EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Kitap https://edebiyatblog.com/rss/category/kitap EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Kitap tr-TR © 2021 | EdebiyatBlog® | Tüm Hakları Saklıdır. Ölümsüz sevdalar ve yitik hatıralar üzerine https://edebiyatblog.com/olumsuz-sevdalar-ve-yitik-hatiralar-uzerine https://edebiyatblog.com/olumsuz-sevdalar-ve-yitik-hatiralar-uzerine Handan Kılıç’ın yeni kitabı “Çam Ağacının Gölgesinde” kadim meselelerle yürüyor yolunu!

Sinema analiz yazıları, öykü ve denemeleri ile tanıdığımız Handan Kılıç bu sefer bir romanla okurlara sesleniyor.

21 Aralık 2022 tarihinde Armoni Yayınları’ndan çıkan “Çam Ağacının Gölgesinde” adlı romanda insanlığın en kadim meselesi başlangıç noktası oluyor.

Her insan bir eve doğar. Ev onu korur, sarar, sarmalar. Doğumla annesinden ayrılır ama ailesinden ayrışması için gereken daha fazlasıdır. Gün gelir birey evini ve orada bulduğu hazır düşünceleri geride bırakıp yola çıkar. Peki bu yolculuğa çıkan kişi geri dönebilir mi?

Yığınların, zorunlu olarak yersiz yurtsuzluğa mahkûm olduğu bir dünyadayız. Peki bir kere yerinden olan vardığı yeri ev bilip yerleşebilir mi?

İşte bu kadim sorulara cevap ararken kendi hayatındaki depremlerle mücadele eden romanın kahramanı Hikmet “Ev uzakta değildir ama geri dönüş yolu çoktan kaybolmuştur.” gerçeğiyle yüzleşiyor. Geçmişin şahidi ve yerini bulmuşu olarak, karşısında sadece yaşlı çamı buluyor.

 Ölümsüz sevdalar ve yitik hatıralar üzerine. Girit’ten İzmir’e hep çamın gölgesinde” alt başlığı ile okuyucuyla buluşan kitapta göç, mübadele, yerleşememek, gidememek, dönememek, eve dönmenin yollarında savrulma, nesilden nesile aktarılan döngüsel kader, konuları üzerinden kurgu ilerliyor.

Yerleşemeyenlerin dünyasında romanın baş kahramanı Hikmet başını sokacak bir yer, onu hayattan koruyacak bir sığınak bulabilecek mi?

Günümüz modern anlatı usullerinden müziğin de şarkılarla sık sık karşımıza çıktığı romanın bir de çalma listesi var. Kitabın arka kapağında paylaşılan barkod sayesinde bir yandan metni okurken bir yandan içinde geçen şarkıları dinleme imkânı sunan kitapta metinlerarasılık başarılı şekilde kullanılmış.  

“Çam Ağacının Gölgesinde” adlı romanın arka kapak yazısı da şöyle:

   Yerimi bulamadım. Döndüm dolaştım, dağlar nehirler aştım. Dere tepe düz gittim, yok. Milyarlarca insana bağrını açan koskoca dünya bana sığabileceğim bir yer göstermedi. Tam her şey yoluna giriyordu ki olanlar oldu. Bir süre devam etmeye çalıştım. “Hikmet halleder” lafı dillere pelesenk malum. Böyle alışmış herkes. Halledemedim, gölgene geldim. Al beni, dinle, dinlendir, sağalt, sahip çık!

Kadim dostum çamla böyle selamlaştım. Ben doğduğumda en boylu poslu ağacıydı mahallenin. Yıllar sonra döndüğümde ondan başkası kalmamıştı sokakta. Gölgesinde serinlediğim, büyüyüp serpildiğim, her geldiğimde dertleştiğim çam ağacıydı karşılayanım. O yerindeydi, ben dışarda. Canım, asırlık çam ağacım! Sen şu hayatta yerini ne güzel de bulmuşsun. Peki ya ben ne olacağım?

Kitaba linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.kitaparmonisi.com/product-page/cam-agacinin-golgesinde-handan-kilic

#Girit #aşk #mübadele #göç #hasret #aidiyetsizlik

#gurbet #hayatdöngüsü #kendigücünegelmek

Çam Ağacının Gölgesinde adlı kitabın basın bülteninden alınmıştır.

]]>
Wed, 04 Jan 2023 22:53:47 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
Türk ve Dünya Edebiyatı Roman İncelemeleri/Seslendirmeleri https://edebiyatblog.com/turk-ve-dunya-edebiyati-roman-incelemeleriseslendirmeleri https://edebiyatblog.com/turk-ve-dunya-edebiyati-roman-incelemeleriseslendirmeleri Merhaba; kendi kişisel notlarımı seslendirdiğim, modern edebiyata dair 3 önemli (Tutunamayanlar, Bir Düğün Gecesi, Kara Kitap) romanın tahlilini yapmaktayım.  Edebiyatımızda önemli ve değerli isim Tarık Buğra'nın "Osmancık" isimli eserini tahlil boyutunda inceliyorum.

Franz Kafkanın "Dönüşüm" eseri ile Rasim Özdöneren'e ait Gül Yetiştiren Adam romanını kişesel bakış açımla inceliyorum.

  • Oğuz Atay - Tutunamayanlar - Dinle
  • Adalet Ağaoğlu - Bir Düğün Gecesi - Dinle
  • Orhan Pamuk - Kara Kitap - Dinle
  • Tarık Buğra - Osmancık - Dinle
  • Franz Kafka - Dönüşüm - Dinle
  • Rasim Özdenören - Gül Yetiştiren Adam - Dinle
  • Gogol - Ölü Canlar (Seslendirme) - Dinle

Faydalı olur, umarım.

]]>
Mon, 28 Nov 2022 22:09:39 +0300 Gamze
Gogol & Bir Delinin Hatıra Defteri https://edebiyatblog.com/gogol-bir-delinin-hatira-defteri https://edebiyatblog.com/gogol-bir-delinin-hatira-defteri Gogol tarafından kaleme alınan bir eserdir.

Gogol'un 1842 yılında yazdığı Bir Delinin Hatıra Defteri, çeşitli tiyatro toplulukları tarafından birçok kez sergilenmiş, tek perdelik, tek kişilik, seyirlik bir oyundur.

Ben Gogol'ü ilk defa Ölü Canlar eseriyle tanımıştım. Ardından Palto öyküsü ile daha bir ısındım. Hem hicivli hem esprili yanı beni çeken bir özellik oldu. 

Bu eserini de Ölü Canlar ile aynı dönemde yazmıştır ve diğerlerinde hissedilen devlet memurları ile memuriyet binalarının içinde bulunduğu ahlaki düzen yine burada da mizahi açıdan ele alınmış. 

Bu eserde; Gogol bize, Rus bürokrasinin işleyişini tüm gerçekliğiyle, hayata tutunmaya çalışan bir şizofreni hastası devlet memurunun gözünden anlatmaya çalışmıştır.

Baş kahramanımızın isminin, Palto'da olduğu gibi ismin veriliş hikayesi ile biraz üzerinde durularak bize sunulacağını düşünürken tam aksine kahramanımızın ismini hikayenin en sonunda, hastanede iken öğrendik. ( Axanti İvanovic) Bu bilinçli bir saklayış mıydı, yoksa bir unutuş muydu ? Bilemiyorum...

Hikayede kahramanımız bir devlet dairesinde memurdur. Yanında kendisine hizmet eden Mawra isimli kişi ile yaşar. Devlet dairesi ile evi arasında geçen bir yaşantıdır onun ki...Bu tek düze yaşam için, bir günlük tutmaktadır kahramanımız. Ve biz hikayeyi İvonaviç'in günlüğünden okuruz. Aslında tam bir günlük denmeyedebilir çünkü bazen aralıklar verilip bir kaç gün yazılmamışlardır ve sonlara doğru bu fark daha da artar. Ve başlıklar da özensizleşir.

Bunun bir sebebi de hikaye başlarında normal bir yaşantıya sahip, devlet dairesinde bir kaç memur ile içten içe çatışma yaşayan ve müdüre yakın olmak için onun hizmetini aksatmayan sıradan birini görürken; zamanla şizofreni izleri görülmeye başlar ve sona doğru bu durum sıklaşır.

Hep daha iyi ve zengin bir yaşamı yeğler. Bu yönüyle hayalleri güçlüdür. O da ilgi çeken, yüksek rütbeli ve emrinde olan insanların bulunduğu bir mevkiye elbet bir gün gelecektir !

Daire şefini hiç sevmezken; daire müdürünün peşinden hiç ayrılmaz. Belli zamanlarda masasında bulunması amacıyla odasına gider. Ve ona onlarca kalem ucu açar. Görevi budur. Ama şu ufak ayrıntı gibi görünen iş onun gözünde büyük bir yere sahiptir. Ve digerlerinden kendini ayırıyordur. O dakikalarda yaptıkları tek sohbet hava durumudur.

Biraz daha kalem ✏️ ??

Bu geliş gidişler de müdürün kızı dikkatini çeker. İsmi; Sophie'dir. Ona tutulur. İlk karşılaşmaları bir sokakta olur. Kız, köpeğiyle arabadan inmek ve daireye girmekle meşgulken; köpeği Meggy'nin yanına bir köpek daha gelir. Adı Fidel'dir. Ve iki köpek arasında bir konuşma geçer. Bu olaydan sonra kahramanımız bu işin peşini bırakmaz kendince hayali konuşma ve hikayeleri olur. Onun için bu durum ayrıcalıklı ve herkesin sahip olamayacağı bir durumdur.

Hastalığının daha da ilerlemeye başladığı bu aşamalarda bir gün müdürün evine gider ve kızın odasına girerek köpeğe yönelir. Ve kulübesinden birseyler alarak oradan çıkar ve eve gelir. Kendi hayal aleminde kurduğu bu köpek konuşmalarında iki köpeği birbirinin sevgilisi yapar ve kulübeden sözde aldığı mektupları okumaya ve müdür ve ev yaşantısına dair birşeyler bulmaya çalışır.

Bir sabah gazete de İspanya Kralının tahtını terk ettiği haberini okur ve bu kafasına takılır. Hastalığının son evresinde olan memurumuz artık kendini İspanya Kralı olarak görmektedir. Bir sabah bunu Mawra'ya söyleyip, çalıştığı daireye gitmemeye başlaması ve bunun üzerine bir de müdürün evini basıp kızın odasına girip; "herşey düzelecek hakkettigin yerde olacaksın " diyerek bir hışımla tekrar çıkışı son damla olmuştur.

Bu arada biz İvanovic' i sürekli hırslı, kıskanç ve yüksek makam isteğinde görürüz. Ve hakettiği yaşam hiçte bu değildir. Bu aşırı ustunce düşünüş ona şunu söyletecektir: "Bu gün muhteşem bir zafer günü. İspanya'nın kralı bulundu ve ben oyum. Bunu bugün farkettim bu gerçek bir şimşek gibi çaktı beynimde. Bir kalem memuru olduğumu nasıl becerdim anlamıyorum. Bu saçma fikir nasıl aklıma girebilmişti." der ve " şansıma bu kimsenin dikkatini çekmedi de beni akıl hastanesine kapatmadılar." diye, ekler.

Son hamleyle birlikte bir akıl hastanesine yatırılmak üzere yola çıkan İvonaviç, en sonunda İspanya'ya yola çıktığını sanmaktadır. Oraya vardığında ise biz gerçekte  bu hastanelerde barınan kişilere nasıl bir tutum sergilendiğini acı bir şekilde Ivanoviç ile birlikte yaşarız.

Çok keyif alarak okudum. Ancak sonu tam istediğim gibi bitmedi..yarım kaldı sanki ? Belki de bu yayınevinin eseri orijinalinden çevirirken esere verdiği kayıp oranındandır.

(İndigo yayınevi)

Keyifli okumalar dilerim...

]]>
Wed, 23 Nov 2022 22:29:57 +0300 Gamze
Stefan Zweig & Bir Kadının Yaşamından 24 Saat https://edebiyatblog.com/stefan-zweig-bir-kadinin-yasamindan-24-saat https://edebiyatblog.com/stefan-zweig-bir-kadinin-yasamindan-24-saat Stefan Zweig’in; kadının duygularını, karamsar bir hava ile ele alıp, olaylar boyunca kadını tamamlanmamış duygularla kıvrandıran; en sonunda kadının psikolojik çözülmesini sağlayarak ruhlarımızı kabzeden bir iç sıkıntısını, az da olsa feraha indiren yeni bir eser; “Bir Kadının Yaşamından 24 saat”

İnsani zaaflarımızın peşinden gitmek; ölene dek içimizde bir ur gibi yapışıp kalacak ve büyüyecek bir yarayı büyütüp barındırmaya değiyor mu ? Bunun cevabını; Bayan C ile alıyoruz.

Giriş Sözü: Savaştan 10 yıl önce Riviera’da

Asıl Kişi: İsmi bilinmiyor

Yan Kişi: Mrs. C, -tanıştığı adam- Madam Henriette

Mekan: Bir pansiyon

Giriş Sahnesi: Pansiyon bahçesi, masada oturan kişi ile Pansiyon arkadaşları ve hararetli bir sohbet.

Olayın Başlangıcı: Madam Henriette'nin turist bir erkek ile kaçışı

Olay örgüsü

Bir gün baş kahramanımızın olduğu pansiyona genç gösterişli bir bey gelir. Herkes onu sever ve herkes ile ilgilenen biridir. Bu ilgi pansiyonda yaşayan; bir fabrikatör, eşi (Madame H.)ve iki çocuklu ailesini yıkan farklı bir yola gider. Madam Henriette de eşi ve çocuklarını yok sayarak genç adam ile kaçar ve sadece bir mektup bırakır.

Bu, sarsıcı olay pansiyonu çalkalarken, bir masada hararetli konuşmanın en zirve noktasında, bir grup kadını suçlarken; (ki çoğu evli çiftler) kadının tarafında olan tek bir kişi vardır. Bu da baş karakteridir. Olayları da onun ağzından dinliyoruz.

Onun bu hoşgörülü tavrı Bayan C’nin dikkatini çeker. Bunun sonrasında biz, yaşlı bayanın da geçmişinde onu sürekli tedirgin eden bir hikayesinin var olduğunu görüyoruz. Bayan C, hoşgörü ile yaklaşan bu adama bir mektup yazarak hikayesini ona anlatmak istediğini söyler.

Kırk yaşında eşini kaybetmiş, bir bayanın hayatını derinden etkileyen ve sadece 24 saat içinde yaşanan bir yarı gönül olayını anlatışını kovalıyoruz geriye kalan kısımda.

Not: Hikaye boyunca isimlerden sadece; Madam Henriette'nin ve Bayan C'nin ismini görüyoruz.

Bunun dışında; bizim, olayın nasıl gerçekleştiğini, şahısların özelliklerini, psikolojik durumlarını okuduğumuz kısımları da anlatan kişi; baş karakterimizdir. Bu isimden de hiçbir şekilde bahsedilmemektedir.

Kitabın çevirisini yapan kişi; Gülperi Serttir. Ve bu çeviriyi yaparken, aslından çevirirken ismini; Bir Kadının 24 Saati olarak çevrildiğini görür; fakat anlatılan olaylarla da örtüşmesi ve çeviri yaparken de anlamın değişmesini büyük oranda engellenmesi için de en uygun başlığın;  Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ibaresini kullanarak, oradaki yaşamından kelimesini yerleştirmiştir.

Keyifli Okumalar.

 

]]>
Wed, 23 Nov 2022 00:29:30 +0300 Gamze
GOGOL&PALTO Eser İncelemesi https://edebiyatblog.com/gogol-palto-eser-incelemesi https://edebiyatblog.com/gogol-palto-eser-incelemesi Palto, Gogol'ün kendi hayatıyla özdeşik ve gerçek hayatın mizahi üslupla bezendiği bir hikayedir. Sıradan insanların çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı eşitsizlikler ve çektikleri acılar ele alınır.

Bir memurun anlatıldığı, mekan olarak ev ve memuriyet binası etrafında geçen, sakin ve durağan bir hayata sahipken, yazarın; " ..İşinden ve yılda dörtyüz rublelik gelirinden gayet memnun olan adamın bu huzurlu varlığı böyle sürüp gidiyordu. O talihsiz olaylardan biri başına gelmeseydi..." şeklinde bize, bu düzenin değişeceğini hissettirdiği andan sonra sıradan hayatı, hikayeninde ismini veren "Palto" ile birlikte talihsiz bir değişime uğrayacaktır.

Kahramanımızın adı Akaki Akakiyeviç'tir. Yazar, bize isim verileceği günü anlatırken;          "Vaftiz edilirken sanki günün birinde "daimi onursal danışman" olacağını önceden hissetmiş gibi yüzünü buruşturmuş, ağlayıp sızlamıştır." der.

Akaki; bir memuriyet dairesinde "onursal danışman" olarak çalışan; işinde, etrafındaki gevşekliğe göre sıkı diyebileceğimiz bir titizlikte olan ama bundan zevk duyan, işini, ufak ve kendine yeten hayatını seven biridir. Bir ara bu titizliğinden dolayı onu kendi işleri dışında pekçok işi de barındıran, dairede farklı bir konuma getirme teklifi yapılmıştır. İlk günden işin yoğunluğu altında ezilen Akaki, eski işine dönmek istemiş ve adeta yalvarmıştır. Yazara göre bildiği düzeni değiştirmekten korkmuştur. Yazarın anlatımına göre aslında toplumda silik bir tiptir. Hiç bir önemli olay yaşamamış ve şahit olmamış, tek düze bir seyirde gününü geçirmenin ve iş evraklarını düzenlice temize çekmenin huzuru içinde yaşamaktadır. Fiziksel açıdan dikkat çekmeyen biridir. Giyimine önem vermez. Ve yazarımız giyim konusunda ki özensizliğine de dikkat çekmek ister gibi, Rusya'nın dondurucu soğuklarını betimlemeleriyle bize aktarır. Akaki, dondurucu soğukta kendisini koruyamazken, eski ve yamalı paltosu içinde üşürken, bize de bunu hissettirmektedir.

Hava şartları gittikçe kötüleşmektedir. Birgün iş dönüşü soğuk hava vücuduna inanılmaz bir acı vermiştir. Eve gelince paltosuna ilk defa gelişi güzel bakmış ve pekçok yamayla beraber dikilmesi gereken yırtıklar olduğunu görmüştür. Palto'yu terzi Petroviç'e götürmeye karar verir. Terzi böyle bir paltonun artık yamayacak bir tarafı kalmadığını ve yeni bir palto alması gerektiğini söyleyince Akaki'nin dünyası başına yıkılır. Değişikliği seven biri değildir ki şu da vardır; memur maaşıyla yeni bir palto yaptırmak ona pahalıya patlayacaktır. Öyle de olur. Ama başka çaresi kalmayınca yıl sonu yapılan iki kat ikramiye ile eskisine nazaran gösterişli ve sıcak tutan bir paltoya sahip olur.

Akaki bilseydi ki bu gözünden sakındığı yeni palto hayatına mâl olacaktı...

Memuriyet dairesine gittiğinde arkadaşları onu sevinçle karşılar çünkü Akaki'nin senelerdir yaptığı tek değişiklik bu olmuştur. Onunla sürekli alay eden arkadaşları onu tebrik edeceklerdir. Akaki, bu davranışlardan sonra biraz değişir daha bir kendine güveni gelir ve etrafını biraz daha görmeye başlar. Yazar, bu konu da bize Akaki'nin 5-6 ayı bulan paltosunu beklerken şunu der; "Akaki'nin artık yaşamak için bir amacı olmuştur. Birşey için çaba vermeye başlamış, mücadele etmiş ve kavuşmayı ilk defa hırsla istemiştir." Bir bakıma bize hayatta bir uğraşı olan kişilerin yaşama tutunma amacı elde ettiklerini ve bir nevi varolduklarını gösterme şeklininde bu olduğunu, öğüt niteliğinde tekrar hatırlatır. Gogol'un eserlerindeki sevdiğim tarafta budur; öğüt veren, doğrucu ve farkettiren bir dili vardır.

Yeni palto şerefine daire müdürü evinde küçük bir kutlama düzenler. Akşama doğru Akaki eve varır. Bu varış sırasında yazar toplumda ki zengin-fakir tabakasının mekana ve insanların kıyafetlerine yansıyışını bize aktarır. Güzel bir gecenin ardından uyku vaktinin geçtiğini farkeden Akaki, kimseye farkettirmeden oradan uzaklaşır. Saat epey geçtir ve zorlamalarıyla biraz alkol almıştır. Karanlıkta yürürken yolunu kaybeden Akaki, iki koca elin paltosu üzerinde hakimiyet kurduğunu hisseder ve endişe ile telaşa sebep olan günleri başlar. iki haydut paltosunu çalmıştır. Mahalle müfettişine başvurur. Oradan bir sonuç alamayınca arkadaşının tavsiyesiyle hikayede "mühim şahsiyet" olarak bahsedilen kişi, altında çalışanları olan bir bölge amiri(vali)ydi. Sert görünümlü, heybetli, ses tonu insanı sarsıcı, karşısındakinin kendisi karşısında korktuğunu ve yenilmiş görünmesini seven, gösteriş meraklısı biriydi, olarak tarif edilen mühim şahsiyetin adından söz edilmez ve dostları ve kendi denkleriyle olduğunda sürekli gülen ve samimi biri olduğundan da bahsedilecektir.

Bu mühim şahsiyetin odasına zor şartlardan sonra kabul edilen Akaki, odada gördüğü tavırlar sonucunda adeta afallayarak oradan ayrılır. Ne diyeceğini, ne hissedeceğini dahi bilemez. Dışarının soğuğunu hissetmemektedir. Hayatında ilk defa (ki amirlerinden bile bu tepkiyi almamıştır.) hele ki tanımadığı birinden bu derece aşağılayıcı bir tavır görmüştür. Akaki, o günden sonra kendini toparlayamaz. Vücuduna işleyen soğuğunda etkisiyle, yatağa düşer ve doktor muayenesinde yaşama ihtimali olmadığını söyler ve Akaki birkaç güne ölür.

Akaki ölmüştür. Ardında bıraktığı kimse yoktur. Kiracısı olduğu daire sahibi kadından başka kimsenin de haberi olmamıştır. Sonraları duyulmuştur, varlığı ile yokluğu bilinmeden, kıt kanaat geçinen bu adamın, yaşadığı evinden arta kalan birşey de olmamıştır.

Hikaye bitti, gibi gelirken yazar eser içinde yaptığı ara bölmelerden birini yapar ve hayır daha öykümüz bitmedi, der. Akakinin adı yaşarken bilinmez ama ölümü ses getirmiştir. Söylenenlere göre, her gece köprünün orada bekleyen ve gelip geçen her türlü insanın paltosunu alan bir hayalet varmış. Bu da Akaki'nin hayaletiymiş. Tam bu olaylar olurken "mühim şahsiyet" yaptığı tavrı düşünür ve kendini kötü hisseder, evine bir adam yollatır ki adam eli boş dönecek ve Akaki'nin öldüğünü söyleyecektir. Mutsuzluk hisseden mühim şahıs, kendine gelebilmek ve neşelenebilmek için bir arkadaşının yanına gider. Hoş sohbetle geçen bir gecenin ardından, atlı bir arabayla eve dönerken mühim şahıs köprünün orada sıcacık kürklü mantosu içine gömülmüş ve mesutken birinin paltosunu aldığını hisseder ve bu Akakidir. Bu da onu fark eder. Akaki; ona paltonu istiyorum, zor durumda beni umursamadın şimdi bana paltonu ver, der. Bu olayın ardından Akakinin ruhunun bir daha görünmediği söylenir. Ruhu birazda olsa huzura ermiştir. Ve mühim şahsiyette artık kendi çalışanlarına daha nazik olmaya başlamıştır. Sona yaklaşırken hala Akaki'nin hayaletinin civar köylerde arada göründüğü yazar ve hikaye son bulur.

Bol hayat deneyimi barındıran ve gerçekçi bir öykü ile Gogol, bizim insani damarlarımızı kımıldatmaya çalışmış, devlet dairelerinde, memurluk görevinde hakkıyla ve namusluca çalışmanın aslında zorluğundan bahsederken; eserin başında "ismini dahi vermeye lüzum görmüyorum," diyerek bir memuriyet dairesi, diyerek geçiştirdiği, belki kendi de memur olduğu için olup biteni bilen biri olarak eğip bükmeden biraz mizahi biraz hicivli biraz acıklı biraz ironili üslupla düşünülesi olan ve Dosteyevski'nin "Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan çıktık" diyeceği bir eser bırakmıştır..

Ek Bİlgi : Bu yapıtı, dönemin Çarlık Rusyası'nda büyük tepki alır ve Gogol Rus insanını aşağılamakla suçlanır.

Gogol hikâyeyi bir toplantıda anlatılan bir olaydan esinlenerek yazmıştır. Anlatılan olay av meraklısı sıradan bir memurun yıllarca para biriktirerek aldığı tüfeğini dereye düşürmesi ve sonrasında girdiği bunalımla ilgilidir. Bu bunalımdan ancak arkadaşlarının aldığı yeni bir tüfekle kurtulmuştur.

Kaynak: Ek Bilgi



]]>
Tue, 15 Nov 2022 16:40:18 +0300 Gamze
MESUDE & Mehmet Ekinci (İnceleme) https://edebiyatblog.com/mesude-mehmet-ekinci-inceleme https://edebiyatblog.com/mesude-mehmet-ekinci-inceleme Bu kitap aslıda bizim gibi, fazlasıyla bizden…

“İnceleme yazıma başlamadan önce şunu söylemeden geçemeyeceğim, ben karakterlerin iç dünyasını ve zihin savaşlarını bu kadar derin ve detaylı anlatan başka bir kitap daha okumamıştım.”

Hikâye başlangıcı ülkemizde hala çoğunlukla karşılaştığımız kültür, örf ve âdet ögelerinin bolca yer aldığı herkesin aşina olduğu bir kurguyla başlıyor aslında. Kitabın yarısına kadar asıl başrolü arayan da olacaktır, hatta; ‘Saçmalama kitabın isminden de belli değil mi zaten?’ nidaları da atacaksınız bana biliyorum.

Fakat kitabın tamamını da okuyup bitirdiğinizde anlayacaksınız ki, hikâyenin asıl başrolleri sizlersiniz. Çünkü her karakterde kendinizde aşina olduğunuz bir özellik bulacak ve o ismi kendi içinizde özelleştireceksiniz. Bu konuda eleştirmeninize güvenin.

Basit bir kurgu gibi göründüğüne bakmayın!

Kitabın sayfasını her çevirdiğinizde hikâye içindeki başka bir karakterin zihin karmaşasını okumaya başlıyorsunuz. Ablası Fatma tarafından farkında olmadığı haklarının ona hatırlatmasıyla bunalıma giren Leyla’nın adım adım nasıl umutsuzluğa sürüklendiğini ve bunun gibi birçok faklı kurgunun size neler öğrettiğinin farkına varınca anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Hatta öyle şeyler okuyacaksınız ki; “Bunlar hala yaşanıyor ve bazılarımız bizim kadar şanslı bile değil.” Diyeceksiniz. Çünkü hala teknoloji konusunda geri kalmış, okula gitmek için hala kilometrelerce yol yürüyen çocuklarımız, ömrü boyunca aynı köyden çıkamamış hatta kendi eşrafından birine eş olarak verilmiş, 50-60 belki daha az belki daha çok haneli yer dışında hayatı olmayan insanlar da var.

Yer, yer gözyaşlarınızı tutamayacağınız. Yer, yer sinirden dört köşe olacağınız ve az da olsa tebessüm edeceğiniz bir kitap; MESUDE!

Mehmet Ekinci’ye buradan çok sevgilerimi yolluyorum beni bu muhteşem eserle tanıştırdığı için de ayrıca minnettarım, belki bundan 2 veya 3 yıl sonra tekrar okuyacak ve daha fark edemediğim bir sürü detay keşfedeceğim. Çünkü tekrar tekrar okuma istediği uyandıran çok nadir eserlerden biri oldu benim için.

]]>
Fri, 30 Sep 2022 23:58:05 +0300 _iirazz
Günyüzü Edebiyatı https://edebiyatblog.com/gunyuzu-edebiyati https://edebiyatblog.com/gunyuzu-edebiyati Yıllardır şiir yazıyorum ve hayalim bir kitapta yer alabilmekti. O zamanlar bu hayal çok uzak gelirdi. Bulutlar, yıldızlar kadar uzak. Yıllar sonra bu hayalim kısmen gerçek oldu. "Kısmen" diyorum çünkü hayalimde kitapta sadece benim adımın yazmasıydı. Bu bana hâlâ çok uzak geliyor. Ama dört ayrı kitapta şiirlerim yayınlandı. Bu kitaplar hayatımda farklı kapılar açtı. Tek olmanın yanı sıra çok olmanında güzel ve anlamlı olduğunu öğretti. 

Bugün evimize gelen Günyüzü Edebiyatı kitabı da bu kapılardan biri. Beklemeyi, sabretmeyi hatırlattı. Başka şehirlerde yaşayan edebiyat dostları ile bir araya gelmeyi ve bir yolda ilerlemeyi tekrar gösterdi. Hem şiir, hem de yazıların bir arada olduğu güzel bir kitap karşılayacak sizleri ve farklı hayatların kapıları açılacak. 

Günyüzü Edebiyatı kitabı ile buluşan dostların yorumlarını heyecan ile bekliyorum :) 

]]>
Mon, 13 Jun 2022 19:41:40 +0300 Selin Sabcıoğlu
Saçma & Tolga Yalçın https://edebiyatblog.com/sacma-tolga-yalcin https://edebiyatblog.com/sacma-tolga-yalcin Herkese merhaba, bu gün Tolga Yalçın'ın kaleminden Saçma kitabını yorumlamak için geldim. 

Hayatımda ilk böyle bir kitap okudum diyebilirim. Kitap kısa kısa bölümler ve saçma karakterlerle bütünleșmiș saçma olaylardan oluşuyor. Okudukça anlıyorsunuz ki hayat tamamen saçma sapan olaylardan oluşmuş durumda. Her sıradanlığın içinde bile bir saçmalık vardır illa ki. Zaten hayatımızda neyi normal yaşıyoruz ki?

Kitabı okuduğunuz zaman düşünmeniz ve farklı bakış açıları ile yorumlamanız gerekecek. +18 unsurların da bulunduğu, bir nevi yeraltı edebiyatı nitleliğinde olan bu kitaba şans vermenizi kesinlikle öneriyorum. Ayrıca yazar ile yaktığım röportaja profilimden ulaşabilirsiniz. 

~Saçma aslında saçmalamadan yașayabileceğine inanman. 

~Bütün büyük düzenlerin arkasında mükemmel bir saçmalık vardır.

~Kusursuza attığımız her adımda imkansıza yaklaşıyoruz. 

]]>
Wed, 08 Jun 2022 11:58:05 +0300 Nurlan
İhanet, yalancı sevgiler ve bir kitap : Yakıcı Sır https://edebiyatblog.com/ihanet-yalanci-sevgiler-ve-bir-kitap-yakici-sir https://edebiyatblog.com/ihanet-yalanci-sevgiler-ve-bir-kitap-yakici-sir Orijinal dili olan Almanca'daki adıyla Brennendes Geheimnis, Avusturyalı yazar Stefan Zweig'in klasikleşmiş kısa romanlarından (novella) biridir. 1913 yılında kaleme alınmış olan eser, 1945'te yazarın intiharından sonra daha çok ilgi çekmiştir. Tıpkı diğer eserlerindeki gibi insan ilişkilerini derinlemesine incelemiş ve farklı birçok hissin betimlesini yapmıştır. 

-- OKUMA ÖNCESİ ----------------------------------------------------------------------------------------

İndigo yayınlarından aldığım bu eseri okumadan önce kapak tasarımı üzerinden birkaç tahminde bulunmak istedim. İlk gözüme çarpan şey kadın silüetinin bir ev gibi bedeninde kapı ve penceresi olmasıydı. Kapı, kadının kalbini temsil ediyordu ve tamamen açık olmasa da aralıydı. Kapının aralı olması, çekimser de olsa kalbinin bazı hislere açık olduğunu gösteriyor olabilirdi. Kapının önünde ise bir adam ve bir oğlan çocuğu vardı. Eserin isminde geçen 'sır' kelimesini de es geçmeden devam edecek olursak, bir yasak ilişkisi gibi duruyor. Çizerin tercihi mi yoksa bir sembol mü tam olarak emin olamasam da, kadının kalbinin kapısı aralı da olsa gözleri tamamen kapalıydı. Kadının durumdan haberdar olmadığı anlamına gelebileceği gibi, daha derin hissetmek için gözlerini kapatmış ve duygularına teslim olduğunu  da anlatıyor olabilirdi. Dikkatimi çeken bir diğer şey ise bir rüzgar olmasıydı, kadının saçlarını uçuşturan ve yaprakları havalandıran bir rüzgar... Feminist bir açıdan bakacak olursam, bu rüzgardan sadece kadının etkilenmesi yasak bir aşkın cezasının yalnızca kadına yazılmasını anlatıyor olabilirdi, kadının gözleri de kendini bu rüzgara bıraktığı ve teslim olduğu için kapalıydı. Rüzgardan etkilenmeyen adam ve oğlan çocuğu belki de bu rüzgarın sebebiydi, ve bu rüzgar her neyi ifade ediyorsa belli ki yakıcılığı olan bir sırrı daha da harlıyordu. Eğer daha önce de dediğim gibi bir yasak aşk hikayesiyse anlatılan, iki taraf da yanmalı bu sır ile. Aşk nasıl iki kişi yaşanıyorsa sonuçları da beraber çekilmeli ancak resme göre konuşacak olursak yapraklar sadece kadının tarafında uçuşuyor, adamın çevresinde hava durgun olacak ki bütün yapraklar yerde duruyor. Buna göre birçok teori oluşturmak mümkün. Mesela ilk olarak, bu yasak ilişkiden yalnızca kadın etkilendiğine göre evli veya bir ilişki içinde olabilir, adam ise bekar olmalı ki rüzgardan etkilenmiyor. Yasak ilişkiye tanık olan kişi ise oğlan çocuğu olmalı ki sır yakıcı olarak nitelendirilebilsin. Ki bence sırrın büyüğü küçüğü, yakıcısı veya zararsızı olmaz... Tıpkı boş bir bardağın ağırlığının elimizde tuttuğumuz süreye doğru orantılı artması gibi, sırrı saklaması da ağır bir yüktür. Bırakmazsak kolumuz ağrır bırakırsak da cam kesiklerinden kanar ellerimiz, yani iki türlü de yaralı çıkarız işin içinden. 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden genç çapkın bir baron, astım hastası oğlunu Alplerin temiz havası ile iyileştirmek için oraya gelmiş bir anne olan Mathilde ve oğlu Edgar üçgeni arasında geçen olaylar örgüsü... Narsist bir kadın avcısı olan baron, her tatilinde yaptığı gibi burada da bir kadın seçiyor ve onu elde etmeye çalışıyor, kendince eğlenceli bir oyun kuran baron kimin hayatını nasıl etkileyeceğini hiç umursamıyor. Mathilde'yi gözüne kestiren baron, ona ulaşmak için yetişkin olma hevesinde olan Edgar'la arkadaşlık kuruyor. Edgar'ı avcunun içine alması çok kolay oluyor çünkü iletişimsiz ve sevgisiz bir ortamda büyüyen küçük çocuk, evrenin bütün kapılarının ancak yetişkin olursa açılacağını sanıyor ancak ilerleyen zamanda yetişkinliğin korkunç yüzüyle karşılaşıyor. 

Her ne kadar Mathilde ve Edgar'ın astım tedavisini hızlandırmak adına orada olduğu söylenmiş olsa da bana kalırsa Mathilde'nin eşiyle arasındaki mesafe ve sevgisizlik de evden uzaklaşmalarının sebeplerinden biri. Son kısma kadar sadece isminin geçtiği eşi, sadece bir tehdit unsuru olarak kullanılmış. Sonda karşımıza çıktığında ise yine otoritesi sarsılmayan bir adam, bir ortamda olmasa dahi onun kızacak olması durumunu tehdit olarak görüyorlar. Burada da aileyi aile yapan şeyin sevgi ve saygı olduğunun ancak saygının korkuyla bir bağlantısının olmaması gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Burada da gördüğümüz üzere korku ile saygı değil sadece çığ gibi büyüyen sırlardan ibaret yalan bir ilişki elde ederiz. Ve sırlara gelecek olursak... Sırlardan uzak huzurlu ve daha az yakıcı bir hayat dileklerimle. 

İyi okumalar dilerim :) 

]]>
Tue, 31 May 2022 14:14:05 +0300 Nur Bersun
Yaşam sorgulamaları ve bir kitap : İvan İlyiç'in Ölümü https://edebiyatblog.com/yasam-sorgulamalari-ve-bir-kitap-ivan-ilyicin-olumu https://edebiyatblog.com/yasam-sorgulamalari-ve-bir-kitap-ivan-ilyicin-olumu ''ivan ilyiç'in hayatı çok sıradan ve basitti bu nedenle de çok korkunçtu.'' 

 

1886 yılında yayımlanan bu dramatik kısa roman, kısa dünya klasikleri listesinde yerini alıyor. İlahi bakış açısıyla kaleme alınmış olan bu eserde, anlatıcı diğerlerinin de hislerine değinse de 

ağırlığı baş kahramanımız İvan'ın iç savaşına veriyor. Hayatını sonunda istediği hale getirmeyi 

başaran, mesleğinde terfilerden terfilere koşan İvan, tabiri caizse hiç ölmeyecekmiş gibi kendini 

hayatın akışına kaptırmışken ansızın hastalanıyor ve hayatı bir daha asla eski haline dönemiyor. Öleceğini öğrenen, bunu hisseden bir insan ne yapar, adım adım nasıl hayattan kopar yakından 

tanıklık ediyoruz.

 

İnsanoğlunun aslında doğasında olan ölümün ne kadar da yakın olduğunu görüyoruz, henüz dünyaya 

gelmeden dahi ölümle anlaşmış oluyoruz adeta ama bunu gerçekten farkında mıyız ? 

Hayatımızı sorgulatan bu ince ama ağır romanda, ölümü çok kez düşüneceksiniz. Doğru yaşamak 

nedir, sıradanlık nedir, kötü müdür, keşkeler ve acabalarla nasıl baş başayız, bunlarla baş etmenin bir yolu var mı hala bilmiyoruz. Belki de insanlığın başından beri düşünülen bu konuda, cevapsız sorular gittikçe artıyor.

 Ölüm döşeğinde olan bir adam hayattan an an koparken, diğerlerinin hala bomboş umutlarla yaşamaya çalışması, ömürleri hiç bitmeyecekmiş gibi boş dünya mallarıyla kendilerini avutmak için koşuşturmaya devam ediyordu.

 

"kocasının karşısında susmanın yüce bir davranış olduğuna inanan praskovya fiyodorovna, hayatını zehir eden çekilmez bir adamla evlendiği için kendine acıyordu. kendisine acıdıkça hıncı da zamanla arttı. hatta kocasının ölümünü bile dilemeye başladı, ama geçimleri için gereken parayı düşününce bu dileğinden vazgeçti."

 

Yalan ilişkiler, sahte hislerle kendimizi kandırdığımız zamanlar oluyordur illa ki, tıpkı bu alıntıdaki gibi. 

Bir amaç uğruna sevmediği bir adama hayatını vermek,bedenini ve ruhunu paylaşmak ne kadar doğru olabilir ?

Ölene kadaryaşayacağı rahatlık için buna değer mi ?  Bu soruları sorarken bir soru daha belirdi aklımda, birini sevmek ile birinin sağladığı hayatı sevmek arasındaki farkı biliyor muyuz ? ( aşk evliliği mi mantık evliliği mi de diyebiliriz buna)

"ivan ilyiç ölmekte olduğunu görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. ölmekte olduğuna ta derinden inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyordu. kiesewetter'in mantık kitabındaki şu akıl yürütmeyi anımsadı:

'gaius bir insandır, insanlar ölümlü olduklarına göre gaius da ölümlüdür.' ama gaius için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. gaius bir insandı, hem de sıradan bir insandı; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. kendisi ise ne bir gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka biriydi."

 

Kimse kendisine ölümü yakıştıramaz, ama neden ? Ölüm de doğmak kadar sürecin bir parçası değil mi ? İşinde iyi olmak, başarılar bizi diğerlerinden farklı kılar mı ? Cevap çok net bir şekilde hayır olmalı. Ölümün gözünde diplomanın, maaşın veya statünün hiçbir önemi yoktur, bunlar sadece insanlarca değer görür.

 

   - Ölümün mükemmel bir eşitleyici olduğunu Poe'nun Kızıl Ölümün Maskesi adlı kısa hikayesinde de görmüştük - 

 

"ivan ilyiç yalnız kalınca inlemeye başladı; inlemesi, şiddetlenen ağrılarından çok, içinin sıkıntısındandı. 'her gün aynı şey... bitmeyen geceler ve gündüzler... çabuk olsa bari! ama çabuk olacak ne? ölüm, karanlık?... hayır, hayır! ölüm olmasın da ne olursa olsun!''

 

Ölüm, bir bilinmezliğin başlangıcıdır aslında. Hayata yeni gözlerini açmış bir bebek kadar korku duyar, sonrasının ne olacağını bilmediğimiz için kaçmaya çalışırız. Ama dediğim gibi, ne doğumdan ne de ölümden kaçış yoktur aslında ve doğduğumuz anda başlarız ölüme adım adım yakınlaşmaya.

 

"praskovya fiyodorovna içeriye halinden memnun, aynı zamanda suçlu bir tavırla girmişti. kocasının yanına oturdu, sağlık durumunu sordu. ivan ilyiç, karısının bunu durumunu öğrenmek için değil, laf olsun diye sorduğunu biliyordu."

 

İvan, acısının anlaşılmadığını, boş teselliler duyduğunu biliyordu. Elbette hayatlarını durdurmalarını isteyemezdi onlardan, ama katlanamıyordu da onların bu yaşam sevdasına.

Belki de bir meslek hastalığıydı yalanları çok iyi anlayabilmesi, tabii buna hastalık denebilirse, eşinin,kızının ve doktorunun ona iyi olacaksın demelerine tahammül edemiyordu. Yaşarken yeteri 

kadar kandırmıştı kendini yalanlarla, ama ölürken - hayatın tek gerçeğiyle yüzleşirken- daha fazla katlanamıyordu bunları duymaya.

 

Sorgulayan ve sorgulatan bu kitabı belki de birden fazla kez, hayatımızın farklı dönüm noktalarında okumalıyız. Eğer siz de okumayı düşünürseniz yanınızda bir not defteri tutmanızı öneririm. Şimdiden iyi okumalar. 

]]>
Fri, 06 May 2022 12:00:00 +0300 Nur Bersun
DOKUNUŞ& Gökhan Durutan (İNCELEME) https://edebiyatblog.com/dokunus-gokhan-durutan-inceleme https://edebiyatblog.com/dokunus-gokhan-durutan-inceleme İşte bu! Ruhunun bir parçasını arabalarında taşıyanların hikayesi…

Türkiye’nin ilk ve tek ‘Araba’ temalı kitabı olma özelliği taşısa da bu sakın gözünüzü korkutmasın, okumaya ilk başladığınız andan itibaren anlıyorsunuz kitabın sadece bundan ibaret olmadığını. Onlar yalnızca Poyraz liderliğinde kurulan N7 grubunun bir parçası ya da birkaç serseriden ibaret değiller, onlar hepimize önyargıların sadece bir avuç saçmalıklardan ibaret olduğunu göstermeye geldiler.

Hikâye; başlangıcından itibaren aksiyon arayanların seveceği türden bir giriş bölümüyle bizleri karşıladı, yazarımız ara sıra bizzat duruma el atarak okuyucularına (Kedi) Kenan, (Anahtar) Özkan, (Ördek) Furkan ve (Umursamaz) Yasin karakterlerini az çok tanıtmaya çalıştı fakat bu yüzden ilk bölümdeki hararetin 2 ve 3. Bölümlerde ciddi oranlarda düştüğünü düşünüyorum bu tamamen göreceli de olabilir tabi ki.

Siyah filmli camların arkasındaki hayatlara dokunan hikâyemizin devamında; grup liderleri olan Poyraz’ın yetiştirme yurdunda gösteri ayarlamasıyla asıl yaşanacakların bundan sonra başlayacağını anlamaktayız, engelli bir çocuk için kendilerince yardım etmeye çalışmaları minvalinde devam eden kurgunun Özkan karakterinin de sık gittiği sokak yarışlarına Murat için katılma kararı almaları, organize ettiği yarıştan komisyon ücretini alamayan Sansar yüzünden N7’nin başı fazlaca ağrıyacaktır.

Kurgu üzerine çok düşünülmüş ve iyi bir şekilde oturtulmuş olmasına rağmen hikâyenin anlatım dilinde eksikliklerin olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim, konuşmaların arasındaki betimleme eksiği ve aynı bölüm içinde iki farklı anlatım dilinin kullanılmış olması (gözlemlediğim sadece 1 bölümde) bir paragraftan diğerine geçişte bariz fark edildiğine tanık oldum. (Bu konuda editöre biraz kızmış olabilirim, yazarın gözden kaçırdığı şeyleri editör tamamlamalıydı bence) Bunlar tabi hikâyenin geneli için konuşulamaz bile.

Yeri geldi hüngür hüngür ağlattı, yeri geldi sevinçlerine ortak etti beni, üstelik Özkan’ın kitabın sonunu beğenmeyip Yazar’a bile anahtarla saldırmaya kalkması efsane bir detaydı, eğer bunu inceleme yazıma eklemeseydim eksik hissederdim, siz okurken ne hissedeceksiniz bilemiyorum ama kitabın son sayfasını da kapattığımda iyi ki onlarla tanışmışım dedim.

Araba modifikasyonunu kimileri çok sever kimileriyse tamamen saçma bulabilir ama bazılarımız için ruhunun bir yansımasıdır o kişiselleştirme. N7 grubu sadece ortak hayalleri ile bir araya gelmiş insanlar değiller, Tabi siz yine de Nefes’in babası gibi bir avuç serseri diyebilirsiniz fakat onlar; yaftalayıp, yargıladığınız tüm o insanların sesi oldular, yetimhane duvarlarına hapsolmuş bir bedenin hayallerine doğru uzanan penceresi oldular ve onlar masumca yaşanmak istenen hayallerin umudu oldular…

Ben bu muhteşem Eser’e resmen kalbimi bıraktım, kesinlikle geniş kitleler tarafından okunmayı sonuna kadar hak eden bir kitapla tanıştığımı düşünüyorum. Yalnız hatırlatmamda fayda var, eğer direksiyon hakimiyetiniz iyi değilse fazla hız yapma çalışmayın, bir de emniyet kemerinizi takmayı sakın unutmayın!

Sağlıcakla Kalın…

]]>
Mon, 28 Feb 2022 08:26:37 +0300 _iirazz
Okuduğum Kitaplar ve tavsiyelerim https://edebiyatblog.com/okudugum-kitaplar-ve-tavsiyelerim https://edebiyatblog.com/okudugum-kitaplar-ve-tavsiyelerim Thu, 24 Feb 2022 16:21:26 +0300 Rüya gibi Harfler mi Yönetmek İstersiniz Yoksa Rakamlar mı? https://edebiyatblog.com/https:www.dr.com.trkitapyazcan-yaziogluedebiyatromanturkiye-romanurunno0001956940001 https://edebiyatblog.com/https:www.dr.com.trkitapyazcan-yaziogluedebiyatromanturkiye-romanurunno0001956940001 “Kitabım bitti. Defter! Artık sen bir kitapsın.” cümlesinden de anlayacağınız üzere fantastik bir aksiyon bizi bekliyor Can Yiğit Tunçman’ın Nobellik eseri Yazcan Yazıoğlu’nda. Hiç düşündünüz mü rakamlara ve harflere hükmedebiliyor olsaydık neler olabilirdi? Kahramanımız Yazcan Yazıoğlu da sahip olduğu bu fantastik güçle bir yazarın eserine olan bağlılığını, onu ortaya koyduktan sonra onun için gözünü kırpmadan girebileceği mücadeleyi, inancın azmini bizlere edebi bir dille anlatıyor. Çalıştığı gazetenin önünden kaçırılan bir gazeteci arkadaş, şehrin karmaşa dolu sokaklarında kaybolan bir kitap ve tüm dünyayı ele geçirmeye başlamış bir akıl üzerine hareketli bir olay örgüsü büyük bir edebi yapı içinde anlatılmış.

Can Yiğit Tunçman’ın kahramanıyla aynı adı taşıyan romanı toplumu bazen hiç fark ettirmeden bazen de herkesin gözleri önünde apaçık bir şekilde saran ve herkesi çaresiz bırakan haksızlıklara karşı koymayı anlatan modern bir destan.

Olayları yazarın gözünden, roman tekniklerinin kusursuzca işlendiği, insanı şok eden cümlelerle okuyoruz. Bu eşsiz roman, aslında insanın içinde var olan yazma dürtüsünü, harflerin ve rakamlarının gücünü, sembollerin üzerimizde olan büyüleyici etkisini ortaya koyarken yazının ne kadar da güçlü bir silaha dönüşebileceğini alegorik bir dille gözler önüne seriyor.

Yazı, kurgu-gerçeklik, birey ve öteki kavramlarıyla gazetecilik, günümüz dünya düzenindeki kirli ilişkiler ve dostluk üzerine ortaya koyduğu bakış açılarıyla da Yazcan Yazaroğlu, kesinlikle son dönem postmodern romanların en iyilerinden biri.

Yazarın kitabında açıkça belirttiği gibi: “Her şey yazı için. Her şey yazı.”

Yazcan Yazıoğlu, macera, mücadele ve yazı üzerine soluk soluğa okuyacağınız bir roman. “Bir yazarın hikâyesi. Yazı içinde bir yazar, içinde yazı olan...”

]]>
Wed, 12 Jan 2022 14:17:24 +0300 Okuryazar
Hayat Hanım &Ahmet Altan’ın son romanı üzerine bir deneme& https://edebiyatblog.com/hayat-hanim-ahmet-altanin-son-romani-uzerine-bir-deneme https://edebiyatblog.com/hayat-hanim-ahmet-altanin-son-romani-uzerine-bir-deneme İnsanların hayatları bir gecede değişiyordu. Her şey öylesine çürümüştü ki kimsenin hayatı kendi geçmişinin köklerine tutunamıyordu. Herkes lunaparklardaki kukla hedefler gibi bir vuruşla devrilip kaybolma ihtimali ile yaşıyordu.”

İşte daha başında okuru yakalayan bu cümlelerle açıldı Hayat Hanım’ın dünyası. Şahane bir girişti.

Kitap bittiğinde gönül rahatlığı ile şunu söyledim: İyi bir eserde olması gerekenler ne derseniz bu kitabı gösterir, analiz ederek okuyun derim.  

Muazzamlığını sadeliğinden alan bir hikâye, “Kahramanın sonsuz yolculuğuna” örnek bir anlatım. Çemberi tamamlayıp yeniden evine/kendine vardığında değişen dünyası ile yeni bir insana dönüşen kahraman. Adeta yaratıcı yazarlık derslerinde örnek metin olarak okutulabilecek bir kitap yazmış usta romancı Ahmet Altan.

“2021 Femina Yabancı Roman Ödülü” ile “2021 Transfuge En iyi Avrupa Romanı Ödülü”nü alan kitap birçok dilde yayınlandıktan sonra yazıldığı dilin okuyucuyla 15 Kasım’da buluştu. Yazarın diğer kitapları gibi Everest Yayınlarından çıktı.

Hayat Hanım romanının bir editörü yok. Çünkü yazım süreci cezaevi koşullarında gerçekleşti. El yazısıyla kaleme alındı, her sayfası “Görülmüştür” damgası ile dışarı çıktı. Dolayısıyla temize çekenlerin zorlanmaması, yazılanları rahat okuyabilmeleri için kısa cümlelerle yazıldığı Ahmet Altan’ca belirtildi. Böylece ekonomik bir dil kullanıldığını görüyoruz. Dijital dünyanın dikkatini azalttığı okur için kısa bir metnin çıkması avantajdı. Yazarı için ince sayılabilecek bu kitap metnin arasından ruha sızan hislerle öyle kuvvetliydi ki toplamda iki yüz on sekiz sayfa okusanız da etkisinin günlerce süreceği belliydi. Benim için de öyle oldu.

İyi kitaplarda olan o akıcılık, eline alıp bırakamadan devam etme isteğini epeydir bir kitapta bu kadar güçlü duymamıştım. Hem bir çırpıda okumak hem de bitmesinden korkarak yavaşlamak. Bir noktada durdum, kitabı kapatıp kaldırdım. Hissettirdiği duyguların içinde biraz daha uzun kalmak istedim, birkaç gün ruhumda demlenmesi için süre tanıdım kendime.

İki edebiyat öğrencisinin yarenliği üzerinden devam eden romanda diyaloglar bolca kullanılmış. Mitoloji kahramanları ve dünya edebiyatının seçkin romanlarından alıntılarla yapılan tartışmalar da yazı/okuma ile ilgilenenler için rehber niteliğinde. Tabi ki asla didaktik tarzda değil. Kaynak sıkıntısı yaşanan zaman ve mekânda yazı işleri ile ilgilenmeyen okuru da yormayacak şekilde metne yedirilmiş olması tam bir ustalık göstergesi.

Hayatları bir günde değişen iki tecrübesiz gencin yaşamı öğrenirken birbirine tutunması, acıların yakınlığı arttırması ve romana adını veren aslında çok ayrı dünyaların insanı olan Hayat Hanımla yollarının kesişmesi. Bunca farklı karakteri aynı hikâyede buluşturan ortam, çevre şartları hepsi öyle güzel, öyle düzenli yerleştirilmiş ki kaleme hayran olmamak elde değil.

Mekanların usul usul metne girişi, sonuna kadar yaşayışı ve Çehov’un klasik söyleminde “Duvarda asılı tüfeğin ileriki bölümlerde patlaması” kuralına riayet. Yani, bir hikâyede kullanılan her ögenin zorunlu olması gerektiğini ve ilgisiz unsurların kaldırılmasını belirten bu dramatik ilkenin kusursuz uygulanışı. Gereksiz tasvir, betimleme gibi unsurların, metnin içine hiçbir şekilde girmeyerek "Hatalı vââtler" vermemesi gerçekten önemlidir malum.

Metne bir şekilde dahil olan karakter ve tiplerin hepsinin hikayesinin ana karakterleri güçlendirecek şekilde akması, çember tamamlanırken de usulca toparlanıp insan, mekân, atmosfer bütünlüğü ile değişimin görünürlüğüne katkı sunulmasını çok başarılı buldum.

Edebiyatın hayatı etkileme gücünün de tartışıldığı kitapta bu kadar sade biçimde hüznün, çaresizliğin anlatılması da etkileyiciydi. Tabi şartlar ne kadar kötü olursa olsun insanın dayanacak donanımda olduğunu göstererek umudu taze tuttuğunu da söylemek gerek.

Arka kapakta da giriş cümlesinden ilhamla aktarıldığı gibi bu kitap “Herkesin lunaparklardaki atış poligonlarında duran kukla hedefler gibi bir vuruşla devrilip kaybolma ihtimali ile yaşadığı günlerde aşkın dönüştürücü gücüne” yeniden inandırıyor insanı.

Kitap Türkiye’de basılmadan önce yazarı ile yapılan bir YouTube söyleşisinde Ahmet Altan içeride üç kitap yazdığını söylüyor. Bu romanı kaleme aldığı vakitlerse sık sık henüz kapanmamış olan eski FlashTV’yi izlediğinden bahsedince dikkatimi çekti. Çok seyrettiğim bir kanal değildi ama ara sıra parmaklıklar ardında çekilen bir programa rastlamış Dilberay adlı bir sanatçının içli şarkılar söylediğini görmüştüm. Yazar da cezaevinde olunca romanın parmaklıklar ardında geçeceğini düşünmüştüm. Televizyonda bu konsepte programlar yapılırken hatta cezaevi temalı diziler yurtiçi ve yurtdışında çok revaçtayken kitapta da konu bu olabilirdi. Ama okuyunca gördüm ki cezaevi kelimesi bile neredeyse hiç geçmiyordu. Birkaç yerde tutuklananlardan bahsedilmişti o kadar.

İşte o zaman yazmanın özgürleştirici gücünün gerçek bir yazarı mekândan, yaşanılanların sarsıcılığından koruduğunu, soğuğun, sıcağın korkutmadığı gibi bir şekilde beslediğini gördüm. O, içeride iken dışarıyı, dışarıdakilerden daha iyi yazacak kadar hayal gücü, kalem ustalığı ve entelektüel birikime sahip kırk yılı aşkın süredir yazan bir romancıydı ne de olsa. Dil gücüne, şartlara göre değişmeyen tavrına şapka çıkardım.

Kadını, aşkı kadınlardan iyi anlatan en başarılı romancılardan olduğu zaten kendisini seven, sevmeyen herkesin kabulü iken ustalığı sayesinde edebiyatla hayatı, yazmakla yaşamayı, aşkla sevgiyi belli bir ritimde dans ettirdiği satırları hayranlıkla okudum. Aşka yeniden inandım. Geçtiğimiz yerlerde ruhuna dokunduğumuz insanlarda hep yaşadığımızı bir kez daha hatırladım. 

Roman yazmak üzerine yoğunlaştığım bu vakitlerde kitabı sadece okur gözüyle değil yazım tarzına dikkat ederek okuduğumdan duygularımdan ziyade teknik sayılabilecek başlıklar üzerinden değerlendirmelerde bulundum. Henüz kitabı okumayanları düşünerek konuya dair fazla bir şey yazmadım.  

Kalemin cesaretle birleştiğinde bir romancıya, yazının ruhunda olmazsa olmaz o özgürleştirici gücü verdiğini gördüm.

Edebiyat, hayatı bir çırpıda değiştirmiyordu elbette ama hepimizin yaşarken bir başkasına dönüştüğü bu yolda beraber yürüdüğümüzü anımsatıp yalnız değilsin diyordu. İnsanın kalabalıkta ya da bir başına, sosyal medyada binlerce takipçili ya da değilken hiç fark etmez, yalnızlığın pençesinde can çekiştiği zamanımızda bu da az bir kazanım değildi. Hem roman dediğimiz sanat insan ruhuna tuttuğu projektörle, aydınlık ve karanlık yanlarını gösterirdi. Böylece kendiyle yüzleşme cesareti bulan insan, daha çıkması gereken çok basamak olduğunu hatırlar, edebiyattan aldığı güçle harekete geçerdi.

Kalemini özlediğimiz yazarın, nice eserini daha, keyifle okuyacağımız güzel günlerde beraber olmayı dilerken nerde olursa olsun özgür olan kalemini hep “Dışarda” oynatmasını temenni ediyorum.

Handan Kılıç

]]>
Wed, 29 Dec 2021 14:40:26 +0300 Seslenen Yazılar Handan Kılıç
KELEBEĞİN ROTASI "İç Ses" & İbrahim Usluer https://edebiyatblog.com/kelebegin-rotasi-ic-ses-ibrahim-usluer https://edebiyatblog.com/kelebegin-rotasi-ic-ses-ibrahim-usluer “İnsanın hatalarını görmesi bir daha tekrar etmemesi adına iyi ama kaybedilen zaman adına kötüydü.”

Yeni bir insanla tanıştığınızda olabilecek gerginliği hepimiz yaşamışızdır, nötr başlayan her karşılıklı duygu bir zaman sonra etrafımızdaki insanların bakış açısıyla iyi veya kötü yönde değişebilir, peki bakış açımızı etkileyen nedir? Yazarımız kitabın başlangıcında bunu bize en iyi şekilde açıklıyor;

“Bir sürü pencerenin olduğu bir odadasınız. Pencerelerden sadece bir tanesi, size gerçekleri gösteriyor. Hangi pencerenin gerçekleri gösterdiğini bilmiyorsunuz? Seçeneklerin çok olması, kafanızı karıştırıyor ama bu çok doğal değil mi? Yakın arkadaşınızdan yardım almak güzel bir fikir. Sizi düşünen, tanıyan bir kalp doğru pencerenin hangisi olduğunu gösterebilir.”

Hikâye başlangıcında arkadaşı Selen’i olumsuz duygulardan ve sağlıksız ilerleyebileceğini düşündüğü bir ilişkiden kurtarmaya çalışan Duygu karakterinin gözünden okumaya başlıyorsunuz, hikâyenin ilk yarısı boyunca her karakterin bakış açısına ve duygu durumuna tanıklık ediyorsunuz. Fakat bazen sadece iyiliğimizi isteyen arkadaşlarımızın bile yanlış yönlendirmelerine ve manipülatif söylemlerine maruz kalabileceğimizi görüyoruz.

Bu dakikadan itibaren çoğunlukla Yazar’ın (Hikâye içerisinde de yazarın bir adı yok) bakış açısının yoğunluğuna dönen hikâye bir noktadan sonra, normal bir öykülemeden de fazlasının olduğuna şahit oluyoruz. Yarım kalan bir aşk hikayesi olarak devam eden kurgunun dış dünyadan, iç dünyaya dönüşünü adım adım okuyoruz fakat kullanılan dilin yer yer kısa sözlerle birleştirilmiş olması gerçeklik ile kurgunun kitap içinde sürekli iç içe yazılması hikâyeyi dikkatli okumayan her okur için büyük bir eziyete dönüşecektir, size tavsiyem eğer dikkati çabuk dağılan biriyseniz sakince ve acele etmeden okumalısınız, inanın ki başucu kitabı yapabileceğiniz kadar güçlü bir eser.

Yazarın kendi içinde çeliştiği noktada, Dilara karakteri üzerinden gerçekleri bir nevi yüzüne çarparken anlıyoruz ki aslında hikâye tamamen 2 karakter arasında yaşanıyor, yazarımız bunu hikâye içerisindeki ‘Meşhur Yazara’ kendi iç sesi aracılığıyla seslenerek okuyucuya en güzel ve en doğru şekilde anlatarak okuyucuyu resmen şok ediyor.

Kitabın son sayfasını da okuyup kapattığınızda anlıyorsunuz ki; hepimizin aslında Meşhur Yazardan bir farkı yokmuş. Yaşadığımız şeylerin senaryosunu beğenmeyip, karşımızda bizi dinleyenlerin ilgilerini çekecek şekilde anlatıyoruz, içimizde yarattığımız senaryoya o kadar inanıyoruz ki, artık senaryo olmaktan çıkıyor. Bizzat yaşadığımız olayları benliğimizde çarpıtarak, yaptığımız tüm suçları başkasına atmaya, kendimizi haklı görmeye başlıyoruz.

Aslında hepimiz, kendi içimizde yarattığımız kurgulardan ibaretiz…

Kitapseverlerin; kitaplığında ve gönlünde anlamlı bir yer edinecek kadar muhteşem bir eser.

]]>
Sun, 26 Dec 2021 19:52:34 +0300 _iirazz
KAVUŞMA & Ali Tabakoğlu (İNCELEME) https://edebiyatblog.com/kavusma-ali-tabakoglu-inceleme https://edebiyatblog.com/kavusma-ali-tabakoglu-inceleme Bu bir Anadolu hikayesi, yurdumuz insanının hikayesi ve işte bu Hasan Öğretmenin hikayesi…

Kitabın daha en başında bizlere kısa bir özet geçiyorlardı; “genç toprak adamı, Anadolu insanı Hasan Öğretmen’in her şeye rağmen tükenmeyen umudunun hikayesi…” kocaman bir umudun sayfa sayfa işlendiği bir kitap olarak biz okuyucuların karşısına çıkıyor.

1970-80’li yılların Türkiye’sini, Anadolu insanını ve onların yaşayış biçimlerine gelecekten ışık tutuyor yazarımız. Ninelerimizin ve dedelerimizin anlattıkları ‘eski zamanlar’ kavramını “KAVUŞMA” eseriyle günümüze yansıtıyor adeta. Kitabı okumaya başladığınız anda elden bırakamayacağınız kadar akıcı bir dil ve üslupla karşılaşıyorsunuz, yer yer Anadolu şiveli konuşmalarla süslenmiş hikâye düzlemi sizi hikâyenin anlatıldığı yöreden biriymişsiniz gibi hissettiriyor.

Hikâyeyi konuşmalardan çok karakterlerin iç dünyasını yoğunlukta aktarmayı seçmiş, bu da yaşadığımız birçok şeyin aslında daha fazlasının içimizde yaşandığını da hatırlatıyor bizlere. Bir de karakterimizin hayat mücadelesinin ve hayallerinin arasındaki sevdasını bizlere en iyi şekilde aktarmayı başarıyor yazarımız, hele ki hikâyede geçen o güzel mektuplar…

Mektuplardan en çok beğendiğim ve tekrar tekrar okuyup bir kenara not aldığım kısmını da burada paylaşmak istiyorum.

“Kendi imkanlarımla sevdim seni. Ne bir şiir ne bir şarkı ne bir kitap da geçmeyen bir aşkla sevdim seni.”

Telefonların o kadar da yaygın olmadığı bir zaman diliminde yaşama isteği geliyor insana, neslimizin iletişim araçlarına olan ilgisi ne kadar arttıysa üslup ve saygısı da maalesef o kadar azaldı. Mektupların en yoğun iletişim aracı olduğu zamanlarda sanki insanımız saygılı, tertipli ve düzenliydi. Tarıma ve üretime olan bağlılık, yere bastığımız toprağın değerini bilen insanlardan bu hale nasıl geldik diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Elektriğin olmadığı, suyun dere, ırmak ve kuyulardan çekildiği, tarlaların öküzlerle sürüldüğü o yıllarda öğretmen olma hayallerine sevdiğiyle beraber olma umudunun yer yer yeşerip, solduğuna tanık oluyorsunuz, içe kapanık bir çocuğun hayat yolculuğuna eşlik ederken bir yandan da o zamanın eğitim sisteminin iyi ve kötü yanlarını, zorluklarını ve kolaylıklarını okuyorsunuz adeta, kitapseverlerin 1 günde okuyup bitirebilecekleri muhteşem bir eser, kitaplığınızın rafına bu güzel esere de bir yer açmanızı tavsiye ediyorum.  

]]>
Mon, 20 Dec 2021 22:36:13 +0300 _iirazz
Şahmerdan Hikayesi Üzerine Şekli İnceleme https://edebiyatblog.com/sahmerdan-hikayesi-uzerine-sekli-inceleme https://edebiyatblog.com/sahmerdan-hikayesi-uzerine-sekli-inceleme I. GİRİŞ

 

Sait Faik Abasıyanık Türk Edebiyatı için önemli bir mihenk taşıdır. Onu asıl ününü kavuşturan hikayeleridir. Çünkü; Türk hikayeciliğinden bir tarzın başını çekmektedir. Bu baş çekiş, dünya Edebiyatında ‘Çehov’ ile anılan durum hikayeciliğinin bayraktarlığı vazifesidir. Sait Faik Abasıyanık, önceleri edebiyat dergilerinde yayınladığı hikayelere, zaman içinde içine yenilerini de etkileyerek kitap olarak yayınlamıştır. Bunlardan biri de ‘Şahmerdan’ adlı üçüncü hikâye kitabıdır.

Bu çalışmamızda; durum hikayeciliğinde öncülük etmiş ve edebiyatımızda durum hikayeciliği anlamında, gelecek edebiyatçılar için kapı açmakla kalmayıp önemli bir birikim bırakmış Sait Faik Abasıyanık’ ın ‘Şahmerdan’ kitabına adını veren ve kitabın ilk hikayesi olan Şahmerdan hikayesini inceleyeceğiz. Yazıya ilişkin geri dönüt ve düzeltmeler için urusanzeynep98@gmail.com adresinden şahsıma ulaşabilirsiniz. Şimdiden tüm okurlara ve araştırmacılara faydalı olması dileğiyle.

Genç Hikâyeci: Sait Faik Abasıyanık - Söylenti Dergi

II. ŞAHMERDAN HİKAYESİNİN ŞEKİL (BİÇİM) YÖNÜNDEN İNCELEMESİ

 

Bu kısımda şahmerdan hikayesinin şekil (biçim) yönünden incelenecektir. Bu incelemede amaç hikâye hakkında ön bilgi vermektir.

Sıcak Denizlerin Yazarı Sait Faik Abasıyanık'ın Tüm Kitapları

  1. Hikâyenin Adı

şahmerdanı yerleştirmeye çalışan deniz ameleleri

Eserin adı olan 'Şahmerdan' kelimesi, bu çağın gençleri olarak biz için alışılmadık bir kelime olsa da dönem içinde kullanılan bir kelimedir. Şahmerdan kelimesi deniz terminolojisine ait bir kelimedir. ‘Şahmerdan’ kelimesi, Farsça’ dan dilimize yerlermiş olup, Farsça İran veya Afgan hükümdarlarına verilen bir unvan olan ‘şah’ ve erkekler anlamına gelen ‘merdān’ türemiştir. Türkçede ise; vurucu ağırlığın, mekanik olarak yükselmesi ve düşmesi sonucu dövme işlemi yapan makine anlamında kullanılmaktadır.

Hem kitap hem de hikâye olarak seçilmesinde denizcileri anlatan bu eserde; şahmerdanın denizlerde vurucu ağırlığı için o zamanın teknik gereksinimlerince insan gücüne ihtiyaç duyulmasıdır. Ayrıca, hikâyenin etrafında döndüğü ana materyalde şahmerdandır. Diğer taraftan; şahmerdan, denizcilerin zorlu hayatını yansıtan bir metafor olarak da telakki edilebilir. Bunun için, zannımca hikâyenin adı olarak tercih edilmiştir. Bu anlamda; hem kitabın adı hem söz konusu kitabın başlangıç hikayesine adı veren ‘Şahmerdan’ kelimesi Sait Faik gibi deniz emekçisini anlatan, doğdu yerin ismiyle bir tevaffuk içinde olan adalı bir sanatçı bakımından şaşırtıcı tercih değildir. Bu eser adı tercihi de bu durumun bir yansımasıdır.

  1. Hikâyenin Yazarı    

Sait Faik Abasıyanık Müzesi Web Sitesi – Sait Faik AlbümüHikâyenin yazarı, Sait Faik Abasıyanık olup, 18 Kasım 1906 da tüccar, zengin ve köklü bir ailenin Adapazarı’nda dünyaya gelmiştir. Çocuk dönemi Adapazarı’nda geçmiştir. İlköğretimine Adapazarı’nda yabancı dille eğitim yaptığı için bölgede ‘gavur mektebi’ olarak bilinen Rehber – i Terakki okulunda başladı. Yunan ordusunun Adapazarı’ işgal etmesiyle ailesi ile Adapazarı’ndan ayrıldı ve ailesi ile İstanbul’ a göçtüler. Ortaöğretimine İstanbul Erkek Lisesinde devam etti. Ancak burada lise 2. Sınıftayken sınıf arkadaşları ile Arapça öğretmeninin sandalyesine iğine yerleştirmişlerdir. Haddi aşan bu şaka sebebiyle disiplin cezasına uğramışlardır. Bu sebeple; sınıftaki 41 arkadaşı ile İstanbul Erkek Lisesi’nden sürülmüştür. Bu sürgünden, Sait Faik Abasıyanık’ ın nasibine de Bursa Erkek Lisesi düşmüştür.

Sait Faik ve arkadaşları okuldan niçin sürgün edildi? - Galeri - Fikriyat  Gazetesi

Burada, lise ikinci sınıfı tekrar okumuştur. Bursa Erkek Lisesi’nde daha sakin ve kendi halinde vakit geçirmiştir. Bu durum, ona gözlem yapmamaya yöneltmiştir. Okul bahçesinde bir köşeye oturup, okul bahçesindeki talebe ve muallimleri gözlemleme başlamıştır. Zaman zaman da okulun penceresinden Nilüfer ovasını seyre durmuştur. Elbette bu gözlemler ilerde yazacağı eserlerinin kaynağını oluşturmuştur. Ki, öyle de olmuştur ve henüz Bursa Erkek Lisesi’ndeki iken, muallimin verdiği bir ödev vesilesiyle ilk hikayesini olan ‘İpekli Mendil’ adıyla kaleme aldı. Eseri sınıf içinde okunduğunda öğretmen ve öğrenciler tarafından beğenilmiştir. Ayrıca öğretmeni, bu eseri ile ilerde ünlü bir yazar olacağını söyleyip, eserlerini savrukluktan çıkarması gerektiğini söyledi. Sait Faik lise eğitimini Bursa Erkek Lisesinde tamamlamıştır.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi | Dilbilimi - Beyazıt Meydanı 1928  öncesi,henüz harf ve şapka devrimleri yapılmamış... | Facebook

Yüksek öğrenimine, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünde başlamıştır. Ancak, Uygurca derslerinden hazzetmeyerek buradan ayrıldı. 1930 yılında babasının isteği üzerine İktisat eğitimi almak için Venedik üzerinden İsviçre’nin Lozan kentine gitmiştir. Ancak, İsviçre’nin durağanlığı ve donukluğuna tahammül edemeyerek Fransa’nın Grenoble kentine geçmiştir. Bu şehri çok sevmiştir ve ömrünün üç yılını geçirmiştir. Bu şehir kişiliği ve kişiliğini yansıttığı eserlerinde derin izler bırakmıştır. Ancak; memleket hasretine daha fazla dayanamayarak babasının belirttiği şekilde Tuna üzerinden Türkiye’ ye dönmüştür.

Döndükten sonra Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nden Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Ancak; buradan sürekli geç kalması ve sınıf disiplinini sağlayamaması üzerine gelen şikayetler üzerine ayrılmıştır. Çocukluğundan, beri kendisi gibi Tüccar olması isteyen babasının arzusu üzerine ticarete atılmıştır. Babası ona güvendiği bir ortağı ile bir zahire (toptancı) dükkânı açmıştır. Ancak; 6 ay sonra ortağının onu dolandırmasıyla dükkânı batırmıştır ve rafları boş bir şekilde dükkânı babasına teslim etmiştir. Babasının 1939 yılında ölmesi üzerine, kalemi ile geçinmenin yollarını aramıştır. 1942 yılında haber gazetesinde muhabirlik yapmıştır.

Hayatı boyunca kötü boyunca; hikâye, şiir ve röportaj üründe eserler vermiştir. 1953 yılında daha önce Mustafa Kemal’ in onur üyesi seçildiği Uluslararası Mark Twain Derneği tarafından çağdaş edebiyata yaptığı katkılardan ötürü onur üyeliğine seçilmiştir.  1954 yılında serkeş hayatının neticesi olan siroz hastalığından İstanbul’ da ölmüştür.

  1. Hikâyenin Basıldığı Yer ve Tarih

 

Şahmerdan hikayesi; kitapta yayımlanmadan önce iki farklı dergide yayımlanmıştır. Sait Faik’in hayat kronolojisi ve dergilerin merkezleri dikkate alındığında dergilerin İstanbul’ da yazıldığı söylenebilir. Hatta kim bilir kendi inziva yeri olan Bozcada’ da yazmış olabilir. Çünkü Sait Faik Abasıyanık 1939 yılında babasının ölümü üzerine doğan maddi sıkıntılardan mütevellit Bozcadaki Köşküne taşınmıştır. Kitap olarak İstanbul merkezli bir yayınevinde 1940 yılında yayımlanmıştır. Kitap 1940 – 1970 tarihleri arasında İstanbul merkezli yayınevlerince yayımlanmaya devam etmiştir. 1970 – 2002 tarihleri arasında Ankara merkezli bir yayınevinde yayımlanmıştır. 2002 – 2021 tarihleri arasında İstanbul merkezli yayınevlerinde yayımlanmıştır.

  1. Hikâyeyi Basan Yayınevi

 Kitabın ilk baskısı (1940)

Söz konusu olan hikâye; ilk olarak, A. Cemal tarafından kurulan Yeni Mecmua’ da 21 Aralık 1939 yılında yayımlanmıştır. Ayrıca, eser 12 Nisan 1940 yılında Sokak dergisinde de yayımlanmıştır. Kitap olarak ilk basıldığı yayınevi ise Çığır Yayınevi’ dir. Şahmerdan hikayesinin 2’ den 4 kadar olan kitap halindeki baskıları 1951-1965 yılları arasında Varlık dergisi tarafından yapılmıştır. 4’ den 24’ e kadar olan Şahmerdan hikayesinin kitap şeklindeki baskıları ise, 1970- 2001 yılları arasında Bilgi yayınevi tarafından çıkarılmıştır. Şahmerdan hikayesi, Yapı Kredi Yayınları (YKY) tarafından ilk olarak Mayıs 2002 tarihinde ‘Toplu Öyküler’ adı altında yayımlanmıştır. Hikâyeden adını alan Şahmerdan kitabı ise yine Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Ocak 2011 yılında basılan ‘Şahmerdan’ adı ile basılan 14. baskıdır. Hikâye 2012 tarihinden itibaren ‘Şahmerdan’ adı altında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmaktadır.

 

  1. Hikâyenin Sayfa Sayısı

 

Benim hikâyeyi okuduğum Yapı Kredi Yayınları tarafından 2011 Ocak tarih İstanbul basılı kitap 105 sayfadan oluşup kitap 5 sayfa olarak yer almaktadır.

  1. Kitap Kapak Tasarımı

 

Benim hikâyeyi okuduğum Yapı Kredi Yayınları tarafından 2011 Ocak tarih İstanbul basılı kitabın kapak tasarımında hâkî yeşili bir fon kullanılmıştır. Yazı kısımlarında ise beyaz ve siyah renkler tercih edilmiştir. Kapak resminde ise, vesikalık için çekilmiş olduğunu düşündüğün Sait Faik Abasıyanık’ ın genç ve sıhhatini harcamadığı çağlara ait bir fotoğraf kullanılmıştır. Kitabın içeriğinde ise herhangi bir resim bulunmamaktadır.

Bu anlamda; kitap tasarımı sade ve düzen içindedir. Kitap kapağında kullanılan yazılar açık, anlaşılır gereksizlikten uzaktır. Yazıların puntoları yerinde ve abartıdan uzaktır.

]]>
Sun, 19 Dec 2021 22:02:05 +0300 Zeynep Ürüşan
ÇOCUKLARIMIZ VE MASALLARIMIZ https://edebiyatblog.com/cocuklarimiz-ve-masallarimiz https://edebiyatblog.com/cocuklarimiz-ve-masallarimiz Çocukların edebiyatla ilk tanışmaları masal ile olur. Ninni daha önce kulaklardan beyne akan tür olsa da, çocukların bilinçli dinlediği va daha sonra hatırladığı ninni değil masaldır. Bu nedenle masalın, hayatımızda kalıcı değerler ve hatıralar oluşturması  bakımından önemli bir gücü vardır. Kitap okumayan kişilerin bile en az bir masal veya masaldan bir bölüm hatırladığını söyleyebiliriz.

Masal anonim ürün olmakla birlikte, milletlerin kültüründen bağımsız değildir. Günümüze kadar yetişen Cumhuriyet neslinin masalları Anderson, Grimm, Binbir Gece vb. masallardır. Kendi masallarımızdan kalıcı olarak iz bırakmayı başarmış yegane masal "Keloğlan" masallarıdır.

Masalların kaynağı ile ilgili araştırmalar önce Batı'da başlamıştır. Kendi milli kültürlerini, köklerini ararken Türk unsuruna da rastlamışlardır. Masallar üzerine ilk çalışan Rus Türkoloğu F. Wilhelm Radloff(1837-1918) olduğu kaynaklarda belirtiliyor.(Ali Fuat Arıcı,Tür Özellikleri ve Tarihlerine Göre Türk ve Dünya Masalları, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 26 Erzurum 2004,s.161) Başka yabancı Türkologlar da masallarımız üzerine çalışmışlardır. İlk çalışan yerli Halkbilimci Pertev Naili Boratav(1907-1998)dır.Daha ve sonra günümüzde masallar üzerine çalışan araştırmacılar, akademisyenler vardır.

Türk Masalları dinlemeden büyüyen bizlerin ve çocuklarımızın kendi kültürüyle bağ kurmakta geciktiği ve daha ilk yaşlarından itibaren yabancı kültürle tanıştırıldığı gerçeği ortada olup, olumlu ve olumsuz sonuçları araştırmaya muhtaçtır. Uzun yıllar kültür ve eğitim  politikalarında özen gösterilmemiş olan bu anlayış artık değişmektedir. (https://masal.gov.tr/) Sitesi masal derleme projesine ait bir sitedir. Proje sonuca ulaşırsa bizden nice masallara kolay ulaşma fırsatı elde edilmiş olacaktır.

Masal kültürünün toplumumuzda ne kadar önemli yere sahip olduğunu düşündüren bir eser de "Kervansaray Ateşlerinin Başında" isimli Elsa Sophia von Kamphoevener 'e ait, Aylin Gergin-Mustafa Tüzel tarafından tercüme edilen eserdir. Eserin önsözünde yazar, batılı bir kadın olarak erkek kılığına girip, bir masal anlatıcısı olan Fehmi Bey'in yanında Anadolu'yu karış karış gezerek bu masalları edindiği belirtilmektedir. Masal kültürümüze ait daha başka ayrıntılar da yer almaktadır. Bu kitap sadece "Eski Türk Göçebeleri"ne ait masalları derlemiş ve anlatılan özellikler de bu toplulukların yaşantısına ait olarak dile getirilmektedir :

Masal anlatıcıları erkektir. Erkeklere anlatırlar. Masalların kaleme alınması yasaktır. Başka gruplara ait masallar anlatılamaz, yani her topluluğun kendine ait masalları vardır. Anadolu'da eleştiri yapabilen ve bunun için hiç yargılanmayan tek insan masal anlatıcılarıdır. Yaşam şartları masallara yansıdığı için iklim koşullarına göre doğudan çıkan masalların sert ve korkutucu; iç bölgedekiler daha ayrıntılı ve uzun;  güneydeki masallar daha sevgi dolu ve hayalcidir. Anadolu'da sekiz yüzyıldır var olan masalların canlı kalmasının en önemli sebebi kaleme alınmamalarıdır.Türk göçerlik hayatının sona ermesiyle masalların unutulma tehlikesi karşısında elli yıl sonra yazar tarafından kaleme alınmışlardır.

Masalların gücünü, günümüz dünya masallarının olumlu mesajları yanında olumsuz mesajları da çocuklarımızın zihnine kodladığı tartışmaları ortaya koymaktadır. Bu çok boyutlu edebiyat türünü edebiyatın tüm paydaşları; araştırmaları, eser üretimleri, çocuklara ulaştırmaları yönüyle ilgi odağına almalıdır.06.11.2021

KAYNAK :

-(Ali Fuat Arıcı,Tür Özellikleri ve Tarihlerine Göre Türk ve Dünya Masalları, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 26 Erzurum 2004,s.161)

-( Elsa Sophia von Kamphoevener, Kervansaray Ateşlerinin Başında, Tercüme: Aylin Gergin-Mustafa Tüzel, Alfa/ Edebiyat, Eylül 2020, s.485)

]]>
Sun, 07 Nov 2021 00:57:52 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
Barbarın Kahkahası & Sema Kaygusuz https://edebiyatblog.com/barbarin-kahkahasi-sema-kaygusuz https://edebiyatblog.com/barbarin-kahkahasi-sema-kaygusuz İlk kez okuduğum Sema Kaygusuz beni muhtemelen güneyde zeytin ağaçlarının arasındaki küçük bir motelde yaz tatiline çıkmış tipik Türk ailelerinin arasında karşıladı. Her birisinin toplumun belli bir kesimini ve davranışını temsil ettiğini kolaylıkla tahmin edebileceğiniz tiplerin tembellikle geçirdikleri ve tatile özgü ritüellerini her gün tekrarladıkları “herhangi bir gün gibi olmayan herhangi bir [4] gün” boyunca tüm bu sıradan kişilerin başına gelen sıradan olayları akıcı biçimde anlatırken ruhlarımızın gizli kalmış yönlerini, bize, insana, topluma dair temel sorunları, bunun temelindeki, hep içimizdeki, yanıbaşımızdaki barbarlığı da yalınlıkla sergilemeyi başarıyor.

Barbarın Kahkahası’nın 160 sayfası boyunca basit veya en azından basit görülebilecek faili meçhul bir olayın etrafında bir tiyatro sahnesine girip çıkan aktörler gibi bir dizi arkadaşa, çifte, aileye, çoluğa çocuğa, dedeye tanıklık ederiz. Bütün bu sıradan kişilerin ve olayların ötesinde ise içimize sinmiş, daha doğrusu insanın içinden hiç çıkmayan kendi ihtiyaçları ve arzularını karşılamak için sınır tanımayan şiddetini ve barbarlığını ise önce hafifçe sonra ise artan bir tonda vurgulayarak anlatan Kaygusuz, bu barbarlığın büyük oranda eril ve sınıfsal olduğunun da altını çizer.

Tüm İnsanlık Barbar

Hikaye bir dizi söylev ve diyalog üzerinden şiddetin ve saldırganlığın nasıl hayatımızın her alanına sinsice sindiğini defalarca vurgular. Örneğin hikayenin ayarsız bilgesi olarak Eda eril barbarlık ve eblehlikle ilgili kadın orgazmı üzerinden uzun bir söylev verir. Aynı Eda bu barbarlığın nasıl sınıfsal yaşandığını da anlatır.

Özetle dünyanın bu hali erkeklerin birer barbar olarak yetiştirilmesine dayalı bir sonuçtur. Hikayenin ergen yan kahramanı Ozan’ın annesinden kopmak ve babasına yaranmak, benzemek için kendi başına gerçekleştirdiği  erginlenme törenleri, kalabalık ve gürültücü ailenin dedesinin torunu yüzme öğrenmesi için denize atması, hepsi eril Homo Sapiens’in barbarlık yolunda ihtiyaçlarını gidermek için hiçbir şeye, canlıya aldırmadan ilerlemesinden kaynaklıdır.

Bıçaklanan kaplumbağalar, gövdeleri yarılan lahoslar, mideye indirilen fener balıkları, diğer canlılara ve birbirimize yönelttiğimiz şiddet, ve sorulduğunda hangisi olduğunu bile hatırlayamayacağımız kadar çok sayıdaki insan katliamları; tümü içimizdeki o barbarlığı bize hatırlatır. Sınıfsal, milliyetçi, dine veya aramızdaki cinsel tutkulara dayalı nedenselleştirmeler veya rasyonelize etme çabalarımız barbar özümüzü değiştirmez, tam tersine benimsememize neden olur.

Kaygusuz bu her yanımızı sarmış barbarlığın, ve ona eşlik eden, besleyen duyarsızlığın, kabalığın, saldırganlığın en tembel, en rahatlamış anda, sıradan aile bireylerinin orta sınıf bir moteldeki tatillerinde dahi ortaya çıkacağını hatta tam da orada olduğunu ustaca anlatır.

Umut var mı?

Kitapta umutsuzca veya bizi bedbaht edecek bir dram şeklinde aktarılmayan, daha çok sıradan dünyalarımızın bir parçası veya insanlığın doğal hali olarak ortaya serilen barbarlık karşısında umut ta Kaygusuz’un kaleminden bir söylev veya bir ders şeklinde dökülmüyor elbette. Umut yine o hayatın içinde o sıradan tiplerin hayatlarının kenarlarında karşımıza çıkıyor. Ama en çok ta çocuklarda.

Eda kendisine birdenbire sığınan küçük kız çocuğuna Homo Sapiens’ten Neandertal’e kadar insanlığın nasıl kendi çıkarı için her şeyi yok ettiğini anlattığında sonradan korkunç bir barbarlığın en yaralı öznesi olduğunu öğreneceğimiz Simin umudu korumak adına müdahale eder. “O daha küçücük! Ümitsizlik için çok erken.”

Aynı Simin tarihte ne kaybettiğimizi neleri unuttuğumuzu da bize sürekli hatırlatır. Belki hatırlamak, hatırladıkça farketmek bizi daha barışçıl bir hayata ulaştırabilir diye umudunu, umudumuzu korumaya çalışır. 

Öte yandan diğer karakterlere baktığımda bu insani barbarlığın dışında kalmak, ona direnebilmek ancak Simin veya Turgay gibi büyük bir kaybın yasıyla yoğrulmanızla veya büyük sırları 20 yıl boyunca içinizde taşımakla mümkün görünüyor. Ama bu bile korunmanız için garanti degil, suratınıza bir anda kafayı yiyebilirsiniz çünkü! Veya garson Alikar gibi kendinizi esrara vurur ve heryerden kaçarsınız.

Biçim, İçerik ve Erkekler

Sema Kaygusuz’un ilk kez bir hikayesini okudum. Hayranlarının pek sevdiği anlaşılan üslubu etkileyici ve sizi şiirli ve bazen sihirli bir dünyaya çağırıyor. Ancak bu “döktürme” işinin zaman zaman fazla tekrarlı, uzun ve hatta ender olarak zorlama olduğunu da hissettim.

Fakat özgün üslubun bu hikayedeki asıl sorunu hikayenin biçimi ile tam olarak uyuşmamasından, biçim içerik birliğine hizmet edememesinden kaynaklanıyor. Sıradan bir tatilde geçen ve tam da bu nedenle şiddetin, barbarlığın nasıl sıradan hayatlarımızın içinde ortaya çıktığını yalın ve çarpıcı biçimde anlatan güzel hikaye ağdalı ve anlamakta zorlandığım mecazlar, göndermeler ve kalemşörlük arasında zaman zaman kayboluyor. İster istemez bu yalın hikaye aynı şekilde yalın, daha az süslü bir dil ile asıl gücünü göstermez miydi diye soruyorum.

Öte yandan hikayede erkek kahramanların muhtemelen bilinçli olarak derinliksiz, neredeyse bir karakter olarak değil de erkek davranışlarına dair tipler olarak yer almaları ise çok önemli bir eksiklik gibi gözükmüyor.

Aşk Nerede?

Ancak hikayede en çok arayıp ta bulamadığım şeyin eksikliğinin ise önemli olduğunu düşünüyorum. Hikayede evli çiftler arasında var ile yok olduğuna dair pek bir ipucu bulamadığımız, en umut veren, erotik bir ilişki yaşadıkları belli olan Eda ile Ufuk arasında da sanki var ama hem de yok gibi ortada kaldığımız, eşcinsel oldukları sanılan (veya onların kendilerini öyle sandıkları) Melih ile İsmail arasında bile çok fazla ortaya çıkmayan aşk ve sevgiye hikayede pek rastlayamamak ise kitapla ilgili bir düş kırıklığına dönüştü bende. Çünkü barbarlığın, saldırganlığın, bir türlü uygar olamayan uygarlığımızın eksiği ve bunları iyileştirebilecek yegane duygu aşk ve sevgi değil mi? Çevremizdeki barbarlığa ve bunun hiç farkedilmemesine katlanamayan herkesin bir biçimde moteli terketmesi bugün Türkiye'yi bir bir terk eden insanların aslen neyin eksikliğinden kaçtıklarına dair önemli bir saptama mı yoksa?

Sema Kaygusuz “Barbarın Kahkahası”nda akıcı kolay okunan bir hikaye ve sanki önemli bir şey olmayan olaylar zinciri içinde insana, topluma ve ruhumuza dair tüm bu soruları sormamızı ve düşünmemizi sağlıyor.

]]>
Mon, 13 Sep 2021 11:18:34 +0300 Berk
Betül FIRAT & ‘Mavinin Fecri’ https://edebiyatblog.com/betul-firat-mavinin-fecri https://edebiyatblog.com/betul-firat-mavinin-fecri

Yazar Betül FIRAT’IN Mavinin Fecri Kitabı Betül Fırat’ın Mavinin Fecri Göl Yayınları tarafından Aralık 2020 ‘de satışa sunuldu. Deneme kategorisinde yayınlanan kitapta yazarın birçok konuda yazılarını okuyabilirsiniz. Kitaba ulaşmak için Göl kitap yayıncılığın internet adresi, çeşitli internet mağazalarından ve kitapçılardan temin edebilirsiniz.

 

Betül Fırat; “Mavinin Fecri” isimli deneme kitabının önsözünde:

‘Hayatı ne kadar da planlı yaşamaya çalışsak bazen yollar değişir; başka yerlerde buluruz kendimizi. Önemli olan insanın kendisini bulabilmesidir. Bulduğunuz insanı şekle sokabilmek ve herkesin tanımlayabilmesini sağlamaktır. Okumak da yazmak da mavi de ayrı birer tutkudur içimde. İçim içime sığmaz bazen taşar. O taşanlardan yakalayabildiklerimi kalemim aracılığıyla kâğıda ve dolayısıyla da siz okurlara aktarmaya çalıştım. Çoğu zaman fazladan bir çaba harcamama gerek bile kalmadı; kendiliğinden döküldü kelimeler. Yakalayabildiklerim diyorum çünkü; beynime bir çip takılsa ve an be an kaydedilse aklımdan geçenler muhtemelen adımı daha önceden duymuş olurdunuz ve bu yazılan beşinci kitabım olurdu. Öyle bir teknoloji gelişmediği için şimdilik bununla yetinmenizi rica edeceğim. Emin olun susmayan bir beynim var. Alarm çanları çalar içimde. Barış, sevgi, adalet, aşk arıyorsanız; barış, sevgi, adalet ve aşk olsun diyorsanız aynıyız. Kulak verin sözlerime, yanlışsam ya da yalnızsam düzeltin. Hayat boş geçirilmeyecek kadar güzel evet ama biz hayatı biraz daha anlamlandırmak, hayattaki ve kendimizdeki eksiklikleri biraz daha vurgulamakla yükümlüyüz. Hayat toz mavi değil. İçindeki yalnızlıkları, acıları, kızgınlıkları, haksızlıkları, bizi inciten kısımlarını çekip alsalar da yerine bol mavili umutlu bir gelecek ve çokça dondurma koysalar. Sizlerle paylaştığım aslında içimdekiler, içimden söyleyip de dışıma çıkamayanlar. Kalemim benimle birlikte yaşar, benimle nefes alır, benimle canı acır ve benimle kanar içi. Kalemime zayiat gelmesin; kırılmasın diye yazmayı tercih edenlerdenim. Mesleğimi sevmemin yanında kendime bir arka bahçe kurma fikri güzel geldi bana. Yazılarımı ölümsüzleştirmeye, biraz da ‘yayınlamalısın’ ısrarlarına daha fazla karşı koyamadım. Sizi gizli gönül bahçeme davet ediyorum. “Mavinin Fecri” ile karanlık ve aydınlığı birleştirmek istedim o yüzdendir ki fecir: şafak, tan, gün ağarması olan bir ad kullandım. “Mavinin Fecri” yani mavi şafak benim içimdeki en karanlık ve aynı anda aydınlanan yanım. Umarım satırlarım yüreğinize dokunabilir. Şimdiden sizlere keyifli okumalar; barış, sevgi, adalet ve aşk dolu yarınlar dilerim.’ diyor

Kitap için Ne dediler:

Betül Fırat’ın “Maviliğin Fecri” adını verdiği elinizdeki eseri, kendisi gibi farklı ve özel bir çalışmadır. “İnsan annesiyle daha çok konuşmalı, babasına daha çok sarılmalı. Annen en iyi sırdaşın, baban en iyi yoldaşıdır.” Diyerek son yıllarda zayıflayan kopma noktasına gelen aile bağlarına vurgu yaparak başladığı satırlarına şiirsel bir dille devam ediyor. Sizi mütevazı ve bir o kadar da duygusal bir mavi bir yolculuğa çıkarıyor. “Maviliğin Fecri” âdete sizi içine çekip sarmalıyor. Bu mutlu yolculukta ben okuyuculara keyifli okumalar dilerim.

2020 Hüzün Beyitleri Yazarı

Dr. İsmail BOZKURT

Kitabın Künyesi;

 

Mavinin Fecri Yazar: Betül FIRAT

Yayın Tarihi: 15.12.2020

ISBN: 9786059540711

Dil: TÜRKÇE

Sayfa Sayısı: 112

Cilt Tipi: Karton Kapak Kâğıt

Cinsi: Kitap Kâğıdı

Boyut:13.5 x 21 cm

]]>
Thu, 01 Jan 1970 02:00:00 +0200 Betül FIRAT
Betül Fırat & “Mihrinin Hicranı” https://edebiyatblog.com/betul-firat-mihrinin-hicrani https://edebiyatblog.com/betul-firat-mihrinin-hicrani

Betül FIRAT ‘IN “Mihrinin Hicranı” isimli şiir kitabı Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’ta Eylül 2021 de yayınlandı. Betül FIRAT ‘IN ilk şiir kitabı olan “Mihrinin Hicranı” den edinmek için Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’ın Web sitesinden edinebilirsiniz.

Betül Fırat; “Mihrinin Hicranı” isimli şiir kitabının önsözünde:

“Deneme türündeki Mavinin Fecri kitabımdan sonra, şiir ve yazın türünde olan ikinci kitabım Mihrinin Hicranı ile okurlarla buluşma heyecanı yaşıyorum. Mihri güneş, sevgi, aydınlık için kullanıldığı gibi eylül anlamı da taşımaktadır. Kitabının anlamını tamamen okuyucunun takdirine bırakmak geçti içimden. İnsanlar neler düşünür, neler hisseder diye düşündüm. Yarım kalan bir aşkı düşünmez mi insan; düşünür. Hayatı, hissettiklerini, yaşadıklarını, yaşayamadıklarını düşünür mesela. Karamsar olduğumu düşünenler olabilir, gayet doğal. Sadece içimden geçip kalemimden düşenler okurla paylaştıklarım. Şiir okurken en önem verdiğim şey kelimelerle nasıl oynandığı değil; bana nasıl hissettirdiği olur genelde. O yüzden de içinizde iyi kötü bir hissi harekete geçirebildiysem amacıma ulaşmış sayabilirim kendimi. Ben insanların ruhuna, kalbine ve aklına dokunabilmeyi seviyorum. İnsanlara kalkıp büyük büyük şeyler yapmaya gerek olmadan nasılsın diye sormak veya ne hissettiğini paylaşabilmek en büyük mutluluk bence. Herkes anlaşılmamaktan yakınırken; içimi de görmesinler diye üstün çaba sarf ederken ben bunlara gerek görmedim. “İçin dışın bir olsun” derler; öyle olsun diye uğraştım. Uzun yıllarımı aldı Mihrinin Hicranı’ nı oluşturmak. Kararsız da kaldım tabii ki yayımlanıp yayımlamaması yönünde. Yazmak ruhumun yorgunluğunu aldığı için sürekli bir aktarım içinde olmuşum fark etmeden. Kalemimden kâğıda geçenler şimdi size hitap etmek için düzenlendi. Kurgu da olsa içimden geldiği gibi yazmayı tercih etmişimdir. Zamana, hayale, kırgınlıklara, azlığa-çokluğa, yaşamaya-yaşamamaya, sevmeye-sevilmemeye ve içinde bulunduğumuz evrene çokça kafa yormuş olsam gerek. İsyan etmeden sitem etmekte buldum yolu. Takdirlerinizle “Şair” mertebesine çıkmak en güzel destek olsa gerek. “En zoru, şiir yazmak” der bilenler. Sadece şiirler değil aforizmalar, gün bitimi yorgunlukları, olanlar olmayanlar da var bu kitapta. Hicran bir insanın yüreğidir. İnsanları ele veren her zaman gözleri olmayabilir. Hissettiği ve hissettirdiği kadar aşk aşktır, sevgi sevgidir ve yaşam yaşamdır. Siz ne hissediyorsanız odur gerçeğiniz.” diyor.

Kitap için Ne dediler:

Hicran bir insanın yüreğidir. İnsanları ele veren her zaman gözleri olmayabilir. Hissettiği ve hissettirdiği kadar aşk aşktır, sevgi sevgidir ve yaşam yaşamdır. Siz ne hissediyorsanız odur gerçeğiniz.

Yazar ve Şair Betül FIRAT

Şiir, öyle nazik bir ruh halidir ki, insan engelleyemez kendini. O; doğar, büyür, yaşar ve yaşar, ölüm asla mümkün değildir şiir için. Şairi, doğası gereği toprak olsa da eskimez, hep taze ve yeni kalır.

Yazar ve Şair Erol KARATEKİN

Gülerken de ağlarken de çocuk olur aslında insan. Kalbini küçük parmaklara emanet eder ama büyük kelimeler, büyük şiirler bırakırsın dünyaya. Okundukça sen hiç tanımadığın insanlara düşer kelimelerin. Mihrinin Hicranı kitabında hangi yaprak kime dökülür, hangi ay ya da hangi mevsim hatırlanır bilmiyorum. Bana hep Eylül’ü hatırlatır; güneşini en çok sevdiğim mevsimi. Duygu kadını olarak yola çıkmasa da hayatın seçtiği, hayatın güldürüp ağlattığı şairin duyguları kalemine sığmamış, dizelere dökülmüş. Her insanın bir durağı vardır. Kimi Hüzün limanında bekler. Kimi de beklerken güler. Mihrinin Hicranı hüzün limanında bekliyor hissi uyandırdı bende. Kalemin daim olsun kardeşim.

Şair Osman CENGİZ

 

Kitabın Künyesi;

Mihrinin Hicranı Yazar: Betül Fırat

Yayın Tarihi: 07.09.2021

ISBN: 9786254124082

Dil: TÜRKÇE

Sayfa Sayısı: 318

Cilt Tipi: Karton Kapak Kâğıt

Cinsi: Kitap Kâğıdı

Boyut: 13 x 19,5 cm

]]>
Thu, 01 Jan 1970 02:00:00 +0200 Betül FIRAT