek, sevdiklerinizle iletişimde olmak elbette ki ruh sağlı için yararlıdır ama bir psikoloğun aldığı terapi eğitimlerini yok saymak olmaz değil mi? 

]]>
Wed, 03 Aug 2022 12:39:41 +0300 Nur Bersun
Herkes İçin Feminizm https://edebiyatblog.com/herkes-icin-feminizm https://edebiyatblog.com/herkes-icin-feminizm XVIII. yüzyılda Fransa’da filozoflar ve kadın yazarlarca ortaya atılan ve savunulan, daha sonraki yüzyıllarda her toplumda destekçi bulan, kadının siyasal ve toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini öne süren ve bunu gerçekleştirmeye çalışan akımdır feminizm. Sanılanın aksine kadınları yücelten bir erkek düşmanlığı değildir. Feminizm herkes içindir, haksızlığa uğrayan herkesi savunur. Herkesin eşit olduğunu, dil, din, ırk, cinsiyetin hiçbir şekilde bir ayrıcalık konusu olmadığını söyler ve bunun için mücadele eder. 

Feminizm kavramı, ilk olarak sosyal filozof Charles Fourier tarafından kullanılmıştır. Charles Fourier (1772–1837), sosyal olarak gelişmenin tek yolunun, kadınlara daha fazla özgürlük verilmesi olduğunu savunmuştur.Aydınlanma Çağı'nın önemli düşünürleri olan Lady Marry Montagu ve Marquis de Condorcet, kadınların eğitim hakkını savunarak feminizm düşüncesinin temellerini atarak bir süre sonra çok daha kapsamlı bir mücadele başlatacak olan akımın yolunu hazırlamışlardır.

Ataerkil toplum düzeninden bıkan kadınlar, Aydınlanma Çağı döneminde ne yaparlarsa yapsınlar duyulmayan çığlık ve haykırışlarına katlanamayarak bir adım atmaya, bir direniş başlatmaya karar verdiler. Başlarda yalnızca kadın erkek eşitliğine odaklanan feminizm, zaman ilerledikçe dezavantajlı sayılan bütün grupları da savunmaya başlayarak çok daha geniş bir kitleye ulaştılar. 

Feminizmin savaştığı şey erkekler değil, ataerkil toplum düzenidir, bu yüzden feminizmi erkekler de destekleyebilir, desteklemelidir. Feminizmi anlatmak için ''senin anan bacın yok mu?'' sorularını kullanmak elbette ki bu mücadelenin amacını çok küçük bir bakış açısına sıkıştırdığı için çok ama çok yanlıştır. ''Madem eşitiz o zaman siz de askere gidin, siz de taş taşıyın'' gibi savunmalar yapan erkekler olduğunu görmek ve hala feminizmin herkesle ilgili olduğunu anlatmaya çalışmak bunca yıldır hepimizi yorup bazen umutsuzluğa kapılmamıza neden olsa da asla vazgeçmeyeceğiz! Çok yol geldik, çok kez herkesin eşit olduğunu kanıtladık. Ama koskoca bir kültür yapısını değiştirmek gereksinimi hala sürüyor, ataerkil dilden kurtulmak bunun ilk adımlarındandır. ''Kız gibi'' lafının ''uyduruk'' anlamında kullanılırken ''adam gibi''nin ''doğru dürüst'' anlamına gelmesi bunun en acı örneklerindendir.

Ki bana kalırsa bu akımın bu kadar uzun sürmesi çok ama çok üzücü bir durum, insanlığın hiç ilerlemediğinin bir kanıtı gibi yüzümüze çarpan adaletsizlik adeta yalnızca materyaller üzerinde geliştiğimizi kanıtlıyor bizlere. Ama öncesinde de dediğim gibi, vazgeçmek için çok yol katettik. Bu kadar şey başardık, dahasını da başaracak ve bu dünyada beraber hakkıyla yaşamayı başaracağız! 

]]>
Sun, 31 Jul 2022 17:12:47 +0300 Nur Bersun
Dillerin Doğuş Miti : Babil Kulesi https://edebiyatblog.com/dillerin-dogus-miti-babil-kulesi https://edebiyatblog.com/dillerin-dogus-miti-babil-kulesi Neredeyse bütün dini kitaplarda yer alan, dünyanın yedi harikasından biri olan Babil'in Asma bahçelerinin içinde inşa edilen Babil Kulesi'nin en az kendi kadar eşsiz bir mite ev sahipliği yaptığını biliyor muydunuz? 

Dağlık bölgelerden gelen ve yükseklere tapan Sümerler, tanrıları Marduk'u ve cenneti görmek, yer ile göğün birleştiği yerdeki kutsal ağaca ulaşmak adına tanrıya giden yolun aşamalarını (taş,ateş,bitkiler,hayvanlar,insanlar,gökyüzü,melekler) temsil eden yedi katlı bir ziggurat şeklinde kule inşa etmeye başlarlar. 

İnanışlarına göre Marduk yalnızca yedinci katta görünürmüş. O kadar büyük bir merakları varmış ki, kısa sürede altıncı kata ulaşmışlar. Tanrı ise onların bu hızını görünce yedinci katı yapamamaları için bir anda işçilerin hepsine farklı bir dil verivermiş, böylece asla iletişim kuramayacak ve ona bu kadar kolay ulaşamayacaklarmış.

Tanrı neden bu işçilere bu kadar kızdı bilinmez ancak birkaç teori var elbette. Bazılarına göre ilk altı aşamayı tam olarak özümsemeden ilerlemelerine kızıp cezalandırıldılar, bazılarına göre ise tanrı kendisinin gücünü kanıtlamak için kuleyi yıktı. Tanrının gücünü kanıtlaması teorisi İbranilere aittir, hatta buna o kadar inanmışlardır ki bu olay Tevratta şu şekilde geçer : 

"ve bütün dünyanın sözü bir, dili birdi. şarktan göçtükleri zaman sinear diyarında bir ova buldular, orada oturdular. birbirlerine 'gelin kerpiç yapalım, onları iyice pişirelim. onların taş yerine kerpiçleri, harç yerine ziftleri vardı. yeryüzünde dağılmayalım diye kendimize bir şehir, başı göğe erişecek bir kule yapalım' dediler. ve ademoğullarının yapmakta olduğu şehri ve kuleyi görmek için rab* indi. onlar bir kavm, hepsinin tek dili var. gelin inelim birbirlerinin dilini anlamasınlar diye onların dilini karıştıralım. rab onları oradan dağıttı ve şehri bina etmeyi bıraktılar. bundan dolayı onun adına babil dendi." (tekvin 11:1-9)

Tanrıya ulaşma planları işe yaramayan Sümerliler sayesinde şu anda ''neden birçok yabancı dil var? '' sorusuna verebileceğimiz harika bir mitimiz var. 

]]>
Wed, 20 Jul 2022 21:28:45 +0300 Nur Bersun
George Orwell kimdir ? https://edebiyatblog.com/george-orwell https://edebiyatblog.com/george-orwell 25 Haziran 1903 tarihinde babasının işinden dolayı yaşadıkları Motihari, Hindistan’da dünyaya gelen  Eric Arthur Blair'in babası İngiliz, annesi ise Fransız kökenlidir. Bir yaşına geldiğinde annesi ve ablasıyla İngiltere’ye giden Blair, Üniversiteye kadar okudu ve aile geleneğini devam ettirmek için bir İngiliz sömürgesi olan Burma’ya (yeni adı Myanmar) gidip 1927 yılına kadar polislik teşkilatında görev aldı. Buradaki haksızlıklara ve işkencelere dayanamayan yazar tekrar Avrupa’ya döndü ve çeşitli meslekleri denemeye devam etti. 

Emparyalist devletler için çalıştığı dönemlerde siyasetin gerçek yüzünü görmüş ve herkesi uyandırmayı amaçlayarak bütün yaşadıklarının kinini ve öfkesini eserlerinde kustu. Sert ve sarkastik bir dil kullanan ve bir o kadar da korkusuz olan yazarın birçok eseri yasaklı kitaplar listelerinde uzun süre yer aldı.

Çok uzun süre maddi sıkıntılar yaşadı, eserleri sayesinde çok ünlenip kazanç sağlasa da durumunun kötü olduğu zamandan kalan tüberküloz (verem) yüzünden Londra’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

]]>
Wed, 06 Jul 2022 17:37:53 +0300 Nur Bersun
Mutluluk Nedir? https://edebiyatblog.com/mutluluk-nedir https://edebiyatblog.com/mutluluk-nedir Hayatımız boyunca mutluluğu arar dururuz, bu sadece bize özel bir durum da değildr aslında. İnsanlık varolduğundan beri sürüp giden bir arayıştır bu. Peki nedir bu mutluluk ? Neden bulmak zorunda hissetmişler insanlar kendini yıllar boyunca ? İlk önce kelime kökenine bir bakalım istiyorum. Mutluluk, umutluluk ile aynı köke sahiptir ki bence bu duyguların kökü de. Umut yoksa mutluluk olmaz diyebiliriz. 

Basit bir kelimeyi tanımlamada sorun yaşamazken, duygularımızı tanımlarken zorlanıyoruz. Mutluluk da bunlardan biri. Birçok tanım görebilirsiniz mutluluk için, benim en sevdiğim tanımı ise dolu dolu yaşama isteği... Yaşamına sahip çıkmak, umutla sarılmak, yaşamaya cesaret edebilmek belki de en temel bölümleridir mutluluğun. 

Peki neden ararız mutluluğu ? Ne malum ki bulabileceğimiz ? Aslında bu bizim hayatta kalma güdülerimizden biri. Ruhsal ve fiziksel olmak üzere ikiye ayrılan mutluluğa ulaşmak en ilkel insanda dahi olduğu düşünülen bir içgüdüdür.

Nasıl mutlu olabiliriz ? Hormonlarla doğrudan ilgisi olan bu duyguyu bize sağlayan hormonlar nelerdir diyecek olursak karşımıza dört temel hormon çıkıyor. Bunlar dopamin, oksitosin, endorfin ve serotonindir. Bu hormonları üreten yöntemleri yine fiziksel ve zihinsel olarak  iki ana başlık altında toplayabiliriz. Fiziksel yöntemlerde, çikolata, muz ve ananas gibi meyveleri yemek, antidepresan ve ne yazık ki uyuşturucu kullanmak var. Uyuşturucu, yalancı mutluluk kaynağıdır, mutlu olduğunuzu düşündürür ama bu bir ilüzyondur. Zihinsel yöntemlerde ise seçilen bir amacın gerçekleşmesine karşılık vücudumuz bizi ödüllendirmek için ürettiği mutluluk hormonu ki bu yönteme ben kısaca başarı diyeceğim, sevgi, iletişim ve keşfetmek de zihinsel yöntemlerdir.

]]>
Tue, 05 Jul 2022 21:13:53 +0300 Nur Bersun
Mini dizi, büyük acılar : Mezarlık https://edebiyatblog.com/mini-dizi-buyuk-acilar-mezarlik https://edebiyatblog.com/mini-dizi-buyuk-acilar-mezarlik Yarıda kalan davalar, bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkan katiller,tecavüzcüler... Bunlara ne yazık ki fazlaca tanıklık ettiğimiz şu lanet zamana harika bir eleştiri dizisi. Bir günde izleyebildiğimiz bu dizinin onlarca yıldır süren acı gerçeğimiz olması o kadar büyük bir yük ki biz kadınların üstünde. Abdullah Oğuz'dan yine muhteşem işlenmiş bir polisiye dizi... Kendi hikayelerinin kahramanları olan, birbirinden farklı dört dürüst savaşçı olan ana karakterlerimiz, üstü kapatılan birçok kadın cinayeti davasının çözümü için açılan yeni birime atanır ve sıkı çalışmalarıyla kan donduran bütün vakaları çözüme kavuşturuyorlar. Bu süreçte de ekip arkadaşlarının ve diğerlerinin dahi sözde feminist laflarıyla mücadele ediyor baş kahramınımız Önem başkomiser.

Diziyle alakalı tek bir sorun var... Çok az bölümden oluşuyor, bu hikaye bu kadar olmamalıydı. Aslına bakarsanız, 4 bölümle bile emniyete gerçekleri en ağır şekilde tokat gibi çarpmayı başaran bu dizi başta biz kadınlardan,çocuklardan ve haksızlığa uğrayan herkesten özür diliyor. Sizlerle de o sözleri paylaşmak istiyorum. 

“Sistematik biçimde eski sevgilisinden şiddet görmesine rağmen Emniyet olarak kendisine şikayet edecek güveni veremediğimiz için özür dilerim” 

“Sokakta arkalarına bakmadan yürüyebilecekleri güveni Emniyet teşkilatı olarak veremediğimiz için özür dilerim.”

“Tacize tecavüze uğradıkları halde adalete inanmayıp bunu saklamak zorunda kaldıkları için özür diliyorum.

Bu ülkenin tüm çocuklarından özür diliyorum, canice vahşice öldürüldükleri halde katilleri hala sokakta ellerini kollarını sallayarak dolaşabildikleri için.

Kadın erkek çocuk fark etmez, haksızlığa uğrayan adalet arayan fakat bunu bulamayan tüm vatandaşlarımdan özür diliyorum.”

]]>
Sun, 03 Jul 2022 18:23:03 +0300 Nur Bersun
Günlüğümden sayfalar https://edebiyatblog.com/gunlugumden-sayfalar https://edebiyatblog.com/gunlugumden-sayfalar Wed, 22 Jun 2022 23:51:01 +0300 Nur Bersun Mehmet Güreli & Kimse bilmez https://edebiyatblog.com/mehmet-gureli-kimse-bilmez https://edebiyatblog.com/mehmet-gureli-kimse-bilmez Kendi kendinize armağan edebileceğiniz,hayatınızın her anına uygun olabilecek harika bir şarkı... 

]]>
Wed, 22 Jun 2022 18:39:44 +0300 Nur Bersun
Tame Impala& new person same old mistakes https://edebiyatblog.com/tame-impala-new-person-same-old-mistakes https://edebiyatblog.com/tame-impala-new-person-same-old-mistakes Lise yıllarımın vazgeçilmezlerinden biri olan Tame Impala şarkısını sizlerle paylaşmak istedim. Bu şarkının yeri bende hep farklıydı, hala da öyle.

17 yaşlarınızı hatırlarsınız belki, hayatı yeni yeni çözmeye başlar, sorunun dünyada değil insanlarda olduğunu anlarsınız. Tarih mi kendini tekrarlar, yoksa bunun sebebi bir türlü hatalarından ders almayan insanoğlu mudur düşünmeye başlarsınız, ve aslında cevap da çok nettir... Bazı zamanlar göz göre göre yaptığımız hataların sonuçlarından sızlanır, nerede hata yaptım deriz ya hani işte tam da o zamanlarda dinlemelik bir şarkı bu... Artık insanları hayal kırıklığına uğratmanın aslında bizim suçumuz olmadığını, zaten kimseye bir şey de vaad etmediğimizi anladığımız zamanlarda... Yanlış olacağını, canımızın yanacağını bile bile bir aşkı yaşamak, dünyayı sadece siyah ve beyaz çerçevesinden görmeye çalışmak... Kendi hikayenin herkesinden farklı olduğunu düşünmek ve buna inanmak ama aslında hiç de böyle olmadığını görmek... Ve daha onlarca farkındalık anı için sevebileceğiniz bir şarkı olabilir. İyi dinlemeler :) 

NOT : Rihanna'nın da coverladığı şarkılardan biri, istediğiniz versiyonu dinleyin ama ben biraz sabit fikirliyim sanırım ilk hangisini dinlediysem hep o favorim olarak kalıyor...

]]>
Mon, 20 Jun 2022 11:00:29 +0300 Nur Bersun
Bruno Mars & When I was your man https://edebiyatblog.com/bruno-mars-when-i-was-your-man-2902 https://edebiyatblog.com/bruno-mars-when-i-was-your-man-2902 Bruno Mars'tan hiç eskimeyen bir klasik... 

Hani bazı hatalar göz göre göre yapılır da karşımızdakine bağıra çağıra anlatırız ya gitmek istemediğimizi, kalmak için bir sebep bulamamamıza rağmen tutunmaya çalıştığımızı... Ama karşı taraf anlamadıktan, dinlemedikten sonra neye yarar ki bu çırpınmalar. İşte bu şarkıda da tam olarak böyle bir ilişiknin bitiminden sonra, yalvarılan tarafın hatalarının bir bir farkına varmasını anlatıyor. Ama son pişmanlıktan da geç kalınmış artık... ''Anlamak çok genç ve çok aptaldım'' diyor, bu cidden bir bahane mi bilemiyorum, şans verilmişken yapmalı, seviliyorken sevmeliydi hakkını vererek.Belki de ilişkide yüzlerce kez duyduğu hatalarını bir kez daha kendisinden dinliyor ama artık geri dönüş yolu yok, kendi elleriyle yok ettiği aşkın arkasından ağlamanın da çözüm olmadığını biliyor olsa gerek ki karşısındakinin yeni ilişkisini uzaktan izliyor ve umarım benim yaptıklarımı o yapmaz diyor. 

Same bed but it feels just a little bit bigger now (aynı yatak ama şimdi daha büyükmüş gibi geliyor)
Our song on the radio but it don't sound the same (şarkımız radyoda ama kulağa aynı gelmiyor9
When our friends talk about you, all it does is just tear me down (arkadaşlarımız seninle ilgili konuşunca bu sadece beni mahvediyor)
'Cause my heart breaks a little when I hear your name (adını duyduğumda kalbim biraz daha kırılıyor)

That I should have bought you flowers (sana çiçekler almalıydım)
And held your hand (elini tutmalıydım)
Should have gave you all my hours (bütün saatlerimi sana vermeliydim)
When I had the chance (şansım varken)
Take you to every party 'cause all you wanted to do was dance (seni bütün partilere götürmeliydim çünkü bütün istediğin dans etmekti)
Now my baby's dancing (şimdi bebeğim dans ediyor)
But she's dancing with another man (ama başka bir adamla)
My pride, my ego, my needs, and my selfish ways (gururum,egom,ihtiyaçlarım ve bencil yollarım)
Caused a good strong woman like you to walk out my life (senin gibi iyi ve güçlü bir kadının hayatımdan çıkmasına sebep oldu)
Now I never, never get to clean up the mess I made, oh (şimdi ben asla ama asla dağıttıklarımı düzeltemeyeceğim)
And that haunts me every time I close my eyes (ve bu her gözümü kapatışımda beni avlıyor) 

Mm, too young, too dumb to realize ( anlamak için çok genç ve aptaldım) 
That I should have bought you flowers (sana çiçekler almalıydım)
And held your hand (elini tutmalıydım)
Should have gave you all my hours (bütün saatlerimi sana vermeliydim) 
When I had the chance (şansım varken)
Take you to every party 'cause all you wanted to do was dance (seni tüm partilere götürmeliydim çünkü tüm istediğin dans etmekti) 
Now my baby's dancing (şimdi bebeğim dans ediyor)
But she's dancing with another man (ama baaşka bir adamla)
Although it hurts (bu canımı yaksa bile)
I'll be the first to say that I was wrong (hatalı olduğumu ilk söyleyen olacağım)
Oh, I know I'm probably much too late (biliyorum, muhtemelen artık çok geç)
To try and apologize for my mistakes ( denemek ve bütün hatalarım için özür dilemek için)
But I just want you to know ( ama sadece bilmeni istiyorum ki)
I hope he buys you flowers (umarım sana çiçekler alıyordur)
I hope he holds your hand (umarım elini tutuyordur)
Give you all his hours (bütün saatlerini sana veriyordur)
When he has the chance (şansı varken)
Take you to every party (seni bütün partilere götürüyordur)
'Cause I remember how much you loved to dance (çünkü dans etmeyi ne kadar sevdiğini hatırlıyorum)
Do all the things I should have done (yapmış olmam gereken her şeyi yapıyordur)
When I was your man (senin sevgilinken)

]]>
Fri, 17 Jun 2022 23:03:06 +0300 Nur Bersun
Çocuğa Yeminler https://edebiyatblog.com/cocuga-yeminler https://edebiyatblog.com/cocuga-yeminler Öl içimdeki ufaklık , öl artık

Balonun kaçınca arkasından ağlardın hep

Şimdi onun arkasından ağla

 

Gökyüzü küstü sana

Bulutlar anlamsız şeyler

Rüzgar sana bir şey demek istemedi asla

Büyü artık kızım büyü

 

Bıkmadın mı bu pembelikten, bu mavilikten

Büyü artık, yeter !

Yıldızlar seninle konuşmuyor

Yağmur sen dans et diye yağmıyor

Gök gürültüsünün amacı seni korkutmak değil

Büyü artık

 

Hiçbir şey seni mutlu olmak için var edilmemiş

Kimsenin amacı seni üzmek de değil

Artık bırak gök mavisini, gece mavisine bak asıl

Her rengin sonunun siyah olduğunu öğren artık

 

Hiçbir şey senin suçun değil ufaklık

Özür dilerim senden çokça kez

Affet beni

Ya seni yok etmeliydim ya da büyütmeliydim

Kıyamadım büyütmeye

 

Sen de bağla bileklerine uçan balonlarını

Git konuş bulutlarla, anlat onlara her şeyi

İstediğin kadar şeker al yanına

Biliyorsun, benim ihtiyacım yok artık

 

Sen kaç kurtar kendini  dünyadan

Büyümeyeni öldürüyorlar burada, zorla büyütüyorlar

Sen kaç git buralardan

 

Yıldızlara teker teker sarıl

Teşekkür et hepsine küçük umutlar taşıdıkları için

Aya da onu sevdiğimi ilet, çok yalnız orada

Biliyorum nasıl hissettiğini

Kocaman sarıl güneşe,

Ayın ona sarılmak isteyip de sarılamadığı her an için yeniden sarıl

 

Sen yüreğini açık tut ufaklık

Bir gün yeniden bulacağım seni

]]>
Mon, 13 Jun 2022 15:29:45 +0300 Nur Bersun
Denizle Tanışan Çocuk https://edebiyatblog.com/denizle-tanisan-cocuk https://edebiyatblog.com/denizle-tanisan-cocuk Ne oldu çocuk

Kim üzdü seni böyle

Kim ağlattı seni

Bulutları mı kaçırdılar senden

Gökyüzünü mü yasakladılar

Bu ne hüzün çocuk

Senin gülüşüne ihtiyacı var bu dünyanın

Yapma çocuk ağlama

Seni sevenler mi azalıyor yoksa

Kayıp mı ettin o en sevdiğin oyuncağını

Ellerinle yetiştirdiğin çiçeği mi kopardılar dalından

Yıldızları göremiyor musun artık çocuk 

Gözlerindeki sımsıcak ateşe ne oldu 

Artık seni de mi yakıyor onca şeyle birlikte  

Ağlama sakın çocuk ağlama,

Henüz gülme vaktin.

Yağmuru sevmez misin sen 

Güneşten kaçar mısın hep 

Yapma çocuk yapma

Sen hiç denizde olmak istemeyen balık gördün mü 

]]>
Mon, 06 Jun 2022 09:48:19 +0300 Nur Bersun
İhanet, yalancı sevgiler ve bir kitap : Yakıcı Sır https://edebiyatblog.com/ihanet-yalanci-sevgiler-ve-bir-kitap-yakici-sir https://edebiyatblog.com/ihanet-yalanci-sevgiler-ve-bir-kitap-yakici-sir Orijinal dili olan Almanca'daki adıyla Brennendes Geheimnis, Avusturyalı yazar Stefan Zweig'in klasikleşmiş kısa romanlarından (novella) biridir. 1913 yılında kaleme alınmış olan eser, 1945'te yazarın intiharından sonra daha çok ilgi çekmiştir. Tıpkı diğer eserlerindeki gibi insan ilişkilerini derinlemesine incelemiş ve farklı birçok hissin betimlesini yapmıştır. 

-- OKUMA ÖNCESİ ----------------------------------------------------------------------------------------

İndigo yayınlarından aldığım bu eseri okumadan önce kapak tasarımı üzerinden birkaç tahminde bulunmak istedim. İlk gözüme çarpan şey kadın silüetinin bir ev gibi bedeninde kapı ve penceresi olmasıydı. Kapı, kadının kalbini temsil ediyordu ve tamamen açık olmasa da aralıydı. Kapının aralı olması, çekimser de olsa kalbinin bazı hislere açık olduğunu gösteriyor olabilirdi. Kapının önünde ise bir adam ve bir oğlan çocuğu vardı. Eserin isminde geçen 'sır' kelimesini de es geçmeden devam edecek olursak, bir yasak ilişkisi gibi duruyor. Çizerin tercihi mi yoksa bir sembol mü tam olarak emin olamasam da, kadının kalbinin kapısı aralı da olsa gözleri tamamen kapalıydı. Kadının durumdan haberdar olmadığı anlamına gelebileceği gibi, daha derin hissetmek için gözlerini kapatmış ve duygularına teslim olduğunu  da anlatıyor olabilirdi. Dikkatimi çeken bir diğer şey ise bir rüzgar olmasıydı, kadının saçlarını uçuşturan ve yaprakları havalandıran bir rüzgar... Feminist bir açıdan bakacak olursam, bu rüzgardan sadece kadının etkilenmesi yasak bir aşkın cezasının yalnızca kadına yazılmasını anlatıyor olabilirdi, kadının gözleri de kendini bu rüzgara bıraktığı ve teslim olduğu için kapalıydı. Rüzgardan etkilenmeyen adam ve oğlan çocuğu belki de bu rüzgarın sebebiydi, ve bu rüzgar her neyi ifade ediyorsa belli ki yakıcılığı olan bir sırrı daha da harlıyordu. Eğer daha önce de dediğim gibi bir yasak aşk hikayesiyse anlatılan, iki taraf da yanmalı bu sır ile. Aşk nasıl iki kişi yaşanıyorsa sonuçları da beraber çekilmeli ancak resme göre konuşacak olursak yapraklar sadece kadının tarafında uçuşuyor, adamın çevresinde hava durgun olacak ki bütün yapraklar yerde duruyor. Buna göre birçok teori oluşturmak mümkün. Mesela ilk olarak, bu yasak ilişkiden yalnızca kadın etkilendiğine göre evli veya bir ilişki içinde olabilir, adam ise bekar olmalı ki rüzgardan etkilenmiyor. Yasak ilişkiye tanık olan kişi ise oğlan çocuğu olmalı ki sır yakıcı olarak nitelendirilebilsin. Ki bence sırrın büyüğü küçüğü, yakıcısı veya zararsızı olmaz... Tıpkı boş bir bardağın ağırlığının elimizde tuttuğumuz süreye doğru orantılı artması gibi, sırrı saklaması da ağır bir yüktür. Bırakmazsak kolumuz ağrır bırakırsak da cam kesiklerinden kanar ellerimiz, yani iki türlü de yaralı çıkarız işin içinden. 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden genç çapkın bir baron, astım hastası oğlunu Alplerin temiz havası ile iyileştirmek için oraya gelmiş bir anne olan Mathilde ve oğlu Edgar üçgeni arasında geçen olaylar örgüsü... Narsist bir kadın avcısı olan baron, her tatilinde yaptığı gibi burada da bir kadın seçiyor ve onu elde etmeye çalışıyor, kendince eğlenceli bir oyun kuran baron kimin hayatını nasıl etkileyeceğini hiç umursamıyor. Mathilde'yi gözüne kestiren baron, ona ulaşmak için yetişkin olma hevesinde olan Edgar'la arkadaşlık kuruyor. Edgar'ı avcunun içine alması çok kolay oluyor çünkü iletişimsiz ve sevgisiz bir ortamda büyüyen küçük çocuk, evrenin bütün kapılarının ancak yetişkin olursa açılacağını sanıyor ancak ilerleyen zamanda yetişkinliğin korkunç yüzüyle karşılaşıyor. 

Her ne kadar Mathilde ve Edgar'ın astım tedavisini hızlandırmak adına orada olduğu söylenmiş olsa da bana kalırsa Mathilde'nin eşiyle arasındaki mesafe ve sevgisizlik de evden uzaklaşmalarının sebeplerinden biri. Son kısma kadar sadece isminin geçtiği eşi, sadece bir tehdit unsuru olarak kullanılmış. Sonda karşımıza çıktığında ise yine otoritesi sarsılmayan bir adam, bir ortamda olmasa dahi onun kızacak olması durumunu tehdit olarak görüyorlar. Burada da aileyi aile yapan şeyin sevgi ve saygı olduğunun ancak saygının korkuyla bir bağlantısının olmaması gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Burada da gördüğümüz üzere korku ile saygı değil sadece çığ gibi büyüyen sırlardan ibaret yalan bir ilişki elde ederiz. Ve sırlara gelecek olursak... Sırlardan uzak huzurlu ve daha az yakıcı bir hayat dileklerimle. 

İyi okumalar dilerim :) 

]]>
Tue, 31 May 2022 14:14:05 +0300 Nur Bersun
Acısız bir hayat mümkün mü ? https://edebiyatblog.com/acisiz-bir-hayat-mumkun-mu https://edebiyatblog.com/acisiz-bir-hayat-mumkun-mu Mutluluk nedir, gerçekten böyle bir duygu var mıdır, saf bir duygu mudur, nasıl mutlu olunur, olumsuz duygular nelerdir, uzak durmak mümkün müdür ve daha binlerce soru duyuyoruz günümüzde. Televizyonu açınca haber kanallarını bazılarımız direkt geçiyor, bazılarımız kitlenip kalıyor. Peki kanalı değiştirenler neden bunu yapıyor ? Acıdan kaçmak için mi ? Acı gerçekten kaçılabilir bir duygu mu ya da cidden kaçmamız gerekiyor mu ? 

Motivasyon konuşmacıları ve bazı fenomenler sürekli aynı şeyi diyor ; OLUMSUZ DUYGULARDAN ARININ. Peki bu bize ne kazandıracak ? Biz acılara gözümüzü yumunca acılar bir anda yok mu olacak ? Elbette ki hayır ! O zaman ne yapacağız, acılarla dolu bir hayat mı geçireyim diyebilirsiniz, ama cevabım yine hayır olacak. Acılardan kurtuluş yok ama unutmayın ki canlı olan her şey acıyı deneyimler. Acı hayatın bir aracıdır. Sağlıklı bir hayat için yapmamız gereken şey araçlarımızı amaç yapmaktan vazgeçmek. Tabii böyle söylendiği kadar kolay olmayacaktır ancak demeye çalıştığım şey şu ki, acılarımızı hayatımızda amaç olarak görürsek yalnızca onu duyarız bu da gerçek amaçlarımızı unutmamıza sebep olur. 

Araç ile amaç karmaşası sadece acı konusunda yaşanan bir durum değildir aslında. Örneğin, eğer birini sizi sevmesi için seviyorsanız sevgi sizin için bir amaç değil araçtır. Amaç tek yönlüdür, sadece ama sadece sizi ilgilendirir. Herkesin bir amacı vardır, bu bizim doğamızda var. Amacım yok diyen biri varsa ya da siz böyle düşünüyorsanız, bu amacınızın olmadığından değil henüz onu bulamadığınızdandır. 

Acı konusuna geri gelelim. Zihnimiz acılardan bizi korumaya çalışır çünkü farkındadır ki bir acı, geçmiş bir acıyı uyandırabilir. Ama cam fanusda dahi yaşasanız, bu dünyada herkese yetecek kadar acı var. İnsan olmanın temel özelliklerinden ve zorluklarından dolayı bu konu bir çıkmaz gibidir aslında. Sonuç hem çok basittir hem de ulaşması neredeyse imkansız gibi gözükür.

Acı kaçınılmazdır ; ıstırap ise biz insanların ürünüdür, acıdan kurtulma çabasıdır ve anksiyeteye sebep olabilir - çoğu zaman olur da, içsel bir deneyimden kaynaklanır ve ne yazık ki kontrolü bizde değildir- 

Hayatta olmamızın bir sebebi olduğunu unutmamalıyız, hayatımızı bir kağıt olarak düşünüp bir tarafına mutlulukları diğer tarafa acıları yazılı olduğunu varsayarsak acıları silmek için kağıdı buruşturup atarsak kağıdın diğer yüzünü de atmış oluruz. Acılar da mutluluklar da hayatın bir parçasıdır, acıdan kaçmak mutluluklardan da kaçmak demektir. 

]]>
Tue, 31 May 2022 12:28:40 +0300 Nur Bersun
& HENÜZ& CEVAPSIZ SORULAR https://edebiyatblog.com/henuz-cevapsiz-sorular https://edebiyatblog.com/henuz-cevapsiz-sorular Eğer herkes iyiyse kim bu kötüler ?

Herkes kurbansa kim kıyıyor kime ? 

Herkes üzgünse kimin kahkaları çınlıyor ? 

Herkesin sesi varsa neden bu sağır edici sessizlik ? 

Kimse sağır değilse neden duymuyorlar ?

Madem yapayalnızız neden bu kuru kalabalık ? 

Herkes eşsizse neden bu amaçsız eş bulma savaşı ? 

Öleceksek eninde sonunda, neyin korkaklığı bu ? 

Güneş doğuyorsa, neden bu karanlık ? 

Gökkuşağı çıkmayacaksa ardından, neden yağıyor ki yaz yağmurları ? 

Sadece ölüleri gömmek içinse toprak, neden ellerimde doğmamış çiçekler var ? 

Anlayamacağını bildiğim halde neden çırpınıyorum ki bir umut ?

Diyorum ya bir umut... 

Belki vardır bir cevabı hepsinin...

Cevabı olmasa neden soru olsun ki ? 

]]>
Wed, 25 May 2022 13:07:28 +0300 Nur Bersun
Günlüğüm ve ben : Kirpilerden hayat dersleri https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-kirpilerden-hayat-dersleri https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-kirpilerden-hayat-dersleri 22 olmadan anladım, başarıyorum. Öğrendim ki sürekli güneş, kuraklık getirirmiş. Yağmur yağmazsa tohumlar yeşermez ama fazla yağmurdan da çürüyebilirlermiş. Kasırgalar olmazsa tohumlar dans edercesine uçamazmış yeni topraklara...

Çok sevdiğim bir şiir geldi aklıma bunun üzerine...

'' Kirpi gibisin çocuk

Her tarafın diken

Kim elini uzatsa

Delik deşik

Üstelik sen de kan içindesin '' 

Kulağa çok çaresizce geliyor biliyorum, dizeler arasında insanın yüreğine cam kırıkları gibi batan bir şeyler var. Ama bugün ağlayarak şiir saklama günü değil günlük... Kirpilerle ilgili bir şey öğrendim bugün. Kirpiler, vücut ısılarını ancak birbirlerine yaklaşarak paylaşabilir ve o küçük bedenlerini böyle canlı tutar, hayatlarını da bu ısıyla sürdürebilirlermiş. Dikenler mi ? Bu hikayenin en güzel ve anlamlı kısmı... Dikenler, aralarındaki mesafeye bağlı olarak zararlı olurmuş. Öyle bir ayarlarmışlar ki mesafelerini ne soğuktan ölür ne de birbirlerini kanatırlarmış. İşte mutlu hayatın sırrı bu, tam da böyle yaşamalıyız ! İnsanlarla beraber ama dipdibe değil, böylece kimse kanatamaz bizi. 

]]>
Tue, 24 May 2022 14:14:44 +0300 Nur Bersun
Aşk nedir ? https://edebiyatblog.com/ask-nedir https://edebiyatblog.com/ask-nedir Aşk...

Hani şu nesillerdir üzerine tonlarca şiirler, şarkılar söylenmiş, uğruna milyonlarca insanın öldüğü ve hatta öldürüldüğü...

Gerçekten nedir bu aşk ? Abartılan bir duygu mu, yoksa bir duygu bozukluğumu ? Neden herkes ondan bahseder ama tek bir tanıma asla ulaşamayız ?

Neden kimine göre acıdan ibaretken başkasına hayat kaynağı bu aşk denen şey ? Nasıl bir şey aynı anda hem ak hem de kara, nasıl bu kadar zıt tanımlara sahip olabilir ? Ondan da önemlisi, neden insanoğlu her şeyi tanımlamak ister ki, konu hisler olunca bile... Neden sadece konuşuyor, tartışıyoruz eğer bir sonuca varamıyorsak. Gerçi sonuç nedir, varmak için mi vardır o apayrı bir konu...

Belki de aşk sadece bir yanılgıdır, belki de evrenin en kutsal hissi... Belki de aşk tek bir his değildir, içinde birsürü parça olan bir yapboz gibidir. Her histen biraz biraz oluşuyordur ve birleşince aşk çıkıveriyordur ortaya. Bu yüzden herkes farklı tanımlıyor, herkes farklı hissediyordur. Tıpkı bir vantilatörün kollarının her birinin renkli boyansada döndüğünde sadece beyaz görünmesi gibi bir yanılmadır. 

Romantik ilişkilerle sınırlamak doğru değildir belki de... Aşkı bir annenin bebeğiyle ilk bakışmasında görebilir miyiz veya bir çocuğun ilk defa çikolata tadışındaki mutlulukta bilmiyorum. Bazıları aşkı sadece yaratıcıya karşı yaşıyor mesela, bütün hayatlarını ona adıyorlar. Bazıları bir ölümlüye, bazıları hayallerinde yaşattıklarına aşık yaşıyorlar. Bazıları midende kelebekler uçuşuyorsa aşıksın diyor ama buna anksiyete atağı diyor psikoloğum hatta bu hissi azaltmak için ilaç bile veriyor. Madem aşk böyle hissettiriyor, neden bu kelebekleri öldüren ilaçlar yapılsın ki ?

Aşk bir hastalık mı, bir hediye mi, az bulunan, nadir görülen bir his mi ? Sevgiden farkı ne ? Hangisi daha üstün ? Hangisi ne barındırıyor içinde ? Bir formülü var mı ? Nasıl sürer, nasıl biter ? Ve daha milyonlarca soru... 

Bence mi... Bence, aşkı yanlış tanımlıyor bu yüzden de yanlış yerlerde arıyoruz. Aşk ve sevgi arasında bir fark var mı bilmiyorum ama bununla alakalı bir sürü alıntı okusam da bir türlü ikna olamadım. Bildiğim tek şey şu ki; aşk da sevgi de temelinde güven ve sadakat barındırıyor. Ve bu şekilde bakacak olursak da midedeki kelebeklerin üstünü çizebiliriz. Güvenin olduğu yerde anskiyeteye bağlı bir işaret olmamalı değil mi ? Bunun aksine hissettiğim bir heyecan türü var aslında... Her baktığımda, eline dokunduğumda hatta mesaj aldığımda içimde bir çiçek bahçesi oluşuveriyor resmen, o çiçeklerin verdiği bahar kokusunu alıyorum adeta. Heyecandan bacaklarım titremiyor, aksine kırk yıllık bir çınarın kökleri gibi sağlamlaşıyorlar. Aklımda soru işaretleri uçuşmuyor, hiç olmadığım kadar emin hissediyorum kendimi. Belki de budur aşk, dünyada doğru yerde, doğru kişiyle olduğunu anladığın anda hissettiğin huzurdur. Evet evet, aşk bu... 

]]>
Sun, 22 May 2022 00:26:26 +0300 Nur Bersun
Bulut ve Çocuk https://edebiyatblog.com/bulut-ve-cocuk https://edebiyatblog.com/bulut-ve-cocuk İzin verme çocuk

Gökyüzünü alamasın kimse

Ağlama sakın

Bulutlar ağlasın yalnızca

Yağmuru ne sanıyorsun çocuk ?

Göklerin bile derdi var

Bir kuşa aşık olan bulut mudur ağlayan,

Sen dayanabilir misin,

Senden çok uzakta olanı sevmeye ...

]]>
Fri, 20 May 2022 16:11:59 +0300 Nur Bersun
Günlüğüm ve ben : Hayata şarkılar https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-hayata-sarkilar https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-hayata-sarkilar '' Ruhun şarkı söylerse, hayat seni mutlaka dansa kaldırır ''

Bu sözü okuduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Acaba ruhum nasıl bir şarkı söylerdi düşünmeden edemiyorum. İlk notasıyla bile insanın içini kıpır kıpır edenlerden mi yoksa yüreğindeki ağrıyı iliklerini kadar hissettirenlerden mi? Belki de tek bir şarkıya ikisini de sığdırabilirim. Hayat da böyle değil mi zaten? Karışık bir kaset dinliyormuşum gibi ilerlemiyor mu? Öyle bir hal ki iyiyim demeye korkuyorum, kötüyüm diyemem zaten. Bu haksızlık olur ve ben öğrendim ki ilk önce kendime adil olmalıyım. Her sızı bir ders, her acı bir anahtar olmalı yoksa nasıl tutunabilirim dünyaya...

İnsanlarla olmuyor, aynı kelimeler farklı anlamlara geliyor, zaten anlaşılamıyorken bir de üstüne suçlanmak ağır geliyor. Kimseyi değiştiremem daha kendimi bile değiştirebilecek kadar tanımıyorken. Konu nereden nereye geldi değil mi? Aklım o kadar dolu ki, bir yanda çiçekler açıyor, diğer yanda kasırga durmaksızın devam ediyor.Belki de ilk defa bu kadar farkındayım neler olduğunu. İlk defa durup bakıyorum hayatıma. Ama bir lanet gibi yapıştı üstüme acelecilik. İki dakika dahi kendimi dinlemeye katlanamaz haldeyim. Ne zamandır böyleyim bilmiyorum. Önemli olan da ne kadar zamandır olduğu değil zaten, bundan sonra ne yapacağım. En azından bir şeylerin ters gittiğini anlıyorum artık. Ve yemin ederim suçlu aramıyorum. Evet, hâlâ sinirliyim ama bunu ön planda tutmayacağım. Eline intihar notu versem '' yalnız bu böyle yazılmaz '' diyecek insanların olduğunu gördüm. Herkesi aynı anda hatta çoğu zaman farklı anlarda dahi memnun etmek imkansız. Onlar da beni memnun edemezler. Çünkü biliyorum ki, sadece kontrol sahibi olurlarsa memnun olur insanlar. Ne ben onlara izin veririm ne de onlardan bunu istiyorum. İyi hoş yazıyorum ama bakma sen bana.Daha bu akşam kendi kendimi yedim bitirdim bu konuda. Niye yol göstermemi isteyip farklı yöne gidiyorlar diye söylendim durdum. Bazen geçmiş olsun deyip motivasyon konuşmaları yapmaya çalışıyorlar ama üç sayfa kitap okumanın zorluğundan yakınıyorlar. Bak yine aynı şeyi yapıyorum... Bana ne ki onların memnuniyetsizliklerinden!

]]>
Wed, 18 May 2022 00:07:00 +0300 Nur Bersun
Günlüğüm ve ben : Ay aydınlığında bir hesaplaşma https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-ay-aydinliginda-bir-hesaplasma https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-ay-aydinliginda-bir-hesaplasma Her şey nasıl da çabuk geçiveriyor, canım dediğim insanların kestiğim tırnak kadar dahi yeri olmadığını görüyorum hayatımda. Demek ki neymiş, insan severmiş kandırılmayı kendi tarafından bile. Demek ki sevmek o kadar da kolay yapılabilecek bir şey değilmiş. Her olayın bir arka planı, bir tetikleyicisi varmış. Bazen ne yaparsam yapayım olacağı yoksa olmuyormuş. Herkes, herkes olmadan yaşayabilirmiş ama kendini bulmadan attığım adım bile boşunaymış. Konuşsa da duyulmayabilirmiş insan, kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamazmış. Kime sorsan kurban da kahraman da oymuş. Kime sorsan senin için ölür ama sana bir nefes bile vermezmiş. Kimse aslında yokmuş, ben varmışım sadece. Ben bile dinlememişim kendimi, duymamışım hiç. Aynaya bile görmek için bakmamışım. Kendim hariç herkesi, her şeyi görüşüm de kendime hep körmüşüm.

]]>
Tue, 17 May 2022 12:03:43 +0300 Nur Bersun
Sadece bir çocuk https://edebiyatblog.com/sadece-bir-cocuk https://edebiyatblog.com/sadece-bir-cocuk Bakmayın güçlü durduğuna, gözlerinde yanan o cesur kıvılcımlara, karanlıktan korkmuyorum diyen haykırışlarına... O daha bir çocuk, ufacık bir çocuk ! Öyle gibi davranmasa da, buna mecbur kalsa da o bir çocuk...

Kendi elini tutmak zorunda bırakmayın, dünyayı sırtına almasına izin vermeyin...O ufacık bir çocuk daha ! Adaletsiz bir dünyadayız demeyin, çocuk olma hakkını almayın elinden. 

Yüklemeyin ona bir dünya yükü, nasıl taşıyabilir ki o küçücük bedeni ? O tertemiz kokulu çocukları çamurlara gömmeyin bırakın o çamur sadece yağmurlu günün hediyesi olarak kalsın aklında. Çamurda zıplasın, oyun hamuru gibi şekillendirsin tıpkı kendine yaptığı gibi... O çamur sadece onun ellerine bulaşsın, siz uzak tutun pis ellerinizi ondan, dokunmayın ona ! 

Nolursunuz, rahat bırakın onu kırlarda... Korkmadan koşsun, arkasına bakmadan. Arılarla birlikte koklasın çiçekleri, kelebeklere yol göstersin. Arkasından gelen olmasın, rahat bırakın onu ! 

Dizi mi kanadı, sadece oyun oynarken düştüğünde kanasın. Nolur yakmayın canını... Dokunmayın, küçücük o daha ! 

]]>
Sat, 14 May 2022 16:59:13 +0300 Nur Bersun
Günlüğüm ve ben : Gece sohbetleri https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-gece-sohbetleri https://edebiyatblog.com/gunlugum-ve-ben-gece-sohbetleri Hayatta ne çok soru var, ama cevabı bulan yok. Cevaplar gerekli mi bilen yok. Niye geldik, nasıl kalıyoruz, ne zaman nereye gideceğiz bilmiyoruz. Zaman nedir, nasıl işler? Geçmişten uzak, geleceğe daha da uzak... Şu an mı var sadece? Geçmişi bırak, gelecekten korkma diyorlar. Anı yaşa, elinde olan tek varlığın bu diyorlar. İki saniye sonra bu da geçmiş olmayacak mı ama?

 

Belki yanlış bakıyorum, bilmiyorum. Bilmem gerekli mi dersen, onu da bilmiyorum. Kalbim atıyor, hayattayım. Canım yanıyor, yaşıyorum. Sorularım var, düşünüyorum. Peki bunlar yeterli mi? İnsan ne yapmalı, ne yaparsa hak eder güzel yaşamayı?

 

Yine bir gece ve işte yine karşında ben... Aklımda binlerce soru dolanıyor, bazıları yeni, bazıları eski. Ama soru sormak iyidir değil mi? Felsefe böyle demez mi? Ama bunun da fazlası zararlıymış öyle diyorlar. Sanırım haklılar da. Unutmamalıyım ki, ilaçla zehir arasındaki tek fark dozdur. Yaşamak için sormalıyım ama sorgularken yaşamı ıskalamamalıyım.

 

Bu aralar kafam bir garip çalışıyor. Sürekli kendimi düşünüyorum, geçmişi, şu anı, geleceği... Küçüklüğümle konuştuğumu hayal ediyorum. Zamanında ağlayarak geçtiğim yolları şimdi sadece bir taş yığını olarak görmeye çalışıyorum, sanırım başarıyorum da... 22 yıl boyunca değişmeyen tek şey benim. Çoğu zaman kendime zulmetmiş de olsam artık o devri bitirmeye çalışıyorum. Kendimi girdaplardan uzak tutmaya çabalıyorum. Kendime şarkılar tutuyorum mesela, sevdiğim kitapları okuyorum. Kendimi affetmeden aydınlığa çıkamayacağımı öğrendim artık.

 

 

]]>
Wed, 11 May 2022 21:42:26 +0300 Nur Bersun
İnsana Tavsiyeler https://edebiyatblog.com/insana-tavsiyeler https://edebiyatblog.com/insana-tavsiyeler Yürümeli insan...

sevdiğiyle yan yana belki el ele.

 Yürümeli herkes uyurken.

Dünya sadece onlara aitken.

Sevmeli insan...

Sadece bir insanı değil her şeyi.

Karşılık beklemeden sevmeli.

Zaten dünya da gülümser bir gün acar kollarını sana.

Uyumalı insan...

Sevdiğinden uzakta ama sarılarak, hissederek ruhunun her köşesinde.   

]]>
Mon, 09 May 2022 12:20:49 +0300 Nur Bersun
Yaşam sorgulamaları ve bir kitap : İvan İlyiç'in Ölümü https://edebiyatblog.com/yasam-sorgulamalari-ve-bir-kitap-ivan-ilyicin-olumu https://edebiyatblog.com/yasam-sorgulamalari-ve-bir-kitap-ivan-ilyicin-olumu ''ivan ilyiç'in hayatı çok sıradan ve basitti bu nedenle de çok korkunçtu.'' 

 

1886 yılında yayımlanan bu dramatik kısa roman, kısa dünya klasikleri listesinde yerini alıyor. İlahi bakış açısıyla kaleme alınmış olan bu eserde, anlatıcı diğerlerinin de hislerine değinse de 

ağırlığı baş kahramanımız İvan'ın iç savaşına veriyor. Hayatını sonunda istediği hale getirmeyi 

başaran, mesleğinde terfilerden terfilere koşan İvan, tabiri caizse hiç ölmeyecekmiş gibi kendini 

hayatın akışına kaptırmışken ansızın hastalanıyor ve hayatı bir daha asla eski haline dönemiyor. Öleceğini öğrenen, bunu hisseden bir insan ne yapar, adım adım nasıl hayattan kopar yakından 

tanıklık ediyoruz.

 

İnsanoğlunun aslında doğasında olan ölümün ne kadar da yakın olduğunu görüyoruz, henüz dünyaya 

gelmeden dahi ölümle anlaşmış oluyoruz adeta ama bunu gerçekten farkında mıyız ? 

Hayatımızı sorgulatan bu ince ama ağır romanda, ölümü çok kez düşüneceksiniz. Doğru yaşamak 

nedir, sıradanlık nedir, kötü müdür, keşkeler ve acabalarla nasıl baş başayız, bunlarla baş etmenin bir yolu var mı hala bilmiyoruz. Belki de insanlığın başından beri düşünülen bu konuda, cevapsız sorular gittikçe artıyor.

 Ölüm döşeğinde olan bir adam hayattan an an koparken, diğerlerinin hala bomboş umutlarla yaşamaya çalışması, ömürleri hiç bitmeyecekmiş gibi boş dünya mallarıyla kendilerini avutmak için koşuşturmaya devam ediyordu.

 

"kocasının karşısında susmanın yüce bir davranış olduğuna inanan praskovya fiyodorovna, hayatını zehir eden çekilmez bir adamla evlendiği için kendine acıyordu. kendisine acıdıkça hıncı da zamanla arttı. hatta kocasının ölümünü bile dilemeye başladı, ama geçimleri için gereken parayı düşününce bu dileğinden vazgeçti."

 

Yalan ilişkiler, sahte hislerle kendimizi kandırdığımız zamanlar oluyordur illa ki, tıpkı bu alıntıdaki gibi. 

Bir amaç uğruna sevmediği bir adama hayatını vermek,bedenini ve ruhunu paylaşmak ne kadar doğru olabilir ?

Ölene kadaryaşayacağı rahatlık için buna değer mi ?  Bu soruları sorarken bir soru daha belirdi aklımda, birini sevmek ile birinin sağladığı hayatı sevmek arasındaki farkı biliyor muyuz ? ( aşk evliliği mi mantık evliliği mi de diyebiliriz buna)

"ivan ilyiç ölmekte olduğunu görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. ölmekte olduğuna ta derinden inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyordu. kiesewetter'in mantık kitabındaki şu akıl yürütmeyi anımsadı:

'gaius bir insandır, insanlar ölümlü olduklarına göre gaius da ölümlüdür.' ama gaius için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. gaius bir insandı, hem de sıradan bir insandı; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. kendisi ise ne bir gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka biriydi."

 

Kimse kendisine ölümü yakıştıramaz, ama neden ? Ölüm de doğmak kadar sürecin bir parçası değil mi ? İşinde iyi olmak, başarılar bizi diğerlerinden farklı kılar mı ? Cevap çok net bir şekilde hayır olmalı. Ölümün gözünde diplomanın, maaşın veya statünün hiçbir önemi yoktur, bunlar sadece insanlarca değer görür.

 

   - Ölümün mükemmel bir eşitleyici olduğunu Poe'nun Kızıl Ölümün Maskesi adlı kısa hikayesinde de görmüştük - 

 

"ivan ilyiç yalnız kalınca inlemeye başladı; inlemesi, şiddetlenen ağrılarından çok, içinin sıkıntısındandı. 'her gün aynı şey... bitmeyen geceler ve gündüzler... çabuk olsa bari! ama çabuk olacak ne? ölüm, karanlık?... hayır, hayır! ölüm olmasın da ne olursa olsun!''

 

Ölüm, bir bilinmezliğin başlangıcıdır aslında. Hayata yeni gözlerini açmış bir bebek kadar korku duyar, sonrasının ne olacağını bilmediğimiz için kaçmaya çalışırız. Ama dediğim gibi, ne doğumdan ne de ölümden kaçış yoktur aslında ve doğduğumuz anda başlarız ölüme adım adım yakınlaşmaya.

 

"praskovya fiyodorovna içeriye halinden memnun, aynı zamanda suçlu bir tavırla girmişti. kocasının yanına oturdu, sağlık durumunu sordu. ivan ilyiç, karısının bunu durumunu öğrenmek için değil, laf olsun diye sorduğunu biliyordu."

 

İvan, acısının anlaşılmadığını, boş teselliler duyduğunu biliyordu. Elbette hayatlarını durdurmalarını isteyemezdi onlardan, ama katlanamıyordu da onların bu yaşam sevdasına.

Belki de bir meslek hastalığıydı yalanları çok iyi anlayabilmesi, tabii buna hastalık denebilirse, eşinin,kızının ve doktorunun ona iyi olacaksın demelerine tahammül edemiyordu. Yaşarken yeteri 

kadar kandırmıştı kendini yalanlarla, ama ölürken - hayatın tek gerçeğiyle yüzleşirken- daha fazla katlanamıyordu bunları duymaya.

 

Sorgulayan ve sorgulatan bu kitabı belki de birden fazla kez, hayatımızın farklı dönüm noktalarında okumalıyız. Eğer siz de okumayı düşünürseniz yanınızda bir not defteri tutmanızı öneririm. Şimdiden iyi okumalar. 

]]>
Fri, 06 May 2022 12:00:00 +0300 Nur Bersun
Kendimle baş başa bir ufak sorgulama https://edebiyatblog.com/kendimle-bas-basa-bir-ufak-sorgulama https://edebiyatblog.com/kendimle-bas-basa-bir-ufak-sorgulama Sevmek mi? Sevilmek mi? Sevip de sevilmemek mi kırıyor insanı yoksa sevgisine inanılmaması mı bilinmez tabii ki. Tıpkı bunu neden yazdığımı bilmediğim gibi. İçimde düğümlenen ve çözmeye çalıştıkça daha da kenetlenen bir şeyler var, hissediyorum. Bir şeyler daraltıyor sanki zorla kalıyor, zorla yaşıyor gibiyim. Üzülüyorum açıkçası biraz da darılıyorum. Nasıl bir şarkı bulamam hâlâ kendime? Nasıl kendi kalemde tutsak kalabilirim? Kendi inşa ettiğim bir kalenin kapısını penceresini nasıl bulamam, nasıl kaybederim. Kapı yoksa anahtar ne işe yarar, pencere olmazsa bu çiçekleri nasıl yaşatabilirim? Kendimi nasıl kurtaracağım buradan? Korkuyorum, hem de nasıl. Ya bir gün gözyaşlarım birikir de boğulursam onda da kötüsü ya ağlayamayacak kadar hissizleşir de kalpsiz kalırsam?

]]>
Wed, 04 May 2022 20:38:14 +0300 Nur Bersun