EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Dizi & Film https://edebiyatblog.com/rss/category/dizi-film EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Dizi & Film tr-TR © 2021 | EdebiyatBlog® | Tüm Hakları Saklıdır. İnceleme: Tick Tick BOOM https://edebiyatblog.com/inceleme-tick-tick-boom https://edebiyatblog.com/inceleme-tick-tick-boom  

Tick Tick Boom , yönetmenlik koltuğunda Lin-Manuel Miranda`nın oturduğu ve başrolde  Andrew Garfield`ın oynadığı Netflix yapımı bir müzikal film.

Gerçek hayatta da yaşamış olan Jonathan Larson isimli besteci , söz ve oyun yazarının yaşadıklarını anlatıyor. Film boyunca Jonathan , hayatının en önemli kısmını bir müzikal olarak anlatıyor. 8 yıl boyunca üzerinde çalıştığı “Superbia” isimli çalışmasını keşfedilmek ve sanatıyla hayatını devam ettirebilmek umuduyla 30. yaşına basmadan yetiştirme çabasını izliyoruz.

Bu film şu ; ana karakterin hayaline ulaşması için önüne çıka zorluklar ile mücadele etmesi , bir ara pes eder gibi yapıp sonrasında bir şekilde başarıp mutlu sona ulaşması klişesi aslında ancak bir konu bu filmin hikayesini çok iyi kılıyor. Bu konu ise realite. Bu tarz diğer filmlerde ana karakter , tüm sistemlerin mükemmel işlediği bit ütopyada yaşıyormuş da bir tek çevresindeki insanlar onlara inanmıyormuş gibidir. Bu filmde ise ana karakterimizin en büyük problemi ne vakit ayıramadığından üzülmelerine sebep olduğu arkadaşları ne ona inanmayan insanlar ne de kötü giden ilişkisi değil geçim sıkıntısı ve 30 yaşına girmesine çok kısa bir süre kalmış olmasına rağmen hala çevresindeki diğer insanlar gibi bir düzen oturtturamamasıdır. Hayali ve sanatı uğruna 8 yıl boyunca bir müzikale çabalamış ancak neredeyse 30 yaşına gelmesine rağmen elinde koca bir sıfır vardır. İsterse tüm bu işten vazgeçebilir ve oldukça güzel bir hayatı olabilir. Arkadaşları ve sevgilisiyle arasını düzeltebilir , güzel bir miktarda para kazanabilir , iyi bir araba ve ev sahibi olabilir. Ama bunlara sahip olmak onu gerçekten mutlu edebilecek midir? Yoksa tüm bunlar pahasına büyük bir risk alıp sanatını mı icra edecektir. Faturalar birikirken , zaman giderek akıyorken , sevdiği insanları kaybederken… hayat devam ediyor  , para kazanması lazım , ilk kez sahneye çıkacak olmasına rağmen hala Superbia bitmemiş durumda. Yetiştirebilecek mi? Peki ya başarısız olursa? O zaman son 8 yılı çöpe gitmiş olacak. Hayatının geri kalanını , ruhsuz bir beyaz yakalı olarak mı geçirecek , müzik yapma isteği her yerini sarıyorken? İşte film boyunca Jonathan bunlarla mücadele ediyor. Bu açıdan bu filmi çok seviyorum. Zaman sizi beklemiyor. Tik tik tik zaman akarken sorunlar üst üste biniyor ve tik tik sesi giderek daha da hızlanıyor. Sen daha ayağa kalkamamışken yeni sorunlar doğuyor ve tik tik sesi her seferinde daha da hızlanıyor ta ki BOOM sesini duyana kadar.

Ve dediğim gibi Jonathan tüm sorunlarını çözebilse bile ya Superbia başarısız olursa. Jonathan`ın 8 yılda üzerinde çalıştığı bu müzikal…nasıl desem…biraz alışılmışın dışında bir iş. Hatta baya alışılmışı dışında bir iş.

Eğer hayatınız boyunca yapmak istediğiniz bir şey bulduysanız bunun uğrunda önünüze çıkan herkesle savaşabilirsiniz. Ama eğer doğrudan sistemin kendisi sizin gibilere alışık değilse ya da doğrudan sizin gibileri barındırmak istemiyorsa o savaşı ne kadar ileriye götürebilirsiniz ki? Yaşamak için temel bazı şeylere ihtiyacınız var. Her sanatçı hayatlarını çok iyi geçirmedi. Hatta ciddi bir kısmının değeri , onlar öldükten sonra anlaşıldı. Bu riski alabilir misiniz mesela. Bu film bunları bir ke daha düşünmeme sebep olmuştu. Yani kısacası bu hikaye bana benzerlerine nazaran daha realist geldiği için seviyorum.

Oyunculuklar ise oldukça başarılı. Özellikle başroldeki Andrew Garfield muazzam bir iş çıkarmış. Gerçekten çok iyi ir performans sergilemiş. Duyguyu izleyiciye vermeyi çok iyi başarıyor. Diğer oyunculularda da rahatsız edici bir performans yok. Filmin odağının Jonathan dışında kaydığı diğer karakterlerin oyunculuğu da fena değil.

Şarkılar ise gerçekten çok güzel. Benim favorilerim 30/90 , Swimming , Come to Your Senses ve Louder Than Words. Özellikle 30/90 şarkısı özünde depresif bir konu anlatıyor olmasına rağmen oldukça hareketli olması baya hoşuma gitmişti. Şuna da değinmezsem olmaz Sunday şarkısının olduğu kısım kesinlikle ilginç ve oldukça komik bir kısımdı.

İşin hikaye dışındaki kısımlar hakkında (yönetmenlik , oyunculuk vs.) pek bilgim olmadığından bu kadar bahsetmem yeterli olur diye düşünüyorum.

Özetle Tick Tick Boom ; Netflix`sin nadir başarılı işlerinden biri bence ve iyi bir hikaye izlemek , iyi müzikler dinlemek istiyorsanız bu filmi kesinlikle izleyin.

]]>
Tue, 15 Nov 2022 13:18:44 +0300 Garip
AŞIKLAR BAYRAMI https://edebiyatblog.com/asiklar-bayrami https://edebiyatblog.com/asiklar-bayrami Sanal yazı evinde bir aylık tempolu bir yazı maratonundan sonra film- dizi izleme ve bloga yazma işlerine geri döneyim dedim. 
 
Herkese selam. Umarım keyifler iyidir. Bu gün son günlerin popüler ama izleyip beğenen bir kişiye bile rastlamadığım filmden bahsedeceğim: 
 
Kemal Varol'un üçleme kitabının ikincisinden aynı isimle uyarlanmış bu film son zamanlarda izlediğim en boşluklarla dolu yapımlardandı.
 
 Kimine göre özellikle bırakılmış olan bu boşluklar benim gibi kitabı okumamış olan izleyici için olmamışlık hissi vermekten öteye gitmedi.
 
Yirmi beş yıldır birbirini görmeyen baba oğulun uzun yol boyunca hesaplaşmalarının olmasını bekledik ama nerdeyse oyuncu Kıvanç'ın iki kere beni neden yatılı bıraktın, aramadın, her hafta gelirsin diye bekledim, neden diye sorup karşılık alamaması dışında konuşma sahnesi yoktu. Ki bu da birbirinin aynısı sahnelerdi, ne açıldı ne konuşuldu yanıtlar. 
 
Yolda jandarma durdurdu. Arama yapmak istedi. "Avukatım" yanıtına" Fark etmez" diye cevap verildi ki bu bile hatalıydı. Her ne kadar uygulamada aksaklıklar yaşansa da hukuk açısından; kimlik sorulanın Avukat olması "fark" eder. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali hariç Avukatın üzeri ve yanında taşıdığı eşya, otomobili ve kullandığı diğer araçlar aranamaz. 
 
Bu notu da düştükten sonra müziklerin de keyif vermediğini düşünüp uzman görüşlerine baktım. Onlar da çok eksik bulmuşlar.
 
Heves Ali adlı aşık, babanın hayatı anlatılırken neden olduğu uçurumlar, neler yaptığı ve neden yaptığı verilmeliydi. Benim anladığım çocuğunu da her geçtiği yerde aşık olup türkü yaktığı kadınları da boynu bükük bırakıp gittiği. Herhalde çok beddua aldı kadınlardan ki ömrünün sonunda kötü hastalığa yakalanıp helallik isteyeyim dedi, yola koyuldu ama onu da beceremedi. 
 
Ben bunu neden izledim, araba reklamı mıydı, uzun yol manzaraları mıydı bilemedim. Neyse ki çamaşırları katlayıp sökükleri dikerken ses oldu evin içinde. 
 
Filmden anladığım Kıvanç Tatlıtuğ harbi yakışlıdır ama senaryo boşsa adam ne yapsın:))) Kağıttan bir karakterdi, hayatı, babasızlığın etkileri, ne yer ne içer, kimi sever belli değil. Şehirde çalışan bir avukat, doğu illerine doğru yolculuk yaparken hastanede babasına serum takan hemşireye sanaldan yazıp akşam evine gidip orada sadece uyur mu? Hemşirenin ensesindeki yarım mandala dövmesi hoştu ama diyalogları boştu. Ağaç kovuğundan mı çıktı bu adam, ne oldu şimdi bu kadınla gibi sorularla beni bıraktı.
 
Kitabı okuyan varsa detaylar konusunda bizi aydınlatabilir. Ama sosyal medyada gördüğüm kadarıyla hevesle başladıkları film için onlar da kitabın ve yazarı hatırına ağızlarına fermuar çekiyorlar.    
 
Aklımda kalan tek cümle, "Aşıklarla açların uykusu gelmez." 
Uykumun gelme sebeplerini buldum :))  

 

]]>
Thu, 08 Sep 2022 13:32:54 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
Mini dizi, büyük acılar : Mezarlık https://edebiyatblog.com/mini-dizi-buyuk-acilar-mezarlik https://edebiyatblog.com/mini-dizi-buyuk-acilar-mezarlik Yarıda kalan davalar, bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkan katiller,tecavüzcüler... Bunlara ne yazık ki fazlaca tanıklık ettiğimiz şu lanet zamana harika bir eleştiri dizisi. Bir günde izleyebildiğimiz bu dizinin onlarca yıldır süren acı gerçeğimiz olması o kadar büyük bir yük ki biz kadınların üstünde. Abdullah Oğuz'dan yine muhteşem işlenmiş bir polisiye dizi... Kendi hikayelerinin kahramanları olan, birbirinden farklı dört dürüst savaşçı olan ana karakterlerimiz, üstü kapatılan birçok kadın cinayeti davasının çözümü için açılan yeni birime atanır ve sıkı çalışmalarıyla kan donduran bütün vakaları çözüme kavuşturuyorlar. Bu süreçte de ekip arkadaşlarının ve diğerlerinin dahi sözde feminist laflarıyla mücadele ediyor baş kahramınımız Önem başkomiser.

Diziyle alakalı tek bir sorun var... Çok az bölümden oluşuyor, bu hikaye bu kadar olmamalıydı. Aslına bakarsanız, 4 bölümle bile emniyete gerçekleri en ağır şekilde tokat gibi çarpmayı başaran bu dizi başta biz kadınlardan,çocuklardan ve haksızlığa uğrayan herkesten özür diliyor. Sizlerle de o sözleri paylaşmak istiyorum. 

“Sistematik biçimde eski sevgilisinden şiddet görmesine rağmen Emniyet olarak kendisine şikayet edecek güveni veremediğimiz için özür dilerim” 

“Sokakta arkalarına bakmadan yürüyebilecekleri güveni Emniyet teşkilatı olarak veremediğimiz için özür dilerim.”

“Tacize tecavüze uğradıkları halde adalete inanmayıp bunu saklamak zorunda kaldıkları için özür diliyorum.

Bu ülkenin tüm çocuklarından özür diliyorum, canice vahşice öldürüldükleri halde katilleri hala sokakta ellerini kollarını sallayarak dolaşabildikleri için.

Kadın erkek çocuk fark etmez, haksızlığa uğrayan adalet arayan fakat bunu bulamayan tüm vatandaşlarımdan özür diliyorum.”

]]>
Sun, 03 Jul 2022 18:23:03 +0300 Nur Bersun
UYSALLAR https://edebiyatblog.com/uysallar https://edebiyatblog.com/uysallar Uysallar, Onur Saylak'ın yönettiği, Hakan Günday'ın senaryosunu kaleme aldığı psikolojik drama ve komedi içerikli mini dizisi olarak ekranlarda. 
 
Bu kara komedi epey yavaş başlıyor. İlk iki bölüm festival filmi tadında ilerliyor. Yanında başka şeylerle uğraşabileceğiniz kadar:)) Ama merak unsuru da diri tutulduğundan peşinden gidiyorsunuz. Üçüncü bölümden sonra hızlanan diziyi gecenin ilerleyen saatlerinde izledim. Hem de iş yorgunluğu üzerimdeyken yedinci bölüme kadar geldim. Daha dinç bir kafayla bitireyim diyerek süresi diğer bölümlerden de uzun olan son iki bölümü ertesi güne bıraktım. 
 
Sekiz bölümden oluşan dizi 30 Mart 2022 tarihinde Netflix'te yayınlandı. 31 Mart'ta bitirildi:)) 1 Nisan'da yazılıyor:)) Oysa epey zamandır çok dizi ve film bitirmeme rağmen yazacak fırsatı bulamamıştım. Bu sefer ara soğumadan yazayım istedim. 
 
Dizinin başrollerinde Öner Erkan, Haluk Bilginer, Uğur Yücel ve Songül Öden var. Hepsi birbirinden iyi oyuncular, dolayısıyla müthiş oyunculuklar sergilemişler. 
 
Konusu şöyle ifade edilmiş: "Mimar Oktay Uysal eşi, iki çocuğu ve babasından oluşan ailesinden gizli olarak bir punk hayatı sürmeye başlar. Ancak o sırada ailesi de Oktay'dan gizli kendi dünyalarını kurmanın peşindedir. Uysal ailesinin yalanlarla dolu bir evi, Oktay'ın da inşa etmesi gereken bir hapishanesi vardır. Ailene karşı kendin olabilmek mümkün müdür yoksa herkesin ikinci bir hayata mı ihtiyacı vardır?" 
 
Bu çok önemli bir soru: En iyi tanıdığımızı sandığımız insanlar aile bireylerimizdir. Oysa ben uzun zamandır bunun tam tersini düşünüyorum. Arkadaşının tanıdığı insanla çocuğun aynı kişi değil. Anne baba çocuğa hükmedebilir ama sadece görünüşte. Kendi kendine kaldığı vakit herkes bir başkasına dönüşüyor. İşte bu noktada dizinin sorduğu soru önem kazanıyor: "Ailene karşı kendin olabilmek mümkün müdür yoksa herkesin ikinci bir hayata mı ihtiyacı vardır?"
 
Tıbben ikinci bir hayat, niteliğine göre çeşitli adlarla hastalık olarak nitelenir oysa. Ama bazen aile, toplum, çevre, okul, hatta arkadaşlar insanın kendi olmasına müsaade etmez. 
 
Kendin olmak kendi başına kalmayı, hayatın yükünü tek başına omuzlamayı gerektirir. 
 
Aile ise bir kabuktur, koruyan kollayan ama kabuğa göre şekil aldıran. 
 
Herkesin normali ailesinde gördüğüdür. Bir başkasına garip gelir bu normaller ama onun normali de diğerine gariptir. Orta yolunu içinde yaşanılan toplumun tavrı belirler. Bu tavır da dönemlere göre değişir. İleri demokraside başkadır mesela. Pek tadamadığımız için bilemiyoruz tabi:)) Baskıcı zamanlar, hani birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç olduğu söylenen vakitlerle insan hamuru ailesinden çok daha şiddetli kalıplarla şekillendirilir. 
 
Dolayısıyla kendi kendineyken "Kendi" olabilen biri bile okulda, işte, dairede hep farklı biri olmak zorunda kalır. 
 
Bizim gibi yargılamanın, yargısız infaz şeklinde, herkesin herkese uyguladığı şiddet olarak yaşandığı toplumlarda bu ikilikler daha da artar. Herkesin diğerinin hayatına ilgi duymadığı yerlerde ise kim kime dum duma yaşandığından kendi olabilmek daha fazla mümkündür.
 
Dizi de İstanbul'a çöken ve bir türlü kalkmak bilmeyen sisle açılır. Her şey bulanıktır. Uçaklar kalkmaz, korku vardır. Herkes evi dışında güvende değildir. Orada da herkes kopuktur. 
 
Sosyal medyada farklı görünmek normal, fikirlerini dillendirmek korkutucudur. Herkes kendi gettosunu kurmuş ve alanında ötekini istememektedir. Ama zamanla sıkıştığı bu yerde amaçsızlık bataklığına saplanır ve çıkış için çabaladıkça daha da batar. Sonu herkes için muamma olan bu bataklıkta çırpınır durur. 
 
Dizide kahramanımız Avrupa'nın en büyük cezaevi ihalesini almış şirkette çalışmaktadır. Bütün dünyaya cezaevleri satmak isteyen bir zihniyetin uzantısı olarak çalışmak zorunda olduğu yerde kapana kısılmıştır. Hani derler ya "Kapitalizm yüksek fonksiyonlu özgüvensizlerin sırtında ayakta kalır" diye aynen bu durum yaşanmaktadır. 
 
Vazgeçilmek istenmeyen bir yaşam standardı ve onun ceremeleri. Karısı için de kariyerinden çocuklar için vazgeçmenin oluşturduğu saygınlıkta yoksunluk hissi ile çok çalışan kocanın hayatında yokluğu ile açılan boşlukta sallanış söz konusudur. Hep böyle değil midir? Az çalışan erkekler düşük kazançlarla yoksullukta boğar ailesini, çok çalışıp kazananlar da kendine yükmüş gibi gördüğü ailesinden soğurken, yokluğunun gölgesinde karısı ve çocukları yalnızlıkla savrulur oradan oraya. 
 
Herkesin bir alıcısının olduğu hayatta kimsenin yalnızlığa mahkum olmadığını anlaması ile ahlaki değerler arasına sıkışması vardır bir de... 
 
Uysallarda da durum böyle: Herkesin birbirine oynadığı bir ev. 
 
Ama burada yaşananların en büyük sebebi genel atmosferdir. Yalancıların mumlarının söneceği o yatsı vaktinin gelmeyişi, sisin kalkmayışı, gecenin yıllardır uzaması... Baharların gelmeyişi... Günlerin uzaması, kısalması mevsimlerin deveranı ama ne karanlığın ne kışın insanların hayatını terk etmeyişi...
 
Ve Uysallar. Ne demişler "Sessiz atın çiftesi pek olur."  
 
İyisi mi uysal olmamak, her şeye sessiz kalmamak lazım. İçinde biriken öfke ile nerede nasıl patlayacağın belli olmaz. Kapitalizmin gölgesinde sadece yaşam koçları rehberin olamaz. O nefesleri derin derin alırken gün gelir gerçekten nefes almayı becermen gereken bir mesele olduğunda nefessiz kalırsın. 
 
Ne olursa olsun, insan sosyal bir varlıktır. Ölmediyse bir vicdan taşır ve bunun rahatsızlığı yok saydığınız şeylerin de ağırlık yapmasına neden olur. 
 
Dizide masum ve vicdanlı tek bir kişi vardır; o da ailenin on yaşındaki kızıdır. On yaş enteresan ve elbette bilinçli bir seçim. Mahkemelerde psikologlarla ifadesi alınan on yaşına kadar olan çocukların beyanlarının doğruluğu, on yaşından büyüklere oranla daha net kabul edilir. Belki günümüzün çocuklarında hızlı farkındalıkla bu yaş biraz daha erkene çekilebilir ama bir çocuk başkasının yanında yırtık bir çorapla görünmekten ne vakit utanmaya başlar işte o zaman ikinci bir sahte benlik oluşumu başlamıştır. Artık görünmek için yaşayacağı bir hayata adım atmıştır. 
 
Ve belki de tek gerçek günümüz için şudur: Kimse göründüğü kadar temiz, hissettiği kadar suçlu değildir. Tabi hissedebiliyorsa, bu bile yaşadığını ve vicdanı olduğunu gösterir. İnsan, nisyan kökünden türemiş bir kelime olarak, unutan, hata eden manalarını barındırır içinde. Bunu hatırlayıp yanlışından dönmek için hala vaktinin olduğunu fark etmelidir. 
 
Susma uysal, sustukça sıra sana gelecek. Ve o zaman çok geç olacak. Tek çözümün ölüm olmadığını ölmeden keşfedebilmek umuduyla...              
Sistemi, kendinizi, size dokunmayın yılanları suskunlukla besleyişlerinizi, sahtekarlık kavramanı tekrar gözden geçirmenize vesile olacak diziyi izlemenizi bu gerekçelerle tavsiye ediyorum. 
 
 
Handan Kılıç    
1Nisan 2022
İzmir    
]]>
Fri, 15 Apr 2022 04:13:49 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
(KDrama) Flower Of Evil İncelemesi https://edebiyatblog.com/kdrama-flower-of-evil-incelemesi https://edebiyatblog.com/kdrama-flower-of-evil-incelemesi Herkese selam/こんにちは、皆さん/안녕하세요.

Bugün ilk kez burada bir yazı yazıyorum. Gerçi uzun zamandır yazmak istiyordum ama hem vaktim olmuyordu hem de yazacak içerik bulamıyordum. Ama sonra aklıma inceleme yazmak geldi. "Ne incelesem?" diye düşünürken benim bookstagram hesabımda ilk kez incelediğim K-Drama olan "Flower Of Evil (Kötülüğün Çiçeği)" burada da incelemeyi düşündüm.

Bunu düşünmemde gerekli bir şey var elbette. Günümüz coğrafyasında nedeni belli olmayan bir Asya Irkçılığı var. Bunu geçtim, herhangi birisi bu Asya ülkelerinden olan bir kültür ürününü kendine katarken bu bizim düşmanlar birden garip davranışlar sergiliyor. Bunu başka bir yazımda uzunca anlatırım. Çok vakit kaybetmeden asıl konuma geçmek istiyorum.

Öncelikle yazımda görebileceğiniz bir şey var; "!!Spoiler!!" gibi bir ifadeyi görürseniz ve okumak istemezseniz bunun bittiğini belirten ifadeyi bulunuz. Böylece durduk yere spoiler görmezsiniz.

Ben bu K-Dramayı sanırım 2020 Kasımında izlemeye başlamıştım. Ve evet, bu ilk K-Dramamdı. O zamanlar dil öğrenme hevesinde olduğum için yabancı arkadaşlar ediniyordum. Fakat kültür farklılıkları olduğu için pek fazla konuşamıyordum. Sonra bir gün bir arkadaştan dizi önerisi istemiştim ve o da bana bunu tavsiye etmişti. Vakit kaybetmeden izlemeye başladım.

Dizinin konusu mükemmel, bunda şüphem yok. Ama bir sorun var. Dizi acayip ağır gelebilir. O zamanlar pandemi dönemiydi ve çoğu insan evde zamanını geçirdiği için psikolojik olarak zayıflamıştı. O yüzden izlerken çok ağır geldi ve ara verme zorunda kalmıştım.

Yaklaşık 4-5 ay süre sonra kaldığım yere geri döndüm. Ve bu sefer inanılmaz derecede kendini ekran başına kililtlemeyi başarmıştı. Zaten 24 bölüm vardı ve ben de 10. Bölümde ara vermiştim. Geriye kalan 14 bölüm keyifli geçti. 

Hikaye mükemmel, ost'lar (dizi şarkıları) mükemmel, oyuncuların yaptığı rollerin kalitesi mükemmel. Bunlar benim için gerekli olan temel şeyler.

Biraz özet geçmem iyi olacak sanırım.

Şimdi Baek Hee Sung adında abimizin normal aile babası gibi olan yaşantısını bir süre izliyoruz. Sonra bir farklı bir şeyler olduğunun farkına varsak da dizi yavaş yavaş asıl gerçeği açığa çıkarıyor. Sonra gazeteci olan Kim Moo-Jin çıkageliyor ve Sung abimizi tanıyor. Ama gerçek adının bu olmadığını biliyor... Sonra işte ipler kopma noktasına gelmişken bakıyoruz ki Sung aslında Sung değilmiş. Gerçek Sung arabayla bizim tanıdığımız Sung olan Do Hyun-So'ya çarpan kişiymiş. Sonra babası Sung'u polisler yakalamasın diye uyutmuşlar. Hyun-So'nun aklı başında olmadığı için ona Sung olduğunu inandırmışlar. İlerleyen bölümlerde aklı başına geliyor. 

Bu kadar anlatmam yeter. Zira hikâyenin tamamını yazarsam izlemenin bir anlamı kalmaz. Ben sadece hikâyenin biraz üstünden anlattım. Çok başka noktalar da var.

!!Spoiler!!

Ama beğenmediğim bir şey vardı. Dizinin finali sanki süre sıkıntısına gelinmiş de hemen akla gelenleri senaryoya dökmüşler gibiydi. 22 bölüm gayet dolgun bir hikaye akışıyla gidiyordu ama 23 ve 24. Bölümler biraz basite kaçılmış gibiydi. Ha bu kişiden kişiye değişir. Bana göre böyleydi.

!!Spoiler!!

Son olarak konuyu toplayıp kapanışı yapacağım.

Diziye puan vereceksem 8/10 derim. O zamanlar incelediğimde 10/10 vermiştim. Ama üzerine o kadar K-Drama izledim ki (topu topuna 3 tane bitirdim) diğer izlediklerim bu diziyi solladı diyebilirim. IMDb sayfasındaki puanı 8,8/10. 

]]>
Sun, 06 Mar 2022 21:24:08 +0300 Semih Savan
LA CASA DA PAPEL ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME https://edebiyatblog.com/la-casa-da-papel-uzerine-bir-degerlendirme https://edebiyatblog.com/la-casa-da-papel-uzerine-bir-degerlendirme

Mottosu, "Sonuçta her şeyin mahvolması için aşk iyi bir nedendir" olan dizide beş sezon geride kaldı ve hikâye sona erdiğinden dizi tutkunlarına veda etti. Bu yazıda dizinin sevilme nedenlerini kendi gözlemlerim ve son sezonlarının akabinde yer alan belgesellerden aldığım notlar üzerinden irdeleyeceğim. 

Türkiye’de genel olarak çok popüler olan dizinin sevilme gerekçelerinden ilki senaryo ekibinin başarısıydı. Bu konuyu detaylandıracağım ama baştan önemli bir faktörün hakkını verelim istedim: Dizinin müzikleri. Gerçekten çok etkileyiciydi. Hele dördüncü sezondaki şarkılar bir başkaydı. Berlin'in düğününde çalanlar nefisti. 

Ben müzikleri o kadar sevdim ki, birçok dizi de sıkça kullandığım “introyu geç” seçeneğini yok sayarak her bölüm başında ve sonundaki müzikleri de zevkle dinledim.

Şimdi gelelim asıl meseleye: Bunu söylediğimde birçok kişinin abartıyorsun dediğini işitsem de bence Game of Thrones dahil izlediğim diziler arasında ilk sezondan son bölüme kadar en sürükleyici bulduğum dizi La Casa Da Papel’di. Genelde ortamda fiziksel bir engel çıkmadıysa her sezonu tek oturuşta bitirdim. Bazen (Digital platformlarda izlemediğim çok fazla dizi olmasına rağmen) dönüp sevdiğim bölümlerini tekrar seyrettiğim diziye bağlanma sebebim tabi ki başarılı karakterleriydi.

Dizide ara sıra rastladığımız mantık hataları da vardı ama bir kere sevince, o bağ izleyici ile karakterler arasında oluşunca senaryodaki eksiklikleri hoş görüyor insan:) Mesela Tokyo online bağlantı ile ameliyat yapsa da tıp gibi zor bir eğitim ve tecrübe yok sayılsa da gülümsüyor sadece. Bunda da oyuncuların role girmedeki başarıları etkili.

İyi kötü diye net olarak sınıflandıracağımız karton karakterler yok mesela. Her kimin hikayesi derinlemesine incelense yaptığı hatalardan dolayı hak verir hale geliyorsunuz. Zaten hayat da böyle değil midir? Tek tek herkes haklı ama kesişim kümelerinde ne çok haksız vardır kızdığımız. Bankanın çalışanlarından menfaatine göre sürekli taraf değiştiren Arturo Roman mesela, herkesi deli ediyor izlerken ama aslında bu durum insanı anlatıyor. Görmekten kaçtığımız, başkasında ise eleştirdiğimiz ama bir şekilde içimizde olan gölge yanlarımıza dokunduğundan bu hisleri yaşattığını sonradan fark ediyoruz.  

Profesörün ve Berlin'in duygusal davrandığı konularda nasıl çuvalladıklarını görünce, duyguların insanı aşağı çeken bir çeldirici olduğunu kavrıyor, dizinin mottosunun her bölümde temaya uyduğunu anlıyoruz. Bölümler ilerledikçe karakterler arasında beraber aştıkları nice zorluk sonrası duygusal bağlar kuruluyor. Dolayısıyla ilk sezon gibi profesyonel davranamadıklarını, bunun sonucu hatalar yaptıklarını görünce onların da insan olduklarını hatırlıyor, karakterleri daha çok seviyoruz. 

Dizi her ne kadar ülkenin merkez bankasını soyan bir grup çılgının müthiş planlar dahilinde ilerlemesiyle gelişse de eylemlerin felsefesi var. Böylece halkın desteğini topluyorlar. İspanyol Emniyet Teşkilatının, özel birliklerin acizliğini görünce seviniyoruz. Halkın beraber olursa güç odaklarını dize getireceğini fark ediyoruz. İktidarı demokratik davranmaya zorlayan Avrupa Birliği üyeliğinin getirdiği sorumlulukların merkezi hükümetlere karşı halkın emniyet supabı olduğunu hatırlıyoruz. Emniyetin ne kadar emniyetsiz olabileceğini, kamera olmayan yerde yapılanlarla göz ardı ettiğimiz gerçeklerden haberdar ediliyoruz. Dördüncü sezonda çölde işkence yapan kişinin Osman isimli bir Türk olmasından rahatsız olmuşken gündeme düşen haberlerle İspanyol senaristlerin her şeyi takip ettiklerini görüyor, eleştirilmek yerine düşünülmesi gereken bir husus olduğunu hatırlıyoruz. Sonuçta mızrak çuvala, hukuksuzluk evrensel yasalara sığmıyor. Görmezden gelinip sessizliğe gömülmesi bunların olmadığını kanıtlamıyor.

Belgeselin tanıtımından neden bir grup suçlunun bu kadar sevildiği, aslında soygun yapan, adam öldüren, yasaklı birçok eylemi alışkanlık haline getirmiş bunca farklı yapıdaki insanın neden bu kadar izlenir olduğunun sosyolojik ve psikolojik incelemesinin yapıldığını zannetmiş, başına iştahla oturmuştum aslında. Yine de pişman kalkmadım. Umarım bu konu üzerine uzmanlar da çalışır ve aklıma gelenler dışında neden diziyi çok sevdiğimizin ardındaki bilimsel gerçekleri ortaya koyarlar.

Fenomen isimli bu belgeselde ne anlatılmış peki derseniz, dizinin kamera arkası görüntüleri ile başarısının sırlarından bahsedilmiş. Yani, dizinin ikinci sezonu yerel televizyonlarda ilgi görmemişken Netflix satın aldıktan sonra dünya çapında en çok izlenen dizi olmasının hikayesini izliyoruz. Mesela oyuncular sosyal medya hesaplarının takipçilerinin birdenbire artışı ile şok olmuşlar. Farklı ülkelerde yapılan çekimlerde yaşadıkları kolaylıklar ve izdihamlar neticesinde gerçekten dünya starı olduklarını anlamışlar. 

Ama sanırım sevilmesinin en önemli sebebi yukarıda da kısmen değindiğim gibi insanların otoritelerden yorulmaları ve filler tepindikçe ezilen çimen olmaktan bıkmaları. Sonuçta halk olarak elimizden bir şey gelmiyor. Bir şekilde hâkim sistemlerde rejimler ve yönetimi elinde tutanlar tüm dünyada halkı ezdiği, yanılttığı, üzdüğü için olsa gerek bu güçleri zekasıyla alt edecek bir grup soyguncu ve bunu bir ideal uğruna bir felsefe gözeterek yapan Profesör karakteri çok seviliyor. Ne demişler: "Dinsizin hakkından imansız gelir"   

Bence fenomen olmalarının sırrı, samimiyet, tutku, romantizm dozunun da iyi ayarlanması. Tabi ki tüm Netflix yapımlarında olduğu gibi cinselliğin de cinsler üzeri bir boyutta kullanılması ile yükselen değerlere paralel hareket edilmesi de unutulmamalı. 

Ayrıca bu belgeseller "Dizi senaryosu nasıl yazılır?" konulu bir ders gibi olduğundan yazı ile ilgilenenler mutlaka izlemeli.

Şimdi biraz belgeselde anlatılan başarı sırlarından aldığım notları paylaşayım: 

Bu bir soygun hikayesi değil birbirini seven insanların soygunu.” Sevgi izleyiciye geçen en önemli çapalardan olduğundan yola çıkarken sağlamcı davrandıklarını görüyoruz.  

Karakterler öncelikle, anne, baba, çocuk, bunlar tüm insanlığın ortak halleri. Evrenselliğe farklı yönlerden baktık. Karakterler seçilirken herkesin empati kurabileceği türden seçildi. “Bir şekilde kader kurbanı olmuş, kötü aileye doğmuş, iyi insan olmak için çırpınsa da çevrenin, evin, toplumun buna izin vermediği, her türlü travmayı yaşamış, eğitim alamasa da bir şekilde kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış insanlardan bir ekip kurulması. Herkesin yapabileceği hatalar yüzünden suça bulaşmış sonra da dışlanmış insanlara karşı empati kurmak kolaydır. Sonuçta hepimiz bir şekilde kendi basit hatalarımızın bedeli olarak ağır cezalar çektiğimiz bir sürü olay yaşamışızdır. 

Bu bir soygun hikayesi. Dolayısıyla hırsızın oğlu hırsız ama karakterlerin kendini kabul ettirmesi önemli. Profesör, çok rastlanan bir tip değil. O yüzden de tek ama kendini en iyi kabul ettiren karakter. Zekasıyla bizi kendine hayran bırakan planlar yapsa da aslında bir ezik. Tam bir sosyopat. Âşık olana kadar duyguları olduğunu bile anlamadığımız, yakışıklı olmasına rağmen özgüvensiz, toplum içinde insanlarla kolay iletişim kuramayan biri. Ama baş kahramanımız o. Düşündüklerini söyleyemeyen biri iken sevdiğine ne yapıp edip ulaşması, ekibindeki herkesi değerli hissettirmesi de yabancı ve hasret kaldığımız bir özellik olduğundan çok sevildi bence. Hani meşhur bir söz vardır, “Hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir” diye. Bu topraklarda gelişine vurup günü geçirmeyi yaşamak sayarken hayatta B planlarımız çok da olamıyor. Bunlarının bedelini ağır ödediğimiz zamanlardayken Z planı bile hazır bir Profesöre hayran olmamamız düşünülemezdi. Belki de herkes bu yüzden sevmişti bu sıra dışı adamı.

Başarının sırlarından bence en önemlisi karakterleri ters yüz etmeleri. Her an ne yapacağı belli olmayan Tokyo'dan bile istikrarlı davranacak bir lider, profesöre aydınlatma yaşatacak bir zekâ parıltısı çıkartmak. En kötü insana bile merhamet duyacağımız olaylar, duyguların senaryoda olması son derece etkili.

En gaddar tiplemeden ispiyoncuya topluma ayna tutacak karakterlerle bir olay örgüsü kurmak. 

Dizilerde tiplemeler kibar ve mutlu ise anlatacak çok bir şey yoktur. Sıkıcı olur. Burada sürekli sorun çıkaran kontrolsüz tipler var ama her adımı önceden hesaplayan zekâsı ile profesör ve liderliği ile Berlin de var ki sevilen bu iki karakter sık sık her şeyi ve herkesi kontrol altına alabiliyor.

"Bir de karakterlere hiç merhametimiz yok. Hepsinin hayatı pamuk ipliğine bağlı, her an hepsi ölebilir." Bu diziyi çekerken yazan senaryo ekibinin söylediği bir cümle ve bence yazan insanlar için önemli ipuçları içeriyor.

Kara mizah da ölçülü şekilde kullanılmış. "Arturo Roman herkesin istinasız sevmediği bir karakter. Çünkü hepimizin zorba yanını yansıtıyor. En insanımız o, utancımızı bize hatırlattığı için, ayna olduğu için yaptıklarını seyretmeye dayanamıyoruz." 

"Hakikati takıntı haline getirdik. Görüntü ve sanatı birleştirdik"

Gerçek başarının en önemli unsuru elbette simgeler: Dizi bir şekilde yeni semboller evreni yarattı.

1-Kırmızı renk

2-Bella Ciao marşı

3-Dali maskesi   

Bella ciao marşı yani Çav Bella Mussolini'ye karşı direnişin simgesi iken tam yetmiş beş yıl sonra bu dizide kullanılarak başkaldırının mistik yanı güçlendirildi. Dünyanın her yerinde en çok dinlenen, söylenen şarkı oldu.

Heyecanı diri tutmanın diğer yolu da tüm karakterlerin sürekli diken üzerinde yaşaması oldu.” Son saniyede yazmak, yani bölüm çekilirken ekibin yazıyor oluşu, oyuncuların bile her şeyi son anda öğrenmesi halini son anda üçlük sayı atmaya benzetmişler:) Yani kervanı yolda düzmüşler. Baştan belli bir son yokmuş ve akıllarına Viking- İspanyol sahtekarlığı olayı gelmiş. Tamam diyerek hikâyeyi bitirmişler.

Hasılı kelam bütün sayıları attılar, dünyada en çok izlenen dizilerden olmayı başardılar. Sonunda “Her şey basit bir hayalle başladı. Seyirciyle bağ kuracak bir şeyler yapmak” hedefine ulaştılar.

İkinci sezon tutmayınca yeni iş araması söylenen dizi oyuncuları da bir anda dünya çapında tanınırlığa ulaştılar. Bu da bize gösteriyor ki, hiçbir başarı tesadüf olmasa da tanınmak, bilinmek, para kazanmak hepsi "Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır" denen alın yazısı:)))

La Casa De Papel dizisinden aklımda kalan bir cümle ile satırlarıma son vereyim: "Bazen huzur bulmanın tek yolu uzaklaşmaktır

Hukukun üstünlüğünün kabul edildiği, işkencesiz, demokratik bir dünyada, yani güzel günlerde nice böyle sürükleyici dizileri ağız tadıyla seyretmek dileğiyle.

Handan Kılıç

 

 

 

 

 

 

 

]]>
Wed, 19 Jan 2022 13:28:19 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
KULÜP 2021 Netflix (1) https://edebiyatblog.com/kulup-2021-netflix-1 https://edebiyatblog.com/kulup-2021-netflix-1 Her ne kadar karakter isimleri verilmemişse de, olaylar bağlamında spoiler içerebilir.
 
5 Kasım'da Netflix'te yayına giren Kulüp dizisinden bahsetmek istiyorum bu gün. 
 
Elli-elli beş dakikalık altı bölümden oluşan dizi 1955 yılının İstanbul'un da geçiyor. Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerinden bir kulübün merkeze alındığı bu diziye yoğun ilgi var. Lakin iki gündür en çok izlenenler sıralamasında ilk sırayı başka bir yapıma kaptırmadı. 
 
Haliyle dün akşam üç, bu sabah da kalan üç bölümü izleyerek ben de diziyi bitirdim. 
 
Beğendim mi? Evet. 
İnsanı merkeze almış olduğundan kalbe değen konulardan bahsediyor. Dolayısıyla insan olan herkese ulaşıyor. Tabi ilk sezon olduğu için henüz karakterlerin tanıtıldığını görüyoruz. Çok yoğun diyaloglar yok. Türk dizilerinin karakteristik özelliği uzun bakışmalar, imalar çok fazla. Dönem dizisi olması hasebiyle üzerinde çalışılan dili, kıyafetleri, müzikleri ise çok başarılı. Oyuncuların performansları göz dolduruyor. Hepsi ayrı parlıyor rollerinde.

Ayrıca içine doğulan toplumun, yaşanan siyasi süreçlerin, dahil olunan birliğin/topluluğun/sosyolojik adıyla cemaatin insanın karakterinin şekillenmesinde nasıl da etkili olduğu başarılı bir şekilde işleniyor. 

Aile içi çatışmalar, ana babalarının yükünü taşıyan çocuklar, hayata yenik başlayanlar, öteki olanlar üzerinden bir çok sancılı konuya dokunup geçiyor. Adeta ileride yeni bölümlere imkan tanıyacak şekilde çok şey söylemeden hissettiriliyor. 

Varlık vergisi ile ötekileştirilen ve üstlerine düşeni yapsalar da milliyetçilik adı altında haksızlığa maruz kalan azınlık unsurlarının, dizi özelinde Yahudilerin sekiz yüzyıl önce de gelmiş olsalar kendilerini yerli hissedemediklerini görüyoruz İstanbul'da. 

Demek ki bir yere göç etmek aidiyet kazanmak için yeterli değil. Göçmen hele de asimile olmamış, dilini, dinini değiştirmemişse öteki olmaktan zamanın geçmesiyle kurtulamıyor. Ülkelerin politikanın da malzemesi haline getirilince Kıbrıs'ta Rumların yaptığı saldırıların bedeli İstanbul'da yaşayanlara ödettiriliyor. Böylece sorunlar katlanarak büyüyor. Bir grup ötekileştirilirken aslında hiç suçu olmayan insanlar da çuvala atılıp yargısız infaza maruz kalıyor. Büyük meseleler üzerinden küçük hayatlar kaydırılıyor.    

Dizide komşusunu, patronunu ihbar eden, kazıklayan, ahlaksızca arkadan vuranlar hep bu coğrafyanın insanı. Hızla manipüle edilebilen, cahilliğinden bihaber, ötekini yok edip onun yerine geçmenin, kolaydan zengin olmanın yolunu arayanlar, hak yemekten çekinmeyen, bunu uyanıklık gören Anadolu insanları. 

O dönemde yaşamadım ama tarihimiz sessiz çığlıklarla dolu. Bunları en çok hatıratlardan anlıyoruz. Hukuksuzlukları, dolayısıyla  haksızlıkları 1950'ler öncesinde de, sonrasında da çok gördük, görüyoruz. Politize edildiğinde komşunu ihbar eden, evini ateşe veren, ötekileştirip bunu haksızlığa kılıf yapanlar her kriz döneminde oldu bu topraklarda. Belli ki de hep olacak. Güç neredeyse onun yanına geçerek var olmayı seçenler, omurgasız olduğundan hiç bir zaman dik duramayanlar hep daha önce yemek yediği kabı pisletecek. Zararı kendine/dostuna verdiğini anlamadan. 

İsmet Özel Sebeb-i Telif adlı şiirinde çok güzel ifade eder bu hali:

"Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız

ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla

düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz

siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız."

Tabi bu çiğ süt emmiş denen insanın genel karakterindeki bozukluklar. Yani milliyeti, dini fark etmeden her toplumda kaliteli insanlar ve şerefsizler var. Ortadoğu insanı belki biraz daha hızlı gaza gelip enini sonunu düşünmeden şeytanlaştırılan gruplara saldırmada mahir olduğundan bölgede savaşlar bitmiyor. Bölünmüşlükler kullanılarak düşmanlıklar taze tutuluyor.  

Belki bu dizide gelecek sezonlarda olaylar biraz daha ilerleyince, karakterlerin neden kötüleştiği ya da nasıl merhametli oldukları konularını işleyen detaylar gelir. Çünkü tamamen iyi ya da tamamen kötü karakterler olmasının önüne geçilmelidir ki, hayatın olağan akışına uysun. Şimdilik bu oranda bir dengesizlik olduğunu da ifade etmekte fayda var.   

Hayatları iç içe geçmiş karakterler arasında bir çok aşk ilişkisi de var. Dizinin başrol oyuncusu kadının çok sevdiği ama ihanetine uğradığı bir adam var mesela. Onu uzaktan sevdiği halde aşkı fark edilmediğinden içinde biriken öfkeyle sevdiği kadına eziyet eden saplantılı bir aşık var. Hastalıklı tutkusuyla herkese zulmeden merhametsiz bir adama dönüşmüş olduğunu seyrettikçe anlıyoruz. Sonuçta kimse siyah ya da beyaz değil. Herkesin gri alanları var. Ve bunu bildiğimizde herkesin merhamete ihtiyacı olduğunu, ikinci bir şansı hak ettiğini anlar daha kolay empati yapabiliriz.  

Dizide hikaye daha çok Seferadların hayatları üzerinden ilerlediğinden acılarına mercek tutuluyor. Bu kimliğini saklayarak adını değiştiren, ailesi ve kendi üzerinde kontrolcülüğü  yüksek bir insanın yıllar içinde yorulduğunu, vücudunun ve zihninin pes ettiğini görüyoruz. Bu kadının hali beden yalan söylemez gerçeğini anlatıyor. Yıllarca öz kimliğini, inançlarını saklamanın sonucu git gelli bir ruh hali ve unutkanlık hasıl oluyor. Hayat herkesin üzerinden bir şekilde geçiyor. Zengin, fakir, aşık, hasta, genç, yaşlı herkes payını bir şekilde alıyor. İşte bu hayat gerçeğini dizide çok güzel işlemişler. 

Evlatların isteklerine saygı göstermeyen ailelerin baskıcı tavırları, ebeveynleriyle kopuk acı dolu insanların hayatın içinde tutundukları dal olarak aşkı görüp uçurumdan yuvarlandıklarını sezemeyişleri insana dokunan hikayelerden.        

Herkesin gözdesi olan bir kötü oğlan var mesela. Aşık olduğu kızı yok sayan bir serseri aynı zamanda. Bir gece birlikte olduğu ecnebi bir kadınla aralarında şöyle bir diyalog geçiyor.

" Sen aşık mısın? Aşıksan burada ne işin var"

"Buna cevabım yok"

"Siz niye böylesiniz? Türk erkekleri diyorum. Bir şey canınızı sıkınca hemen kaçıyorsunuz. Aşk, kadın, ilişki senin için ne ifade ediyor?"

"Soframızda yeri öküzümüzden sonra gelir"

"Ne yaşadığını ne düşündüğünü bilmiyorum ama bence sen sıradan bir Türk erkeği değilsin. Ve böyle kalmalısın"              

Tabi ki badboy bu uyarıları dinlemiyor. Çivi çiviyi söker diyerek hızlı yaşamına devam ediyor. Ve sevdiği kız bir başkasıyla evlenmek üzere uzaklara gidiyor. O da öylece kalıyor, elinde kadehler, kadınlar, kalbinde arzular ve yaralar.


Bir de şu noktaya değinmek istiyorum; dizide herkeste bir gitme arzusu var. Yurda dönüş isteği. Yaşadığı yere ait hissetmemek. Bu bize "Yurt/ev neresidir?" sorusunu sorduruyor. 
 
Bunu şöyle değerlendiriyorum. Bulunduğu yerde ötekileştirilen her insanın uzaklar hayali vardır. Ona kucak açacak bir kadın-erkek/ev-sığınak/toprak-genişlik ister insan. Dünyaya gelişiyle bu aidiyetlerin peşinde koşmaya başlar. O yeri, aileyi, kadını, adamı, toprağı, topluluğu, ülkeyi arar. Bazen bulur, bazen buldum sanır. Ama kimse yurdum dediği kalbi geride bırakarak mutlu olamaz. Nereye gitse yanında götürür o yaraları. İyi imkanlar bulsa, yeni aşklara yelken açsa da, vazgeçilen bir hayatın hayali hep orada durur. Ölmez, öldürmez, ama "Ölüm gibi bir şey olur." Her şey için fark etmez diyen bir insana dönüşür. Artık kendini götürdüğü her yerde mutsuzdur. 
 
Hasıl-ı kelam kazananı olmayan bu aidiyetsizlik savaşında herkes kaybeder. Vatan, giden ve kalanlarıyla yurttaşlar, suçu günahı olmayan insanlar, onların aileleri, herkes bir şekilde acılara gark olur. Yurt bildiklerimizden, evim dediklerimizden ayrı düşmemek dileğiyle... 

Handan Kılıç

07/11/2021
]]>
Thu, 06 Jan 2022 21:55:44 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
Don't Look Up &Netflix https://edebiyatblog.com/dont-look-up-netflix https://edebiyatblog.com/dont-look-up-netflix
Son günlerin popüler filmi Netflix'te yayına girdi. 2 saat 25 dakikalık bir kıyamet senaryosu, yuvarlandığımız sanal alem, popülerite merakı, herkesin delirmişcesine gerçekleri yok saymasına dokunduran komedi filmi gayet güzeldi. 
 
Başları biraz uzun tutulmuş olabilir. Film süresi kısaltılabilirdi. Son kırk beş dakikasının nasıl geçtiğini anlamadım mesela. Tempo önemli filmlerde. Hele de günümüz sabırsız seyircisine. 
 
Her sahnesinde yuvarlanıp gittiğimiz hayattan, yanlış olduğunu bile bile sürüklendiğimiz mecralardan anektodlar vardı. Sistem öyle kurulmuş ki dışında kalmak mümkün değil. Ne zaman nerede ne yaptığımız zaten gönüllü paylaşımlarımızla algoritmaların oyuncağı da kişisel veri olarak saklanması gereken sağlık bilgilerinden bile herkes haberdar. Giderek robotlaşıyor, hislerimizi kaybediyoruz. Kıyamete koşarak giden insanoğlu kendi sonunu getirmek için yarışıyor. Kimse bilimsel verileri, emek verilen işleri umursamıyor. Doğru söyleyenleri duymamak için kulaklarını kapatıp bağıra bağıra şarkı söylüyor. 
 
Medya öyle bir tuzak ki, herkesi içine çekiyor. Kuralları sert ve yerine getirmen gerekirken ağzına bir parmak bal çalmayı ihmal etmiyor. Ama sonra o balın zehirli olduğunu anladığında her şey için geç oluyor.  
      
Filmin kadrosunda 4 Oscar ödüllü oyuncu var. Ve tabi Leonardo Dicaprio yine ölüyor. Dokuzuncu kez. 
Film çok fazla gönderme içeriyor. Kıyamet senaryosu filmleri, siyaset, medya, film yapımcıları, bilim insanları neredeyse her kesimle dalga geçiyor. 
Ustaları çok daha ince ayrıntıları yakalayacaklardır ama filmin sonu bana Son Akşam Yemeği tablosunu hatırlattı.  Onun hikayesini bilmeyenler için de link bırakalım.
 
Bir de kıyamet sahnesi, o kuyruklu yıldızın yaklaştığı dehşet ve korku verici durum, çaresizlik hali bana Şems Suresini hatırlattı. Üzerine düşünülmeli.
 
26/12/2021 
Handan Kılıç
 
 
 
"Şems Suresi Konusu: 
 
Sûrede bazı önemli kozmik varlıklara ve olaylara yemin edilerek insan tabiatına hem iyilik hem kötülük eğilimlerinin verildiği bildirilmiş; bu eğilimlerini doğru kullanmayanların akıbetine örnek olmak üzere Semûd kavminin helâk edilişi anlatılmıştır.
Şems Suresi Türkçe Anlamı
1.Güneşe ve onun aydınlığına andolsun,
2.Onu izlediğinde Ay'a andolsun,
3.Onu ortaya çıkardığında gündüze andolsun,
4.Onu bürüdüğünde geceye andolsun,
5.Göğe ve onu bina edene andolsun,
6.Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun,
7, 8, 9.Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
10.Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.
11.Semûd kavmi, azgınlığı sebebiyle yalanladı.
12.Hani onların en bedbaht olanı (fesat çıkarmak için) ileri atılmıştı.
13.Allah'ın Resülü de onlara şöyle demişti: "Allah'ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun."
14.Fakat onlar, onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helak etti ve kendilerini yerle bir etti.
15.Allah, bunun sonucundan çekinmez de!
Şems Suresi Tefsiri
Bu tür doğal varlıklar ve olaylar üzerine yemin edilmesi hem evrenin genel düzenine, bunun insanlar için taşıdığı faydalara ve bu düzeni yaratıp yaşatan ilâhî kudretin büyüklüğüne hem de sonraki âyetlerde ele alınan konunun önemine dikkat çekmeyi amaçlar. “Kuşluğu” diye çevirdiğimiz duhâhâ tamlamasına “güneşin ışığı, aydınlığı, sabah vakti, gündüz” gibi mânalar da verilmiştir (Şevkânî, V, 524). Ayın yani ışığının güneşin ardından gelmesi, ışığını ondan almasını veya güneş batınca ardından ayın doğmasını yahut ayın ilk göründüğü hilâl durumunu ifade eder. 7. âyette insan (nefs) üzerine yemin edilmesi onun fıtrî üstünlüğüne işaret eder. “Nefsin (insanın özü olarak) şekillendirilip düzenlenmesi”nden maksat ona maddî ve mânevî güçlerin yerleştirilmesi, her gücün yapacağı görevin tayin edilmesi ve nefse bu güçleri kullanacak organların verilmesidir. 8. âyetteki fücûr her türlü kötülüğü, günah ve sapmayı; âyette fücûrun karşıtı olarak kullanılan takvâ ise burada doğruluk, iyilik ve hak yolda kararlılığı ifade eder. Aynı âyetteki elheme fiilinin masdarı olan ilham, bu bağlamda fücûr ve takvâ kelimeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, “Allah Teâlâ’nın insanın fıtratına doğru ve yanlışı, iyilik ve kötülüğü, günah ve sevabı bilme, tanıma, ayırt etme, birini veya diğerini seçip yapma gücü ve özgürlüğü vermesi”; dolayısıyla “insanın her türlü deney ve öğrenimden önce, apriorik olarak bu yeteneklerle donanmış bulunması” şeklinde açıklanabilir. Böylece Kur’an’ın insan anlayışının bir özeti sayılabilecek olan 7-8. âyetler, insanın ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık olduğunu, iyilik veya kötülük yollarından dilediğini seçebilecek bir tabiatta yaratıldığını ve onun kurtuluş veya mahvoluşunun bu seçime bağlı bulunduğunu göstermektedir."
]]>
Tue, 28 Dec 2021 20:11:26 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
Yargı (2021) Kanal D ve Diğer Şeyler https://edebiyatblog.com/yargi-2021-kanal-d-ve-diger-seyler https://edebiyatblog.com/yargi-2021-kanal-d-ve-diger-seyler Ülkemizde dizisini izleyebildiğimiz "Yargı" Kanal D'de yayınlanıyor. Ay yapımın başarılı çalışması reyting rekorları kırıyor.  

Tekrarı yok, kanalın sitesi dışında yayını yok. Pazar akşamlarını kapatmış bir polisiye aslında bu dizi.

Senaryosu topraklarımızda yaşanan vahşi kadın cinayetlerinin en ünlüsünden esinlenerek yazılan dizide aynı türdeki adli olaylara da göndermeler yapılıyor. 

Sağlam oyuncu kadrosunu görsem de iki buçuk saat süren Türk dizisi seyretmediğimden hiç başlamamıştım aslında. Zaten evde de televizyon yoktu. 


Ama youtube da ve twitterda hasbelkader "Pars Savcım"a rastlayınca bu gece 9. bölümü yayınlanan diziye 4. bölümden dahil oldum. Tabi beni diziye çeken savcı karakterini canlandıran oyuncu kimmiş diyerek twitter sayfasına bakınca izleyicilerin sevgi selini, bu güne kadar bir çok dizide çok farklı karakterlerde rol alan oyuncunun adeta bu rol ile fenomen olduğunu anladım. 
Karikatürleri yapılan, replikleri ağızlarda dolaşan Pars Savcı bunca yıllık hukuk mesleği icrasında karşılaştığım savcıların bire bir aynısı olunca hayretler içinde izlemeye başladım. Neredeyse diziden haberdar olan her hukukçu da aynı fikirdeydi. Mehmet Yılmaz Ak adlı oyuncu daha önce kesinlikle bu ülkede savcılık yapmış olmalıydı. Bu performansıyla başrol oyuncusu savcının da önüne geçen ünü fazlasıyla hak ediyordu. 
Oyunculuk gerçekten büyük bir sanat ama her rolü hakkıyla oynamak için ciddi yetenek gerekiyor. Her dizide savcı hakim ve avukatlar var elbette ama şimdiye kadar bu kadar gerçeğini canlandıran bir oyuncu izlemedim. Sırf bu açıdan bile diziyi sevdim. 
Sadece süresi uzun, reklamlar fazla, o esnada yapacak bir başka iş ya da kitap elimde oluyor ve uzun uzadıya devam eden sahne olursa hem sakız çiğneyip hem yürüyebilen bir insan olarak iki işi beraber götürüyorum.

Bu vesileyle biraz meslekten bahsetmek istiyorum. Tabi bu görüşler sadece bana aittir, her zaman çürütülebilir. Yazılarımı deneyimlerim üzerinden yazdığımdan genellemeler yerine karşılaştığım insanlara dair çıkarımlarım demeliyim. 

Hukuk Fakültesi kazanmak ve bitirmek için (en azından eskiden/ ülkede şimdiki gibi 150 civarı apartmandan hallice, her ilçeye bir hukuk fakültesi kampanyası yokken, sadece 7 fakülte varken ki zamanlardan bahsediyorum) ortalama üzerinde zekaya sahip olmak gerekirdi. Üniversite sınavını yüzde onluk bir kesim kazanırken bu yüzde onun yüzde biri hukuka girebilirdi. Sonra da kah kendi tercihleri kah hayatın sürüklemesi ile Hakim -savcı-avukat başta olmak üzere çok çeşitli alanlarda çalışırlardı. 

Fakülte eğitimi ülkemizde çok iyi olmasa da, Akademi'de sıkı bir eğitimden geçerler ve sonra ülkenin derecelere ayrılmış bölgelerinde tecrübelenerek il merkezlerine doğru ilerlerlerdi. Gelenekte beş yıldan önce acemi kabul edilir, on yıldan sonra ustalıkları kararlarına yansırdı. 

Aynı şey avukatlar için de geçerliydi. İşin raconu dışında mesleki bilgi ve tecrübeye vakıf olmak önemliydi. İnsanların hayatları konusunda karar veren hakimlerin vicdanları ile beraber hukuk alanında uzmanlaşmış olması, olayın aydınlatılmasında savcının hiç bir noktayı gözden kaçırmaması, avukatların da bu süreçte yapılan hataları tespit edebilecek donanıma sahip olmaları için kendilerini yetiştirme niyeti ve zaman önemliydi. Hala da öyle. Çünkü bu adaletin üçlü sacayağı denen meslek mensuplarının işini hakkıyla yapması halinde güven ortamı oluşur, sermaye rahatlar, dış yatırımcı gelir, istikrar olur. Dolayısıyla bir ülke kalkınır, her alanda ilerler. Almanya'nın bu günkü gücünün arkasında "Berlinde hakimler var" hakikati yatar.  

Bu mevzu uzun hiç girmeyeceğim ama söylemek istediğim, dizide de gördüğümüz gibi bir olayın aydınlatılması için onların planlayıcılarından üstün bir algı ve zeka gereklidir. Savcılar zaten zeki insanların arasından seçilmelidir. Yani hukukçuların da en zeki, en cesur, en atılgan, en şüpheci, en hızlı düşünen, pratik olanları savcılardır genelde. Ve tabi ki, biraz da tembel, güvensiz, insan denen meçhulü sorgulamaktan mütevellit değişen karakterleri ile özel hayatlarında da çevresini yoran insanlardır. Avukatlar her türlü donananımın yanında piyasa şartlarının farkında, çok koşan, çok çalışan, insanların, hakim savcı gibi kamu gücü kullanmaması sebebiyle en çok yıprattıkları hukukçularıdır. Sadece zeki olmak yetmez avukata. Hakimlik ise hem zeki hem çalışkan, detaycı hukukçuların tercih ettiği bir çalışma alanıdır. Daha sabırlı, daha nazik, insani ilişkileri toplumun geneline göre katı olsa da, savcılara nazaran daha yumuşaktır. Bunun nedenleri üzerine çok kafa patlattım fakülte yıllarından beri. Ve şöyle çıkarımlarım oldu.  

Tabi ki, dünyanın toz bulutu olduğu zamandan başlayarak anlatacağım:)))            

Ben duygusal hukukçulardan olduğumdan ve tepkilerimi öngördüğümden hiç kadavra görmeye yeltenmedim. Oysa fakültede son sınıfta adli tıp dersi aldım, yüksek puanla geçtim ama hoca morga götüreceği gün okula gitmedim. Zaten serbest bırakmıştı. Bırakın onu hiç bir yakınım öldüğünde girip yüzüne bakmak istemedim. Onları canlı halleriyle hatırlamayı seçtim.

Ben ilkokula giderken kuzenim tıp okuyordu. Kadavranın başında bir foto çekilmişlerdi, hala gözümün önünde. Hepsi gülümsüyordu bir ölünün başında, bir kişinin elinde kahve bir kişinin elinde sandviç vardı. Dersleri iyi olan her çocuğa hedef gösterilen doktor olmak fikrinden o vakit vazgeçtim. Kan tutan tiplerden değildim ama bir insanı kesip biçmek bana göre değildi. Benim işim kelimelerleydi. İtiraz seven bir kova burcu olarak hiç bir tartışmadan geri durmadığım için avukat olmalı fikirleri öne sürülse de buna da çok sıcak bakmadım o vakitler. Ama ne der şarkı "Kaderden kaçılmaz biliyorsun/ Kimler geldi kimler geçti"  

Kadavra mevzusuna geri dönersek, babaannem "Bakma sen böyle güldüklerine, ilk kadavra görüşünden sonra bir hafta kustu. Epey süre en sevdiği kırmızı eti yiyemedi" diye anlatmıştı. Demek ki her insan zamanla yaşadığı şartlara alışıyordu ama başlangıçta ayakta kalabilecek direnç de olmalıydı. 

Yıllar sonra Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir zamanlar Anadolu’da" filmini izlerken  bu düşünceler arasında dolaştım. Benden iki şey olmazdı, savcı ve doktor. İkisinin de başı sürekli otopsiden, acil müdahaleden kurtulmazdı. Fakülteyi bitirirken savcılık seçeneğini baştan elemiştim zaten. 

Bir hukukçunun yapacağı en havalı işlerden biriyken aslında en pis iş olduğunu ilk günden anlamıştım. Sonra da hızlı karar alınması gereken bu alanda donuk, soğuk kanlı insanların çalışabildiğini gördüm. Çok savcı arkadaşım oldu, yüzlerine de söylediğim için burada da yazabilirim sanırım. 

Meslek mi onların karakterini değiştiriyordu yoksa karakterleri mi onları hukukun geniş yelpazesinde çalışacakları alanları seçtiriyordu? sorusuna kendimce hep cevap aradım. Yakından ve uzaktan tanıdığım insanlarla kendimce bir istatistik çıkardım ve çoğunun zaten yapılarında gaddarlık olduğu için bu alanda çalıştıkları sonucuna vardım. Tabi zamanla daha da taş kalpli insanlara dönüşüyorlardı. Bunda otopsilerin, olay yeri inceleme ve tespitlerinin çok payı var diye düşündüm. 

Mesela hukukçular arasında sanatla ilgilenen çoktur ama genelde hakimler arasından şairler çıkar. Savcıların şiir yazdığı nadirdir. Hasbelkader savcı olmuşlar bile biraz içinde merhamet ya da şiir yazacak potansiyel sevgi olanlar alan değiştirip hakimliğe geçmiştir çoğu zaman. Bu da yönelim olarak sert işi yapanların, olayın sıcağı ile karşılaşıp buz gibi durabilenlerin, zaman içinde mesleki deformasyon sonucu daha da kalpsizleştiklerini gösterdiğinden tezimi doğrular. 

Zaten kim olursa olsun fıtratına ters işi seçenler, yani bizim ülkemizde mecbur kalanlar hastalanırlar. Belki de bu yüzdendir, otoimmün sistem hastalıklarının hızla artışı. Vücudun kendi ile savaştığı, düşmanı kendi bildiği ve insana kaybettirdiği savaşların sonunda heba oluyoruz bu ülkede. Belki de her meslekte... 

Ve galiba hayatın verebileceği en büyük hediye ruhunla bütünleşerek yapabildiğin, seçebildiğin bir işte çalışıp yaşamını devam ettirebilmektir. Bu şansı yakalayanlara, mesleğini severek, tutkuyla ve hakkıyla yapanlara ne mutlu.

"Pars Savcım" beni nerden nereye getirdi gece gece.

Aslında bu bölüme damga vuran son sahne ve Can Ozan'ın söylediği Toprak Yağmura şarkısı idi. Güzel Avukat Ceylin mecburen veda etti, gülümseyerek hoşça kal deyip arkasını döndü içine akıtamadığı gözyaşlarını tutamayarak yürüdü. Ve her zamanki donuk, gururlu, kalbindeki aşkı dile dökemeyecek kadar inatçı Ilgaz Savcı aşkının uzaklaşmasını yüzündeki o değişmeyen poker suratı ifadesiyle seyretti. İçi yansa da kımıldamadı, öylece suskun kaldı. Ne de olsa soğukluğu ruhlarına işleten bir mesleği vardı. Demek ki işlerinde hızla karar alabilen, havadan nem kapan bu savcılar konu aşk olunca o kadar da cesur olamıyormuş dedirtti. 

Tabi dizinin devam etmesi için gerilimin yükselmesi gerek. "Ayrılıklar aşkları alevlendirir." en bilinen gerçektir. Bu aşk elbet bir gün yaşanacak, o vakte kadar seyirci kah güldürülüp kah ağlatılacak. Bu gece Ceylin'le beraber herkes ağlamış, twitter bu yönde atılan twittlerle yıkıldı. Ne diyelim, senaristlerin, oyuncuların ve Yargı Dizisinde emeği geçen herkesin eline sağlık. Hak yerini bulup adalet gerçekleşirken sevincimiz de kursağımızda kaldı ama olsun.  

Ben final Şarkısını bir daha dinleyelim derim ve sevenlerine iyi seyirler. 

https://www.youtube.com/watch?v=wOYu07BDTuw



]]>
Mon, 29 Nov 2021 00:02:05 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
Santa Clarita Diet https://edebiyatblog.com/santa-clarita-diet https://edebiyatblog.com/santa-clarita-diet Sezon Sayısı: 3

Bölüm Sayısı: 30

IMDb: 7.8/10

Emlakçılık yapan Joel ve Sheila’nın hayatı bir gün tamamen beklenmedik bir sey ile değişmesini konu alıyor dizi.

Bir arkadaşımın tavsiyesi ile başladığım bu dizi zomcom (zombi komedi) tarzında izlediğim ilk diziydi. Ve o alışık olduğum dram olmadan bir tuhaf hissettirse de bu türü sevdim aslında.

Öncelikle hassas bir mideniz varsa yemek yerken izlemenizi kesinlikle önermem. Bazı rahatsız edici sahneler var gerçi bir zombi dizisi izleyip olmamasını beklemek delilik.

Kadroda Drew Barrymore ve Timothy Olyphant gibi isimlerin olması karakterlerin daha iyi oynandığı izlenimini vermişti açıkcası bana ama izledikçe pek beğenmedim. Bana göre düşük bir oyunculuktu.

İlk başta farklı bir havasıyla kendini izlettirse de -belki de daha önce bu tarz izlemediğim için farklı geldi- sonradan aşırı sıkıldım. Onar bölümden oluşan üç sezonluk bir diziyken bunu söylettiriyorsa gerçekten izlemeye değer miydi dedirtiyor ¿

 • • • 

 

]]>
Thu, 16 Sep 2021 00:16:43 +0300 Öykü