<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>EdebiyatBlog &#45; Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku &#45; Şevin Semiz</title>
<link>https://edebiyatblog.com/rss/author/sevin-semiz</link>
<description>EdebiyatBlog &#45; Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku &#45; Şevin Semiz</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>© 2025 | EdebiyatBlog® | Tüm Hakları Saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>ON BEŞ DAKİKA</title>
<link>https://edebiyatblog.com/on-bes-dakika</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/on-bes-dakika</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/06/image_750x500_629f9347ceffb.jpg" length="34528" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 07 Jun 2022 21:06:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>ON BEŞ DAKİKA</p>
<p>Denizin dalgalara karışan şırıltısını duyuyordu kulaklarında, g&ouml;zleri, maviliğin &uuml;zerinde par&ccedil;alanan g&uuml;neşi. Kumrular sefere &ccedil;ıkmış s&uuml;z&uuml;m s&uuml;z&uuml;m s&uuml;z&uuml;lerek yol alıyorlardı. Belli ki hi&ccedil;birinin acelesi yoktu. Sabah erken kalkmıyor, s&uuml;t sağmıyor, soba yakmıyor, ekmek yapmıyor, koyun g&uuml;tm&uuml;yordu. Suyun &uuml;zerinde sadece s&uuml;z&uuml;l&uuml;yorlardı, ne g&uuml;zeldi kumru olmak. Hayal ettikleri her yere hi&ccedil;bir şeye ihtiya&ccedil;ları olmadan u&ccedil;arak gidebiliyorlardı, &uuml;stelik g&ouml;ky&uuml;z&uuml;n&uuml;n i&ccedil;ine bile girebiliyorlardı. Hani şu hi&ccedil; yemediği pamuk şekerler gibiydi bulutlar. Y&uuml;r&uuml;y&uuml;şleri de benzemiyordu onlara, k&uuml;&ccedil;&uuml;k adımlarla, arkalarında minicik izler bırakarak gidiveriyorlardı. Ne tatlıydı kumru olmak, g&uuml;neşin ışığı onların t&uuml;ylerindeki renklerle buluşunca hi&ccedil; g&ouml;rmediği g&uuml;zelliği g&ouml;rebiliyordu &uuml;zerlerinde. Kanatlarını a&ccedil;ınca t&uuml;m d&uuml;nyayı da kucaklayabiliyordu. Hele deniz olmak, ne muhteşemdi. Sabahları g&uuml;neş onu sımsıcak yapıyor, geceleri ay ona ninniler okuyordu. &Uuml;stelik hi&ccedil;bir bedel &ouml;demiyorlardı. Onlar birbirinin en iyi dostuydu, tamamlanıyorlardı birlikte. Dalgalar denizlerle sabaha kadar sohbet ediyordu. Keşke bir dağ, bir kumru, bir g&uuml;neş, ya da bir ay olabilseydi. İsmi g&uuml;neşti ama denizi yoktu. İsmine hakkını verdiği tek şey; kıvrım kıvrım deniz dalgası sa&ccedil;larıydı. G&uuml;neş, ağzını bir ceviz b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;nde a&ccedil;mış bunları hayal ederken, annesinin : &ldquo;G&uuml;neş ekmekleri &ccedil;ıkar&rdquo; sesiyle uyandı. Annesine i&ccedil;ten i&ccedil;e &ccedil;ok kızdı, onun hayalini sonlandırdığı i&ccedil;in. K&uuml;&ccedil;&uuml;k elleriyle tandırın i&ccedil;ine daldı, ekmeği bir elinden diğer eline alarak sıcaklığını atmak istercesine, diğer ekmek yığının i&ccedil;erisine koydu. İ&ccedil;erisi, tandırdan &ccedil;ıkan sıcaklıkla ısınmıştı, buhar ise annesinin g&ouml;zl&uuml;klerini buluta &ccedil;evirmişti. Annesine bunu s&ouml;ylediğinde ise, &ldquo;her şeyi hayal etme&rdquo; diye azar işitti. Hayallere neden bu kadar karşıydı ki insanlar, kimseye zararı olmayan bir şeye bu kadar karşı olmak b&uuml;y&uuml;mek miydi bilemiyordu. Annesi karşısındaydı, beyaz yemenisinin altından onunkine benzeyen sa&ccedil;ları &ccedil;ıkmış, alnından akan terler tandıra yapınca &lsquo;cız&rsquo; diye ses &ccedil;ıkarıyordu. G&ouml;zleri, mavi deniz gibi bir v&uuml;cudu ıslatırcasına ıslaktı, yemenisiyle alnına yapışan terleri ise belli aralıklarla siliyordu. Y&uuml;z&uuml;ndeki belli belirsiz &ccedil;izgileri silse de ge&ccedil;miyordu, galiba hi&ccedil; de ge&ccedil;meyecekti. Sarı olan sa&ccedil;larını annesinden, kahverengi g&ouml;zlerini ise babasından armağan almıştı G&uuml;neş.</p>
<p>Tandırda ekmekler pişmeye devam ediyordu. Karanlık bir h&uuml;creye benzeyen kare şeklinde bir odanın i&ccedil;inde kara delik gibi bir delik vardı. Bu delikte herkesin karnını doyurabileceği sıcacık, lezzetli ekmekler &ccedil;ıkıyordu. G&uuml;neş, her g&uuml;n o ekmekleri par&ccedil;alara ayırarak o &ccedil;ok sevdiği kumruları besliyordu. Nihayet annesinin işi bitmiş, eve gitme vakti gelmişti G&uuml;neş i&ccedil;in. Annesinin ise h&acirc;l&acirc; yapılacak &ccedil;ok işi vardı. G&uuml;neş, evlerinin soba kurulan odasına girdi ve sobanın onun i&ccedil;in ayrılmış arkasına ge&ccedil;ti, sırt &uuml;st&uuml; uzandı, &ccedil;ok yorulmuştu. Sanki b&uuml;t&uuml;n ekmekleri annesi değil de o yapmıştı. Sobanın i&ccedil;inde yanan odunların &ccedil;ıtırtısı eşliğinde derin bir uykuya daldı. Sabah yeniden doğmuş gibi uyandı. Bir aralık annesinin sobanın &uuml;zerinde ısıttığı sıcacık s&uuml;tten i&ccedil;tiğini hatırladı, sonrası derin bir uykuydu. &Ccedil;ok erken uyuduğu i&ccedil;in sabah da &ccedil;ok erken kalkmıştı, uyandığında daha kimsecikler uyanmayacak kadar erken. Koşarak mutfağa gitti, saatin ka&ccedil; olduğunu merak ediyordu. Saat mutfak duvarında asılı değildi, onu asacak &ccedil;ivileri olmadığı i&ccedil;in duvarın dibinde &ouml;ylece ge&ccedil;ip gidiyordu. Saat, d&ouml;rde beş dakika kala olarak g&ouml;steriyordu. Bu kadar erken uyuduğunu tahmin etmemişti, tekrar uyuyacak kadar uykusu gelmiyordu. En sevdiği inek Pa&ccedil;o&rsquo;yu sevmeye giderek zamanın daha &ccedil;abuk ge&ccedil;eceğini d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;. Dışarıya a&ccedil;ılan kapının s&uuml;rg&uuml;s&uuml;n&uuml; &ccedil;ekerek sağ bacağını &lsquo;Bismillah&rsquo; diyerek, tam da ona &ouml;ğrettikleri gibi attı. Daha sol bacağını atamamışken havada kaldı, &ccedil;&uuml;nk&uuml; karşısında inanılmaz bir şey g&ouml;r&uuml;yordu. G&ouml;rd&uuml;klerinin kanıtlamak istercesine defalarca g&ouml;zlerini a&ccedil;tı ve kapattı. Evet evet bu denizdi, hem de şu &uuml;zerinde; g&uuml;neşin par&ccedil;alandığı, kumruların s&uuml;z&uuml;ld&uuml;ğ&uuml;, dağların konuştuğu, ayın ninniler s&ouml;ylediği deniz. Demek artık deniz onların k&ouml;y&uuml;ne gelmeye karar vermişti. Mutluluktan iki ayağını birden kaldırarak olduğu yerde tepindi, ne yapacağını şaşırdı, mutluluk &ccedil;ığlıkları atarak bunu paylaşmak istiyordu denizle. Herkesi uyandırırım korkusuyla, i&ccedil;ine attı sevin&ccedil; naralarını. Onu &uuml;rk&uuml;tmeden yavaş adımlarla yanına yaklaştı. Şimdi ona dokunma vaktiydi, zaten dalgaların sesi onu &ccedil;ağırıyordu. Yaklaştı ta dibine, suyu t&uuml;m v&uuml;cuduna hi&ccedil; acele etmeden s&uuml;rd&uuml;k&ccedil;e s&uuml;rd&uuml;. Sıcak değildi, hen&uuml;z g&uuml;neş ısıtmamıştı. Ayaklarını suyun dibine uzatarak o anın keyfini &ccedil;ıkarmaya başladı, dalgalar ayaklarından bacaklarına kadar yalarken onu ne kadar sevdiğini, her g&uuml;n hayalini kurduğunu anlattı. Y&uuml;z&uuml;ne oturan mutluluk kelimelerine akıcılık verircesine hi&ccedil; durmadan konuştu. Bir anda deniz, ayaklarının altından yok olup gitti. Yoksa yine hayal mi g&ouml;r&uuml;yordu, oysa denizin suları h&acirc;l&acirc; v&uuml;cudundayken. Yapacak bir şeyinin olmadığını fark ettiği anda gerisin geriye eve d&ouml;nd&uuml;. Evdeki saat d&ouml;rd&uuml; &ccedil;eyrek ge&ccedil;iyordu. G&uuml;n boyu boynunu b&uuml;kerek dolaştı etrafta. Ertesi g&uuml;n aynı saatte tekrar kalktı, mutfağa gitti, saate baktı, dışarıya a&ccedil;ılan kapının s&uuml;rg&uuml;s&uuml;n&uuml; a&ccedil;arak &ccedil;ıktı. Yine deniz karşısındaydı, yine tam d&ouml;rd&uuml; &ccedil;eyrek ge&ccedil;e kayboldu. O g&uuml;nden sonra deniz, onu her g&uuml;n aynı saatte tam on beş dakikalığına ziyaret ediyordu. G&uuml;neş, hi&ccedil; bıkmadan usanmadan her g&uuml;n aynı saatte misafirini karşılıyor, onu ne kadar &ccedil;ok sevdiğini anlatıyor, kalanına da yaptığı şeylerden bahsediyordu.</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeditepe&amp;apos;ye Hasret</title>
<link>https://edebiyatblog.com/yeditepeye-hasret</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/yeditepeye-hasret</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/05/image_750x500_6285032c461a0.jpg" length="80155" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 18 May 2022 17:34:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Yeditepe'ye Hasret&nbsp;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p>Rıhtıma d&uuml;şm&uuml;ş iki balık</p>
<p>Titriyor &uuml;ş&uuml;m&uuml;ş bedenin i&ccedil;inde</p>
<p>&Ccedil;ırpınması bir lokma ekmeğe</p>
<p>Vapurundan &ccedil;ıkan k&ouml;p&uuml;kler&nbsp;</p>
<p>Yıkıyor titreyen s&uuml;zge&ccedil;lerini</p>
<p>Haydarpaşa kalk diyor</p>
<p>Kalk gidelim bu şehirden</p>
<p>Bu şehirde &ouml;zlem var</p>
<p>Bu şehirde hasret var</p>
<p>Nazım'ın yandığı karanlıktan aydınlık var</p>
<p>Hayaller Galata'da demlenir</p>
<p>Tepesinden iner bir yuduma hasretlere</p>
<p>Bir simidin ucunda umutlar</p>
<p>Martılar u&ccedil;urur yalnızlığımıza</p>
<p>Kanatları olsa şu &uuml;ş&uuml;yen ellerin</p>
<p>İstanbul ağlar bir yemeninin başucuna</p>
<p>Belki yağmur</p>
<p>Belki hasret&nbsp;</p>
<p>Belki umut</p>
<p>Belki de bir sigara dumanındadır u&ccedil;suzluk</p>
<p>İstanbul'un elleri olsa</p>
<p>&Uuml;ş&uuml;yen ellerin kanatları</p>
<p>O zaman unutulur sonsuzluk</p>
<p>Y&uuml;k taşıyan gemiler</p>
<p>İnsan taşıyan vapurlar</p>
<p>İndikleri yerde doğuyorlar</p>
<p>B&uuml;y&uuml;k gemiler k&uuml;&ccedil;&uuml;k gemileri doğuruyor</p>
<p>Bu şehirde her şey her şeyi doğuruyor&nbsp;</p>
<p>Bitmeyen bir sonsuzluğa&nbsp;</p>
<p></p>
<p>Şevin SEMİZ</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İSYAN</title>
<link>https://edebiyatblog.com/isyan</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/isyan</guid>
<description><![CDATA[ Rüzgar bahara aşık... ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/05/image_750x500_627a978215e4c.jpg" length="67723" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 10 May 2022 19:53:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords>Aşk, rüzgar, bahar, şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 17px;">İSYAN</span> <br /><br /><span style="font-size: 17px;">R&uuml;zgar bahara aşık</span><br /><span style="font-size: 17px;">Savuruyor karları</span><br /><span style="font-size: 17px;">Eritiyor aşığına kavuşma yangınıyla</span><br /><span style="font-size: 17px;">Sigara dumanı tellere yapıştık&ccedil;a</span><br /><span style="font-size: 17px;">İnce saz g&ouml;n&uuml;lleri titretiyor</span><br /><span style="font-size: 17px;">O anda ne aşklar tutuşuyor</span><br /><span style="font-size: 17px;">Duygular dumanla titreştik&ccedil;e </span><br /><span style="font-size: 17px;">Bir o yandan </span><br /><span style="font-size: 17px;">Bir bu yandan</span><br /><span style="font-size: 17px;">Nereye gittiğini bilmeden</span><br /><span style="font-size: 17px;">Teller kalplere dokunduk&ccedil;a</span><br /><span style="font-size: 17px;">Yollar uzuyor</span><br /><span style="font-size: 17px;">Nereye gittiğini bilmeden</span><br /><span style="font-size: 17px;">Ah bu kalpler</span><br /><span style="font-size: 17px;">Acıya da acıyor</span><br /><span style="font-size: 17px;">Mutluluğa da susuyor</span><br /><span style="font-size: 17px;">Haykır ey kalbim</span><br /><span style="font-size: 17px;">Dağların r&uuml;zgarına</span><br /><span style="font-size: 17px;">Baharına aşık r&uuml;zgara</span><br /><span style="font-size: 17px;">Savur i&ccedil;imizdeki karları</span><br /><span style="font-size: 17px;">Savur ki kavuşsun aşıklar</span><br /><span style="font-size: 17px;">İsyan i&ccedil;imizde</span><br /><span style="font-size: 17px;">Neye, kime, nereye gittiğini bilmeden</span><br /><span style="font-size: 17px;">Savur isyan ateşimizi dağlara</span><br /><span style="font-size: 17px;">Kavuşsun aşıklar</span><br /><span style="font-size: 17px;">Sev ey kalbim</span><br /><span style="font-size: 17px;">Sev ki i&ccedil;imizdeki taşlar ufalansın</span><br /><span style="font-size: 17px;">Birer birer alsın yangınımızı</span><br /><span style="font-size: 17px;">Ey kalbim sen sevmesen </span><br /><span style="font-size: 17px;">Nereden bilsin bedenim</span><br /><span style="font-size: 17px;">İ&ccedil;imdeki yanıp kavrulan ateşi</span> <br /><br /><span style="font-size: 17px;">Şevin SEMİZ</span><!--/data/user/0/com.samsung.android.app.notes/files/clipdata/clipdata_bodytext_220510_195204_232.sdocx--></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KELEBEK</title>
<link>https://edebiyatblog.com/kelebek</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/kelebek</guid>
<description><![CDATA[  

Eski evimizin bahçesine, dolgun yapraklarının üstüne birer ışıltı düşmüş gibi görünen, haşmetiyle göz dolduran, portakal ağacının tam altına, boylu boyunca uzandım... ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/04/image_750x500_6265603873cae.jpg" length="58277" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 24 Apr 2022 14:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords>kelebek, hikaye, bahçe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KELEBEK</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eski evimizin bah&ccedil;esine, dolgun yapraklarının &uuml;st&uuml;ne birer ışıltı d&uuml;şm&uuml;ş gibi g&ouml;r&uuml;nen, haşmetiyle g&ouml;z dolduran, portakal ağacının tam altına, boylu boyunca uzandım. Ev karşımdaydı, taştan yapılmış yalancı bir şatoyu andırıyordu, &uuml;&ccedil;gen &ccedil;atısına konmuş tombul g&uuml;vercin, korkak g&ouml;zlerle etrafına bakıyor ben ise keyifle onu izliyorum. Etrafı yeşile boyanmış, evin k&uuml;&ccedil;&uuml;k penceresine vuran g&uuml;neş hoyrattı, inceden yakıyordu bacaklarımı. Y&uuml;z&uuml;m ağacın g&ouml;lgesinde, taze havayı soludum &ouml;nce, kapadım g&ouml;zlerimi. O an ne olduysa r&uuml;zgar t&uuml;m g&uuml;c&uuml;yle savurdu zihnimi ge&ccedil;mişe. &nbsp;Annemin o tok sesi &ccedil;ınlatıyordu kulaklarımı, haydi Nadia uyan artık diyordu ve bunu birka&ccedil; kez tekrarlıyordu. Uyanmadığımı g&ouml;r&uuml;nce &ouml;p&uuml;c&uuml;kler konduruyordu yanaklarıma, nemli dudakları ıslattığı yanaklarıma canlılık veriyordu, g&uuml;l&uuml;mseyip şımarıyordum. Annem g&uuml;zel kadındı. Taze beyaz teni, canlı kumral sa&ccedil;ları, g&uuml;neş sarısı g&ouml;zleri vardı. Sa&ccedil;ları, ensesine yapıştırılmış yuvarlak bir sa&ccedil; yığını gibi sıkı sıkıya toplu, g&ouml;zlerini &ouml;rseleyen kak&uuml;lleri ise daima d&uuml;zd&uuml;. Sersem sersem kalktığım yataktan, miss gibi kızarmış ekmek kokuları ve muhteşem g&ouml;r&uuml;nen kahvaltı beni kendime getiriyordu. İki odası, bir salonu ve şahane bir bah&ccedil;esi olan k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir evimiz vardı. Bah&ccedil;esinde, tam da portakal ağacının g&ouml;lgesinde, ayaklarımıza dolanan Boby eşliğinde, inanılmaz neşeli kahvaltılar ediyorduk.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *</p>
<p>Annemin tuhaf halleri vardı. &Ouml;nce g&uuml;l&uuml;yor, sonra bir bı&ccedil;ak kesmiş&ccedil;esine bir anda duruyordu. Kumral sa&ccedil;larının g&ouml;lgesinde yarım kalmış bir umut ışığı, sadece ben de parlıyordu. Değdiği başka yerlerde s&ouml;n&uuml;yordu. Anlıyordum, hen&uuml;z &ccedil;ocuktum fakat bazı şeyleri &ouml;yle iyi anlıyordum ki&hellip; Babamın bizi terk edişinin olgunluğuydu bu. Hafızamda yeri yoktu babamın, annemin nezdinde babam; zıpkın gibi, yakışıklı bir delikanlıydı. Uzunca boylu, g&ouml;zleri yeşil ve sa&ccedil;ları sarıydı. Defalarca betimlediği halde, g&ouml;z&uuml;mde dahi canlandırmazdım hayalini. Hakkında hi&ccedil; k&ouml;t&uuml; konuşmazdı, yine de sevmezdim babamı. Terk etmişti bizi, sevemezdim. O vakitler en g&uuml;zel anılarımı paylaşıyorduk birlikte, &ouml;yle iyi bakıyordu ki bana, giden babamın yokluğunu hissetmiyordum bile.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *</p>
<p>Annem en &ccedil;ok kitap okumayı severdi.&nbsp; Ben, bana kitap okuduğu saatleri. İnsanı alıp g&ouml;t&uuml;ren ses tonu huzura, huzur da uykuya g&ouml;t&uuml;r&uuml;yordu beni. &Ouml;ğrettiği her işte, &ouml;ğ&uuml;tlediği her s&ouml;zden &ouml;nce &ldquo;kişiliğine sağlam temeller atmak istiyorum Nadia&rdquo; derdi. Hatta bir g&uuml;n en sevdiği, el işlemeli cam vazosunu kırmıştım. Y&uuml;z&uuml;nde daha &ouml;nce hi&ccedil; g&ouml;rmediğim bir ifade ve kırılmış vazonun par&ccedil;alarını elini keseceği korkaklığı ile hafif&ccedil;e tutarak:</p>
<p>-Bunu sen mi kırdın Nadia?</p>
<p>-Hayır, anneciğim Boby kırdı.</p>
<p>Korkmuştum, yalan s&ouml;ylemiştim.&nbsp; Omuzlarımdan tuttu, kurumuş bir yaprağın rengini andıran g&ouml;zlerini g&ouml;zlerime dikti, derin derin baktı &ouml;nce.&nbsp; O an &ouml;yle heybetli bir hal almıştı ki bu bende korku yerine, gurur uyandırmıştı.</p>
<p>-Ni&ccedil;in doğruyu s&ouml;ylemiyorsun, dedi</p>
<p>Şaşırmıştım, oysa rol&uuml;m&uuml; &ccedil;ok iyi yaptığımı d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yordum. Nasıl da anlamıştı.</p>
<p>-Bak Nadia ben senin annenim, bir vazo i&ccedil;in canını yakmam. Doğruyu s&ouml;ylememen beni &ccedil;ok &uuml;zd&uuml;. Ger&ccedil;ek canını yaksa dahi ondan ka&ccedil;ma, her ne olursa olsun ka&ccedil;ma.</p>
<p>Ehemmiyetli bir şey s&ouml;yleyeceği belliydi, daha bir dik ve asil duruşuyla b&uuml;y&uuml;l&uuml;yordu beni.&nbsp; Sesinin tonunu biraz daha y&uuml;kselterek, şu s&ouml;zleri ilave etti:</p>
<p>-Biliyor musun Nadia &ccedil;ok sevdiğim yazar, Ambose BİERCE&rsquo;nin bir s&ouml;z&uuml; var &ldquo;Bir insanın hayatta yiyebileceği en b&uuml;y&uuml;k &ccedil;elme, kendi yalanın ayağına dolaşmasıdır.&rdquo;Bunu hi&ccedil;bir zaman unutma sevgili kızım.</p>
<p>Ne dediğini anlamadığım halde başımla onaylamıştım. &Ccedil;ok doğru bir şey s&ouml;yl&uuml;yordu biliyordum. Bu s&ouml;z&uuml; ardına onurlu bir tebess&uuml;m bırakmıştı dudağımda.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;*</p>
<p>Ge&ccedil;imimizi sağlamak i&ccedil;in b&uuml;y&uuml;k annemden kalan y&uuml;z&uuml;ğ&uuml;n&uuml; satmıştı, iyi para etmişti, epeyce ge&ccedil;inmiştik. Fakat g&uuml;n ge&ccedil;tik&ccedil;e yadigar para bitiyor, yediğimiz şeyler azalıyor, bazı g&uuml;nler a&ccedil; bile yatıyorduk. &Ccedil;oğu zaman bize bahşedilen bu sefil hayat i&ccedil;in tanrıya isyan ediyor ve dudaklarından eksik etmediği sigarasını daima t&uuml;tt&uuml;r&uuml;yordu.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *</p>
<p>O g&uuml;n kendi kendime uyanmıştım. Annemin o tatlı tatlı uyandırmalarına alışık olduğumdan, şaşırmıştım. R&uuml;ya mı g&ouml;r&uuml;yordum? G&ouml;zlerimi kuvvetlice ovuşturdum, bir kez daha baktım etrafıma, bir kez daha&hellip; Evet yoktu. &Ouml;yle sevin&ccedil; kaplamıştı ki i&ccedil;imi. Annemden erken uyanmıştım, bu sefer ben onu uyandıracaktım. Annemin aksine sa&ccedil;larım sarı ve kıvırcıktı. G&ouml;zlerim ise iri ve yeşildi. Annemin g&ouml;z&uuml;nde babama benziyordum ama bunu asla kabul etmiyor, tersini iddia ediyor, &ouml;yle olmasını istiyordum. &nbsp;Dağınık sa&ccedil;larıma, &ccedil;apaklı g&ouml;zlerime, kı&ccedil;ımın arasına ka&ccedil;mış geceliğime aldırmadan, d&uuml;nyanın en g&uuml;zel &ouml;p&uuml;c&uuml;ğ&uuml;n&uuml; konduracağımın hayali ile fırladım yataktan. &Ccedil;ıplak ayaklarımın yere değmesiyle bir &uuml;rperti kapladı i&ccedil;imi, umursamadım. Koştum anneme, derin bir nefes aldım &ouml;nce, zihnim bana oyun oynuyordu, ben anneydim, o &ccedil;ocuk. Nihayet bir anne edasıyla girdim odaya. Yatağında g&ouml;remediğim annemin, sallanan ayaklarını g&ouml;rd&uuml;m, yavaş yavaş yukarı &ccedil;ıktı g&ouml;zlerim. Ah Tanrım r&uuml;zgar estik&ccedil;e hafızam tazeleniyor, o anları ilk g&uuml;nk&uuml; gibi hatırlıyordum. Tazelen hafızam y&uuml;reğime inanılmaz acılar veriyor. Annemdi bu, tavanda asılı; sarı, siyah &ccedil;izgileri olan bir ipti boynundaki. O g&uuml;zel boynu, teni bu lanet ipin hışmına uğramıştı, mosmordu&hellip; Beyaz geceliği &uuml;st&uuml;ndeydi, y&uuml;z&uuml;nde acı bir tebess&uuml;m vardı, &ccedil;ektiği acıların zaferiydi bu. Bir &ccedil;aput gibi sallanan ayakları, buz gibiydi. Tıpkı bir bardak gibi cansız bedeni karşımdaydı, ne yapacağımı bilmez haldeydim. Ne olduğunu anladığım an ağlamaya başladım, ben de o an g&ouml;zyaşlarımda boğulmak istedim. Kendime geldiğimde, yatağın kenarında, olduk&ccedil;a eski olan komodinin &uuml;st&uuml;ndeki, par&ccedil;aları birleştirilmiş kırık bir vazoya ilişti g&ouml;zlerim, hemen altında bir not: &ldquo;Bir insanın hayatta yiyebileceği en b&uuml;y&uuml;k &ccedil;elme, kendi yalanın ayağına dolaşmasıdır.&rdquo; Ben ger&ccedil;ek kalamadım&hellip; &nbsp;Seni seviyorum bunu hi&ccedil;bir zaman unutma. Sevgili kızım Nadia.</p>
<p>Keşke o vazoyu kırdığım g&uuml;n canımı yaksaydın anne, o g&uuml;n&uuml; unuturdum bu g&uuml;n&uuml; asla unutmayacağım, dediğimi hatırlıyorum en son&hellip;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *</p>
<p>Yanağım konan kelebek, uyandırdı beni ge&ccedil;mişimden, tıpkı annem gibi. Belki de oydu, demek isterdim ki: Babam bizi yalnız bırakmıştı, şimdi ise senin bıraktığın yalnızlıkla yaşıyorum.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İKİNCİ SAYFA</title>
<link>https://edebiyatblog.com/ikinci-sayfa</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/ikinci-sayfa</guid>
<description><![CDATA[ Her gece yatağıma sabahın hayaliyle giriyorum.  ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/03/image_750x500_623875f4251ce.jpg" length="55504" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 21 Mar 2022 15:56:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords>İkinci, sayfa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İKİNCİ SAYFA</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her gece yatağıma sabahın hayaliyle giriyorum. İ&ccedil;imde anlamını bilmediğim yığınla duygunun arasından bir tanesini dahi &ccedil;ıkarıp tanımlayabilsem o zaman şu sarı lekeleriyle, gıcırtısının buluştuğu o rahatsız d&ouml;şeğimde g&uuml;zel bir uyku &ccedil;ekeceğim. D&ouml;şeğimin rahatsızlığıyla buluşan alacalı duygularım bende uyku falan bırakmadı. Bu sabah da g&ouml;zlerimin altındaki mor s&uuml;mb&uuml;llerle uyandım (b&ouml;yle s&ouml;yleyerek rahatlatmaya &ccedil;alışıyorum kendimi) sa&ccedil;ımı yıllar &ouml;nce aldığım; lastikli, kadifeli, pembe bir tokayla topluyorum. Bu sa&ccedil; modelim de &uuml;st&uuml;mdeki tek renk olan tokam gibi hi&ccedil; değişmedi. D&uuml;ğ&uuml;ne mi gidiyorum sonu&ccedil;ta, el &lsquo;&acirc;lemin evini temizlemeye gidiyorum. El &acirc;lem dediğim; &uuml;&ccedil; yıldır her g&uuml;n evini pir&uuml;pak ettiğim, kendime pişirmediğim yemekleri ona pişirdiğim, ne işle meşgul olduğunu hen&uuml;z bilmediğim, az konuşan, gizemli, kibar bir adam. Kendimi fark ettiğim zamanlarda onu da fark ettim. Gizemi ve kibarlığı beni meraka saldı. Artık attığı her adım dikkatimden ka&ccedil;mıyordu. Nasıl y&uuml;r&uuml;yor, nasıl konuşuyor, nasıl bakıyor bunların hepsini kazıdığım beynimde enine boyuna inceliyordum. Bana olduk&ccedil;a kibar davranıyor, bir an sefaletin i&ccedil;inden geldiğim yoksulluğumu unutturuyor, saraydaki bir prenses gibi hissettiriyordu. Ben de rol&uuml;m&uuml; &ccedil;ok iyi yapıyor, tam da bir prenses gibi davranıyordum. Tabii o evin i&ccedil;inde kalıyordu bu hallerim. Sanırım hallerim, hallere g&ouml;re değişiyordu. Evi temizleyip, yemekler pişirmesem kendimi daha da kaptırırdım rol&uuml;me herhalde. İşte bunlar, aklı bir karış havada Leyla olmaktan kurtarıyor, ş&ouml;yle bir silkelenip kendime gelmemi sağlıyordu.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *</p>
<p>Sabah erkenden gittiğim i&ccedil;in kapıyı yavaş&ccedil;a a&ccedil;ıp onu uyandırmak istemiyorum. Uyandığında g&uuml;zel bir kahvaltı g&ouml;rmeyi hak ediyor. Onun i&ccedil;in alelacele mutfağa girip işe koyuluyorum. Mutfağın geniş pervazlı penceresinden g&uuml;neş vuruyor, hi&ccedil; b&ouml;ylesini g&ouml;rmemiştim, hissediyordum. O anda pencereye vuran g&uuml;neşin, &ccedil;i&ccedil;eklere kana kana su i&ccedil;irmeye &ccedil;alıştığını anlayınca s&uuml;rahiyi kaptığım gibi ağzına kadar doldurup tek tek şefkatle suladım. Sulanan &ccedil;i&ccedil;ekler her bir damlası i&ccedil;in teşekk&uuml;r edercesine g&uuml;ne a&ccedil;ıldılar.</p>
<p>Masanın &uuml;st&uuml;n&uuml; şenlendirmek i&ccedil;in sofrayı serdim, beyefendinin en sevdiği şekilde pişirdiğim yumurtasını, kiraz re&ccedil;elini, bir dilim peynir, bir dilim ekmek ve iki &uuml;&ccedil; tane zeytinle sofrayı tamamladım. Yanına g&uuml;zel bir &ccedil;ay demlemeyi de unutmadım. Ah, bana kalsa neler hazırlardım da b&ouml;yle seviyordu kendisi, aksi bir şey yaptığımda y&uuml;z&uuml; başka bir h&acirc;l alıyordu. O ifadeyi g&ouml;rmemek i&ccedil;in ne dediyse harfiyen uyguluyordum. Merdivenlerden tıkırtıların geldiğini duyunca sofrayı son kez g&ouml;zden ge&ccedil;irdim, her şey tastamamdı. Kağnı gibi y&uuml;r&uuml;yordu,&nbsp; hi&ccedil;bir şey i&ccedil;in acele etmediği g&uuml;nlerden biriydi yine, zaten bir kez olsun bile o halini g&ouml;rmemiştim. Her zaman ki gibi, grand tuvalet masanın baş k&ouml;şesine oturdu. Kısık sesiyle &lsquo;g&uuml;naydın&rsquo; dedi. G&ouml;zl&uuml;klerinin &uuml;st&uuml;ne d&uuml;şen bir tutam sa&ccedil;larını aynı yavaşlığıyla geriye doğru savurdu. Her hareketinde s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; g&uuml;zel kokular mutfağın i&ccedil;ine yayılıyordu. Kahvaltısını keyifle yapıyordu; &ccedil;atalıyla peynirin ucundan azıcık kesiyor, ekmeğinden bir &ccedil;imdik koparıp &ouml;yle atıyordu ağzına. Yavaş&ccedil;a kaldırdığı bardağından i&ccedil;tiği &ccedil;ayıyla yediklerini yumuşatıyordu. G&ouml;z&uuml;m&uuml;n ucuyla her yaptığını izlerken ağzından tek kelime bile &ccedil;ıkmıyordu. Dedim ya, gizemliydi. Nihayet bitirdiği kahvaltısının ardından, teşekk&uuml;r edip sıcak bir g&uuml;l&uuml;mseme fırlattı, evet ellerime sağlıktı. Elini y&uuml;z&uuml;ne koyup d&uuml;ş&uuml;nmeye başlayınca i&ccedil;imi bir korku kapladı, normalde kahvaltısını bitirdiği gibi evden &ccedil;ıkardı. Bir m&uuml;ddet b&ouml;yle durduktan sonra &lsquo;sana bir g&ouml;rev vereceğim&rsquo; dedi. Eyvah! Dedim i&ccedil;imden nedense, bu g&ouml;rev beni &uuml;rk&uuml;tm&uuml;şt&uuml;. Benimle gel deyince, ellerimde kalan bulaşık sularını eteğimle kurutarak peşine takıldım. Birlikte &uuml;st kata &ccedil;ıktık, yıllardır kilitli olan odanın kapısında durup cebinden anahtarı &ccedil;ıkardı, o anahtarla kapıyı yavaş&ccedil;a a&ccedil;tı. Kapının a&ccedil;ılmasıyla ağzıma giren toz bulutları kısacık bir &ouml;ks&uuml;rmeme neden oldu. G&ouml;zlerim kocaman a&ccedil;ılmıştı, o an aynada kendimi g&ouml;rebilseydim g&ouml;zlerimin, kırmızı başlıklı kızın babaannesinin kadar kocaman olduğunu g&ouml;rebilirdim. Karşımda devasa bir k&uuml;t&uuml;phane vardı. Rafların &uuml;stleri yırtıcı hayvan postları, i&ccedil;i doldurulmuş kuşlar, kapının solunda kalan pencereye doğru masa, &uuml;st&uuml;nde kuru kafalar. Ne ilgin&ccedil; bir ortamdı b&ouml;yle. Bu gizemli kibar adama merakım daha da arttı o an. Kısa bir sessizliğin ardından:</p>
<p>-Burayı d&uuml;zenlemeni ve kitapların tozlarını almanı istiyorum. Bunları yaparken &ouml;zen g&ouml;sterirsen sevinirim, hepsi benim i&ccedil;in &ccedil;ok kıymetli. Bundan sonra her g&uuml;n buraya da el atarsın.</p>
<p>Emredersiniz deyip başımı &ouml;ne doğru salladım. Bu konuşmanın ardından odadan &ccedil;ıkarak beni bu ilgin&ccedil; ortamla baş başa bıraktı. Kitaplardan birini elime aldım sonra, hepsi tek tek ellerimden, g&ouml;zlerimden ge&ccedil;ti. O g&uuml;nden sonra başladı her şey, okuduk&ccedil;a merakım ikiye katlanıyordu, bir tek kişiye değildi bu merak, i&ccedil;inde bulunduğum her şeye karşıydı. Giden tek şey ise i&ccedil;imdeki toz bulutuydu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KİME, NASIL?</title>
<link>https://edebiyatblog.com/kime-nasil</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/kime-nasil</guid>
<description><![CDATA[ Sizden gelen fotoğrafların küçük öyküsü: ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/03/image_750x500_6235b0f437524.jpg" length="92797" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 19 Mar 2022 13:35:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords>hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KİME, NASIL?</p>
<p>&Uuml;niversiteden arkadaşlarıyla toplanmalarının yirminci yılıydı. Masada kahkahalar, dedikodular, heberler bir saniye bile eksikliğini g&ouml;stermiyordu. Herkesin onca yıla sığdırdığı hikayesi bir g&uuml;nde buluşunca, kelimeler birbiriyle dans ediyordu. Şimdi sıra yılın geleneğindeydi, her yıl masada v&uuml;cut bulan o soru &ccedil;arpıp duruyordu dillere. Kimisi soru karşısında heyecanla cevap verip, coşkuyla anlatırken, kimisi de hayatın boşvermişliğine kapılıp gidiyordu. Masanın geleneği haline gelen 'Bu sene hayaliniz ne' sorusu, bi anda y&uuml;z ifadelerinde değişiklik yaratıp, ciddiyetle cevaplanıyordu. Ki &ouml;yle de olmalıydı, bu sorunun kutsallığı &uuml;z&uuml;rene yeminler bile edilmişti, hayalini el uzatabilecek eller bile aranıyordu. Herkes sorusunu cevaplarken Beyaz'ın kafası, dumanlı dumanlı esiyordu, hemen bir hayal uydurmalıydı. Hayalini masaya koyacak kadar cesareti yoktu &ccedil;&uuml;nk&uuml;. Şu par&ccedil;alı bulutların i&ccedil;inden s&uuml;z&uuml;l&uuml;p g&uuml;neşe dokunmayı, g&ouml;ky&uuml;z&uuml;nde yıldızların &uuml;zerine yağmur gibi yağmasını beklemeyi, t&uuml;m gezegenlerin g&ouml;ky&uuml;z&uuml;nde toplanıp rengarenk ışıklar sa&ccedil;masını istemeyi kime nasıl anlatabilirdi ki. Bir resim gibi canlanırken kafasında hayali, sıra ona gelmişti. Hayal uydurmaya &ccedil;alışırken bile o &ccedil;ok sevgili hayalini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yordu. Anlatsa hepsi birden g&uuml;lmezler miydi, ka&ccedil; yaşında kadınsın b&uuml;y&uuml; artık demezler miydi, ya da belki dalga ge&ccedil;tiğini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rlerdi. T&uuml;m bunlar kafasının i&ccedil;inde &ccedil;alkalanırken: 'Ka&ccedil; zamandır terfi etmek istiyordum, yakında olacak gibi' diyiverdi. Masadakiler b&uuml;y&uuml;k bir coşkuyla karşıladı, hayal olmayan hayali.</p>
<p>Şevin SEMİZ</p>
<p>Fotoğraf: G&uuml;lbeyaz</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HANZADE</title>
<link>https://edebiyatblog.com/hanzade</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/hanzade</guid>
<description><![CDATA[ Sizden gelen fotoğrafların küçük öyküsü: ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/03/image_750x500_6235a4f5e4379.jpg" length="54377" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 19 Mar 2022 12:40:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords>hanzade</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HANZADE</p>
<p>B&uuml;y&uuml;k gemiler, k&uuml;&ccedil;&uuml;k tekneleri doğurmuyor muydu zaten. Ne diye b&uuml;y&uuml;k gemiler bu kadar değerliydi, ne diye k&uuml;&ccedil;&uuml;k tekneler hor g&ouml;r&uuml;l&uuml;yordu, d&uuml;ş&uuml;n d&uuml;ş&uuml;n kafayı yiyecekti Hanzade, bir k&uuml;&ccedil;&uuml;k tekne i&ccedil;in bu kadar d&uuml;ş&uuml;nmek fazla değil miydi hem? <br />Kıyıya &ccedil;ekilmiş gelen ge&ccedil;enleri izliyordu, balıkların daveti boşaydı, onu denize &ccedil;ekecek bir g&uuml;&ccedil; lazımdı. İnsan diyorlardı adına, değişik halleri vardı onların, bazen &ccedil;ok &ouml;fkeli olabiliyorken bazen o kadar mutlu oluyorlardı ki, anlam vermeye aklı ermiyordu. Onlar isterse o da mutlu olabilirdi. Sesini &ccedil;ıkarabilse, ah &ccedil;ıkarabilse, neler s&ouml;yleyecekti şu insan denen varlıklara. Ni&ccedil;in onu kıyıda bir başına bıraktıklarını haykıracaktı. Onu sadece doğa anlıyordu, ne istediğini biliyordu ama onu denize kavuşturacak g&uuml;ce sahip değildi. Onu anlamayan, hayaline kavuşturabilecek tek varlık şu insanoğluydu. Hanzade karşıki dağlara derdini a&ccedil;tık&ccedil;a of &ccedil;ekiyordu dağlar, oflar denizin i&ccedil;ini kabartıyordu, dalga dalga olup ancak birer ikişer damla Hanzade'ye ulaşıyordu. Hanzade bunu bildiği i&ccedil;in her g&uuml;n i&ccedil; &ccedil;ektiriyordu karşıki dağlara, o hırpalanmış, zincirlenmiş bedenine birer damla su yağsın diye. Bazen de g&uuml;neşe kızıyordu, bedenine yapışan&nbsp; bir iki damla suyu &ccedil;ok g&ouml;r&uuml;p kuruttuğu i&ccedil;in. Her k&uuml;&ccedil;&uuml;k tekne onun gibi değildi tabii, bazı k&uuml;&ccedil;&uuml;k teknelerin ufak da olsa şansı oluyordu denizin &uuml;st&uuml;nde. Şimdi ise karşısında o k&uuml;&ccedil;&uuml;k şanslı teknelereden biri ge&ccedil;iyordu Hanzade'yi selamlayarak. Yine b&ouml;yle derdini anlatırken karşıdaki yeşili yemyeşil yapan dağlara, miss kokulu denizine, birden bir kız yanaştı yanına. İnsanoğluydu bu da işte, Hanzade zarar g&ouml;rmekten korktuğu i&ccedil;in titremeye başladı, dağlar ve deniz onun i&ccedil;in endişeleniyordu. Ne zaman yanaşsa bir insanoğlu, ona zarar vermeden ge&ccedil;ip gitmiyordu &ccedil;&uuml;nk&uuml;. Kız yanaştı Hanzade'ye, hırpalanmış, soyulmuş v&uuml;cudunu tatlı tatlı okşamaya başladı, Hanzade g&ouml;zyaşlarını denizle buluşturdu, dağlar kahkaha attık&ccedil;a kuşlar u&ccedil;uştu. Kız, onu ni&ccedil;in burada yalnız bıraktıklarını sordu. Ah bir konuşabilseydi, anlatabilseydi derdini, insanoğluydu o iletişimi hi&ccedil; olmayan. Kız, &ccedil;antasından değişik bir alet &ccedil;ıkarttı, kumların i&ccedil;ine bata &ccedil;ıka Hanzade'den uzaklaşmaya başladı. G&ouml;z&uuml;n&uuml; şu hayin g&uuml;neş yakmış olmali ki kısık kısık bakıyordu Hanzade'ye. Kız, şu değişik aleti Hanzade'ye doğru uzattı: 'g&uuml;l&uuml;mse' &ccedil;ekiyorum' dedi. Hanzade ne dediğini anlamasa da hissetti, tatlı bir tebess&uuml;mle hayatında ilk defa poz verdi.</p>
<p>Şevin SEMİZ</p>
<p>Fotoğraf: Şeyda Y&Uuml;KSEL</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HAKİKAT</title>
<link>https://edebiyatblog.com/hakikat</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/hakikat</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/03/image_750x500_6234594ff2b5e.jpg" length="74124" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 18 Mar 2022 13:07:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HAKİKAT<br />G&ouml;zlerimi a&ccedil;tığımda g&uuml;neş hen&uuml;z uğramamıştı. Yeni bir sabaha uyanma telaşı idi uykularımı alt &uuml;st eden. Aylardır istisnasız her g&uuml;n g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m r&uuml;yadan uyanışım, uykusuz bir bekleyiş h&acirc;line b&uuml;r&uuml;n&uuml;yordu. Bug&uuml;n yine o r&uuml;ya ile uyandım, her zamankinden farklı oluşu, saatin en erken vaktine denk gelmeseydi. Uyku tutturmayan bu r&uuml;yanın saati, h&acirc;li ile huzurumu da bozdu. Sabaha kadar yapabileceğim tek şey, d&uuml;ş&uuml;nmek oldu. Uykularımda hezeyan ettiren, beni bu h&acirc;le getiren şey neydi? &nbsp;Neden her Allah&rsquo;ın g&uuml;n&uuml; Bursa&rsquo;yı r&uuml;yamda g&ouml;r&uuml;yordum anlayamıyordum. &Uuml;stelik bir tura &ccedil;ıkmış gibi her g&uuml;n farklı bir mek&acirc;nına uğruyordum. &Ccedil;aresiz uyandığım yatağımdan, pencerenin kenarında duran berjere oturdum. Cam &ccedil;er&ccedil;evenin ardından dışarıyı izlerken, aslında kafamın i&ccedil;indeki d&uuml;ş&uuml;ncelerle boğuşuyordum. G&uuml;neşin şavkı odanın i&ccedil;ine sızmaya başladığı saatler d&uuml;ş&uuml;ncelerimden biraz da olsa sıyrılıp kendime gelebildim. &Ouml;yle ki aklımdan ge&ccedil;en: &ldquo;belki de bu şehir beni &ccedil;ağırıyordur&ldquo; suali ne yapsam da gitmiyordu d&uuml;ş&uuml;ncelerimden. Uzun bir m&uuml;ddet bu suali d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rken, cevabı birdenbire beliriverdi kafamda: &ldquo;tabi ya bu şehir beni &ccedil;ağırıyordu, &ccedil;ağırmasa ne diye her g&uuml;n r&uuml;yalarımdaydı&ldquo; &nbsp;her şey kafamda netleşmişti. Başka bir a&ccedil;ıklaması olamazdı, bundan kesinlikle emindim artık. Bir an evvel harekete ge&ccedil;me d&uuml;ş&uuml;ncesiyle yerimden fırladım. Kahverengi varaklı başlığı ile koca yatağın i&ccedil;inde t&uuml;y gibi uyuyan karımı uyandırmaya yeltendim. Onu &uuml;rk&uuml;tmekten korktuğum i&ccedil;in sakin bir ses tonuyla uyanmasını isteyip, d&uuml;rt&uuml;kledim. Uykusunun en g&uuml;zel yerinde uyandırmış olmalıyım ki, bir s&uuml;re uyanmamak i&ccedil;in direndi. Nihayet uyanıp mahmur ve telaşlı g&ouml;zlerle: &ldquo;ne oldu&ldquo; diye soruverdi. B&uuml;t&uuml;n bu olanlar &ccedil;ok ani geliştiğinden, &ouml;nce ne diyeceğimi bilemedim. Kısa bir sessizlikten sonra, tekrar aynı soruyu y&ouml;neltince konuşmaya karar verdim. Fakat &ouml;yle ki, bu sefer de nereden başlayacağımı bilemiyordum. Karımı tanıyordum, belli ki vereceği cevaptan korkuyordum. Yine kısa bir sessizlik ve anlamsız bakışmaların &uuml;zerine, sitem etmenin zamanı gelmişti:<br />-Konuşsana be adam, sabahın bu k&ouml;r saatinde uyandırıp ne diye konuşmuyorsun?<br />-Konuşacağım konuşmasına ama nereden başlayacağımı bilemiyorum.<br />-Bence artık bir yerlerden başla, zira uykumun en g&uuml;zel yerinde uyandırılmamın nedenini &ouml;ğrenmek istiyorum.<br />Karımın uykusundan uyandırıldığı vakit, huysuz ve aksi birine d&ouml;n&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;n&uuml; biliyordum. Kısa bir s&uuml;re bunun pişmanlığını yaşayarak tekrar s&ouml;ze atıldım:<br />-Bursa&rsquo;ya gitmek istiyorum<br />-A a bu saatte mi?<br />-Hayır, bu saatte değil fakat bug&uuml;n uygun bir saatte.<br />-Ne işin var ayol senin orada, bu vakitte o nereden aklına geldi? Yoksa şu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n r&uuml;yalardan &ouml;t&uuml;r&uuml; m&uuml;?<br />-Evet canım, r&uuml;yalardan &ouml;t&uuml;r&uuml;. Ka&ccedil; zamandır aklımı kurcalayıp duruyor. Bug&uuml;n karar verdim, bu şehir beni &ccedil;ağırıyor.&nbsp;<br />-Aaa şekerim sen kafayı yemişsin, d&uuml;nyada olmaz. Bu yaşta tek başına ta oralara gitmene m&uuml;saade edemem.<br />-O h&acirc;lde sen de gel, beraber gitmiş oluruz.<br />-Torun ne olacak, ona kim bakacak?<br />-Onu hi&ccedil; d&uuml;ş&uuml;nmedim fakat belki bir h&acirc;l &ccedil;aresini buluruz.<br />-Hi&ccedil; sanmıyorum<br />-O zaman hi&ccedil; kusura bakma hayatım, gitmeye kararlıyım.<br />Bunu s&ouml;yledikten sonra suratında şaşırmış bir ifade vardı. Sanırım kocasını ilk defa bu kadar kararlı g&ouml;r&uuml;yordu. Hem de karısının s&ouml;z&uuml;n&uuml; dinlemeyecek kadar. Cevap vermemeyi tercih ederek sustu. Tekrar başını yastığa koyup arkasını d&ouml;nd&uuml;. Şimdi, t&uuml;y gibi uyuyan kadın yerine ağırlaşmış bir beden yatıyordu sanki. Yeniden d&uuml;ş&uuml;ncelerimin ortasında &ccedil;ırpınırken, kaşıdığım &ccedil;enemin etkisiymiş gibi aklıma geliverdi: &ldquo;tabi ya bug&uuml;n evlilik yıl d&ouml;n&uuml;m&uuml;zd&uuml;&rdquo; hi&ccedil;bir yıl d&ouml;n&uuml;m&uuml;n&uuml; atlamadığım ve hi&ccedil;bir yıl d&ouml;n&uuml;m&uuml;nde ayrı olmadığımız gibi bug&uuml;n de aynısını istiyordu. Fakat i&ccedil;imdeki Bursa&rsquo;ya gitme fikrine, yıl d&ouml;n&uuml;m&uuml;m&uuml;z dahi engel olamıyordu. Tabi, gitmeden &ouml;nce mutlaka g&ouml;nl&uuml;n&uuml; yapmalıydım. Geceliğimi &ccedil;ıkarmadan, uyuyan karımı kendi ile baş başa bırakarak mutfağa ge&ccedil;tim. &ldquo;Bir kuş s&uuml;t&uuml; eksik&rdquo; denecek kadar olmasa da, ş&ouml;yle m&uuml;kellef bir kahvaltı hazırladım. İşimi bitirip tekrar odaya d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml;mde, karımı ağlarken buldum. Yatağın kenarına ilişip neden ağladığını sordum:<br />-Bug&uuml;n beni bırakıp nasıl gidersin dedi.<br />İllegal bir iş yapıyormuşum gibi olayı bu denli abartması biraz sinirlerimi bozsa da, belli etmedim. Ne de olsa kadınlar hassas varlıklardı. Yaradılışlarından &ouml;t&uuml;r&uuml; m&uuml;d&uuml;r bilmem, bizim i&ccedil;in o kadar da &ouml;nemli olmayan meseleler, onlar i&ccedil;in g&ouml;zyaşı d&ouml;kt&uuml;recek kadar m&uuml;himdir. E bunu anlamak da bize d&uuml;şmeli ki, kırılan kalplerine &ccedil;are bulalım. Ellerini avu&ccedil;larımın i&ccedil;ine alıp: &ldquo;Bug&uuml;n&uuml; unutmadığımı, sadece g&uuml;n&uuml;n geri kalanında birlikte olamayacağımızı&rdquo; s&ouml;yledim. &nbsp;Yaptığım s&uuml;rprizi g&ouml;stermek i&ccedil;in doğruca mutfağa g&ouml;t&uuml;rd&uuml;m, kendi ellerimle hazırladığım kahvaltı masasını g&ouml;r&uuml;nce, g&ouml;zlerinde su damlacıkları beliriverdi. O an bir kez daha anladım ki: İşte bu kadar basitti o hassas kalpleri onarabilmek. Sandalyesini &ccedil;ekip masanın başk&ouml;şesine oturttum ve minik radyomuzdan şarkımızı a&ccedil;tım. Hazırladığım s&uuml;rpriz yanaklarındaki gamzelere yaramıştı. Uzunca bir sohbetten sonra, yeniden Bursa mevzunu a&ccedil;tım. G&ouml;z&uuml;mdeki istekten ve jestimden olacak ki, &ccedil;ok fazla direnmeden ikna oldu. Hemen elime telefonu alıp k&uuml;&ccedil;&uuml;k oğlumu aradım. Bug&uuml;n i&ccedil;in Bursa bileti ve orda kalacak bir pansiyon ayarlamasını rica ettim. Ne olduğunu sorsa da, sonra anlatırım diyerek ge&ccedil;iştirdim. Zira olanları anlatacak kadar vaktim yoktu. Sofradan kalkar kalkmaz karım k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir bavul hazırladı ve k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir vedalaşmanın ardından evden &ccedil;ıktım. Evin &ouml;n&uuml;ne &ccedil;ağırdığım taksiye binip havaalanın yolunu tuttum. Yol boyu aklımda olan tek şey Bursa idi. &Ouml;yle heyecanlıydım ki, kalbimi &ccedil;ıkarıp elime alsam bir atışta g&ouml;ky&uuml;z&uuml;ne u&ccedil;acak gibiydi. Havaalanına ulaştığımda, bir anlık pişmanlık duygusu ilişti i&ccedil;ime. Bir şeyler kesinleştiği vakit bu duygu olur hep bende. Bir r&uuml;ya uğruna kalkıp ta Bursa&rsquo;ya gitmek akıl k&acirc;rı mıydı bilemiyordum. Ama bu kadar geldiysem, elbet vardır bir sebebi diye d&uuml;ş&uuml;nerek kaldığım yerden devam ettim. Beni artık hi&ccedil;bir şeyin durdurmasını istemiyordum. &nbsp;Elimi hızlı tutup b&uuml;t&uuml;n işlemlerimi bitirdikten sonra nihayet u&ccedil;ağa bindim. İşlerimi halletmemin ferahlığı ile rahat bir nefes aldım. İnsan bolluğunun yaşandığı toplu taşımalarda h&acirc;liyle &ccedil;eşit &ccedil;eşit tipler ve her birinin gideceği bir yerler oluyordu. Bunun yanında; &ccedil;ocuk sesleri, bebek ağlamaları, birbiriyle hen&uuml;z tanışıp sohbet edenler, mecburi g&uuml;l&uuml;mseyen hostesler eşliğinde tam bir saat s&uuml;ren yolculuğumun ardından Bursa&rsquo;ya ulaştım. Uzun zamandır yolculuk yapmadığımdan &ouml;t&uuml;r&uuml; kalabalık ve g&uuml;r&uuml;lt&uuml;y&uuml; pek yadırgadım. Bavulumun yanımda olmasından dolayı bir&ccedil;ok insandan &ouml;nce havaalanını terk ettim. &nbsp;Kapının &ouml;n&uuml;ne geldiğimde yolcu avına &ccedil;ıkmış taksicilerden bir tanesine el salladım, sıradaki ilk araca binip beni Koza Han&rsquo;a g&ouml;t&uuml;rmesini s&ouml;yledim. &Ouml;nceden zihnimde kararlaştırmıştım, en &ccedil;ok nereyi &ouml;zlediysem ilk oraya gidecektim. İ&ccedil;imde en &ccedil;ok &ouml;zlemini duyduğum yer Koza Han&rsquo;dı. Yol boyu konuşan taksici sayesinde &ccedil;abuk varmıştım. Hoş sohbetli taksiciye; parasını &ouml;deyip selamet ettim, onun da beni Allah&rsquo;a emanet etmesiyle vedalaştık. Sevgiliye kavuşan delikanlı heyecanı vardı kalbimde. Nasıl da &ouml;zlemişim, kokusunu i&ccedil;ime &ccedil;ektik&ccedil;e ge&ccedil;mişin o tozlu yollarından tekrardan ge&ccedil;iyordum sanki. Han&rsquo;ın heybetli kapısından girerken, ka&ccedil; y&uuml;zyıl &ouml;nce yapılmış bu Osmanlı mimarisinin h&acirc;l&acirc; dimdik ayakta duruşu, beni bir kez daha şaşırttı. Kesme taş ve tuğlaların birleşimiyle oluşan Koza Han, şimdiki alışveriş merkezlerine taş &ccedil;ıkarır cinstendi. İ&ccedil;eriye adım attığım gibi ortada duran mescit, salonun ortasında ışıldayan bir gelin gibiydi. &nbsp;Etrafını sarmış &ccedil;eşmelerden su değil de şifa akıyordu sanki. Bundan nasiplenmek isteyen insanlar, bu yaz sıcağında ne de g&uuml;zel serinliyorlardı. Hele şu abdest alan ihtiyarlar, her bir su damlasını gururla v&uuml;cutlarına s&uuml;r&uuml;p tazeleniyorlardı. Etrafta t&uuml;rl&uuml; insan vardı, belli ki bir&ccedil;oğu turistti, bu g&uuml;zelliklerden paylarına d&uuml;şeni almaya gelmişlerdi. İpek kokulu d&uuml;kk&acirc;nların i&ccedil;leri tıklım tıklım alıcılarına a&ccedil;ılmıştı. Gelen misafirlerini i&ccedil;tenlikle ağırlayan esnafların keyfi pek de yerindeydi. Ihlamur kokusu i&ccedil;inde kalmış masalardan boş bulduğuma oturdum. G&uuml;ler y&uuml;zl&uuml; k&ouml;rpe delikanlıdan, ş&ouml;yle g&uuml;zel bir tavşankanı &ccedil;ay istedim. Zira, yorgunluğumu başkası alamazdı. Derdimin dermanını getiren delikanlıya, keyiften bir bahşiş verdim. Sıcak &ccedil;ayımın tazeliğini bozmadan yudumlarken birdenbire bir ses duydum. Sese doğru baktığımda; takım elbiseli, temiz y&uuml;zl&uuml;, &ouml;zenle taranmış g&uuml;neş sarısı sa&ccedil;larıyla tam bir beyefendiyi andıran, 40-45 yaşlarında bir adam mescidin etrafında bağıra bağıra geziniyordu. Adamın feryatlarını sanki bir tek ben duyuyordum. Bir aralık derdini sormak i&ccedil;in ayaklandım, bir başkasının adama doğru y&ouml;neldiğini g&ouml;r&uuml;nce vazge&ccedil;ip kalktığım yere tekrar oturdum. Gizleyemediğim merak duygusu g&ouml;zlerimin y&ouml;n&uuml;n&uuml; değişmesine engel oluyordu, sabitlediğim g&ouml;zlerimi bu iki adamdan ayıramıyordum. Akranı gibi g&ouml;r&uuml;nen &ouml;teki adam, onu sakinleştirmeye &ccedil;alışıyor, mescitten akan sularla y&uuml;z&uuml;n&uuml; yıkayıp rahatlamasını sağlıyordu. Tek başına m&uuml;dahale etmekte zorlandığını g&ouml;r&uuml;nce yardım etmeye karar verdim. Yanlarına yaklaştığım iki adam beni g&ouml;r&uuml;nce ş&ouml;yle bir baktılar. Az &ouml;nce ki bağıran, beni g&ouml;r&uuml;p &ccedil;ığlığı basınca ne yapacağımı bilmez h&acirc;lde geriye doğru &ccedil;ekildim. &nbsp;&Ouml;tekisi telaşlandığımı g&ouml;r&uuml;nce:<br />-Korkama beyim, bir zararı yoktur. Ben şimdi onu iyi edeceğim dedi.<br />İ&ccedil;indeki merhamet duygusu sesine yansımıştı. Kalpleri ile konuşan insanları her zaman &ccedil;ok sevmişimdir. O an da bu adama, &ouml;yle kanım ısındı işte. Bu y&uuml;zden de, yanlarından ayrılmak istemedim. Adam sakinleşince &ouml;tekisi ayağa kalktı. T&uuml;m bu yaşananları merak ettiğimden, sordum:&nbsp;<br />-Nesi var bu adamın?<br />-Uzun hik&acirc;ye beyim<br />-Anlatırsan dinlerim, meraklandım doğrusu<br />Bunu dememle yıllardır anlatacak birini arıyormuş da kimse merak edip sormuyormuş&ccedil;asına hemen kabul etti. Ayakta olmaz deyip masaya davet ettim. Ona nasıl hitap edeceğimi bilemediğimden, ismini sordum:<br />-İsmim Cavit beyim<br />-Ben de Orhan, memnun oldum Cavit.<br />Birbirimizle tanışmanın memnuniyeti bitince, şu gen&ccedil; delikanlıdan bir &ccedil;ay daha istedim. Gelen &ccedil;ayından g&uuml;&ccedil; kuvvet alıyormuş&ccedil;asına yudum yudum i&ccedil;ip anlatmaya başladı:<br />-Şimdi beyim, aha şurada g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n garibin babası zamanında &ccedil;ok meşhur bir meddahmış. Bilirsin şimdilerde pek nadirdir bu meddahlık işi. Ben de bu meddahlığa merak saldığımdan, vakit bulduk&ccedil;a yaparım. Ge&ccedil;im sağlamam ama bir &ccedil;eşit hobi olarak d&uuml;ş&uuml;n. Bu y&uuml;zdendir ki, bunların hayatları dikkatimi &ccedil;ekmişti. Bu garip, yine bir g&uuml;n b&ouml;yle bağıra bağıra dolanıyordu ortalıkta, onu &ouml;yle g&ouml;r&uuml;nce telaşlandım. E h&acirc;li ile meraklandım da, sorunca anlattı arkadaşlar, &ouml;yle &uuml;st&uuml;nk&ouml;r&uuml; anlattılar ama benim dikkatimi pek &ccedil;ekti, meddahlık işinden midir bilmem, &ccedil;ok meraklandım. Varıp yanına gidince kabul etmedi beni. Yine duydum ki: &Ouml;yle don pa&ccedil;a giyinenleri istemezmiş, grand tuvalet gittin miydi yanaştırırmış yanına, yaşadıklarından &ouml;t&uuml;r&uuml; derlermiş hekimler. Bunu duyunca daha bir meraklandım, &ccedil;ektim takım elbiseyi &uuml;st&uuml;me vardım gittim yanıma, şefkatle yaklaşınca sevdi beni garip. O g&uuml;nden sonra &ouml;yle de b&ouml;yle de gitsem kabul ediyordu. Bir g&uuml;n yine yanındaydım, birdenbire ceketinin cebinden eski bir defter &ccedil;ıkardı. Bu babamın anı defteridir dedi. Ben daha sormadan okuyabilirsin deyince a&ccedil;tım i&ccedil;ini okumaya başladım. İzin verirsen bir meddah havasıyla anlatıvereyim.<br />Tamam deyip, anlatmasını istedim. Başladı anlatmaya:<br />İcra ettiği meddahlık işini &ccedil;ok seven Hasan Efendi, k&ouml;y k&ouml;y kasaba kasaba gezip o g&uuml;zel hik&acirc;yelerini halkla buluştururmuş. Bu hik&acirc;yelerin i&ccedil;inde &ouml;yle bir hik&acirc;ye varmış ki, nereye gitse en &ccedil;ok o sevilirmiş. Gel g&ouml;relim ki bu hik&acirc;ye, Hasan Efendi&rsquo;ye ait bir hik&acirc;ye değilmiş. Fakat her kim beğenirse ona, ben yazdım diye yalan s&ouml;ylermiş. S&ouml;ylermiş s&ouml;ylemesine ama her s&ouml;ylediğinde vicdanın sızısından &ouml;l&uuml;rm&uuml;ş. &nbsp;Bu hik&acirc;yenin ger&ccedil;ek sahibi, ta gen&ccedil;lik yıllarından tanıdığı bir arkadaşına aitmiş. &Uuml;stelik arkadaşı ile ilgili tek hatırladığı şey, &nbsp;avucunun i&ccedil;inde koca siyah benmiş. Yıllardır bu ger&ccedil;eği sadece kendi bilirmiş. Yalanı bir kere s&ouml;ylemiş, bir daha nasıl toparlayacağını bilemiyormuş. Bunun i&ccedil;in her gece d&uuml;ş&uuml;n&uuml;p &uuml;z&uuml;l&uuml;rm&uuml;ş. &Uuml;stelik arkadaşının hakkına girdiği i&ccedil;in de, mutsuzluğu bir iken bin olurmuş. Yine b&ouml;yle bir gecenin sabahı, sıkıntıdan patlamak &uuml;zereyken, &uuml;st&uuml;n&uuml; başını giyip &ccedil;ıkmış evden. Aman Allah&rsquo;ım bir de ne g&ouml;rm&uuml;ş, sanki bir zaman makinesindeymiş gibi o eski Bursa&rsquo;nın i&ccedil;ine d&uuml;ş&uuml;vermiş. Etraf doluymuş; fesli beyefendiler, entarili hanımefendiler, &ccedil;arıklı &ccedil;ocuklar&hellip; &Ouml;nce şaşırmış kalmış, sonra d&uuml;ş&uuml;nm&uuml;ş de aklına gelivermiş: &ldquo;&Ouml;yle ya benim derdimin dermanı şimdilerde değil, eskilerde&rdquo; Tabana kuvvet verip Koza Han&rsquo;ın yolunu tutmuş. Han&rsquo;ın &ouml;n&uuml;ne geldiğinde, koca koca Osmanlı T&uuml;rk&ccedil;esi ile: &ldquo;Beylik H&acirc;n-ı Ced&icirc;d-i &Acirc;mire&rdquo; yazıyormuş. Bu heybetli kapıdan i&ccedil;eri girmiş, o uzun uzun han yollarını ge&ccedil;tikten sonra avluya &ccedil;ıkmış. Avlunun ortasında ışık gibi parlayan mescidin etrafında; ceketlerini omuzlarına asmış, feslerini geriye itmiş, &ldquo;Yarabbi ş&uuml;k&uuml;r&rdquo;diye diye abdest alan ticaret beylerini g&ouml;r&uuml;vermiş. Bir hoşuna gitmiş ki bu manzara, Hasan Efendi&rsquo;nin y&uuml;z&uuml;nde g&uuml;ller a&ccedil;tırmış. Han&rsquo;a ş&ouml;yle bir g&ouml;z gezdirirken, bir kalabalık g&ouml;r&uuml;p meraklanmış. Varmış gitmiş o kalabalığın i&ccedil;ine, bakmış ki kalabalığın ortasında heybetli bir adam. Merak edip beylerden birisine sormuş:<br />-Efendi kimdir bu adam?<br />-Yahu nasıl tanımazsın efendi<br />-Vallahi tanımıyorum<br />-Bu koca Han&rsquo;ın mimarı, Abd&uuml;lal&icirc; b. Puladşah&rsquo;dır.<br />Bunu duyan Hasan Efendi, bir &ccedil;ocuk gibi heyecanlanıvermiş. Dalmış kalabalığın i&ccedil;ine, iki eliyle yara yara Abd&uuml;lal&icirc;&rsquo;nin &ouml;n&uuml;ne dikilmiş. Ağzını doldura doldura derdini anlatmış. Abd&uuml;lal&icirc;, Hasan Efendi&rsquo;yi b&uuml;y&uuml;k bir ciddiyetle dinledikten sonra:<br />-&ldquo;Hel&acirc;llik dilemesin efendi&rdquo; demiş. Bu cevap Hasan Efendi&rsquo;yi pek memnun etmemiş, hayal kırıklığını da alıp, varmış gitmiş H&ucirc;d&acirc;vendig&acirc;r Camii&rsquo;ne. D&uuml;ş&uuml;ncelerine dalmış y&uuml;r&uuml;rken, yolda Evliya &Ccedil;elebi&rsquo;yi g&ouml;r&uuml;vermiş. Şaşırmış kalmış, artık birilerine sormadan bu zatları şıp diye tanıyormuş. Ne yapacağını bilemezken, birdenbire kolundan tutup durdurmuş ve sormuş:<br />-Hayırdır efendim, siz buralarda ne arıyorsunuz?<br />-Bursa&rsquo;nın keşfine geldim efendi, ne diye sorarsın demiş. Hasan Efendi, daha Evliya &Ccedil;elebi&rsquo;nin sualini cevaplamadan başlamış derdini anlatmaya. Onu dinleyen &Ccedil;elebi&rsquo;nin cevabı da Mimar Abd&uuml;lal&icirc; gibi &ldquo;hel&acirc;llik dilemelisin efendi&rdquo; olmuş. Daha b&uuml;y&uuml;k bir hayal kırıklığı yaşayan Hasan Efendi, kaldığı yerden devam etmiş. Varmış gitmiş H&uuml;d&acirc;vendig&acirc;r Camii&rsquo;ye. Yine bir kalabalık g&ouml;rm&uuml;ş, amma bu sefer ki kalabalık başkaymış, kahkahalarla g&uuml;len bir s&uuml;r&uuml; insan varmış, merak edip bakıvermiş. Bir de ne g&ouml;rs&uuml;n, kalabalığın ortasında atışan Karag&ouml;z ile Hacivat. &Ouml;teki insanlar gibi, dikilmiş onların atışmalarını izlemiş. Aman bir g&uuml;l&uuml;vermiş ki, o anda &nbsp;ne dert kalmış ne tasa. Kalabalık son bulup herkes dağıldığında, Hasan Efendi&rsquo;de &ccedil;aresiz ayrılıvermiş oradan. Tam buradan ayrılmadan, &ouml;yle birini g&ouml;rm&uuml;ş ki ayakları yerden kesilip tir tir titreyivermiş. Bu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; I.Murad&rsquo;tan başkası değilmiş. Demişler ki: I.Murad yaptırdığı H&uuml;d&acirc;vendig&acirc;r Camii&rsquo;nin son h&acirc;lini ş&ouml;yle bir gezmeye gelmiş. Hasan Efendi, caminin etrafında gezen I.Murad&rsquo;ın yanına bir &ccedil;ırpıda koşup, el etek &ouml;p&uuml;p derdini anlatıvermiş. Ama ne &ccedil;are, I. Murad&rsquo;da tıpkı diğerleri gibi &ldquo;hel&acirc;llik dilemesin efendi&rdquo; demiş. Eğilip teşekk&uuml;r eden Hasan Efendi, I.Murad&rsquo;ın da yanından ayrılıvermiş. Gelmişken caminin ilk h&acirc;llerini g&ouml;rmek isteyen Hasan Efendi, Bismillah deyip, son cemaat yerine ayak basıp camiden i&ccedil;eri girmiş. Osmanlı tarihinde bir ilk olan, camii ve medresenin birleşiminin bu ilk h&acirc;llerini hayranlık i&ccedil;erisinde uzun uzun seyretmiş. Gezisine son verip dışarı &ccedil;ıkmış ki ne g&ouml;rs&uuml;n, H&uuml;d&acirc;vendig&acirc;r&rsquo;ın kanlı g&ouml;mleğini taşıyan askerler. Bir kez daha şaşırıp kalmış, zamandan zamana zıplayıp duruyormuş. Tabana kuvvet verip bu sefer de Yıldırım Camii&rsquo;nin yolunu tutmuş. Tam camiye varacakken &ldquo;Dr. Osman Şevki Uludağ&rdquo; ile karşılaşmış. Hasan Efendi ş&ouml;yle bir oh &ccedil;ekip: Bu b&uuml;y&uuml;k sanat&ccedil;ıdır, derdime derman bulur demiş. Varıp gidip, anlatmış derdini bu b&uuml;y&uuml;k sanat&ccedil;ıya. Ne yazık, o da tıpkı diğerleri gibi &ldquo;hel&acirc;llik dilemesin efendi&rdquo; demiş. Yine bir hayal kırıklığı ile yoluna kaldığı yerden devam etmiş. Kendi kendine: Demek ki: &ldquo;Uludağ bu b&uuml;y&uuml;k sanat&ccedil;ıdan ismini almış&rdquo; diye d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rken Yıldırım Camii&rsquo;ye gelivermiş. Osmanlı mimarisinin ilk hastanesiyle karşılaşan Hasan Efendi, ilim bilen insan derdime &ccedil;are bulur deyip, &nbsp;paldur k&uuml;ld&uuml;r girivermiş i&ccedil;eri. Onu karşılayan, o meşhur Molla G&uuml;r&acirc;n&icirc; olmuş. Molla G&uuml;r&acirc;n&icirc;, &nbsp;Hasan Efendi&rsquo;yi telaşlı g&ouml;r&uuml;nce:<br />-Ne oluyor b&ouml;yle efendi demiş.&nbsp;<br />Hasan Efendi, telaş i&ccedil;inde mollaya derdini anlatmış. Farklı bir cevap beklerken &ldquo;hel&acirc;llik dilemelisin efendi&rdquo; c&uuml;mlesini bir kez daha duymuş. İnat etmiş bir kere, derdine derman bulacakmış. Sıradaki adresi, Yeşil Camii&rsquo;ymiş. Tabana kuvvet verdiği yollardan ge&ccedil;erken, bir de bakmış ki o meşhur &ldquo;Atıcılar&rdquo; mahallesindeymiş. Osmanlı&rsquo;nın atıcılık ve binicilik yapan yiğitleri, Hasan Efendi&rsquo;ye bir at hediye etmişler. Buna &ccedil;ok sevinen Hasan Efendi, atın &uuml;st&uuml;nde d&ouml;rtnala vurup, bir &ccedil;ırpıda Yeşil Camii&rsquo;ye gelivermiş. O g&uuml;zel &ccedil;inilerinden adını alan bu camii pek de g&uuml;zel g&ouml;r&uuml;n&uuml;yormuş. Caminin b&acirc;nisi ve m&uuml;tevaziliği ile bilinen &Ccedil;elebi Sultan Mehmed&rsquo;i g&ouml;ren Hasan Efendi, atını hızlı hızlı bağlayıp koşmuş Sultan Mehmed&rsquo;in yanına. Anlatmış da anlatmış derdini, o da diğerleri gibi &ldquo;hel&acirc;llik dilemelisin efendi&rdquo; diyivermiş. Buradan da derman bulamayan Hasan Efendi, atına binip Muradiye Camii&rsquo;ne gitmiş. Bir bakmış ki, caminin bah&ccedil;esinde II. Murad ve Şehzade Mustafa sohbet ediyor. Aman yine bir heyecan sarmış ki Hasan Efendi&rsquo;yi, atını ağaca bağlarken eli ayağı birbirine dolaşmış. Desturla varmış yanlarına, anlatmaya başlamış derdini ama nafile. II. Murad&rsquo;tan da aynı cevabı duymuş. Keder ve &uuml;z&uuml;nt&uuml; i&ccedil;inde atına binip, Orhangazi Camii&rsquo;ne gitmiş. İnşaat h&acirc;lindeki camiyi g&ouml;zetleyen Orhan Bey&rsquo;i g&ouml;r&uuml;nce, son &ccedil;are deyip varmış yanına. Yine anlatmış da anlatmış derdini. Ne yazık, yine &ldquo;hel&acirc;llik dilemelisin efendi&rdquo; c&uuml;mlesini duymuş. Hasan Efendi&rsquo;nin d&uuml;nyası başına yıkılmış. Arkadaşının izini bilmezmiş ki hel&acirc;llik dilesin. &Ccedil;aresizlikler i&ccedil;inde s&uuml;rm&uuml;ş atını Cumalıkızık&rsquo;a. Bu g&uuml;zel k&ouml;ye varan Hasan Efendi, oracıkta atını azat edivermiş. K&ouml;y&uuml;n i&ccedil;inde sallana sallana Cin sokağa gitmiş, o daracık sokağın orta yerinde diz &ccedil;&ouml;k&uuml;p Allah&rsquo;a dua etmiş. Hasan Efendi, duasının en ulvi yerinde bir ses duyuvermiş. Bir de bakmış, k&ouml;y halkının insanları telaş i&ccedil;inde yanına doluşmuş. &nbsp;Belki y&uuml;z tane insanın buraya nasıl sığdığına hayret emiş. Meraklanarak sormuş:<br />-Hayırdır efendiler, siz neyden ka&ccedil;tınız b&ouml;yle? Efendilerden biri:<br />-Yunan askerlerinden beyim.<br />Tam o sırada bir bakmış ki, bu kalabalığı g&ouml;ren Yunan askerleri hayretler i&ccedil;inde geri geri ka&ccedil;ıvermiş. Hasan Efendi bu duruma &ccedil;ok g&uuml;lm&uuml;ş. Derdini bir defa da k&ouml;yl&uuml;lere s&ouml;ylemek isteyen Hasan Efendi, başlamış anlatmaya. Son bir kez, hep bir ağızdan: &ldquo;hel&acirc;llik dilemelisin efendi&rdquo; c&uuml;mlesini duymuş.&nbsp;<br />-Ya işte beyim, Hasan Efendi&rsquo;nin anı defterinde yazanlar bunlar. B&ouml;yle insanların ruhları hassas olur, ne inan&ccedil; ne saygı ama! G&ouml;r&uuml;yor musun ne h&acirc;le d&uuml;şm&uuml;ş. &nbsp;İşte bundan tam on yıl &ouml;nce de, &nbsp;Cin sokakta Hasan Efendi&rsquo;yi elinde bir defterle &ouml;l&uuml; h&acirc;lde bulmuşlar. Ondan geriye kalan da bu defter olmuş. Bu garibe de ne olduğu bilinmez, babasının ardında b&ouml;ylece kalakalmış. E kim bilir, d&ouml;rt duvar arasında ne yaşanmış.&nbsp;<br />Cavit, c&uuml;mlelerini tamamlarken sağ elimle sol elimin avucundaki koca beni kapatıverdim. Hatırama geliyordu: gen&ccedil;lik yıllarında arkadaşıma anlattığım hik&acirc;ye, heyecanla dinlemesi, avucumun i&ccedil;indeki bene hayret etmesi&hellip; Ben, b&uuml;t&uuml;n bunları d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rken Cavit m&uuml;saade isteyip kalktı masadan. Kalbimdeki &ccedil;arpıntıdan bir s&uuml;re kıpırdayamadım. Bir an, meczup diye andıkları bu adamla g&ouml;z g&ouml;ze geldim. Demek, r&uuml;yalarımın kahramanı olan bu adamın babası: Hasan Efendi&rsquo;ydi. Benden alamadıkları hel&acirc;llik y&uuml;z&uuml;nden, b&uuml;t&uuml;n hayatları mahvolmuştu. &Uuml;stelik hakikat başkaydı: Gen&ccedil;liğimin deli dolu &ccedil;ağlarında, kimden duyduğumu hatırlayamadığım bu hik&acirc;yeyi, Hasan Efendi&rsquo;ye ben anlatmıştım. Bunca yıldır, bu yalandan &ouml;t&uuml;r&uuml; bir kere bile vicdan azabı duymamıştım. Hatta t&uuml;m bu olanları hatırlamıyordum bile. Aklımdaki bu d&uuml;ş&uuml;nceler, g&ouml;zlerimden akan yaşlara sebep oldu. Bıraksalar, oracıkta &ccedil;ocuk gibi ağlayacaktım. Hesabı &ouml;dedikten sonra, Hasan Efendi&rsquo;nin oğluna doğru y&uuml;r&uuml;d&uuml;m. Onu &uuml;rk&uuml;tmemek i&ccedil;in yavaş hareket ediyordum. Yanına vardığımda, korkarcasına elleriyle geriye doğru ittirdi beni. Hi&ccedil;bir şey yapmadan, avucumdaki beni usulca g&ouml;sterdim: &ldquo;Babana hik&acirc;yeyi anlatan bendim&rdquo; dedim. Bu s&ouml;ylediklerim karşısında, elleriyle kafasına vurup vurup g&uuml;lmeye başladı. O anda seviniyor mu, &uuml;z&uuml;l&uuml;yor mu anlam veremedim. Ani bir hareketle, boynuma sarılıp h&uuml;ng&uuml;r h&uuml;ng&uuml;r ağladı. Kollarıyla boynumu kenetleyen bu garibi, sakinleştirmek pek bir zor oldu. Uzun bir m&uuml;ddetten sonra sakinleşince, ayağa kalkıp g&ouml;mleğimi &ccedil;ekiştirmeye başladı. Nereye gideceğimizi biliyordum; o y&uuml;zden ne soru sordum, ne de itiraz ettim. Tıpkı Hasan Efendi gibi tabanlarımıza kuvvet verip, Ahmet Paşa Mezarlığına doğru yol aldık. Yolumuzun &uuml;zerinde bize bir at veren olmadı fakat bir atın &uuml;zerindeymiş&ccedil;esine hızlı vardık. &Ccedil;i&ccedil;ek bah&ccedil;esinin b&uuml;lb&uuml;l&uuml; gibi duran Hasan Efendi&rsquo;nin mezarlığı başında, diz &ccedil;&ouml;kt&uuml;m toprağa. Ben değil efendi, sen hakkını hel&acirc;l et!</p>
<p>ŞEVİN SEMİZ</p>
<p><br /><br /></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NEFS</title>
<link>https://edebiyatblog.com/nefs-1811</link>
<guid>https://edebiyatblog.com/nefs-1811</guid>
<description><![CDATA[ Dışarıda boğuk bir karanlık vardı, yağmur ha yağdı ha yağacak. Havada asılı gri bulutlar perdelere yansımış, oradan da içeri giriyordu... ]]></description>
<enclosure url="https://edebiyatblog.com/uploads/images/2022/02/image_750x500_6218ff0180968.jpg" length="47747" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 25 Feb 2022 19:14:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Şevin Semiz</dc:creator>
<media:keywords>nefs, hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p></p>
<p>Nefs</p>
<p>Dışarıda boğuk bir karanlık vardı, yağmur ha yağdı ha yağacak. Havada asılı gri bulutlar perdelere yansımış, oradan da i&ccedil;eri giriyordu. Odanın i&ccedil;i ışığa ihtiya&ccedil; duyulmayacak karanlıktaydı. Renkli mobilyalarla d&ouml;şenmiş odanın penceresinin hemen &ouml;n&uuml;nde, karşılıklı durmuş iki tane tek kişilik koltuklar, Savaş i&ccedil;in tam da d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lecek yerdi. Karısını kapıdan yolladıktan hemen sonra salondaki, o d&uuml;ş&uuml;nce koltuklarından birisine poposunu yerleştirdi. Sağ kolunu kaldırdı ve dirseğini dik bir şekilde koltuğun kenarına koydu, elini yumruk yaparak &ccedil;enesine dayadı, &ouml;ylece durdu, başparmağını gevşetti, &ccedil;enesinin altına yaydı. B&ouml;yle yaparak d&uuml;ş&uuml;ncelerini sabitlemeye &ccedil;alışıyordu sanki. Bir an karısının bu yağmurda nasıl gideceğini d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;, sonra bir parmak tozu iter gibi bu d&uuml;ş&uuml;ncesini bir kenara itti. Asıl d&uuml;ş&uuml;nmesi gereken şey başkaydı. Arkadaşının şu bahsettiği adam, s&ouml;ylediği s&ouml;zler h&acirc;l&acirc; aklındaydı: &ldquo;seni alıp başka d&uuml;nyalara g&ouml;t&uuml;r&uuml;yor&rdquo; demişti. Arkadaşının bunu anlatırken ki heyecanını getirdi g&ouml;z&uuml;n&uuml;n &ouml;n&uuml;ne, anlık bir tebess&uuml;m etti. İşaret parmağıyla başparmağını aynı hizaya gelmeyecek şekilde birleştirdi &ldquo;bir kereden ne olacak&rdquo; diyerek d&uuml;ş&uuml;ncelerinin sessizliğini bozdu. Kafasının i&ccedil;indeki sesler &ouml;yle &ccedil;oktu ki, hemen yanında davul zurna &ccedil;alsalar fark etmeyecekti. Kollarını bacaklarının &uuml;st&uuml;ne koydu, buz gibi elleriyle bacaklarını tuttu bir anda, i&ccedil;i &uuml;rperdi. Başını yere eğerek bacaklarından &ccedil;ektiği ellerini kafasına koydu bu sefer. Sesleri susturmaya &ccedil;alışır gibi sessizce nefes alıp veriyordu. Ne yapsa da o sesler bir t&uuml;rl&uuml; susmuyordu. D&uuml;ş&uuml;nceleri v&uuml;cudunu da etkiliyordu, t&uuml;m v&uuml;cudu parmak u&ccedil;larına kadar titriyordu. O seslerden birine kulak vermiş olacak ki, aniden ayağa kalktı, yanında duran k&uuml;&ccedil;&uuml;k sehpanın; demir, paslı ayaklarına, ser&ccedil;e parmağını &ccedil;arptı. Hissettiği acı y&uuml;z&uuml;ne yansımıştı. Acıyla sıktığı y&uuml;z&uuml;, burnunda uzunlu kısalı, beş altı tane &ccedil;izik oluşturmuştu. &Ccedil;ok s&uuml;rmeyen acılardan biriydi bu, ayak parmak ucunu vurmak, &uuml;stecilik acısı kalbine de vurmuyordu. Keşke her acı b&ouml;yle olsa dedi i&ccedil;inden, oysa acısız bir hayat d&uuml;ş&uuml;nemiyordu. Onu d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;remeyecek kadar acımasızdı hayat&hellip; Eliyle ağzını sıkı sıkıya kapamış, salonun bir ucundan diğerine gidip geliyordu. Bu h&acirc;li tıpkı, bebek bekleyen bir babayı andırıyordu fakat i&ccedil;indeki h&acirc;l başkaydı. Belki yirmi kere gidip geldi bu salonda; karısını d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;, bug&uuml;n gelmeyecekti, annesinde kalacaktı, &ouml;yle s&ouml;ylemişti. D&uuml;ş&uuml;ncelerinden başını kaldırıp, duvarda asılı duran saate baktı. Yelkovanla akrep birbirini kovalıyordu, ge&ccedil; kalmamalıyım dedi yine sessizliğini bozarak. Hızlıca evin, &ccedil;ıkış kapısına y&ouml;neldi, kapının yanında duran askılıktan montunu bulup &uuml;st&uuml;ne ge&ccedil;irdi. Bir an &ouml;nce dışarı &ccedil;ıkmak istiyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra kapının kolunu tuttu; soğuktu, elleri de soğuktu. Dışarıda kalan ayakkabılarını giymek i&ccedil;in eğildi. Her zaman kerata yardımıyla giydiği ayakkabılarını, bu sefer başparmağının yardımıyla giydi. Onu alıp kullanarak vakit kaybetmek istemiyordu. Koridorun hemen sağındaki metal kapılı asans&ouml;re y&ouml;neldi. Asans&ouml;r altıncı kattaydı, o ise &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; katta, bu da bir vakit kaybıydı, merdivenleri kullanmak onu hızlandıracaktı. Hemen merdivenlere y&ouml;nelerek hızlıca indi, aşağıya sanki ışınlanmış gibiydi. Dışarı &ccedil;ıktığında, bir oksijen t&uuml;p&uuml;nden kurtulmuş&ccedil;asına rahat nefes alabildiğini hissetti. Defalarca soluduğu hava toprak kokuyordu ve bu onun &ccedil;ok hoşuna gidiyordu. Başı yerde hızlı adımlarla ilerliyordu, yerde oluşan k&uuml;&ccedil;&uuml;k su birikintisine g&ouml;z&uuml; ilişti, reng&acirc;renk bir şeyler parıldıyordu. Kafasını kaldırıp g&ouml;ky&uuml;z&uuml;ne doğrulttu g&ouml;zlerini, karanlıktan aydınlığa ge&ccedil;iş yapan bu g&ouml;zler, ani bir kamaşma yaşadı. Tam da tahmin ettiği gibi, g&ouml;kkuşağıydı suya vuran renkli ışıltı. Uzun bir m&uuml;ddet g&ouml;zlerini ayırmadı ta ki sulanan g&ouml;zlerinin isyan etmesine kadar. Bu bile yetmişti ona &ldquo;doğa insanı nasıl da b&uuml;y&uuml;l&uuml;yor&rdquo; dedi i&ccedil;inden ve ardından ona eşlik eden &ldquo;yapma&rdquo; sesini duydu. Yeniden kafasındaki o sesler birbirine girdi. Elini &ccedil;enesine ge&ccedil;irerek d&uuml;ş&uuml;nmeye başladı. D&uuml;ş&uuml;nd&uuml; d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;&hellip; İnsan kalabalığının &ccedil;ok olduğu bu kaldırımın ortasında tıpkı bir heykel gibi d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yordu, gelen ge&ccedil;en onun omuzlarına &ccedil;arpıyordu fakat bunların hi&ccedil;birini hissetmiyordu. Kafasındaki bir sesi sessizce tekrarladı: &ldquo;bir kereden bir şey olmaz&rdquo; bunu dedikten hemen sonra kaldığı yerden y&uuml;r&uuml;meye başladı, bu sefer daha da hızlıydı, belki izin verilse u&ccedil;acak gibiydi. İrili ufaklı binaların olduğu dar sokaklardan ge&ccedil;iyor, milyon tane insanla yan yana y&uuml;r&uuml;yordu. Satıcıların seslerini, m&uuml;şterilerin pazarlıklarını, telefonla konuşan insanları, yolun ortasında sohbet edenleri, hi&ccedil; birini duymuyordu, t&uuml;m d&uuml;nyaya kulaklarını kapatmış gibiydi. Fakat bir his vardı ki i&ccedil;inde sanki herkes ona ş&uuml;pheli bakıyor gibiydi. Bu su&ccedil;luluk duygusu onun kafasını yerden kaldırmasına izin vermiyordu, ara sıra &ccedil;arptığı insanların k&uuml;fr&uuml;n&uuml; bile duymuyordu. Sanki duyduğu, g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; her şey onu oracıkta ele verecekti. Aradığı adrese &ccedil;ok az kalmıştı ve sabrı gitgide azalıyordu, y&uuml;r&uuml;m&uuml;yor koşuyordu. Aniden durdu, aradığını bulmuştu. Kafasını kaldırdığında karşısında olduk&ccedil;a eski, yıkık d&ouml;k&uuml;k bir bina vardı. Kapısı g&ouml;z&uuml;kmeyecek kadar eski ve kirliydi. Kapının &ouml;n&uuml;ne geldiğinde yutkundu, boğazına ka&ccedil;an t&uuml;k&uuml;r&uuml;ğ&uuml; onu birka&ccedil; dakika boyunca &ouml;ks&uuml;rtt&uuml;. Nihayet son bulan &ouml;ks&uuml;r&uuml;ğ&uuml; biraz da olsa onu rahatlattı. Elleri buz gibi bir soğuğa maruz kalmış&ccedil;asına zangır zangır titriyordu, titreyen ellerini duvara monte edilmiş d&uuml;ğmelerin &uuml;zerinde gezdirdi ve iki numara yazan d&uuml;ğmeye usulca bastı. &Ouml;nce zil sesi duyuldu ardından bir titreşimle kapı a&ccedil;ıldı. Binanın asans&ouml;r&uuml; yoktu, yılan gibi kıvrımları olan merdivenlerin tırabzanlarını tuta tuta ikinci kata ulaştı. Kapı a&ccedil;ıktı, kapının ardında onu bekleyen iri kıyımlı bir adam vardı. Hi&ccedil; de samimi olmayan bir g&uuml;l&uuml;msemeyle &ldquo;hoş geldin&rdquo; dedi. Hoş buldum diyerek i&ccedil;eri girdi. Kapıdan i&ccedil;eri adımını attığı andan sonrası ona şok etkisi yarattı. G&ouml;rd&uuml;kleri inanılmazdı, bu hi&ccedil; de beklemediği bir şeydi. Sanki bir k&uuml;t&uuml;phaneydi burası, neredeyse hi&ccedil; boş duvar yoktu, hepsi &ccedil;eşit &ccedil;eşit kitaplarla doluydu. Kitapların orta yerinde ise; yumuşak, kahverengi, deri koltuklar vardı. Bu koltukların birinde; siyah takım elbiseli, kel, top sakalı olan, uzunca bir adam oturuyordu. Top sakalı kelliğini kapatan bir aksesuar gibi duruyordu. Bacak bacak &uuml;st&uuml;ne atarak yayıldığı koltuğunda sigarasını i&ccedil;iyor ve bunu olduk&ccedil;a keyif alarak yapıyordu. Alaycı bir ses tonuyla &ldquo;hoş geldin&rdquo; dedi. Eliyle koltuğu işaret ederek oturmasını istedi. Savaş, emir alan bir robot gibi denileni yaptı. Birka&ccedil; dakika oluşan bu sessizliği bozan Savaş oldu. Sesi titreyerek:</p>
<p>-Buraya arkadaşımın tavsiyesiyle geldim</p>
<p>-Biliyorum adın Savaş olmalı, olduk&ccedil;a dakiksin diyerek sigarasından bir yudum daha aldı. Ona daha yakın olan Savaş, bu i&ccedil;tiğinin sigara olmadığını anladı. Adam, Savaş&rsquo;ın tedirginliğini fark etti, bu ona daha da keyif veriyordu. Zayıf kişilikli insanlar onun i&ccedil;in bulunmaz bir nimetti. Savaş&rsquo;a rahat olmasını s&ouml;yledi. Koltuğun k&ouml;şesine ilişmiş olan Savaş adamın talimatıyla sırtını yasladı. Tek başına dumanı t&uuml;tt&uuml;remeyen bu adam, hemen &ouml;n&uuml;ndeki sehpaya doğru y&ouml;neldi. &Uuml;zerinde duran paketten bir duman &ccedil;ıkardı, Savaş&rsquo;a uzattı ona eşlik etmesini s&ouml;yledi. &Ouml;nce reddetse de kurduğu h&acirc;kimiyete engel olamadı. Adamın yaktığı ateşle dumanı i&ccedil;ine &ccedil;ekti, &ccedil;ektik&ccedil;e keyfi yerine geldi, v&uuml;cudu rahatladı. Tam istediği kıvama gelene kadar i&ccedil;mesine izin verdi. Kıvamı tutturan adam, Savaş&rsquo;ın elinden dumanını kesti ve sordu:</p>
<p>-Ne istiyorsun?</p>
<p>-Bu işleri bırakalı &ccedil;ok oldu, sadece biraz keyif almak istiyorum. Fazlasını istemiyorum.</p>
<p>-Belli ki seviyorsun, bak h&acirc;l&acirc; vazge&ccedil;memişsin, ne diye kendini keyif aldığın şeyden mahrum ediyorsun.</p>
<p>-Karım hamile</p>
<p>-&Ccedil;ok daha iyi ya</p>
<p>-İyi olan ne?</p>
<p>Bunun ardından alaycı g&uuml;l&uuml;msemesini yine attı, ayakta dikilen o iri kıyımlı adama, sert bir bakışla birlikte karşıyı g&ouml;stererek bir el işareti yaptı. Adam bunu hemen anladı, raflara doğru y&ouml;neldi, rafın k&ouml;şesinde g&ouml;r&uuml;nmez bir yere dokundu ve hemen geri &ccedil;ekildi. &Ccedil;ekilmesiyle, kitap dolu raf kendi etrafında bir tur attı, tak diye durdu. Kitapları ardına bırakan rafta k&uuml;&ccedil;&uuml;k k&uuml;&ccedil;&uuml;k b&ouml;lmeler vardı. Savaş şaşkınlıktan neredeyse k&uuml;&ccedil;&uuml;k dilini yutacaktı. Adam ilk kez ayağa kalktı, raflara doğru ağır adımlarla ilerledi. K&uuml;&ccedil;&uuml;k b&ouml;lmelerden bir tanesine elini daldırdı. Kahverengi minik bir kaps&uuml;l &ccedil;ıkardı; saydamdı, i&ccedil;inde beyaz toz birikintisi vardı. Kaps&uuml;l d&ouml;nd&uuml;k&ccedil;e i&ccedil;indeki toz tersine d&ouml;n&uuml;yordu, tıpkı bir kum saati gibiydi fakat bu saat hızlıydı, hi&ccedil; beklemiyordu. Adam sanki &ccedil;ok değerli bir elması tutuyormuş gibi, kaps&uuml;l&uuml; iki parmağının arasına sıkıştırdı. Otuz iki dişiyle birden kahkahayı patlattı, bunu yaparken aldığı haz zirveye ulaşmıştı. Birdenbire dişlerini dudaklarının arkasına sakladı, ciddiydi. T&uuml;m dikkatini Savaş&rsquo;a vererek:</p>
<p>-Bu elimde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n &ouml;l&uuml;y&uuml; diriltir. Etkisini sabaha kadar anlatsam bitmez ama sana şu kadarını s&ouml;yleyeyim: Bu k&uuml;&ccedil;&uuml;k hap sana geleceğini g&ouml;sterir, neye uğradığını şaşırırsın.</p>
<p>T&uuml;m bunları yaparken, alıcısının kanına işlemiş bir pazarlamacı edasıyla dudağının kenarına bir tebess&uuml;m iliştirdi. Savaş b&uuml;y&uuml;lenmiş gibiydi, sonunda s&ouml;ylediği şey hem sa&ccedil;ma geliyor, hem de acaba mı dedirtiyordu. Ne kadar inanmak istemese de acaba demekten de alıkoyamıyordu kendini. İstemsizce iki dudağının arasına boşluğu yapıştırmıştı, adam bu boşluğu yakalamıştı bir kere. Boşlukları en g&uuml;zel o fırsata &ccedil;evirirdi. Ses tonu, sevdiği kıza a&ccedil;ılan bir delikanlı gibi etkileyiciydi. Se&ccedil;tiği kelimeler, kurduğu c&uuml;mleler en can alıcı yerdendi. O anlattık&ccedil;a Savaş&rsquo;ın ağzının kenarından salyalar akıyordu, adam bu hali g&ouml;r&uuml;nce sustu başardığını biliyordu, onu ikna etmek hi&ccedil; de zor olmamıştı. Avını ağına alıp, bug&uuml;n&uuml;n k&acirc;rını epeyce &ccedil;ıkarmıştı. İri kıyımlı bu adama yine bir işaret &ccedil;aktı, o da hemen anladı, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, hi&ccedil; konuşmadan anlaşan bu iki adam ezberden gidiyordu. Az sonra paketlediği hapları getirdi. Savaş&rsquo;a doğru uzattı, tam paketi alacakken elinin tersiyle ittirdi.&rdquo;Almıyorum vazge&ccedil;tim&rdquo; diyerek ayağa fırladı, kapıya doğru y&ouml;neldi. Adam bu hareketi hi&ccedil; beklemiyordu, son kozunu hemen kullanmalıydı, onu en hassas yerinden vurmalıydı, tam da o anda:</p>
<p>-&Ccedil;ok pişman olacaksın, sen gelmeden &ouml;nce aynısını i&ccedil;tim. Şimdi etkisini g&ouml;steriyor, &ouml;yle g&ouml;steriyor ki senin doğacak oğlun &ccedil;ok işkenceler g&ouml;recek &ccedil;ok. Vah ki vah h&acirc;line!</p>
<p>Bunu s&ouml;ylerken &ouml;yle emindi ki kendinden, sanki karşısında bir film a&ccedil;ıkmış ve o filmi izliyormuş gibi rol kesiyordu, ağzını şapırdatarak yazık &ccedil;ok yazık diyordu. Cinsiyetini bilişi onu şaşırttı. Savaş en &ccedil;ok bundan etkilendi, adamın h&acirc;lleri ona anlamsız bir g&uuml;ven veriyordu. Bulanık kafası daha da bulandı, acaba mı diye diye geri d&ouml;nd&uuml; aniden. Cebinden paraları &ccedil;ıkardı; hızlıydı, vazge&ccedil;memeliydi, bir an &ouml;nce halletmeliydi. Cebinden &ccedil;ıkardığı paraları, iri kıyımlı adama uzattı ve elindeki paketi aynı hızlılıkla kendine doğru &ccedil;ekti. Adam zafer coşkusuyla: Hi&ccedil; pişman olamayacaksın delikanlı, oğlun ve senin i&ccedil;in mutlu son diyerek alaycı g&uuml;l&uuml;msemesini son kez fırlattı. Savaş arkasına bile bakmadan &ccedil;ıktı bu eski binadan. Koşmaya başladı, bir şeylerden ka&ccedil;ıyormuş&ccedil;asına, nereye gittiğini bilmeden koşuyordu. Onu ne &ccedil;arptığı insanlar, ne de yediği k&uuml;f&uuml;rler durduruyordu. Karşısına &ccedil;ıkan maviliğe kadar koştu, onu ancak bu mavilik durdurabildi. Artık bu durduğu yerde oturmak istedi, ş&ouml;yle bir g&ouml;z gezdirdikten sonra g&uuml;zel bir kayalık se&ccedil;erek onun &uuml;st&uuml;ne usulca oturdu. Dalga sesleriyle ruhunu dinlendirmeye &ccedil;alışsa da kafasındaki seslere, uğultulara bir t&uuml;rl&uuml; engel olamadı. Adamın s&ouml;yledikleri kafasının i&ccedil;inde bozuk plak gibi defalarca tekrarladı. Ortalığın bir an &ouml;nce ıssızlaşmasını bekliyor ve bir an &ouml;nce şu geleceği g&ouml;rmek istiyordu. Maviliğin derinliklerine daldı, g&ouml;zleri sabitlendi, uzun bir s&uuml;re izledi karşıyı. &Ouml;yle bir dalmıştı ki bir &ccedil;ocuğun &ldquo;ağabey, su ister misin?&rdquo; demesiyle daldığı yerden kendine geldi, su istemediği h&acirc;lde aldı. Yanında insan istemiyordu, herkesten uzak, sessizlik istiyordu. Nihayet istediği oldu, ortalık derin bir sessizliğe b&uuml;r&uuml;nd&uuml;. Kolundaki saate baktı, saat tam &uuml;&ccedil;&uuml; g&ouml;steriyordu. Kaps&uuml;l&uuml;n i&ccedil;indeki toz gibi hızlıydı zaman. Tam zamanı diye d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;, montunun i&ccedil; cebine elini soktu, &ccedil;ok ge&ccedil;meden aradığı paketi buldu. Matruşka gibi sarmalanmış paketin i&ccedil;inden kaps&uuml;l&uuml; &ccedil;ıkardı. Parmaklarının arasına alıp bir hamlede ağzına g&ouml;t&uuml;rd&uuml;. Yanındaki suya ilişti g&ouml;z&uuml;, şişeyi alıp kapağını a&ccedil;tı, bir yudum i&ccedil;ti. &Ouml;yle sıkı tutmuştu ki, sıktığı şişenin i&ccedil;indeki sular ağzının kenarından aktı geldi. Saatler ge&ccedil;tik&ccedil;e başı d&ouml;n&uuml;yordu. G&ouml;z&uuml;n&uuml;n &ouml;n&uuml; bir a&ccedil;ılıyor, bir kararıyordu. Kafası bir o yana bir bu yana gelip giderken, denizin &uuml;st&uuml;nde bir şeyler g&ouml;rmeye başladı. Kısılan g&ouml;zlerinin yuvalarını a&ccedil;maya &ccedil;alıştı, b&ouml;yle yaparak g&ouml;rd&uuml;klerini netleştirmeye &ccedil;alışıyordu. Netleşen g&ouml;r&uuml;nt&uuml;n&uuml;n ne olduğunu birka&ccedil; dakikadan sonra anladı; &uuml;zerinde kırmızı bir tiş&ouml;rt, altında lacivert bir şort, kahverengi ayakkabı ve kemeriyle birbirine uyumlu bir erkek &ccedil;ocuğu. Kaşları &ccedil;atık, dudakları b&uuml;z&uuml;k, &ouml;fkeliydi. Yumruklarını sıkarak &ldquo;beni kurtar baba&rdquo; diyordu. Bunu defalarca tekrar ediyordu. Savaş artık duymak istemiyordu. Elleriyle kulaklarını tıkadı, başını eğdi g&ouml;zlerini sıkı sıkıya yumdu fakat bastırmaya &ccedil;alıştığı ses i&ccedil;indeydi. Ne yaptıysa ses gitmiyordu. Buradan uzaklaşırsa sesin gideceğini d&uuml;ş&uuml;nerek oturduğu yerden kalktı. Yalpalıya yalpalıya y&uuml;r&uuml;meye başladı. Kaps&uuml;l bedenini ve ruhunu &ouml;yle yavaşlatmıştı ki saatler sonra evin yolunu buldu. Apartmanın kapısı a&ccedil;ıktı; i&ccedil;eri girdi, girdiği anda yere d&uuml;şt&uuml;, başını merdivenin k&ouml;şesine &ccedil;arptı, k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir sıyrıkla başı kanamaya başladı, acısını duymuyordu. Duyduğu tek şey &ldquo;beni kurtar baba&rdquo; diye bağıran bir &ccedil;ocuk sesiydi. D&uuml;şe kalka evin kapısının &ouml;n&uuml;ne geldi, uyuşmuş bedeninde ellerini kullanmak onu zorlasa da anahtarı buldu, kapıyı a&ccedil;tı, kendini i&ccedil;eri atarak kapıyı b&uuml;y&uuml;k bir g&uuml;mb&uuml;rt&uuml;yle kapattı. Duyduğu ses h&acirc;l&acirc; onunlaydı, peşini bırakmıyordu. Belli belirsiz &ccedil;ığlıklar atıp, kuş gibi kollarını &ccedil;ırpıyordu. &ldquo;oğlumu kurtarmalıyım&rdquo; diyerek evin i&ccedil;inde meczup gibi dolanıyordu. Uzaktan gelen sesle irkildi, sesin y&ouml;n&uuml;ne doğru g&ouml;zlerini &ccedil;evirdi, gelen karısıydı. Onun bu h&acirc;lini g&ouml;ren karısı ne olduğunu anlamak i&ccedil;in &ouml;nce bir s&uuml;zd&uuml;, sonra koşarak yanına geldi. Ne oldu sana diye bağırdı, telaşlıydı, kocasının h&acirc;line bir anlam vermeye &ccedil;alışıyordu. Savaş karısının omuzlarından tutup sert bir şekilde koltuğun &uuml;zerine fırlattı. Salondan &ccedil;ıkıp mutfağa doğru koştu. G&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; &ccedil;ekmecelerden ilk baştakini kendine doğru &ccedil;ekti, eliyle karıştırdı, ayıklayarak aradığı şeyi buldu. Siyah saplı keskin bir bı&ccedil;ağı tutuğu gibi eline alıp havaya kaldırdı. Kendisini şaşkınlıkla izleyen karısına doğru gitti. Homurdanarak &ldquo;oğlumuzu kurtarmalıyım&rdquo; dedi. Karısı ona yakalanmamak i&ccedil;in koşmaya başladı, yetişip kolundan tutuğu karısını yere yatırdı. &ldquo;Yapma&rdquo; diye haykırırken sapladı bı&ccedil;ağı, soluğunu kesti. Havası s&ouml;nen bir balon gibi, şiş karnı kan boşaldık&ccedil;a s&ouml;nmeye başladı. Elindeki bı&ccedil;ağı yere fırlattı, geriye doğru s&uuml;rt&uuml;nerek sırtını duvara yasladı. &ldquo;Kurtardım!&rdquo;diye diye sevin&ccedil; nidaları attı. G&ouml;ğs&uuml;ne doğru &ccedil;ektiği dizlerinin ortasına kafasını g&ouml;md&uuml;, derin bir uykuya daldı. Kendine geldiğinde, k&uuml;&ccedil;&uuml;k zifiri karanlık bir odanın i&ccedil;indeydi. Ne olduğunu anlayamadı, yaptığı hi&ccedil;bir şeyi hatırlamıyordu. Ama biz hatırlıyorduk: yenik d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; nefsiyle, b&uuml;t&uuml;n hayatını mahvetmişti.</p>
<p>Şevin SEMİZ</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>