EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Kurgu https://edebiyatblog.com/rss/category/kurgu EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Kurgu tr-TR © 2021 | EdebiyatBlog® | Tüm Hakları Saklıdır. KANLI PAPATYA 10.BÖLÜM https://edebiyatblog.com/kanli-papatya-10bolum https://edebiyatblog.com/kanli-papatya-10bolum 10.bölüm

Su damlalarının denizle kavuştuğu gibi kavuşmayı dilerdim…

Kuşların cıvıltısı ve güneşin havayı aydınlattığı bir gün daha… dört duvar arasında sıkışıp kalmaktan sıkıldım ne zaman taburcu olacağım bilmiyorum, yoruldum mücadele edecek gücüm kalmadı, yataktan zar zor kalktım. Odada yine ne var ne yok savurdum. Yaramın acıdığının farkında bile değilim, yapamıyorum neden bunu kimse anlamıyor illa kaçmam mı lazım anlamadım. Odanın kapısı çaldı gelen

_Abi sen napıyorsun yeter artık bir dur gözünü seveyim böyle yaparak herkesi üzüyorsun.

_Bunu zırvalamak için geldiysen git bu odadan.

_Gidemem bu sefer olmaz.

_Uğur başlatma şimdi görmüyor musun canım yanıyor acımın tarifi yok nasıl anlatacağımı bilmiyorum buraya da tıkıldım kaldım.

Kızım doğacaktı oğlum düşünebiliyor musun? ben sahip çıkamadım her gün kahroluyorum aldığım nefes sanki kursağımda kalıyor bu hayat benden ne alabilir ki başka...

_Haklısın abi bir şey diyemiyorum. Odaya ansızın doktor geldi

_Egemen Bey beklediğiniz an geldi çıkış evraklarını imzalayabilirsiniz fakat biliyorum çok zor zamanlar geçiriyorsunuz ve polissiniz mesleğinizde kolay değil lütfen kendinizi yıpratmayınız. Unutmayınız ki siz olmazsanız adalet olmaz.

_Doğru söylüyorsunuz söylemesine ama ben karıma sahip çıkamadım adaleti nasıl temsil edeceğim bilemiyorum. Eşyalarımı toparladım bir an önce kendi mahkumluğumdan kurtulmak istiyordum, çıkış evraklarını imzaladım sonunda özgürdüm dile kolay değil mi? Hastaneden çıktım yüreğimin boşluğu ağır geliyor. Gölge’yle Duman’ı o kadar çok özledim ki… annesiz kaldılar bir de babasız kalmasınlar. Sonunda eve geldim canlarım nasılda koştular çok özledim sizi ben de arkamı döndüm hani olur ya bazen inanmak istemezsin yoktu…

1 GÜN SONRA

Şu aldığım nefesin her zerresini geri vermek istiyorum,yataktan kalktım. Elimi yüzümü yıkadım kabuslardan uyanmak istedim maalesef kabus değildi… karakola gitmem gerekiyordu yaralıyım diye istemeyecekler duramam hele ki yaklaşmışken yapamam. Kıyafetlerimi giydim, arabama doğru ilerledim ne hissettiğimi bilemiyorum artık sadece tek dileğim olanların düzelmesi… herkesin yetişmesi gereken bir yer var, bekleyenleri hatta özleyenleri var benimse hiç kimsem yok. Karakola geldim arabadan indim hepsi öğrenmiş vurulduğumu sanki iki bölümlük dizi çekiyoruz, mahallenin dedikoducu teyzelerini geçti hasbinallah. İçeri girdim, odama çıktım bir değişiklik vardı sanki çözemedim hemen Uğur’u çağırdım  

_Bu odanın hali ne ben böyle mi bıraktım?

_Abi mevzular karışık amirimle konuş istersen ve senin dinlenmen lazım değil mi?

_Yok Uğur. Bir şeyler ters gidiyor her ne oluyorsa bu sefer kıyamete kopuyor demektir. Kapıyı tıkladım gel sesini duyunca kapıyı açtım 

_Gel Egemen ben de seni bekliyordum. Son günlerde iyi değilsin şuradaki adamlara bak görüyorsun değil mi hangi biri senin kadar akıllı ve hangi biri senin kadar yeri geldiğinde zübbe hiçbiri değil. O yüzden git karının ve kızının katilini bul oğlum seni her zaman destekliyorum.

_Teşşekkür ederim söyledikleriniz beni gururlandırdı fakat bilmenizi isterim ki artık tahammül edemiyorum bu acıya tek merak ettiğim soru şu onlara sahip çıkamadım bu ülkeye nasıl sahip çıkacağım.

_ Sen bu meslek için bir yemin ettin unutma hepimiz gözden bir şeyler kaçırabiliriz hata yapabiliriz önemli olan hatayı telafi edebilmek. Yalnız Uğur’la Erina’ya pek güvenme derim. Şimdi git derhal işinin başına.

_Tamamdır amirim. Deyip odadan çıktım benim şüphelendiklerimi bana söylüyorsa kesin katili bulmama az kaldı tam odama gidiyorken Erina ve Uğur yan yana konuşuyordu “istediğini yaptım çocuklarımı ver artık sen nasıl bir vicdansızsın Egemen yaptıklarını öğrendiğinde nasıl tepki vereceksin” bu sabrımın sınırını zorlayan cümleydi ve 

_Noluyor lan burada dediği doğru mu, siz ne karıştırıyorsunuz burada fısır fısır konuşuyorsunuz? hadi açıklama bekliyorum. 

_Biz önceden beraberdik ve sana söyleyemedik demi Erina.

_Öyle Egemen senlik bir durum yok sinirle ağzımdan adın çıktı.

_Pek inandırıcı gelmedi bana Uğur seni görevden alıyorum başka birini alacağım sakın işlerime bulaşma sonun fena olur. 

_Tamam siz nasıl isterseniz.

Odama doğru ilerledim az kaldı sevgilim katilini bulacağım ve o zaman huzura kavusacağız.

 

]]>
Sat, 17 Feb 2024 02:28:50 +0300 Aleyna Burçin Gökçe
EVİM NERESİ (11) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-11 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-11 Nasıl felaket bir gece. Şimşekler ardı ardına çakarak geceyi güdüze çeviriyor adeta. Hele o gök gürlemesi. Birden yerimizden sıçrıyoruz istemsiz. Deprem aklıma geliyor. Ya deprem de olursa!... Felaket şiddeti başa çıkılamaz olur o zaman. Niye gözlerim yerlerinden fırlayacak gibi, niye yüreğim sıkışıyor?

-Hadi herkese iyi geceler, karanlık zaten, elektriğin ne zaman geleceği belli değil. Benim şarjım da az. Telefon acil durumlar için iptal olmasın, yatmaya odama geçiyorum.

Elbette özel bölüme geçtim. Enerji sağlayan batarya nereden nasıl dolar bilmiyorum, ama burada enerji sorunu yok. Yüreğime su serpme ihtiyacı ile haritalar, mekanlar, felakete uğramış yerler, taramaya başladım….

Deprem olmuştu sahiden bir yerde, insanlar toz toprak içinde yıkıntılar arasında canlarını arıyordu. Yağmursuzdu. Patlamalara yöneldim. Gök gürültüsü ve kasırgadan şüphelenip, ama değildi. Bunlar uçaklardan atılan bomba gürültüleriydi. Ortalıkta insan görünmüyordu ama, binaların yıkıldığını, yerde çukurlar açıldığını görebiliyordum. Köşede bir çocuk çok korkmuş ağlıyordu. Ama sesi boğuktu, duyulamayacak kadar azdı. Biraz takıldım. Bir yetişkin gelsin beş yaşından büyük olmayan bu çocuğu alıp güvenli bir yere götürsün diye bekledim. Ama kimsecikler yoktu. Zihnimden bir koruma şemsiyesi geçirdim, bombalardan etkilenmeyen. Birden elimin ekran hareketine eşlik eden bir şemsiye farkettim. Şeffaf, kubbemsi, çadır misali… İradi bir yönlendirme ile      küçüğün üzerine bıraktım.

Daha yoksul yerler belirdi az sonra önümde. Yağmur bütün hızıyla iniyordu gökten. Ve o derme çatma çatıların üzerinden, kulube evlerin içine akıyordu. İnsanlar çaresiz, sadece ıslanmamak için, eşyalarından da koruyabildiklerini kuru köşelere yığıp ayakta korkuyla bekliyorlardı. En çok çocuklar korkuyordu. Anne ve babalarına sığınıp kafalarını gömüyorlardı. Dışarıdan gelen gökgürültüsü ve yağmur sesini artık duymuyor olsam da onlarla aynı ruh haline büründüm. Aciz olmak kimin işine yarar ki! Bir su birikintisinde garip dalgalanmaları farkettim. Bir kedi yavrusu, suyun üstünde kalmaya çalışıyordu. Gücü tükenmiş, bir görünüp bir kayboluyordu. Bir tahta parçasını önüne yönlendirdim, can havliyle pençelerini sapladı. Usulca kıyıya yaklaştı, tahta parçası. Kedicik kendini kara parçasına attı ama, yaşaması için bu yeterli olur muydu bilmiyorum.

Gündüz, kurak mı kuraktı uzak bir diyar. Yaşlı zayıf, damarlarını görebildiğim bir adam, bir tarlanın ortasında cılızlaşmış fidelerine bakıyordu çaresiz. Çoktandır yağmur beklediği belliydi. Yanında bir teneke su getirmiş, küçük bir kapla aldığı suyu beş fideye paylaştırıyordu.

Nedense sadece hızlı tarama modundaydım. Ne kadar çok yapılacak iş, çare bekleyen dert vardı. Birden ekranda biri belirdi:

- Kafan karışmasın, sen Tanrı değilsin.

-Tanrı’nın işi ne? Yarattıklarına sahip çıkar elbette. Ne düşündüğümü beynim size iletiyor galiba.

-Bizim görev alanımız. Biz de yüceliğin görevlileriyiz. Neyi nasıl sahiplendiği Yaradan’ı ilgilendirir. Ve sorgulamak bizi aşar. Daha doğrusu anlayacak kadar kapasiteli değiliz.

-Sizde mi? Ben kendimi size göre aciz buluyorum. Yaşadığımız dünyada çaresiz hisseden nice insanlar varken, biz daha üst becerilerimizle bunu düşünüyorsak sahiden bir problem var.

-Problem yaratılmışlığının ötesinde taleplerde boğulmak. Düşünsene karınca ezilmemek için bütün canlıların kendinden küçük olmasını diliyor. Ya da kendisinin ezilemeyecek kadar diğerlerinden büyük olmasını diliyor. Bunu yapamayacağını bile bile böyle bir hayal beyhude değil mi?

-Felsefe yapmadan bir işe yaramayacağım galiba. İyi uyarıydı, teşekkürler.

- Evet o da lazım ama, onunla görevlendirilenler yapacak. Sen eylem için görevlisin. Bunu yerine getirmezsen daha çok problem çıkar, mutsuzluğun artar. Yani hep mutsuz yaşayacağının da haberini vermiş oldum. Ne yaparsan yap eksik olacak mutlaka.

-Aslında işe yaramak için buradayım, ama henüz hakkını veremiyorum galiba. Dinleneyim, iyi geceler….

]]>
Tue, 23 Jan 2024 15:20:28 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
EVİM NERESİ (10) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-10 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-10                    Güneşli bir günde durağa ilerlerken caddenin ıslak zeminini farkettim. Neden yıkadıklarını düşündüm; bir ihtimal cadde kenarındaki okul inşaatından girip çıkan kamyonların caddeye bıraktığı tozları bertaraf etmak için yıkamışlardır. Ama öyle çamuru uzaklaştıracak yoğunlukta bir yıkama değil bu. Bildiğiniz caddeyi ıslatıp geçiyor. Acaba yaz sivrisinekleri için ilaçlı bir su mu sıkılıyordur? Araştırma yapmayı düşünürken, asıl derdimin suyun boşa harcanmaması meselesiydi. Yeraltı suları azalıyor, plansız kullanmaya devap edersek günün birinde içme suyu bulamamamız felaketi bizi bekliyordu. Çoğu sular da içme özelliğini kaybetmişti bizim yüzümüzden. Öyle plansız çoğalmış, yerleşim yeri yaparak ürettiğimiz pislikleri toprağa, dereye, denize salıyorduk ki, kendi topuğumuza sıktığımızı farketmemiz uzak bir zaman değildi. Bu sadece benim sezgilerimde değil her platformda dillendirilen bir gerçek…. Ama insanlar bu bilgilere altın, döviz piyasası haberlerine gösterdikleri kadar rağbet göstermiyorlardı.

                Önemini yitirdi, caddenin sulanmış olması. Bir büyük su kaybı olduğu hissi ile içim daha çok sıkıştı. İnanılmaz bir kuruluk oluştu. Issız bir yerde çevremde dönmeye başladım. Yönü tayin ederek biraz ileride ana su hattının patladığını ve gökyüzüne doğru üç adam boyu su fışkırdığını gördüm beyin ekranımda. Etraf küçük bir göle dönmüş yayalar geçemiyor, arabalar da tekerlekleri suya gömülü dalgalar oluşturarak geçebiliyorlardı. Birazı da geri geri giderek yolu kullanmaktan vazgeçtiler. Dükkan sahipleri  orada ne yapacağını bilmez halde fışkıran suyu izliyordu. Şaşılacak bir durumdu aslında . Küçücük bir arıza bildirme işi çözmek için yeterliydi. Belki aradılar, kurum harekete geçmedi. Çözüm bulmalıyım diye düşündüm.   

                Sabahın erken saatleri olduğu için mi  bilmiyorum etrafta silüetleri görünen insanlarda öyle  bir enerji yoktu. Üst yoldan bir adam dalgın yürüyordu. Birden parlak bir ışıltıyla belirdi. Toprak rengi bir ışık, cansız ve düşük bir seviyedeydi. Çok da düşünecek vakit yoktu. Zira her saniye metreküplerce su boşa akıyordu.

                -Ne olmuş orada, nasıl bir su böyle patlar, kimse ilgilenmemiş mi?

Su arıza kaydı kendi evinde oluşan ve ana hattan müdahele gerektiren bir durumla uğraştığı için telefonunda kayıtlı idi. Hemen bu kaydı buldu ve aradı. Caddeyi bildirdi. Sultan caddesi ile Aktepe caddesini bağlayan adını bilmediği yolda olduğunu belirtti. Kendi kimlik kayıtlarını da istediler.

Akşam eve dönerken yolda büyük iş makinaları olduğunu gördü. Yol tamamen kapatılmış, derin bir kuyu iş makinaları ile açılmış, altı yedi kişi çalışıyordu. Sormadan edemedi:

-Kolay gelsin, büyük bir arıza mıydı?

-Sağolun, evet şehrin diğer bölümüne giden ana su hattı patlamış. Büyük bir arıza. Sabahtan beri uğraşıyoruz. Erken haber verilmeseydi, oluşan yarık ilerleyip daha da büyüyecekti. Suyu kestik de bu kadar zararla kapattık.

-Ben haber verdim sabahleyin, benden başka kimse aramamış mı?

-Orasını bimiyorum, biz mesaiye sekizde başladık, ilk dakikalarda bu arıza bildirildi. Daha önce bildirilseydi, gece ekibi işe gelirdi.

Mahallesine yöneldi. İki kişi marketin önünde karşılaşıp selamlaşıyordu. Bunlardan birisini tanıyordu. Kulak misafiri oldu:

-Nasılsın Hüseyin, görünmüyorsun ne zamandır?

-Memleketteydim. Yeni geldik sayılır. Nasılsın ne var ne yok.

-Sorma suları kestiler bugün, evde damla su kalmamış. Marketten su alacağım. Mecbur içme suyu ile yıkama, yunma işi de olacak. Bulaşık birikmiş, tuvalet kirli kaldı. Hanım delirecek.

- Memlekette böyle dert yok. Rabbim köyün çeşmesine her daim rahmetini indiriyor. Herkes motor da bağlamış, eve kadar geliyor sular. Ama ondan da devlet para alacakmış yakında. Yeraltı suları devletinmiş. Kanun varmış öyle. Anlamadım gitti. Allah vermese yerin altında su mu olur? Allah vermiş, sana da vermiş bana da vermiş. Ben vatandaşım diye devletin başıma eşkıya kesilmesi şart mı? Ne para harcadın? Vatandaş borusunu, motorunu kendi almış.

-Sular eve bağlanmadan mahalle çeşmesi vardı şurda sen de bilirsin. Oradan alırdık. Eve bağladılar diye hepsini kapattılar. Vallahi iyi mi ediyor kötü mü ediyor devlet kafam karışık. Çeşme olsa gider alırdık şimdi. Hayvanlara su bırakma diye bir dert de olmuyordu. Her türlü hayvan sebepleniyordu. Şu hale bak. Eve çeşmeden su aksın diye kolaylık istedik, ipleri verdik ellerine. Vanayı kapattılar mı, çaresiz kalıyorsun. Kuyu yok, çeşme yok. İnan ki susuzluktan biteriz. Uzun sürse bu sadece içme suyu alabilirim. Kullanacağım suya para yetiştiremem. Bitleniriz vallahi. Su ısıtıp yıkanmayı da unuttuk.

-Doğru söze ne denir Bekir Usta, durum aynen dediğin gibi. Kuyu açamazsın şimdi, hertaraf insan doldu. Alttaki suyun temiz olma ihtimali yok. Gökten inerken toplamalı suyu. Başka çare yok.

]]>
Sun, 17 Dec 2023 13:39:23 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
EVİM NERESİ (9) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-9 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-9   Günlerim dışarıdan bakıldığında sıradan ve tekdüze geçiyordu. İşe gidiş, eve dönüş, yemekte aile ile sohbet, sonra odama çekilme: Farklı bir dünyaya… Zaman kendi istediğim gibi akıyordu. Benim istediğim kadar kaldığım komuta odasından yatağıma geçiş sürecim ne kadar uzun olursa olsun bir dakika istersem öyle, beş dakika istersem öyle kayıtlanıyordu. İki ayrı zaman diliminde yaşamaya artık alıştım.

-          Birine yardım ederek müdahele etmeye başlayalım, hazır olduğunuzu hissediyorsanız.

Heyacan kapladı birden içimi. Nasıl bir işe koşulacağımı merak ediyordum. Her sorduğumda;

     -      Aslında başlangıç sizsiniz. Bunu bize sorarak değil içinizdeki güçten öğrenmeyi başardığınız gün bize ihtiyacınız olmayacak.

     -      Hazırım, umarım küçük bir şeyle başlarız.

     -      Hâlâ endişelisiniz. İnsani yönünüzün güçlü olması çoğu zaman olumlu. Ama bu sizi girişimlerden alıkoyarsa bizim için istenmeyen durum. Şu anda seviye değerlendirmesi yapmayacağız. Zira ilk girişimimiz. Hadi başlayalım.

               Beynimde ve ekranda görüntüler mekan algısından bir yerleşme yerine doğru hızla akışlandı. Bir sahilde durduk. Olağandışı hiçbir şey yok. Deniz ulaşımı sağlanan araçlar yolcu alıyor. Gemiden daha küçük, ama iki yüz kişi alabilecek kapasitede, anlık hesaplarıma göre. Bir kadın eğildi yerden bir para aldı. Kendisinden düşüp düşmediğine emin olamadı. Ceplerini, cüzdanını kontrol etti. Konumuz bu kadındı anlaşılan.

-           Zihnini okudum, yaşasın. Bulduğu parayı bağış olarak değerlendirecek, öyle düşündü.

-          İşte şimdi sizin müdaheleniz gerekiyor. Bu kadının önüne öyle birini çıkartacaksınız ki, ihtiyaç karşılamanın ötesinde bir sinerji ile kelebek etkisi oluşacak.

 

               Hemen iskele noktalarındaki mekanları, insanları taramaya başladım. Birisi kırmızı rengiyle hızla netleşmeye başladı:

               “Yalpalayarak yürüyordu. Bitkin ve özensiz giysileri, karmakarışık saç sakalı ile yanından geçenleri ürkütüyordu. Oysa onlara hiçbir şey yapmıyordu. Sadece elini uzatıp para dileniyor, karnının açlığını vurguluyordu. Şeceresinde kimseyi bulamadım. Ne anne vardı ne baba. Yaşadığı mekâna gözattığımda dışarıdan bakımsız, ama içerisinde eski eşyaların olduğu gecekondu bir ev buldum. Dağınık değildi. Bir oda, bir salon, salonun bir köşesi mutfak tezgâhı, yanındaki kapıdan tuvalete geçiliyordu.”

Kadını getiren gemi iskeleye yanaşırken, bulanık beyniyle yolda yürüyen henüz otuzlarında bile olmayan adamı hızla iskele caddesindeki mekâna taşıdım. Yanlış oldu. Mekânı ayaklarının altına taşıdım. Kadın otobüs durağına geçtiğinde, beş on dakika beklemesi gerektiğini gideceği yönün otobüsüne vakit olduğunu farketti. Parayı yeniden düşündü. Kendine güvenmediğini unutup parasıymış gibi harcayabileceğini farketti. İlk dilenciye vermeli düşüncesine enerji yükledim. Adam da virajı dönerek durağa zorlukla, daha doğrusu yönünü dikey olarak belirlemekte beceriksiz davranarak yürüyordu. Durağa geldi ve elini uzattı, aynı cümleler döküldü dilinden:

-          Abiler ablalar karnım aç. Bir ekmek parası…

              Kadın bu ilahi sese hemen hamle yaptı. 100 TL’yi avucuna bıraktı. Adam belki rakamları görecek kadar ayık değildi ama, renginden onun beklediğinin çok üstünde bir meblağ olduğunu hayretle farketti. Geçip gidemedi:

        -       Allah razı olsun abla, ne kadar süredir yürüyorum. İnsanlar benden korkuyor, kaçıyor. Ben de onlara öyle geldiğim için üzülüyorum. Kötü biri değilim. Sen çok iyisin abla. Allah seni zorda koymasın.

       -         Sağol, gerçekten yemeğe harca paranı. Zararlı şeyler alma.

       -         Tamam abla almam. Bu mereti bırakacağım zaten. Ama alıştırdılar. Hasta oluyorum almazsam. Muhtara gideceğim. Beni bir yere yatırsınlar.

      -          Bu söylediklerini gerçekten yapmalısın. Kendine söz ver. Çok gençsin bak. Bugün ben verdim diyelim, sonraki gün kimse vermezse aç kalırsın. Oysa sen kendini besleyecek parayı her zaman kazanabilirsin.

      -          Abla Allah razı olsun senden. Benim anam babam yok, anannem ölünce ortada kaldım. Kimse yaklaşmadı, akıl vermedi bana. Anannem de dilsizdi, komşularla iletişim kuramadı. Sadece benimle konuşabiliyordu. Annem beni doğurmuş, ona bırakmış sonra da çekmiş gitmiş. Mahalleli de iyi kadın değil diye dedikodu çıkarmış. Bize hiçkimse gelip gitmiyordu. Yemek yapmasını, temizliği öğretti bana anannem. Ama hastalandı. Okulu bıraktım. İki sene ona baktım evde. Ölünce ne yapacağımı şaşırdım. Mahalleli iş vermedi. Muhtar bir kahveci yanına çırak koymuştu beni. Orada bir arkadaş tanıdım, ne olduysa ondan sonra oldu. İnşallah düzeleceğim. Bu maddeyi kullanmayacağım. Sana söz veriyorum. Allah beni duyuyor.

                 Ne güzel bir seyirdi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Gözlerimi açtığımda odaya odaklanarak kokpitime döndüm:

                 - Nasıl oldu? Bence iyi yaptım. Seçimlerim doğru muydu?

                -Başlangıcı çok iyi yaptınız. İyileştirilecek alanlar var elbette. Mesela ilk seçeneğe takıldınız. Belki daha iyisi ve farklı kelebek etkisi başlangıcına aday vardı. Sabırsız olmamalısınız.

                 -Bu adama aç karnını doyurma fırsatı vermek dünyayı iyileştirmeye nasıl bir kelebek etkisi yapacak? Tek tek bitiremeyiz ki böyle. Hem devletler de bu tür ihtiyaç sahiplerine odaklanıp yardım ediyorlar. Yani bu dünyevi bir yardım.

                 -Devletin hızı ve gücü dünya zaman ve zemininde hızlı işleyemiyor. Hem devletin yardımı ile kelebek etkisi oluşturacak enerji minimumda başlıyor. Bak bu adam cephesinde başlamadı enerji. Asıl hedefimiz o kadındı. O tercihi yapması için sizden takviye aldı. Onların konuşmasında durakta yedi kişi daha vardı. Bunlardan ikisi lise öğrencisiydi. Hepsi olumlu enerji yüklendi. Kendi dünyalarına taşıyıp güzel başlangıçlar yapacaklar. O insanlar kimsesizliğin sonuçlarına tanık oldular, evlerine gidip yakınlarına farklı davranacaklar, lise öğrencileri bunun yanında derslerini, okulu daha anlamlı bulacak. Müjdeyi de benden duyun, siz de ileride buna tanıklık edeceksiniz. Delikanlı bu defa değil ama, iki sene sonra gerçekten uyuşturucudan uzaklaştı. Öyle bir adam oldu ki mahalleliye parmak ısırttırıyor.  O mahallede elli yedi kişinin enerjisi değişti, kelebek etkisi yayılıyor. Bunun dünyanın ikliminden, sahip olduklarından döngüsünden başlayıp, bütün kâinata ihtiyaç duyulan yakıtı pompaladığını bilmelisin.

                  Mutlu mesut yatağımdayım. Annem kapıyı vurdu:

                  -Kızım yoğurt mayalayacağım, sütü kaynattım. Bir bardak ister misin? Sen seversin sütü.

                  -Yok anne, Uykum var. İstemiyor canım. İyi geceler.

                  -İyi geceler.

]]>
Sun, 03 Dec 2023 13:54:55 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
EVİM NERESİ 7 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-4441 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-4441 Simülasyon süresince, teknik aletlerin bedenimle uyumlu çalıştırmayı öğrendim. Yapabileceklerim beni büyük bir şaşkınlığa düşürse de, umtlarımı da yeşertti. Neleri yapabileceğimi öğrenmek olağandışı güçleri olan bir varlık olarak kendimi algılamam dolayısıyla şımarmam mümkündü; ancak üstünlük taslama ihtimalim çoktan düşünülmüştü. Tıpkı bir çamaşır makinasının içine konulan çamaşırları hangi programla yıkanması isteniyorsa o düğmeye bastıktan sonra insiyatif alamayışı gibi programı değiştirmem, belirlenen yol dışına çıkmam çamaşır makinesi iken evleri süpüren robota dönüşmem mümkün değildi. Bilgilendirmeler, sınırlarım, görevler hepsi tanıtılmıştı.

        Bu dünyanın bireyi olarak farklılıklarımı ifşa edemezdim. Çalıştığım şirkette bir hesap uzmanı muhasebe elemanı olarak işime devam edeceğim, hesabını tuttuğum bilinen KBRN firması da dünya üstü düzenin bağlantısı olacaktı. 

                                                                    

      

        Bir hafta KBRN tecrübesinden sonra yine evdeydim. Ender bir olay benim için evden bir hafta uzak kalmak. VİP itibarı ile karşılandığımı itiraf etmeliyim. Annemin harika mantısı benim şerefime yapılmıştı. Çay, kahve keyfi, sohbet akşamın nasıl geçtiğini anlamadım. Saat ilerlediğinde odama geçtim. Yatağıma uzandım. Evimdeydim, alıştığım yumuşaklıkta ya da sertlikte bir zemine yapışmıştı sırtım. Tavanda her köşesini ezberlediğim belli belirsiz koyuluklar açıklıklar, tavanın sıvasını yapan ustanın el becerisinden evin şahsiyeti olmaya evrilmiş görüntüsünde gezindi gözlerim. Evin şahsiyeti! Bu tavana benden başka birileri daha bakmış mıydı benden önce? Benden sonra da bakacak mıydı? Acaba şu sağ köşeye doğru yamulan yerin görüntüsünden rahatsız olup başka bir malzemeyle kaplamaya karar verirse evin şahsiyeti nasıl etkilenirdi? Böyle ipe sapa gelmez düşünceler içinde yüzerken oda lambasının kenarından sarkan örümcek ağını farkettim. Bu da benim şahsiyetimi yansıtıyor: Pasaklı Sally! (Öyle bir film olduğunu hatırlıyorum.)

        Dişlerimi fırçalamak için hamle yaptım. Sonra yerdeki leke çarptı gözüme. Banyodan sonra odaya döndüğümde lekeyi incelemeye, elimi üzerinde gezdirmeye başladım. Birden yerden bir kapak açıldı, merdivenlerin indiğini farkettim. Evde hazırlık yapıldığını biliyordum, ama heyecanlandım. Evdekiler bunu farkederlerse nasıl izah edilirdi. Uyuduktan sonra odama kolay kolay kimse girmez. Uykumun bölünmesinden nefret ettiğim için daha önce bunu deneyen annemi, kardeşimi dehşetli bir sinir gösterisi ile geri püskürtmüşlüğüm ve pişman etmişliğim var. Ama bir hafta önce annem odama sessizce bakmaya cesaret etmişti. Olmadık sesler üretirsem yine onu meraklandırırım. Ruhen hazır olmadığımdan kapağı kapatıp yatağıma döndüm. Bir garip hissediyordum. Yatak, odam bana yabancılaşmıştı.

Kapıyı kilitledim. Odama vuran sokak ışığının yarı aydınlığında kapağı açarak aşağıya indim. Teknolojik bir sürü aletin olduğu bir oda beni karşıladı. Aşina geldiler. Masaya oturdum. Birden aletler aktif olmaya başladı. Bir ekrandan listeler akıyordu, diğer ekrandan harita diyemeyeceğim yüzey görüntüleri. Renkleri birbirinden ayrı satırlar, bölgeler oldukça güzel bir görüntü yansıtıyordu. Lunaparkın kocaman dönme dolabının merkezden dış çembere uzanan dikey çubuklardaki akışkan ve değişen renklerin coşkusu vardı. Bir müddet seyrettim.

                Yüzey görüntüsü olan ekran dikkatimi çekmeye ve daha fazla odaklanmaya başladım. Dünya yüzeyinin neresi olduğunu tahmin etmeye çalışırken dünya haritası belirdi önümde. Atmosferi, gökyüzünü, hava yolculuğu gerçekleştiren uçakları düşündüm, birden hava trafiği belirdi. Ben hangi yönü merak ediyorsam ekran o tarafa yöneliyordu. Zihnimle yönetiyordum adeta ekranı. Bir uçağın yön değiştirmesi dikkatimi çekti. Onu takip etmeye başladım. Görüntü gittikçe yaklaştı. Uçağın hangi hava yollarına ait olduğunu, numarasını görebiliyordum. Açılan bilgi kutucuğunda nereden nereye kaç yolcuyla uçuş yaptığını ne kadar süredir havada olduğunu, ne kadar yolu kaldığını görebildim. Yolcuları merak ederken yolcu listesi bilgileri ile belirdi önümde. Bir başka alfabede anlık görüntüde latin alfabesine dönüştü. Melikah diye bir ismin kadın mı erkek mi olduğunu merak ettim, hemen vesikalık bir fotoğrafı belirdi, inananamıyordum. Şaşkınlıktan gözlerinin ne kadar güzel olduğuna takılmışım, göz rengini ve canlı bakışını merak ettim. Birden ekranda uçuş koltuğunda bir kişi belirdi. Uyuyordu. Uçağın içinden anlık görüntü izlediğimi anladım. Gözlerimi kapadım. İstediğim görüntüye ulaşabiliyor olmam ne mucizeydi.

-Merhaba, demek kokpitinizi keşfettiniz.

-Merhaba, uçuş alanında mıyım. Neden kokpit dediniz?

-Size ait komuta odası anlamında söyledim. Buradan yüz yüze iletişimimiz olacak. Ama asıl amacı sizin gücünüze kapı aralamak. Buradan dışarıya enerjik bağlantılar var.

-Şahane bir şey. Çok etkilendim. Bu ekrandaki listeler nedir?

-Bilgi akışını size açtık. Yine merak ettiğiniz herşeyi zihninizle görebilirsiniz. Aslında bu ekranlara ihtiyacınız yok. Başlangıç ve uyumlanma süreci olarak düşünün. Ekranlara bizim ihtiyacımız var. Siz bize anlatmak istediklerinizi ekrandan ulaştırmanız kolay olsun diye.

-Benim buradan kalkmamam lazım. Bütün dünyayı elimin altına koydunuz. Bilemezsiniz neler geçiyor aklımdan şu an. İşe gitmeyi filan unuturum burada ben. Hele evdekilerin farketmemesini nasıl sağlayacağım bilmiyorum.

-Sorun olacak alanları siz bizim dikkatimize sunacaksınız ve birlikte çözüm üreteceğiz. Unutmayın farkedilmemek birinci önceliğimiz. Başkalarının dikkatine girersek engelleniriz. Bu yapacaklarımızdan vazgeçmek demek.

-Güzel işler yapacaksak niye saklamamız gerekiyor? Yoksa siz bana güzelleme yapıp, aslında art niyetli karanlık işler mi çevirmek istiyorsunuz?

-Elbette güzel işler, Gerekli müdaheleler yapacağız. Sence hangi karanlık işlerle elde edemediğimiz neyin peşinde olabiliriz? Gördünüz, imkanlarımız sizinkilerin çok ötesinde. Ancak sizinle yaşadığımız süreci her insanla paylaşamayız. Çoğu anlayamayacaktır. Anlaşılmayan şey de çoğu zaman düşman olarak bilinir. Gereksiz bir korku üretmek istemiyoruz. Anlayamadıkları pek çok şey yüzünden kendi dünyalarına ve bütün evrene zarar verecek eylemler yaptılar. Sence de öyle değil mi?

-Kendimi matah bir şey sanmaktan utanıyorum. Bence benim hiçbir ayrıcalıklı özelliğim yok. Bana sunduğunuz şeyleri başka herhangi biri de aynı şekilde sonuçlandırırdı. Ayrıcalığım sizin beni seçmenizde.

-Şu anda öyle görünebilir. Sonra daha iyi anlayacaksınız. Siz özel biri olarak var oldunuz.

-Anladım, her fırsatta çaba sarfedip kendimi çözeceğim. Bakalım şu ana kadar beni mutlu ettiği gibi mutlu edecek mi öğrendiklerim ve yeni gelişmeler. Söyleyecek bir şeyiniz yoksa gerçek dünyama döneyim.

-Elbette, görüşürüz.

Odama çıktığımda, sessizce kilidi açıp mutfaktan su içmeye geçtim. Evi kolaçan ettim. Farklı hiçbir şey yoktu. Kardeşim:

-Yatmadın mı sen hâlâ! Annem de bizi sessiz olun diye azarlayıp durdu.

-Uyumuştum, su içmek için uyanmışım. Ağzım kurumuş. İyi geceler….

]]>
Tue, 03 Oct 2023 10:11:19 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
GELİN&DAMAT SERAMONİSİ https://edebiyatblog.com/gelin-damat-seramonisi https://edebiyatblog.com/gelin-damat-seramonisi “Çok güzel olmuşsuuun.” “Ayyy, kırkbeş bin bayıldıkları gelinlik de bir şeye benzese!” “Tam üzerine oturmuş, manken gibisin vallahi” “Bizim kızınki daha güzeldi” “Yırtmaç detayına bayıldım”

-Sayın davetliler, çiftimiz evlenmek istediklerini belediyemize beyan ettiler……Eveeet, Eveeet….Sizi eş ilan ediyorum, evlilik cüzdanınızı da takdim ediyorum.

-Merak etmeyin arkadaşlar vaktinde gelin arabamız nikah salonuna ulaşacaktır. Panik yok. Trafik birazdan açılır. Siz şükredin otobandan gidiyoruz. Şehir içi trafiğinde olsak bir de adım başı arabanın önüne atlayanlar olur bahşiş isterlerdi.

-Gelin arabasına kim binecekse gelsin. Geç kaldık salona. Gelinle damat arabada bekletmeyelim. Sen görümcesin olmaz. Kız tarafından biri binecek, Mine gel kızım sen bin. Kuzenisin kardeşi sayılırsın.

“Araçlara yerleşelim. Ahmet sizin arabada yer var mı, annem sizinle gelsin. Nurten teyze otobüs ileride, haydi acele et. Konvoy yapacağız. Nurhayat yenge, hediyelikler sende değil mi, aman diyeyim, geç kalayım deme. Nikah sonrası herkese ulaştır. Toplu iğne aldın mı? Neee, unuttunuz mu, nasıl olur ya. Her defasında hatırlattım. Heybe de ne? Tıkıştırılacak mı? Allah allah…..”

“Bir saattir neyi bekliyorum Mine, Allahaşkına. Sardılar anladık. Fön makinasına girmeden tutmayacak saçlarım. Ama çaydır, kahvedir, çalışanlar kendi alemlerinde. Bilerek ağırdan alıyorlar. Geç kalacağım. Git bir daha söyle şunlara nikah saatini. Daha makyajım yapılacak.”

“Kızım kahvaltını sağlam yap. Gelinliğini giyince yiyemeyeceksin. Makyajın bozulur. Seninle kim geliyor kuaföre? Mine’ye kim söyledi? Nasıl olsa bedava ya, oğlan tarafı verecek parasını, duyan geliyor. Ayıp olacak, gelinin yanında yedi kişi gider mi ayol!”

“Ne dedin? Anlaşılmıyooor. Duyamıyorum, müzik çok yüksek. Heee tamam, görüştüm kızın annesiyle, hediyemi verdim, nikaha gelemiyorum diye söyledim”

-Benim ne işim var kına gecesinde. Kadınlar arasında değil mi? Ne davulu yahu. Birisi yapıyor, illa ki siz de yapacaksınız. Ben davul mavul çalamam. O bölümü geçsinler. Organizasyon mu ne tutmuştu, başka bir şey yapsınlar.

-Allah’ın emri peygamberin kavliyle diyelim adettendir, çocuklar birbirini beğenmiş evlenmeye karar vermiş, bize de yanlarında olmak düşer değil mi ya. Üzerimize ne görev düşerse yerine getiririz. Kızımız şu mavi elbiseli olan mı?

-Bundan afilli evlenme teklifi olamazdı arkadaşım. Dronla indirdik çiçek sepetini, ortasında yüzük. Kurtuldun bu işten, geçmiş olsun. Bu kızları anlamak mümkün değil. Nikah tarihini almışsın ille de evlenme tekif edilecek ne ya…

-Selam ben X......., buralarda yenisiniz

-Selam ben Y........, ilk kez geldim. 

]]>
Sat, 30 Sep 2023 23:31:03 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
O ve Bay Tin & İnsanın Üç Zenginliği https://edebiyatblog.com/o-ve-bay-tin-insanin-uc-zenginligi-3065 https://edebiyatblog.com/o-ve-bay-tin-insanin-uc-zenginligi-3065 "Dizine ne oldu senin?" Bay Tin, O'nun olduğu yöne kısaca bakıp başını yeniden elinde tuttuğu gazetesine çevirdi. O yine gürültüsüyle geldiğini belli etmişti.

"Düştüm, Bay Tin." O'nun yüzü yine sirke satıyordu. Bu kez haklı gibiydi de. Düşmüştü ve pantolonu yırtılmıştı. Dizinde hafif bir sıyrık olsa da o canının yandığına üzülmüyordu. En sevdiği pantolonu yırtılmıştı ve annesi ona çok kızacaktı. Sanki düşmek O'nun suçuydu? O, bankta Bay Tin'in yanına oturdu. Uflayıp pufluyordu. Yine çok mutsuzdu. Herkesten, her şeyden nasıl nefret ettiğini düşünüyordu. Özellikle de okulda ona zorbalık yapan çocuklardan... Hepsi onların suçuydu. 

O ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

"Çok mu acıyor?" Bay Tin gazetesinden başını kaldırmadan sormuştu bu soruyu.

"Evet, Bay Tin ama annem çok kızacak. Ben de eve gitmeye korkuyorum." O'nun alt dudağı aşağıya düştükçe düştü. "Benim suçum değil ki. Sanki bilerek düştüm." O'nun sesi çatallandı. "Hepsi o pis çocukların suçu. Özellikle de Koza'nın..."

Bay Tin asıl sebebi, O söylemese de anlamıştı. Ne canı acıdığından üzülüyordu ne de annesinin ona kızacağından korkuyordu. Sınıftaki çocuklar yine canını sıkmıştı. Ah tabii ki özellikle Koza...

"Biliyorsun ki yaran iyileşecek, annen biraz kızsa da sana yeni bir pantolon alacak." Bay Tin, yumuşak bir ses tonuyla gazetesinden başını kaldırmadan O'yu teskin etmeye çalıştı. 

O, içli bir nefes çekti içine.

Bay Tin yine haklıydı.

O, Bay Tin'in üzerinde gezdirdi bakışlarını. Bay Tin'in de üstü başı yırtık pırtıktı ama o buna hiç üzülmüyordu. Belki de alışmıştı. O, Bay Tin'i hiç güzel elbiseler içinde görmediğini düşünürken yalnızca bir kez güzel bir takım elbise giydiğini anımsadı. O gün de bir yere gidiyordu. O, merakla nereye gittiğini sorsa da Bay Tin ilk defa bir sorusunu cevaplamamıştı. O, buna çok kırılmış olsa da Bay Tin'e saygı duymuş ve kızmamıştı.

"Sor, O." Bay Tin, gazetesinin bir sayfasını çevirirken O'ya bir bakış attı. Bay Tin, O'nun nefes alışveriş hızından bile artık onun tepkilerini anlayabiliyordu. 

O, Bay Tin'in onun soru sormak istediğini nereden anladığını düşündü kısaca ama pek üzerinde durmadı. Bay Tin'in çok farklı yetenekleri olduğunu düşünüyordu. Boşuna kendine "Hayat Kahramanı" demiyordu. "Bay Tin, sizin kıyafetleriniz neden hep böyle şey..." dedi ve duraksadı, O. Bir an ne dese doğru olur, diye düşündü. Daha doğrusu, ne dese Bay Tin'i rencide etmiş olmazdı?

"Ne?" Bay Tin de artık O'ya bakıyordu sadece.

"Şey işte... Eski, yırtık pırtık, yamalı..." O, ne gördüyse onu sıralıyordu. Pis değildi ama Bay Tin hiç pis bir adam değildi. Mesela hiç kötü kokmazdı. O, bu sorusuna cevap beklemeden hemen diğer sorusuna geçti. Bazen o kadar hızlı düşünüyordu ki sorularının arasında cevap beklemeyi bırakın, nefes almayı bile unutuyordu. "Sizin hiç paranız yok mu, Bay Tin? Ondan mı yeni kıyafetler alamıyorsunuz? Siz fakir misiniz?"

Bay Tin bir kahkaha attı. Gazetesini bir kenara bırakıp başını O'ya çevirdi. O, bu tepkiyi beklemiyordu. Utandı ve yanakları kızardı. Sanki komik bir şey mi söylemişti? O önüne döndü, Bay Tin'e bakamıyordu.

"O, bunu da nereden çıkardın?"

O, Bay Tin'e gözlerini kırpıştırarak baktı. "Kıyafetleriniz çok eski ve yırtık, üstelik bir eviniz bile yok, barakada yaşıyorsunuz." O, çocukça bir açık sözlülükle Bay Tin'in madden sahip olduğunu bildiği her şeyi sıraladı bir çırpıda. Sonra da dönüp Bay Tin'in yüzüne baktı. Kırılmış mıydı acaba?

Lakin Bay Tin kırılmaktan çok uzaktaydı. Yaşlı adam O'nun ardı ardına sıraladığı sorularının ardından gülümsemişti. "Bütün bunlara sahip olmam ya da olamamam (!) beni fakir bir adam mı yapıyor yani?" Bay Tin tek kaşını kaldırıp O'ya bu soruyu yöneltmişti.

O, terlediğini hissetti. Bay Tin'in bazı soruları O'ya zor gelebiliyordu. Bazı sorularından kaçmak istediği bile oluyordu. "Ne yani zengin misiniz?" diye soruyu soruyla cevaplayıp kaçmaya çalıştı. Aklı iyice karışmıştı.

Bay Tin, küçük dostunun zorlandığını fark ettiğinde daha fazla onu sıkıştırmadı. "Hayır, O. Ben ne zenginim ne de fakir... Buna ben karar veremem." 

"Peki kim karar verir?"

"Kimse... Kimse karar veremez O. Çünkü sandığın gibi, sanıldığı gibi en büyük zenginlik para değildir."

O, gözlerini kocaman açtı. "Peki ya ne, nedir Bay Tin?" O, yine sabırsızlanmıştı. Bay Tin, O'nun bu hallerini seviyordu.

"Ne değil, neler..." Bay Tin duraksadı ve ardından devam etti. "Bir insanın sahip olabileceği üç zenginlik vardır: sağlık, aile, ahlak." Bay Tin sakalını avuçladı, düşünceli bir şekilde denize bakıyordu. Muhtemelen nasıl anlatacağını düşündü. Nasıl anlatırsa küçük dostu onu daha iyi anlardı? Aklına gelen fikirle yeniden başını O'ya çevirdi. "Sağlığı olan çalışır, karnı aç kalmaz. Gerçek bir ailesi olanın sırtı sıvazlıdır, ruhu aç kalmaz." Rüzgardan yaprakları savrulmak üzere olan gazetesini kolunun altına sıkıştırdı, Bay Tin. Küçük dostu sabırsızlanmıştı iyice, bunun farkındaydı ve onu daha fazla bekletmeden sözlerini sonlandırdı. "İnsanı asıl doyuran ise ahlaktır. Ahlakı güzel olanın gözü de toktur gönlü de..."

O, duyduğu son sözlerle önce birkaç saniye sessiz kaldı, sonra da gözlerini fal taşı gibi açıp yerinden sıçradı. Çok endişeli bir yüz ifadesiyle Bay Tin'e döndü ve "Eyvah!" diye bağırdı.

Bay Tin de şaşırmıştı. "Ne oldu O?"

"Annem..." O yutkundu. "Annem, babama kızdığında hep 'ahlaksız adam' der." dedi nefes nefese kalmış bir şekilde ve ardından dizinin acısını unuturak evine doğru koştu.

Bay Tin ise bir süre O'nun ardından bakakaldı ve en sonunda kendini tutamayarak büyük bir kahkaha kopardı.

]]>
Sat, 12 Aug 2023 15:51:23 +0300 B.
Yüreğim Yangın Yeri https://edebiyatblog.com/yuregim-yangin-yeri https://edebiyatblog.com/yuregim-yangin-yeri ÖN SÖZ

Nikah memuru her zaman ki abartalı bir coşkuyla"Siz Leyla Haşmetoğlu,Arslan oğlu Boran Şahkıran'ı kocanız olarak kabul ediyor musunuz?" Leyla'nın bu soruya tek bir cevabı vardı o da hayırdı ama hayır diyemezdi.

Leyla'nın ağzından hayır kelimesi çıktığı andan itibaren kendisi dahil hiçkimsenin can güvenliği kalmazdı. Leyla için ölmek önemli değildi.Yavuz'dan başkasına yar olmaktansa Leyla ölümü tercih ederdi ama canından çok sevdiği kardeşine ve ailesine bir şey olursa bunun yüküyle yaşamazdı.

Leyla yanında oturan çocukluk arkadaşını baktı.Boran hiçbir şey yapmıyor adete kurbanda kesilicek bir kuzu gibi sırasını bekliyordu.Leyla,Boran'ın yakasına yapışıp neden bu kadar sessizsin?Ben evlenmek istemiyorum sevdiğim var demiyorsun diye bağırmak istiyordu ama biliyorduki buradaki insanlar Leyla'nın çığlıklarını duymuyor duysalar bile anlamıyordu. Leyla'nın gözü sürekli kapıdaydı.

Yavuz'un gelip onu bu saçma durumdan kurtarmasını bekliyordu ama gelmiyordu zaman geçtikçe Leyla'nın içindeki umut tükeniyordu. Leyla'nın cevap vermemesiyle beraber sessiz olan ortamı bir uğultu kaplamaya başlamıştı.Kalabalık Leyla'nın neden cevap vermediğini soruyordu. Nikah memuru ise ortalığı yumuşatmak için abartalı çoskusuyla mikrofonu eline alıp"Gelin hanım çok heyecanlı olduğu için sesisi çıkmıyor galiba." Nikah memurunun cevabından sonra Leyla'nın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

Herkes zaten sevgilisi varken onun en yakın arkadaşıyla evlenmek isterdi. Nikah memurunun kalabalığı yatıştırmak için söylediği sözler fayda etmemiş uğultu yerini gürültüye bırakmış herkes can korkusundan endeşeli yüzlerle Leyla'nın ağzından çıkıcak kelimeyi bekliyordu.

Leyla'nın uzun zamandır cevap vermemesi nikah memurunu bile tedirgin etmeye başlamıştı.Nikah memurunun sesindeki abartılı coşku yerini endişeye bırakmıştı. "Siz Leyla Haşmetoğlu,Arslanoğlu Boran Şahkıran'ı kocalığa kabul ediyor musun?" Leyla,kardeşinin yalvararak bakan gözlerinde takılı kaldı.Ne olurdu 1 yıl daha bekleseydi o zaman herkes sevdiğinin yanında kalırdı. Leyla mikrofona doğru eğilip nereddeyse duyulması imkansız olan sesiyle"Evet"dedi.

 Leyla'nın evetinden sonra etrafa bir alkış dalgası sardı.İnsanların endeşeli hali yerine tekrar mutluluğa bırakmıştı. Nikah memuru ise can korkusunun geçmesiyle eski haline dönmüştü. "Şanlıurfa Büyükşehir Belediyenin bana verdiği yetkiyle sizi karı koca ilan ediyorum.Gelini öpebilirsiniz." Boran bir robot gibi kendisine denileni yaptı.Leyla'nın duvağını kaldırıp Leyla'nın alnına sopsoğuk dudaklarını kondurdu.

Leyla ise kapıya bakarak"Geç kaldın sevgilim."

Nikahtan sonra slow bir şarkı çalmaya başladı.Leyla'nın kardeşi ve eşi dans etmek için ayağa kalktı.Boran da Leyla'ya dans etmek için elini uzattığında Leyla'nın nefret dolu gözleriyle karşılaştı. "Ben dans etmeyeceğim." "Bu bizim düğünümüz ve düğünlerde karı ve koca dans eder."Boran ise etraftaki insanların duymaması için fısıltıyla konuşuyordu. Leyla'nın etrafındaki insanlar umrunda değildi.

Leyla üzerine düşen görevi yerine getirmiş ve Boranla evlenmişti. "Bu benim düğünüm değil cenazem sen ise benim kocam değil katilimsin."

]]>
Fri, 14 Jul 2023 20:59:46 +0300 zeynep_edaq2
Kadrajdaki Dünyalar | 30. Kare: Evren Galerisi (FİNAL) https://edebiyatblog.com/kadrajdaki-dunyalar-30-kare-evren-galerisi-final https://edebiyatblog.com/kadrajdaki-dunyalar-30-kare-evren-galerisi-final Kadrajdaki dünyalar evren galerisini doldurdu. 

İki hafta sonra

Göksel, Gökhan, Yağız ve Barış Gökhanların evindeydi. Yağız ve Barış bir koltukta, Göksel’le Gökhan da diğer koltukta yan yana oturuyordu. Göksel’in sırtının yarısı Gökhan’ın gövdesine yaslıydı, Gökhan’sa sağ elini onun omzundan aşağı sarkıtmıştı ve genç kadının sarı saçlarıyla oynuyordu.

“Şarkıların enfes,” dedi Barış, Gökhan’a bakarak. “Ankara’dan döndüğünde stüdyoya girelim. Acele etmemize gerek yok, kaydetmeye yavaşça başlarız.”

“Aslında bundan bir süre önce okulu bitirmeden albüm işlerine girişmek istemiyordum,” dedi Gökhan dürüstçe. “Fakat şu an çok istiyorum. Sizlerden aldığım güzel geri dönüşlerin bu konuda çok etkisi oldu. Stüdyoda olma, kendi şarkılarımı baştan sona yaratma fikri kulağıma çok cazip geliyor.”

“Kendine bir sınır koymana, bir şeyler yapabilecekken bunu ertelemene hiç gerek yok. Stüdyoya dilediğin zaman gidebilirsin.”

“Eyvallah kardeşim.”

Gökhane Sakinleri’ni dinleyen Barış şarkıyı çok beğenmiş, Gökhan’ın ortaya çıkardığı bu parçanın hem sözlerine hem de müziğine hayran kalmıştı ve o günden birkaç gün sonra konuştuklarında ona bu şarkıyı kaydetmeyi düşünüp düşünmediğini sormuştu. Gökhan ona üzerinde çalıştığı “Gökhane” albümünden bahsettiğinde Barış albümün adını, temasını ve hepsi birbiriyle bağlantılı şarkıların yarattığı öyküyü çok sevmişti ve ona albümünü kendi çalıştıkları stüdyoda kaydetmeyi teklif etmişti. Gökhan’ın planları önce okulunu bitirmek, sonrasında kendi eserleri hakkında somut adımlar atmaktı fakat hem aldığı güzel geri dönüşler hem de Barış’ın teklifiyle bu süreci öne çekmeye karar vermişti. Barış ona istediği her konuda severek yardımcı olacağını hatta bu albümün yapılış aşamasında büyük bir zevkle yer alacağını söylemişti. Sonuç olarak Gökhan “Gökhane” adlı albümünün yapılış aşamasına profesyonel olarak başlamaya karar vermişti ve bunun için en uygun zaman Ankara’dan döneceği vakitti. Genç adam yarıyıl tatilinin iki haftasını Ankara’da, ailesinin yanında geçirecekti. Yarın gidiyordu.

“Albümün bateristi olarak ben de stüdyoda olacağım,” dedi Yağız göğsünü kabartarak. “Barış,  Gökhan tüm gitar kontenjanlarını tek başına doldurduğu için sana yer kalmadı kardeşim ama ben çok yönlü kişiliğim sayesinde baterist kontenjanından albüme girmeyi başardım.”

“Albümün bateristi sen misin?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. “Bundan şeyin haberi var mı? Albümün sahibi benim?”

“Benim tabii ya, başka kim olacaktı?”

“Sarp da bateri çalıyor,” dedi Barış. Başını sağ omzuna doğru eğdi. “Belki Gökhan onunla çalışmak ister.”

“Sarp’ı severim ama siktirsin oradan. Bu albümün bateristi benim.” Yağız, Gökhan’a dönüp gözlerini kırpıştırdı. “Benim değil mi?”

“Tipe bak,” dedi Gökhan gülerek. “Albümümün bateristi olmak istemen benim için bir şereftir, seninle çalışmayı çok isterim.”

Yerinden kalkan Yağız ona ilerledi ve Gökhan’ın iki yanağından birden tutup onun alnını öptü. “Senin Allah’ına kurban be!” dedi. Gökhan’ın yanında oturan Göksel’e baktı. “Daha iyisini bulamazsın, hiç vakit kaybetmeden nikâhı bas derim.”

“Bu yaşta?” dedi Göksel gözlerini büyütüp. “Daha iyisi olmadığını biliyorum ama nikâh işi sonraki işler.”

“Ha ileride basacaksın yani?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. Sırıttı. “Teklif bile etmiyor, direkt nikâhı basacağım diyor. Çok iddialısın.”

“Ne sandın?” diyen Göksel ona göz kırptı. “Önden haberin oldu en azından.”

“Böyle şovları hep yanımızda birileri varken yapıyor,” dedi Gökhan arkadaşlarına dönerek. Güldü. “Neyse işte, Ankara’ya gidip geleyim de sonrasında hazırlıkları yaparız. Dediğin gibi acelemiz yok, yavaş ama emin adımlarla ilerleriz. Şarkıların hepsi hazır zaten, sadece ufak değişikliklere giderim.”

“Söz ve beste kısmı tamamlanmış sayılır fakat kayıt aşaması da uzun sürüyor,” dedi Barış. “Çalışmaya Gökhane Sakinleri’nden mi başlayacaksın?”

“Aynen öyle. Albümün açılış şarkısı olarak öncelik onun olacak. Albümdeki en uzun şarkı da o olduğu için en çok vakti de o alacak zaten. Beş dakikadan uzun bir şarkıdan bahsediyoruz, boru değil.”

“Solosu iki dakika zaten,” dedi Yağız. “Yavuz Çetin mübarek.”

“Üstadın izindeyim. Bu arada çay doldurayım mı?”

“Eyvallah kardeşim ama ben daha içmeyeceğim,” dedi Barış. Saatini kontrol etti. “Hatta kalkayım. Yine iletişimde oluruz zaten. Sana şimdiden iyi yolculuklar ve ailenle geçireceğin güzel bir tatil dilerim.”

“Teşekkür ederim kardeşim.”

Gökhan, Yağız ve Göksel, Barış’a kapıya kadar eşlik etti.

“Ayaklarına sağlık,” dedi Gökhan. “Gelerek çok iyi yaptın.”

“Her şey için teşekkür ederim,” dedi Barış gülümseyerek. “Ankara dönüşü görüşmek üzere. Hepinize iyi akşamlar.”

Barış hepsiyle vedalaştı.

“İyi akşamlar,” dedi Yağız. “Görüşürüz kardeşim.”

“Kendine iyi bak,” dedi Göksel de. “Görüşmek üzere.”

“Görüşürüz gençler.”

Barış gittikten sonra evde üçü kaldı.

“Ben de eşyalarımı kontrol edeyim,” dedi Yağız. “Yarın ben de yolcuyum malum, eksik gedik olmasın.”

“Bir şey olursa seslen,” dedi Gökhan. Onun omzunu sıktı. Eşya kontrol etme işinin bahane olduğunu, Göksel’le onu yalnız bırakmak için uydurduğunu biliyordu. “Kolay gelsin.”

“Eyvallah kardeşim.”

Yağız odasına ilerlerken Göksel’le Gökhan da salona geri döndü.

“Sen çay içer misin?” diye sordu Gökhan.

“İki bardak yetti,” dedi koltuğa oturan Göksel. “Teşekkür ederim sevgilim.”

Gökhan onun yanına oturup kız arkadaşını kucağına çektiğinde Göksel onun kucağına oturdu ve kolunu boynunun arkasından geçirdi.

“Kilo almışsın sanırım,” diye ona takıldı Gökhan. “Biraz ağır geldin.”

“O zaman kucağından ineyim,” dedi Göksel. “Maazallah seni ezerim falan.”

Göksel onun kucağından kalkmaya çalıştığında Gökhan gülerek kolunu kız arkadaşının beline sardı ve onun kalkmasına izin vermedi, aksine Göksel’i kendisine çekip gövdelerini birbirine yapıştırdı.

“Hemen de alınırmış,” dedi Gökhan gülmeye devam ederken. “Üzüldün mü?”

“Kahrımdan perişan oldum,” dedi Göksel sahte bir hüzünle. “Bana daha şimdi ağırlaşmışsın dedin ama şu an bu ağır kadını öpmek için çok istekli bakıyorsun.”

“Öpeyim mi?”

“Bilmem,” diyen Göksel ona yaklaştı ama kendini hemen geri çekti. “Öpsen mi?”

“Bak ya,” dedi Gökhan gülerek. “Bu hareketlerine devam edersen birazdan aşağıdan dürtüleceksin, benden söylemesi.”

“Beni öpünce dürtülmeyecek miyim? Ayrıca bu nasıl bir kelime seçimi böyle?”

“Baş kaldıracak mı deseydim?”

“Allah seni kahretmesin,” deyip onun kafasına vuran Göksel onun kucağından kalktı. “Beni rüyanda öpersin artık.”

“Hak ettim,” dedi Gökhan. “Bir şey diyemeyeceğim. Haklısın.”

“Haklıyım tabii. Terbiyesiz.”

“Ben en iyisi buraları toparlayayım,” dedi Gökhan. Ayaklandı. “Sen keyfine bak lütfen, ben hallederim.”

Çaydanlığı alan Gökhan salondan çıkarken Göksel onun arkasından baktı. Başını iki yana salladıktan sonra tepsiye çay bardaklarıyla tabaklarını yerleştirip o da salondan çıktı ve mutfağa ilerledi.

“Ben hallederim demiştim, hiç zahmet etme,” dedi onu gören Gökhan. “Sen içeri geç lütfen, buraları ben temizlerim.”

Göksel tabakları ve çatalları almak için salona geri dönen Gökhan’ı mutfakta bekledi. Gökhan mutfağa girdiğinde Göksel’e yandan bir bakış attı.

“Hadi lütfen,” dedi Gökhan elindekileri tezgâha bırakırken. “Sen rahatına bak.”

“Bozuldun mu?” diye soran Göksel ona yaklaştı. “Öyle hissettim.”

“Biraz bozulmuş olabilirim,” diye itiraf etti Gökhan. “Seni öpememek bozdu, söylediğim şeyden de utandım.”

“Aslında hem komik hem de utandırıcıydı,” dedi Göksel. Omuzlarını yavaşça kaldırıp indirdi. “Baş kaldırmak ha? Delisin.”

“Biraz ileri gittim sanırım ama sen kucağımda otururken, gövdelerimiz birken ve dudakların da o kadar cezbediciyken kendime hâkim olamadım.”

“Bir şeyler için daha erken ama seni bu kadar etkilediğimi görmek hoşuma gidiyor. Sen de beni etkiliyorsun ama dediğim gibi bunlar için daha erken.”

“Erken tabii, haklısın. Acele edilecek bir konu da değil zaten.”

“Öyle,” dedi Göksel. Kollarını onun omuzlarına atıp parmak uçlarında biraz yükseldi. “Şimdi öpeyim mi?”

“Bir an hiç sormayacaksın sandım,” diyen Gökhan kollarını onun beline sarıp genç kadına yaklaştı. “Gel buraya.”

Göksel ve Gökhan birbirini yavaş, sevgi dolu ve tutkulu bir şekilde öpmeye başladı. Göksel onun saçlarını karıştırırken Gökhan’ın elleri de kız arkadaşının beli ve kalçası arasında gidip geliyordu. Elini biraz daha aşağı indiren Gökhan onun poposunu sıktığında Göksel gülümsedi. Tam bu sırada Yağız mutfak kapısında belirdi.

“Lan!” diyen Yağız eliyle gözlerini kapattı. “Daha ayrılalı iki dakika bile olmadı be! Bir de mutfakta yapıyorsunuz. Çarpılacaksınız.”

“Lan yavşak!” diye bağırdı Gökhan. “Dikizci, yan kesici, röntgenci! Bir rahat versene lan.”

“Hey hey sakin!” dedi Göksel. İşaret parmağını Gökhan’ın dudaklarına bastırdı. “Çok ayıp.”

“Asıl onun yaptığı ayıp.”

“Evimde yiyişen sizsiniz ama ayıp yapan ben mi oluyorum?” dedi Yağız ellerini beline koyarak. “Bir daha düşün istersen. Kendime bir kahve yapayım dedim ama tüm iştahım kaçtı.”

“Vah vah! Çok üzüldüm,” diye homurdandı Gökhan. “İnanır mısın benim de tüm tadım tuzum kaçtı, yok oldu.”

“Vah vah!” dedi Yağız onu taklit ederek. “Kahrımdan öleceğim şimdi.”

“Çocuk gibisiniz cidden,” dedi Göksel. “En iyisi ben gideyim, siz de yatıp dinlenirsiniz. Yarın ikiniz de yolcusunuz.”

“Biraz daha dursana,” diyen Gökhan onun saçlarını okşadı. “Ne acelen var?”

“Bir acelem yok ama saatler geç oldu, sizin de yatıp dinlenmeniz gerekiyor. Hem bizimkiler de merak eder, iyice meraklandırmadan gitsem iyi olacak.”

“Peki, öyle olsun,” dedi Gökhan zorlamadan. “Nasıl istersen balım.”

“Yağız sana da iyi yolculuklar,” dedi Göksel ona dönerek. “Kendine iyi bak, görüşmek üzere.”

“Teşekkür ederim Gök,” dedi Yağız gülümseyerek. “Sen de kendine iyi bak. Tatil dönüşü görüşürüz.”

İkili birbirine sarıldı.

“Ben Göksel’e kapıya kadar eşlik edeyim,” dedi Gökhan. “Sen de canını seviyorsan kendini odana kilitlersin. Gözüm görmesin.”

“Göksel gittikten sonra boyunun ölçüsünü alayım,” dedi Yağız. Kollarını önünde birleştirdi. “Beklemedeyim.”

“Siz cidden delisiniz,” dedi Göksel gülerek. “Hazırlıklarınızı tamamlayıp uyumaya bakın derim, başka bir şeye vakit ayırıp geçe kalmayın.”

“Biz hallederiz, aklın bizde kalmasın balım,” dedi Gökhan onun belini okşayarak. Çift kapıya doğru yürüdü. “İki hafta kısa bir süre fakat senden uzak olan her bir gün bir yıl gibi geçtiği için bana çok uzun gelecek. Kendine çok iyi bak tamam mı? Havalar soğuk bak, kalın giyinmeyi ihmal etme. Ailemle birlikte olacağım için onlarla zaman geçiriyorum diye aramamayı düşünme, ne zaman istersen ara çünkü ben öyle yapacağım.”

Ellerini onun ensesine atan Göksel onun dudaklarına küçük bir öpücük kondurduktan sonra, “Seni çok seviyorum biliyorsun değil mi?” diye sordu. Gökhan başını sallayınca devam etti: “Asıl Ankara çok soğuk olur, kendine çok iyi bak. Ankara’nın ve ailenle geçireceğin vaktin tadını çıkar. Aklın bende kalmasın.”

“Benim aklım hep sende. Senin ağabeyinle eşi de orada yaşıyor, bakarsın yazın birlikte gideriz. Evet, şimdiden yaz planları yapmaya başladım ama istemezsen başka planlar da yaparız.”

“Birlikte Ankara’ya gitmeyi ben de düşünmüştüm,” dedi Göksel gülümseyerek. “Seninle yapılan her plan benim için muhteşem bir plandır, istememek gibi bir durum söz konusu bile olamaz.”

“Yani bu benimle evleneceğin ve on çocuk sahibi olacağımız anlamına geliyor.”

“Ne, nasıl, kaç çocuk, pardon?” dedi Göksel şok içinde. “On çocuk mu? Yuh!”

Gökhan bir kahkaha patlattıktan sonra, “Yüz ifadeni görmen lazımdı,” dedi keyifli bir sırıtışla. Kollarını onun beline sarıp genç kadını dibine çekti. “Çocuk sayısı hariç dediklerimde ciddiyim.”

“Çok tatlısın ama teklifini başka zamana sakla canım. Ben şimdi ufaktan kaçayım, sen de yatıp dinlenmene bak. Yarın trene bindiğinde, indiğinde, eve geçtiğinde haber edersin.”

“Tamam bebeğim. İki hafta sonra görüşmek üzere.”

“Görüşürüz.”

Öpüştüler, ardından sarıldılar.

Apartmandan çıkan Göksel sokağın biraz ilerisine park ettiği arabasına ilerledi. Hava çok soğuk olduğu için genç kadının adımları hızlıydı. Saniyeler içinde arabasına ulaşan genç kadın kendini şoför koltuğuna atar atmaz arabayı çalıştırdı ve klimaları açtı. Göksel yola koyulduğunda mutfak camından onu izleyen Gökhan da içeri girdi.

***

Ertesi sabah Yağız erkenden uyanıp evden ayrıldığında Gökhan onu duymadı. Genç adamın alarmı onu uyandırdığında saat 10’du. Yorganı üstünden atıp şöyle bir gerneşen Gökhan yataktan kalkarken kocaman esnedi. Biraz kendine geldikten sonra yaptığı ilk iş Yağız’ı aramak oldu.

“Kardeşim?” dedi Gökhan uyku mahmuru bir sesle. “Öküz gibi uyumuşum oğlum ya, gittiğini duymadım. Ne yaptın?”

“Kalkarken alarma ihtiyacım olmadı, horlamana uyandım,” diye dalga geçti Yağız. “Sesin benim odadan bile duyuluyordu. Hazırlanırken uyan diye o kadar ses çıkardım ama ne fayda! Fosur fosur uyumaya devam ettin.”

“Manyaksın oğlum sen,” dedi Gökhan gülerek. “Horlamadığımı biliyorum, tıpkı senin de bir kedi gibi sessizce hareket ettiğini bildiğim gibi ama keşke uyandırsaydın. Seni yolcu ederdim.”

“Biliyorum kardeşim, eyvallah ama hiç gerek yoktu. Şimdi yoldayım, Balıkesir’e doğru tam gaz gidiyoruz.”

“Yolun açık olsun kardeşim, iyi yolculuklar. Evdekilere selam söyle, hepsini yerime öp.”

“Aleykümselam. Eyvallah Gök. Sen de birazdan hazırlanıp çıkarsın, sana da iyi yolculuklar. Varınca haber ver, aklım sende kalmasın.”

“Tamam kardeşim, sen de yazarsın.”

“Tamamdır. O zaman görüşürüz, öpüldün.”

“Sen de öpüldün. Görüşürüz.”

Telefonu kapatan Gökhan kendi kendine güldükten sonra odadan çıktı. Göksel’in bugün sınavı olduğunu biliyordu, onu aramayı erteleyip üstünü değiştirdi. Hiç kahvaltı hazırlayası yoktu, fırından bir şeyler alıp yolda yemeye karar verdi ve evden ayrıldı. Tam ailesini aramayı düşünüyordu ki ailesi ondan önce davrandı ve Göktuğ onu aradı.

“Günaydın oğlum,” dedi Göktuğ’un canlı sesi. “Nasılsın?”

“Günaydın,” diye karşılık verdi Gökhan. “İyiyim, biraz da heyecanlıyım; sen nasılsın?”

“Ben de aynı hisleri paylaşıyorum. Ne yapıyorsun, hazırlandın mı?”

“Şimdi evden çıktım, gara geçeceğim.”

“Biraz erken çıkmışsın, acele etmeseydin keşke.”

“İstanbul için gayet normal bir sürede çıktım aslında. Buradan Söğütlüçeşme’ye anca geçerim, orada da ayaküstü bir kahvaltı ederim. Hiç evde hazırlayasım gelmedi.”

“Sen bilirsin, canın nasıl isterse.”

“Sen ne yapıyorsun?”

“İşteyim. Askerlerin yanına gitmeden arayayım dedim, aklımdasın.”

“Tam ben arayacaktım, sen önce davrandın.”

“Kalp kalbe karşıdır. Trene binince haber ver olur mu? Yaklaştığında da söylersin, seni gardan alırım.”

“Tamam baba, haber ederim. Sana kolay gelsin, akşama görüşmek üzere.”

“Teşekkür ederim oğlum, sana da iyi yolculuklar.”

“Sağ olasın.”

Otobüsle Söğütlüçeşme’ye geçen Gökhan trene binmeden önce birkaç lokma yemek için küçük bir büfeye oturdu. Bu sırada Göksel’i de aradı.

“Günaydın balım,” dedi Gökhan.

“Günaydın sevgilim,” dedi Göksel’in de enerjik sesi. “N’aber?”

“İyiyim. Gara geldim, bir büfede kahvaltı edeceğim. Senden n’aber?”

“İyi yapmışsın, afiyet olsun. Ben de birazdan evden çıkıp okula geçeceğim. Sizinkilere haber verdin mi?”

“Evden çıkarken babamla görüştüm. Beni gardan alacak.”

“Ne güzel. Heyecan var mı?”

“Olmaz mı? Evi merak ediyorum, mahalleyi, annemlerin oradaki çevresini falan.”

“Hepsini görmek için birkaç saatin kaldı,” dedi Göksel gülümseyerek. “Umarım bu iki hafta senin için muhteşem geçer. Babanın izne ayrılacağını söyledin, bir değişiklik yok değil mi?”

“Hayır, yok. Babam yarından itibaren iki hafta izinde, hep beraber olacağız. Bol bol gezeriz.”

“Bol bol fotoğraf çekmeyi de unutma. Fotoğraflar hatıra biriktirmek için en güzel araçlardır.”

“Çekerim,” diyen Gökhan gülümsedi. “Sen hayatıma girdikten sonra ben de gördüğüm güzel şeyleri ve hoşuma giden şeyleri çekmeye başladım. Bana kattığın en güzel şeylerden biri de bu oldu.”

“Galerini açıp gezindiğinde bir zaman tüneline giriyorsun değil mi? Muhteşem bir his.”

“Kesinlikle öyle. Seninle ilgili her his gibi bu da muhteşem bir his.”

“Bu soğuk kış gününde cümlelerinle yine içimi ısıtıyorsun.”

“Kollarım seni ısıtmak için yakınlarında olmasa bile cümlelerimin her zaman yanında olacağının kanıtı.”

“Sen ne güzel konuşuyorsun böyle,” diyen Göksel’in yüzünde geniş bir gülümseme vardı. “Sana çok âşığım.”

“Ben de sana çok âşığım.”

“Bu konuşmadan sonra bugünkü finalin karşımda hiç şansı kalmadı. Sevginin üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur.”

“O sınavın senin gibi çalışkan bir öğrencinin karşısında zaten hiç şansı yoktu ki balım, harika geçeceğine eminim.”

“Çok tatlısın. Hadi sen karnını doyur, ben de yavaştan evden çıkayım. Trene binince de haber et lütfen.”

“Tamam bal peteğim, ben güncellemeleri yaparım. Sana sınavında bol şans.”

“Teşekkür ederim. Sana da iyi yolculuklar. Görüşürüz.”

“Sağ olasın bir tanem, görüşürüz.”

Gökhan karnını doyurduktan sonra gara geçti. Vaktinde gelen trene binen genç adam koltuğuna oturur oturmaz önce babasına, sonra Göksel’e trene bindiğini yazdı. Tren yoluna devam ederken Gökhan da kulaklıklarını taktı. Yavuz Çetin yolun çoğunda ona eşlik eden isim oldu, Göksel’in favorileri olan The Weeknd ve Cigarettes After Sex’in de birçok şarkısını dinledi. Göksel’in müzik zevkini beğeniyordu.

Tren Ankara garına vardığında Gökhan küçük valizini alarak trenden indi. Dakikalar önce babasına yaklaştığını haber vermişti. Kalabalıktan uzaklaşıp köşeye çekildikten sonra babasını aradı.

“Efendim oğlum?” dedi Göktuğ. “Geldin mi?”

“Geldim, şimdi indim,” diye onayladı Gökhan. “Sen neredesin?”

“Çıkışa doğru yürü. Ben de geldim, çıkış tarafındayım.”

“Yürüyeyim,” diyen Gökhan ilerlemeye başladı. “Tam olarak neredesin? Burası çok büyük.”

“Garın içine girince beni görürsün,” deyip olduğu yeri tarif etti Göktuğ. “Görülmeyecek boyutta bir adam değilim.”

“Değilsin tabii canım, dağ gibi adamsın.”

Babasının tarif ettiği yere ilerleyen Gökhan onu orada bulunca yüzüne bir gülümseme yayıldı, aynı saniyelerde Göktuğ da onu fark etti ve o da gülümsedi. Telefon görüşmesini sonlandıran baba oğul birbirine ilerledi ve ortada buluşup sımsıkı sarıldı.

“Hoş geldin oğlum,” dedi onun sırtını sıvazlayan Göktuğ. “Yolculuğun nasıl geçti?”

“Hoş buldum,” dedi gözleri huzurla kapanmış olan Gökhan. Yanağı babasının omzuna yaslıydı. “Beklediğimden uzun sürdü ama keyifliydi, rahat geldim.”

“Yol boyunca müzik dinlemişsindir.”

“Hem de tüm yolculuk boyunca.”

“Oğlumu tanıyorum,” diyen Göktuğ gülümsüyordu. Geri çekilip Gökhan’ın yüzüne baktı ve onun tıraşlı yanağını okşadı. “Hadi evimize gidelim. Karnını doyurup dinlenirsin. Annen de bizi bekliyordur zaten.”

“Gidelim.”

Baba oğul, Göktuğ’un garın dışına park ettiği arabasına yürüdüler. Gökhan valizini bagaja koyduktan sonra araca bindiler. Göktuğ hemen sıcağa ayarladığı klimaları açtı.

“En kalın kıyafetlerini aldın değil mi?” diye sordu Göktuğ. “Ankara cidden soğuk bir memleket, sen de hiç alışkın değilsin.”

“Göksel’in de önerilerini dinleyip kalın kıyafetler getirdim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Göksel demişken geldiğimi ona yazayım hemen.”

“Yaz bakalım. O nasıl, ne yapıyor? İlişkiniz nasıl gidiyor?”

Telefonunu çıkaran Gökhan kız arkadaşına mesaj attı: Ben indim balım, haberin olsun. Şimdi babamla beraber eve geçiyoruz, ilk fırsatta konuşalım

“Göksel de iyi, finallerle uğraşıyor,” dedi Gökhan telefonunun ekranını kapattıktan sonra. “İlişkimiz harika ilerliyor, maşallahımız var. Dün bendeydi, gitmeden son bir kez görüştük. Size selamı var.”

“Aleykümselam,” dedi Göktuğ gülümseyerek. “Onun da ağabeyi buradaydı ama sanırım yazın gelmeyi düşündüklerini söylemişti.”

“Evet. Bu yaz ailesiyle beraber gelecek ama bir sefer de beraber gelmeyi düşündük.”

“İyi düşünmüşsünüz. Ehliyete ne zaman yazılıyorsun? Yaza kadar al da arabayla rahatça gezersiniz.”

“Bir de o mesele var değil mi? İstanbul’a döndüğümde evin yakınlarında bir kurs bulup yazılayım.”

“Aynen, yaz gelmeden ehliyeti alırsın.”

Baba oğul dakikalar içinde Göktuğ ve Hande’nin Çankaya’daki evine vardılar. Gökhan meraklı gözlerle etrafı inceledi. Birkaç katlı binaların olduğu bir sokaktaydılar.

“Şu ev,” dedi Göktuğ önünde durdukları evi işaret ederek. “En üst kat.”

“Güzel sokak,” dedi Gökhan. “Ağaçlar var, evler de yüksek değil.”

“Güzel yerdir. Hadi inelim.”

Asansörle en üst kata çıkan baba oğul asansörden indiğinde Hande’nin onları kapıda beklediğini gördü. Gökhan’la göz göze gelen Hande’nin yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı.

“Hoş geldin oğlum,” dedi kollarını iki yana açan Hande. “Sefalar getirdin.”

“Selam,” diyen Gökhan ona ilerledi. “Hoş buldum annem.”

Anne oğul birbirine sıkı sıkıya sarıldı. Hande oğlunun saçlarını okşarken Gökhan da onun sırtını sıvazladı.

“Nasılsın?” diye sordu Hande. “Yolculuğun nasıldı? Rahat geldin mi?”

“İyiyim, yolculuğum da çok iyi ve rahattı,” dedi Gökhan. “Sadece biraz açım, biraz da dinlenmeye ihtiyacım var.”

“Sofra hazır, odan da hazır. Karnını doyurduktan sonra istediğin kadar dinlenebilirsin.”

“Odam mı?”

“Eşyaların olduğu gibi duruyor,” dedi Göktuğ. “Taşınırken hepsi bizimle beraber geldi. Daha önce eşyalarının olduğu odaya girmeye cesaretimiz olmadı ama barıştıktan sonra odayı senin için hazırladık.”

“Hemen şimdi odayı görebilir miyim?” diye sordu Gökhan duygu dolu bir sesle.

“Elbette görebilirsin.”

Eve girdiler. Gökhan etrafa şöyle bir baktı ama asıl odak noktası odası olduğu için babasının peşinden köşedeki odaya ilerledi.

“Burası,” diyen Göktuğ kapıyı açıp kenara çekildi. “Geç bakalım.”

Kapı eşiğinde duran Gökhan bakışlarını odada gezdirdi. Genç adamın kahverengi gözleri hemen dolarken en son üç buçuk sene önce gördüğü eşyalarına baktı. Üç kapaklı giysi dolabı, çalışma masasıyla sandalyesi, nevresim takımı bile aynı olan tek kişilik bazası ve komodini yıllardır oldukları gibi duruyordu. Gökhan komodinin üzerindeki müzik kutusunu fark ettiğinde birkaç uzun adımda komodine ulaştı ve müzik kutusunu eline aldı. Kalp şeklindeki siyah müzik kutusunun üstünde bir balerin vardı. Müzik kutusunun kapağı kırılalı ve ortasındaki balerin dönmeyi bırakalı yıllar olmuştu, Gökhan kutunun sapasağlam olduğu dönemi hayal meyal hatırlıyordu ama bu müzik kutusunun ona hissettirdiği her şey çok netti. Şimdi de aynı duyguları hissediyordu.

Müzik kutusunun düğmesini açınca o tanıdık melodi kulaklarından içeri girdi ve genç adamı yıllar öncesine götürdü. Ebeveynlerinin o zamanlar yeni aldığı bazasının içinde ufacık kalan bedeniyle yatağına uzanıyordu, müzik kutusunu açıyordu ve yavaşça dönen balerini seyrederken huzurla uykuya dalıyordu. Kocaman bir dünyada yaşıyor, büyük bir yatakta yatıyordu ama hayat onun için bu küçük müzik kutusu ve üzerindeki balerinden ibaretti.

“Ona gözümüz gibi baktık,” dedi Gökhan’ın biraz arkasında duran Göktuğ. “Dinlemeye hiç cesaret edemedik ama ona iyi baktık.”

“Çok kıymetli,” dedi Gökhan. İşaret parmağının eklem yeriyle ıslak gözlerini ovuşturdu. “Çok ama çok kıymetli. Ona iyi baktığınız için teşekkür ederim.”

“İstanbul’a götürebilirsin,” dedi Göktuğ onun omzuna dokunarak. “O sana ait.”

“O buraya ait,” dedi Gökhan hiç düşünmeden. Omzunun üstünden babasına baktı. “Bu odaya, bu eve ait. Burada kalması en doğrusu, siz ona iyi bakıyorsunuz.”

“Senin için ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz,” dedi yanağını onun sol koluna yaslayan Hande. “Yokluğunda varlığı bize hep güç verdi.”

“Her şeyi saklamışsınız, tüm eşyalarımı.”

“Elbette sakladık. Ankara’ya taşınırken bir lojistik firmasıyla anlaşmıştık. Onlar eve geldiğinde ben komşularımızla vedalaşıyordum, adamlarla Göktuğ ilgileniyordu. Eve geldiğimde Göktuğ’a senin odanı da olduğu gibi taşımamızı söyleyecektim ama gelince gördüm ki ilk senin odanı boşaltmış zaten.”

Gökhan babasına bakıp gülümsediğinde Göktuğ da gülümsedi ve onun ensesindeki saçları şefkatle okşadı. Eğer annesiyle babası yılbaşı konserine gelmemiş olsaydılar hâlâ daha onların kendisini unuttuğunu, onsuz mutlu olduklarını ve hayatlarına kaldıkları yerden devam ettiklerini düşünecekti; eğer Göktuğ ve Hande oğullarının yılbaşı konserine gitmeseydiler hâlâ daha Gökhan’ın onlardan nefret ettiğini, yüzlerini bile görmek istemediğini ve onlar olmadan mutlu bir şekilde hayatını yaşadığını düşüneceklerdi. Oysaki gerçekler çok farklıydı: Hepsi eksik kalmıştı, yarım hissediyordu ve geçmişin gölgesini sırtlarında taşıyarak hayatlarına devam etmeye çalışıyordu. Şimdi hepsi gerçekleri biliyordu, yeniden ve eskisinden daha güçlü bir şekilde bir aradaydılar; bir daha ayrı kalmayı da düşünmüyorlardı.

“Hadi yemek yiyelim,” dedi Hande biraz sonra. “İstersen önce üstünü değiştirip elini yüzünü yıka, ben de çorbayı tabaklara koyayım.”

“Olur,” dedi Gökhan. “Banyo ne tarafta?”

“En iyisi önce sana evi gezdireyim,” dedi Göktuğ gülümseyerek. “Gel bakalım.”

Göktuğ, Gökhan’a 3+1 evlerini gezdirdi. Evin salonuyla mutfağı genişti ve mobilyaları Kütahya’da aldıkları mobilyalardı. Tanıdık şeyler gören Gökhan’ın yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Koridorun sonundaki iki oda Göktuğ’la Hande’nin yatak odasıyla Gökhan’ın odasıydı, buradaki mobilyalar da aynıydı. Gökhan’ın odasının karşısındaki küçük odaysa çalışma odası olarak kullanılıyordu; içeride geniş bir çalışma masasının yanı sıra kitaplık, raflı dolap ve evdeki bazı fazla şeylerin saklandığı çekmeceli dolap vardı. Banyoysa Göktuğ’la Hande’nin odasının yanındaki odaydı.

“Kütahya’daki evimize göre çok büyük,” dedi Gökhan. “Fazladan bir odası var.”

“Böyle daha rahat yerleştik,” dedi Göktuğ. “Küçük odayı da hem çalışma odası hem de fazla eşyaları sakladığımız oda olarak kullanıyoruz. Misafirimiz nadiren oluyor zaten, onlar için bir oda ayırmak mantıklı gelmedi.”

“Arkadaşlarınız geldiğinde de oturmaya geliyordur zaten.”

“Aynen, kalmalı misafir olarak bir kere Aykutlar gelmişti sadece. Onlar da bizim ne kadar durgunlaştığımızı görünce bir daha gelmedi.”

“Kendi kabuğunuza çekilmişsiniz.”

“Öyle oldu ve bu bize iyi de geldi. Senin gidişinden sonra evde bir başkasını görmeyi ikimiz de istemedik. Ev çok ruhsuzlaşmıştı ama biz de ruhsuzduk, sanki öyle değilmiş gibi davranmaya gerek görmedik.”

“Artık ruhsuz bir ev olmayacak,” diyen Gökhan gülümsedi. “Ruhsuz bir ev olmak için fazla geniş ve aydınlık bir ev zaten.”

“Senin varlığınla aydınlandı,” dedi Göktuğ. Onun yanağını okşadı. “Hadi elini yüzünü yıka, biz mutfaktayız.”

“Tamam.”

Aile üyeleri birkaç dakika sonra mutfakta bir araya geldi. Hande, Gökhan’ın en sevdiği yemeklerden yapmıştı.

“Her şey leziz görünüyor,” dedi Gökhan annesine bakarak. “Ellerine sağlık.”

“Afiyet bal şeker olsun oğlum,” diyen Hande genişçe gülümsedi. “Hepimize afiyet olsun.”

“İstanbul ne alemde?” diye sordu Göktuğ çorbasından bir kaşık içtikten sonra.

“Her zamanki gibi,” dedi Gökhan omzunu silkerek. “Kalabalık, yorucu ve temposu yüksek. Bir süre uzaklaşmak iyi gelecek.”

“Gelir tabii. Okul ne alemde peki? Sonuçlar gelmeye başladı mı?”

“Evet, hepsi çok iyi.”

“Harika. Tatilde iyice dinlenip ikinci döneme zinde başlarsın, artık çalışmadığın için ben ikinci dönemi daha verimli geçireceğine inanıyorum.”

Gökhan artık müzik mağazasında satış danışmanı olarak çalışmıyordu. Göktuğ ve Hande hem çalışmanın hem de okumanın ne kadar yorucu olduğunu tahmin ediyordu; Gökhan’ın da okuluna ve kalan zamanında kendisine vakit ayırmasını istemişler, artık maddi kaygılar yaşamasını ise istememişlerdi ve bunu dile getirmişlerdi. “Kafede sahne almak, Aras’a özel ders vermek sevdiğin işler ve bunları yapmaya devam ederek yine kendi paranı kazanabilirsin fakat binbir türlü insanla muhatap olduğun, seni hem zihnen hem de bedenen yoran, sana hiç vakit bırakmayan satış danışmanlığını yapmak istemiyorsan işi bırakabilirsin. Sana hem maddi hem de manevi olarak istediğin desteği vermeye hazırız, üç buçuk senen bu yorucu koşuşturma içinde geçmiş olabilir ama son dönemini istersen daha rahat geçirebilirsin; son aylarının tadını çıkarabilirsin,” demişti Göktuğ. Bu koşuşturmaca Gökhan’ı çok yormuştu, babasının bu sözlerinin üzerine yorulduğunu kabul etmiş ve biraz dinlenmenin ona çok iyi geleceğini söylemişti. Hemen ertesi gün istifa etmiş, finallere çalışmadığı ve okula gitmediği zamanlarda evinde durup hiçbir şey yapmamanın tadını çıkarmıştı.

“Ben de öyle umuyorum,” dedi Gökhan. “Arkadaşlarıma daha çok vakit ayıracak, onlarla son aylarımızın tadını çıkaracağım.”

“Gezip tozmana ve eğlenmene bak,” diye konuşmaya dahil oldu Hande. “Öğrencilik zamanının tadını çıkar.”

“Planlarım o yönde. Siz neler yapıyorsunuz?”

“Çalışıyorum,” dedi Göktuğ. “Zamanımın çoğu işte geçiyor, rütbem yükseldikçe sorumluluğumun da bir o kadar yükseldiğini buradaki taburu komuta etmeye başladığımda daha iyi anladım.”

“Emrinde kaç asker var?”

“Binden fazla.”

Gökhan bir ıslık çaldı. “Bir orduyu yönetiyormuşsun. Çok zordur, kolay gelsin.”

“Öyle zaten,” dedi Göktuğ gülerek. “Teşekkür ederim.”

“Yılbaşından önce aşırı işkolikti,” dedi Hande eşine bakarak. “Eve sadece uyumaya geliyordu, bazı geceler onun için bile gelmiyordu.”

“İş sığınağım olmuştu. Kafamı öylesine meşgul ediyordu ki paramparça olan ailemiz hakkında düşünmeye fırsatım kalmıyordu. Şimdiyse evime dönmek için dakikaları sayıyorum, özellikle bugün zaman geçmek bilmedi.”

“İki hafta beraberiz,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Bu iki hafta için nasıl bir plan hazırladın?”

“Her şeyi önceden planlama huyumu unutmamışsın.”

“Tabii ki unutmadım.”

“Birkaç gün sana Ankara’yı gezdireceğiz. Sen çocukken de birkaç kez gelmiştik ama o zamanlar gitmediğimiz yerlere gideriz; hazır mevsim kışken kayak yapmasak olmaz, eğer sen de istersen bir hafta sonu da Bolu’ya gideriz diye düşündüm.”

“Bolu mu?” diyen Gökhan’ın gözleri parladı. “Çok isterim. Bolu’yu çok seviyorum, çok da özledim.”

“O zaman rotamıza eklendi. Eskişehir’e de gidebiliriz diye düşündüm, üniversite zamanı gittin mi ya da gitmeyi ister misin?”

“Hayır, hiç gitmedim ama gezip görmek istediğim şehirlerden bir tanesi. İki günümüzü de oraya ayırabiliriz bence.”

“Çok güzel bir şehir, seveceğinden eminim. O zaman yarın hem Bolu’da hem de Eskişehir’de kalacak yer ayarlarım. Hande, Bolu’dan haberin var ama Eskişehir sana da uyar mı?”

“Sizinle birlikte olduktan sonra bana her yer uyar,” dedi Hande. Gülümsedi. “Nereye gitmek isterseniz oraya giderim.”

“Peki senin gitmek istediğin bir yer, yapmak istediğin bir şey var mı? Daha önce sorduğumda yok dedin ama şimdi aklına geldiyse veya gelirse söyle lütfen.”

“Aslında hazır Bolu’ya gideceğiz, Safranbolu’ya da gidebiliriz. Bolu’da yaşadığımız dönem gitmiştik ama üstünden çok uzun zaman geçti, yine gidip göresim var.”

“Benim de aklıma geldi,” dedi Gökhan. “Çocuk olduğum için net hatırlamıyorum, açıkçası ben de gidip görmek isterim.”

“O zaman üçüncü rotamız da Safranbolu,” dedi Göktuğ. Birkaç saniye susup kafasında bir tatil planlaması yaptı. “Bu hafta Ankara’yı gezer, Eskişehir’e gider, kayak yaparız; haftaya da Bolu ve Safranbolu’yu gezeriz. Birkaç oteli not etmiştim, yarın onlarla görüşüp rezervasyon yaptırırım.”

“Çok iyi olur.”

Gökhan saat 11’i geçene kadar ailesiyle oturup onlarla sohbet etti, ardından odasına çekilip Göksel’i görüntülü aradı. Göksel de odasındaydı, sarı pijamalarıyla yatağında oturuyordu.

“Selam,” dedi Göksel gülümseyerek. “Tam artık aramayacağını düşünüp uyumak üzereydim.”

“Bizimkilerle sohbet sardı,” diyen Gökhan da gülümsüyordu. “Selam balım, nasılsın?”

“Seni gördüm daha iyi oldum, sen nasılsın?”

“Bende de durumlar aynı. Bunu bir milyonuncu kez söyleyeceğim ama sarı sana çok yakışıyor.”

“Senin kadar yakışıyor mu?”

“Bak ya,” diyen Gökhan güldü. “Böyle aniden tatlı şeyler söylemene hastayım.”

“Çok hoşuna gidiyor değil mi?”

“Hem de nasıl.”

“Günün nasıldı? Neler yaptın?”

“Güzel ve elbette bol müzikli bir tren yolculuğu yaptım, babam gardan aldı ve beraber eve geçtik. Çankaya’da güzel ve sakin bir yerde oturuyorlar, burayı sevdim. Akşam boyunca beraberdik, bol bol sohbet edip birlikte vakit geçirdik. Onlar erken uyumaya alışkın olduğu için ve ben de seninle konuşup uyumayı planladığım için az önce odalarımıza çekildik.”

“Odan mı?” diyen Göksel şaşırmıştı. “Odan duruyor muymuş?”

“Hem de tüm eşyalarımla birlikte,” dedi Gökhan duygulu bir sesle. Uzanıp komodinin üzerindeki müzik kutusunu aldı. “Bak sana ne göstereceğim.”

Genç adam müzik kutusunu yüzüyle aynı hizaya getirip kadraja soktuğunda Göksel onun ne olduğunu hemen anladı. Gökhan ona bu müzik kutusundan bahsetmişti. Genç kadının yüzüne duygu dolu bir gülümseme yayıldı.

“Söylediklerine göre müzik kutusuna gözleri gibi bakmışlar,” dedi Gökhan. “Bu akşam bunu dinleyerek uyuyacağım.”

“Pamuk gibi oldum,” dedi Göksel ince bir sesle. “İyi ki saklamışlar. Peki odanı görebilir miyim?”

“Elbette. Hemen bir oda turu yapayım.”

Gökhan ona odasını gezdirirken Göksel de dikkatlice odayı inceledi. Genç kadın bundan yıllar öncesini, Gökhan’ın henüz bir çocuk ya da liseli bir ergen olduğu zamanlarda bu odada vakit geçirdiğini kafasında canlandırabiliyordu. Bu oda yaşanmışlıklarla doluydu ve bunu telefonun ucunda olmasına rağmen hissedebilmişti.

“Çok tatlı bir odan varmış,” dedi Göksel. “Tam bir erkek çocuğu odası.”

“Öyle,” dedi Gökhan gülümseyerek. Yeniden yatağına oturdu. “Artık yaşıma göre çocuksu kalıyor ama üç buçuk sene sonra burada kalacak olmak çok güzel, çok özel. Bu yaşananlar gerçek değil mi? Annemle babamla barıştım, onların yanına geldim, eski odamda kalıyorum. Tüm bunlar rüya değil, değil mi?”

“Hayır rüya değil, hepsi gerçek sevgilim.”

“Gerçek olamayacak kadar güzel geliyor.”

“Ama gerçek. Beraber çok daha güzel günler yaşayacağız.”

“Yaşayacağız. Kızım var ya ben seni harbiden çok seviyorum, öyle böyle değil bak. Bu iki hafta muhteşem geçecek ama seni deli gibi özleyeceğim.”

“İki hafta sonra görüşürüz, sen keyfine bak. Döndüğünde sana sıkı sıkıya sarılırım.”

“Bir de öpersin.”

“Öperim.”

“Nasıl öpersin? Anlatsana biraz.”

“Ellerimle saçlarını okşar, seni yavaşça ama tutkuyla öperim. Sonra ellerimi omuzlarına indirir, geniş omuzlarını okşarken de yüzünü öperim.”

“Alt tarafın saygı duruşuna geçtiği görünce de çığlığı basarsın değil mi? Şu an geçti mesela.”

“Gökhan!”

“Ne Gökhan be, ne Gökhan! Şöyle öperim böyle öperim diyorsun, tahrik olunca ben mi suçlu oluyorum?”

“Tahrik mi oluyorsun yoksa saygı duruşuna mı geçiyorsun acaba?”

“Seni saygıyla selamlıyoruz, yine de yaranamıyoruz be kızım.”

“Selamlıyoruz mu? Bu konuşma çok seviyesizleşmeye başladı, kapatıyorum.”

“Dur dur,” dedi Gökhan hemen. “Seninle erotik konuşma da yapılmıyor.”

“Buna erotik konuşma diyorsun yani?”

“Kafamda çok güzel konuşmalar var da işte henüz ortam oluşmadı. Bence duyman gereken konuşmalar, bu konu hakkında düşünmeni öneririm.”

“Eminim öyledir.”

“Duymak ister misin?”

“Sen yorulmadın mı ya? Yatıp uyusana.”

“Şu an dünyanın en enerjik insanıyım. Konu çok ilgimi çekti.”

“Orası çok açık,” dedi Göksel. Bir tutam saçını parmağına sardı. “Ama ikimizin de aile evinde olduğunu hatırlatmak isterim.”

“Tamam, iki hafta sonra bana gel. Yağız da yok, tekim.”

“Geceleri seninle konuşmak hiç mantıklı değil gerçekten. Aklın çok başka yerlere gidiyor.”

“Eee Yavuz Çetin ne demiş: Gece yarısı tüm hisler yüksekte / Gizemli bir dünya düşlerimde. Benimki de bu hesap işte.”

“Sana gizemli dünyanda mutluluklar canım, ben kapatıyorum. Sen de yatıp dinlen.”

“Hemen kaç, hemen.”

“Öpüyorum canım, kendine iyi bak.”

“Kaç bakalım Göksel Hanım, nasıl olsa yakalarım.”

“İyi geceler sevgilim, evdekilere selamlar.”

“Sen olmadan geceler iyi falan değil.”

“Şapşal,” dedi Göksel kıkırdayarak. “Çok tatlısın.”

“Şu an aklımdan geçenleri bir bilsen tatlı falan demezsin ama neyse. Seni daha fazla utandırmadan kapatayım.”

“Seni seviyorum biliyorsun değil mi? Seni öpme konusunda da ciddiyim.”

“Ben de seni seviyorum ve geniş omuzlarımı okşayarak beni öpmeni sabırsızlıkla bekliyorum.”

“Bekle bakalım. Hadi görüşürüz.”

“Görüşürüz bal peteğim.”

Gökhan telefonu kapattıktan sonra kasıklarına doğru baktı ve ofladı.

“Gece gece ne hâle getirdi beni,” diye söylenirken ayağa kalktı. “Sen de iki saniye rahat duramıyorsun değil mi?”

Kulağını kapıya yaslayan genç adam evi dinledi ama hiç ses duymadı. Annesiyle babası odalarına çekilmişti. Rahat bir nefes alıp kapıyı açtı ve hızlı adımlarla banyoya ilerledi.

***

Gökhan iki haftayı ailesiyle beraber dolu dolu geçirdi. Uygur ailesi Ankara dışında Eskişehir, Bolu ve Karabük’e gitti. Aralarında bir sorun olmadan, herhangi bir tartışma ya da kavga yaşamadan geçirdikleri bu iki hafta, ailecek geçirdikleri vakitler arasında en iyisiydi. Gökhan’ın döneceği gün hepsinin üzerinde bir burukluk olsa da Gökhan ilk fırsatta onları yine ziyaret edeceğini, artık bir ayağının da burada olduğunu söyleyerek onları teselli etti.

Gökhan, İstanbul’a döndüğü günün akşamı yol yorgunluğuyla derin ve uzun bir uyku uyudu. Ertesi gün saatler 11’e gelirken uyanan genç adamın aklında tek bir şey vardı:

Bu akşam Göksel’in ebeveynleriyle akşam yemeği yiyecekti.

Telefonunu eline alan Gökhan, kız arkadaşının yarım saat önce kendisine günaydın sevgilim diye mesaj attığını gördü ve ona cevap vermek yerine onu aramayı tercih etti.

“Günaydın Ankaralı,” dedi Göksel neşeli bir sesle. “Tam da tahmin ettiğim gibi ancak uyanabildin. Yol yordu değil mi?”

“Günaydın balım,” dedi Gökhan uykulu sesiyle. Göksel onun bu kalın ve boğuk ses tonunu çok seviyordu. “Hem yol hem de bu iki haftanın yorgunluğu üzerimdeydi, ancak uyanabildim.”

“Dinlenmiş hissediyor musun?”

“Hı hı, kendime geldim. Sen ne yapıyorsun?”

“Ben de salonda oturuyorum, kahvaltı hazırlamak için kendimde güç bulmaya çalışıyorum.”

“Bulursun bulursun,” diyen Gökhan esnedi. “Kalk da kendine şöyle mükellef bir kahvaltı hazırla.”

“Kahvaltı kısmı kolay da ben asıl akşam yemeği için heyecanlıyım. Nihayet benimkilerle tanışacaksın.”

“Bende heyecanın yanında inanılmaz bir gerginlik de var,” dedi Gökhan dürüstçe. “Umarım gerginlikten her şeyi elime yüzüme bulaştırmam.”

“Saçmalama,” dedi Göksel hemen. “Annem de babam da dünya tatlısı insanlardır, seni zaten seviyorlar ve bizzat tanıyınca daha çok seveceklerine eminim. Kendin ol yeter. O zaman benim sende gördüğüm şeyleri onlar da görecek.”

“Bak sen,” dedi Gökhan sırıtarak. “Bende ne görüyorsun?”

“Tam bir İstanbul beyefendisi olduğunu görüyorum. Nezaketini, zarafetini, ince düşüncelerini; içtenliğini, dürüstlüğünü, samimiyetini görüyorum. Tüm bunları onlar da görecek.”

“Ve beni damatları olarak kabul edecekler. Seninle evlenip tüm hayatın boyunca yakandan düşmeyeyim de gör sen.”

Göksel kıkırdarken Gökhan da gülümsedi. Onun bu tatlı kıkırdamalarını onun için yazdığı ve albümüne koyacağı Gök Yüzlü isimli şarkısında kullanmayı düşünüyordu. Henüz Göksel’e bundan bahsetmemişti ama bahsedeceği zaman genç kadının çok sevineceğini ve duygulanacağını biliyordu.

“Kim kimin yakasından düşmez acaba?” dedi Göksel başını koltuğun arkasına yaslayıp. “Tek taraflı olmayacağı kesin.”

“Olmasın da zaten,” diyen Gökhan gülümsemeye devam ediyordu. “Akşam için ne giysem? Gömlek kot mu yapayım?”

“İş görüşmesine mi geliyorsun canım, ne gömleği? Rahat bir şeyler giy, canın ne isterse. Mesela boğazlı kazak giyebilirsin, sana çok yakıştırıyorum.”

“Hım,” dedi Gökhan kelimenin sonunu uzatarak. “Bir dolabımı karıştırayım.”

“Karıştır. Ben de kalkıp kahvaltı hazırlayayım, karnımı doyurayım. Sen de bir şeyler ye.”

“Tamam bir tanem, afiyet olsun.”

“Sana da sevgilim.”

Aynı vakitlerde kahvaltı eden iki genç günün geri kalanında da akşam yemeğine hazırlanmakla uğraştı. İkisi de duş aldı, giyeceği kıyafeti seçti, özenle hazırlandı. Göksel yemek yiyecekleri restorana arabayla geçecekti, Engin’le Güzin de işten çıkıp gelecekti.

Saatler akşam 7’yi geçerken Karaköy’deki restorana ilk varan Göksel oldu, genç kadından dakikalar sonra da Gökhan geldi. Göksel onu görünce ayağa kalktı, onun masada yalnız olduğunu gören Gökhan gülümsedi ve adımlarını hızlandırdı.

“Selam,” dedi Göksel de gülümseyerek. “Hoş geldin.”

“Selam balım,” dedi Gökhan. “Hoş buldum. Seni görünce hoş olmamak mümkün mü?” Elindeki bir buketi ona uzattı. “Bu sarı çiçekler senin için.”

“Beyazlar?”

“Onları da annene aldım. Henüz gelmediler değil mi? Gelince veririm.”

“Hayır, gelmediler. Çok incesin, teşekkür ederim.”

Göksel sarı çiçekleri alıp kokladıktan sonra masaya bıraktı ve erkek arkadaşına sarıldı. Kollarını onun beline saran Gökhan kollarını bir saniyeliğine sıktığında Göksel’den şaşkınlık belirten bir nida çıktı. Onun bu kadar güçlü olmasına hâlâ alışamamıştı.

“Seni çok özledim,” dedi Gökhan. Burnunu onun saçlarının arasına sokup kokusunu içine çekti. “Çiçek kokulu güzelliğim benim.”

Gökhan geri çekildikten sonra etrafına baktı, Engin ve Güzin’in hâlâ gelmediğine emin olduktan sonra Göksel’i dudaklarından öptü.

“Seninkiler gelmeden öpücüğü de kaptım,” dedi Gökhan. Gülümsedi. “Buna ihtiyacım vardı.”

“Benimkiler varken de öpebilirsin aslında,” dedi Göksel. “Bu yapacağın son şey olurdu ama öpebilirsin yani.”

“Bence yapamazdım bile, daha sana uzanamadan Engin amca beni cehennemin dibine gönderirdi.”

“Evlerden ırak,” dedi Göksel kıkırdayarak. Kapı tarafında bir hareketlilik fark edince bakışlarını oraya çevirdi ve restorandan içeri giren annesiyle babasını gördü. “Geldiler.”

Omzunun üstünden arkaya bakan Gökhan da onları gördü. Göksel’den biraz uzaklaşan genç adam vücudunu onlara çevirdi ve orta yaşlı çifti inceledi. Engin, Gökhan’dan biraz kısaydı ama geniş omuzları ve yapılı bir vücudu vardı; kumral saçları yer yer kırlaşmış, kırışıklıklar da yüzüne iyiden iyiye yerleşmişti. Masmavi gözleri yazın bronzluğunun tam olarak geçmediği yüzünde zekâyla parlıyor ve dost canlısı bakıyordu. Güzin’se Göksel gibi sapsarı saçları ve masmavi gözleri olan, kızıyla aynı boylarda olan ve Engin gibi yaşından daha genç görünen çok güzel bir kadındı. Onları kanlı canlı karşısında gören Gökhan, Göksel’in bu muhteşem genleri nereden aldığını daha iyi anladı.

“Merhaba,” dedi Gökhan onlara bir baş selamı vererek. “Hoş geldiniz.”

“Merhaba,” dedi Engin. O da bu süre zarfında Gökhan’ı incelemişti. “Hoş bulduk. Ben Engin.”

Engin, Gökhan’a elini uzatınca Gökhan onunla tokalaştı.

“Ben de Gökhan,” dedi. “Çok memnun oldum.”

“O memnuniyet bize ait.”

“Merhaba Gökhan,” dedi Güzin gülümseyerek. “Ben de Güzin. Tanışabildiğimiz için çok mutluyum.”

“Ben de öyle,” diyen Gökhan da gülümsedi. Rahatlamıştı. “Tanıştığıma çok memnun oldum.” Masadaki çiçekleri alıp Güzin’e uzattı. “Bunlar sizin için.”

“Teşekkür ederim, çok naziksin,” dedi Güzin çiçekleri alırken. Çiçekleri kokladığında gülümsemesi genişledi. “Mis gibi kokuyorlar. Tekrardan teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

“Tanışma faslı bittiyse hadi oturalım,” dedi Göksel. “Ayakta kalmayalım.”

“Oturalım tabii,” dedi Engin. Güzin’in oturması için sandalyesini çekti. “Siz ne zaman geldiniz? Çok bekletmedik umarım.”

“Hayır, bekletmediniz,” dedi Göksel. Annesinin karşısına, Gökhan’ın yanına oturdu. “Ben biraz önce geldim, benden biraz sonra da Gökhan geldi.”

“İyi bari, beklememişsiniz.”

Masaya gelen bir garson onlara, “Hoş geldiniz,” dedikten sonra elindeki menüleri hepsinin önüne bıraktı.

“Çok açım,” diyen Göksel menüyü incelemeye başlamıştı bile. “Kahvaltıyla duruyorum.”

“Öğleden sonra neden bir şeyler atıştırmadın bebeğim?” diye sordu Güzin.

“Aklıma gelmedi, akşam için hazırlanmakla meşguldüm.”

“Aç kalmana değmiş,” dedi Engin. “Muhteşem görünüyorsun. Çok güzel olmuşsun.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Sizler için hazırlandım.”

Engin, kızı “sizler” derken en çok Gökhan’ı kastettiğini biliyordu, bir şey söylemedi ama ona anlamlı bir bakış attı. Ardından bakışlarını karşısında oturan Gökhan’a çevirdi.

“Sen nasılsın Gökhan?” diye sordu. “Nasıl gidiyor, neler yapıyorsun?”

“İyiyim, teşekkür ederim,” diye cevap verdi Gökhan. “Geçtiğimiz iki hafta Ankara’da, ailemin yanındaydım; İstanbul’a dün döndüm. Siz nasılsınız?”

“Sen de lütfen. İyiyim ben de, iş sonrası biraz yorgunluk var ama alışkınım. Ailen nasıl, onlar ne yapıyor?”

“Peki, sen derim. Ailem de iyi, keyifleri de sağlıkları da yerinde çok şükür. Babam benim için iki hafta izin kullandı, annem de ev hanımı olduğu için iki haftayı hep beraber geçirdik.”

“Ne güzel. Baban asker diye biliyorum, Göksel bahsetmişti.”

“Evet, yarbay. Bu arada hepinize selam söylediler.”

“Aleykümselam,” dedi Göksel hemen. “Sen de konuştuğunda selamlarımı ilet lütfen.”

“İletirim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Güzin abla sen nasılsın? Bu arada sen diyebilir miyim?”

“Çok memnun olurum,” dedi Güzin. “Ben de iyiyim, teşekkür ederim. Açıkçası bu akşam yemeğini uzun zamandır bekliyorum. Seninle tanışabildiğimiz için mutluyum. Göksel senden çok bahsediyor.”

“Öyle mi?” dedi Gökhan kız arkadaşına bakarak. Ona göz kırptı. “Sizden de çok bahsediyor.”

“Yoksa dedikodumuzu mu yapıyorsun cimcime?” dedi Engin şefkatle gülümseyerek. “Arkamızdan neler söylüyorsun?”

“Aşk olsun,” dedi Göksel. “Ben öyle biri miyim? Sizin hakkınızda sadece güzel şeyler söylüyorum.”

“Biliyorum canım, latife ediyorum. Neyse siparişlerimizi verelim de latife etmeye sonra devam ederiz.”

Menüyü inceleyen dörtlü ne yiyeceklerine karar verdi ve siparişlerini verdi.

“Ankara nasıldı?” diye sordu Güzin. “Bu arada annenler neresinde oturuyor?”

“Çankaya’da oturuyorlar,” dedi Gökhan. “Ankara da güzeldi, çok soğuktu ama keyifli vakit geçirmeme engel olmadı. Ankara dışında bir dönem yaşadığımız Bolu’yu da ziyaret ettik, Safranbolu ve Eskişehir’e de gittik. Anlayacağınız bolca gezdik.”

“Çok iyi yapmışsınız. İstanbul’da okul ve iş arasında rutin bir hayatın vardı, o rutinden çıkıp farklı şeyler yapmak çok iyi gelmiştir.”

“Çok haklısın, gerçekten iyi geldi. Ailemle uzun süredir görüşmediğimizi bildiğinizi biliyorum, bunca zaman sonra eski sorunlarımız olmadan hep beraber vakit geçirmek de çok güzeldi.”

“Yepyeni bir başlangıç,” dedi onu dikkatle dinleyen Engin. “Senin üniversiteye başladığın seneden bu yana görüşmemişsiniz; bu zaman diliminde iki tarafın da olanları düşünmek, hatalarından ders çıkarmak için fazlasıyla vakti olmuştur.”

“Evet, oldu,” diye onayladı Gökhan. “Şu an hayatımın olduğu noktadan memnunum.”

“Senin adına sevindim.”

“Teşekkür ederim.”

“Okul nasıl gidiyor?” diye sordu Güzin. “Göksel’in söylediğine göre bölüm ikincisiymişsin. Çok büyük bir başarı, tebrik ederim.”

“Teşekkürler,” dedi Gökhan biraz utanarak. “Konservatuvar okumak en büyük hayalim olunca ve bu hayalim gerçeğe dönüşünce çok çalıştığım bir üniversite süreci yaşadım. Müzik benim için nefes almak kadar hayati bir şey. Okul da çok iyi gidiyor, geçen dönem ortalamamı yükselttiğim için yazın yüksek onur öğrencisi olarak mezun olabileceğim.”

“İnanılmaz bir başarı, takdire şayan. Çok tebrik ederim.”

“Gerçekten de öyle,” dedi Engin. “Ben de tebrik ederim. Okul bittikten sonra ne yapmayı düşünüyorsun? Bir kariyer planlaması yaptın mı yoksa hâlâ kafanda net değil mi?”

“İkinize de teşekkür ederim,” diyen Gökhan gülümsedi. “Mezun olduktan sonra da yola müzikle devam edeceğim. Yarın stüdyoya giriyorum, uzun bir süredir üstünde çalıştığım albümümü kaydetmeye başlayacağım. Bu uzun bir süreç olacak, okul bittikten sonra da stüdyoda olmaya devam edeceğim. Şartlar ileride ne getirir bilinmez fakat şu an profesyonel olarak müzik yapmayı ve mekânlarda sahne almayı, bu şekilde para kazanmayı planlıyorum.”

“Albüm demek. Biraz ayrıntı vermek ister misin? Mesela hangi türde, teması ne, kaç şarkı var vesaire?”

“Öncelikle ilgin için teşekkür ederim. Rock ve blues dinleyerek büyümüş biri olarak albümüm de bu iki türün karışımı olacak. İsmi Gökhane, sözlerini ve bestesini benim yazdığım yedi şarkıdan ve benim için yeri büyük üç şarkının cover’ından oluşacak. Teması ev, aile ve insan ilişkileri. Gökhane tahmin edeceğin üzere kendi ismimden yola çıkarak uydurduğum bir kelime, albüm de bir o kadar kişisel bir albüm. Bu kadar kişisel şarkıları insanlarla paylaşabileceğimden emin değildim fakat Göksel bana bu konuda çok destek oldu, benim başka sanatçıların şarkılarıyla bağ kurduğum gibi diğer insanların da benim şarkılarımla bağ kuracağını söyledi ve bu bana güzel bir bakış açısı kazandırdı.”

Göksel gülümseyerek onun kolunu sıvazladığında Gökhan da ona gülümsedi.

“Kulağa çok ilgi çekici geliyor,” dedi Güzin. “Kendi deneyimlerinden yola çıkarak şarkılar yazman çok güzel, tabii bir o kadar da cesurca.”

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan. “Müzik evrensel bir şey, ben de anlatacak şeyleri olan genç bir müzisyen olarak bu evrende kendime bir yer edinmeyi hedefliyorum.”

“Şarkıları dinlemeyi çok isteriz,” dedi Engin içten bir şekilde. “Çıkacağı zaman Göksel sayesinde haberimiz olur diye düşünüyorum.”

“Kesinlikle,” diyen Göksel sırıttı. “Sizi gelişmelerden haberdar edeceğime dair en ufak bir şüpheniz bile olmasın canım annemle babam.”

“Emin ol yok,” dedi Engin kızına bakarak. Ardından yeniden Gökhan’a döndü. “Her şey gönlünce olur umarım. Müzik sektörü gerçek bir kurtlar sofrası, tutunmak ve bir yerlere gelmek de zor ama umarım tüm bu süreç istediğin gibi olur.”

“Teşekkür ederim, çok naziksin,” dedi Gökhan duygu dolu bir sesle ve yüz ifadesiyle. “Aslında her sektör kurtlar sofrası, çalışma hayatı çok zorlayıcı ama dediğin gibi hem müzik hem de benzer sektörlerde bu olumsuzluklar daha fazla. Kendi hâlimde takılıp şarkılar yazmak, çıkarmak ve bir yandan da sahne alıp sevdiğim işi yapmak istiyorum. Maddi olarak zorlanırsam bu alanda eğitmen olarak çalışmaya da sıcak bakıyorum. Kendime esnek bir plan hazırladım, duruma göre bakacağım.”

“Bir B planın olması güzel ve gerekli,” dedi Güzin. “Herkesin bir B planı olmalı. Evet, istediğimiz işte çalışmak önemli fakat bazen istediğimiz şeyler bize yardımcı olmayabilir; böyle durumlarda bir B planı şart oluyor.”

“Kesinlikle aynı fikirdeyim. 18 yaşından beri çalışma hayatında olan biri olarak dünyayı, insanları, insan ilişkilerini tanımak için uzun vaktim oldu. Bazı insanlar dünyayı olduğundan da çirkin bir yer hâline getiriyor. Neyse canım, tatsız konulardan konuşmak için burada değiliz.”

“Haklısın. Ankara’da neler yaptın, bahsetmek ister misin?”

“Tabii ki,” diyen Gökhan onlara iki haftalık Ankara gezisini anlattı. Eskişehir, Bolu ve Karabük’e gittiklerinden; oralarda yaptıkları aktivitelerden bahsetti. Dinçerler onu ilgiyle dinlediler.

“Epey gezmişsiniz,” dedi Engin. “Bolu gerçekten de muhteşem bir yer, biz de birkaç kez ailecek kış tatiline gitmiştik.”

“İnanılmaz soğuktu ama insan içini sıcacık yapan aktiviteler yapınca soğuğu o kadar da dert etmiyor,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Yıllar sonra oraya gitmek, caddelerinde yürümek çok güzeldi.”

“Nostaljik olmuştur. Baban başka hangi şehirlerde görev yaptı?”

“Ben doğduğumda Elazığ’daymışız; sonrasında Aydın, Bayburt, Bolu, Kırşehir ve Kütahya’da bulunduk. Evlendikleri zaman, ben henüz yokken bir dönem de Urfa’da yaşamışlar.”

“Çok zor bir yaşam biçimi,” dedi Güzin. Suratı biraz asılmıştı. “Kalıcı bir evin yok, bundan bir sene sonra nerede olacağın meçhul; bunun yanında askerlik gibi çok zor bir mesleği yapıyorsun, psikolojini korumaya çalışırken bir yandan da aileni geçindirme kaygısı içindesin. Özellikle baban için çok yorucu olmuştur.”

“Evet, kesinlikle. Bunun o da farkında ve bu yüzden bu sene emekliliğini isteyecek, artık dinlenmek istiyor.”

“Öyle mi? Biz de bu sene emekli olmayı istiyoruz, yazın başvuru yapacağız.”

“Göksel bahsetmişti. Siz ne yapmayı planlıyorsunuz? Daha küçük bir şehre taşınma gibi planlarınız var mı?”

“Düşünüyoruz,” dedi Engin. “Göksel mezun olsun, güzel bir iş bulsun, kendi ayakları üzerinde dursun da sonrasında biz de kendimize bir rota çizeriz.”

“En mantıklısı,” dedi Gökhan kız arkadaşına bakarak. “İkimiz de kendi hayatlarımızın temelini atacağız.”

“Bu süreçte cimcimeye her türlü desteği vermek için de yanında olacağız. Kendi yolunu bir bulsun da sonrasında biz de gönül rahatlığıyla emeklilik hayatımız için somut adımlar atarız.”

Göksel babasının elini tutup gülümsediğinde Engin diğer eliyle onun elini okşayıp gülümsedi.

“Size sahip olduğum için çok şanslıyım,” dedi Göksel. “Bu akşam burada olduğum için de çok mutluyum. En sevdiğim insanlarla bir arada olmak çok güzel.”

“O mutluluk hepimizde var,” dedi Güzin de gülümseyerek. “Güzel bir akşam.”

Siparişleri geldi.

“Herkese afiyet olsun,” dedi Göksel. “Karnım kazındığı için hemen yemeye başlıyorum.”

“Afiyet olsun bebeğim,” dedi Engin. “Hepimize afiyet olsun.”

Camlarından ışıl ışıl İstanbul manzarasının göründüğü restoranda afiyetle yemeklerini yediler. İçerisi çok kalabalık değildi, fonda da sakin şarkılar çalıyordu ve ortama daha hoş bir hava katıyordu.

“Burayı sevdin mi?” diye sordu Göksel.

“Çok sevdim,” diyen Gökhan bir anlığına camdan dışarısına baktı. “Manzarası çok güzel, yemeklerini de beğendim. Senden önce bu tarafları neredeyse hiç bilmezdim ama bana çok güzel yerler keşfettiriyorsun.”

“Daha çok yer var, zamanla oralara da gideriz.”

“Gidelim.”

“Karşıda oturduğun için genelde hep orada takılıyorsun değil mi?” diye sordu Güzin.

“Aynen,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Mesela Kadıköy’ü avcumun içi gibi bilirim, genelde de hep oradayım.”

“Senin gibi bir genç için çok ideal bir yer hâliyle,” dedi Engin. Gökhan’ın yüz ifadesi değişince açıklama ihtiyacı duydu: “Senin gibi derken genç olmanı vurguladım, başka bir şeyi kastetmedim.”

“Bir an korktum,” dedi Gökhan dürüstçe. “Nasıl bir gençmişim ki diyecektim. Rahatladım.”

“Onu bakışlarından anladım zaten. Bu arada tarzın tam bir Kadıköy genci tarzı. Küpeler, dövmeler, piercing falan.”

Güzin masanın altından eşinin bacağına vurdu ama Engin ona aldırış etmedi.

“Aslında Kadıköy’de binbir türlü insan var,” diye yanıt verdi Gökhan. “Tek bir tipleme oluşturmak doğru olmaz.”

“Genel bir kitlesi de var tabii,” dedi Engin. “Bu arada yanlış anlama; benim hiç sevmediğim bir tarz olduğunu kabul ediyorum ama senin sevmene saygım sonsuz, tarzını kendine yakıştırmışsın da. Mesela parmaklarındaki dövmeleri beğendim.”

Gökhan gergin bir nefes alırken Göksel masanın altından onun bacağına dokundu. Genç kadın babasının konuyu bir noktada Gökhan’ın tarzına getireceğini biliyordu. Beklediğinden geç getirmişti ama nihayetinde getirmişti.

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan. Mutluluktan uzak, gerginliğe yakın bir gülümseme takındı. “Şu an görünmeyen başka dövmelerim de var, ileride yenilerini de yaptırmayı düşünüyorum. Hoşuma gidiyor.”

Genç adam kazağının kolunu sıyırıp sağ bileğindeki dövmeyi gösterdi. Onun yanında oturan Göksel arkasına yaslanırken gülümsüyordu. Gökhan’ın kendi gibi davranmasını, olduğu kişiyi gizlemeden cesurca insanlara göstermesini seviyordu.

“Latince sanırım,” dedi dövmeye bakan Güzin. “Ne demek?”

Müzik ruhun gıdasıdır, yazıyor,” dedi Gökhan. Kazağın kolunu aşağı çekti. “Sol kolumda da gitar dövmesi var, boynumda da sol anahtarı var.”

“Tam da senden beklenecek dövmelermiş,” dedi Engin. “Göksel’in boynundaki sol anahtarının anlamı şimdi ortaya çıktı.”

“Gökhan’ın en sevdiğim dövmesi,” diye konuşmaya dahil oldu Göksel. “Ne yalan söyleyeyim çok özeniyordum, büyük bir müziksever de olunca dövmesini çaldım.”

Şu an onu öpmek için yanıp tutuşan Gökhan mevcut şartlar yüzünden sadece gülümsemekle yetindi.

“Sana da çok yakıştı,” dedi Gökhan. “Ayrı bir hava kattı.”

“Baba sen de yaptır bir dövme,” dedi Göksel babasına bakarak. “Fikrin kesin değişir.”

“Sus kız,” dedi Engin gözlerini biraz kısarak. “Bu yaştan sonra ne dövmesi yaptıracağım?”

“Dövme yaptırmanın yaşı mı olurmuş canım? Şu an aklıma güzel bir dövme fikri gelmedi ama bir şey bulunur. Mesela annemle evlilik yıl dönümünüzü yaptırabilirsiniz.”

“Bak ya, küçük cadının makarası olduk.”

“Aşk olsun, ben sadece fikir veriyorum.”

“Çok yaratıcı fikirlerini kendine sakla küçük hanım.”

“Sen bilirsin,” dedi Göksel omzunu silkerek. “Senin kaybın.”

Güzin’le Gökhan gülüyordu. Engin, Gökhan’a bakınca Gökhan gülmeyi bıraktı ve boğazını temizledi.

“Tatlı yer miyiz?” dedi Güzin. “Benim yiyesim geldi.”

“Yiyelim hayatım,” dedi Engin gülümseyerek. Az önce Gökhan’a ters bir bakış atan Engin’in eşiyle konuşurken bir anda 180 derece değişen tutumu Gökhan’ın yüzüne anlamlı bir gülümseme yayılmasına neden oldu. “Ne istiyorsun?”

Gökhan, Göksel’e baktığında Göksel’i kendisine bakarken buldu. Göksel ona göz kırptığında Gökhan da ona öpücük attı, bunun üzerine Göksel gözleriyle karşılarında oturan babasını işaret edip parmağıyla boynuna hayali bir kesik çizdi. Gökhan omzunu silktiğinde Göksel kıkırdadı.

“Siz yer misiniz çocuklar?” diye sordu Güzin.

“Olabilir,” dedi Göksel. “Hem ne demişler: Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım.”

“Gökhan ya sen?”

“Ben de yerim,” dedi Gökhan. “Menüye bakalım.”

Tatlı siparişlerini verdiler.

“Babanın bu sene emekliye ayrılacağını söyledin,” dedi Engin karşısında oturan Gökhan’a bakarak. “Onlar ne yapacak? Yeniden beraber yaşamayı düşünüyor musunuz?”

“Hayır, onlar Urla’ya taşınmayı düşünüyorlar,” diye yanıtladı Gökhan. “Babam artık dinlenmek, huzur bulmak istediğinden bahsetti. Onlar da emekliye ayrılınca sahil kasabasına kaçanlardan olacaklar, ben daha buradayım ve uzun bir süre de burada olacağım gibi duruyor.”

“En güzelini yaparlar, biz de öyle yapmayı düşünüyoruz. Siz gençler iş için burada durmak zorundasınız, İstanbul bu konuda diğer şehirlerden daha çok fırsata sahip.”

“Evet, öyle ama ileride maddi kaygım olmazsa küçük bir yerde, bahçeli müstakil bir evde yaşamayı çok istiyorum. Evimde enstrümanlarımı çalma, şarkılarımı söyleme, kendi kendime müziğimi yapma fikri çok iyi hissettiriyor.”

“Sen de Göksel’in kafasındaymışsın,” diye bir yorumda bulundu Güzin. “Birlikte olmanıza şaşırmamalı. Biliyorsundur, Göksel İstanbul’u hiç sevmiyor ve buradan kaçmak için an kolluyor.”

“Sektörde kendime bir yer edinip kendi işlerimi yapmaya başlar başlamaz buradan kaçacağım,” dedi Göksel hiç tereddüt etmeden. “Küçük bir şehrin merkezinde yaşamaya bile razıyım, İstanbul’dan sonra orası bana tatil köyü gibi gelir zaten ama imkânım olursa denize yakın müstakil bir evde yaşamak isterim.”

Gökhan ona anlamlı bir bakış attı. Bundan yıllar sonra ikisini öyle bir evde görebiliyordu. Gökhan bahçede ev sakinlerine konser veriyordu; onu dinleyenler arasında Göksel, köpeği ve kedisi vardı. Biraz daha ilerisini düşününce sayı artıyordu, o gruba küçük çocuklar dahil oluyordu. Genç adamın gelecekten tek beklentisi buydu: Sevdiği işi yapmak ve sevdiği kadınla hayatı paylaşmak.

“Çok iyi yerlere geleceğine inanıyorum,” dedi Güzin. “Tüm bunların olmaması için hiçbir neden göremiyorum.”

“Çok tatlısın,” dedi Göksel ince bir sesle. “Umarım hepsi gerçek olur.”

“Olacak tabii bir tanem.”

Sipariş ettikleri tatlılar kısa sürede geldi. Tatlıları yerken Engin’le Güzin günlerinin nasıl geçtiğinden bahsettiler, Gökhan’a yaptıkları işi anlattılar. İkisi de uzun yıllardır çalıştıkları sektörde başarılı birer kariyer inşa etmişti, iyi yerlerde iyi işlerde çalışan bu karı kocayı Gökhan ilgiyle ve hayranlıkla dinledi. Göksel gibi bir kız çocuğu yetiştiren aileden daha azını beklemezdi.

“Örnek alınası kariyerler,” dedi Gökhan dürüstçe. “Hayran kaldım.”

“Teşekkür ederiz,” dedi Güzin gülümseyerek. “Siz daha güzellerini yapın.”

“Yapacaklar tabii,” diyen Engin de gülümsüyordu. “Biz de göğsümüzü kabartarak izleriz.”

“Tatlılar da bittiğine göre yavaştan kalksak mı? Ne dersiniz gençler?”

“Olur,” dedi Göksel. Erkek arkadaşına baktı. “Sevgilim?”

“Kalkalım,” dedi Gökhan da. “Siz işten kalkıp geldiniz zaten, evinize gidip dinlenirsiniz. Hafta sonu akşamları sahnede olduğum için hafta içi görüşmek zorunda kaldık, lütfen kusura bakmayın.”

“Duymamış olalım,” dedi Güzin hemen. “İşten sonra size bir saat ayırmak bize zor gelmedi, aksine oldukça keyifli bir akşam geçirdik.”

“Bakarsın bir akşam da seni izlemeye geliriz,” dedi Engin, Gökhan’a bakarak. “Bizi kafede ağırlarsın.”

“Ne zaman isterseniz, her zaman beklerim,” dedi Gökhan. Keyifle gülümsedi. “Büyük bir memnuniyetle sizleri ağırlarım. Bu akşam için de teşekkür ederim, ben de çok keyifli vakit geçirdim ve sizlerle tanıştığıma çok memnun oldum.”

“O memnuniyet bize ait,” dedi Güzin. “Yine tekrarlarız.”

“Ne zaman isterseniz.”

“Ben hesabı ödeyeyim, sonra çıkalım,” dedi ayağa kalkan Engin. “Siz isterseniz çıkın, ben yetişirim.”

Göksel, Gökhan’a hesabı babasının ödeyeceğini söylemiş ve bu konuda Gökhan’ın ısrarcı davranmamasını rica etmişti. Gökhan bunu ileride mutlaka telafi edeceğini söyleyerek kabul etmişti.

“Tamam hayatım,” dedi Güzin. “Biz yavaştan çıkalım, sen de gelirsin.”

Güzin’le Göksel önden yürürken Gökhan onların arkasından yavaşça yürüdü. Bu esnada hesabı ödeyen Engin, Gökhan’a yetişti.

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan ona bakarak. “Kesene bereket.”

“Afiyet olsun oğlum,” dedi Engin. Bunu ağız alışkanlığıyla söylemişti. Fark ettiğinde bir anlığına durup Gökhan’a baktı, Gökhan da şaşırmıştı. Engin güldüğünde Gökhan da gülümsedi. “Hoşuna gitti bakıyorum.”

“Yani,” dedi Gökhan gülerek. “Ağız alışkanlığından söylediğini bilsem de hoşuma gitti.”

“Kızımı üzmediğin sürece sana oğlum diyebilirim, seni öz oğlumdan ayrı görmeyeceğimden de emin olabilirsin ama kızımı üzmediğin sürece kısmının altını çiziyorum.”

“Mesaj alındı. Ben de sana Engin ağabey diyebilir miyim?”

“Ağabey mi? Amcaya ne oldu?”

“O kadar yaşlı mıyım ben diye çıkışırsın diye düşündüm.”

“Serseri,” dedi Engin gülerek. Onun omzuna dokundu. “Baban yaşındayım hatta daha bile büyüğümdür; amca diyebilirsin, alınmam.”

“Tamam, Engin amca derim. Bu arada gerçekten büyüksün.”

“Tahmin etmesi zor değildi.”

Gülüştüler. Onların gülüştüğünü duyan Göksel’le Güzin onlara baktıktan sonra dönüp birbirlerine baktılar ve gülümsediler.

“Gökhan’ı sevdi,” dedi Güzin. Göz kırptı. “Hadi yine iyisiniz.”

“Benim sevgilim sevilmeyecek biri değildir,” dedi Göksel göğsünü kabartarak. “Sen de sevdin.”

“Sevdim, çok tatlı çocuk. Gerçekte fotoğraftakilerden daha yakışıklı, gülüşü de çok güzel.”

“Değil mi? Çok tatlı gülüyor.”

“Gözlerinden kalpler çıkıyor resmen.”

“Çok seviyorum.”

“Biliyorum, bu gece somut olarak da gördüm. Çok yakıştığınızı da belirtmeliyim.”

İncecik bir sesle, “Ya!” diyen Göksel annesinin koluna girdi. “Maşallah diyelim de nazar değmesin.”

“Maşallah maşallah.”

Restoranın olduğu binadan peş peşe çıktılar.

“Sen karşıya vapurla geçeceksin değil mi?” diye sordu Engin.

“Aynen,” diye onayladı Gökhan. “Karaköy’den binerim, sonra da otobüsle evime geçerim.”

“Varınca yazarsın,” dedi onun karşısında duran Göksel. “Kendine de dikkat et.”

“Yazarım balım,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Aklın bende kalmasın.” Genç adam Güzin’le Engin’e baktı. “Tanıştığıma tekrardan çok memnun oldum, bu keyifli akşam için de çok teşekkür ederim. Yeniden görüşmek üzere.”

“Biz de çok memnun olduk Gökhan,” dedi Güzin. “Kendine iyi bak.”

“Bize eşlik ettiğin için teşekkür ederiz,” diyen Engin ona elini uzattı. “Kendine iyi bak Gökhan. Görüşürüz.”

Gökhan onunla tokalaşırken, “Görüşürüz,” dedi. “İyi akşamlar.”

“Arabayı üst sokağa park ettim,” diyen Göksel anahtarı babasına uzattı. “Siz geçin, ben de hemen geliyorum. Gökhan’ı yolcu edeyim.”

“Tamam,” dedi Engin. “Bekliyoruz.”

Engin’le Güzin üst sokağa ilerlerken Göksel de Gökhan’a döndü.

“Eee Gökhan Bey şimdi gerçek hislerinizi alalım,” dedi Göksel. “Nasıl bir akşamdı?”

“Ben her zaman gerçek hislerimi söylerim ve bu akşam onlara da dediğim gibi güzel bir akşamdı,” dedi Gökhan. “Keyifli vakit geçirdim. Annenle baban çok tatlı insanlar, senin gibi bir kız çocuğunu yetiştiren ebeveynlerden daha azını beklemezdim.”

“Onlar da seni sevdi, bundan emin olabilirsin. Birbirinizle anlaşmanıza o kadar sevindim ki anlatamam.”

“Baban biraz zorladı, zorlamaya devam da eder gibi ama sevdiğini ben de hissettim. Benim de bir kızım olsaydı ben de onun erkek arkadaşına aynı şekilde yaklaşırdım hatta daha sert bile olabilirdim.”

“Sen ve sert olmak? Hayatta inanmam.”

“Bir kız babası olursam o zaman görürsün.”

“Ha yani diyorsun ki kızın annesi sen olacağın için göreceksin zaten?”

“Aynen öyle diyorum.”

“Ben de seni öperim diyorum,” diyen Göksel kollarını onun ensesinde birleştirip erkek arkadaşına yaklaştı.

“Bir saniye,” deyip Engin’le Güzin’in gittiği yöne baktı Gökhan. “Baban bir şeyin arkasına saklanıp bizi gözetliyor mu diye kontrol etmem lazım yoksa az sonra üzerime uçabilir.”

“Babam bunu yapabilecek biri ama yanında annem var, izin vermemiştir.”

“Zaten görünmüyor,” diyen Gökhan yeniden kız arkadaşına baktı. “Seni rahatça öpebilirim.”

Çok kalabalık bir sokak değildi ama onlar öpüşürken sokaktan geçen insanlar vardı, hiçbirine aldırış etmeden birkaç saniye boyunca buna devam ettiler.

“İşte tüm akşam onun için beklediğim an,” dedi burnunu Göksel’in burnuna yaslayan Gökhan. Onun dudaklarına küçük bir buse kondurdu. “Yarın stüdyoya geliyorsun değil mi?”

“Sorduğun soru mu şimdi?” dedi Göksel. “Elbette geliyorum, orada olacağım.”

“Çok heyecanlıyım.”

“Heyecanlı olmakta haklısın, bu çok büyük bir gün.”

“Öyle. İple çekiyorum.”

“Ben de. O zaman yarın görüşürüz.”

“Görüşürüz balım. Ailenle berabersin ama sen de eve varınca yaz.”

“Yazarım sevgilim. İyi akşamlar.”

“Sana da.”

Gökhan Karaköy iskelesine gitmek için yokuş aşağı yürürken Göksel de bir üst sokağa gitmek için yokuş yukarı tırmanmaya başladı. İkisinin de sokak lambalarının aydınlattığı yüzlerinde geniş birer gülümseme vardı.

Göksel üst sokağa çıktığında annesiyle babasının arabayı bulduğunu ve arabaya oturduğunu gördü. O da arka koltuğa oturdu.

“Nasıldı?” diye sordu genç kadın gövdesini iki koltuğun arasından öne uzatıp. “Gökhan’ı sevdiniz mi?”

“Tatlı çocuk,” dedi Güzin ona bakarak. “Çok saygılı, kibar. Ben sevdim.”

“Öyledir sevgilim. Baba ya sen?”

“Yaralı bir çocuk,” dedi Engin. Onun bu yorumu Güzin’le Göksel’i şaşırttı. “Ailesiyle barışmış ama ayrı olarak geçen yılların onu dönüştürdüğü bir kişiliği var. Özellikle baba figürüne karşı bir çekingenliği var, benden çekinmesinin temel nedeni de bu bence. İyi, temiz, saygılı bir çocuk ama içinde yaralı bir taraf da var. Her çocuğun takdir edilmeye ihtiyacı var demiştim, Gökhan takdir edilmemiş bir çocuk ve bunun yarasını muhtemelen hep taşıyacak. Bunun dışında dediğim gibi iyi, temiz, saygılı bir çocuk; eli yüzü de düzgün, yakışıklı.”

“Her çocukluk biraz yara demek değil midir zaten?” diye sordu Göksel duygulu bir sesle. “Ben zorbalığa uğramıştım, Gökhan’sa takdir edilmemişti ama günün sonunda ikimiz de yaşadığımız kötü şeylerin aksine iyi insanlar olmayı ve en önemlisi kibar olmayı öğrendik. Gökhan gerçekten derin birisi, onun bu tarafını seviyorum.”

“Haklısın güzel kızım, her çocukluk biraz yara demektir. Gökhan iyi bir çocuk, onu gerçekten seviyorsun ve onun da seni gerçekten sevdiği, sana değer verdiği anlaşılıyor. Sizin adınıza sevindim, biraz kıskanmış da olabilirim ama sevindim.”

“Çocukluğumun ve hayatımın en güzel parçası, en büyük şansımsınız,” diyen Göksel önce babasının, sonra da annesinin yanağını öptü. “Hadi evimize gidelim.”

*** 

Ertesi gün Gökhan’ın hayatındaki en önemli günlerden biriydi. Genç müzisyen üniversiteye başladığından beri üzerinde çalıştığı, onun için bir sürü şarkı ve beste yazdığı ilk albümü Gökhane için stüdyoya giriyordu. Gökhan gece heyecandan çok uyuyamadı, sabaha karşı uykuya daldı ve sadece birkaç saat sonra uyandı; buna rağmen ne uykulu ne de yorgun hissediyordu, aksine oldukça dinçti.

Gökhan kahvaltı edip hazırlandıktan sonra öğle vakti evden çıktı. Otobüsle Kadıköy iskelesine gittikten sonra karşıya da vapurla geçti. Vapurdan Karaköy iskelesinde inip caddeye yürüdü. Göksel onu cadde üzerinden alacaktı ve genç çift Şişli’deki stüdyoya beraber geçecekti.

Gökhan, Göksel’i sadece birkaç dakika bekledi. Beyaz Hyundai önünde durunca hemen arabaya atladı.

“Selam,” dedi Göksel gülümseyerek. “N’aber?”

“Selam balım,” diyen Gökhan onu öptü. “Heyecandan yerimde duramıyorum, içim kıpır kıpır.”

“Orası belli oluyor,” deyip kıkırdadı Göksel. “Elektro gitarını mı getirdin?”

“Canavar olmadan olmaz,” dedi Gökhan. Çantayı arka koltuğa uzunlamasına koydu. “Sen nasılsın?”

“Ben de senin gibi çok heyecanlıyım. Kameralarımı getirdim, bugün bir sürü fotoğraf çekmek istiyorum.”

“Senin için kaçırılmayacak bir fotoğraf çekimi fırsatı tabii.”

“Aynen öyle. Çocuklarla konuştun mu, onlar neredeymiş?”

“Barış stüdyoda, Harun da yolda.”

Harun, Gökhan’ın çellist arkadaşıydı. Gökhan, Gökhane Sakinleri’nde çellonun da olmasını istiyordu, Harun’la iletişime geçerek albümünde kendisiyle beraber çalışmasını teklif etmişti ve Harun da bunu büyük bir sevinç ve memnuniyetle kabul etmişti. Gökhan çelloyu şarkının içine yedirme işini Harun’la beraber yapacak, bu konuda onun bilgi ve deneyimlerinden yardım alacaktı.

Genç çift dakikalar sonra Şişli’deki stüdyoya vardı. Gökhan zile bastıktan sadece saniyeler sonra stüdyonun kapısı açıldı ve Kerem göründü.

“Kerem?” dedi Gökhan şaşkınlıkla. “Senin ne işin var burada?”

“Sürpriz!” dedi Kerem gülümseyerek. “Dostum için bu kadar önemli bir günde onun yanından başka bir yerde olamazdım, kalkıp geldim. Hoş geldiniz gençler, buyurun içeri gelin.”

“Sen var ya bir tanesin,” dedi Gökhan gülerek. “Gel sana bir sarılayım kardeşim benim.”

Gökhan ve Kerem sıkı sıkıya sarılırken Göksel de onlara gülümseyerek baktı.

“Nasılsın?” diye sordu Gökhan. “Görüşmeyeli epey oldu.”

“İyiyim, biraz da heyecanlıyım hâliyle,” dedi Kerem. “Dediğin gibi görüşmeyeli epey oldu, Barış’la iletişime geçip kaçta başlayacağınızı öğrendim ve soluğu burada aldım. Hem seninle vakit geçirmiş olurum hem de destek olurum işte.”

“Ayaklarına sağlık kardeşim, iyi ki geldin. Ben de inanılmaz heyecanlıyım ama seni burada görmek çok iyi geldi.”

“Adamsın,” diyen Kerem, Göksel’e döndü. “Merhaba Göksel.”

“Selam,” dedi Göksel gülümseyerek. “N’aber?”

“İyiyim, senden n’aber?”

“Ben de iyiyim. Seni gördüğüme sevindim.”

“Ben de öyle.”

“Hoş geldiniz gençler,” dedi onların yanına ilerleyen Barış. “Kapıda kalmayın, içeri gelin.”

Hep beraber stüdyonun içine girdiler. Stüdyo haftalar önce geldikleri gibiydi, hiçbir değişiklik yoktu.

“Nasılsınız?” diye sordu Barış. “Nasıl gidiyor?”

“Heyecandan yerimde duramıyorum,” dedi Gökhan. “Ciddi ciddi stüdyoya giriyorum lan, albümümü kaydedeceğim. Hâlâ inanamıyorum.”

“İnansan iyi olur çünkü bu yaşanıyor,” dedi Barış gülerek. “Tatlı heyecanlar bunlar, biraz sonra alışırsın.”

“Ben de öyle düşünüyorum. Harun henüz gelmemiş anlaşılan.”

“Az önce aradı, otobüsten inmiş. Birazdan gelir.”

“Güzel. Sen nasılsın?”

“Gayet iyiyim, senden heyecanlı olmayayım ama ben de heyecanlıyım. Seninle çalışmak muhteşem bir deneyim olacak.”

“Eyvallah kardeşim, seninle çalışmak da öyle olacak.”

Zil çaldı.

“Aha Harun da geldi,” diyen Barış kapıya ilerledi. “Ekip tamam.”

Barış kapıyı açtığında sırtındaki büyük çello çantasıyla Harun göründü. Herkesin burada olduğunu gören Harun gülümsedi.

“Selam gençler,” dedi Harun içeri girerken.

“Merhaba kardeşim,” dedi Gökhan. “Hoş geldin.”

“Hoş buldum, siz de hoş geldiniz.”

Harun ve Gökhan birbirine sarıldı.

“Tanıştırayım,” dedi Gökhan. “Göksel, Harun; Harun, Göksel.”

“Merhaba,” diyen Göksel ona elini uzattı. “Memnun oldum.”

“Merhaba,” deyip onunla tokalaştı Harun. “Ben de memnun oldum Göksel. Nihayet tanışabildik, seni Gökhan’ın hesabında çok sık görüyordum.”

Göksel, Gökhan’a bakıp gülümsediğinde Gökhan da gülümsedi.

“Gökhan senden bahsetmişti,” dedi Göksel. “Çello çaldığını duyunca çok ilgimi çekmişti çünkü çok sevdiğim bir enstrümandır.”

“Çello candır,” dedi Harun gülümseyerek. “Benimkini inceleyebilirsin.”

“Teşekkür ederim.”

Gökhan arkadaşlarıyla konuşurken Göksel de duvarda asılı olan bir akustik gitarı alıp koltuğa oturdu. Gökhan’la yazdan beri devam eden gitar dersleri sayesinde gitar çalmayı öğrenmişti, bu süreçte gitar olarak Gökhan’ın ona ödünç verdiği klasik gitarını çalıyor ve pratiklerini bu gitarda yapıyordu. Sol elinin parmaklarını klavyeye, sağ elinin parmaklarını da tellere yerleştiren genç kadın gitarı çalmaya başladı. Göksel’in gitar çalmayı öğrenme yolculuğunda ortaya koyduğu büyük çaba ve ona gitar çalmayı öğreten kişinin Gökhan gibi bir gitar dehası olması genç kadına kısa sürede çok yol kat ettirmişti.

Duyduğu tanıdık melodi Gökhan’ın Göksel’e bakmasına neden oldu. Göksel, Giderdi Hoşuma’yı çalıyordu. Gökhan’dan ona öğretmesini istediği ilk şarkılardan biri bu şarkıydı.

“Göksel’le stüdyoya gelmek parlak bir fikir değildi sanırım,” dedi Gökhan arkadaşlarına dönüp. “Daha ilk dakikadan dikkatimi dağıttı. Çaldığı şarkıya bakın, bu kız beni öldürecek.”

“Bu şarkıyı çalmayı öğrendim,” dedi onu duyan Göksel. “Çalmayayım mı?”

“Çal tabii bal peteğim, Gök Yüzlüm,” dedi ona ilerleyen Gökhan. “Ben dikkatimi toplarım, sen tatlı canın ne istiyorsa onu çal.”

“Emin misin?”

“Eminim tabii balım.”

Gökhan onu başının tepesinden öperken kokusunu da içine çekti.

“Biliyor musun?” diye sordu Göksel. “Gökhane Sakinleri’ni öğrenmeye çalışıyorum.”

“Ne yapıyorsun, ne yapıyorsun?” dedi Gökhan şaşırarak. “Notalarını nereden buldun?”

“Evinden. Yağız notaları benim için taba dönüştürdü, malum bende nota bilgisi yok ama tab üzerinden öğrenmeye çalışıyorum.”

“Ben en iyisi bir oturayım,” diyen Gökhan koltukta onun yanına oturdu. “Gökhane Sakinleri’ne çalışıyorsun demek, benim şarkıma.”

“Hı hı. O şarkıyı ne kadar sevdiğimi biliyorsun, öğrenmesi de çok keyifli.”

“Çalmak ister misin? Ben duymayı çok isterim.”

“Denerim.”

Göksel şarkının nakaratının bestesini çalmaya başladığında Gökhan’la beraber diğerleri de onu dikkatle dinliyordu. Göksel henüz öğrenme aşamasında olduğu için besteyi normalinden daha yavaş bir hızda çaldı ve umduğu gibi herhangi bir hata yapmadı.

Erkekler onu alkışladığında Göksel utangaçça gülümsedi. “Teşekkür ederim,” dedi genç kadın. “Sağ olun.”

Gökhan onun yanağına kocaman bir öpücük kondurduktan sonra, “Sana çok âşığım,” diye fısıldadı onun kulağına. “O kadar âşığım ki aşkımın büyüklüğünü tahmin bile edemezsin. Nâzım’ın dediği gibi: Tavanı kadar sokağın ve dibi kadar cehennemin.”

Göksel kıkırdadığında Gökhan onun yanağını yeniden öptü.

Gök Yüzlü şarkısını biliyorsun,” dedi Gökhan. Göksel başını salladı. “Şarkıyı sana yazdığımı da biliyorsun. Eğer sen de istersen şarkıda bu tatlı kıkırdamalarına yer vermek istiyorum, şarkının başında ve sonunda kullanmak istiyorum.”

“Gerçekten mi?” diye sordu Göksel ona dönerek. “Şarkıda benim gülüşüm mü olacak?”

“Eğer istersen evet.”

“Eğer istersem mi? Deli misin? Çok isterim.”

“İşte bu be! Bir gün kayıt odasına sen de girersin, kıkırdamalarını kaydederiz.”

“Nasıl olacak?”

“Doğal olmasını istiyorum, bu yüzden normal bir şekilde konuşup güleriz ve o sırada da mikrofon her şeyi kaydeder.”

“Mantıklı. Ay çok tatlı bir fikir, nasıl aklına geldi?”

“Aslında çok zor olmadı. Gök Yüzlü şarkısı hakkında düşünürken şarkıda seninle ilgili bir parça olmasını istedim ve aklıma direkt tatlı gülüşün geldi.”

“Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum.”

Göksel onu öpmeye başladığında diğerleri bakışlarını kaçırdı.

“Stüdyo aşk yuvasına dönüştü,” dedi Kerem. “Bu ikili yan yanayken burada albüm kaydetmek çok zor olacaktır.”

“Evet, bu yüzden ben de Elçin’le beraber gelmiyorum,” dedi Barış. “Şimdi ilk gün ama sonraki günlerde Göksel ne yazık ki aramızda olamayacak.”

“En iyisi.”

Göksel yavaşça geri çekildiğinde Gökhan gülümsedi.

“Çalışmaya başlamadan önce ihtiyacım olan öpücüğü de kaptığıma göre artık çalışmaya başlayabilirim,” dedi Gökhan. “Sen keyfine bak balım.”

“Hemen buradayım,” dedi Göksel. “Bol şans, kolay gelsin.”

“Teşekkür ederim.”

Ayağa kalkan Gökhan arkadaşlarının yanına ilerledi. “Harun sana notaları göstereyim,” diye konuşmaya başladı. “Gitarla çalıp melodiyi de dinletirim. Şarkıyı tanıman önemli, ona göre çello kısmını beraber hallederiz.”

“Çok iyi olur,” dedi Harun. “Sanki kendi albümümü kaydediyormuşum gibi heyecanlıyım valla. Yapalım şu işi beyler.”

İlerleyen dakikalarda Gökhan ona Gökhane Sakinleri’ni çaldı, notalarını gösterdi ve Harun da çellosundan aynı melodiyi çaldı. Barış’ın da dahil olmasıyla beraber şarkının müziği konusunda bir beyin fırtınası yapmaya başladılar. Bu esnada Kerem ve Göksel de kenarda sohbet etti, sohbetlerinin ana konusuysa gitar oldu.

“Bir iskelet çıkardık,” dedi Barış uzun dakikaların sonunda. “Gök şimdi şarkının ilk kaydını alalım, üzerinde çalışmaya başlayalım.”

“Olur,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Şaka maka o an gelip çattı, kayıt odasına gireceğim ve bana ait olan bir şarkıyı söyleyeceğim.”

“Zaman çabuk geçiyor değil mi? Ne zaman hazırsan o zaman başlarız.”

Koltuktan kalkan Göksel erkek arkadaşının yanına ilerledi.

“Sen kayıt odasındayken fotoğraflarını çekeceğim,” dedi Göksel. “Bu anlar ölümsüzleştirilmeyi hak ediyor.”

“Kesinlikle hak ediyorlar,” dedi Gökhan gülümseyerek. Onun ellerini tuttu. “Göksel benim evimin çatısı gerçekten de başıma yıkılmıştı, ben senelerce başımın üstünde bir enkazla yaşadım ama seni tanıdıktan sonra sen benim başımın üzerindeki enkazı kaldırıp bana gökyüzünü yeniden gösterdin, evimi yeniden gösterdin. Gökhane hiçbir zaman ev olmamıştı, ta ki sen hayatıma girene kadar.”

“Hayır, hayır beni ağlatamazsın,” dedi Göksel duygu dolu bir sesle. “Tüm bunlar çok kıymetli, şu an burada olmak çok kıymetli. Seninle gurur duyuyorum.”

“Şu an burada olman benim için de çok kıymetli. Ben ortamı daha fazla duygulandırmadan kayıt odasına geçsem iyi olacak. Bana şans dile.”

“Bol şans sevgilim.”

Gökhan onun yanından ayrıldıktan sonra Barış’la beraber kayıt odasının olduğu kısma ilerledi. Boğazını temizleyen Gökhan masanın üstünde duran ılık sudan da bir yudum içti.

“Bu ilk kayıt,” dedi Gökhan. “Denemek ve üzerinde çalışmak için. Asıl kaydı sonrasında alacağız.”

“Elbette,” dedi Barış hemen. “Bu daha ilk kayıt Gök, yolda attığımız ilk adım.”

Gökhan kayıt odasına girdiğinde diğerleri de camın öteki tarafında toplandı. Sandalyeye oturan Barış diğerlerinin anlamadığı birtakım şeyler yaptı, bu esnada Gökhan da ses açma egzersizlerini yaptı.

“Gök hazır mısın?” diye sordu Barış.

“Hazırım,” dedi Gökhan ve başparmağını havaya kaldırdı. “Gökhane Sakinleri’nin öyküsünü anlatma vakti geldi.”

Onun bu cümlesi herkesi gülümsetti, Gökhan da gülümsedi.

“O zaman derin bir nefes al, duruşunu düzelt,” diyen Barış parmağını kayıt tuşuna uzattı. “Başlıyoruz.”

 

7 AY SONRA 

Eylül 2023

Perdenin arasından sızıp Göksel’in gözlerine düşen güneş ışıkları genç kadını uyandırdı. Genç kadın elini yüzüne siper ederken gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Biraz kendine geldiğinde başını sola çevirdi. Gökhan yanında uyuyordu. Vücudunu erkek arkadaşına çeviren Göksel kolunu başının altına yerleştirdi ve gülümseyerek Gökhan’ı izlemeye başladı. Gökhan’ın yüzü sağ omzuna, Göksel’in olduğu tarafa doğru düşmüştü; sağ eliyse çıplak göğsünün üzerinde duruyordu ve yüzünde saf bir huzur ifadesi vardı. Ona uzanan Göksel dudaklarını erkek arkadaşının yanağına bastırdı. Bu öpücük Gökhan’ı uyandırmaya yetti. Gözleri uyuşukça aralanan genç adam gülümsedi.

“Günaydın sevgilim,” diye fısıldadı Göksel.

“Günaydın balım,” dedi Gökhan boğuk bir sesle. “Saat kaç?”

“Bilmem. Güneş beni uyandırdı, ben de seni uyandırayım dedim.”

“Ben de Güneş tarafından uyandırıldım yani,” dedi Gökhan gülerek. Ona doğru dönüp kız arkadaşına baktı. Onun dağınık sarı saçlarına, uyku mahmuru gözlerine, şişmiş dudaklarına, üstündeki kendi tişörtüne baktı. Dün geceyi hatırladı, genişçe gülümsedi. “Güne bu güzel yüzle başlamayı çok seviyorum.”

“Ben de,” diye fısıldayan Göksel ona yaklaştı. “Günaydın öpücüğü?”

“Lütfen.”

Öpüşmeye başladıklarında Göksel onun üstüne çıktı, Gökhan da kollarını kız arkadaşının ince beline sarıp onu kendi yüzüyle aynı hizaya getirdi. Göksel’in eli onun boynu, omzu, göğsü arasında gezinirken Gökhan da bir eliyle onun çıplak bacağını, diğer eliyle de saçlarını okşuyordu. İkisinin aklında da yine sevişmek vardı ama evin üçüncü sakini onlarla aynı fikirde değildi.

Duydukları havlama sesiyle dudakları ayrıldı ve ikisi de aynı anda gülümsedi.

“Bulut?” derken Göksel’i nazikçe üstünden indirdi Gökhan. “Gel oğlum.”

İsmine hayat veren beyaz bir kürkü olan Bulut yatağa atlayıp Göksel’le Gökhan’ın yanına ilerledi. Kuyruğunu hızlıca sallayan beş aylık yavru köpek Gökhan’a sırnaştığında Gökhan onu sevgiyle kucakladı.

“Günaydın oğlum,” dedi onun başını şefkatle okşayan Gökhan. “Sessizce uyanmamızı beklemişsin yine. Aferin sana.”

Yavru köpek tatlı bir ses çıkardığında Gökhan onun iki gözünün ortasını öptü. Bulut’u sahipleneli bir buçuk ay olmuştu, Gökhan’ın bir arkadaşının köpeği dört yavru doğurmuştu ve yavrular biraz büyüyünce Gökhan da bir tanesini sahiplenmişti.

“Günaydın anneciğim,” dedi Göksel. Elini Bulut’a uzattı. “Gel biraz da ben seveyim.”

Bulut, Gökhan’a iyice sırnaştığında Gökhan bir kahkaha patlattı.

“Beni istiyor,” dedi Gökhan. Bulut’un kendisine ne kadar düşkün olduğunu biliyordu, o da Bulut’a çok düşkündü. “Sen çok babacı bir çocuksun biliyorsun değil mi?”

Bulut havladığında Gökhan’la Göksel gülüştü.

“Onay cevabını da aldığımıza göre konu kapanmıştır,” dedi Göksel. Bulut’un başını okşadı. “Hadi kahvaltı edelim.”

Kahvaltıyı duyan Bulut kalktığında Gökhan’la Göksel kahkaha attılar.

“Yemek lafını duyunca ben de böyle oluyorum,” dedi Göksel gülerek. “Bir anda canlanıyorum.”

“Al benden de o kadar,” deyip doğruldu Gökhan. “Bu arada saat kaç? Alarm sesi duymadığımıza göre ya alarmdan erken uyandık ya da alarm çaldı fakat duymadık.”

“Biz duymasak Bulut duyardı ve bizi uyandırırdı.”

“Doğru, o da var.”

Gökhan telefonundan saate bakınca saatin 07.55 olduğunu gördü. Alarmın çalmasına beş dakika vardı. Bu kadar erken kalkmalarının nedeni bugün Gökhane Sakinleri şarkısı için klip çekimine başlıyor olmalarıydı. Klibin senaryosunu Gökhan’la Göksel birlikte yazmıştı, çekimini ise Göksel, Akın ve Sinem yapacaktı. Klip çekimlerinin bir kısmı için bir stüdyo kiralamışlardı, bugün ve yarın orada çekim yapacaklardı.

“Sekize beş var,” dedi Gökhan. “İyi, vaktimiz var.”

“O zaman ben çabucak bir duş alayım,” diyen Göksel ayağa kalktı. Gökhan onu aceleci olmayan bakışlarla süzdü. Genç kadının üstünde iç çamaşırıyla Gökhan’ın tişörtü dışında hiçbir şey yoktu. “Sen de Bulut’la ilgilenirsin.”

“Aslında ben de duş alabilirim,” dedi Gökhan. Gülümsedi. “Beraber yıkanırsak zaman ve su tasarrufu yapmış oluruz.”

“Ağza bak ağza, çekimleri de başkaları yapar artık.”

“Benim aklımda daha güzel sahneler var.”

“Bulut baban yine delirdi,” dedi Göksel yavru köpeğe bakarak. Adını duyan Bulut da ona baktı. “Şu azgın tekeyi alıp buradan gider misin oğlum?” Yeniden Gökhan’a döndü. “Çocuğun tuvaleti gelmiştir, karnı da açtır.”

“Babalık sorumlulukları beklemez, haklısın,” diyen Gökhan yataktan kalktı. Yere atlayan Bulut onun bacaklarına tırmanmaya çalışırken kuyruğunu da hızlıca sallıyordu. “Sen çok babacı ve kucakçı bir çocuksun. Gel bakayım buraya.”

Bulut’u kucağına alan Gökhan onu birkaç kez öptü, Bulut da onun yüzünü yalamaya başladı.

“Oh sabah bakımını da ayaküstü hallettin,” dedi Göksel gülerek. “Böyle bakımı en iyi salonda yaptıramazsın.”

“Bol salyalı,” deyip Bulut’u yüzünden çekti Gökhan. “Ben Bulut’u bahçeye çıkarayım.”

“Tamam sevgilim, ben de duştayım.”

Yatak odasından çıkan Gökhan kucağındaki Bulut’la mutfağa ilerledi. Gökhan bahçe kapısını açınca Bulut tuvaletini yapmak için hemen dışarı koştu, bu sırada Gökhan da onun kabına mama doldurdu ve su kabındaki suyu tazeledi. Bu bahçe katındaki eve Yağız’la beraber bir ay önce taşınmışlardı, bu evin önceki evlerinden bir fazla odası vardı ve o odayı da stüdyo olarak kullanıyorlardı.

Bulut kısa sürede geri döndü ve Gökhan’ın kabına döktüğü kuru mamasını iştahla yemeye başladı. Tezgâha yaslanan Gökhan gülümseyerek onu izledi, mama yerken çıkan kıtırtı seslerini dinledi. Kendini gerçekten de bir baba gibi hissediyordu. Sorumlulukları çok fazlaydı fakat Gökhan hepsini büyük bir sevgiyle yapıyor, Bulut’la ilgilenmekten büyük keyif alıyordu.

Göksel ebeveyn banyosundaki banyodan çıktığı esnada Gökhan da evdeki diğer banyoda duşa girmişti. Üstüne mavi elbisesini giyen genç kadın saçlarını da tarayıp kuruması için açık bıraktı. Mutfağa girdiğinde Bulut’u yemek yerken buldu.

“Afiyet olsun oğlum,” deyip onun başını okşadı. “Ben de babayla bana kahvaltı hazırlayayım.”

Göksel kahvaltı için peynirli omlet yaptı, çay demledi ve domatesle salatalık doğradı. Göksel’in omleti tabaklara koyduğu sırada mutfağa giren Gökhan ona sessizce yaklaştı ve kız arkadaşına arkadan sarıldı.

“Ne güzel kokutmuşsun,” dedi Gökhan. Onun şakağını öptükten sonra Göksel’in yaptığı peynirli omlete baktı. “Ellerine sağlık.”

“Afiyet olsun,” dedi Göksel gülümseyerek. “Hadi yiyelim.”

Kahvaltı ederken her zamanki gibi Bulut onlara salça oldu, yedikleri her şeyi yemek istedi. Bunu bilen Göksel omleti biraz fazla yapmıştı.

“Al bakalım hıyar canavarı,” diyen Gökhan bir dilim salatalığı Bulut’a verdi. Bulut salatalığı çiğnemeden yuttu. “Bir köpek hıyarı neden bu kadar sever? Tipe bak, bıraksak dolaptaki tüm salatalıkları yiyecek.”

“Bir daha hıyar desene,” dedi Göksel gülerek. “Çok hissederek söylüyorsun. Sanki birine hakaret ediyormuşsun gibi.”

“Ağız dolusu söyleyince güzel oluyor. Hıyar!”

Onlar gülüşürken Bulut da ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama Gökhan ona bir dilim salatalık daha uzatınca, her şeyi boş verip salatalığı midesine indirdi.

Gırgır şamatayla kahvaltı ettikten sonra masayı beraber topladılar. Bulaşıkları makineye yerleştiren Gökhan tezgâhı silme işini yeni bitiren Göksel’i köşeye sıkıştırdı.

“Selam yavrum,” dedi Gökhan. “N’aber?”

“İyidir,” dedi Göksel gülümseyerek. “Senden n’aber?”

“Benden de iyidir. Aramızda kalsın, dün çok güzel bir gece geçirdim. Zımba gibiyim.”

“Deli,” dedi Göksel gülerek ve yavaşça onun omzuna vurdu. “Aramızda kalsın, ben de dün çok güzel bir gece geçirdim. Sabahtan beri de çok keyifli vakit geçiriyorum.”

Gökhan burnunu onun burnuna sürterken, “Ben de öyle,” diye fısıldadı. “Ölene kadar yaşamak istediğim hayat tam olarak böyle.”

Öpüşmeye başladılar. Birbirlerinin vücutlarına sevgi dolu dokunuşlar da bıraktılar ama birazdan çıkmaları gerektiğini bildikleri için masum dokunuşlardan ileri gitmediler.

“Ben ekipmanlarımı kontrol edeyim de çıkalım,” dedi Göksel. “Akın’ı da ararım.”

“Ben de benimkileri arayayım,” dedi Gökhan. “Ne yapmışlar bakalım.”

Arkadaşlarının da stüdyoya gitmek için evden çıktığını öğrenen genç çift evden ayrıldı. Arabayı ehliyetini yaz başında alan Gökhan kullandı. Stüdyo da Kadıköy’de olduğu için varmaları uzun sürmedi. Herkes stüdyoya gelmişti ama Gökhan’la Göksel’in önceliği ailesiyle beraber gelen Aras oldu.

Aras klipte Gökhan’ın küçüklüğünü oynayacaktı.

Klip yatakta yatan Aras’ın sahnesiyle başlıyordu. Küçük çocuk yatağına uzanıyor, komodinin üzerinde duran müzik kutusunu açıyor ve uykuya dalarken onu dinliyordu. Müzik kutusu Gökhan’ın kendi müzik kutusuydu, genç adam onu kullanmak istemişti. Kamera müzik kutusuna yaklaşıyordu ve bu sırada müzik kutusunun melodisi duruyor, şarkının müziği giriyordu. Sonraki sahnede piyano çalan Gökhan ve çello çalan Harun olacaktı, Gökhan şarkının girişini söyledikten sonra ikili şarkının piyano ve çello solosu kısmını çalacaktı. Sonraki sahneler Gökhan, Yağız ve Barış’ın tepede bulutlar, yıldızlar ve ışıklandırmalarla tasarlanmış stüdyo ortamında şarkıyı çalıp söylediği, daha sonra çekecekleri Gökhan’ın açık alanda gökyüzü altında şarkıyı söylediği ve gitar çaldığı ve boş bir odada tek başına olduğu sahnelerden oluşacaktı. Klibin sonunda Aras’ın odasına geri döneceklerdi, küçük çocuk uykuya dalmış olacaktı ve bir baba figürünü temsil eden Gökhan odaya girip müzik kutusunu kapatacaktı. Klibin kapanış kısmında kamera yavaşça yükselecek, odanın tavanı kadraja girecekti; son sahnede aslında tavanın olmadığı, odanın tepesinin açık olduğu görülecek ve yıldızlarla dolu bir gökyüzüyle klip sona erecekti.

“Hoş geldin Aras,” diyen Gökhan ona sarıldı. “Siz de hoş geldiniz Ferhat ağabey, Dilan abla. Nasılsınız?”

“Çok heyecanlıyız,” dedi Dilan dürüstçe. “Aras’ın da içi içine sığmıyor.”

“Ben de çok heyecanlıyım,” dedi Gökhan, Aras’a bakarak. Şefkatle onun saçlarını okşadı. “Ama bu işi halledeceğiz.”

“Halledeceğiz,” dedi Aras yumruğunu sıkarak. “Kaç gecedir yatağımda prova yapıyorum.”

“Aferin sana.”

Gökhan’la Göksel arkadaşlarının yanına ilerledi. Yağız, Barış, Akın ve Sinem de buradaydı.

“Selam Gök,” dedi Akın. “Biz alanı düzenledik ama değiştirmek istediğin bir şey olursa kafana göre takıl.”

“Selamlar,” diyen Göksel onlara sarıldı. “Sahne gayet iyi görünüyor, ışıklara bir bakarız.”

“İstediğiniz gibi çok aydınlık değil,” dedi Sinem. “Bence Gökhanları yerlerine alıp son düzenlemeleri ona göre yapalım. Sen de makinenin başına geçip ekrandaki görüntüyü ayarlarsın, olur mu?”

“Olur. O zaman beyler sizi yerlerinize alalım.”

Stüdyonun kapısı açılınca Gökhan o tarafa baktı ve Doğuş’un içeri girdiğini gördü. Doğuş uzun süre Parça Kafe’de garsonluk yapan Gökhan’ın yakın arkadaşlarından biriydi. Bu albüm sürecinden haberi vardı, Gökhan’a klip çekimlerine gelip gelemeyeceğini sorduğunda Gökhan gelmesinden çok mutlu olacağını söylemişti.

“Doğuş!” dedi Gökhan elini kaldırarak. “Buradayız.”

Onu fark eden Doğuş gülümseyerek onun yanına ilerledi ve Gökhan’a sarıldı.

“Hoş geldin,” dedi Gökhan. “Nasılsın?”

“Hoş buldum Gök,” dedi Doğuş enerjik bir sesle. “Seni gördüm daha iyi oldum, sen nasılsın? Burayı halletmişsiniz bile.”

“Ben de seni gördüm çok daha iyi oldum. Burayı da hallettik sayılır evet, ne zamandır şu sahneyle uğraşıyoruz.”

“Emeklerinize değmiş, çok iyi duruyor.”

“Eyvallah kardeşim. Seni bizimkilerle tanıştırayım. Göksel’i tanıyorsun zaten, Yağız’ı da tanıyorsun, çok şaşırtıcı ama Barış’ı da tanıyorsun.”

Gülüştüler.

“Onu da tanıyorum,” dedi Doğuş, Sinem’i işaret ederek. “Göksel’le beraber kafeye gelmişlerdi ama adını bilmiyorum.”

“Sinem,” diye kendini tanıttı Sinem.

“Memnun oldum.”

“Ben de öyle.”

“O zaman bir tek Akın kaldı,” dedi Gökhan. “Akın, Göksel’le Sinem’in üniversitede sınıf arkadaşıydı ve şu an hepsi meslektaş. Klibi üçü çekecek. Doğuş da Parça Kafe’de tanıştığım çok tatlı bir dostum, kafeden ayrılıp başka bir yerde işe girerek beni sattı ama nihayet istediği sektörde çalışabildiği için onun adına çok mutluyum.”

“Ne mezunuydun?” diye sordu Göksel.

“Halkla İlişkiler ve Reklamcılık,” diye yanıtladı Doğuş. “Artık bir reklam ajansında çalışıyorum.”

“Çok iyi. Hayırlı olsun, adına sevindim.”

“Teşekkür ederim.”

Gökhan, Yağız ve Barış tepesinde bulutlarla yıldızların olduğu sahneye geçerken Göksel de yönetmen koltuğuna oturdu ve önündeki ekrana baktı.

“Nasıl çıkıyoruz?” diye sordu Yağız ve yine ortamdaki herkesi güldürdü.

“Bir spot direkt senin üstüne düşmeli,” dedi Göksel. Bakışlarını ekrandan alıp sahneye çevirdi. “Spot derken spotun ışığı, yanlış anlaşılma olmasın. Sonra spotun kafama düşüp beynimi yarmasını istiyorsun diye bana trip atma.”

“Niyetini nasıl da açıkça belli ediyorsun. Yazıklar olsun.”

“Al işte,” dedi Göksel gülerek. “Goygoyun zamanı değil, burada bir klip çekeceğiz.”

“Benimle her an goygoy için ideal bir zamandır canım, daha öğrenemedin mi?”

“Biri Sarp’ı arasın, işi gücü bırakıp buraya gelmesi ve bateriyi çalması gerek.”

Yağız şaşkınlıktan ağzını açınca Göksel omuz silkti.

“Hain!” dedi Yağız. “Bunun gerçekleşmesi için cesedimi çiğnemen gerekir. Gökhan sevgiline bir şey söyle.”

“Seni çok seviyorum,” dedi Gökhan, Göksel’e bakarak. Ona öpücük attı. “Bal peteğim benim.”

“Bir şey derken onu mu kastettim lan? Bu şartlar altında bateri falan çalamam ben, istifa ediyorum.”

“Dur dur. Sen olmadan biz bir hiçiz, sensiz bu işi yapamayız.”

“Ha şöyle, bana bunlarla gel.”

Stüdyonun içinden kahkaha sesleri yükseldi.

“Önce sizin sahnelerin çekimini izlemekle çok iyi yapıyorum gerçekten,” dedi Aras. “Heyecanım ve gerginliğim bayağı azaldı.”

“Bu ortamda heyecanlı ve gergin kalman mümkün değil, inan bana,” dedi Gökhan gülerek. “Bu kadar gırgır şamata yeter, vakit nakittir. Son işleri de halledip çekime başlayalım hadi.”

Akın ve Sinem stüdyodaki teknik ekiple ışıkları ayarlarken Göksel de kameraları ayarladı. Onlar karınca gibi çalışırken kenarda ailesiyle beraber oturan Aras da bilgisayar ekranındaki albüm kapağına bakıyordu.

Gökhane albümünün kapağına.

Albümün fotoğraf çekimini elbette ki Göksel yapmıştı. Gökhan’la beraber fotoğraf çekimi için kırsal bir alan ve gökyüzünün masmavi olduğu bir günü seçmişlerdi. Kapaktaki fotoğrafta Gökhan başını sola çevirmişti, arkasında ise birkaç bulutun olduğu masmavi engin gökyüzü vardı ve fotoğrafı biraz aşağıdan çeken Göksel fotoğrafta istediği sonsuz mavilik görüntüsünü başarıyla yakalamıştı. Kapağın üst kısmında alt alta Gökhane ve Gökhan Uygur yazıyordu. Arka kapaktaki fotoğraftaysa Gökhan çiçeklerin üzerinde oturup gitar çalıyordu, Göksel onu yine biraz aşağıdan çekmiş ve gökyüzünü de kadraja almıştı. Gökhan kapağın biraz sağında duruyordu, sol taraftaysa albümün şarkı listesi yer alıyordu. Gökhane’nin şarkı listesi şu şekildeydi:

 

1.       Gökhane Sakinleri

2.       Güneşin Külleri

3.       Ay Tutulması

4.       Bulutlar Ülkesi

5.       Yıldızlar Yatağı

6.       Gök Yüzlü

7.       Gezegenler Sahnesi

 

Sözleri ve besteleri tamamen Gökhan’a ait olan, prodüksiyonunu da yine Gökhan’ın yaptığı bu yedi şarkı albümün orijinal parçalarıydı. Gökhane Sakinleri, Güneşin Külleri ve Ay Tutulması şarkılarını ailesine yazmıştı; Bulutlar Ülkesi şarkısını ona yeniden bir ev veren en yakın arkadaşına, biricik dostu Yağız’a yazmıştı; Yıldızlar Yatağı ve Gök Yüzlü Göksel’e yazdığı aşk şarkılarıydı; Gezegenler Sahnesi ise İstanbul’daki hayatı hakkında yazdığı ve diğer yakın arkadaşları Kerem, Barış, Sarp ve Kuzey’e atıflarda bulunduğu bir şarkıydı. Bunların yanında Gökhan albüme kendisi için anlamı çok büyük olan üç şarkının cover’ını da koymuştu.

 

Bodrum Kat | Bonus Parçalar

8.       Yavuz Çetin, Oyuncak Dünya (Cover)

9.       Duman, Elimdeki Saz Yeter Canıma (Cover)

10.   Batuhan Mutlugil, Sürgün (Cover)

 

Bu kısma bodrum kat demesinin nedeni bir ev yapılırken önce temelinden başlanırdı ve temele en yakın olan yer bodrum katıydı. Gökhan’sa bundan ilham alarak bu kısma bodrum kat demiş, onun evinin temellerinin hemen bu katın altında olduğunu ifade etmişti.

Eğer bodrum katı olmasaydı Gökhane de olmazdı.

Dakikalar sonra tüm hazırlıklar bittiğinde artık klibi çekmek için hazırlardı. Gökhan elektro gitarıyla sahnenin ortasındaki yerini alırken Barış da bas gitarla onun soluna geçti, Yağız da sahnenin sağında baterinin başında oturuyordu. Akın ve Sinem hareketli kameradan sorumluydu, Göksel’se ana kameradan çekim yapacaktı.

“Hazır mısın sevgilim?” diye sordu Göksel.

“Hazırım,” diye onayladı Gökhan. Arkadaşlarına baktı. “Beyler ya siz?”

İkisi de, “Hazırım,” dedi.

“Hepimiz hazırız,” dedi Gökhan. “Başlayabiliriz.”

Göksel başını salladıktan sonra koltuğa oturup kameranın başına geçti. Bir eli deklanşöre basmak için hazırda beklerken diğer elini de üç parmağı havada kalacak şekilde yukarı kaldırdı ve geriye doğru saydı:

“Üç, iki, bir, kayıt.”

 

SON

TEŞEKKÜRLER

14 Mart 2021’de ilk tohumları zihnime düşen, hızlıca filizlenen ve 19 Mart 2021’de kurgu daha tam oturmamışken yazmaya başladığım, beni çok heyecanlandıran bir kurguydu Kadrajdaki Dünyalar. 3 Temmuz 2022’de ilk bölümünü internet üzerinden yayımladığımda bunun muhteşem bir yolculuk olacağını biliyordum, nitekim öyle de oldu. Yazarken yeri geldi kahkahalarla güldüm, yeri geldi hıçkırarak ağladım ve şunu rahatça söyleyebilirim ki her bir satırını hissederek yazdım. Umarım okur da her satırını hissederek okumuş, kitabın son cümlesini okuduğunda benim hissettiğim o sıcaklığı da hissetmiştir.

Teşekkürlerin en büyüğü biricik dostum Özlem’e. Kurgudan ona bahsettiğim ilk andan beri bana ve kurguya inandı, sonsuz destek verdi ve yayımlamam konusunda beni cesaretlendirdi. Bana, kurguya ve Göksel’e, Gökhan’a ve diğer tüm kahramanlara inandığı için, her yeni bölüm sonunda bana attığı ses kayıtlarıyla devam etmem için ihtiyacım olan desteği verdiği için kendisine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Kurgu daha iki üç bölümden ibaretken kurguyu okuyan, kurguyu ne kadar sevdiğini belirten ve kesinlikle devamını yazmam gerektiğini söyleyen Kadrajdaki Dünyalar’ın ilk okuru canım dostum Mihriban’a da çok teşekkür ediyorum. Belki de o olmasaydı ben bu kitabı tozlu raflara kaldıracak, kim bilir belki bir daha yüzüne bile bakmayacaktım.

Yazarlığımı her zaman takdir eden, ben bazen kendime inanmasam bile bana her zaman inanan ve ne olursa olsun yazmaya devam etmem gerektiğini söyleyen; Kadrajdaki Dünyalar olmasa bile diğer eserlerimi okuyup bana dünya tatlısı yorumlar yapan güzel dostum Yağmur’a da çok teşekkür ederim. Sen sadece arkadaşının eserlerini okudun ama onları okumak için zaman ayırman, bana kalemim ve hayal gücüm hakkında güzel şeyler söylemen benim için dünyalar kadar anlam ifade ediyordu.

Bir diğer teşekkürümü de yazmak hakkında uzun ve keyifli sohbetler ettiğim, bu konuda beni anladığını çok iyi bildiğim ve her zaman ortak paydada buluştuğum canım Numan’a etmek istiyorum. Kendi sitemdeki eserlerimin altına yazdığın o tatlı cümlelerin benim için ne kadar anlam ifade ettiğini tahmin bile edemezsin.

Ve son olarak okuyan, tepki veren, Kadrajdaki Dünyalar ve diğer eserlerim için bir şekilde benimle iletişime geçip destek olan tüm okurlarıma teşekkür ederim. Bu serüven sizlerle çok daha güzel oldu, daha büyük anlamlar kazandı.

Kadrajdaki Dünyalar bitti ama daha yazacak çok şeyim, anlatacak çok öyküm var. Onların zamanı geldiğinde yeniden satırlarda buluşmak dileğiyle.

İyi ki varsınız, hep var olun.

Ve bugün 9 Temmuz, Gökhan Uygur'un doğum günü. İyi ki doğdun, iyi ki önce zihnimde sonra da satırlarımda var oldun Gökhan. Her göğe baktığımda orada olduğunu bileceğim.

Sevgilerimle,

Eylem Öykü Özdemir ya da kısaca EÖÖ.

Bölüm Fotoğrafları: Marie Line Robin, Markus Spiske, Keith Wako, Eric Jo

]]>
Sun, 09 Jul 2023 13:30:00 +0300 eylemoykuozdemir
EVİM NERESİ? (7) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-7 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-7              İşyerine uğrayıp mı, sonra KBNE firmasına geçsem, yoksa doğrudan mı gitsem karar vermeye çalışarak otobüse bindim. Bir önceki gün firmada karşılaştığım olaylar beynimde sürekli dolanıp duruyordu. Mesaj gelmiş, bir hafta KBNE firmasında çalışma görevim bildiriliyor.

            Masama yerleşip, bigisayarı açtım. Şifre konmamış doğal olarak. Şahsıma ait değil, masa üstünde bir sürü klasör dosya var. Kodlanmış isimlerden ne dosyaları olduğuna dair fikir yürütemiyorum. Muhasebe, Hesap işleri, bütçe, maliye gibi bana tanıdık bir isimle dosya var mı diye kontrol ederken şirket görevlisi odama geldi:

-          Tam ihtiyaç duyduğumda buradasınız. Günaydın. Bu bilgisayarda pek çok veri var. Kendimle ilgili olanlara ulaşmakta zorlandım. Acaba rica etsem, buradaki dosyalardan benim ihtiyacım olanları ayırıp belirli bir yerde depolayabilir miyiz? Diğer dosyalarınıza ilişmek istemem.

-          Ne demek onların hepsi sizin istifadenize oluşturulmuş dosyalar. İhtiyaç sinyali aldığım için buradayım.

-          Öyle mi? Geldiğimi gören arkadaşlar size çağrı göndermiş olmalı.

-          Hayır artık sizinle direkt bağlantıdayız. Bir haftalık sürede uyuduğunuz yerdeki hazırlıklar da tamamlanacak. Artık kesintisiz irtibatta olacağız.

-          Bakın artık neye nasıl yorum yapacağım konusunda delirmek üzereyim. Sizin zannettiğiniz kişi olamam. Bütün söyledikleriniz bana gizemli, anlamsız geliyor. Ben sıradan bir insanım. Belli ki, karıştırmışsınız. Doğduğum aile, ev belli, büyüdüğüm şartlar belli. İnanın hiçbirinde bilinmeyen bir taraf yok. Daha fazlasına dahil olmadan bunu netleştirmek istiyorum.

-          Elbette bu söylediklerinizde bir gariplik olamaz. Öyle olması için her şey ayarlandı. Süreç de zaten bu dünyadaki zaman, mekân algısına uyumlanmak için beklenildi. Oysa bizim evrenimizde herşey dün planlandı ve eyleme kondu. Siz bunu güneş hareketleri ile ölçümlüyorsunuz. Yani sizin gün, ay, yıl diye saydıklarınız bizde mevcut değil. Herşey birbirine bağlı gerçekleşir. Zaman ve mekân aynı anda her yerdir. Bu düzende bozulmalar bizim evrenimizi de etkileyecek kadar çoğaldığı için yapılması gerekenler devreye girdirildi.

-          Sizin evreniniz neresi, başka gezegen, başka boyut, geçmiş veya gelecekten mi sözediyorsunuz.

-          Aynı evrendeyiz ama farklı düzenlerdeyiz. Sizin özellikleriniz bizi algılayamayacak nesnellikte, ama bir o kadar da bilinç boyutunuz bu evrenin temel varlık sebebi. İnsan evrenin kaynağı gibi düşün, yani çekirdek sizsiniz. İnsan var, oradan filizlenen enerji ile kâinatın sistemleri bir çarkın dişlileri gibi birbirini harekete geçiriyor.

-          O zaman bütün insanlar bu rolü ile varlar. Ben niye ayrı düşünülüyorum, sizin veya birileri tarafından.

-          Bizim varlık özelliklerimiz sizden farklı. Bu nedenle görevlerimiz de farklı.Direkt müdahele edemeyiz, bu dünyanın sisteminden uyumlanarak yapılması gerekenler projelendirildi. Ara bir türle görevlerin yapılması mümkün. Siz bu ara türsünüz. İnsan yönünüz ve bizden aldığınız DNA ile de bizim gücümüzle çok şeyler yapabileceğiz. Bu arada sadece siz değilsiniz. Böyle görevli başka ara türler de var. Ama irtibatlandırılmayacaksınız. Dünyanın selameti için. Karmaşa yaratmak istemiyoruz.

Korkmaya başlamıştım. Gece ve daha önce kâbus zannettiğim yaşananlar gerçek miydi? Ben garip bir varlık mıydım? Kendimi insan sanıyordum, öyle mi? Kedim aklıma geldi. Zavallı evde yetiştirildiği ve başka hemcinslerini bilmediği için, bizim gibi konuşmaya çalışıyor, patisiyle tokat atma halleri sergiliyor, yatarken karnı yukarıda uyuyordu. Annemin “hayvanı da hayvanlıktan çıkardınız, bu kendini insan sanıyor” diye söylenmesini hatırladım.

        Sessizliğimi yanıma gelen görevliyi farkettiğmde bozdum:

-          Evet ben şirketin hesaplarının nasıl yönetildiğini, bütçelendirildiğini ve vergiye matrah olacak verilere nasıl ulaşacağımızı, hangi verileri bize aktaracağınızı çözeceğimi biliyorum. Görevin bu olmadığını anladım.

Görevli, duygusal hiçbir tepki göstermiyordu:

-          Gerekli olanlari bilmeye başlayacaksınız. Şirket ile ilgili olanlar kamufle görevler. Onlar sorun olmayacak. Zaten bilgisayar yazılımlarımız size bütün ayrıntıları gösterecek kadar kolay anlaşılır düzenekte. Masanızdaki bilgisayardan başlayalım. Bu bilgisayar evinizin fiziksel bilgilerinde ihtiyaç duyacağınız bütün verileri içeriyor. Ve an be an bizim evrenimizden güncelleniyor.

-          Evimin fiziksel bilgilerini bilmek için ona ihtiyacım olmaz sanırım. İsterseniz Navigasyon sisteminden hemen bakalım. Hangi ulaşım aracıyla ne kadar sürer, trafiğin durumu nedir? Yol üzeri ihtiyaç duyabileceğim ve karşılamam için hangi alışveriş yerleri mevcut hepsi olmasa da üç aşağı beş yukarı var.

-          Evet, bunun gibi biraz. Ama sizin eviniz derken, eviniz neresi?

-          Adresimi biliyorsunuz sanırım, isterseniz söyleyeyim.

-          Eviniz, yuvanız bütün dünya!

-          Yani öyle de denebilir. Güneş sisteminde, dünya gezegeninde yaşıyorum sonuçta. Bu bilgisayarda Google Earth var diyorsunuz.

-          Daha fazlası. İsterseniz zihinsel uyumlanmalara başlayalım. Lütfen şu cihazı başınıza takar mısınız?

-          Beni hipnotize etmeyeceksiniz değil mi?

-          Şahsen etkilerini nasıl algılayacağınızı bilmiyorum. Ben de ilk defa tanık olacağım. Ama bilinciniz yerinde olacak, ona eminim.

-          Yapay zekâ gibi bir aktarım mı olacak. Olamaz da. Sonuç da çip falan takılmadı bana. Bir dakika. Yoksa çiplendim mi?

-          Sizin çip dediğiniz ilkel bir aracıya ihtiyacınız yok. Hücre yapınız bu özelliklere sahip.

-          Yani doğru anladım öyle bir şey olacak. Bütün dilleri konuşup anlayabileceğim, istediğim bilgiyi sistemlere bağlanıp alabileceğim. Ayaklı bilgisayar olacağım öyle mi? Ya ben insan özelliklerimi daha çok istiyor, bu kadar çok farklı beceriye sahip olmak istemiyorsam. Bu daha önce yapıldı mı? Böyle birini görmeye ihtiyacım var. Denek olmak istemiyorum.

-          Bunu siz onaylamasanız da yapacağız. Daha doğrusu yaptık. Ama uyumunuzu dünya hızında sağlamak için, size eşgüdümlü olarak yürütmeye çalışıyoruz. Hatırlatırım, bizim mekân ve zaman algımız yok. Sizin bu algınız ile hareket edersek başlangıçta daha iyi uyumlanırsınız.

-          Dün gece mi yoksa, uykumda, gölgeler hatırlıyorum. Kâbus değil miydi?

-          Evet, doğrudur, izin verin bilinç düzeyinize çıkaralım. Şimdi aleti kullanmama izin verir misiniz? Rahatsız olduğunuzda durur, iptal edebilir, erteleyebiliriz.

Başımın etrafını çevreleyen metal mi, plastik mi olduğunu kestiremediğim bir çember yerleştirdikten sonra, başımın birkaç yerine küçük yuvarlakları yerleştirdi. Çok küçük bir temas ve soğukluk hissettim.

-          Gözlerinizi kapatın ve sadece zihninize odaklanın. Ve ilginizi çeken, daha ayrıntılı incelemek istediklerinizi alıkoyun, detaylarında daha uzun süre kalmaya çalışın. Meditasyon dediğiniz bir işlem var. Ona benzetebilirim. İsteyin, hayal edin, somutlaştırın.

Beynimde huzurun sesi oluştu adeta. Karanlığın içinde daha önce hiç görmediğim renkler…Bilgi akışı olacak mı diye beklerken, hiçbir şeye benzetemediğim şekiller önümde netleşmeye başladı. Sürekli hareket halinde idiler. Yavaş yavaş ilginç bulduğum şekillere daha yakından bakmayı arzu edip dikkatimi onda sabitliyordum. Çok uzun sürmedi:

-          Tamamlandı, çok başarılıydınız. Bundan hiç şüphemiz yok.

-          Bitti mi gerçekten.

Gözlerimi açtığımda bilgisayar ekranında gördüğüm görüntünün beynimde oluşanla aynı olduğunu farkettim. Şaşkınlığım geçmeden, gözlerim açık olarak şekilleri incelemeye detaylara odaklanmaya devam ettim. Bilgisayar benim zihnime göre ekran görüntüsü veriyordu. Esasen ekrana gerek olmadan zihnimde görüntünün oluştuğunu söylemeliyim.

]]>
Tue, 20 Jun 2023 21:03:00 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
Kadrajdaki Dünyalar | 29. Kare: Bir Aile Portresi https://edebiyatblog.com/kd-29kare-bir-aile-portresi https://edebiyatblog.com/kd-29kare-bir-aile-portresi Bölüm fotoğrafı: Rakicevic Nenad

Önceki akşam

Ankara’da havanın kasvet koktuğu günlerden biriydi. Gökyüzü öylesine bulutluydu ki değil yıldızları görmek, Ay’ı görmek bile mümkün değildi. Pencerenin önündeki sandalyede oturan Göktuğ Uygur kahverengi gözlerini karanlık gökyüzünde gezdirdikten sonra bakışlarını evlerinin önündeki caddeye çevirdi. Cadde her zamanki gibi hareketliydi, araçlarla yayaların nabzı bu akşam da yüksekti.

Göktuğ’un telefonu çalmaya başlayınca orta yaşlı adam düşüncelere dalmış olduğu için bir an irkildi. Telefonunun seslide olduğunu bile bilmiyordu. Sesin nereden geldiğini anlamak için bakışlarını salonun içinde gezdirdi ve telefonunun koltuğun üstünde olduğunu gördü. Sandalyeden kalkıp koltuğa yürüdü. Ekranı aşağıda kalan telefonunu eline aldığında arayanın yeğeni Aykut olduğunu gördü.

“Efendim Aykut?” diye açtı telefonu.

“Yarın akşam Gökhan sınıf arkadaşlarıyla beraber sahne alacak,” diye hemen konuya girdi Aykut. “Aslında bunu o gün mesajlaştığımızda söylemişti ama sana söylemedim çünkü bilmeye hakkın olmadığını düşündüm. Ona yaşattığınız bunca şeyden sonra, aradan geçen bunca zamandan sonra; siz de o da kendi yolunda ilerlerken ve hayatını bir şekilde rayına oturtmuşken her şeyin bu şekilde kalması gerektiğini düşündüm ama çok geçmeden buna karar verecek kişinin ben olmadığını anladım. Ona yaşattığınız hiçbir şeyi hak etmiyordu. Eğer ondan özür dileyecek ve sil baştan bir başlangıç yapmak için şans isteyecekseniz Gökhan yarın Fatih’teki ana kampüste sahne alacak, onu orada bulabilirsiniz. Sizin nefret ettiğiniz, onunsa âşık olduğu şeyi yaparken onu izleyebilirsiniz, cesaret ederseniz onun karşısına da çıkabilirsiniz.”

Göktuğ duydukları karşısında şoke oldu. Aykut’la iletişime geçip ondan Gökhan’a mesaj atmasını, hayatının nasıl gittiğini öğrenmesini o istemişti. Gökhan’ın hayatında her şeyin yolunda gittiğini öğrenen Aykut’sa bunu bozmak istememiş, Göktuğ’a yalan söyleyerek Gökhan’ın kendisiyle pek konuşmadığını, kişisel hiçbir şey paylaşmadığını ve konuşmayı çok kısa tuttuğunu belirtmişti. Bu bilgi Göktuğ’un cesaretini kırmış ve onun yine kabuğuna çekilmesine neden olmuştu.

“Yarın mı?” diye sordu Göktuğ. “Yarın akşam?”

“Yarın akşam,” diye onayladı Aykut. “Ana kampüste olacaklar. Etkinliğin ayrıntılarını bilmiyorum ama onu da siz öğrenirsiniz artık. Muhtemelen kültür merkezinde olacaktır, Gökhan salonda olacağını söyledi.”

“Orasını ben öğrenirim.”

“Gökhan’ın hayatında şu an her şey yolunda gidiyor. Onunla yakın değilim ama onunla beraber büyüdük sayılır, altın gibi bir kalbi olduğunu biliyorum ve bunlara dayanarak birkaç çift laf etmek istiyorum. Eğer işleri iyice sarpa sardıracaksanız, üç buçuk sene sonra ona ikinci bir travma yaşatacaksanız ve onun olduğu kişiye saygı duymayıp onu yine bir ağaç gibi yontmaya çalışacaksanız sakın karşısına çıkmayın. Şu an Gökhan’ın çok iyi arkadaşları var, hayalindeki bölümde okuyan oldukça başarılı bir müzisyen ve hayatı beraber paylaştığı, çok da sevdiği bir kız arkadaşı var. Eğer beceremeyeceğinize dair en ufak bir şüpheniz varsa sakın oraya gitmeyin. Şu an sana saygısızlık yaptığımı düşünme, sana akıl da vermeye çalışmıyorum; sadece bir evlat olarak kendimi Gökhan’ın yerine koyuyor ve onun yerinde olsaydım ne isterdim diye düşünerek konuşuyorum. Bana tüm bu şeyleri yaşatan ailem yıllar sonra karşıma çıkacak olsaydı onlarla sil baştan güzel bir başlangıç yapmak isterdim, aynı şeyleri tekrardan yaşamak değil.”

“Oğlumu çok özledim Aykut. Ona çok korkunç şeyler yaşattığımı biliyorum ama kendime de çok korkunç şeyler yaşattım. Artık korkunç şeyler yaşamak istemiyorum, özlemin beni yiyip bitirmesini istemiyorum, sessiz ve ruhsuz bir evde yaşamak istemiyorum. Yarın akşam Fatih’teki ana kampüste dedin. Orada olacağız.”

“Umarım hiçbir şey için çok geç kalmamışsınızdır. Bunu yürekten diliyorum dayı. Hepiniz için ama en çok da Gökhan için her zaman en iyisini dilerim.”

“Sağ ol Aykut, teşekkür ederim.”

“Teşekkür etmene gerek yok, sadece söylediğime pişman etme yeter.”

“Etmeyeceğimden emin olabilirsin.”

“Emin olmayı isterim. İyi akşamlar dayı.”

“İyi akşamlar.”

Göktuğ telefonu kapatınca bir adım sesi duydu. Başını çevirdiğinde salonun kapısında duran eşini gördü. Hande Uygur’un yüzündeki şaşkın ifadeden onun konuşulanları duyduğunu anladı.

“Aykut’la konuştum,” dedi Göktuğ. “Gökhan yarın akşam sınıf arkadaşlarıyla bir konser verecekmiş, Fatih’teki ana kampüste olacaklar—”

Hande onun boynuna sarıldığında Göktuğ’un cümlesi yarıda kesildi. Hande hüngür hüngür ağlamaya başladığında Göktuğ da kollarını yavaşça onun ince beline sardı.

“Göktuğ,” dedi Hande hıçkırıklarının arasından. “Onu çok özledim.”

“Ben de çok özledim,” diye cevapladı Göktuğ. Kendini daha fazla tutamamış, o da ağlamaya başlamıştı. “Gidip oğlumuza kavuşalım.”

“Kavuşalım. Yarın işten erken çıkarsın, biz de hemen gideriz. Konser tam olarak neredeymiş?”

“Bilmiyorum, Aykut da bilmiyor ama öğrenirim. Gökhan ona bir salonda olacağını söylemiş, muhtemelen kampüsün içindeki bir kültür merkezindedir. Duyurusu yapılmıştır.”

“Hemen öğren.” Hande geri çekilip onun yüzüne baktı. “Aykut Gökhan’la ne zaman konuşmuş? Neden haber vermedin?”

“Eğer bir sonuç çıkmazsa diye boşuna umutlanmanı istemedim. Aykut aslında Gökhan’a 6 Aralık’ta yazdı, Gökhan da ona bunları o gün söylemiş fakat Aykut bana söylemedi; bilmeye hakkımız olmadığını düşünmüş ama az önce arayıp söyledi işte. Buna karar verecek kişi olmadığını anlamış.”

“Ona gidelim Göktuğ, Gökhan’a gidelim.”

“Gideceğiz.”

“Bizi affeder mi? Ya yüzümüze bile bakmazsa? Ya bizden nefret ediyorsa? O zaman ne olacak?”

“Bilmiyorum,” dedi Göktuğ dürüstçe. “Ama şansımı denemek istiyorum. Eğer onun bizi istememesine dayanamayacağını düşünüyorsan gitmeyebiliriz.”

“Hayır hayır,” dedi Hande hemen. “Onun yokluğunu zaten yeterince yaşadık, bizi affetmesi ihtimaline tutunup oraya gideceğim. Üç buçuk sene oldu Göktuğ, koskoca üç buçuk sene.”

“Biliyorum,” diyen Göktuğ yutkundu. “Sen yarın bize birkaç eşya hazırlarsın, ben gelince yola çıkarız.”

“Konserin tam yerini, saatini öğren.”

“Merak etme, bu işin en kolay kısmı.”

Hande yeniden ona sarıldığında Göktuğ da kollarını yeniden onun beline sardı. Gökhan’ın gidişinden sonra araları her geçen gün açılan ve paylaştıkları şeyler gün geçtikçe azalan karı koca birbirine sarılmayalı aylar olmuştu. Uzun zamandır günleri sessiz kahvaltılarla, ruhsuz akşam yemekleriyle ve hafta sonları bile birlikte hiçbir şey yapmadan geçiyordu. Göktuğ’un zamanının çoğu askeriyede geçiyordu, Hande’yse çoğu zaman evde ev işleriyle uğraşıyordu. Aralarındaki iletişim o kadar zayıftı ki ikisi de Gökhan’ı çok özlemesine rağmen bunu birbirlerine söylememişti, ta ki bu önemli gelişmeye kadar.

“Onu tamamen unuttuğunu düşünüyordum,” diye itiraf etti Hande. “Sanki hiç var olmamış gibi hafızandan sildiğini düşünüyordum.”

“İnsan evladını nasıl unutabilir?” dedi Göktuğ onun saçlarını okşarken. “Gitmesinden sonra ona aylarca çok kızgın kaldım, ne hâli varsa görsün dedim, İstanbul’da beceremeyip bize geri döner sandım ama yanıldım, çok yanıldım. Hatalıydım Hande, ikimiz de hatalıydık; ona korkunç şeyler yaşattık, kendimize korkunç şeyler yaşattık, ailemize korkunç şeyler yaşattık. Biricik oğlumuzu elimizin tersiyle ittik resmen, ona gitmekten başka çare bırakmadık. Gökhan’a kızgınlığım geçince bize kızmaya başladım, sana ve bana. Birkaç ay da bu kızgınlıkla geçti. Sonra ne oldu biliyor musun? Kızgınlığın hiçbir işe yaramadığını öğrendim. Olan olmuştu, yaşananları geri alma şansımız yoktu. Sonra korkunç bir özlem duygusu hissettim, beni içten içe yemeye başladı ve zamanla da tüketmeye başladı. Gökhan’ı görmeliydim, onunla konuşup ondan özür dilemeli ve baştan başlamak için bir şans istemeliydim; bunu biliyordum. Aklıma Aykut gelince onu aradım, geçmişte Gökhan’la konuştuklarını biliyordum. Aykut, Gökhan’la iletişime geçmeyi kabul etti ve ona mesaj attı. O gün Gökhan’ın konuşmayı kısa kestiğini, onunla mesafeli konuştuğunu ve pek bir şey anlatmadığını söyledi; ben de inandım ve eğer Aykut’a bile mesafeli davranıyorsa bizim yüzümüze bile bakmaz diye düşündüm. Aykut az önce arayıp bana gerçeği söyledi, bu haberi verdi. Kendince Gökhan’ı korumak istemişti, haklıydı da. Ben artık oğlumu görmek istiyorum, eğer o da isterse yeniden bir aile olalım istiyorum Hande.”

Hande yeniden ağlamaya başladı. Eşinin boynunda birkaç dakika boyunca ağlayan Hande, teselliyi yirmi üç senedir evli olduğu Göktuğ’un kollarında buldu. Göktuğ’sa sessizce birkaç damla gözyaşı döküp şefkatle onun saçlarını okşadı, yanında olduğunu hissettirdi. Yirmi üç senede sayısız şey paylaşmışlardı ama şu an paylaştıkları acı, pişmanlık, hüzün; aynı zamanda sevinç ve umut duyguları paylaştıkları en özel şeylerdendi.

“Aslında onu hiçbir zaman anlamadık,” dedi Hande yanağı Göktuğ’un omzuna yaslıyken. “Dinlemedik, düşüncelerini önemsemedik, görmezden geldik. Onun için her şeyin en iyisini bizim bildiğimizi düşündük ama yanıldık. Bu kadar şeyden sonra bizi affedebilecek mi Göktuğ?”

“Cevabını bilmiyorum ama affetmesini istediğimi çok iyi biliyorum,” dedi Göktuğ. “Cevabını yarın öğreneceğiz. Hadi ağlama artık, güzel şeyler düşün ki güzel şeyler olsun.”

Hande geri çekildiğinde Göktuğ onun ıslak yanaklarını nazikçe sildi ve karşısında duran bu yüze baktı. 47 yaşındaki Hande’nin yüzü kırışıklıklara ev sahipliği yapmaya başlayalı çok olmuştu, biraz dibi gelen saçlarındaki beyazların sayısı da çok fazlaydı. Hande artık genç bir kadın değildi ama hâlâ güzeldi, hâlâ Göktuğ’un görür görmez etkilendiği o kadındı, hâlâ daha sevdiği o kadındı.

“Güzel şeylerin olmasına çok ihtiyacım var,” dedi Hande de onun yüzüne bakarak. Ellerini yanaklarındaki Göktuğ’un ellerinin üzerine koydu. “Oğluma kavuşmaya çok ihtiyacım var.”

“Umuyorum ki kavuşacağız. İyi düşünelim.”

Yıllardır birbirinden uzak yatan çift, o gece birbirine sarılarak ve huzurla uyudu. Ertesi gün Göktuğ yine erkenden işe gitti. İşteyken İstanbul Üniversitesinin internet sitesinden konserin yerini ve saatini öğrenen Göktuğ, okulla da iletişime geçip bilgileri teyit etti. Konser saat 20.00’de, Aykut’un da tahmin ettiği gibi bir kültür merkezinde olacaktı. Bu işi de halleden Göktuğ öğleden sonra binbaşıyla konuştu.

“Bugün erken çıkacağım,” dedi Göktuğ. “Önümüzdeki hafta için izin alma durumum olabilir, sana haber veririm. Ben yokken burası sana emanet.”

“Tamam komutanım,” dedi binbaşı. Göktuğ’la yıllardır çalışmanın getirdiği samimiyetle sordu: “Her şey yolundadır umarım?”

“Yolunda. İstanbul’a gideceğim, duruma göre birkaç gün kalabilirim. Akşam orada olmam gerek, bu yüzden erken çıkacağım.”

“Son dakikada gelişen bir olay sanırım. Hiç bahsetmediniz.”

“Evet, dün gece kesinleşti. Ben şimdi çıkıyorum, gerisi sende.”

“Emredersiniz komutanım.”

Binbaşı ona asker selamı verdiğinde Göktuğ da ayağa kalkarak onu aynı şekilde selamladı. Binbaşı odadan çıktıktan sonra Göktuğ da şapkasını alarak odasından çıktı ve kapısını kilitledi. Şapkasını takan yarbay, uzun koridorun sonundaki çıkış kapısına doğru yürümeye başladığında adım sesleri koridorda yankılanmaya başladı. Kapıya yakın olan astları onu fark ettiğinde saygı duruşuna geçti.

“İyi günler asker,” dedi Göktuğ onların önünden geçerken.

“Sağ olun komutanım,” dedi ikisi de asker selamı vererek.

Göktuğ binadan çıktığında gökyüzüne baktı. Hava çok soğuktu fakat güneş yüzünü gösteriyordu. Gökte gördüğü güneş, Göktuğ’u umutlandırdı. Hava ne kadar soğuk olursa olsun güneş buradaydı, belki ısıtmıyordu ama aydınlatmaya devam ediyordu.

Kendi kendine gülümseyen yarbay bahçeye park ettiği arabasına ilerledi ve yakınlardaki bir müzik mağazasına sürdü. İçeri girdiğinde onu otuzlu yaşlarının sonundaki bir erkek satış danışmanı karşıladı.

“Hoş geldiniz,” dedi satış danışmanı gülümseyerek.

“Hoş buldum,” dedi Göktuğ. Etrafına şöyle bir baktı. Renk renk, marka marka gitarlar, kemanlar, çellolar ve daha nice enstrüman mağazanın içine yerleştirilmişti. “Klasik gitar almak istiyorum.”

“Elbette, aklınızda bir marka var mı?”

“Dürüst olmam gerekirse hiçbir fikrimin olmadığı bir alan ama kaliteli bir şeyler bakıyorum. Oğluma hediye alacağım.”

“Ne güzel,” dedi satış danışmanı gülümseyerek. “Oğlunuz kaç yaşında?”

“Yirmi bir. Konservatuvarda okuyor, son senesi.”

“Çok güzel, çok güzel,” dedi duyduklarından çok memnun kalan satış danışmanı. “Çok kaliteli modellerimiz var, isterseniz göstereyim. Oğlunuzun çok seveceğinden eminim.”

“Çok sevinirim.”

Göktuğ satış danışmanının tavsiyesiyle Fender marka bir klasik gitarda karar kıldı. Fender, Gökhan’ın en sevdiği markaydı ve elektro gitarı da Fender markaydı; Göktuğ bunları bilmiyordu ama bilmemesi bu durumu güzel bir tesadüf hâline dönüştürüyordu.

“Piyanoların fiyatları ne kadar?” diye sordu Göktuğ. “Oğlum piyano da çalıyor.”

“Milyon liralık kuyruklu piyanolar da var, birkaç bin liralık dijital piyanolar da var,” dedi satış danışmanı. “Tamamen bütçeye, istenilen sese göre değişiyor. Sizin oğlunuz konservatuvar öğrencisi olduğuna göre akustik piyano çalıyordur, bunun için de duvar piyanolarını önerebilirim ama fiyatları yüksektir.”

Göktuğ siyah bir duvar piyanosuna yaklaştı. Gökhan’ın piyano da çaldığını biliyordu fakat onu daha önce hiç dinlememişti. Gökhan lisedeyken de arkadaşlarıyla bir gösteri sergilemişti ama Göktuğ yoğun iş programını öne sürerek izlemeye gitmemişti, Hande de gitmemişti. Gökhan’ın müzik tutkusu onlara hep çocukça ve geçici bir heves gibi gelmişti, anlamsız gelmişti ama karı koca ne kadar yanıldıklarını artık çok iyi biliyordu.

“Piyano kısmını oğluma bırakacağım,” dedi Göktuğ. Başını çevirip yanında duran satış danışmanına baktı. “Kendisi ne isterse onu alırım. Şimdi gitarı alıp gideyim. Gitar için sağlam bir çanta da istiyorum.”

“Elbette,” dedi satış danışmanı gülümseyerek. “Oğlunuz sizin gibi bir ebeveyni olduğu için çok şanslı. Çocuklarının müziğe olan ilgisini görmezden gelen ve onlara asla destek olmayan o kadar ebeveyn var ki şaşırırsınız.”

Göktuğ bir yumrunun boğazına oturduğunu hissetti ve boğazını temizleme ihtiyacı duydu. Satış danışmanı onun da o ebeveynlerden biri olduğunu nereden bilebilirdi ki? Gökhan’a hiçbir zaman destek olmadığını, onun müziğe olan tutkusunu hep hor gördüğünü, ona hiç inancı olmadığını nereden bilebilirdi? Gökhan konservatuvar sınavlarına gireceğini söylediğinde gitarını parçaladığını, onu evi terk etmek ve kendi hayallerinin peşinden gitmek zorunda bıraktığını, üç buçuk senedir de görüşmediklerini nereden bilebilirdi? Söylediği bu iki cümlenin şu an onu paramparça ettiğini bilmediği gibi bunları da bilemezdi.

“Ödeme kısmına geçebiliriz,” dedi Göktuğ sadece. “Biraz acelem var.”

“Tabii ki, buyurun.”

Göktuğ gitarın ve çantanın fiyatını ödedi.

“Oğlunuzun güzel günlerde çalması dileklerimle,” dedi satış danışmanı. Gülümsedi. “Hayırlı olsun.”

“Her şey için çok teşekkür ederim,” dedi Göktuğ. Onunla tokalaştı. “İyi günler.”

“Asıl ben teşekkür ederim. Size de iyi günler.”

Satış danışmanı onu kapıya kadar geçirdi. Hemen mağazanın önüne bıraktığı arabasının arka kapısını açan Göktuğ, gitar çantasını arka koltuğa uzunlamasına koyduktan sonra şoför koltuğuna oturdu.

Üç buçuk sene önce bir gitarı paramparça etmişti, şimdiyse yepyeni bir tanesiyle Gökhan’ın yanına gidiyordu. Parçalanan gitarın yenisi alınabilirdi ama parçalanan bir kalbi yeniden kazanmak mümkün olacak mıydı? Bunun cevabını da öğrenmek üzereydi.

Göktuğ eve vardığında Hande’yi her şeyi hazırlamış bir şekilde kendisini beklerken buldu.

“Hoş geldin,” dedi Hande gülümseyerek. “Ben de seni bekliyordum.”

“Hoş buldum,” dedi Göktuğ. “Her şeyi hazırladın mı?”

“Hazırladım. Kıyafetten iç çamaşırına, bakım ürünlerine kadar her şeyi hallettim.”

“Ellerine sağlık. Bir elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştireyim, çıkalım. Sen böyle mi geleceksin?”

Hande, boyu dizlerinde biten ekose desenli bir elbise giymişti.

“Evet,” dedi Hande üzerine bakarak. “Olmamış mı?”

“Aksine, çok güzel olmuş,” diyen Göktuğ gülümsedi. “Çok şıksın.”

“Üç buçuk sene sonra oğlumuzun karşısına çıkacağımızı düşününce şık olmam gerektiğine karar verdim ve teşekkür ederim.”

“İyi düşünmüşsün. Ben de takım elbise giyeceğim.”

“Bunu tahmin ettiğim için beyaz gömleğinle lacivert takımını ütüledim, odada duruyor.”

“Her şeyi de düşünmüşsün. Teşekkür ederim, ellerine sağlık.”

“Rica ederim.”

Göktuğ da üstünü değiştirip hazırlanınca evden ayrıldılar. Göktuğ valizi bagaja koyarken Hande de ön koltuğa oturdu. Emniyet kemerini takarken arka koltuktaki gitar çantasını fark etti. Kemeri takmaktan vazgeçen Hande arka koltuğa uzandı ve elini çantanın sert yüzeyinde gezdirdi.

Göktuğ kapıyı açıp şoför koltuğuna oturdu. Hande’nin gitarı fark ettiğini gördü.

“Dünyanın en mantıklı fikri olmadığını biliyorum ama ona yeni bir gitar almak istedim,” dedi Göktuğ. “Yüzümüze bile bakmama, bu gitarın varlığından da asla haberdar olmama ihtimali var ama aldım işte. Paramparça ettiğim ve yenisini alabileceğim tek şey gitarıydı, ben de aldım.”

“Çok iyi düşünmüşsün,” dedi Hande duygu dolu bir gülümsemeyle. “Markası ne?”

“Fender. Satış danışmanı çok popüler ve kaliteli bir marka olduğunu söyledi, zaten fiyatından da belli oluyordu.”

Fender mı? Gerçekten mi?”

“Evet, niye?”

“Gökhan’ın çok sevdiği bir markaydı. Elektro gitarlarının çok iyi olduğunu söylediğini hatırlıyorum, almayı çok istiyordu. Bir gün odasına girdiğimde onu markanın gitarlarına bakarken görmüştüm, o zaman söylemişti.”

“Gerçekten mi?” dedi Göktuğ şaşırarak.

“Gerçekten,” dedi Hande başını sallayıp. “Bilmiyor muydun?”

“Hayır. Onunla müzik hakkında hiç konuşmadık ki.”

“Benim de pek konuştuğum söylenemez zaten ama çok güzel bir tesadüf olmuş. Umutlu hissettim.”

“Şu an ben de öyle hissettim. Hadi gidip oğlumuza kavuşalım.”

Ankara’dan İstanbul’a yola çıkan Göktuğ ve Hande Uygur, İstanbul’a akşam yediyi geçe girdiler. Onları korkunç bir şehir içi trafiği karşıladı. Göktuğ köprüden gitmeyi düşünüyordu ama trafik bu hâldeyken ve vakitleri de oldukça azalmışken Avrasya Tüneli’ni kullanmak en mantıklısıydı.

“Trafik çok kötü,” dedi Hande telaşlı gözlerle etrafına bakarken. “Yetişebilecek miyiz?”

“Elbette yetişeceğiz,” dedi Göktuğ. “Tünelden geçeceğim, zaten navigasyon da oraya yönlendiriyor. Köprü tıkalı.”

“En kısa yol neresiyse oradan gidelim. Saat çok yaklaştı. Onu kaçırmak istemiyorum.”

“Kaçırmayacağız, rahatla lütfen.”

Tünelden karşıya geçen çift Fatih’e ulaştı, buradaki trafiği de atlatıp kampüse ulaştıklarında saatler sekizi birkaç dakika geçiyordu. Kültür merkezini bulan Göktuğ arabayı bulduğu ilk boş yere park etti.

“Hadi inelim,” dedi Hande emniyet kemerini açıp. “Gösteri başlamıştır zaten.”

Hande kapı koluna uzandı ama çok heyecanlı olmasına rağmen kapıyı hemen açamadı.

“Yüzümüze bile bakmama ihtimali olduğunu biliyorum,” dedi Hande. “Buna hakkı da var. Göktuğ ya yüzümüze bile bakmazsa ne olacak, ne yapacağız? Öylece geri mi döneceğiz?”

“Kötü düşünme,” dedi Göktuğ. Onun elini tuttu. “İnanıyorum ki her şey çok güzel olacak. Çok kötü şeyler yaşadık ama bundan sonra güzel şeyler yaşayacağız, bir aile olacağız.”

“Bunu çok istiyorum.”

“Ben de.”

Birbirlerine sarıldılar ve bir süre böyle kaldılar. Hande korkularını ve endişelerini belli etme konusunda daha açıktı fakat Göktuğ da onunla aynı endişelere ve korkulara sahipti. Birbirlerine sarılmak ikisini de yatıştırıp sakinleştirdi.

“Hazırım,” dedi Hande. Derin bir nefes aldı. “Hadi gidelim.”

“Gidelim,” dedi Göktuğ. “Gidelim ve oğlumuzu görelim.”

Arabadan inen çift binaya ilerledi. Binanın girişinde onları konserle ilgili bir afiş karşıladı. Afişe bakan çift afişte yazan salona çıktı. Bu esnada Şanıma İnanma’yı çalıp söylemeyi bitiren konservatuvar öğrencileri sıradaki şarkılarına girmeye hazırlanıyordu. Göktuğ ve Hande içeri girerken Ben Şarkımı Söylerken’i çalmaya başladılar.

Salonun içi tıklım tıklım doluydu, Hande’yle Göktuğ oturacak bir yer bulamayacaklarını hemen anlayıp dikkatlerini sahneye verdiler. Şarkıyı söyleyen kız öğrenci ortadaki mikrofonun başında duruyordu; gitar çalan Gökhan, Yağız ve basçıysa kızın biraz arkasında sağ ve sol taraflarda duruyordu. Göktuğ ve Hande sahnenin solundaki Gökhan’ı gördüler.

Mikrofon ayağından bir adım geride olan Gökhan beyaz Fender’ını çalmakla meşguldü. Genç adam klavyeye bakmak için biraz öne eğdiği başını kaldırdığında Hande ve Göktuğ oğullarının yüzünü net olarak görebildi. Aradan geçen bu üç buçuk senede Gökhan büyümüştü, çok büyümüştü. Genç adamın yüzündeki çocuksu ifade yerini erkeksi hatlara bırakmıştı ve Gökhan bu hâliyle babasına biraz daha benziyordu. Onun burnundaki piercing’i ve kulaklarındaki küpeleri fark etmeleri de uzun sürmedi; aynı şekilde dövmelerini de. Sahnedeki bu genç adam hatırladıklarından daha farklı biriydi ama ikisi de onu yabancılamadı, Gökhan’ın içinde böyle biri yattığı gerçeğini kabul etmek istemeseler de biliyorlardı.

“Göktuğ,” diyen Hande eşinin kolundan tutunup ondan destek aldı. “Ne kadar büyümüş. Kocaman adam olmuş resmen.”

“Gerçekten de çok büyümüş,” diyen Göktuğ’un gözleri doluydu. Canından bir parçadan, kendine bu kadar benzeyen oğlundan bunca zaman nasıl ayrı kalabilmişti? Ona tüm bunları nasıl yaşatabilmişti? “Dediğin gibi kocaman adam olmuş. O küçük Gökhan yok artık.”

“Her şey çok değişti Göktuğ, şu an daha iyi anlıyorum. Çok uzun zaman oldu, bunca zaman sonra onun karşısına çıkabilecek miyiz?”

“Bunca yolu boşuna gelmedik ya, tabii ki çıkacağız.”

“Baksana,” diye mırıldandı Hande. Gülümsedi. “Daha da yakışıklı olmuş. Önceden onu bu tarzda görseydim fenalık geçirirdim ama kendisine öyle yakıştırmış ki çok beğendim. Sana çok benziyor.”

“Huyu benzemesin,” dedi Göktuğ içten bir şekilde. “Ki benzemiyor da. Gökhan çok sakin, çok uysal, çok sıcakkanlı biri. Bu konuda bana hiç benzemiyor.”

“Bana da benzemiyor. İyi ki de benzememiş.”

Göktuğ ve Hande üç buçuk sene sonra ilk defa gördükleri oğullarının ve sınıf arkadaşlarının konserini en arkada kol kola izledi. Uzun yıllar boyunca hor gördükleri Gökhan’ın müzisyenliğine hayran kaldılar, onu büyük bir beğeniyle dinlediler.

Bohemian Rhapsody de bittikten sonra Göktuğ ve Hande sahneye doğru ilerlemek, Gökhan’ın yanına gitmek istedi fakat Gökhan sahnede tek başına kalınca bundan vazgeçtiler.

Bohemian Rhapsody hep beraber çalıp söylediğimiz son şarkıydı ama eğer dinlemek isterseniz bu akşamın son şarkısını şimdi çalıp söyleyeceğim,” diye konuştu Gökhan. “Çok uzun senelerdir kendi çapında şarkı yazıp beste yapan biriyim, bu akşam da size uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir şarkımı çalacağım. Ben Gökhan, şarkımın adıysa Gökhane Sakinleri.”

Onun kendi şarkısını çalacağını duyan Göktuğ ve Hande birbirine baktı. Şarkının ismi ikisinin de ilgisini çekmişti.

Gökhan şarkıyı söylemeye başladığında “o gece” derken neyi kastettiğini annesi de babası da anladı. Şarkı kendileri hakkındaydı.

Evimin duvarlarını geceye boyadın

Müzik gecenin ortasında bir Ay gibi parlıyor

Karanlığı sen getirdin

Ama tek aydınlığımı suçladın

Bu dizeleri duyan Göktuğ, paramparça olduğunu hissetti. Gökhan’ın siyah gitarına da gönderme yaparak müziğin ona karanlıktan başka hiçbir şey getirmeyeceğini söylediği anı hatırladı, sonra Gökhan’ın az önce çaldığı beyaz gitarını anımsadı.

Gökhan haklıydı, karanlığı getiren Göktuğ’du ve müzik, duvarları geceye boyalı o evde Gökhan’ın tek aydınlığıydı.

Bulutlar evimdi, bulutlara kaçardım

Artık evime uzansam bile dokunamam

Betondan yapılan dört duvarın arasında

Betondan bile soğuktu varlığın

Bir damla gözyaşı Göktuğ’un sağ gözünden düştü. Gökhan’a yaşattığı ve hissettirdiği her şeyi oğlunun ağzından dinliyor olmak onu binlerce parçaya ayırmıştı. Tıpkı zamanında Gökhan’ın ayrıldığı gibi.

Göktuğ’un varlığı betondan bile soğuktu, Gökhan’ın gidişinden sonraysa o beton duvarlar en çok Göktuğ’u üşütmüştü.

Başımıza yıkıldı Gökhane’nin çatısı

Sakinleri sağ çıkamadı enkazından

Bu acı hatıralar evinden geriye

Ne Gök kaldı ne de Han

Nakaratı dinleyen karı koca fiziksel olarak da dayanağa ihtiyaç duydular ve kol kola girdiler. Gökhane onların beraber yaşadığı evdi ama hiçbir zaman yuva olmamıştı. Gökhane’nin kimse için bir yuva olmasına izin vermemişlerdi. Bu gerçek ikisinin de yüzüne tokat gibi çarptı. Tıpkı Gökhan’ın “ne Gök kaldı ne de Han” derken ikisinin isimlerine gönderme yapması gibi. Gökhan, Göktuğ ve Hande’nin adlarının ilk hecelerinin birleşimiydi ve o acı hatıralar evinden geriye ne Göktuğ ne Hande ne de Gökhan kalmıştı.

Gökhane’nin çatısı gerçekten de başlarına yıkılmıştı.

Gökhan nakarattan sonraki kısa gitar kısmından sonra ikinci kıtayı söylemeye başladı. Birinci kıta babasına seslenişiydi, ikinci kıtaysa annesine.

Güneş gibi parlamalıydı bana inancın

Oysaki izliyorum yarattığın karanlığı

Güneş gibi ısıtmalıydı beni varlığın

Hissettiğim tek şey soğuk ısırığı

Şu an Gökhan’ı dinleyen Hande de o soğuk ısırığını vücudunun her noktasında hissediyordu. Salon sıcaktı ama Hande üşüyordu, tir tir titriyordu. Hande’nin yarattığı karanlık Gökhan kadar onu da içinde kaybetmiş, onu yutmuştu.

Şimdi yalnız izliyorum yıldızları

Artık hiçbiri bana göz kırpmıyor

Parlayan şey gözyaşları olmalı

Hepsi hüzünle karanlığa karışıyor (Gökhane Sakinleri gibi)

Hande, Bayburt’ta yaşadıkları dönemde Gökhan henüz küçük bir çocukken onunla balkonda oturduğu akşamı hatırlıyordu. Gökhan’la beraber yıldızları izliyordu, Gökhan ona bir yıldızın yanıp söndüğünü söylemişti ve Hande de o yıldızın Gökhan’a göz kırptığını söylemişti. Gökhan’ın tatlı sesiyle sorduğu o masum soruyu çok net hatırlıyordu: “Yıldızların gözleri mi var?”

Hande eliyle ağzını kapattı. Parlayan şey sadece yıldızların gözyaşları değildi, Hande’nin gözyaşları da parlıyordu. Orta yaşlı kadının hiç sesi çıkmıyordu ama gözyaşları sicim gibi akıyordu.

Göktuğ ve Hande, Gökhan’ı şarkının kapanış kısmına kadar gözyaşları içinde izledi. Sahnedeki Gökhan da paramparça olmuş bir hâldeydi, gözleri dolmuştu ve ağlamamak için verdiği çaba en arkadan bile belli oluyordu.

Şimdi geçmiş çok buğulu

Kaldı geride tek bir soru

Senin için bir gurur kaynağı mıyım

Yoksa hissettirdiğim tek duygu hicap mı

Gökhan’ın titrek bir sesle söylediği bu kısımdan sonra şarkı bitti ve salonun içinden alkış sesleri yükselmeye başladı. Göktuğ ve Hande de onu alkışlayanlar arasındaydı. Göktuğ’un kolundan çıkan Hande sahneye doğru yürümeye başladığında Göktuğ da peşinden ilerledi ve çift biraz sonra yine yan yana geldi. Hande’yle Göktuğ, Gökhan’ı ayakta alkışlayan Barışların yanından geçip sahneye ilerlemeye devam etti. Elçin ve Barış onları fark etti. Onların kim olduğunu bilmeyen çift birbirine sorgulayıcı bakışlarla baktı.

Gökhan sahneye yaklaşan bu orta yaşlı çifti gördüğünde şaşkınlıktan donup kaldı. Annesiyle babası karşısında duruyordu; yüzlerindeki ifadeler duygu doluydu, ikisinin kirpikleri de ıslaktı ve onu alkışlıyorlardı.

Bu alkışlar Gökhan’ın müzisyenliğine verdikleri ilk olumlu tepkiydi.

Gökhan’ın bakışları ikisinin yüzü arasında mekik dokuyordu, Gökhan’ın bakışlarının odak noktası Hande’yle Göktuğ ise onu alkışlamayı bırakıp gergin bir şekilde durmaya devam ettiler.

Gözlerini kapatan Gökhan gözlerini birkaç saniye kapalı tuttu, ardından yeniden açtı ve annesiyle babasını yine karşısında buldu.

Bu an gerçekti.

Rüya görmüyordu.

“Hassiktir,” diye fısıldadı sahne arkasından çıkan Yağız. Hande’yle Göktuğ’u görmüş ve onları görür görmez tanımıştı. “Daha neler.”

“Ne oluyor?” diye sordu İpek. “Onlar kim?”

“Gökhan’ın ebeveynleri.”

“Ne?” dedi İpek biraz yüksek sesle. Gökhan’ın ailesiyle arasında geçenleri bilmiyordu fakat görüşmediklerinden haberi vardı. “Gerçekten mi? Görüşmüyorlardı.”

“Görünüşe göre bu durumu değiştirmek istemişler.”

Gökhan bir dakika kadar sahnede öylece dikildikten sonra yavaşça kendine geldi. Boğazını temizledi, yutkundu, derin bir nefes aldı ama sanki bir iple dikilmişçesine kapalı duran dudakları aralanmadı. Konuşmaktan ziyade bağırmak, çığlık atmak istedi fakat ufacık bir ses bile çıkaramadı.

“Gökhan,” dedi Hande sahneye bir adım daha yaklaşıp. Konuşmaya devam etmek istedi ama ne diyeceğini bilemedi, sustu. Oysaki konuşsa söyleyeceği ne çok şey vardı ama söyleyeceklerinin bir anlam ifade etmemesinden korktu.

“Gökhan,” diyen Göktuğ, Hande’den daha cesaretliydi. “Konuşmak için zamanın var mı?”

Konuşmak.

Ayrı geçirdikleri üç buçuk seneden sonra konuşacak çok şeyleri vardı.

Bir damla gözyaşı Gökhan’ın sol gözünden düştü. Gözyaşını silmek için herhangi bir girişimde bulunmadı, yenisi düşerken eliyle sahne arkasını gösterdi.

“Var,” dedi güçsüz bir sesle. Boğazını temizledi. “Sahne arkası müsait.”

Göktuğ ve Hande sağ taraftaki merdivenlere yöneldiğinde Gökhan’la birlikte Göksel’in, Kerem’in, Yağız’ın, Melek’in, sınıftaki diğer öğrencilerin ve Gökhan’ın arkadaşları Barışların gözleri de onların üzerindeydi. Onların Gökhan’ın ebeveynleri olduğunu anlamışlardı.

Göktuğ ve Hande sahneye çıkıp Gökhan’ın karşısında durduğunda Gökhan onları, onlar da Gökhan’ı süzdü. Aradan geçen üç buçuk senede Gökhan çok büyümüş, biraz uzamış ve bir delikanlıdan genç bir adama dönüşmeye başlamıştı; Göktuğ ve Hande’yse yaşlanmıştı, ikisinin de saçlarındaki beyazlar ve yüzlerindeki kırışıklıklar çoğalmıştı. Birbirlerinin hatıralarındaki hâllerinden farklılardı. Hatıralar acı vericiydi zaten, bu farklılık üçü için de iyiydi.

“Gökhan, oğlum,” diyen Hande öne çıktı. “Çok uzun zaman oldu.”

“Orada dur,” dedi Gökhan bir adım geri gidip. Şu an Hande onu kucaklamaya kalksaydı bunca kişinin önünde hüngür hüngür ağlamaya başlayacağını biliyordu. “Arkaya geçelim.”

Gökhan’ın titrediğini fark eden Melek Hoca duruma el atıp onların yanına ilerledi.

“Hoş geldiniz,” diye selamladı Göktuğ ve Hande’yi. “Ben Melek. Gökhanların hocasıyım, bu programı Gökhan’la birlikte yürüttük.”

“Merhaba,” dedi Göktuğ. “Ben Göktuğ, eşim de Hande. Çok güzel bir programdı, hepinizin emeğine sağlık.”

“Teşekkür ederiz. Keyifli vakit geçirdiyseniz amacımıza ulaştık demektir.”

“Geçirdik, sağ olun.”

“Dilerseniz size arkaya kadar eşlik edeyim, Gökhan da gelir.”

“Çok naziksiniz, teşekkür ederiz.”

Melek, Göktuğ ve Hande’yle beraber sahne arkasına ilerlerken Göksel de hemen sahneye çıktı ve Gökhan’a yaklaştı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu, bir şey söylemesine gerek de yoktu. Gökhan’ın eline uzandığı sırada Gökhan da elini ona uzattı ve onun elini sıkı sıkıya tuttu. Şu an Gökhan’a sarılmak onun hüngür hüngür ağlamasına neden olabilirdi, Göksel bunun farkındaydı ama Göksel’in varlığını fiziksel olarak hissetmek genç adama bir dayanak oldu.

Gökhan’ın diğer yanında duran Yağız da onun omzuna dokundu. O da bir şey söylemedi, desteğini fiziksel olarak hissettirdi. Kerem de Göksel’in peşinden sahneye çıktı, Gökhan’la göz göze geldi ve gözlerini yavaşça açıp kapayarak ona bakışlarıyla destek oldu.

Gökhan’ın en yakını olan ve böyle bir anda en çok ihtiyaç duyacağı üç kişi de yanındaydı.

“Ben de gideyim,” dedi Gökhan. Boğazını temizledi. “Teşekkür ederim.”

“İstemiyorsan ya da hazır hissetmiyorsan gitmek zorunda değilsin,” dedi Göksel.  Başparmağıyla onun elinin üstünü okşadı. “Kimseye bir şey borçlu değilsin.”

“Neler söyleyeceklerini duymak istiyorum.”

“Biz buradayız,” dedi Yağız. “Ne olursa olsun yanındayız.”

“İçerideyken bunu unutma,” diye ona arka çıktı Kerem. Gökhan’ın koluna dokundu. “Ne olursa olursun.”

“Var olun,” dedi Gökhan samimiyetle. “Artık gideyim.”

Gökhan sahne arkasına ilerlerken Göksel, Yağız ve Kerem onun arkasından baktı. Derin bir nefes alan Gökhan sırtını dikleştirdi, başını da dik tuttu. Bir yanı arkasına bakmadan kaçmak istese de bu isteği görmezden gelip yürümeye devam etti. Yüzleşmek en zoruydu, zor olanı tercih etti.

Gökhan giyinme odasına ulaştığı sırada Melek Hoca da içeriden çıktı ve ikili karşı karşıya geldi.

“İstemiyorsan içeri girmek zorunda değilsin,” dedi Melek Hoca. “Ben onlara uygun bir dille durumu anlatırım.”

“İstiyorum,” dedi Gökhan. “Çok korkuyorum ama istiyorum. Yaşayacağımız en kötü şeyleri yaşadık zaten, en fazla içlerine yeni bir tanesi eklenir.”

“Tek bir kötü olay daha yaşamanı hiç istemem Gökhan. İçeri girmek istediğinden emin misin? Paramparça görünüyorsun.”

“Çünkü paramparçayım. Gökhane Sakinleri’ni yüzlerce kişinin önünde çalıp söylemek beni çatlaklarla dolu bir cama dönüştürdü, şarkıyı söyledikten sonra onları karşımda görmekse o çatlaklarla dolu camı paramparça etti. Bunca zaman sonra ne söyleyeceklerini merak ediyorum.”

“Şunu da belirtmem gerekir ki muhteşem bir şarkı yapmışsın. Senden daha azını beklemezdim. Diğerlerini bilemem ama benim için gerçek bir gurur kaynağısın. Bu akşam da göğsümü kabarttın.”

Gökhan’ın gözleri dolduğunda genç adam eliyle gözlerini kapattı. Melek onun kolunu sıvazladı.

“Sanırım sorunun cevabını bir de onlardan duyma vaktin geldi,” dedi Melek Hoca. “Biz hemen dışarıda olacağız. Bol şans Gökhan.”

“Olası her cevabı acı veren bir soru,” dedi Gökhan. “En başından beri öyleydi. Teşekkür ederim hocam, her şey için.”

“Rica ederim.”

Melek Hoca yürümeye başladığında Gökhan da giyinme odasının kapısına ilerledi. İçeri girdiğinde Hande’yi sandalyede otururken, Göktuğ’u da ayakta dururken buldu. Gökhan’ı fark eden çift ona baktı. Göktuğ vücudunu ona dönerken Hande de sandalyeden kalktı.

Gökhan kapıyı kapattığında bir odanın içinde yine yalnız kaldılar. Son kez bir odada beraber kaldıklarında Göktuğ, Gökhan’ın gitarını parçalamıştı, Gökhan ağlayarak evi terk etmişti ve aile üyeleri bir daha bir araya hiç gelmemişti.

O akşam Ay’ın bile siyah olduğu, yıldızların karardığı akşamdı. Gökhan’ın kendi adından çıkarak uydurduğu ve ailesiyle beraber yaşadığı eve gönderme yaptığı Gökhane’nin başlarına yıkıldığı akşamdı. O akşamdan sonra Gökhane Sakinleri için Güneş hiç açmamış, bulutlar hep ağlamıştı.

“Konser çok güzeldi,” diye ilk konuşan Göktuğ Uygur oldu. “Sen de arkadaşların da muhteşem performans sergilediniz, yüreğinize sağlık.”

“Başından beri içeride miydiniz?” diye sordu Gökhan.

“Bir kısmını kaçırdık sanırım,” dedi Hande. “Biz girdiğimizde bir kız şarkı söylüyordu, sen de beyaz bir gitar çalıyordun.”

Ben Şarkımı Söylerken,” dedi Gökhan düşünceli bir sesle. Bu şarkı onun için çok anlamlıydı ve ebeveynlerinin onlar bu şarkıyı çalarken içeri girmesi de manidardı. “Üçüncü şarkımızdı, çok bir şey kaçırmamışsınız. Bu geceki şarkılar için konuşuyorum tabii ki.”

Yoksa kaçırdığımız çok şey var.

Onun yaptığı göndermeyi Göktuğ da Hande de anladı.

“Bu akşamı Aykut’tan öğrendiniz değil mi?” diye sordu Gökhan onların konuşmasını beklemeden. “Onca zaman sonra bana yazmasını, hayatım hakkında son gelişmeleri öğrenmek istemesini garipsemiştim zaten ama altından sizin çıkacağınıza hiç ihtimal vermezdim.”

“Sana yazmasını ben istedim,” dedi Göktuğ. “Aslında en başında bana senin konuşmayı çok kısa tuttuğunu, kişisel hiçbir şey paylaşmadığını söyledi. Bugünkü konseri bilmeye hakkımız olmadığına inanmış, seni yine üzmemizi istememiş ama sonrasında fikrini değiştirmiş. Dün akşam arayıp haber verdi, biz de bugün apar topar geldik.”

“Gerçekten böyle mi söyledi?”

“Evet. Şu an güzel bir hayatın olduğundan bahsedip eğer seni yine üzeceksek asla karşına çıkmamamızı söyledi ama biz buraya yeni bir başlangıç yapmak için geldik. Tabii sen de istersen.”

“Aykut,” diyen Gökhan gülümsedi. “Hakkımda her zaman iyisini istediğini biliyordum ama arkamı kolladığından hiç haberim yoktu.” Gökhan onunla mutlaka iletişime geçecekti ama bu işi sonraya erteleyip şu ana odaklandı. “Bunca zaman sonra bunu istemenize neden olan ne?”

“Bunu çok uzun zamandır istiyoruz,” diye konuştu Hande. “Sen gittikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı oğlum. Kendimizle yüzleşmek, yaptıklarımızın ne kadar korkunç şeyler olduğunu anlamak için çok vaktimiz oldu. Babanın dün Aykut’la konuştuğunu duyunca o kadar sevindim ki anlatamam. Hemen sana geldik, özür dilemeye ve af dilemeye geldik. Şu hâline bak, kocaman adam olmuşsun ama biz bu sürecin hiçbir anına tanıklık edemedik. Bundan sonraki hiçbir anını kaçırmak istemiyoruz. Gökhan, çok kötü ebeveynler olduğumuzu, sana korkunç şeyler yaşattığımızı biliyoruz. Geçmişi değiştiremeyiz ama kendimizi değiştirdik, sen de istersen hep beraber geleceğimizi de değiştirebiliriz. Bizi affedebilecek misin oğlum?”

Birkaç damla gözyaşı Gökhan’ın gözlerinden aktı. Genç adam burnunu çekip, gözlerini silerken başını yere eğdi. Onların yaşattıkları için özür dileyeceğini, kendisinden af dileyeceğini hiç düşünmezdi. Onları bir daha göreceğine dair bile ciddi şüpheleri vardı ama aradan geçen yaklaşık üç buçuk senenin ardından annesiyle babası karşısındaydı ve kendisinden özür diliyor, bağışlanmak istiyorlardı.

“Sebep olduğum her şey için özür dilerim,” dedi Göktuğ, Gökhan konuşmayınca. “Söylediğim, yaptığım, hissettirdiğim her şey için özür dilerim oğlum. Bu özür geçmişte yaşanan hiçbir şeyi değiştirmeyecek biliyorum ama eğer bu özrü kabul edersen gelecekte daha iyi anlar yaşayabiliriz.”

“Buna yürekten inanıyor musun?” diye sordu Gökhan onun yüzüne bakarak. Annesine döndü. “İnanıyor musunuz?”

“İnanıyorum. Şarkında da dediğin gibi karanlığı getiren şey bendim ama ben artık karanlıkta yaşamak istemiyorum. Orada çok uzun süre bulundum.”

Gökhan’ın gözlerinden birkaç damla yaş daha düştü.

“Ağlama lütfen,” dedi Hande. Onun gözleri de dolu doluydu. “Gelecekte daha iyi anlar yaşayacağımıza ben de inanıyorum.”

Gökhan burnunu çekti ama bu sefer ıslak gözlerini silmek için herhangi bir girişimde bulunmadı.

“Senin için bir gurur kaynağı mıyım yoksa hissettirdiğim tek duygu hicap mı?” diye dile getirdi şarkısının kapanış sözlerini. “Cevabı ne olursa olsun acıtan bir soruydu. Gurur kaynağıysam tüm bunların yaşanmasına gerek var mıydı? Hissettirdiğim tek duygu hicapsa hak ettiğim şey bu muydu? İki ihtimal de acı veriyor, sorunun cevapları sorunun kendisinden daha çok acıtıyor. Bu söylemlerim hissettiklerim hakkında size biraz da olsa ipucu veriyor mu? Neler yaşadığım hakkında azıcık da olsa bir fikriniz oluştu mu? Beni un ufak ettiğinizi anlayabildiniz mi? Baba, gitarımı kırdığın o gece ölmek istemedim; hiç doğmamış olmayı diledim. Anne, bana o sınavı nasıl kazanacağımı sorduğun an bedeninde hiç can bulmamış olmayı diledim. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Biraz bile?”

Göktuğ ve Hande başını yere eğdi. Göktuğ gözlerini kapatırken Hande de sessizce ağlamaya başladı. Gökhan’ın ne demek istediğini anlıyorlardı, onlara acı veren şey de buydu. Sebep oldukları felaketin, yarattıkları enkazın farkındaydılar. O enkazın altında onlar da kalmıştı. Tıpkı Gökhan’ın şarkısında dediği gibi.

“Hiçbir zaman yuvam olmadı ama ben o gece tek evimi de kaybettim,” diye konuşmaya devam etti Gökhan. “İstanbul’a geldiğimde gidecek hiçbir yerim yoktu, tanıdığım hiç kimse yoktu. Yapayalnızdım, öyle yalnızdım ki yalnızlığın vücut bulmuş hâliydim. Ben sizin tek evladınızdım ama benim de birden fazla annemle babam yoktu, sonra hiç kalmadı. Üç buçuk sene lan, koskoca üç buçuk sene. Aklım almıyor. Bir kere bile iletişime geçmeye çalışmadınız, tamamen umudumu kestiğim andaysa ortaya çıktınız. Karşıma geçmiş ağlıyor, benden özür diliyor ve af bekliyorsunuz.”

“Bizden nefret ettiğini, yüzümüzü bile görmek istemediğini düşündük,” dedi Hande ağlamaya devam ederken. “Öyle ki bunun hakkında kendi aramızda bile konuşmadık, ta ki dün akşama kadar. Babanın Aykut aracılığıyla senin hakkında bilgi aldığını duyunca ne kadar sevindiğimi tahmin edemezsin. Bizden nefret ediyor olabilirdin, yüzümüzü bile görmek istemiyor olabilirdin ama her şeyi göze alıp buraya geldik. Ne yapsan, ne söylesen haklısın; sana sadece saygı duyabiliriz çünkü biz en kötü muameleyi bile hak ettik oğlum.”

Gökhan omuzları sarsılarak ağlamaya başladı. Onu bu hâlde gören Hande’nin ağlaması şiddetlenirken Göktuğ da gözyaşı dökmeye başladı. Bir ailenin yaşayabileceği en büyük kırılma noktalarından birini yaşıyorlardı. Hepsi üzgün, paramparça ve hissettikleri her şeye karşı çok savunmasızdı.

“Size çok kızgındım, çok kırgındım,” dedi Gökhan kendini biraz da olsa toparladığında. “Ama sizden hiçbir zaman nefret etmedim, etmem. Keşke hiçbir şey böyle olmasaydı, keşke bunları hiç yaşamamış olsaydık ama olan oldu; geçmişi değiştirmenin bir yolu yok.” Burnunu çekti. “Ben daha fazla böyle yaşamak istemiyorum. Özrünüzü kabul ediyorum. Anne, baba sizi affediyorum.”

Sevinç duygusu Göktuğ ve Hande’nin yaşlı gözlerine yayılırken Hande, oğluna doğru atıldı ve onu kollarının arasına aldı. Hande yanağını onun boynuna yaslayıp, ona sımsıkı sarılırken Gökhan da kollarını onun beline sardı. Onlara yaklaşan Göktuğ da uzun ve güçlü kollarıyla ikisine birden sarıldı, ailesini kollarının arasına aldı.

Gözyaşları hepsinin gözlerinden akmaya devam ediyordu fakat artık mutluluk gözyaşları döküyorlardı. Üç buçuk senenin ardından yeniden bir arada olmanın, kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorlardı.

“Yavrum, oğlum,” dedi Hande, Gökhan’ın saçlarını okşarken. “Bizi şu an dünyanın en mutlu insanları yaptın. Seni çok seviyoruz, hep sevdik. Aksini hissettirmiş olsak da hep sevdik.”

“Ben de sizi hep sevdim,” dedi Gökhan. “Sizi çok özledim.”

“Biz de seni yavrum, biz de seni.”

Hande zor da olsa Gökhan’dan ayrıldığında bu sefer Gökhan ve Göktuğ sarıldı. Göktuğ onu güçlü kollarıyla sarıp sarmaladı ve Gökhan’a daha önce hiç sarılmadığı kadar sıkı sarıldı. Bu sarılmada saf bir sevgi, yılların özlemi ve bir babanın şefkati vardı.

“Bu kadar uzun değildin,” dedi Göktuğ gülümseyerek. “Uzadığını fark etmiştik ama şimdi daha iyi anladım. Kaç oldun?”

“En son ölçüldüğümde 1,81 metreydim,” dedi Gökhan da gülümseyerek. “Sana çok yaklaştım ama geçemeyeceğim gibi duruyor.”

“Sen beni çoktan geçtin oğlum.”

Göktuğ biraz geri çekilip Gökhan’ın yüzüne baktı. Bu yakışıklı ve genç yüz kendisinin yıllar önceki yüzüne çok benziyordu. Gülümsemesi genişleyen Göktuğ onun yanağını okşadı ve onu iki yanağından birden öptü.

“Seni seviyorum oğlum,” dedi Göktuğ onun gözlerinin içine bakarak. “Ve seni çok özledim. Ayrı kaldığımız ve yan yana olsak bile aslında birbirimizden çok uzakta olduğumuz geçmiş yıllarımızın acısını çıkarmak istiyorum.”

“Bunu ben de çok istiyorum baba,” dedi Gökhan duygulu bir sesle. “Ve ben de seni seviyorum.”

Göktuğ ve Gökhan yeniden sarıldığında Hande de onlara katıldı. Uygurlar birbirine ilk kez bu kadar yakınlardı, ilk kez bu kadar bir aradaydılar. Aynı evin içinde geçirdikleri uzun yıllarda bir aile olmanın önemini anlayamamışlardı fakat ayrı ve kırgın geçirdikleri bu üç buçuk senelik zaman diliminde aile olmanın ne demek olduğunu gayet iyi anlamışlardı.

“Ne yapıyorlar acaba?” diye sordu koltukta oturan Göksel. Gökhanların konuştuğu odanın kapısını gören bir koltuktaydı. “Hiç ses seda yok.”

“Konuşuyorlardır,” diye cevapladı onun yanında oturan Kerem. “Bu kadar uzun bir süreden sonra konuşacak çok şeyleri olmalı.”

“Her şey yolunda gidiyor mu acaba? Gökhan’ın üzülmesi istediğim son şey.”

“Bence şu an yol diye bir şey yok,” dedi ayakta dikilen Yağız. “Bir şeyler yolunda gidiyor ya da gitmiyor diyemeyiz. Çok karmaşık, çok da hassas bir an ama Gökhan’ın üzülmemesi konusunda sana katılıyorum.”

Bir süre birbirine sarılı hâlde duran aile üyeleri yavaşça ayrıldı. Gökhan’ın yüzünü elleri arasına alan Hande onun ıslak gözlerini şefkatle sildi.

“Ezelden beri hep çok duygusal bir çocuk oldun,” dedi Hande gülümseyerek. “Bu özelliğinden hiçbir şey kaybetmemişsin.”

“Bilakis hayatımın bu dönemi beni daha da duygusal birine çevirdi,” dedi Gökhan buruk bir yüz ifadesiyle. “Daha duygusal ve daha hassas oldum ama tüm bunlara rağmen daha güçlü durmayı da yine bu dönemde öğrendim.”

“Büyümüşsün, kocaman adam olmuşsun.”

“Öyle oldu.”

“Konuşacak ne çok şey var ama zamanımız da çok artık. Her şeyi konuşuruz değil mi?”

“Konuşuruz,” diye onayladı Gökhan. “Şimdi arkadaşlarıma bir bakayım, merak etmişlerdir.”

“Onlarla tanışabilir miyiz?” diye sordu Göktuğ. “Onları çok merak ediyoruz.”

“Olur, tanıştırayım.”

Üçü de kendine biraz çekidüzen verip az önce yaşadıkları duygu patlamalarının izlerini biraz da olsa sildikten sonra giyinme odasından çıktı. Göksel ve Kerem odanın karşısındaki koltukta oturuyordu, Yağız da ayakta bekliyordu. Onlar odadan çıkınca üçünün dikkati de onlara yöneldi. Göksel ve Kerem de ayaklandı. Onların bir arada olduklarını gören üç genç kendi arasında bakıştı.

“Buradaymışsınız,” dedi Gökhan tebessüm ederek. “Yakınlarda olduğunuzu tahmin etmiştim ama bu kadar yakında olduğunuzu düşünmezdim.”

“Her zaman çok yakınındayız,” diye cevapladı Yağız.

“Eksik olmayın,” dedikten sonra annesiyle babasına döndü Gökhan. “Sizleri tanıştırayım. Annem Hande ve babam Göktuğ; Yağız ve Kerem çok yakın iki dostum, Göksel de kız arkadaşım.”

Hande ve Göktuğ, Yağız’la Kerem’e baktı ama ikisinin de asıl odak noktası Göksel oldu. Çift, ellerini önünde birleştirmiş Göksel’i inceledi.

“Merhaba gençler,” dedi Göktuğ onlara küçük bir baş selamı vererek. “Tanıştığıma memnun oldum.”

“Tanıştığımıza memnun olduk,” dedi Hande onu düzelterek. “Merhabalar.”

Tek tek tokalaştılar. Bu sırada hepsi birbirini dikkatle inceledi. Gökhan babasına gerçekten çok benziyordu, üçü de baba oğulun fotoğraflarını görmüştü fakat gerçekte görünce ne kadar benzediklerine yakından şahit oldular.

“Hoş geldiniz,” dedi Yağız onlara.

“Hoş bulduk,” dedi Hande. Gökhan’a bakıp gülümsedi. “Çok hoş bulduk. Anladığım kadarıyla Gökhan’ın sınıf arkadaşısın, konserde sen de diğer herkes gibi harikaydın.”

“Evet, sınıf arkadaşıyım ve çok teşekkür ederim.”

“Aynı zamanda ev arkadaşım,” diye ekledi Gökhan. “Sınavların olduğu gün tanıştık, sonuçlar açıklanınca aynı eve çıktık ve kısa sürede etle tırnak gibi olduk. Kerem de bir müzik etkinliğinde tanıştığım ve benim için çok değerli olan bir diğer dostum. O da gitar çalıyor.”

“Muhteşem arkadaşlarının olduğunu duymuştuk,” dedi Göktuğ gülümseyerek. “Yeğenim Aykut söyledi.”

“Aykut mu?” dedi Yağız şaşırarak. Gökhan’a döndü. “O mu söylemiş?”

“Aynen öyle,” diye onayladı Gökhan. “Hayatımdaki güncel olaylardan bahsederken bu konserin gününü, yerini ve zamanını öğrenmişti; sonrasında babama söylemiş.”

“İletişime geçmesini de ben istemiştim,” dedi Göktuğ. “İyi ki de geçmişim.”

“Aykut’a bak sen,” dedi Yağız dudaklarını aşağı kıvırıp. “Şaşırdım.”

“Aykut’u tanıyor musun?” diye sordu Hande.

“Gökhan’la iletişime geçtiğinde Gökhan bahsetmişti yoksa bizzat tanımıyorum.”

“Yağız her şeyimi bilir,” dedi Gökhan ebeveynlerine bakarak. “Aslına bakarsanız üçü de her şeyimi bilir.”

Göktuğ ve Hande yeniden üçüne birden baktı ve bakışları yine Göksel’in yüzünde daha uzun süre durdu.

“Merhaba,” diye mırıldandı Göksel. “Sizi burada görmek beni şoke etti, henüz kendime gelmiş sayılmam; şaşkınlığımı mazur görün lütfen.”

“Hiç önemli değil,” dedi Hande gülümseyerek. “Hepiniz şaşkına dönmekte haklısınız.”

Gökhan, Göksel’e yaklaştı ve onu belinden kavradı. Genç adam ona gülümsediğinde Göksel’in dudakları da yukarı kıvrıldı.

“Göksel de bizler gibi öğrenci,” diye anlatmaya başladı Gökhan. “Yıldız Teknik Üniversitesinde Fotoğraf ve Video bölümünde son senesi. Muhteşem bir fotoğrafçı ve olağanüstü bir video grafiker. Her cumartesi günü sahne aldığım bir kafe var, bir gün o kafeye geldiğinde benim fotoğrafımı çekip fotoğraflarını paylaştığı Instagram hesabına atması sayesinde tanıştık. Dört aydır birlikteyiz.”

Göktuğ ve Hande onu dikkatle dinledi.

“Daha çiçeği burnunda bir çiftmişsiniz,” dedi Hande. Duygu dolu bir gülümseme dudaklarında can buldu. “Çok güzel ve çok mutlu görünüyorsunuz. Yine duygulandım. Çok şey kaçırdığımız ortada ama bundan sonrasındaki her ana şahitlik edeceğimizi bilmek sevindiriyor.”

“Yaz başından beri tanışıyoruz ve bu kısa zamana çok şey sığdırdık,” dedi Göksel, Gökhan’a bakarak. “Teşekkür ederiz.”

“İstanbul’da mı yaşıyorsun?” diye sordu Göktuğ. “Aslen nerelisin?”

“Doğma büyüme İstanbulluyum. Büyük atalarım Cumhuriyet kurulduktan sonra Balkanlardan buraya göç eden Türklerden.”

“Sarışın ve mavi gözlü olduğunu görünce anladım, ondan sordum.”

“Genelde yeni tanıştığım herkes sorar zaten, alışkınım.”

“Böyle bir güzelliğin memleketini merak ediyorlar tabii,” dedi Gökhan onun belini okşayarak. “Benim sevgilim Avrupalı. Zaten herkes turist sanıyor.”

Göksel başını yere eğip güldü. “Genelde Rus sanılıyorum ama olsun,” dedi. “Avrupalı sananlar da çok oluyor. Bu arada böyle ayakta kaldık.”

“Ayakta kaldık ve Barışlar da buradaydı,” dedi arkadaşlarını hatırlayan Gökhan. “Onları gördünüz mü?”

“Salonda bekleyeceklerini söylediler,” dedi Yağız. “İstersen arayayım.”

“Çok iyi olur. Onları da göreyim.”

Yağız, Barış’ı aradı ve onların hâlâ salonda olduğunu öğrendi.

“En ön koltuklarda oturuyorlarmış,” dedi telefonu kapatan Yağız. “Gidelim mi?”

“Gidelim,” diye onayladı Gökhan. Ebeveynlerine döndü. “Arkadaşlarım izlemeye gelmişti, onların yanına gideceğiz. Eşlik etmek ister misiniz? İsterseniz burada da bekleyebilirsiniz.”

“Çok isteriz,” dedi Hande. “Onlarla da tanışmış oluruz.”

“Peki o zaman, hadi gidelim.”

Sahne arkasından çıkan grup, Barışları söyledikleri gibi en ön koltuklarda otururken buldular. Gökhanların geldiğini gören grup ayaklandı.

“Yeniden merhaba gençler,” dedi Gökhan. “Beklemişsiniz.”

“Tabii ki bekledik,” dedi Barış gülümseyerek. “Sizi son bir kez görmeden gitmek istemedik.”

“İyi yaptınız, eyvallah kardeşim.”

İki grup karşı karşıya geldi. Gençlerin bakışları normal olarak Göktuğ ve Hande’nin üzerindeydi, çift de onları inceledi.

“Tanıştırayım,” diye başladı Gökhan. “Barış bizim üniversiteden mezun bir bilgisayar mühendisi, Sarp ve Kuzey Elektrik Elektronik Mühendisliği öğrencisi. Üçünün bir grubu var, birlikte müzik yapıyorlar. Elçin, Hukuk öğrencisi; Lale de yine bizim üniversiteden mezun bir iç mimar. Elçin’le Barış, Sarp’la da Lale sevgililer. Gençler bunlar da annem Hande ve babam Göktuğ.”

Çift ve grup birbirini selamladı.

“Tanıştığımıza memnun olduk gençler,” dedi Göktuğ. “Bu akşam bu kadar kalabalık bir grupla tanışacağımızı hiç düşünmezdik ama Gökhan’ın arkadaşlarıyla tanışmak çok hoşumuza gitti.”

“O memnuniyet bize ait,” dedi Barış gülümseyerek. “Hoş geldiniz. Nereden geldiniz?”

“Hoş bulduk,” diye cevap veren Hande oldu. “Ankara’dan geldik, orada yaşıyoruz.”

“Kısa bir yoldan da gelmemişsiniz aslında. Yol yorgunusunuzdur.”

“Gayet iyiyiz, sıkıntı yok.”

“Askersiniz değil mi?” diye sordu Kuzey, Göktuğ’a bakarak. “Gökhan bahsetmişti. Şehir şehir gezerek büyüdüğünü söylemişti.”

“Evet, askerim,” diye onayladı Göktuğ. “Ailecek konargöçer bir yaşamımız oldu. Güzel yanları da kötü yanları da vardı.”

“Asker olduğunuz çok belli. Duruşunuzdan anlaşılıyor zaten, konuşmanız da cabası.”

“Genelde öyle söylerler,” dedi Göktuğ gülerek. “Harp Okulu’yla beraber otuz senelik bir askerlik geçmişim olunca normal.”

“Harp Okulu mezunu musunuz?” dedi Kuzey şaşırarak. “Çok zor bir meslek olduğunu biliyorum ama bana göre aynı zamanda çok havalı. Rütbeniz ne? Çok soru soruyorum ama merakımı mazur görün. Gökhan ayrıntılardan bahsetmemişti.”

Göktuğ yanında duran oğluna kısa bir bakış attıktan sonra, “Mazur görülecek bir durum yok,” dedi. “Yarbayım. Üç senedir Ankara’da görev yapıyorum. Vaktimizin bol olduğu bir günde bu konuda sohbet edebiliriz.”

“Çok sevinirim, teşekkür ederim.”

“Şimdi planınız ne?” diye sordu Sarp. “Ne yapacaksınız?”

“Bilmem,” dedi Gökhan ebeveynlerine bakarak. “Kalacak yer ayarladınız mı?”

“Ayarlamadık,” dedi Göktuğ. “Ama orduevinde kalırız diye düşündük.”

“Bize gelebilirsiniz,” diyen Gökhan, Yağız’a baktığında Yağız başını onaylarcasına salladı. “Küçük bir evimiz var, salonda yatabilirsiniz ama rahat etmek isterseniz orduevi veya otelde kalabilirsiniz.”

“Sizde çok rahat edeceğimizden emin olabilirsiniz,” dedi Hande hemen. “Eğer Yağız için sorun olmayacaksa sizde kalabiliriz.”

“Başımızın üstünde yeriniz var,” dedi Yağız da çabucak. “Dilediğiniz kadar kalabilirsiniz. Sizi ağırlamaktan mutluluk duyarız.”

“Çok naziksin, teşekkür ederiz.”

“O zaman eve geçebiliriz,” dedi Gökhan. “Biz de dinleniriz, siz de dinlenirsiniz. Ne dersiniz?”

“Olur,” dedi Göktuğ. “Nerede oturuyorsunuz?”

“Karşıda Kadıköy’de oturuyoruz.”

“Tamam, arabayla geçeriz.”

“Biz Yağız’la Melek Hoca’yla ve sınıftakilerle konuşup vedalaşalım, sonra ufaktan kaçarız. Gençler siz de gidiyorsunuz değil mi?”

“Aynen, biz de kaçarız,” diye onayladı Barış. “Bir şeyler içip dağılırız. Kerem istersen sen de bize katılabilirsin, Fatih’te olacağız yine.”

Kerem saati kontrol ettikten sonra, “Olur,” dedi. “Vakit daha erken, biraz oturabilirim.”

“Biz de çok durmayız zaten, 1-2 saat oturup kalkarız.”

“Tamamdır.”

Gökhan, Yağız ve Göksel onlarla vedalaştı.

“İyisin değil mi?” diye sordu Barış. O ve Gökhan diğerlerinden biraz uzaklaşmıştı. “Şu an duygularını tahmin bile edemem ama kötü hissetmiyorsun değil mi?”

“İyiyim,” diye onayladı Gökhan. “Aramız düzeldiği için mutluyum. Geçmişi ardımızda bırakıp yeni bir başlangıç yapacağız.”

“Hepinizin hakkında en iyisi, en hayırlısı olsun kardeşim benim. Bu arada şarkın muazzamdı, ayrıntılar hakkında mutlaka konuşalım.”

“Teşekkür ederim kardeşim, eyvallah. Bir gün buluşup her şey hakkında konuşuruz.”

“Konuşalım Gök. Seni seviyorum ve adına çok sevindim kardeşim.”

“Eyvallah kardeşim, ben de seni seviyorum.”

İki dost sarıldı. Biraz geriden onları izleyen Göksel gülümsüyordu.

“Dostlukları çok güzel,” dedi Göksel’le beraber onlara bakan Elçin.

“Kesinlikle,” diye onayladı Göksel. “Barış, Gökhan için çok kıymetli.”

“Gökhan da Barış için öyle. Hepimiz için öyle. Tabii sen de öylesin.”

“Siz de benim için öylesiniz. Bu akşam yanımızda olmanız çok değerliydi, eksik olmayın.”

“Dostluk bunu gerektirir.”

Elçin ve Göksel de sarıldı.

“Gök,” diye seslendi Kerem. “Gel bakalım buraya.”

Barış’ın yanından ayrılan Gökhan, Kerem’in yanına ilerledi ve kollarını açan arkadaşına sıkı sıkıya sarıldı.

“Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın her zaman yanındayım,” dedi Kerem onun kulağına. “Hüznünü de sevincini de, acını da mutluluğunu da benimle paylaşabilirsin. Tüm bunları zaten biliyorsun ama ben bir kez daha söyleyeyim. Ailenin yanına gelmesine, aranızı düzeltmenize çok sevindim.”

“İyi ki varsın kardeşim benim,” dedi Gökhan onun sırtına vurarak. “Sağ ol, var ol ama sakın eksik olma. Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum. Gökhane Sakinleri de çok güzel bir şarkıydı. Arkasındaki öyküyü bilmiyor olsam bile yine hissederek dinlerdim, duyguyu dinleyicisine çok iyi geçiren çok dürüst bir parça olmuş. Yüreğine sağlık.”

“Teşekkür ederim, sağ ol. Bu kadar özel bir şarkıyı yüzlerce kişinin önünde söylemeye karar vermek çok zor oldu ama iyi ki söylemişim. Bugün bu şarkıyı söylemem gerekiyormuş, bunu anladım.”

“İyi ki söyledin. İçimizi burktu ama bu da çok başarılı bir parça olmasından kaynaklanıyor. Bize hüzünlü bir öykü anlattın ve biz her bir satırını yüreğimizde hissettik. Sanatın sihrini en büyülü şekilde gerçekleştirdin.”

“Eyvallah kardeşim, tüm bunları duymak çok kıymetli.”

“Gerçekleri söylüyorum.”

Gökhan onun kolunu sıvazladıktan sonra hâlâ burada olan sınıf arkadaşları ve Melek Hoca’yla da vedalaştı.

“Bugün harika bir iş çıkardık,” dedi Gökhan. “Hepinizin emeğine, yüreğine, ellerine, ağzına sağlık. Hepinize kendi adıma çok teşekkür ederim.”

Melek Hoca, Gökhan’ı kenara çekti.

“Ne oldu?” diye sordu. “Birlikte olduğunuzu gördüm, barıştınız mı?”

“Barıştık hocam,” diye onayladı Gökhan. “Benden özür dileyip af istediler, ben de özürlerini kabul edip onları affettim. Artık yarım hissetmek, bu şekilde yaşamak istemiyorum. Hep beraber yeni bir başlangıç yapacağız.”

“Senin adına çok sevindim Gökhan, hepinizin adına çok sevindim. Onları ilk gördüğünde paramparça görünüyordun, keza onlar da öyleydi ama şu an hepiniz mutlu görünüyorsunuz.”

“Rahatlamanın getirdiği mutluluk. Teşekkür ederiz hocam.”

Melek ve Gökhan da sarıldı. Melek onların arasında geçen olayların ayrıntılarını bilmiyordu fakat ebeveynlerinin Gökhan’ın konservatuvar okumasını istemediğinden, ona asla destek çıkmadıklarından ve aralarında bir daha görüşmeyeceklerini sağlayacak kadar büyük şeyler yaşandığından haberdardı. Gökhan ayrıntıları söylememişti, o da saygı duyarak sormamıştı fakat artık merak bile etmiyordu. Önemli olan şu andı ve şu an da hepsi yeniden bir aradaydı. Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun.

Birkaç dakika içinde o kalabalık gruptan geriye sadece Gökhan, Yağız, Göksel, Göktuğ ve Hande kaldı.

“Arabamız dışarıda,” dedi Göktuğ. “Binanın önüne park ettim.”

“Benim arabam da orada,” dedi Göksel. “Hep beraber gidebiliriz.”

Göksel’in yaşadığı şaşkınlık onu sessizleştirmişti. Gökhan kalabalıktan fırsat bulamamıştı ama şimdi o kalabalık gidince kız arkadaşıyla ilgilenme fırsatı buldu ve onun yanına yaklaşıp elini tuttu.

“İyi misin?” diye sordu Gökhan kısık bir sesle. Genç çift biraz önde yürüyordu. “Çok sessizsin.”

“Şaşkınlığın getirdiği bir sessizlik,” dedi Göksel onun yüzüne bakarak. “Gökhane Sakinleri’ni dinlemek beni paramparça etti, sonrasında aileni burada görünce hissettiğim her şey zirve noktasına ulaştı. Gökhan, neler yaşadığını, neler hissettiğini en iyi bilen insanlardan biri olarak bu akşam yaşanan her şey beni de çok etkiledi. Erkek arkadaşımın asla görmeyeceğimi düşündüğüm ebeveynlerini gördüm, onlarla tanıştım. Bunu yaşamış olmaktan çok mutluyum ama mutluluğun yanında başka duygular da hissediyorum, çok yoğun duygular.”

“O duyguları ben de hissediyorum,” dedi Gökhan yatıştırıcı bir sesle. Adımlarını durdurup arkasına döndü. “Siz çıkın, biz de geliyoruz.”

“Tamam oğlum,” dedi Hande.

Yağız, Gökhan’ın ebeveynleriyle beraber yürümeye devam ederken Göksel ve Gökhan koridorda durup onların arkasından baktı. Onlar biraz uzaklaşınca tüm akşam bu anı bekleyen Göksel, Gökhan’ın boynuna sarıldı. Parmak uçlarında biraz yükselen genç kadın, erkek arkadaşına sımsıkı sarıldı. Kollarını onun ince beline saran Gökhan’sa onu bir anlığına havaya kaldırdı.

“Gerçekte nasıl hissediyorsun?” diye sordu onun yüzünü ellerinin arasına alan Göksel. “Mutlu musun? Sevindin mi? İçin rahatladı mı?”

“Çok mutluyum,” dedi Gökhan içtenlikle. “Geçmişte yaşadığımız şeyler beni paramparça yaptı, un ufak etti ama onları karşımda benden özür dilerken ve af isterken bulunca, pişmanlıklarına ve beni gerçekten özlediklerine şahit olunca o kırık parçalar birleşti. Onların özrünü kabul ettim, onları affettim. Hiçbir zaman çok iyi bir aile olmadık ama bu üç buçuk senelik ayrılık hepimize çok şey öğretti; elimizden gelenin en iyisini yapmak için çabalayacağız. Buna yürekten inanıyorum. Annemle babam en ufak hatalarını bile kabul edecek, benden özür dileyecek insanlar asla değillerdi; bu raddeye geldiklerine göre çok değişmişler demektir.”

“Sil baştan bir başlangıç yapacaksınız.”

“Sil baştan bir başlangıç yapacağız.”

“Bu başlangıçta da yanında olduğumu, yolun her bir adımında yanında olacağımı sakın unutma. Seni çok seviyorum ve senin adına, sizin adınıza çok seviniyorum.”

“Biliyorum bal peteğim. Ben de seni çok seviyorum ve yanımda olmandan büyük mutluluk duyuyorum.”

Göksel onu öpmeye başladığında Gökhan hemen karşılık verdi ve kollarını onun beline sarıp kız arkadaşının bedenini kendi bedenine yapıştırdı. Nerede olduklarını umursamadan büyük bir sevgiyle ve tutkuyla öpüştüler. Bu akşam yaşadıkları duygu karmaşalarından sonra birbirlerinin kollarının arasında sakinleşmek, teselli bulmak ikisinin de ihtiyacı olan şeydi.

“Tüm yaralarımı saran bir öpüşme oldu,” dedi nefesi düzensizleşen Gökhan. “Nefesimi kestiği de bir gerçek.”

“Şu an seni bırakmak benim için çok zor,” dedi Göksel. “En azından Yağız yanınızda olacak, bu gerçek içimi biraz rahatlatıyor.”

“Her şey yolunda balım, endişe etmene hiç gerek yok. Konuşacak çok şeyimiz var, oturup uzun uzun konuşuruz.”

“En kısa sürede görüşelim olur mu? Seni görmem gerek.”

“Olur tabii ki bir tanem, görüşürüz. Sen beni merak etme, ben gerçekten iyiyim. Her şey güzel olacak.”

“Olacak değil mi?”

“Olacak. Yoksa sen bana inanmıyor musun?”

“İnanıyorum elbette, özellikle bu konuda inanmayı çok istiyorum.”

“İnan. En çok buna inan.”

Göksel başını salladıktan sonra ona sarıldı. Birkaç saniye boyunca birbirlerine sarılı hâlde durdular.

“Sizi yolcu edeyim,” dedi Göksel geri çekildiğinde. “Sonra ben de eve geçerim. Benim yolum kısa zaten.”

“O zaman gidelim,” diyen Gökhan onun elini tuttu. “Onları da çok bekletmeyelim.”

Gökhan ve Göksel binadan el ele ayrıldılar. Yağız, Göktuğ ve Hande’yi gri bir Volkswagen Tiguan’ın önünde beklerken gördüler. Bu üç buçuk senede değişen şeylerden biri de arabalarıydı. Gökhan bu büyük arabayı şöyle bir inceledi.

“İki sene önce değiştik,” dedi onun arabayı incelediğini gören Göktuğ. “Diğerinin sorunları çıkmaya başlamıştı.”

“Güzel araba ama biraz büyük,” dedi Gökhan. “Kalabalık aile arabası gibi.”

“Biraz öyle ama çok kullanışlı. Sen ilkokula giderken de bunun gibi büyük bir arabamız vardı, hatırlıyor musun?”

“Hatırlıyorum,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Arka koltuğunda yanımda valizlerle ya da kolilerle az yolculuk yapmadım.”

“Güzel zamanlardı,” dedi Göktuğ da gülümseyerek. “Hâlinden hiç şikâyetçi olmazdın, aksine yolculuk yapmayı ve radyodan çalan şarkıları dinlemeyi çok severdin. Bir süre sonraysa yorgun düşüp uyuyakalırdın, küçücük gövdenle koltuğun bir ucunda uyurdun.”

“Yolculukların en sevdiğim yanı şarkılardı zaten. Gerçekten de güzel zamanlardı.”

Göktuğ onun omzunu sıvazladığında baba oğul birbirine gülümseyerek baktı.

“Göksel sen nerede oturuyorsun?” diye sordu Hande. “Karşıda mısın sen de?”

“Hayır, burada Fatih’te oturuyorum,” diye yanıtladı Göksel. “Benim yolum çok kısa. Arabayla dakikalar içinde varırım.”

“Bu şehrin trafiği çok korkunç. Alışkınsındır zaten ama dikkatli kullan lütfen.”

“Düşündüğünüz için teşekkür ederim.”

“Sen diye hitap et lütfen. Oğlumun kız arkadaşıyla resmî konuşmak istemem, zaten bundan sonra sık görüşeceğimizi umuyorum.”

“Peki, sen derim. O hâlde hepinize iyi akşamlar.”

Hepsi birden, “İyi akşamlar,” dedi.

“Görüşürüz Gök,” diye ekledi Yağız. “Bugün bize eşlik ettiğin için teşekkür ederiz. Umarım keyifli vakit geçirmişsindir.”

“Harika vakit geçirdim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Hepinizin yeniden yüreğine sağlık. Görüşürüz.”

“Teşekkür ederiz. Görüşürüz.”

Gökhan ve Göksel, Göksellerin beyaz arabasına ilerledi.

“Bu akşamki şaşkınlığımı mazur gör lütfen,” dedi Göksel. “Biraz kafamı topladığımızda ve vaktimizin olduğu bir günde ailenle yakından tanışmayı çok isterim.”

“Mazur görülecek bir durum yok,” diyen Gökhan onun ellerini tuttu. “Böyle davranmakta çok haklısın, seni çok iyi anlıyorum; onlar da anlıyordur. Dediğin gibi buluşup yakından tanışırsınız, onlara söylerim.”

“Çok memnun olurum. Teşekkür ederim sevgilim.”

“Asıl ben çok memnun olurum. Seni onlarla tanıştıracağıma pek ihtimal vermezdim ama bu yaşandığı için çok mutluyum. Sana bayılacaklar.”

“Ben seninkilerle tanıştım sayılır, sıra sana geldi. Kaçarak dört ayı devirdin ama vaktin çok daraldı hayatım.”

“Bir erkek için kız arkadaşının babasıyla tanışmak ne kadar korkunç bir şey, bilemezsin,” dedi Gökhan gözlerini biraz büyüterek. “Çok aceleye getirmek istemedim ama biz de yakın bir gelecekte tanışabiliriz.”

“Babam insan yemiyor, korkma. Dünya tatlısı bir adamdır.”

“Ailesine karşı elbette öyledir.”

“Sen de aileden sayılırsın.”

“Ne?” dedi Gökhan yüksek bir sesle. Gülerek Göksel’e yaklaştı. “Aileden mi sayılırım?”

“Hı hı,” dedi Göksel başını sallayarak. “Bakıyorum da çok hoşuna gitti.”

“Sana nikâhı basayım da gör sen.”

“Gaza gelme canım.”

“Olacakları söylüyorum.”

“Çok iddialısın.”

“Öyleyim. Öpeyim mi?”

“Ailen burada.”

“Hayatlarında şahit olacakları ilk öpüşme olmaz, güven bana.”

Göksel güldüğünde Gökhan ona uzanıp onu öptü. Onlara bakan Göktuğ ve Hande bakışlarını kaçırdı. Göz göze gelen karı koca birbirine gülümsedi.

“Ailemle film izlerken öpüşme sahnesine denk gelmiş gibi hissediyorum,” diye düşündü Yağız. “Ulan Gökhan bunun hesabını sana sorarım.”

“Seni seviyorum,” diye fısıldadı Gökhan. Göksel’in burnunu öptü. “Arabayı dikkatli sür ve eve varınca haber ver, tamam mı?”

“Tamam,” diye onayladı Göksel. “Sen de yaz ve ben de seni seviyorum.”

Arabaya binen Göksel arabayı çalıştırıp uzaklaşmaya başladığında Gökhan da diğerlerinin yanına döndü.

“Artık biz de gidebiliriz,” dedi genç adam. “Bizim yolumuz uzun.”

“Gidelim,” dedi Göktuğ. “Arka koltukta seni bekleyen bir şey var.”

“Beni mi?” dedi Gökhan şaşırarak. “Nedir?”

“Kendin baksana.”

Göktuğ kapıların kilidini açtığında Gökhan arka kapıların birine ilerledi ve kapıyı açtı. Genç adam arka koltuğa uzunlamasına koyulan gitar çantasını fark edince ifadesi durgunlaştı.

“Bir klasik gitar,” dedi onun arkasında duran Göktuğ. “Fender marka. Girdiğim mağazadaki satış danışmanı çok iyi bir marka ve model olduğunu söyleyince bunu almaya karar verdim, sonra annenden öğrendim ki zaten çok sevdiğin bir markaymış.”

“En sevdiğim markadır,” diye mırıldandı Gökhan. Çantayı koltuktan kaldırdı. “Beyaz elektro gitarım da aynı markadan.”

Gökhan çantanın fermuarını açıp, gitarı içinden çıkarırken Yağız da ona yaklaştı ve gitara baktı. Genç adam bir ıslık çaldı.

“Bunu müzik mağazasında mı buldun?” dedi Gökhan şaşırarak. “Orası nasıl bir müzik mağazasıymış öyle? Ayrıca kim bilir kaç lira para verdin buna? Bir servet yatırmış olmalısın.”

“Duymamış olayım,” dedi Göktuğ hemen. “Hem hediyenin fiyatı mı olurmuş? Satın aldığım yer büyük bir müzik mağazasıydı, çok çeşit vardı.”

“Yurt dışıyla sağlam iş yapıyor olmalılar, bu modeli Türkiye’de bulmak çok zordur. Ben de üç seneyi aşkındır bir müzik mağazasında satış danışmanı olarak çalışıyorum, sektöre hâkimim ve adamların bu işi hakkını vererek yaptığı kesin.”

“Kesinlikle,” diye ona arka çıktı Yağız. “Çok klas gitardır.”

Gökhan parmaklarını yavaşça kasanın üzerinde gezdirdiğinde yüzüne duygusal bir gülümseme yayıldı. Bundan üç sene önce babası klasik gitarını parçalamıştı, şimdiyse ona yeni bir klasik gitar almıştı. Göktuğ’un ona yeni bir gitar almayı düşünmesi ve gerçeğe dönüştürmesi Gökhan’ın çok hoşuna gitti.

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan babasına dönerek. “Bunun yaşanacağına asla inanmazdım ama yaşandığı için mutluyum. Çok düşüncelisin, yeniden teşekkür ederim.”

“Rica ederim,” dedi Göktuğ gülümseyerek. “Bize bolca çalarsın değil mi?”

“Çalarım,” dedi Gökhan da gülümseyerek. Babası ondan ilk kez gitar çalmasını istiyordu. “İstek parçalarınızı alırım.”

“Sen ne istersen onu çalarsın,” dedi Hande onun koluna dokunarak. “Ne çalarsan çal seni memnuniyetle dinleriz.”

Gökhan’ın gülümsemesi genişlerken genç adam Yağız’la göz göze geldi. Yağız da gülümsüyordu ve en az Gökhan kadar mutlu görünüyordu. Bu akşam yaşananlar onu da çok sevindirmişti.

Gökhan gitarı çantasına koyduktan sonra, “O zaman hadi gidelim,” dedi. “Adresi söylerim, navigasyondan takip edersin baba.”

“Aynen,” diye onayladı Göktuğ. “Siz de tarif edersiniz zaten. Biz İstanbul’un yabancısıyız ama siz artık buralı olmuşsunuz.”

Göktuğ şoför koltuğuna, Hande ön koltuğa ve Gökhan’la Yağız da arka koltuğa oturdu. Gökhan gitarı bacaklarının arasına alıp klavyesini de gövdesine yasladı. Bu gitarı çalmak için sabırsızlanıyordu.

“Adresi söyleyeyim,” dedi Gökhan. “Bize rota oluştursun.”

Göktuğ uygulamayı açınca Gökhan ona oturdukları sokağın adını söyledi.

“Rotamız hazır,” dedi Göktuğ telefonu tutacağa sabitleyip. “Kadıköy’de oturuyorsunuz demek. Neden Kadıköy?”

“Okulun eski binası oradaydı,” diye yanıtladı Gökhan. “Biz de yakın diye Kadıköy’den ev tuttuk. Okul şimdi Maltepe’ye taşındı ama hem kiralar uçup gittiği için hem de Kadıköy’ü çok sevdiğimiz ve evimizden de memnun olduğumuz için taşınmadık. Gidince görürsünüz, güzel bir yerde oturuyoruz.”

“Daha içte oturuyormuşsunuz, buralar daha sakindir.”

“Kadıköy’ün merkezine göre evet, öyle.”

Yolculuk boyunca genelde sessizlerdi. Konuşmak için bolca vakitlerinin olduğunu bilmek onları arabada sessiz kalmaya itti. Göktuğ ve Hande’de yol yorgunluğu vardı, Gökhan ve Yağız’daysa bugünkü konserin yorgunluğu vardı.

“Şu apartman,” dedi Gökhan oturdukları sokağa vardıklarında. “Geldik. Park edebilirsin.”

Göktuğ arabayı apartmanın hemen yanına park edince araçtan indiler. Gökhan’la Yağız gitarlarını taşırken Göktuğ da bagajdaki valizi aldı.

“Gerçekten güzel bir yermiş,” dedi etrafa bakan Hande. “Vaktin biraz geç olmasının da etkisi vardır tabii ama sessiz sakin bir yere benziyor.”

“Gündüz de böyle,” dedi Yağız. “Herkes kendi hâlinde yaşayıp gidiyor. Hava iyice soğumuş, üşümeden içeri girelim hadi.”

Apartmana giren grup asansöre ilerledi. Asansörle delikanlıların üçüncü kattaki dairesine çıktılar ve eve girdiler.

“Valizi alayım,” dedi Yağız. “İsterseniz elinizi yüzünüzü yıkayın, sonra da üstünüzü değiştirin.”

“Rahatınıza bakın lütfen,” diye arkadaşına destek çıktı Gökhan. “Aç mısınız? Bir şeyler hazırlayabiliriz.”

“Çok teşekkür ederiz,” dedi Hande gülümseyerek. “Karnımız tok, üstümüzü değiştirsek yeter.”

Dakikalar sonra salonda toplanmışlardı. Hepsi üzerini değiştirip rahat bir şeyler giymişti.

“Bugün çok yorucu ve uzun bir gündü,” dedi Yağız. “Odama çekilip dinleneceğim, siz de hasret giderirsiniz. Yarın sabah görüşürüz.”

Gökhan ona minnet dolu bir gülümsemeyle baktıktan sonra, “İyi geceler kardeşim,” dedi. “Sabah görüşürüz.”

“Bir şey olursa seslenirsin.”

“Eyvallah.”

“İyi geceler Yağız,” dedi Hande. “Teşekkür ederiz.”

Yağız onlara gülümseyip bir baş selamı verdikten sonra salondan çıktı ve kendi odasına ilerledi. Komodinin üzerinde duran telefonunu eline alan genç adam Göksel’in kendisine mesaj attığını gördü.

Selam

Gökhan’ı rahatsız etmek istemediğim için sana yazayım dedim. Gökhanlar ne yapıyor? Her şey yolunda mı?

Yatağına oturan Yağız ona cevap yazdı.

Selamlar. Rahatça konuşsunlar diye onları salonda yalnız bırakıp odama çekildim şimdi. Sanıyorum ki uzunca sohbet edecekler, konuşacakları çok şeyleri var

Göksel saniyeler içinde çevrim içi oldu, onun mesajını okudu ve cevap verdi.

Keyifleri nasıl? Her şey yolunda değil mi?

Göksel’in Gökhan’a verdiği değer, ona gösterdiği tüm bu ilgi ve alaka Yağız’ı gülümsetti.

Her şey yolunda, endişe etmene gerek yok. Hepsinin yüzü gülüyor, keyifleri yerinde. Aksi bir durum olsa ben hemen müdahale ederim zaten. Ben buradayım, aklın kalmasın

Onun bu mesajını okuyan Göksel’in içi rahatladı.

Çok sevindim. Hepsi sana emanet Yağız

Göksel’in mesajını okuyan Yağız gülümsemeye devam ederek ona cevap verdi.

O iş bende, gözün arkada kalmasın Gök. Bugün sen de yoruldun, dinlenmene bak lütfen. Görüşürüz

Göksel ona çabucak cevap yazdı.

Teşekkür ederim. Görüşmek üzere

Yatağa uzanan Yağız kollarını başının altında çapraz bir şekilde birleştirdi. Bu esnada salondakiler de konuşmaya başlamıştı.

“Eviniz çok tatlıymış,” dedi Hande etrafa bakarak. “Hiç öğrenci evi gibi değil, aksine aile evi gibi.”

“Yağız’la ben bir aileyiz zaten,” dedi Gökhan hiç düşünmeden. “O benim kardeşim gibi. Bana bir yuva verdi.”

“Hayatında böyle değerli insanların olması çok güzel. Bu üç buçuk senede hiç yalnız kalmamışsın gibi görünüyor.”

“Hayatıma çok güzel insanların girdiği bir gerçek.”

“Neler yapıyorsun?” diye sordu Göktuğ. “Maddi olarak geçimini nasıl sağlıyorsun, okul nasıl gidiyor, hayatın ne durumda?”

“Çalışıyorum,” diye cevapladı Gökhan. “İstanbul’a geldikten sonra ilk iş olarak bir kafede garsonluğa başladım ama çok kötü çalışma şartları olduğu için ancak bir ay dayanabildim ve sonrasında bir müzik mağazasında satış danışmanı olarak çalışmaya başladım. Hâlâ aynı yerde okul dönemlerinde yarı zamanlı, kış ve yaz tatillerinde tam zamanlı çalışıyorum. İkinci sınıftan beri Kadıköy’de bir kafede cumartesi akşamları sahne alıyorum —iş yerim de Kadıköy’de bu arada, kafeye yakın sayılır— ve bir senedir de bir çocuğa gitar dersi veriyorum. Günlerim çok yoğun ve yorucu geçiyor ama en nihayetinde kendi paramı kazanıp kendimi okutabildim, önümüzdeki yaz mezun olacağım. Üstelik bölüm ikincisiyim ve bu dönem notlarımı yükseltip yüksek onur öğrencisi oldum.”

Göktuğ ve Hande onu ilgiyle dinlediler.

“Tek başına tüm bunlara nasıl yetişebildin?” dedi Hande kaşlarını büzerek. “Hadi zamanı buldun, enerjiyi nasıl buldun?”

“İstediğim bölümde okumanın getirdiği motivasyonla ve hırsla her şeye yetiştim. Konservatuvar okumak için sizi bile ardımda bırakmıştım, kazandıktan sonra okulu bırakmam söz konusu bile olamazdı. Evet, yorucu bir süreçti fakat bu dönemde hayatıma giren insanlar, arkadaşlarım, hocalarım ve Göksel hayatıma renk kattı. Bu dört seneyle ilgili değiştirmek isteyeceğim tek şey siz olurdunuz.”

“İstanbul gibi pahalı bir şehirde çok zor olmuş olmalı,” dedi Göktuğ. “Bu kadar zor şartlar altında tüm bunları başarman gerçekten takdir edilesi. Dürüst olmam gerekirse evi terk ettiğinde başaramayacağını, bize geri döneceğini düşünmüştüm ama ne kadar yanıldığımı anlamak için uzun yıllarım oldu.”

“Başaramayacağımı ben de düşünmüştüm,” dedi Gökhan hüzünlü bir tebessümle. “İlk zamanlar en zoruydu ama okul başladıktan sonra uğruna her şeyi ve herkesi ardımda bıraktığım müziğin hepsine değdiğini görerek motive oldum. O dönem müzik mağazasında çalışmaya başlamıştım, hayatıma da güzel insanlar girmeye başlamıştı.”

“Seninle gurur duyuyorum. Buğulu geçmişten geriye kalan tek sorunun cevabı benim için, bizim için bir gurur kaynağı olduğun.”

“Baban haklı,” dedi Hande eşinin dizine dokunarak. “Seninle gurur duyuyoruz. Bize rağmen müziğe dört kolla sarıldığın ve bu alanda muhteşem işler ortaya çıkardığın için ekstra gurur duyuyoruz. Bugün seni göğsümüz kabararak izledik. Çok şey kaçırdık ama bundan sonra hiçbir şey kaçırmayacağız.”

Oturduğu koltuktan kalkan Gökhan onlara ilerlediğinde Göktuğ ve Hande iki yana çekilip ortalarını açtı ve Gökhan da onların ortasına oturdu.

“Siz neler yaptınız?” diye sordu Gökhan bir eliyle babasının, bir eliyle de annesinin bacağına dokunurken. “Ankara’ya taşındınız, babam yarbaylığa terfi etti ama öncesi, sonrası, devamı?”

“Bu üç buçuk sene bizim için de çok zordu,” dedi Hande. Onun saçlarını okşadı. “Sen evden gidince ev çok boşaldı, sessizleşti, ruhsuzlaştı; geriye hiçbir şey kalmadı. Babanla aramız açıldı ve ikimizin arasına giren bu mesafe gün geçtikçe büyüdü. Bu konu hakkında konuşmasak da birbirimizi suçluyorduk, karşı tarafın seni hiç özlemediğini ve olanlar yüzünden hiç pişman olmadığını düşünüyorduk. Belki Aykut bahsetmiştir çünkü eve başkaları geldiğinde bile hiçbir sorun yokmuş gibi davranamıyorduk, ruhsuz iki insan olarak yaşamaya devam ediyorduk. Dün akşam babanın telefonda senden bahsettiğini ve İstanbul’a gitmek hakkında konuştuğunu duyunca dünyanın en mutlu insanı oldum. Aslında ikimiz de çok pişmanmışız, ikimiz de seni çok özlüyormuşuz ve seni görmeyi çok istiyormuşuz. Soluğu burada, senin yanında aldık.”

“Benim günlerim çalışmakla geçiyordu,” diye devam etti Göktuğ. “Taburun komutanlığını yaptığım için oldukça yoğun bir çalışma programım var, açıkçası bu yoğunluk bana iyi geliyordu çünkü işten başka şeyler düşünmek için çok az vaktim oluyordu. Gece olunca düşünceler karabasan gibi çöküyordu.”

“Ben de kendimi ev işleriyle meşgul ediyordum,” dedi Hande. “Onun dışında komşularla, babanın işten arkadaşlarının eşleriyle zaman geçirip ev dışında da kendimi meşgul tutmaya devam ediyordum.”

“Meşguliyet hepimizin sığınacağı yegâne şey olmuş,” dedi Gökhan anlayışlı bir sesle. “Yokluğumun sizi bu kadar ayrı düşüreceğini düşünmezdim. Bazı geceler varlığımı bile unuttuğunuz düşünürdüm.”

“Saçmalama,” dedi Hande hemen. “Sen bizim biricik evladımızsın, seni unutmamız mümkün mü?”

“Neden böyle düşündüğünü çok iyi anlıyorum,” dedi Göktuğ. Bacağında duran Gökhan’ın eline dokundu. “Kötü birer anne ve babaydık. Seni hiç dinlemedik, anlamadık, anlamayı da istemedik; tek yaptığımız sana şekil vermeye, istediğimiz şeye dönüştürmeye çalışmaktı ve bunun sonucunda seni bizden uzaklaşmak zorunda bırakmaktı. Başlarda çok uzun zaman sana kızgın kaldım, sonra uzun bir süre de kendime ve Hande’ye kızgın kaldım fakat en nihayetinde kızgınlığın hiç kimseye ve hiçbir şeye faydası olmadığını anladım. Sana iyi babalık edemedim, bu dünyada annenle beraber desteğine ve sevgisine en çok ihtiyaç duyduğun kişiydim ama ben ikisini de uzun yıllar boyunca senden sakındım. Özür dilerim oğlum, büyük hata ettim. Yokluğun bana başka hiçbir deneyimin öğretemeyeceği şeyleri öğretti, gözlerimi açtı ve dünyaya bambaşka gözlerle bakmamı sağladı. Annenin de dediği gibi sen bizim biricik evladımızsın. Gittiğin gün eve döndüğümde seni evde bulamayınca, boşalan odanı görünce yüzüme okkalı bir tokat yemişim gibi hissettim. Sürekli gözümün önündeyken varlığının ne kadar büyük olduğunu fark edememişim, gittiğinde ardında bıraktığın yokluğunun devasalığı altında ezilince anladım. Bir daha yokluğunu yaşamak istemiyorum, ikimiz de istemiyoruz.”

“Gerçekten de çok değişmişsiniz,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Değişmenizin sebebi kötü olsa da sonucunu beğendim. Yeniden bir araya gelmek için bir şansımız olduğu için şükran doluyum. İyi ki geldiniz, iyi ki karşıma çıktınız. O şarkıdan sonra sizleri karşımda görmek o şarkıyı daha da anlamlı kıldı.”

Gökhane Sakinleri,” diyen Hande gülümsedi. “Gökhane. Güzel bir kelime, sen uydurdun değil mi? İsminden yola çıkarak?”

“Evet. Ev temalı bir albüm üzerinde çalışıyorum, bu albüm için çok kişisel şarkılar yazınca da albümün isminin beni yansıtmasını istedim ve albümün ismini Gökhane yapmaya karar verdim. Gökhane Sakinleri albümün ilk parçası, öykünün ilk satırı. Aylardır üzerinde çalıştığım bir parçaydı, bugün ilk kez insanların önünde söyledim ve o da sizin de geldiğiniz konsere denk geldi. Şarkıyı söylemek için en doğru zamanı beklemişim resmen, bugünün anlamı çok büyük.”

“Çok güzel bir şarkıydı,” dedi Göktuğ. “Bahsettiğin her şeyin başrol oyuncusu olmamızdan bağımsız gerçekten güzel bir şarkıydı. Çok hüzünlüydü, çok da dürüsttü.”

“Sizden bu şarkı hakkında böyle yorumlar almak çok garip hissettiriyor ama teşekkür ederim.”

“Üzerinde çalıştığın diğer şarkıları dinlemeyi de çok isteriz,” dedi Hande. “Zamanı geldiğinde onları da dinleriz değil mi?”

“Elbette,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Güzel geri dönüşler almak hem cesaretlendirdi hem de motive etti, sanırım bundan sonra eserlerim hakkında eskisi kadar ketum olmayacağım.”

“Şu dövmende,” dedi Göktuğ onun sağ bileğini kavrayıp Gökhan’ın dövmesinin olduğu tarafı çevirerek. “Musica diye bir kelime yazıyor, çevirisi ne?”

Müzik ruhun gıdasıdır,” diye yanıtladı Gökhan da dövmesine bakarak. “Yaptırdığım ikinci dövme. Anlamı büyüktür.”

“Parmaklarında da var,” dedi Hande. Onun parmaklarına dokundu. “Bunları ne zaman yaptırdın?”

“Bu dördünü yazın yaptırdım. Sol kolumdaki gitar dövmem ilk dövmem, bileğimdeki ikinci ve boynumdaki sol anahtarı da üçüncüsü. Tarzım sizi şoke etmiş olmalı.”

“Bu tarzda takılacak karakterde biri olduğunu kabul etmek istemesek de hep biliyorduk,” dedi Göktuğ. “Bunu benden duymak asıl seni şoke edecektir ama dövmelerini, tarzını beğendim; kendine yakıştırmışsın.”

“İşte bu çok beklenmedik oldu,” dedi Gökhan gülerek. “Vay be.”

“Göktuğ haklı,” dedi Hande oğluna yaklaşarak. “Hiç bizlik değil ama sen kendine yakıştırmışsın. Sana ayrı bir hava katmış.”

“İkinize de teşekkür ederim. Geçenlerde Göksel’le tarzlar hakkında konuşuyorduk. Bu ay Göksel de bir fotoğraf makinesi dövmesi ve boynuna benim gibi bir sol anahtarı dövmesi yaptırdı. Göksel’in ebeveynleri dövmeleri bayağı beğenmişler. Ben de ona eğer siz benim tarzımı görseydiniz babamın kalp krizi, senin de fenalık geçireceğini söylemiştim.”

Göktuğ ve Hande gülüştü.

“Bundan üç sene önce olsaydı kesin yaşanırdı,” dedi Göktuğ. “Hiç şüphem yok.”

“Benim de,” dedi Gökhan gülerek. “Gerçekten çok değişmişsiniz ama dürüst olacağım, bu hâlinizi daha çok sevdim. Bundan birkaç sene önce en çok istediğim şey sizinle ortak paydada buluşmaktı, küçük Gökhan şu anı görseydi çok sevinirdi ama ben onun yerine de seviniyorum.”

“Bu durumdan biz de çok memnunuz,” diyen Hande başını Gökhan’ın omzuna yasladı. “Göksel demişken ondan biraz daha bahsetmek ister misin? Bu akşam yaşadığı şok yüzünden pek konuşamadı.”

“Göksel,” derken Gökhan’ın yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. “Olanlar hâliyle onu da aşırı etkiledi. Kıyamam. Göksel bir tanedir, en değer verdiğim insanlardan biridir, başıma gelen en güzel şeydir. Ben onun hakkında konuşmaya başlarsam hep sevgi ve övgü dolu konuşurum, bu yüzden Göksel’i Göksel’den dinlemeniz en iyisi olacak. Bir gün buluşuruz, onu yakından tanırsınız.”

“Âşık olmuşsun,” dedi Hande duygu dolu bir gülümsemeyle. “Büyümüş koca adam olmuşsun da âşık olmuşsun. Göksel çok güzel bir kız, çok da tatlı birine benziyor. Tanışmak için sabırsızlanıyorum.”

“Müsaitse hemen yarın akşam yemek yiyelim,” dedi Göktuğ. “Sorarsın değil mi?”

“Çok heveslisiniz,” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. Gülümsedi. “Tabii ki sorarım. Saat geç oldu, hepimiz yatıp dinlensek iyi olacak. Ne kadar buradasınız?”

“Daha buradayız. İzin alırım.”

“Tamam o zaman. Yataklarınızı yapayım da yatın.”

“Biz hallederiz, sen hiç uğraşma,” dedi Hande. “Şu büyük koltuğu açıp yan yana yatarız.”

“Siz misafirsiniz, ben hallederim.”

“Misafir mi? Oğlumuzun evinde? Duymamış olayım.”

“Lafın gelişi canım yoksa artık burası da sizin bir eviniz.”

“Büyümüş de kendi evi olmuş,” dedi Göktuğ şefkatle oğluna bakarken. “O zaman beraber hazırlayalım.”

“Büyümek doğanın gereği,” dedi Gökhan bir omzunu yukarı kaldırıp. “Çarşafın altına şu battaniyeyi sereceğim, üzerinize de yorgan yeterli olur diye düşünüyorum ama üşürseniz diye kırmızı battaniyeyi de getirdim.”

“Ankara’dan sonra İstanbul bize hiç etki etmez. Yorgan yeterli olacaktır.”

“Siz de haklısınız.”

El birliğiyle yatağı hazırladılar.

“Koltuğumuzun çok rahat olduğuna dair hiç şüpheniz olmasın,” dedi Gökhan. “Defalarca kez üzerinde yatmış olan ben, Yağız ve misafirlerimiz tarafından rahatlığı tescil edilmiştir. Yatıp dinlenmenize bakın. Bir ihtiyacınız olursa beni uyandırmaktan da çekinmeyin.”

“Seninle yeniden aynı evde uyuyacak olmak bizi zaten bebekler gibi uyutur,” dedi Hande onun yanağını okşayarak. “Sen de yatıp dinlenmene bak yavrum. Her şey için teşekkür ederiz.”

“Bu gerçek beni de bebekler gibi uyutacak. İyi geceler, sabah görüşürüz.”

“İyi geceler oğlum,” dedi Göktuğ. “Tatlı rüyalar.”

“Size de.”

Salondan çıkan Gökhan kendi odasına ilerledi ve kapıyı biraz aralık bırakarak yatağına yürüdü. Normalde kapısını kapatıp uyuyordu ama ebeveynleri olduğu için bugün aralık bırakmayı tercih etti. Saatler gece 11’i geçiyordu, geç olmuştu ama Göksel’in uyumadığını bilerek onu aradı. Genç kadın telefonu ikinci saniyede açtı.

“Aramanı bekliyordum,” dedi Göksel. “Beklediğimden erken aradın ama anlaşılan hepiniz yorgun olunca çok geçe kalmadan uyumaya çekildiniz.”

“Aynen öyle oldu,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Şimdi odama geçtim ve hemen seni aradım.”

“İyi yaptın. Nasılsın? Neler yaptınız?”

“İyiyim, çok iyiyim. Bize geldik, salonda biraz sohbet ettik. Bu üç senede neler yaptığımızdan bahsettik, biraz içimizi döktük. Yarın akşam yılbaşı, Sinem ve Berat’la bir program da yapmıştık ama annemler akşam yemeği yemeyi teklif etti. Ne dersin? Restoranlarda yer bulabileceğimizi sanmıyorum ama şansımızı bir deneriz, bulamazsak da bizim evde toplanabiliriz.”

“Dördümüz mü?”

“Yağız da olur.”

“Sinem’e haber vermem gerekecek, zaten anlayışla karşılayacağından eminim. Sizinle vakit geçirmeyi çok isterim.”

“O zaman onlarla başka bir akşam çıkarız.”

“Öyle yaparız. Yarın için restoranlarda yer bulabileceğimize ben de pek ihtimal vermiyorum fakat aklımda birkaç yer var, yarın onları arayıp sorarım.”

“Ben de birkaç yeri ararım. Bulamazsak da sıkıntı değil. Size çok daha lezzetli yemekler pişiririm.”

“Baksana, sizde olalım. Restoranı boş ver, evde vakit geçirelim.”

“İşte bu be! Bir an hiç söylemeyeceksin sandım. Yarın seni evimde, ailemle aynı masada görmek için sabırsızlanıyorum.”

“Ben de hep beraber masada olmak için. Bu akşam eve döndüğümde bizimkilere olanları anlattım, sizin adınıza çok sevindiler.”

“Müjdeyi hemen vermişsin.”

“Yüz ifademi görünce hemen ne olduğunu sordular zaten.”

“Kıyamam sana bal peteğim. Şimdi daha iyisin değil mi?”

“Çok iyiyim. Sen iyiyken benim iyi olmamam mümkün mü? Sen iyiysen ben çok daha iyiyim.”

“Seni çok seviyorum, biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum,” diyen Göksel gülümsedi. “Ben de seni çok seviyorum. Hadi uyuyup dinlen sen. Hem fiziksel hem de duygusal olarak çok yoruldun.”

“Sen de öyle. İkimiz de güzelce uyuyup dinlenelim, yarın yine haberleşiriz.”

“Tamam sevgilim. İyi geceler, çok öpüyorum.”

“Ben de çok öpüyorum, kiraz dudaklarından yani.”

“Saat geç oldu ya, içindeki azman hemen ortaya çıktı. Yat uyu hadi, dinlenmene bak.”

“İçimdeki azman senin için her zaman ortada bebeğim.”

“Ona ne şüphe. Kapatıyorum şimdi bak, babam bu konuşmaya yanlışlıkla kulak misafiri falan olursa asıl azmanı o zaman görürsün. Senin canının sağlığı için telefonu kapatalım.”

“Bölüm sonu canavarı da çıktığına göre bana müsaade. İyi geceler balım, yarın görüşürüz.”

“Kaçıp canını kurtar,” dedi Göksel kıkırdayarak. “İyi geceler sevgilim, görüşürüz.”

Göksel telefonu kapattığında kendi kendine güldü. Gökhan’la konuşup onun iyi gelen sesini duyduğu için rahatlayarak odasından çıktı ve salona ilerledi. Annesiyle babası dakikalar önce bıraktığı gibi koltukta oturup dizi izlemeye devam ediyordu. Göksel içeri girince ikisi de ona döndü.

“Gökhan’la konuştun mu?” diye sordu Güzin. “Yüzün gülüyor.”

“Konuştum,” derken diğer koltuğa oturdu Göksel. “Her şeyin yolunda olduğunu söyledi, sesi de çok iyi geliyordu. Ebeveynleri yarın akşam hep beraber yemek yemeyi teklif etmiş, biz de akşamki planımızı iptal ettik. Yarın Gökhanlarda olacağım.”

“Bak sen,” dedi Güzin gülümseyerek. “Seninle tanışmak için çok hevesli oldukları ortada. Çok güzel bir plan, evde hep beraber sakince vakit geçirirsiniz. Peki biz ne zaman akşam yemeği yiyebileceğiz? Gökhan’la tanışma vaktimiz geldi de geçiyor küçük hanım.”

“Bence de,” diye eşine arka çıktı Engin. “Şu Gökhan Bey’le tanışalım artık. Şimdi ailesiyle yeni barıştı, gündemi çok farklı ama sular durulunca ilk fırsatta biz de bir yemek yiyelim. Adam konu kendi ailesi olunca ilk günden akşam yemeğini ayarladı ama söz konusu bizimle tanışmak olunca aylardır kaçıyor.”

“Aceleci davranmak istemedik,” dedi Göksel. “Ailesi gelmeseydi de yılbaşından sonra sizi onunla tanıştırmayı planlıyordum zaten, bunu Gökhan da istiyor. Gündem biraz durulunca sizinle tanışmasını çok istiyorum.”

“Artık vakti geldi,” dedi Güzin. “İlk zamanlardan tanışmaya biz de sıcak bakmıyorduk zaten ama artık dört ay oldu, ilişkiniz çok ilerledi ve biz de Gökhan’la tanışmayı istiyoruz.”

“Bence de zamanı geldi,” diyen Göksel gülümsedi. “Gökhan’ın ailesinin kalıp gitme durumu kesinleştikten sonra bir gün hep beraber bir akşam yemeği ayarlarız.”

***

Ertesi sabah Gökhan erkenden uyandı. Normalde işe gitmesi gerekiyordu fakat müdürüne mesaj atıp ailesinin geldiğini, bu yüzden bugün işe gelemeyeceğini söyledi. Odasından çıktığında mutfaktan sesler geldiğini duydu. İçeri girdiğinde Göktuğ’u masada otururken buldu.

Bir asker olan Göktuğ elbette erkenden uyanmıştı.

“Günaydın,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Her zamanki gibi erkencisin.”

“Günaydın,” dedi Göktuğ da ona bakarak. Gülümsediğinde kaz ayakları derinleşti. “Mesleki deformasyon diyelim. İyi uyuyabildin mi?”

“Asıl sen iyi uyuyabildin mi?” derken onun karşısına oturdu Gökhan. “Rahat ettin mi?”

“Çok rahattım, bebek gibi uyudum.”

“İyi, sevindim. Annem hâlâ uyuyor sanırım.”

“O da birazdan kalkar. Üç buçuk sene sonra aynı evde yattık, aynı evde uyandık. Çok özlemişim.”

“Ben de,” dedi Gökhan duygulu bir sesle. “Yeniden aynı evdeyiz ama bu sefer tartışmalar, kavgalar, aramızda esen soğuk rüzgârlar yok.”

“Birbirimizi çok yıprattık değil mi? Seni de kendimizi de çok yıprattık, tükettik.”

“Bu yüzden sıfırdan bir başlangıç yaptığımızı söylüyorum ya, sil baştan.”

“Geçmişin silinmesi gerekiyordu da.”

“Kesinlikle. Kahvaltıda ne istersiniz, size ne hazırlayayım?”

“Kahvaltılık ne varsa ondan yeriz, hiç zahmet etme.”

“Duymamış olayım. Belki de ailecek edeceğimiz en huzurlu kahvaltı olacak, mükellef bir kahvaltı olması lazım.”

“O zaman biz de bir işin ucundan tutarız.”

“Anlaştık.”

Bu esnada Yağız da mutfağa girdi. “Günaydın,” dedi canlı bir sesle. O da erkenden uyanmıştı fakat Gökhan kalkmadığı için odasından çıkmamıştı. Göktuğ ya da Hande veya her ikisiyle birden yalnız kalmak istememişti. “Siz de erkencisiniz.”

“Günaydın kardeşim,” dedi ona bakan Gökhan. “Anlaşılan hepimiz erkenciyiz.”

Hande de Yağız’dan sonra mutfağa girdiğinde üçünün bakışları da ona döndü. Hande uyurken dağılan saçlarını elleriyle şöyle bir düzeltip gülümsedi.

“Günaydın beyler,” dedi. “Bakıyorum da hepiniz benden erkencisiniz. O kadar rahat ve huzur dolu bir uyku uyudum ki ancak şimdi kalkabildim.”

“Günaydın,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Rahat uyumana sevindim ve vakit hâlâ erken. Siz elinizi yüzünüzü yıkayın, dilerseniz üstünüzü değiştirin; ben de kahvaltıyı hazırlayayım.”

“Hep beraber hazırlarız.”

Öyle de yaptılar. Kahvaltıyı hep beraber hazırlayıp masaya da hep beraber oturdular.

“Göksel’le konuştun mu?” diye sordu Hande.

“Konuştum,” diye onayladı Gökhan. “Bugün yılbaşı gecesi olduğu için her yer dolu olur; yine de birkaç restorana sorabilirdik ama evde vakit geçirmek istedik ve bu akşam hep beraber evde yemek yemeye karar verdik. Size de uyar mı?”

“Bunca telaşın arasında bugünün yılın son günü olduğunu unutmuşuz,” dedi Göktuğ günün farkına vararak. “Haklısın, dışarıda yer bulmak mümkün olmaz. Evi iyi düşünmüşsünüz. Hep beraber sessizlik ve huzur içinde akşam yemeği yemekten büyük memnuniyet duyarız.”

“Bence de iyi düşünmüşsünüz,” dedi Hande gülümseyerek. “Akşam yemeği için hep beraber bir şeyler hazırlarız.”

“Sen de bize eşlik eder misin?” diye sordu Gökhan, Yağız’a bakarak. “Barışlara gitmek istersen gidebilirsin ama kalmak istersen de anlayışla karşılarlar.”

“Burada olmayı çok isterim,” diyen Yağız onun omzuna dokundu. “Hep beraber güzel bir akşam geçiririz.”

“Dün tanışmak için fırsatımız olmadı,” dedi Göktuğ. “Biraz kendinden, neler yaptığından bahsetmek ister misin?”

“Bahsedeyim,” diyen Yağız konuşmadan önce bir yudum çay içti. “Aslen Balıkesirliyim, ailem hâlâ orada yaşıyor ama ben bu vakitten sonra oraya temelli döneceğimi düşünmüyorum. Gökhan gibi ben de çocukluğumdan beri gitar çalan, şarkı söyleyen biriyim; gitarın yanında bateri ve piyano da çalıyorum. Burada Gökhan’la birlikte güzel ve geniş bir çevre edindik, bir sürü müzisyen arkadaşımız var ve mezun olduktan sonra profesyonel olarak müzik yapmak istiyoruz. Konservatuvar okumak en büyük hayalimdi, lise dönemim konservatuvarların sınavlarına hazırlanmakla geçti. Müzikten sonraki en büyük tutkum ise bilgisayar oyunlarıdır. Beni tanıyan herkes çok iyi bilir ki hiç sıkılmadan saatlerce oyun oynayabilirim.”

“Dün senin performanslarını da çok beğendik,” dedi Hande. “Çok güzel bir sesin var, gitarı da çok iyi çalıyorsun.”

“Teşekkür ederim,” dedi Yağız gülümseyerek. “Dün güzel bir gündü.”

“Kesinlikle öyleydi. Gitar çok popüler bir enstrüman ama bateri çalmak nereden esti? Sen de Gökhan gibi rock müzik mi seviyorsun?”

“Hem de çok severim. Rock dinleyerek büyüdüm, müziğe başlamamda çok büyük etkisi vardır. Bu konularda Gökhan’la çok ortak noktamız var.”

“Ona ne şüphe,” dedi Göktuğ. “Bu kadar yakın olmanıza şaşırmamalı.”

“Tabii ki,” dedi Gökhan gülümseyerek Yağız’a bakarken. “Bu yüzden en yakın arkadaşlarız.”

Yağız onun omzunu dostane bir tavırla sıktığında Gökhan da onun bacağına dokundu.

“Bu süreçte Gökhan’ı yalnız bırakmadığın için çok teşekkür ederiz,” dedi Hande gülümseyerek onlara bakarken. “Görüyoruz ki Gökhan’ın burada da bir ailesi olmuş. Önceki ailesinin aksine huzur dolu bir aile. Bunu görmek çok güzel.”

Gökhan’ın yüzüne duygu dolu bir ifade yayıldı. Annesi haklıydı, Gökhan’ın İstanbul’da huzur dolu bir evi ve ailesi olmuştu. Yağız, Kerem ve diğer yakın arkadaşları onun ailesiydi; Göksel onun ailesiydi. Tüm bu isimler ona Gökhan’ın yıllardır istediği sevgi ve huzur dolu aile ortamını yaşatmıştı, yaşatmaya da devam edecekti.

“Gerçek dostlardan ve gerçek aşktan oluşan bir aile,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Sizin de yeniden o aileye dahil olmanıza çok sevindim. Artık eksik yok.”

“Hiç de olmayacak,” dedi Göktuğ inançlı bir sesle. “Yeniden ve bir daha asla ayrılmamak üzere bir aradayız.”

Gökhan günü ailesiyle birlikte geçirirken Göksel de kendi evinde akşama hazırlanarak geçirdi. Duş aldıktan sonra uzun dakikalarını dolabını karıştırarak geçiren genç kadın kahverengi bir taytla krem rengi uzun bir sweatshirt giymeye karar verdi. Tüm akşam evde olacakları için tercihini rahat olmaktan yana kullandı. Saçlarını doğal şeklinde bırakırken yüzüne de hafif bir makyaj yaptı.

Göksel, Gökhanlara gitmek için evden çıktığında saatler akşam 7’ye geliyordu. Avrasya Tüneli’ni kullanan genç kadın köprü trafiğine girmeden daha kısa sürede Merdivenköy’e vardı. Hava kararalı çok olmuştu. Altı katlı apartmanın üçüncü katındaki dairenin salonu ve mutfağının ışıkları yanıyordu.

Apartman kapısına yürüyen Göksel beşinci dairenin ziline bastıktan sadece saniyeler sonra kapı açıldı. Apartmanın içine giren genç kadın montunun fermuarını açtı, asansöre ilerledi ve üçüncü kata çıktı. Asansörden indiğinde Gökhan’ın onu evin kapısında beklediğini gördü. Gökhan’ın kendisi gibi krem rengini tercih ettiğini görünce gülümsedi. Genç adam krem renkli boğazlı bir kazakla düz paça siyah kot pantolon giymişti, saçlarını da özenle şekillendirmişti. Gökhan da Göksel’in krem sweatshirt’ünü görünce hâlihazırda yüzünde olan gülümsemesi genişledi.

“Hoş geldin balım,” dedi Gökhan. “Biriyle pişti olduğuma bu kadar sevineceğimi düşünmezdim.”

“Ne tesadüf ben de,” dedi Göksel gülerek. Kapının önünde durdu. “Hoş buldum sevgilim.”

Dudaktan öpüştüler.

“Elbette elin boş gelmemişsin,” dedi onun elindeki poşeti fark eden Gökhan. “Biz bir sürü şey hazırladık, zahmet etmene hiç gerek yoktu.”

“Annemle beraber yılbaşına özel tarçınlı kurabiye yaptık, onlardan getirdim,” dedi Göksel içeri girerken. Poşeti Gökhan’a uzattı. “Hep beraber yeriz.”

“Bir de kendi yaptığın tatlıdan getirdin yani? Tadına bakmak için sabırsızlanıyorum.”

Bu sırada Hande ve Göktuğ salondan çıkıp holdeki Gökhan’la Göksel’e yaklaştı.

“Hoş geldin Göksel,” dedi Hande gülümseyerek.

“Hoş buldum,” diye karşılık verdi Göksel.

Hande, Göksel’e yaklaştı ve onunla yanaktan öpüştü.

“Çok hoş görünüyorsun,” dedi Hande onun yüzüne bakarken. “Zaten çok güzel bir kızsın da bugün ayrı bir hoş olmuşsun. Gökhan gibi sen de yılbaşı gecesi için özenle hazırlanmışsın.”

“Teşekkür ederim, çok naziksin.” Az kala teklifli konuşacaktı ki kendini durdurdu. “Bugün özel bir akşam, hazırlanmamak olmazdı.”

“Haklısın, özel bir akşam,” dedi Göktuğ. Göksel ona baktı. Göktuğ Uygur dağ gibi bir adamdı. 1,84 metre boyundaki ve yaklaşık 90 kilo ağırlığındaki vücudu oldukça iriydi. Onun bu iri yapısı Göksel’in ondan çekinmesinde büyük etkiye sahipti. “Hoş geldin. Bu akşam aramızda olduğun için çok mutluyuz, davetimizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz.”

“Asıl ben davetiniz için teşekkür ederim.”

Lavaboda olan Yağız da içeriden çıktı ve diğerlerinin yanına ilerledi.

“Hoş geldin Gök,” dedi Yağız canlı bir sesle. “N’aber? Gözlerimiz yollarda kaldı, nerelerdeydin?”

“Hoş buldum,” dedi Göksel gülümseyerek. Bu evde onu germeyen ikinci bir insan olması işine gelmişti. “İyiyim, senden n’aber? İstanbul’un yılbaşı trafiğini atlatıp ancak geldim. Tadın kaçsın istersen o trafiği düşünebilirsin.”

“Yok canım, ben hiç almayayım. Evimdeki bu sakin akşamın tadını çıkarmayı tercih ederim.”

“İsterseniz hemen yemeğe geçelim,” dedi Gökhan. “Bence hepimizin karnı oldukça aç.”

“Açım,” diye onayladı Göksel. “Siz geçin, ben de ellerimi yıkayıp geliyorum.”

“Tamam balım.”

Göksel banyoya yürürken, Gökhan onun arkasından bakıp gülümsedi. Genç kadının kombinini beğenmişti.

“İkiniz de krem giymişsiniz,” dedi Hande. “Sözleştiniz mi?”

“Birbirimizin ne giyeceği hakkında en ufak bir fikrimiz bile yoktu,” dedi Gökhan ona dönerek. “Çok güzel bir tesadüf oldu. Ne derler bilirsiniz, kalp kalbe karşıdır. Hadi mutfağa geçelim.”

“Sırıtışa bak,” dedi Göktuğ gülümseyerek. “Sen bu kıza gerçekten de âşıksın.”

“Çok âşığım ama konumuz bu değil, utandırmayın lütfen.”

Diğerleri gülüşürken Gökhan mutfağa ilerledi, sonrasında diğerleri de onu takip etti. Banyoda ellerini yıkayan Göksel’se kısa süre sonra onlara katıldı. Bu akşam için zengin bir akşam yemeği menüsü yapmışlardı. Mercimek çorbası, iç pilavlı tavuk dolması, Akdeniz salata, mozaik pasta ve havuçlu kek bu akşamın menüsünü oluşturuyordu.

“İstediğin yere otur balım,” dedi Gökhan kız arkadaşına bakarak. “Servisi ben hallederim, siz keyfinize bakın.”

“Ben de yardım ederim,” dedi Yağız hemen. “Aslında hepiniz misafir olamayacak kadar Gökhan’a yakınsınız ama ev sahipleri biz olduğumuza göre sizi bir noktada misafir olarak görüyoruz.”

Göksel, Hande ve Göktuğ’un karşısına oturdu. Gökhan’la Yağız da kâselere çorba doldurduktan sonra Yağız masanın başına, Gökhan da Göksel’in yanına oturdu.

“Sen mi yaptın?” diye sordu Göksel çenesiyle çorbayı işaret ederek.

“Her şeyi ben yaptım,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Sizler için yılbaşı yemeği hazırlamak çok keyifliydi.”

“Ellerine sağlık. Her şey leziz görünüyor.”

“Afiyet olsun balım.”

Gökhan, Göksel’in yanağını öptüğünde genç kadın bir anlığına karşısında oturan Gökhan’ın ebeveynlerine baktı. Utandı ama belli etmedi.

Çorbadan bir kaşık içen Göksel memnun bir ifadeyle başını sallayarak, “Leziz olmuş,” dedi. Dudaklarını yaladı. “Ellerine sağlık sevgilim.”

“Afiyet bal şeker olsun,” dedi Gökhan.

Çorbalar bittikten sonra Gökhan’la Yağız tabaklara ana yemeği koymaya başladı. Bu sırada Göksel, Göktuğ ve Hande masada yalnız kaldı.

“Yıldız Teknik’te okuyordun değil mi?” diye sordu Göktuğ.

“Evet,” diye onayladı Göksel. “Fotoğraf ve Video bölümünde son senem.”

“Fotoğrafçılığa ne zamandır ilgilisin?”

“Çocukluğumdan beri. Ortaokula giderken ilk kameralı telefonuma sahip olmuştum ve o günden beri gördüğüm her şeyi çekmeye karşı büyük bir ilgim var. Ailem bu ilgimi fark edince bana bir fotoğraf makinesi hediye ettiler, benim de ilgim zamanla en büyük tutkuma dönüştü ve beni şu an olduğum noktaya getirdi.”

“Çok güzel,” dedi Hande gülümseyerek. “Videolar da çekiyorsundur.”

“Çekiyorum,” dedi Göksel başını sallayıp. Bu esnada Gökhan onun önüne tabağını koydu. Gökhan’a teşekkür eden Göksel yeniden Hande’ye baktı. “Video çekmeye lise döneminde başladım, açıkçası üniversiteye başlayana kadar çok da amatördüm fakat teknik eğitimini almaya başlayınca gelişmeye de başladım. Video çekmeyi de çok seviyorum ama fotoğraf çekmek hâlâ daha favorim, en büyük tutkum.”

“Çektiğin fotoğraf ve videoları görmeyi çok isteriz,” dedi Göktuğ. “Bir gün gösterir misin?”

“Elbette,” dedi Göksel gülümseyerek. “Ne zaman isterseniz.”

Yemek servisini bitiren Gökhan’la Yağız da masaya oturdu. Gökhan yanında oturan Göksel’e göz kırpınca Göksel de ona göz kırptı.

“Ailen ne iş yapıyor?” diye sordu Göktuğ. “Kardeşin var mı?”

“Bir ağabeyim var,” dedi Göksel ona dönerek. “Öğretmen, eşiyle beraber Ankara’da yaşıyor. Bu arada siz Ankara’nın neresinde oturuyorsunuz?”

“Ankara demek,” diyen Göktuğ bu ortak noktadan hoşlanmıştı. “Çankaya’da, merkezde oturuyoruz. Ağabeyin ve eşi nerede oturuyor?”

“Çankaya güzel bir yer. Ağabeyimler de Keçiören’de oturuyor. Tam emin değilim ama size yakın değil sanırım.”

“Keçiören daha kuzeyde kalıyor,” diye onayladı Göktuğ. “İlçe merkezine yakınlar mı?”

“Evet evet, merkezi bir yerinde oturuyorlar. İkisinin okulları da orada olunca evi de yakınından tuttular.”

“Çok güzel,” dedi Hande. “Ağabeyin ne öğretmeni?”

“Coğrafya. Adı Giray, 27 yaşında.”

“Ondan bahsederken gözlerin ışıldıyor,” dedi Göktuğ. “Çok sevdiğin belli.”

“Ağabeyim dünyanın en eğlenceli, en sevecen, en tatlı insanlarından biridir. Yaşlarımız çok yakın değil ama ben çocukken benimle çocuklaşmayı bilirdi. Aslına bakarsanız hâlâ daha çocuk ruhlu biri. Yirmi yedi yaşında bir öğretmen olduğuna inanmak çok zor. İşte bambaşka birine dönüşüyor tabii ama onun dışında deli doludur.”

“Merak ettim. Onlar da Ankara’daymış, bakarsın bir gün tanışırız. Ziyarete gidiyor musunuz?”

“Geçen yaz evlendiler, henüz düğün haricinde gitme fırsatımız olmadı ama önümüzdeki sene gitmeyi düşünüyoruz. Ağabeyim Ankara’nın kışın çok soğuk olduğunu söyleyip gelmemizi istemedi, yazın gidebiliriz.”

“Ankara soğuğu hiçbir şeye benzemez,” dedi üç senedir orada yaşayan Hande. “Ağabeyin haklı. Yaz sonuna doğru giderseniz en güzel zamanlarına denk gelirsiniz. Ağustos sonu, eylül başı güzeldir.”

“Aklıma not ettim.”

Kız arkadaşının ve ebeveynlerinin keyifli sohbetini dinleyen Gökhan’ın yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Bu anın yaşanacağını hiç düşünmezdi ama şu an bu ana şahitlik ettiği, bu anın bir parçası olduğu için çok mutluydu. Böyle bir manzara görmeyi hep istiyordu, şu an bu manzarayı izlemekten büyük keyif alıyordu.

“Peki ya annenle baban?” dedi Göktuğ. “Onlar ne yapıyor?”

“İkisi de çalışıyor. Annem bir şirketin pazarlama departmanında müdür yardımcısı, babam da büyük bir giyim mağazasında müdür olarak çalışıyor. İkisi de İşletme mezunu, tanışmaları da üniversite zamanlarına dayanıyor zaten. Onlar da benim gibi doğma büyüme İstanbullu, doğduklarından beri bu şehirdeler. Bir ağabeyim hem üniversiteyi başka bir şehirde okuyarak hem de başka bir şehre taşınarak bizden ayrıldı işte.”

“İkisi de yönetici olarak çalışıyormuş, çok güzel. Kim bilir kaç yıllık mesleki deneyimleri vardır zaten. Kaç yaşındalar?”

“İkisi de elli dört yaşında. Çok uzun senelerdir çalışıyorlar, emeklilikleri gelmesine rağmen çalışmaya devam etmek ikisinin de ortak kararıydı ama öyle görünüyor ki önümüzdeki sene emekli olacaklar. Artık çok yoruldular.”

“Tabii ki yorulmuşlardır,” dedi Göktuğ anlayışlı bir sesle. Gökhan’a döndü. “Hazır bahsi açılmışken ben de seneye emekli olmayı düşünüyorum. Çok yoruldum, ben de artık dinlenmek istiyorum.”

“Gerçekten mi?” dedi şaşıran Gökhan. “İşine o kadar âşık bir adamsın ki hep askerlik yapacağını düşünüyordum.”

“İşimi, vatanıma hizmet etmeyi hâlâ daha çok seviyorum ama çok da yoruldum. Artık aileme vakit ayırmak, annen ve seninle güzel anılar biriktirmek istiyorum.”

“Çok mantıklı bir karar,” dedi gülümseyen Göksel. “Askerlik çok zor ve çok yıpratıcı bir meslek, artık dinlenmeyi ve ailenle vakit geçirmeyi hak ediyorsun. Benim anneannemle dedem emekli olduktan sonra Fethiye’ye taşındılar, belki siz de bir sahil kasabasına kaçarsınız.”

“Deniz kenarına gitmeyi düşünmüştük,” dedi Göktuğ, eşine bakarak. “Bahçeli bir evde sessiz ve sakin günler geçirmeyi ikimiz de istiyoruz. Hem siz de gelirsiniz. Ne zaman şehirden kaçmak ve denize girmek isterseniz gelir, istediğiniz kadar kalırsınız.”

“Düşüncesi bile güzel,” dedi Gökhan. Gülümsedi. “Ama Fethiye’den farklı bir yer olsun, bize değişiklik olur.”

Gülüştüler.

“Aslında İzmir’i düşünmüştük,” dedi Hande. Eşine döndü. “Bunun hakkında uzun zamandır konuşmadık ama birkaç sene önce İzmir’i istiyorduk.”

“Hâlâ İzmir’i istiyorum,” dedi Göktuğ. “Urla’yı. Şortum ve terliklerimle evimin bahçesinde zaman geçirmek, bahçeye ektiğimiz meyve ve sebzelerle ilgilenmek istiyorum. Gökhan da gelir, özellikle sıcak yaz akşamlarında bize gitar çalıp şarkı söyler. Göksel de isterse kapımız her zaman açık, o da fotoğraflar çekerek anıları ölümsüzleştirir. Yağız sen de elbette gelebilirsin, kapımız sana da her daim açık.”

“Oh be,” dedi rahat bir nefes alan Yağız. “Bir an benden hiç bahsetmeyeceksin sandım.”

Masadan kahkaha sesleri yükseldi.

“Bu gelmesin,” dedi Gökhan ona gözlerini kısarak bakarken. “Bari aile evinde yanımda olmasın. Bir rahat ver be kardeşim!”

“Yazıklar olsun,” dedi Yağız. “Hemen yarın evi ayırıyoruz. İstenmediğim yerde bir dakika durmam.”

“Prensip meselesi olarak mı?”

“Aynen.”

Gökhan gülerek onun omzuna dokunduğunda Yağız da sırıttı.

“Hep böyle atışır mısınız?” diye sordu Hande.

“Sürekli,” diye onayladı Yağız. “Birbirimizle uğraşmayı çok seviyoruz.”

“Belli oluyor,” dedi Göktuğ. “Atışmalarınız bittiyse ana yemeğe geçelim mi? Şarabı da açalım.”

“Kadehleri doldurayım,” dedi Gökhan. “Bu arada yemeği ilk kez yaptım. Güzel olmamış olabilir, beğenmediyseniz asla yemek zorunda değilsiniz.”

“Senin yaptığın bir şeyin kötü olma ihtimali yok ki,” dedi ona bakan Göksel. “Leziz olduğuna eminim.”

Onun kulağına eğilen Gökhan, “Yalnız böyle güzel şeyler söylersen annemle babamın karşısında olmamıza aldırmadan seni çok fena öperim,” diye fısıldadı. “Benim için hiç sorun olmaz ama senin domatese döneceğini biliyorum.”

Gökhan onun yanağına yumuşacık bir öpücük kondurduğunda Göksel yan gözle ona baktı. Gökhan ona göz kırptıktan sonra şarap şişesine uzandı. Şişeyi tirbuşonla açtıktan sonra beş kadehi yarısına kadar kırmızı şarapla doldurdu.

“Küçük bir konuşma yapmak istiyorum,” diyen Gökhan kadehini kaldırdı. “Söz konusu hayat olduğunda hepimiz hesaplamalar yaparız ama hiçbir zaman beklediğimiz sonuca ulaşamayız. Fikrimiz sorulmadan geldiğimiz bu dünyada pek çok konuda yine fikrimiz sorulmaz, öyle anlar yaşarız ki kendimizi asla tahmin etmediğimiz veya daha kötü bir ihtimalle asla istemediğimiz bir şeyin ortasında buluruz. Mesela dün yaşananlar asla tahmin etmeyeceğim türdendi fakat yaşandığı için, bugün sizlerle beraber bu masada oturduğum için çok mutluyum. Birbirimizden ayrı üç sene geçirdik, umuyorum ki beraber girdiğimiz bu yeni senede hep yan yana olur ve sayısız güzel anı biriktiririz. Varlığınıza teşekkür ederim, var olun. Sağlığımıza, mutluluğumuza ve elbette şerefe!”

“Ne güzel konuştun,” dedi Göktuğ gülümseyerek. O da kadehini kaldırdı. “Sağlığımıza, mutluluğumuza, beraberliğimize ve elbette şerefe!”

Beşi birden kadehlerini tokuşturdu ve içkilerinden birer yudum içtiler. Şarap fikrini ortaya atan Göktuğ masraftan kaçınmamış, iyi bir markanın eski bir şarabını almıştı.

“Çok güzelmiş,” dedi dudaklarını yalayan Göksel. “Kim aldı bilmiyorum ama kesesine bereket.”

“Ben aldım,” dedi Göktuğ. “Gökhan’a senin içip içmeyeceğini sorduğumda şarabı sevdiğini söyledi, senin de içeceğini duyunca aldım. Beğenmene sevindim, afiyet olsun. Yarasın.”

“Teşekkür ederim. Kesene bereket.”

Gökhan’ın yılbaşı için yaptığı iç pilavlı tavuk dolmasının da tadına bakan Göksel yemeği beğendi.

“Leziz,” dedi Göksel. “Çok iyi olmuş. Ellerine sağlık.”

“Afiyet bal şeker olsun,” dedi Gökhan keyifle sırıtırken. “Salatayla da güzel olur bak, salatadan da ye.”

“Her şeyi yiyeceğim, hiç merak etme.”

Bir süre sessizce yemek yediler. Hepsinin karnı aç olunca ve Gökhan’ın yaptığı ana yemek de çok lezzetli olunca bir süre yemeğin tadını çıkarmayı tercih ettiler.

“Finalleriniz ne zaman?” diye sordu Göktuğ. “Yılbaşından sonra mı başlayacak?”

“Bizim başladı bile,” diye yanıtladı Gökhan. “Yılbaşını bile beklemediler.”

“Hadi ya, kötü olmuş. Göksel senin ne durumda?”

“Benimkiler ocakta,” dedi Göksel. “Bizimkiler bu konuda daha insaflı davrandı.”

“İşte çalışırken sınavlara hazırlanabiliyor musun?” diye sordu Hande oğluna bakarak. “Zor olmuyor mu?”

“Oldu, oluyor ama hallediyorum,” diyen Gökhan omzunu silkti. “Yüksek onur öğrencisi ve bölüm ikincisi olduğumu tekrardan hatırlatırım. Söz konusu müzik olduğunda ben çalışacak vakti yaratıyorum.”

“Yine de çok zor oluyordur,” dedi Göktuğ. “Bu konu hakkında müsait bir vakit konuşalım, olur mu?”

“Olur, konuşalım,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Neyse canım, sınavları boş verin. Akşamın tadını çıkaralım.”

Yemekleri bitirdikten sonra tatlıları salonda yemeye karar verdiler. Gökhan masayı kaldırma işini tek başına yapmak istese de Göksel müsaade etmedi ve bu işte ona yardım etmeye başladı. Yağız, Göktuğ ve Hande’yse Gökhan’ın zorlamalarıyla salona geçti.

“İnat edince daha bir çekici oluyorsun,” dedi tezgâha yaslanan Gökhan. Göksel onun yanında durup elindeki tabakları lavabonun içine bıraktı. “Benimle hep inatlaşsana sen.”

“Keçi inadımla baş etmeye hazır mısın gerçekten?” dedi Göksel kaşlarını kaldırarak. Yan durup kalçasını tezgâha yasladı. “Sonra ağlama.”

“Söz konusu sen olduğunda baş edemeyeceğim tek şey yokluğun olur.”

“Vay! Etkileyici, biraz kamyon arkası havası var ama etkilendim.”

“Kamyon şoförü olsam da sever miydin beni?”

“Gökhan diye kamyon şoförü mü olur be? İsminin doğasına aykırı.”

“Haklısın. Pilot olabilirdim bak, Gökhan adının hakkını sonuna kadar verirdim. ‘Gökhan yine göklerde!’ Sloganım bile hazır. Bugün nereye uçmak istersiniz hanımefendi?”

“Birlikte olduktan sonra neresi olduğu fark eder mi ki? Her yer olur.”

“Ağzından bal damlıyor,” diyen Gökhan ona doğru eğildi. “Ama çok yanlış bir zamanda damlıyor. Böyle şeyleri evde yalnız olduğumuz zaman söylemen lazım ki konunun sonuna varalım. Böyle yarı yolda kalıyoruz, olmuyor bak.”

“Biri duyacak,” diyen Göksel yavaşça onun ağzına vurdu. Bu sırada mutfak kapısından dışarı baktı. “Bu konu an itibarıyla burada kapanmıştır.”

“Ne zaman geri açıyoruz?”

Göksel gülerek başını iki yana sallarken masaya ilerledi. “Keçi inatlı ben kendime çok uygun bir erkek arkadaş bularak bir tekeyle sevgili olmuşum,” dedi genç kadın. İç çekti. “Azgın bir tekeyle.”

Gökhan bir kahkaha patlattığında Göksel de kıkırdadı.

“Bu iyiydi,” diyen Gökhan onun yanına ilerledi. “Üzerinde düşünülmüş, kaliteli. Sevdim.”

“Teşekkür ederim canım.”

“Canını severim senin.”

Gökhan onun yanağını öptüğünde Göksel yüzünü ona çevirdi ve erkek arkadaşının dudaklarına büyük bir öpücük kondurdu.

“İlk yılbaşımız,” diyen Göksel omzuyla onu dürttü. “Ve ailenle kutluyoruz.”

“Hayatıma uğur getirdiğinin en büyük kanıtı işte,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Kendinle beraber hayatıma sayısız güzellik getirdin.”

“İşte bunda hiç kamyon arkası havası yok, tamamen romantik. Çok tatlısın.”

“Ne sandın? İşte böyle düşürürüm.”

Mutfağı toparlayan çift tatlılarla çayları alarak salona ilerledi. Göktuğ’la Hande iki kişilik kanepede otururken Yağız da tekli koltuğa oturmuştu.

“Televizyon olmadığı için ev size fazla sessiz gelmiş olabilir,” dedi Gökhan elindeki tepsiyi sehpaya bırakırken. “İkimizin de hiç izlemediği bir şey olunca ve pahalı da olunca almayı hiç düşünmedik.”

“Televizyonla bir işimiz yok ki,” dedi Hande. “Hatta olmaması daha iyi. Beraber güzelce sohbet ederiz işte.”

“Hande haklı,” dedi Göktuğ. “Komşular rahatsız olmayacak olsa gitar çalıp şarkı söylemeni isterdim.”

“En altta yaşayan aile hariç binada kimse yoktur,” dedi Gökhan. Bu fikir çok hoşuna gitmişti. “Herkes dışarıdadır. Apartmanda olan varsa da bu akşamlık mazur görsün.”

Akustik gitarını alan Gökhan üçlü koltukta Göksel’in yanına oturdu. “Böyle güzel akşamlar için çalıp söylemeyi çok sevdiğim bir parça var,” dedi gülümseyerek. Boğazını temizledi. “İzninizle başlıyorum.”

Ses kontrollerini yapan Gökhan, mor ve ötesi grubunun Daha Mutlu Olamam şarkısına girdi. Bu şarkı bu akşam çok daha anlamlıydı.

“Küçük şeyler sevindirir ruhumu / Hayal bile edemezdim ben bunu / Daha mutlu olamam / Daha mutlu olamam.”

Gökhan büyük bir enerjiyle şarkıyı söylerken diğerleri de onu can kulağıyla ve gülümseyerek dinliyordu. Genç adamın yumuşacık sesi, usta yorumu bu akşamı daha da güzelleştirmişti.

Gökhan ikinci nakaratı da söyleyip şarkıyı bitirdiğinde onu alkışladılar. Genç müzisyen hiç hız kesmeden ikinci bir şarkıyı söylemeye geçti: Madrigal, Bambaşka.

“Yoldayım sonunda / Kaçmadım ama zordu yaşamak / Gülmeden nereye kadar / Belki başka yerlerde hayat var / Başka insanlar var.”

Gökhan’ı ilk kez bu şarkıyı çalarken dinleyen Göksel o günü hatırlıyordu. Fethiye’den İstanbul’a döndüğü zamandı, Gökhan’a sürpriz yaparak Parça’ya gittiği gündü. Sevgili oldukları gündü. O özel günün her anını çok net bir şekilde hatırlıyordu.

Gökhan bu şarkıyı da bitirince onu yine alkışladılar.

“Teşekkür ederim, eksik olmayın,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Mini bir konser de verdiğime göre artık tatlıları yemeye geçebiliriz diye düşünüyorum. Biricik sevgilimin yaptığı tarçınlı kurabiyeleri yemek için sabırsızlanıyorum.”

“Ağzına, ellerine, yüreğine sağlık,” dedi gözleri gururla parlayan Göktuğ. “Çok güzel çalıp söylüyorsun. Oğlumuzun içinde nasıl bir cevher yatıyormuş da farkında bile değilmişiz, üstelik o cevheri yok etmeye çalıştık ama neyse ki sen bizi dinlemedin.”

“Senden bunları duymak çok kıymetli baba, teşekkür ederim. Çok şey ifade ediyor.”

“Biliyorum. Dediğim her şeyde çok samimiyim, sakın unutma.”

“Biliyorum, hissediyorum, görüyorum.”

“Seni göğsümüzü kabartarak dinleyebiliriz değil mi?” diye sordu Hande. “Belki pek hakkımız yok ama seninle çok gurur duyuyoruz.”

“Hakkınız var, böyle düşünmeyin lütfen. Her şeyin başlangıç noktasına döndüğümüzde araba yolculuklarında o radyoyu açan sizlerdiniz, bana ilk gitarımı alan sizdiniz.”

“Onu parçalayan da yine bendim,” dedi Göktuğ üzgün bir sesle. “Hayatımdaki en büyük pişmanlık olarak kalacak.”

“Kalmasın,” dedi Gökhan hemen. “Geçmişte kaldı, geçip gitti, artık bir önemi yok. Evimin duvarında senin aldığın bir klasik Fender asılı, odaklandığım tek şey bu. Senin de, sizin de bu olsun lütfen.”

“Haklısın,” diyen Hande duvarda asan Fender’a baktı. Bu müzik köşesini çok sevmişti. “Evimizin duvarları artık geceye boyalı değil.”

“Ezberlemişsin.”

“Her bir satırını.”

Gökhan gülümsediğinde Hande de gülümsedi.

“O zaman hadi tatlıları yiyelim,” dedi Yağız. “Hepsi çok lezzetli görünüyor. Mideme indirmem için bana yalvarıyorlar resmen, onları kırmayayım.”

“Aç ya,” dedi Gökhan gülerek. “Ancak mideni düşün.”

“Düşünecek daha önemli bir şey göremiyorum. Siz görüyor musunuz?”

“Haklısın, mide önemli,” diyen Göksel, mozaik pastadan bir çatal yedi. “Muhteşem olmuş.”

Mozaik pastadan büyük bir parça koparan Yağız tatlıyı beğendiğini belli eden bir ses çıkardı. “Sen bu işi yapıyorsun Gök,” dedi dolu ağzıyla. “Efsane olmuş. Ellerine sağlık.”

“Hepinize afiyet olsun,” diyen Gökhan da Göksel’in annesiyle beraber yaptığı tarçınlı kurabiyeye uzandı. “Ben de biricik sevgilimin kurabiyesiyle başlayacağım.”

“Ve annemin,” diye ekledi Göksel. “Beraber yaptığımızı hatırlatırım.”

“Biricik sevgilimin ve onun biricik annesinin yaptığı kurabiye,” diye düzeltti Gökhan. Kurabiyeyi ağzına atıp yavaşça çiğnedi ve yuttu. “Maharetlerinin kaynağı belli oldu. Kurabiye leziz olmuş, ikinizin de ellerine sağlık.”

“Afiyet bal şeker olsun.”

Bir yandan tatlılarını yiyen bir yandan da sıcak çaylarını içen beşli koyu bir sohbete daldı. Gökhan onlara okulu hakkında ayrıntılı bilgiler verdi; derslerinden ve hocalarından bahsetti, neler yaptıklarını anlattı. Hande ve Göktuğ, Göksel’in okul serüvenlerini de merak edince Göksel de onlara okulu hakkında şeyler anlattı. Konservatuvar öğrencisi olan Gökhan’la Yağız da fotoğrafçılık ve video üzerine eğitim alan Göksel de diğer bölümlere nazaran farklı bir süreçten geçiyordu; bu süreç orta yaşlı çiftin dikkatini çekince onları can kulağıyla dinlediler.

Saatler gece yarısı olmak üzereydi. Kapıya dayanan yeni yılın heyecanı tüm şehri sarmış durumdaydı. Oturdukları koltuklardan kalkan ev sakinleri de balkona çıktılar.

“Havai fişekler birazdan atılmaya başlar,” dedi Gökhan. “Her sene yakınlardan bir yerden atıyorlar, buradan net olarak görülüyor.”

Üşüyen Göksel, Gökhan’a sokulurken Hande de Göktuğ’un koluna girdi. Yağız’sa bir adım geriden onları izliyordu. Yılın son gününü bu iki çiftle geçirmekten çok hoşlanmıştı, onlarla beraber oldukça keyifli vakit geçirmişti.

“Son on saniye,” dedi Gökhan heyecanlı bir sesle. “Havai fişeklere bakmayı unutmayın.”

Çünkü ben Göksel’i öpüyor olacağım.

“Üç, iki, bir,” diye geriye saydıkları anda havai fişekler patlamaya başladı. Etraf bir anda aydınlanırken Göksel’le Gökhan’ın dudakları birleşti. Çift ilk yeni yıllarına öpüşerek girdi.

Onların öpüştüğünü bilen Göktuğ ve Hande bakışlarını havai fişeklerden ayırmadılar. Yağız’sa onlara sadece bir saniye bakmış, ardından gülümseyerek bakışlarını havai fişeklere çevirmişti.

“Yeni yılımız kutlu olsun sevgilim,” diye fısıldadı Göksel. Soğuktan üşüyen burnunu Gökhan’ın da soğuk olan burnuna yasladı. “Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum,” diye fısıldadı Gökhan. “Birlikte girdiğimiz bu ilk yeni yılımızda seninle birbirinden güzel anlar yaşamak, birbirinden kıymetli hatıralar biriktirmek için sabırsızlanıyorum.”

“Ben de öyle.”

Göksel başını onun omzuna yaslayıp kollarını da onun gövdesine sararken Gökhan da sağ onun ince beline doladı.

“Hepimizin yeni yılı kutlu olsun canım ailem,” dedi Gökhan biraz yüksek bir sesle. “Hep beraber nice güzel senelere.”

Gökhane’nin duvarları uzun süredir geceye boyalıydı ama bu gece havai fişeklerin parlak ışıkları karanlığı delip geçmişti. Gökhane artık Ay’ın bile siyah olduğu, Güneş’in hiç açmadığı; yıldızların karardığı ve bulutların hep ağladığı bir yer değildi.

Gökhane’de ışıklar artık hep parlıyordu.

]]>
Sun, 18 Jun 2023 10:30:00 +0300 eylemoykuozdemir
ŞEFİKA’NIN HASAN’I https://edebiyatblog.com/sefikanin-hasani https://edebiyatblog.com/sefikanin-hasani Şefika, masum, üç kızın en büyüğü, en küçükleri bir erkek. Adı Gazi. Zira babası Kore’de vuruşmuş eski bir asker. Yer Anadolu’da bir köy. Tiyatro perdesi açılsın!

Şefika İstanbul yolunda, Bahadır onunla evlendi. Babası “iyi kısmet, seni büyük şehirlerde yaşatır, ticari taksileri var, evi barkı da varmış” deyip razı etti onu. Babasının sözünden çok Bahadır’ın cana yakınlığı, sempatik gülüşü, şakaları etkilemişti onu. Sanki onu bekleyen şirin bir hayatı reddetmek olmaz gibi gelmişti. ” He” deyiverdi babasına. Bir haftada kuruldu düğün. Davul zurna, kapıda iki halay, çifte telli. Bir sandık çeyizi, yatak, yorganı da şehirler arası otobüsün bagajında yeni hayatına yola çıkmıştı.

Şefika’nın şirin hayatı, eltisi ile ortak bir evde yaşayacağını öğrenince sekteye uğradı. Bahadır hiç dert etmiyordu. İki göz odalarında mutfak kullanımı ortak yaşayıp gideceklerdi. Hem kısa sürede kendi müstakil evlerini alacaklardı. Biraz diş sıkmak lazımdı.

İlk çocuk Ayhan bembeyaz teni güleç gözleri tüm sevimliliği ile aileye katıldığında Şefika şükretti. Anne olmak bu evladı yetiştirmek herşeye değerdi. Ama bir sene sonra bir oğlu daha oldu: Hasan. Zorlanmaya başladı. Kocasının iş saatleri uzadıkça evde ortak kullanılan mutfak, çocukların çatışması derken problemler arttı. Çocukları gündüz uykusuna yatırıp ne zaman rica etse okul çağındaki diğer çocuklar gürültü yapıp uyandırıyorlardı. Yemeği yapamadığı günler oldu. Eşi anlayışlı davranıyordu Allah’tan. Yemek yoksa kalkıp ekmeğinin içine peynir koyup yüksünmeden yiyordu.

Bir gün kocası hastalandı, doktora gitti. Bel fıtığı olmuş. Ağır işte çalışmayacak. Ama bir müddet dinlenmesi lazım. Arabanın birinde zaten şoför çalışıyordu, kendi arabasına da geçici olarak bir şoför daha buldu. Bir aylık dinlenme üç aya çıktı. Gelir kendi çalıştığının çok altında idi. Şoföre kızıp arabanın birini sattı. Paranın nereye gittiğini hiçbir zaman öğrenemedi Şefika. Eşi de kahveye daha sık gider olmuştu. İki oğlunun ihtiyaçları büyürken geçinmekte zorlanmaya başladılar. Eltisi ile zaten ayrı tencere kaynatıyorlardı, ama artık aldıklarını odada gidip yiyorlar, paylaşmıyorlardı. Çocuklar diğerlerinin elinde gördükleri meyveden istedikçe, gönülsüz bir iki tane veriyorlardı.

Şefika kesintili çalışabilen eşinin parasıyla geçinemeyeceklerini anladı. Onun asıl belini büken tedavi masraflarıydı. Sigortalı bir işe girmezse sağlıkları da tehdit altında olacaktı. Bu korku ile herkese sigortalı iş aradığını haber verdi. Posta idaresinin sözleşmeli eleman aradığını haber veren bir tanıdığa minnettarlıkla, bir saatlik yolu kabullenerek işe girdi. Mutfak hizmetleri yapacak, kocası da evde çocuklara bakacaktı. Bahtiyar yine yüksünmedi. Alışıldık kocalardan değildi. Karısı çalışıp eve para getirebilirdi. Belinde sorun olmasa kendisi de çalışırdı ama, bu öyle bir hastalıktı ki oturmasına bile izin vermiyordu. Evde sürekli yatar vaziyette idi. Çocuklara bakım için de evin halkından yardım istemeye çekinmiyordu.

Kore gazisi baba ilk ziyaretinde yaptığı hatayı gördü ama artık dönüşü olmazdı. Kızını destekledi. Torunları için elinden geleni yapmasını söyledi. Hem karı koca çok iyi anlaşıyorlardı.

Yirmi sene oturdular o evde.Hem çalıştı, hem evin işerine yetişti Şefika. Bazen darlanıp “bir kap yemek yap bari, çocuklar okuldan geldiğinde aç kalmasın” demekten başka şikayeti olmadı. Hep içinde yaşadı. Alamadıklarını, çocuklarının boynu büküklüğünü, elti kayın eziyetini, babasını ziyaretlerinde çocuklarının yanında yatırmak mecburiyetini…Asla kocasını kötü anmadı, anlatmadı, işe yaramaz olduğunu kabullenmedi. Kumar alışkanlığını dert etmedi. Sadece kendisine iyi davrandığına, üzmediğine, sevdiğine inandı, bu duygulara sarıldı. Sonunda memlekette satılan araziden düşen pay, satılan son ticari taksi, biriken çok az miktar iki oda bir salon ev almalarına yetmişti. Artık ev kendinindi. Şefika birkaç sene daha çalışıp malulen emekli oldu. Sözleşmeli çalıştığı için emeklilik tazminatı almadı. Başka da bir beklentisi yoktu. Çocukları, kocası yeterdi.

Bahtiyar kalp krizi geçirip açık kalp ameliyatı oldu. Ama kalbi hiçbir zaman eskisi gibi güçlü atmadı. Bahtiyar da durumuna aldırmadı. Sigara kullanmaya devam etti. Karısının çocukjlarının endişelerini şakalarıyla yok etti: “Sigara içen ölüyor da içmeyen ölmüyor mu?” Öldü Bahtiyar.

Çocuklar pırlanta gibi bir yetişkin oldular. Liseyi bitirdiler. Ama uzun bir süre mesleklerde dikiş tutturamadılar. En uzun çalıştıkları iş bir mücevherat imalatçısı yanında çırak olmaktı. Bununla gelecek olmayacağını gören küçük oğlu gözünü yurtdışına dikti. Rusya ya gitti. Birkaç kere uzun kalmalar yapıp, iş girişimlerini batırarak döndü.

Hasan en son Ukrayna’ya gitti. Bir ayakkabı mağazası açtı. Orada Poula ile tanıştı evlendi. Çocukları oldu. Ayhan şehir dışından biri ile evlendi o şehre yerleşti. Annesinden uzakta.

Savaş patlak verdiğinde yüreği taştı Şefika’nın. Şehir dışına torun bakmaya gidip gelmeleri bile eziyet gelmedi ona. Yeterki evlatları sağlıklı mutlu olsunlar. “Gelin oğlum buraya. Birlikte aşımız da kaynar işiniz de olur. Yeter ki can sağlığınız olsun.” Yaşadıkları şehre uzaktı savaş. Ama gün geçtikçe büyüdü. Şehirden çıkışlar sorun olmaya başlamıştı. Mecbur herşeyi bırakıp karısı ve çocuğu ile döndü memlekete Hasan. Poula da çocuğu için buna gönüllü oldu. Bilinmez bir gelecekti ama hiç değilse savaşın o korkutucu seslerini, yıkıcı etkisini geride bırakmak güzel geldi.

Şefika Hasan’ı toprağa verdi. Geldikten iki ay sonra hastalandı Hasan. Kalbi sıkışıyordu. Babası gibi kalp hastası olmasından korktu, darladı oğlunu. “Doktora git, tedavine bak, oğlun, karın var. Baban gibi yapma.” Hasan akciğerlerinde sorun yaşıyordu. Kanser dedi doktor. Tedavisini oldu, aldığı her kemoterapi de biraz daha hasta oldu Hasan. Mikrop almasın diye odasına maskelerle girdiler. Bitkisel ilaçlardan neye aklı yattıysa buldu buluşturdu Şefika. Kaynattı, karıştırdı, dikildi oğlunun başına. ”İçeceksin bunları, sadece ilaçla olmaz.” Altı ay sürdü bu savaş.

Hayatın meşakkatli yollarını arkasında bırakmayı başaran güzel bir hayat kuran Şefika’nın Hasan’ı, Ukrayna savaşı’ndan sağ salim çıkmıştı. Ama bir yaz akşamı kendi kollarında Azrail’e teslim etti oğulcuğunu Şefika.

]]>
Tue, 13 Jun 2023 22:13:23 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
EVİM NERESİ (6) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-6 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-6 Akşam yemeğindeydim evde. Karmakarışık bir gün geçirmiştim:

-          Çok yoğun mu geçti günün, yorgun gibisin.

-          Evet anne, müşteri firmaya gittik. Çok gerildim. İnşallah hata yapmadan başarırım.

-          Sen yaparsın çocuğum. Okulunda çok başarılıydın.

-          Aynı şey değil anne, bu sınavları başarmak gibi değil. Bir hatam çok büyük paralara malolabilir, bu da benim için hiç iyi olmaz.

Annemin işimle ilgili merak ve endişelerini geçiştirmeye çalışırken aklımdan binlerce soru geçiyordu:

-          Anne beni kendin doğurmuşsun, zor olmadı mı? Bunu kime anlattıysam inanmıyor.

-          Fesüphanallah, onlara ne? Onlar mı bilecek, ben mi? Önceden doktora bu kadar kolay ulaşılıyor muydu? Ambulans mı biliyorduk biz. Baban araba bulmaya gitti, gelene kadar sen doğmuştun bile.

Doğru, takside doğum yapmış bir kadını haberlerde duymuştum. Kendi kendine oluveriyor bazen. Ama ya gündüz firmada duydukları…

-          Siz birtakım özellikler yüklenerek gönderildiniz bu dünyaya. DNA yapınız özel dizayn edildi. Bu yapınıza uygun mekan oluşturuldu. Vakit geldiğine artık sizin hazır olduğunuza karar verdik. Şu anda ne kadar şaşkın ve inanması güç geldiğini biliyor, ve anlıyorum. Onun için uyumlanma sürecine rehberlik edeceğiz. Merak etmeyin mükemmel bir sonuç olacak. Bunun kimi işaretlerini yaşıyordunuz zaten. Sadece bir tek yere ait olmadığınızı hissediyordunuz değil mi? Çünkü mekanlar sizin içinizde.

-          Anne, ben evlenmeyeceğim, çocuk da yapmayacağım ama evlat edineceğim. İster misin evlatlık bir torun?

-          Ne saçmalıyorsun kızım sen? Bu da nedir böyle. Babasız çocuk “piç” olur. Ne diyeceksin etrafa? Hadi iyilik yapıyorum, dersin. Çocuğun günahı ne? Zaten kimsesizmiş, bir de babasız mı büyüteceksin.

-          Neden, ben evlatlık olsaydım mesela, zaten büyümüşüm, niye sizi dert edineyim ki?

-          He kızım, seni evlatlık aldık. Doğurduğum yedi çocuk yetmedi, bir de etraftan toplayayım dedim. Sen sahiden bugün zorlanmışsın. Saçma sapan şeyler geliyor aklına. Git yat, uyu. Dinlen de sabah işine aklın başında git.

       Evlatlık olmadığımı bir kere daha teyit ettim. Ah anneciğim, odama gidiyorum ama, odam beni nerelere götürüyor bir bilsen! Bilgisayarımın başına geçtim. Bir sürü teknoloji gelişmeleri, uzaylıları, zaman yolcularını, uzun ömürlü insanları, ölümsüzleri aklıma ne geldiyse araştırdım. Ama özel olarak insan tasarlanıp, DNA yüklemesi yapılan projeler olduğuna dair bilgi bulamadım. Klonlanmış insan olabilir miyim diye yüzümü fotoğraflayıp eşleştirme programlarında aradım.

        Psikolojik sorunlar arasında çoğalmış kişilik bozuklukları en yakın bilgileri içeriyordu. Bunlar beni anlatıyor olabilir, zihnimde farklı bir dünya yaratmış oraya ait bir figürmüş gibi kişilik oluşturuyor olabilirim. Nihayet birbirine geçmiş ip yumağının ucunu bulmuş gibi hissettim. Yatağıma uzandım.

Aynı tempoda ritm sesleri… Diğer tarafıma döndüm, sesler devam ediyor. Sanki çook uzaklarda bir düğünde davul zurna çalıyorlar. Kalktım, perdeyi araladım. Elbette bir şey görmedim. Pencereyi açıp sesleri dinlemeye başladım. Arada mahalleden geçen araba sesi, hafif bir rüzgarın yaprakları hışırdatması, köpek havlamaları… Başka bir ses yoktu. Derin derin temiz havayı çektim içime.

Yatağıma döndüğümde kulaklığımı takıp müzik açtım, uyumaya çalıştım. Belki de daha önce dinlediğim müziklerin kalıntıları beynimde geri geliyor, hatırlamalar olan sesleri canlı olarak duyuyor zannediyordum.

Gözlerim ağırlaştı. Odamda gölgeler, sanki havada süzülüyorlar. Neye benzediklerini görmeye çalışıyorum, yatağımda hareketsizliğimi değiştiremiyorum. Korku yok, ama ölmüş olabileceğimi düşünerek merakla gelişmeleri bekliyorum. Özellikle bir kuyu açılıyor odamda, kuyunun içine karanlık aydınlık birbirini kovalıyor. Anneme seslenmemem gerektiğini biliyorum.

Aniden gözlerimi açıyorum. Odamda duvarda simli bir aydınlık. Kalkıp elimle yokluyorum, pürüzsüz bir yüzey. Kapı açılıyor, annem başını uzatıyor:

-          Kızım ses geldi odadan, iyi misin, bir şey mi oldu? Bir yerin mi ağrıyor?

-          Hayır anne, kâbus gördüm sanırım, bağırdım mı?

-          Hayır, ama inilti gibi sesler geldi. Saat daha üç, yat hadi, yorgunluktan uyuyamadın demek. Yarın nasıl çalışacaksın?

-          Eve gelmesem iyi olacak. İşyerinin misafirhanesinde kalırım. Bir hafta sürer. Evden idare ederim dedim ama, çok zor olacak.

Sabah uyandığımda odadaki yer halısının biraz kaydığını farkettim. Düzeltmek için kaldırıp kendime çekerken, zeminde birtakım farklı lekeler olduğunu gördüm. Yuvarlak ve düzenli. Şaşırdım, sonra incelerim deyip, evden ayrıldım. Komşu, bahçesindeydi:

-          Kızım sizin evinizde miydi, yan evde mi karanlıkta emin olamadım ama, böyle yanar döner ışıklar vardı sanki. İçerde ambulans var zannedersin. Ben hasta var zannettim, evin içinde olunca şaşırdım.

-          Nerede görülüyordu amca, bizim evde olağan dışı bir şey yoktu.

-          Belki yandaki komşudaydı.

Amca bizim evi gösteriyordu, ama ben olağandışı bir şey olmadığını söyleyince kendi gördüklerinden şüphelendi, kendisinin aklı ile ilgili yargılarda bulunabilirdim pekâlâ:

-          Sizin ev bu değil mi, öteki mi yoksa. Arkadaki evin bahçesinden mi yansıdı emin değilim. Ama bir ışık oyunu oldu.

Gece kâbusum, yerdeki lekeler, duvardaki simler….Zihnimde bir önceki gün söylenenler, ayakkabılarıma yönelik bakışlarım, iki yanımdan akan ağaçlar, insanlar, manzara belli belirsiz…

]]>
Sat, 20 May 2023 12:24:33 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
Kadrajdaki Dünyalar | 28. Kare: Gökhane Sakinleri https://edebiyatblog.com/kd-28kare-gokhane-sakinleri https://edebiyatblog.com/kd-28kare-gokhane-sakinleri “Kimisi askercilik oynar

Kimisi evcilik oyunu oynar

Ben de müzisyeni oynarım şimdi.”

Oyuncak Dünya, Yavuz Çetin

29 Aralık, Perşembe

Filmin son sahnesini çeken kamera yavaşça yükselmeye başladı ve kadraja gökyüzü girdi. Masmavi gökyüzü bembeyaz bulutlarla kaplıydı. Kamera birkaç saniye daha yükseldikten sonra filmin müziği çalmaya ve oyuncu listesi ekranın sağ alt köşesinden yukarı doğru akmaya başladı.

Gökhan, Göksel’in belinde sabit duran elini sağa sola hareket ettirip genç kadının belini okşamaya başladığında Göksel de onun göğsüne yasladığı başını kaldırıp erkek arkadaşının yüzüne baktı.

“Nasıldı?” diye sordu Gökhan. “Sevdin mi?”

“Güzeldi, beğendim,” diye cevapladı Göksel. “Sen?”

“Ben de beğendim ama seninle sarmaş dolaş yatmazken izleseydim muhtemelen çok da beğenmezdim.”

“Ortam da önemli tabii.”

“En önemlisi.”

Göksel başını yeniden onun göğsüne yaslayıp gözlerini huzurla kapattı. Gökhan’ın evindeydiler, salondaki büyük kanepenin üstünde yan yana uzanıyorlardı ve üzerlerine kırmızı battaniyeyi örtmüşlerdi. Dışarıda buz gibi bir hava vardı ama aynı battaniyenin altında dip dibe olan genç çift hiç üşümüyordu.

“Hayatımın geri kalan her gününü bu şekilde geçirebilirim,” dedi Gökhan. “Bunun yaşanmasını da çok istiyorum.”

“Bu bir evlenme teklifi mi?” diye sordu Göksel gözlerini açmadan. “Daha çok genciz, aklından bile geçirme.”

“Zamanı geldiğinde geçirebilirim yani?”

“Benimle sadece eğlenmek amacında değilsen geçirirsin tabii ki.”

“Seninle ilgili çok hayalim var ama bahsedip seni korkutmak istemem şimdi.”

“Neymiş?” diyen Göksel gözlerini açtı, başını onun göğsünden kaldırdı ve yüzüne baktı. “Dinliyorum.”

“Bakıyorum da konu bir anda ilgini çekti,” dedi Gökhan gülerek. “Az önce uyukluyordun, şimdi gözlerin fal taşı gibi açık.”

“Uyuklamıyordum, sadece huzur doluydum.”

“Bak ya,” diyen Gökhan’ın gülüşü genişledi. “Beni fena düşürdün.”

“Düşürürüm, şimdi benimle ilgili hayallerini söyle.”

“Hayatta olmaz.”

“Ölümü gör.”

“Manyak manyak konuşmasana kızım,” dedi Gökhan kaşlarını çatarak. “Ağzından yel alsın.”

“O zaman hayallerini söyle.”

“Klişe hayaller, söyleyince hiçbir özelliği olmaz hatta kulağa garip bile gelir.”

“Evli, mutlu, çocuklu?”

“Hı hı. Normalde çok itici bulurum ama seninle düşününce çok güzel geliyor.”

“Çünkü bana âşıksın.”

“Çok âşığım.”

“Ben de sana.”

Öpüştüler.

“Atıştırmalık bir şeyler ister misin?” diye sordu Gökhan. “Acıktın mı?”

“Eve geldim geleli beni besliyorsun,” diyen Göksel göbeğine dokundu. “Akşam yemeği, tatlı, kuruyemiş, meyve… Tıka basa doluyum.”

“İçecek?”

“Sadece seninle böyle kalmak istiyorum.”

“Kalalım o zaman.”

Göksel işaret parmağıyla Gökhan’ın göğsüne görünmez daireler çizmeye başladığında Gökhan’ın bakışları onun parmağına sabitlendi. Genç kadının uzattığı ince tırnaklarında simli gri ojeler vardı ve Gökhan onun ojelerini görür görmez çok beğenmişti.

“Huylanıyorum,” dedi Gökhan. “Yapmaya devam edersen sabit durmamız çok zorlaşacak.”

“Rahat dur,” dedi Göksel ona bakmadan. “Aklın başka yerlere gitmesin.”

“Yalnız rahat durmayan sensin.”

“O zaman ikimiz de rahat durmuyoruz.”

“Durmayalım,” dedi Gökhan elini biraz aşağı indirerek. “Ben durmamaya dünden razıyım.”

“Ona ne şüphe,” diyen Göksel başını onun göğsünden kaldırdı. “Aslında sıcak bir kahve iyi olurdu.”

“Aklımdan geçenlerle gerçekte olanlar hiç bu kadar zıt olmamıştı,” dedi Gökhan. Elini onun sırtına çıkardı. “Nescafe yapayım mı?”

“Film falan izleriz cümlesindeki falan için burada değiliz, biliyorsun.”

“Ama olabiliriz.”

“Uslu bir çocuk ol Uygur.”

“Şu an bu cümlen bile bana seksi geliyor, biliyor musun?”

“Film bitince senin aklın çok başka yerlere gitti, biliyor musun?”

“Belki başından beri oradaydı?”

“Ben sana seksi geliyorum ama şu an sen bana çok tatlı geliyorsun. İstediğini elde etmek için her yolu deneyen küçük bir çocuk gibisin.”

“Çocuk mu?” dedi Gökhan gülerek. Onu belinden kavrayıp kendisine yaklaştırdı. “Gel seni bir öpeyim de bir daha düşün.”

Gökhan onu yavaşça, nazikçe ve büyük bir tutkuyla öptü. Göksel onun dudaklarıyla dans eden dudaklarından başlayan bir yangının tüm vücudunu ele geçirdiğini hissediyordu. Gökhan’ın vücudundaki yangın, onun vücuduna sıçramıştı adeta.

“Ya şimdi?” diye sordu Gökhan. “Hâlâ çocuk gibi sevimli mi geliyorum?”

“Fikrim biraz değişmiş olabilir,” diye itiraf etti Göksel. “Sen beni ne güzel öpüyorsun böyle.”

“Öperim. Devam edeyim mi?”

“Kahve?”

“Kahve,” dedi Gökhan onun dediğini hatırlayarak. “Yapayım. Türk kahvesi mi yoksa Nescafe mi istersin?”

“Nescafe olsun.”

“Hayhay. Kalkmak için seni rahatsız edeceğim.”

“Hiç önemli değil.”

Göksel koltukta oturma pozisyonuna geçip yer açınca Gökhan da ayağa kalktı. Genç adam siyah eşofmanının belini düzelttikten sonra mutfağa ilerledi, Göksel’se onun arkasından bakıp gülümsedi.

Gökhan mutfakta suyu kaynatırken, Göksel de koltuktan kalkıp onun peşinden mutfağa ilerledi. Genç kadın çok sessiz hareket ettiği için Gökhan onu duymadı. Göksel tezgâhın başındaki erkek arkadaşına yaklaştı ve ona arkadan sarıldı.

“Selam,” diye fısıldayan Göksel onu ensesinden öptü. “N’aber?”

“Selam,” dedi Gökhan gülümseyerek. Göğsünde duran Göksel’in eline dokundu. “İyidir, senden n’aber? Görüşmeyeli epey oldu.”

“Aylar, yıllar geçti,” dedi Göksel kıkırdayarak. “Ben de iyiyim.”

Gökhan öpmesi için başını sola çevirip yanağını Göksel’e uzatınca Göksel onun tıraşlı yanağını da öptü.

“Yarın için heyecan var mı?” diye sordu Göksel. “Büyük gün gelip çattı.”

“Olmaz olur mu?” dedi Gökhan. “Çok heyecanlıyım, bir o kadar da sabırsızım. Bir an önce sahneye çıkmak istiyorum.”

“Ben de seni izlemeyi, fotoğraflarını çekmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Harika zaman geçireceğiz.”

“Hiç şüphem yok.”

Göksel yanağını onun omzuna yaslayıp gözlerini kapattı ve genç çift hiç konuşmadan bir süre öylece durdu. Göksel sağ elinin altındaki Gökhan’ın kalbinin atışını avcunda hissediyordu. Genç adam huzurla dolu olduğu için sakin ve normal bir ritimle atan kalbi onu gülümsetiyordu. Gökhan’ın canı onun avcunun içindeydi ve bunu hissetmek Göksel için çok güzel ve eşsiz bir duyguydu.

“Su kaynadı,” dedi Gökhan. “Üçü bir arada mı fındıklı mı?”

“Fındıklı olsun,” diye cevap verdi Göksel. Yanağını onun omzundan ayırıp erkek arkadaşının boynunu öptü. “Aromasını seviyorum.”

“Hayhay, nasıl istersen.”

Gökhan kahve ambalajlarını yırtıp tozu kupalara dökerken ve kupaları suyla doldururken Göksel ondan ayrılmadı. İkisi de hâlinden son derece memnundu.

“Kahveler hazır,” dedi Gökhan. “Sanırım artık ayrılmamız gerekecek.”

“Öyle görünüyor,” dedi Göksel. Ondan yavaşça ayrıldı. “Hadi salona geçelim.”

Gökhan kendi mavi kupasını alırken Göksel’e de Göksel için aldığı papatyalı sarı kupayı verdi. Kupaya bakıp gülümseyen Göksel, Gökhan’ın peşinden salona ilerledi.

“Yine bir şeyler izleyelim mi?” diye sordu Gökhan. “Ne yapmak istersin?”

“Müzik dinleyelim,” diye cevapladı Göksel. “Fonda kısık seste çalsın.”

“Olur. Ne açayım?”

“Ne istersen.”

Kupasını orta sehpaya bırakan Gökhan, bilgisayarından şarkı açtı. Tanıdık gitar melodisini duyan Göksel gülümsedi. Gökhan’ın açtığı şarkı Acil Servis grubunun Bebek adlı parçasıydı.

“Güzel bir seçim,” dedi genç kadın gülümsemeye devam ederken. “Tercihlerine güvenmek hiç hayal kırıklığına uğratmıyor.”

“Şarkı zevkimin güzel olduğunu kabul ediyorum,” diyen Gökhan koltuğa oturdu. “Sen de otursana.”

Göksel kupasını sehpaya koyduktan sonra koltuğa ilerledi ve Gökhan’ın kucağına oturdu.

“Bugün çok tehlikeli sularda yüzüyorsun,” dedi Gökhan derin bakışlarla ona bakarak. “Ama deniz çok hırçın, uyarımı yapayım.”

“İyi bir yüzücüyümdür,” dedi Göksel. Sağ kolunu onun başının arkasından geçirip sol omzuna dokundu. “Bir şey olmaz.”

Gökhan onun sol omzundaki eline kısa bir bakış attıktan sonra genç kadını bacağından kavradı ve iyice kendisine çekti.

“Bunu sarılmamızdan daha çok sevdim,” dedi Gökhan dürüstçe. “Daha yakınız, çok daha yakınız.”

“Ben de seviyorum,” dedi Göksel parmak uçlarıyla onun boynuna dokunarak. “Rahat mısın? Çok ağır mıyım?”

“Kuş kadar bir şeysin, ne ağırı? Ayrıca hayatımda hiç bu kadar rahat olmamıştım.”

“İyi o zaman,” diyen Göksel gövdesini ona yasladı. “Biraz böyle durabiliriz.”

“Sonsuza kadar durabiliriz.”

“Duralım.”

Gökhan, genç kadının yüzüne gelen birkaç tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırarak onun yüzünü tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkardı. Bu masmavi iri gözlere, ince sarı kaşlara, küçük burna ve dolgun pembe dudaklara baktı; ezbere bildiği bu yüzü bir kere daha inceledi. Eğer Gökhan bir ressam olsaydı bu yüzün her bir zerresini atlamadan resmedebilirdi.

“Kahvemi içeyim,” dedi Göksel. “Saatler sekizi geçiyor, çok geçe kalmadan eve dönmem lazım.”

“Gidecek olmanı hatırlatmaz mısın lütfen?” dedi Gökhan. “Daha vaktimiz var.”

“Evet, bir süre daha beraberiz.”

Göksel sehpanın üzerindeki kupasını aldıktan sonra kahvesinden bir yudum içti, Gökhan’sa dikkatle onu izlemekle meşguldü.

“Nasıl olmuş?” diye sordu Gökhan.

“Güzel olmuş,” dedi Göksel ona bakarak. “Ellerine sağlık.”

“Afiyet bal şeker olsun bebeğim.”

“Seninkini de vereyim mi?”

“Sonra içerim, acelesi yok. İki elimi de senden ayırmak istemiyorum.”

Gökhan bir eliyle onun baseninden tutarken diğer eliyle de belini okşuyordu. Genç adam onu sarıp sarmalamıştı.

“Benimkinden içer misin peki?” diye sordu Göksel kupayı ona uzatarak. “Ben içiririm.”

“İşte bu olur,” dedi Gökhan. “Bir tadına bakayım.”

Gökhan, Göksel’in kahvesinden bir yudum içti.

“Şu an kucağımda oturman kadar güzel olmasa da fena olmamış,” dedi Gökhan dudaklarını yalayarak. “Beğendim.”

“Sen bu gece nasıl uyuyacaksın acaba?” diye sordu Göksel. “Yarınki önemli konserden önce evine gelmem pek de iyi bir fikir değildi sanırım.”

“Saçmalama,” dedi Gökhan hemen. “Bebekler gibi mışıl mışıl uyurum ben, sen dert etme.”

“Emin misin?”

“Hı hı, oldukça eminim.”

“İyi bakalım,” dedi Göksel. “Öyle olsun.”

Çalan şarkı bitti ve yenisi çalmaya başladı: Gözlerinden Gökyüzüne.

Göksel’le Gökhan birbirine bakıp gülümsedi ve vokalist şarkıya girince onlar da şarkıyı söylemeye başladı.

“Hem kucağımdasın hem de benimle beraber şarkı söylüyorsun,” dedi Gökhan. “Bugün sana daha ne kadar düşebilirim bilmiyorum.”

“Ah yangınım sana, beni anlasana,” diye nakarata girdi Göksel. “Gözlerinden gökyüzüne / Açılan bir kapının eşiğinden / Durmuşum bakmışım / Seni görünce bir an şaşırmışım / Kalbinin surlarında / Esir düşüp kalmışım burada.”

Göksel kupasını sehpaya bıraktıktan sonra Gökhan’ın kucağından kalktı ve erkek arkadaşının elinden tutup onu da kaldırdı.

“Dans edelim,” dedi Göksel. “Benimle dans eder misin?”

“Büyük bir memnuniyetle,” dedi Gökhan. “Kendimizi müziğe bırakalım ve başka hiçbir şeyi düşünmeden dans edelim.”

İkili salonun ortasında dans etmeye başladı. Onları izleyen hiç kimse yoktu ve onlar da bunun farkında olarak içlerinden geldiği gibi dans ettiler. Göksel kendi etrafında birkaç kez döndüğünde bir an dengesini koruyamadı ama sendelediğinde Gökhan’ın güçlü kolları onu belinden kavrayıp kendisine çekti.

“Dikkat et,” dedi Gökhan gülerek. “Düşüp bir yerlerini incitmeni istemem.”

“Düşmem ki,” dedi Göksel. “Sen tutarsın.”

“Tutarım, her zaman tutarım ama sen yine de dikkat et.”

Sweater Weather’ı açalım. Onunla dans etmek istiyorum.”

“Güzel bir seçim. Açalım.”

Gökhan bilgisayarından Göksel’in dediği şarkıyı açtığında Göksel hemen dans etmeye başladı. Şarkının sahibi grup Göksel’in favorilerinden biriydi, genç kadın her şarkılarını biliyor ve en meşhur şarkıları olan bu parçayı da severek dinliyordu.

“Dünya ellerimin arasında,” dedi kollarını ona saran Gökhan. “Bugün ayrı bir hoşsun.”

“Sen öyle diyorsan,” diyen Göksel onun dudaklarını öptü ve ondan uzaklaşıp dans etmeye devam etti. “Hadi sen de kımılda.”

Genç çift bir yandan şarkıyı söylerken —bazen de söylemeye çalışırken— bir yandan da dans etti. İkisi de oldukça eğleniyor ve bu, yüzlerindeki gülüşlerden açıkça anlaşılıyordu.

Göksel kendi etrafında bir kez döndükten sonra kollarını kaldırıp Gökhan’ın omuzlarına yerleştirdi ve erkek arkadaşına yaklaştı; Gökhan da kollarını onun beline sardı ve genç çift bu şekilde dans etmeye başladı.

“Ritim de yavaşladı,” dedi Gökhan onun gözlerinin içine bakarak. “Bu romantik dansımızla güzel denk geldi. Bilerek mi yaptın?”

“Kendimi bir anda kollarına atasım geldi ama şarkının yavaşlayacağını da biliyordum,” diye yanıtladı Göksel. “Dediğin gibi güzel denk geldi.”

“Seninle evimde, salonumun ortasında dans etmek çok güzel,” dedi Gökhan gülümseyerek. Yüzünü ona yaklaştırıp burnunu Göksel’in küçük burnuna yasladı. “Şu an huzurla dolup taşmış durumdayım.”

“Ben de öyle,” diye fısıldadı Göksel. “Bugün muhteşem zaman geçirdim.”

“Ben de.”

Dudakları birleşti ve sakin ama yoğun bir şekilde öpüşmeye başladılar. Göksel, Gökhan’ın dolgun ve yumuşacık dudaklarını büyük bir sevgiyle öperken Gökhan’sa minik hareketlerle dudaklarını oynatıp daha çok anın tadını çıkarmaya odaklanmış durumdaydı. Âşık olduğu kadın tarafından böylesine güzel ve sevgi dolu öpüldüğü için anın büyüsüne kapılmıştı.

Anahtar sesiyle ikisi de bu büyüden sıyrıldı ve gerçekliğe geri döndü.

“Bakmıyorum,” diye bağırdı Yağız’ın sesi. “Hemen odama geçeceğim, siz hiç rahatsız olmayın.”

Ayakkabılarını ayakkabılığa bırakan Yağız hole yürürken elini yüzüne siper etti ama ufak gözleri parmaklarının arasından etrafı tarıyordu.

“Bakmıyorum,” diye yeniledi genç adam. “Odama geçiyorum.”

Gökhan’la Göksel peş peşe salondan çıktığında Yağız onlara döndü.

“Hoş geldin,” dedi önde duran Gökhan.

“Hoş buldum,” dedi Yağız. “Arkadaşlarımla biraz erken ayrıldık, hava da çok soğuk olunca hemen eve geri döndüm. Daha geç dönerim demiştim ama biraz bölmüş oldum, kusura bakmayın.”

“Ne kusuru? Olur mu öyle şey? Burası senin evin,” dedi Göksel. Başını Gökhan’ın omzuna yaslayıp gülümsedi. “Hoş geldin. Nasılsın?”

“Gökhan bana ölüm bakışları atıyor ama senden bunları duymak iyi oldu. Hoş buldum Gök, iyiyim, senden n’aber?”

“Yok canım, sana öyle gelmiştir,” diyen Göksel, Gökhan’ın omzunu sıktı. “Değil mi hayatım?”

“Tabii tabii,” diye mırıldandı Gökhan. Yağız’a gözlerini kısarak baktı. “Göksel de birazdan gidecekti zaten.”

“Evet, saat de geç oluyor. Sizin de yarın için dinlenmeye ihtiyacınız var.”

“Büyük gün geldi çattı,” dedi Yağız. “Çok heyecanlıyım.”

“Ben de en az sizin kadar heyecanlıyım. Hepimiz için unutulmaz ve güzel bir anı olacak.”

“Çoğu karesi senin gibi muhteşem bir fotoğrafçı tarafından ölümsüzleştirileceği için ayrıca güzel olacak,” dedi Gökhan kız arkadaşına bakarak. Onun alnına küçük bir buse kondurdu. “İple çekiyorum.”

“Ben de,” dedi Yağız. “Ben bir ellerimi yıkayayım.”

Yağız banyoya ilerlediğinde Gökhan’la Göksel birbirine döndü.

“Basıldık,” diye fısıldadı Göksel ve kıkırdadı. “Anahtar sesini duyunca yüzünde oluşan ifade çok komikti. Yağız hakkında hiç iyi şeyler düşünmediğini anladım.”

“Geç dönerim demişti lavuk,” diye homurdandı Gökhan. “En güzel anımızı böldü. Bir dakika önce gelseydi bu kadar sinir olmazdım ama öpüşmemizin içine etti.”

“Arkadaşlarıyla ayrılınca evine dönmüş çocuk, ne yapsın? Bir şey olmaz.”

“Sen gittikten sonra ben ona gösteririm evi.”

“Sakın,” dedi Göksel uyarı dolu bir sesle. “Sakın çocuğa kızma bak, Yağız’a sorarım.”

“Tamam be. Gidecek misin?”

“Gideyim,” dedi Göksel başını sallayarak. “Saat geç oluyor. Yarın için benim de yapmam gereken hazırlıklar var.”

“Ne gibi?”

“Ekipmanları hazırlayacağım, kendimi hazırlayacağım falan. İş çok.”

“Çok süslenme bak, sahnedeyken dikkatimi dağıtma. Gözlerimi senden alabileyim.”

“Senin gözlerini benden alabilmek gibi bir yeteneğin mi var ki?”

“Bak sen,” diyen Gökhan kollarını onun beline sardı. “İşimi zorlaştırma işte.”

“Söz veremem. Erkek arkadaşımın yeni yıl konseri için incelikle hazırlanacağım.”

“Konserin en güzel kızı olacaksın.”

Öpüştüler. Gökhan devam etmek istedi ama Göksel kendini geri çekti.

“Yağız,” diye hatırlattı genç kadın. “Banyo kapısını açar açmaz bizi dudak dudağa görmesini istemem.”

“Şu an kulağını kapıya yaslamış bizi dinlediğine eminim,” dedi Gökhan. Banyo kapısına kısa bir bakış attı. “Bir rahat vermedi lavuk.”

Yağız kulağını banyo kapısından ayırdıktan sonra kaşlarını çatarak kapıya baktı.

“Şerefsizin gözlerinde lazer var herhâlde,” diye düşündü. “Ama lavuk demek ha, gösteririm ben sana.”

Biraz sonra Yağız banyodan çıktı. Göksel’i montunu giymiş bir şekilde buldu.

“Yarın görüşürüz Yağız,” dedi Göksel. “Sana veda etmeden çıkmak istemedim.”

“İyi yaptın, sağ olasın Gök,” dedi Yağız gülümseyerek. “Görüşmek üzere. Arabanı aşağıda gördüm, dikkatli sür lütfen.”

“Sürerim, düşündüğün için teşekkürler.”

Göksel ayakkabılarını giyerken Gökhan’la Yağız da kapının iç tarafında bekledi.

“İnmemi istemediğine emin misin?” diye sordu Gökhan. “Yolcu edebilirim.”

“Hiç zahmet etme sevgilim,” dedi Göksel doğrulduktan sonra. “Hava çok soğuk zaten, ben de hemen arabaya binip giderim.”

“Peki o zaman.”

Göksel’le Gökhan yanaktan öpüşüp vedalaştılar.

“Varınca haber ver,” dedi Gökhan. “Yarın görüşürüz balım.”

“Veririm,” diye onayladı Göksel. İkisine birden baktı. “Görüşürüz beyler. Kendinize iyi bakın.”

“Görüşürüz Gök,” dedi Yağız. “İyi akşamlar.”

“Size de iyi akşamlar.”

Göksel merdivenlerden inmeye başladığında iki delikanlı da onun arkasından baktı, genç kadının adım sesleri iyice uzaklaştığında birbirlerine dönüp atışmaya başladılar.

“Hani geç dönüyordun lan pezevenk?” dedi Gökhan. “Niye erkenden geldin?”

“Ne erkeni lan?” dedi Yağız. “Saat dokuz oldu, neresi erken? Hem evime gelirken sana mı soracağım?”

“Saat daha sekiz buçuk bile olmadı ve evet, bana soracaksın.”

“Çok fark var,” diye söylendi Yağız. “Ve nah sorarım. Ayrıca salonda olmanız dikkatimden kaçmadı. Aşna fişnenizi senin kişisel alanında yapın, benim de olduğum yerlerden uzak durun.”

“Tamam, bir dahakine sana sorarız.”

“İsabet olur.”

Yağız arkasını dönüp odasına doğru yürümeye başladı. “Bu arada,” dedi olduğu yerde durup. “Kulağımı kapıya yasladığım konusunda haklıydın ve lavuk babandır.”

Gökhan bir kahkaha patlattığında Yağız da güldü.

“Ciğerini biliyorum oğlum ben senin,” dedi Gökhan. “Meraklı Melahat seni.”

“Dedikodumu yapıp yapmadığınızdan emin olmam gerekiyordu,” dedi Yağız. “Ama yapmadınız, aferin.”

“Niye dedikodunu yapalım oğlum? Her şeyi yüzüne söylüyorum zaten.”

“Aferin, böyle devam.”

“Sen ne yaptın?”

“Bizimkilerle goygoyun dibine vurduk. Sana da selamları var.”

“Aleykümselam. Yarın kaçta kalkalım?”

“Çok erken kalkmamıza gerek yok. Bir duş alayım da konuşuruz.”

“Tamam, ben de salonu toplayayım.”

Merdivenköy’le Dervişali arasındaki uzun yolu tamamlayan Göksel nihayet evine ulaştı. Apartman kapısını ve daire kapısını anahtarıyla açtı. Kapıyı açtığında salondan yükselen konuşma seslerini duydu. Akşam yemeğine gelen üst komşuları Aslı ve Hakkı hâlâ evdeydi.

“Göksel?” diye seslendi kapının sesini duyan Güzin. “Sen misin kızım?”

“Ben geldim,” diye onayladı Göksel. Genç kadın salona ilerlediğinde herkesi burada buldu ama hiç beklemediği bir simayı görünce şaşırdı. Emrah da buradaydı. Annesi onun bu akşam burada olmayacağını söylemişti fakat anlaşılan Emrah kararını değiştirmişti. “Herkese iyi akşamlar.”

“İyi akşamlar,” dedi hepsi birden. “Hoş geldin.”

“Asıl siz hoş geldiniz,” dedi Göksel, Demirkan ailesine. “Nasılsınız? Emrah senin gelmeyeceğini duymuştum.”

“Yorulunca eve erken döndüm,” diye cevapladı Emrah. “Yukarı çıkmak yerine de buraya geldim, çok olmadı.”

“İyi yapmışsın,” dedi Göksel gülümseyerek. “Nasılsın?”

“İyiyim, sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim. Seni gördüğüme sevindim.”

“Ben de öyle. Okul yüzünden pek görüşemiyoruz.”

“Aynen. Bahsi açılmışken okul nasıl gidiyor?”

“Güzel. Derslerim iyi, sosyal hayatım da çok iyi ilerliyor. Sende durumlar nasıl?”

“Sevindim. Bende de iyi, günlerim yoğun geçiyor ama âşık olduğum bölümde okuduğum için yoğunluğu bile güzel geliyor.”

“Son senenin koşturmacası ayrıdır tabii.”

“Öyle denebilir.”

Göksel, Emrah’tan sonra Aslı ve Hakkı ile de sohbet etti. İki taraf birbirinin hâlini hatırını sorup son zamanlarda neler yaptıklarından, hayatın nasıl gittiğinden bahsetti.

“Erkek arkadaşınla berabermişsin,” dedi Aslı. “Gökhan mıydı? Onunla nasıl gidiyor?”

“Evet, Gökhan’ın yanından geliyorum,” diye onayladı Göksel. “İyi gidiyor, çok iyi gidiyor. Çok şükür her şey yolunda.”

“Yarın sınıfça bir yeni yıl programları varmış, annen bahsetti. Sen de gidecekmişsin.”

“Evet, orada olacağım. Hem Gökhan’a eşlik etmiş olacağım hem muhteşem vakit geçireceğim hem de fotoğraf ve video çekeceğim. Dolu dolu bir gün olacak.”

“Ne güzel. Herkes için çok eğlenceli bir etkinlik olacak.”

“Öyle umuyoruz.”

Büyükler yine kendi aralarında sohbet etmeye dalarken Emrah’la Göksel de kendi arasında sohbet etti.

“Kadıköy’de miydiniz?” diye sordu Emrah.

“Evet,” dedi Göksel. “Gökhan oraya beni de alıştırdı.”

Bu doğruydu. Göksel, Gökhan’la tanışmadan önce Kadıköy’e sık gitmezdi fakat Gökhan’la tanıştıktan sonra sık sık gitmeye, orada vakit geçirmeye başlamıştı. Artık sadece Gökhan’la değil, arkadaşlarıyla da gidiyordu ve sahip olduğu mekân bilgisi kendisini de şaşırtıyordu. Genç kadın Kadıköy’ü oldum olası severdi ama kalabalığını çok yorucu bulurdu, bu yüzden sık gitmezdi; şimdiyse orayı kalabalıktan ziyade canlı buluyordu ve o canlılığı seviyordu.

“Kadıköy candır,” dedi Emrah gülümseyerek. “Hele de kalabalık arkadaş grubunla gidiyorsan tadı bir ayrı çıkar.”

“Kesinlikle. İkiniz de biraz sosyalleşmek istediğiniz zaman sevgilinle de keyifli oluyor.”

“Sevgiliyle her şey keyifli oluyor.”

Gülüştüler.

“Haklısın,” dedi Göksel. “Aşk güzel bir şey.”

“Öyle diyorlar,” dedi Emrah kaşlarını biraz kaldırarak. “Henüz aşk diyebileceğim kadar güçlü bir duyguyu kimseye karşı hissetmedim.”

“Bana hissedeceğimi söyleseler de inanmazdım ama yaşıyorum. Neyse bak kendi kendime nazar değdireceğim, en iyisi maşallah deyip susayım.”

“Maşallah,” dedi Emrah gülerek. “Böyle şeyleri gerçekten de dillendirmemek lazım. İnsan kendine nazar değdiriyor.”

“Allah korusun. Neyse, senin günün nasıldı? Sınıf arkadaşlarınla mı beraberdin?”

“Hayır, okul çıkışında spor salonundakilerle buluştuk. Biz de Kadıköy’deydik, bir yerde oturup sohbet muhabbet ettik.”

“Sohbetiniz ağırlıklı olarak spor üzerineydi değil mi?”

“Sayılır,” dedi Emrah gülerek. “Hâliyle en çok spordan konuşuyoruz ama tek konumuz o olmuyor, kafa yapılarımız benzediği için her konudan rahatça konuşabiliyoruz.”

“Bu güzel bir şey.”

“Kesinlikle. Hepsi iyi çocuklar, hepsini seviyorum. Gökhan ne yapıyor?”

“İyi, okul ve iş maratonu arasında yuvarlanıp gidiyor. Son birkaç haftası bu yeni yıl programını hazırlamakla geçti, nihayet yarın sınıf arkadaşlarıyla sahne alacak ve sınıfça hem kendilerine hem de biz izleyicilere muhteşem vakit geçirtecekler.”

“Programın başında o mu vardı?”

“Evet, organizasyondan o sorumluydu. Bu yüzden çok yoğundu, çok da yoruldu fakat bu konser fikrini o kadar sevdi ki programın tüm adımlarını büyük bir heves ve tutkuyla yaptı. Söz konusu müzik olunca yorulsa bile dinlenmeden yola devam ediyor, istediğini elde edene kadar durmuyor.”

“Aşırı tutkulu birine benziyor.”

“Öyle de. Mesela benim tutkum fotoğraf, senin spor; onun da müzik.”

“Onu çok iyi anlıyorum.”

“Ben de öyle. Yarın onu en büyük tutkusunu başarıyla icra ederken izleyeceğim için çok mutluyum.”

“Ben de merak ettim bak, çekeceğin videoları izlemek isterim.”

“Elbette, izletirim.”

“Vakit geç oldu,” dedi Hakkı. “Artık kalkalım. Yarın bizim işimiz, Emrah’ın okulu var; siz de işe gideceksiniz, Göksel’in de programı varmış.”

“Hakkı doğru söylüyor,” diye eşine arka çıktı Aslı. “Bize artık müsaade.”

“Nasıl isterseniz,” dedi Engin. “Yine gelin.”

“Sonraki sefere siz bize gelirsiniz artık.”

“Yılbaşından sonra bir gün ayarlayalım,” dedi Güzin gülümseyerek. “Konuşuruz.”

Hepsi birden ayaklandı ve Dinçerler misafirlerine kapıya kadar eşlik etti.

“İyi ki geldiniz,” dedi Güzin. “Çok güzel bir akşamdı. En kısa zamanda mutlaka tekrarlayalım.”

“Tekrarlayalım,” dedi Aslı gülümseyerek. “Bizim için de çok keyifli bir akşamdı, her şey için teşekkür ederiz.”

“Ne demek,” dedi Engin. “Hepinize iyi akşamlar, görüşmek üzere. Emrah aramıza katılmakla sen de çok iyi ettin.”

“Büyüklerle takılmak bazen keyifli oluyor,” diyen Emrah güldü. Genç adamın kahverengi gözleri kısılırken büyük dişleri de inci gibi parladı. “Size de iyi akşamlar. Görüşürüz Gök.”

“Görüşürüz,” dedi Göksel. “Kendine iyi bak.”

“Sen de.”

Demirkanları uğurlayan Dinçerler salona geri döndü.

“Siz ne yaptınız?” diye sordu Engin.

“Takıldık öyle,” dedi Göksel. “Biraz zaman geçirdik, yarın Gökhanlar sahne alacağı için fazla geçe kalmadan döndüm. Gökhan’ın yapacak işleri var.”

“Çok heyecanlıdır,” dedi Güzin anlayışlı bir sesle. “Yarın büyük gün. Sen de hazırlık yapmayacak mısın?”

“Elbette yapacağım hatta şimdi kalkıyorum, işler beni bekler.”

“Kolay gelsin kuzum.”

“Teşekkür ederim.”

Odasına geçen Göksel, erkek arkadaşına eve geleli biraz olduğuna ama Emrahlar burada olduğu için ona ancak şimdi haber verebildiğine dair bir mesaj attıktan sonra yarın için ekipmanlarını hazırlamaya başladı.

***

Ertesi gün Gökhan’la Yağız sabah 10’da uyandı. Konser akşam 20.00’de başlayacaktı ama gün onlar için çok daha erkenden başladı. Hazırlanıp evden çıktıklarında saatler 11’e geliyordu. İkili yürüyerek Marmaray istasyonuna gitti. Göksel onları Sirkeci istasyonundan alacaktı ve üçlü hep beraber kampüse geçecekti.

“Denizin altındaki bir tünelde olduğumuzu düşünmek beni çok geriyor,” dedi Yağız tren denizin altından karşı yakaya geçerken. “Otobüs ve vapur yapalım, demiştim sana.”

“Otobüs çok dolanıyor,” diye yanıtladı Gökhan. “Vardık sayılır, birazdan ineceğiz. Düşünmemeye çalış.”

“Söylemesi kolay,” diye söylendi Yağız. “Dönüşte hayatta buna binmem.”

“Tamam, o zaman vapura bineriz.”

“Ben zaten bineceğim, sen de istersen benimle gelirsin.”

“Ödlek.”

“Korkmuyorum, sadece geriliyorum.”

“Tabii canım, kesin öyledir.”

“Seni inandırmak gibi bir gayem olduğunu da nereden çıkardın?”

“Sürpriz yumurtadan.”

“Hahaha, çok komik.”

“Korkak tavuğun tekisin ya, yumurtandan çıkardım işte.”

“Şimdi sana bir şey çıkaracağım, göreceksin.”

“Lütfen göster.”

“Ortam müsait değil.”

“Doğru, denizin altındaki bir tüneldeyiz.”

“Yüzeye çıkınca hatırlat da seni Boğaz’ın serin sularına atayım.”

“Bu havada mı? Kasten ve planlayarak adam öldürmekten müebbet yersin valla.”

“Bakıyorum da bir anda hukukçuya dönüştün.”

“Gökhan Uygur; müzisyen, satış danışmanı, gitar öğretmeni ve hukukçu.”

Gülüştüler.

“Tanımasam ne havalı adammış derdim,” dedi Yağız. “Ama işte tanıyorum.”

“Bunu Marmaray’dan korkan sen mi söylüyorsun?” dedi Gökhan gülerek. “Soyadınızı almak için zamanında nüfusa giden dedenin kemikleri sızlıyordur.”

Yağız gür sesiyle kahkaha attığında birkaç göz ona döndü.

“Senin gibi torunun ben diye başlayıp anama bacıma sövüyordur,” dedi Yağız sırıtmaya devam ederken. “Ama ciddi soruyorum: Denizin altına tünel yapmak kimin fikriydi? Hadi yaptınız, camdan yapsaydınız da akvaryum gibi etrafı izleseydik. Böyle kapkaranlık bir tünelin içinde hiçliğe gidiyoruz resmen.”

“Yo, biricik sevgilime ve onun doğup büyüdüğü ilçeye gidiyoruz. Sonra da okula geçip konser vereceğiz.”

“Konser. Bunu hatırlamak iyi geldi.”

“Teşekkür etmene gerek yok.”

Birkaç dakika sonra trenden inmiş ve istasyonun çıkışına doğru yürümeye başlamışlardı. Gökhan telefonu çeker çekmez Göksel’i aradı.

“Efendim?” diye açtı Göksel telefonu. “İndiniz mi?”

“İndik balım,” dedi Gökhan. “Çıkışa doğru yürüyoruz şimdi. Sen neredesin, geldin mi?”

“Varmak üzereyim,” dedi Göksel. “Galata Köprüsü’nün oradayım, biraz trafik var ama birkaç dakikaya orada olurum.”

“Biz de buradan anca çıkarız. İstersen parka yürüyelim, sen bizi caddeden alırsın.”

“Siz oraya yürüyene kadar ben gara varırım, hiç zahmet etmeyin. Tramvayın olduğu caddede bekleyin, sizi aldıktan hemen sonra kampüse doğru devam ederiz.”

“Tamam o zaman bir tanem, biz karşıya geçeriz. Geldiğinde yine ara.”

“Tamam sevgilim, görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Gökhan telefonu kapattıktan sonra yanında yürüyen Yağız’a döndü.

“Galata Köprüsü’nün oradaymış,” diye bilgi verdi. “O trafiği atlatıp gelene kadar biz de caddeye çıkarız, bizi oradan alacak.”

“Olur,” dedi Yağız. “Gidelim.”

İstasyondan çıkan iki delikanlı caddeye ilerledi ve ortasından tramvay yolu geçen caddenin karşısına ilerledi. Fatih her zaman olduğu gibi bugün de çok kalabalıktı ve bu kalabalığın büyük çoğunluğu yabancı turistlerden oluşuyordu.

“Yabancı olan turistler ama buraya her geldiğimde ben yabancı hissediyorum,” dedi Yağız etrafına bakarken. “İpini koparan gelmiş.”

“Şehrin bu kısımları çok güzel,” dedi Gökhan. “Gezip görülecek asıl yerler de burada, normaldir.”

“Çoğunda da fotoğraf makinesi var. Bana bir yerden tanıdık geliyor.”

“Aynı zamanda Fatih’in fotoğrafçı işletmeleri de meşhur,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Göksel’in doğup büyüdüğü ilçeden daha azını beklemezdim.”

“Doğru, bu civarda aşırı fotoğrafçı var. Göksel hepsini biliyordur.”

“Bilmez olur mu? Birkaç kez film yıkatmaya geldik, her seferinde başka fotoğrafçıya götürüp orasıyla ilgili şeyler anlattı. Fotoğrafçılar da onu tanıyor, ayaküstü bayağı sohbet ettiler.”

“Yengeme bak sen, Kadıköy senden soruluyorsa Fatih de ondan soruluyor.”

“Sen benim sevgilimi ne sandın? Genelde sessizdir ama ortak paydada buluştuğu insanların olduğu ortamlarda çok sosyal.”

“Pek çok insan gibi. Kendimizi rahat hissettiğimizde içimizdeki asıl kişiliğimiz de ortaya çıkıyor.”

“Yağız Korkmaz’dan psikolojik tespitler,” dedi Gökhan gülerek. “Çok haklı bir tespit.”

“Bizim de birkaç numaramız var.”

Gökhan’ın telefonu çalmaya başladı. Arayan Göksel’di.

“Efendim?” diye açtı telefonu Gökhan.

“Neredesiniz?” diye sordu Göksel. “Dediğim caddeye döndüm.”

Caddenin ilerisine bakan Gökhan beyaz Hyundai’yi fark etti ve elini havaya kaldırdı. “El sallıyorum,” dedi. “Biraz ilerindeyiz.”

Göksel yolun sağına bakınca el sallayan Gökhan’ı fark etti. “Tamam, gördüm. Geliyorum.”

“Gel bakalım.”

Göksel onların önüne geldiğinde sağa çekti ve kapıların kilidini açtı. Trafik akışı devam ettiği için Gökhan’la Yağız hızlı davrandı ve Gökhan öne, Yağız da arkaya çabucak oturdu.

“Merhaba beyler,” dedi Göksel beklemeden gaza basarken. “Hoş geldiniz.”

“Selam,” dedi Gökhan ona bakarak. Göksel makyajsızdı, üzerinde de dizlerine kadar uzanan siyah bir kaban vardı. Ona uzanıp yanağına küçük bir öpücük kondurdu. “N’aber?”

“İyiyim, senden n’aber?”

“Seni gördüm daha iyi oldum. Makyajını henüz yapmamışsın.”

“Daha çok erken, akşam yaparım. Malzemelerim yanımda.”

“Bu saf güzelliği akşama kadar göreceğim yani? Harika.”

Göksel ona öpücük attı.

“Yağız sen nasılsın?” diye sordu az sonra. “Nasıl gidiyor?”

“Varlığımın farkındaymışsınız, duygulandım,” dedi Yağız.

“Aşk olsun, elbette farkındayız. İki dakika hâl hatır sorduk, sen de hemen alınıyorsun.”

“Hâl hatır sorma ve peşinden hemen aşka gelme desek daha doğru olur ama her neyse. İyiyim, konser için oldukça heyecanlı ve sabırsızım; sen nasılsın Gök?”

“Bende de durumlar aynı. En az sizler kadar heyecanlı olduğumdan emin olabilirsiniz.”

“Bugün herkes için büyük gün.”

“Arkadaşlarınızdan kimler geliyor? Okuldakilerin hepsi gelecek mi?”

“Evet, geliyorlar,” diye onayladı Gökhan. “Kerem, Kuzey, Sarp ve Elçin geliyor; mezunlarımızdan Barış ve Lale de aramızda olacak.”

“Tüm yakın çevren orada olacak yani?” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok güzel.”

“Çevremiz,” dedi gövdesini öne uzatan Yağız. “Hepsi benim de yakın arkadaşım.”

“Çevreniz,” diye düzeltti Göksel de. “Sizin için çok özel bir akşam olacak.”

“Kıymetlimiz gibi oldu,” dedi Gökhan, Yağız’a bakarak. Güldü. “Her şeyden kendine pay çıkardığını da fark etmedim sanma.”

Yağız’la Göksel de güldü.

“Yalnız bu kendime pay çıkarabileceğim bir konu,” dedi Yağız. “Hepsi benim de arkadaşım.”

“Tamam be, anladık,” dedi Gökhan. “Bin kere söylemene gerek yok.”

“Söylerim lan, bir milyon kere de söylerim.”

“Balım sağa çeksene, şunu arabadan atalım.”

“Aynen Göksel, sağa çek de bakalım kim kimi atıyor arabadan?”

“Rica etsem ikiniz de susar mısınız?” dedi Göksel. “Çocuk gibi atışıp durmayın yoksa ikinizi birden atarım, okula da nasıl geliyorsanız gelirsiniz.”

“Hep senin yüzünden,” dedi Gökhan, Yağız’a dönerek. “Arıza çıkarıp duruyorsun.”

“Pardon?” dedi Yağız elini gerdanına koyarak. “Beni tersleyen sendin.”

“İlk argoyu kullanan sendin.”

“Rica ettim,” diye yine araya girdi Göksel. “Bu saniyeden sonra tek kelime eden kendini kaldırımda bulur.”

“Öyle olsun,” dedi Gökhan. Başını cama doğru çevirdi. “Sustum.”

“Çok şükür,” dedi Yağız. “Sağ ol yenge. Pardon, Göksel. Dilim sürçtü.”

“Yenge mi?” dedi Göksel sesini şaşkınlıkla biraz yükselterek. “Ne yengesi be?”

Gökhan bir kahkaha patlattı.

“Ya teknik olarak yengemsin işte,” dedi Yağız. “Dalgasına Gökhan’a diyordum da yanlışlıkla sana da demiş oldum.”

“Böyle şeylerin hiç senlik olmadığını söyledim,” dedi Gökhan hemen. “O da tahmin ediyordu zaten ve dalgasına diyordu. Ortada kesinlikle ciddi bir kullanım yok, tamamen geyik.”

“Siz ikiniz arkamdan başka neler konuşuyorsunuz acaba?” dedi Göksel gözlerini kısarak. “Şu an ciddi ciddi ikinizi de arabadan atmayı düşünüyorum. Yenge mi? Nesiniz siz, koğuş ağası mı?”

“Evelallah,” dedi Yağız hemen havaya girerek. Elinde hayali bir tespih çevirmeye başladı. “Bizde yengeye yenge denir.”

“Sağa çekiyorum.”

“Sen de şakadan hiç anlamıyorsun canım.”

“Şakası bile korkunç. Tüylerim ürperdi.”

“Yüz ifadelerin çok komikti, çok eğlendim.”

“Demek öyle. Ben de seni sağda bırakınca oluşacak yüz ifadeni görünce çok eğleneceğim.”

“Tamam, lafımı geri alıyorum ve susuyorum.”

“İsabet olur.”

“Bakıyorum da kendi aranızda da atışmaya başladınız,” dedi gülümseyerek onları izleyen Gökhan.

“Harbiden,” dedi Yağız şaşırarak. “Biz de atışmaya başladık.”

“Öyle oldu,” dedi Göksel. Gülümsedi. “Hemen şımarma. Yenge meselesini daha unutmadım.”

“Ne zaman unutursun?”

“Muhtemelen hiçbir zaman.”

“Sen de mezara mı götüreceksin canım? Alt tarafı kendi aramızda bir geyik yapıyorduk, ciddi bile değildik. Hem bende sana ciddi ciddi yenge diyecek bir karakter mi var? Asıl ben buna alınırım bak.”

“Umuyorum ki yoktur.”

“Elbette yok. Duymamış olayım.”

“İyi o zaman.”

Grup, kampüse sohbete devam ederek vardı. Kampüse giren Göksel arabayı Gökhanların sahne alacağı salonun olduğu binaya doğru sürdü.

“Etraf sakin,” dedi camdan dışarı bakan Gökhan. “Konser saati yaklaşınca buralar insanla dolup taşar.”

“Hayranlarımız gelecek,” dedi Yağız sırıtarak. “Konservatuvar öğrencisi olmanın verdiği havanın haklı gururunu yaşıyorum.”

“Haklısın. Havalı olduğu bir gerçek.”

“Kesinlikle öyle,” diye onlara arka çıktı Göksel. “Genel olarak sanatla ilgili bölümlerde okumak çok havalı bir şey.”

“Sanatın gücü adına!”

Göksel aracı binanın önüne park ettiğinde araçtan indiler. Göksel arka koltuktan kol çantasını ve fotoğraf makinesinin çantasını aldı.

“Hadi gidelim,” dedi Göksel. Gökhan’ın elini tuttu. “Eşyalarımı aldım.”

Hep beraber binanın içine girip konserin yapılacağı salonun bulunduğu ikinci kata çıktılar. Başta binanın girişi olmak üzere birkaç noktasına insanları bilgilendirmek için konserin saati ve salonun bulunduğu katla numarasının yazdığı afişler asılmıştı.

Göksel, Gökhan ve Yağız salona girdiğinde içeride Melek Hoca’yla birkaç kişiyi buldular. Büşra, İpek ve üç öğrenci daha erkenden gelmişti.

“Hoş geldiniz gençler,” dedi sahnedeki Melek Hoca.

“Herkese merhaba,” dedi Gökhan. “Hoş bulduk hocam. Nasılsınız?”

“İyiyim, sizler nasılsınız?”

“Çok heyecanlı ve sabırsızız hocam,” diye yanıtladı Yağız. “Biz erkenciyiz ama siz bizden de erkencisiniz.”

“Erkenden gelip her şeyin yolunda olduğundan emin olmam gerekiyordu. Siz de burada olduğunuza göre her şeyin üzerinden bir kez daha geçebiliriz. Diğerleri gelince de artık son provaya başlarız.”

“Olur hocam,” dedi Gökhan. “Son birkaç saatimiz, her şeyi tamamlayalım.” Göksel’e döndü. “Sen de keyfine bak güzelim. Koltuklardan birine otur, ayakta kalma.”

“Tamam,” dedi Göksel. “Ben de oturmayı düşünüyordum zaten, ayak altında dolaşmak istemem.”

“O ne biçim laf öyle? Duymamış olayım.”

“İyi o zaman. Size kolay gelsin.”

“Sağ ol güzelim.”

Gökhan onun yanağını öptükten sonra Yağız’la beraber sahneye çıktı. Melek’le öğrencileri performansla ilgili konuşmaya girişirken Göksel de fotoğraf makinesini çıkardı ve onu karıştırmaya başladı. Bugün belki de yüzlerce fotoğraf çekecekti fakat fotoğrafların yanında videolar çekmeyi de istiyordu; bu yüzden yedek bataryasını da şarj ederek yanında getirmişti, kameraya da depolama alanı en büyük hafıza kartını takmış ve eğer bunun hafızası dolarsa diye yedek hafıza kartını bile getirmişti. Genç fotoğrafçı bugün için çok hazırlanmış, her ihtimali düşünmüştü.

Göksel başını kaldırdığında Gökhan’la İpek’in konuştuğunu gördü.

“Heyecanın yüzünden okunuyor,” dedi İpek. “Ayrıca kıpır kıpırsın, yerinde duramıyorsun.”

“O kadar belli ediyorum demek,” dedi Gökhan gülerek. “Gerçekten de çok heyecanlıyım. Bugün benim için anlamı büyük bir gün olacak.”

“Konserden başka özel bir nedeni mi var?”

“Bir yorum yapmayayım, akşama görürsün.”

“Yine gizemli takılıyorsun ha? Öyle olsun.”

“Her zaman.”

Gökhan, Göksel’e baktığında onunla göz göze geldi. Göksel gözlerini hafifçe kıstıktan sonra yeniden makinesinin ekranına baktı.

“Bana hiçbir şey söylemedi,” diye düşündü genç kadın. “İlginç. İlk fırsatta sorayım.”

“Pişt,” dedi Gökhan. Sahnede Göksel’in oturduğu yerin önüne ilerlemişti.

Göksel başını kaldırınca erkek arkadaşını tam karşısında buldu.

“Bakışların pek hayra alamet değildi,” dedi Gökhan. “Her şey yolunda mı?”

“Bana bahsetmediğin bir şey mi var?” diye sordu Göksel açıkça. “Bugünün anlamı ne?”

Dizlerini kırarak yere eğilen Gökhan sahneden atladı ve kız arkadaşının yanına ilerledi.

“Bakıyorum da kedi kulakların her şeyi duyuyor,” dedi Gökhan onun yanına oturduktan sonra. “Bir planım var ama kesin bir şey değil, bu yüzden kimseye söylemedim.”

“Ne planı?” diye sordu Göksel kaşlarını kaldırarak. “Konserden bağımsız mı?”

“Pek sayılmaz. Kesin kararımı vermek için akşama kadar vaktim var, o zamana kadar sabırla beklemeni rica edeceğim. Plan gerçekleşirse görürsün zaten, gerçekleşmezse de ne olduğunu söylerim.”

“Kötü bir şey mi? Benimle her şeyi paylaşabilirsin, biliyorsun. Böyle şifreli konuşma lütfen.”

“Biliyorum, elbette biliyorum bal peteğim,” diyen Gökhan onun elini tuttu. “Kötü bir şey değil ama dediğim gibi birkaç saat müsaade et, akşama öğrenirsin.”

“Çok merak ettim ama dediğin gibi olsun,” dedi Göksel zorlamadan. “Ama planın gerçekleşmezse ne olduğunu söyleyeceğine söz ver.”

“Söz veriyorum.”

“Tamam o zaman Bay Gizemli Takılan.”

“Kıskandın mı?” diyen Gökhan’ın yüzüne anında keyifli bir sırıtış yayıldı. “Biraz ters bakıyordun zaten.”

“Bir dönem sevgili olduğunuzu düşününce garip hissettim ama kıskançlık denemez,” dedi Göksel dürüstçe. “Belki biraz rahatsız oldum ama çok az. Gizemli takılıyorsun evet, bunu bilecek kadar seni iyi tanıdığının da farkındayım; sonuçta kaç yıldır tanışıyorsunuz ve bir dönem sevgiliydiniz ama yine de dillendirmesi garip hissettirdi. Gizemliysen bana gizemlisin yani, sadece beni ilgilendirir.”

“Tabii ki sana gizemliyim,” dedi Gökhan ona iyice yaklaşarak. “Bazen gizemli takıldığımı beni tanıyan herkes bilir, devlet sırrı değil. Beni kıskanman biraz hoşuma gitti ama eğer bu sana kötü hissettiriyorsa bu durumu hemen çözmem gerekir.”

“Sizi konuşurken görünce belki biraz hissettim ama bu dediklerinden sonra çok iyi hissediyorum. Çok tatlısın, seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum.”

Gökhan onun dudaklarına hızlı bir buse kondurdu.

“Anlaştıysak sahneye geri dönüyorum?” dedi Gökhan. “Yapacak işlerim var.”

“Anlaştık,” dedi Göksel gülümseyerek. “Kolay gelsin.”

“Sağ ol balım.”

Gökhan sahneye dönerken Göksel onun arkasından gülümseyerek baktı. Erkek arkadaşının sahneye çıkıp diğerlerinin yanına ilerlemesini ve onlarla konuşmasını izledi. Dakikalar ilerledikçe diğer öğrenciler de geldi ve ekip kısa süre içinde tamamlandı. Melek Hoca hepsiyle tek tek konuşup sohbet ettikten sonra genel bir konuşma da yaptı. Onu en ön sıradaki koltukların birinde oturan Göksel de dinledi. Genç kadın burada olmayı kesinlikle sevmişti.

“Eğer hepiniz hazırsanız son provamıza başlayabiliriz,” dedi Melek. “Bu provadan sonra bu şarkıları bir kez daha söylediğinizde karşınızda yüzlerce izleyiciniz olacak.”

“Yüzlerce izleyici,” diye düşündü Gökhan. Gözlerini salonda gezdirdi. “Burası insanla dolup taşacak.”

Genç adam derin bir nefes aldı.

“Hazırız hocam,” dedi az sonra. “Seslerimizi açtıktan ve vücutlarımızı ısıttıktan sonra başlayabiliriz.”

“Aferin, önce ısınma,” dedi Melek. “Hadi bakalım işe koyulma vakti.”

Hepsi ses açma ve enstrümanlarını çalmaya başlamadan önce kullanacakları uzuvlarını ısıtma egzersizlerini yaptıktan sonra provaya geçtiler. Sahne boşaltıldı ve Gökhan perde arkasından çıkıp açılış konuşmasını yapmak üzere ortada duran mikrofona ilerledi. Genç adam başıyla Göksel’i selamladığında Göksel de ona bir gülümseme gönderdi ve kamerasını çıkarıp, Gökhan konuşmasını yaparken onun birkaç fotoğrafını çekti.

“İyi eğlenceler,” diye konuşmasını bitiren Gökhan başıyla tek seyircilerini selamladı, gülümsedi ve hemen ardından perde arkasından öğrenciler çıkarak yerlerine geçti.

Sınıfın son provası da oldukça başarılı ve sorunsuz geçti. Akşamki konser için artık tam olarak hazır durumdaydılar.

Saatler yaklaşınca sahne arkasında bir hazırlık telaşı başladı. Gökhan’la Yağız üzerini değiştirmek için içerideydi, Göksel de onları bekliyordu.

Perdenin arkasında mavi kotunu giyen Gökhan üzerine de yarım kollu beyaz gömleğini giydi fakat düğmelerini bağlamaya başlamadan Yağız seslendi:

“Gökhan yaşıyor musun lan? İki saat oldu, ne yapıyorsun bunca zamandır?”

“Abart,” diye cevap verdi Gökhan. “Sen ışık hızıyla giyinmişsin.”

“Yo, gayet normal bir sürede giyindim; yavaş olan sensin.”

Gökhan perdeyi açtığında Yağız’ı karşısında, Göksel’i de çaprazdaki sandalyede otururken buldu. Gökhan’ı üstü çıplak gören Göksel erkek arkadaşını aceleci olmayan bakışlarla süzdü. Gökhan bu konser için birkaç haftadır yediklerine dikkat ediyor ve vücudunu biraz da olsa şekle sokmak için spor yapıyordu. Genç adamın uğraşları sonuç da vermişti; Gökhan’ın ufak göbeği yerini düz ve sıkı bir karna bırakmış, hâlihazırda yapılı ve kaslı olan omuzlarıyla kolları da daha gelişmiş bir görüntüye kavuşmuştu.

Göksel yutkundu.

“Niye taciz ediyorsun oğlum beni?” dedi Gökhan. “Giyiniyorum işte.”

“Daha gömleğinin düğmelerini bile bağlamamışsın,” dedi Yağız onun üstüne şöyle bir bakarak. “Şovunu yaptıysan düğmelerini bağlayabilirsin. Bu kadar erkek vücudu gördüğüm yeter.”

“Görmek istemiyorsan bakma,” diyen Gökhan, Göksel’e doğru ilerledi. “N’aber?”

“İyiyim,” diye yanıtladı Göksel. Sen karşımda böyle dururken nasıl iyi olmam ki? İyiyim, çok iyiyim, harikayım. “Senden n’aber?”

“Seni gördüm daha iyi oldum. İçeride gerçekten çok uzun süredir mi duruyorum?”

“Yo, Yağız’ın aceleciliği.”

“Duydun mu?” dedi Gökhan sesini yükselterek. “Sen aceleci davranıyorsun.”

“Davranırım,” diye karşılık verdi Yağız. “Daha saçını şekillendireceksin. Bzimkiler gelmek üzeredir, onları da görmemiz lazım.”

“Sen bana laf yetiştirene kadar kendin hazırlan.”

“Ben çabuk hazırlanırım.”

“Ben de.”

“Tabii canım, çok belli.”

“Uğraşma benimle.”

“Uğraşırım.”

Yağız saçlarını yapmak için masaların olduğu tarafa ilerlediğinde Göksel’le Gökhan yalnız kaldı.

“Sonunda rahat verdi manyak herif,” dedi Gökhan onun arkasından bakarak. Önüne dönüp Göksel’e baktı. “Bırakmadı ki düğmelerimi bağlayayım.”

“Alacaklı gibi kapıya dayandı,” dedi Göksel. Kıkırdadı. “Düğmelerini bağla hadi, daha işin çok.”

“Bağlayayım bakalım. Son kararın mı?”

“Başka bir kararım yok ki.”

“Bakışların öyle demiyor ama yemiş gibi yapayım.”

Göksel kızardığında Gökhan sırıttı ve sırıtmaya devam ederek düğmelerini bağladı. Bu durumun ne kadar hoşuna gittiğini açıkça belli ediyordu.

Gökhan giyinme faslını bitirince Göksel onu baştan aşağı süzdü. Genç adam vücuduna tam oturan beyaz gömleği, uzun ince bacaklarını saran mavi kotu ve ince belini iyice ortaya çıkaran gümüş tokalı siyah deri kemerinin içinde baş döndürücü görünüyordu.

“Nasılım?” diye sordu Gökhan.

“Harika görünüyorsun,” dedi Göksel. Ayağa kalkıp onun karşısında dikildi. “Hadi saçlarını hallet, ben de sana mini bir bakım yapayım.”

“Ne bakımı?”

“Nemlendirici sürerim.”

“Evden çıkmadan sürmüştüm.”

“Evden çıkalı kaç saat oldu?”

“Doğru, haklısın. Sür bakalım.”

“O zaman geçelim mi?”

“Geçelim,” diyen Gökhan ona iyice yaklaştı. “Ama önce öpeyim mi?”

“Bazen öpmeden önce sorman çok hoşuma gidiyor, biliyor musun? Gözüme çok masum görünüyorsun.”

“Seni öperken aklımdan geçenleri bilseydin kesinlikle böyle düşünmezdin.”

“Orasını karıştırma.”

Gökhan güldüğünde nane kokan nefesi Göksel’in dudaklarına çarptı.

“Gökhan!” diye bağırdı Yağız içeriden. “Gömleğin düğmelerini bağlayacaksın, en baştan gömlek dikmeyeceksin. Gel buraya.”

“Hay ben senin!” diye homurdandı Gökhan. Devamını o da bağırarak söyledi: “Geliyorum, patlama.”

“Çok emin değilim ama Yağız biraz gergin sanırım,” dedi Göksel. “Nedense öyle hissettim.”

Gökhan yüksek sesle kahkaha atarken Göksel de güldü.

“Özel gününde olabilir,” dedi Gökhan sırıtarak. “Bu yüzden hemencecik öpüşelim ve içeri geçelim.”

Genç çift öpüşürken Göksel ellerini onun göğüslerine yasladı ve parmaklarıyla ellerinin altındaki sert kas kütlesini okşadı.

“Son kararını gözden geçireceksin sanırım?” dedi alnını onun alnına yaslayan Gökhan. “Öyle anladım.”

“Eğer hemen şimdi içeri geçmezsek Yağız’ın senin hakkında vereceği karar senin sonun olacak,” dedi Göksel. “Hadi gidelim.”

“Adama bak ya, kara kedi gibi aramıza girdi lavuk.”

“Bizim aramıza kimse giremez.”

“Lafın gelişi canım, elbette kimse giremez. Neyse Yağız beni mezara sokmadan gidelim.”

Gökhan saçlarını şekillendirmeden önce Göksel ona kendi nemlendiricisi ve dudak kreminden sürdü. Genç adamın yüzü bir anda canlandı.

“Güzel kremmiş,” dedi aynadan kendine bakan Gökhan. “Ben de alayım bundan.”

“Birkaç saatlik durumuna bak da beğenirsen ben sana hediye ederim,” dedi Göksel. “Sen saçlarını şekillendirirken ben de makyajımı yapayım.”

“Tamam balım.”

Göksel kimseyi rahatsız etmemek için bir köşede hazırlanmaya başladı. Genç kadın makyajına devam ederken Yağız’la Gökhan’ın işi bitti ve iki arkadaş gelenlere bakmak için dışarı çıktı. Onlar içeri girerken de insanlar vardı fakat içeride oldukları sürede salondaki insan sayısı birkaç kat artmıştı. Henüz konserin başlamasına bir saat kadar olsa da salon şimdiden dolmuş sayılırdı.

“Meşhur olduk,” dedi Yağız omzuyla Gökhan’ı dürterek. “Şu kalabalığa bak.”

“Duyan gelmiş,” dedi Gökhan. “Hadi bizimkileri bulalım.”

Gökhanlar arkadaşlarını orta sıralarda otururken buldu. Kerem, Barış, Sarp, Kuzey, Elçin ve Lale buradaydı. Tek tek görüştüler ve birbirlerinin hâlini hatırını sordular.

“İkiniz de jilet gibi olmuşsunuz,” dedi Elçin. “Anlaşılan perde arkasında hummalı bir hazırlık yapılmış.”

“Öyle oldu,” dedi Yağız gülerek. O da siyah bir gömlekle lacivert kot giymiş, çene hizasını geçen saçlarını özenle şekillendirmişti. “Teşekkür ederiz.”

“Göksel nerede?” diye sordu Lale.

“Sahne arkasında makyajını yapıyor,” diye yanıtladı Gökhan. “Birazdan gelir.”

“Beraber mi geldiniz?”

“Evet, bizi Sirkeci’den aldı.”

“Bugün onun için de yoğun bir gün olmuş desene.”

“Öyle oldu ama kendisi istedi, bize eşlik etmeyi seviyor.”

“Tabii sen de onun sana eşlik etmesini seviyorsun,” dedi Kerem gülümseyerek. “Özellikle de böyle özel bir günde.”

“Aynen öyle,” diye ona katıldı Gökhan. “Bu arada iki kişi için yer rezerve etme hakkım vardı, senin için en önde yer ayırttım. Göksel’le yan yana oturacaksınız.”

“Harbi mi?” dedi Kerem sevinçle. “Adamsın be.”

“Bizim başımız kel mi lan?” dedi Kuzey. “Bize niye yer ayırtmadın? En ön olmasına gerek yok, ikinci ya da üçüncü sıra da olabilirdi.”

“Konserin tadını çıkarmaya bak be oğlum,” dedi Gökhan. “Yerin o kadar da önemi yok. Kerem provalarımıza bile geldi, bu konseri en önde izlemeyi hak etti.”

“Bir tanesin Gök,” dedi Kerem onun omzunu sıkarak. “Teşekkür ederim. Zaten çok güzel bir akşam olacaktı, şimdi muhteşem bir akşam olacak. Kendimi VIP seyirci gibi hissettim.”

“Bu akşam öylesin,” dedi Gökhan gülümseyerek. “İmza da ister misin?”

Gülüştüler.

Makyajını bitirip saçlarını da şöyle bir düzelten Göksel boy aynasında kendine baktı. Dizlerinin bir karış üstünde biten askılı siyah elbisesinin eteklerini düzeltti. Genç kadın askılı siyah elbise ve siyah deri botlarla sade bir şıklık yakalamıştı.

Sahne arkasından çıkan Göksel kalabalığı görünce ağzı açık kaldı. Her yer insanlarla doluydu ve yeni simalar salonun kapısından içeri girmeye devam ediyordu. Biraz sonra kimsenin ayakta durmaya bile yer bulamayacağını düşündü.

Mavi gözlerini salonda gezdiren Göksel, orta tarafta duran Gökhanları fark etti ve onların yanına gitti. Onların yanına vardığında grup gülüşüyordu.

“Selam Gök,” dedi onu fark eden Elçin. “Çok güzel olmuşsun.”

Gökhan omzunun üstünden arkasına baktığında birkaç adım gerideki Göksel’i gördü. Genç kadını süzerken vücudunu yavaşça ona çevirdi. Onun ne giydiğini biliyordu, genç kadın tüm gün bu kıyafetlerin içindeydi fakat şimdi makyaj eklenince kombini tamamlanmıştı ve genç kadın büyüleyici görünüyordu.

“Merhaba,” dedi Göksel gülümseyerek. “Teşekkür ederim. Hepiniz hoş geldiniz.”

Göksel hepsiyle tek tek tokalaştı, kızlarla da yanaktan öpüştü.

“Nasılsın?” diye sordu Lale.

“İyiyim, teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Sen nasılsın? Nasıl gidiyor?”

“Ben de iyiyim. İş çıkışı hemen buraya geldim, zaten cuma olduğu için haftaya ve elbette seneye güzel bir kapanış olur diye düşündüm.”

“İyi düşünmüşsün, ayaklarına sağlık. Hepinizin ayaklarına sağlık.”

“Konser var dediler geldik,” dedi Kuzey. “Konservatuvar öğrencilerini izleme fırsatı kaçmaz. Zaten gördüğünüz üzere duyan gelmiş.”

“Bu konser elbette kaçmaz,” dedi Barış. “Bu kadar eğitimli kişiler nadiren bir arada bulunuyor.”

“Utandırıyorsunuz beyler,” dedi Yağız. “Şımarırız bak.”

“Gayet de haklılar,” dedi Sarp. “Canavar gibisiniz.”

“Eyvallah biraderlerim. Sizinle sohbete doyum olmaz ama biz sahne arkasına dönsek iyi olacak.”

“Dönün tabii,” diyen Barış saatini kontrol etti. “Saat çok yaklaşmış, son bir kez her şeyi kontrol edersiniz.”

“Aynen öyle,” dedi Gökhan. “Hepinize iyi eğlenceler. Konser bitişinde görüşürüz.”

“Görüşürüz kardeşim. Bol şans.”

“Eyvallah.”

Gökhan onlara veda ettikten sonra Göksel’le beraber birkaç adım ilerlediler.

“Sen geç,” dedi Gökhan, Yağız’a. “Ben de geliyorum.”

“Tamam,” dedi Yağız. “Görüşürüz.”

Yağız sahneye ilerlerken Gökhan’la Göksel yalnız kaldı.

“Ne zamandır beklediğimiz o an gelip çattı,” dedi Göksel erkek arkadaşının yüzüne bakarak. Gülümsedi. “Bol şans hayatım.”

“Teşekkür ederim bal peteğim,” diyen Gökhan onun ellerini tuttu. “Hemen karşımda olacağını bilmek çok güzel. Bu geceyi daha da özel kılacaksın.”

“Çok tatlısın.”

Göksel onun yanağına bir öpücük kondurdu.

“Şans öpücüğümü de aldığıma göre gidebilirim,” dedi Gökhan. “Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum.”

Gökhan da onun yanağını öptükten sonra sahneye ilerledi. Olduğu yerde duran Göksel onun arkasından baktıktan sonra gülümsedi.

“Sahneye çıkmayı özledim,” dedi Sarp.

“Daha geçen hafta sonu sahnedeydik,” dedi Barış. “Ama haklısın, ben de özledim. Sahneye çıkmak insanda bağımlılık yapıyor.”

“Bağımlılık mı?” dedi Lale şaşırarak. “Düşüncesi bile anksiyetemi artırıyor. Hiç benlik bir şey değil.”

“Ben senin yerine de çıkarım bebeğim,” dedi Sarp kolunu onun beline sarıp kız arkadaşını kendine çekerek. “Sen de sahnenin karşısında beni izliyor ve büyülüyor olursun.”

“Üstüme iyilik sağlık, böyle romantik konuşmak bir anda nereden esti? Pek konuşmazsın.”

“Aşk olsun, gayet romantik bir erkek arkadaşım.”

“Tabii canım, ne demezsin. Bazen romantik olduğun doğru ama bazen.”

“Yapım böyle, ne yapayım? Bence az olması bunu daha da değerli kılıyor.”

“Öyle mi dersin?”

“Dedim bile.”

Öpüştüler.

“Aşka gelmeyen bir siz kaldınız,” dedi Kuzey, Barış ve Elçin’e bakarak. “Siz de sakın gelmeyin. Saplığımı yüzüme daha çok vurmayın.”

“Tamam tamam, ağlama,” dedi Barış gülerek. “Aşka gelmeyiz.”

“Bunda ne buluyorsun ya? Hödüğün teki valla, görüyorsun.”

“Hiç de bile,” dedi Elçin hemen. “Dünyanın en tatlı, en ince, en kibar, en hoş erkeği olur kendisi.”

“Ben de en sap, en yalnız erkeğiyim.”

“Bence olayı fazla dramatize ediyorsun,” diye bir yorumda bulundu Göksel. “Bak, Kerem’in de hayatında kimse yok ama hiçbir şey demiyor.”

“Ben mi?” dedi Kerem. “Böyle şeylere hiç takılmam. Hayatımdan gayet memnun olduğum bir dönemdeyim zaten.”

“Ben de yakın zamanda reddedilene kadar hayatımdan memnundum,” dedi Kuzey. “Ama reddedildikten sonra travmatize oldum resmen.”

“İki ay oldu lan,” dedi Barış. “Daha ne kadar üzüleceksin? İlla üzüleceksen kıza üzül, senin gibisini hayatta bulamaz diye.”

“Adamsın lan, eyvallah. Elçin sen az önce dediğimi boş ver, bunu nikâh masasına götür. Sakın kaçırma bak.”

“Kaçırmak gibi bir niyetim hiç yok zaten,” dedi Elçin gülümseyerek. Barış’ın koluna girdi. “Buldum, bırakmam.”

“Bak sen,” dedi Barış gülümseyerek ona bakarken. Kız arkadaşının kumral saçlarını öptü. “Ben hiç bırakmam.”

Onları izleyen Göksel’in yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Onların ilişkisini seviyordu.

“Göksel istersen yerlerimize geçelim,” dedi Kerem. “Saat yaklaşıyor, başlamasını yerimizde bekleriz.”

“Olur, geçelim,” dedi Göksel. “Size iyi eğlenceler gençler. Çıkışta görüşürüz.”

“Size de iyi eğlenceler,” dedi Elçin. “Görüşürüz.”

Kerem koltukların arasından koridora, Göksel’in yanına çıktı ve ikili yan yana sahneye doğru yürümeye başladı.

“Nasılsın?” diye sordu Kerem, Göksel’e bakarak. “Nasıl gidiyor?”

“İyiyim, teşekkür ederim,” dedi Göksel de ona dönerek. “Her şey yolunda çok şükür, iyi gidiyor. Sen nasılsın?”

“Bunu duyduğuma sevindim. Ben de iyiyim, okul koşuşturmacası içindeyim ama okulda da özel hayatımda da her şey tıkırında ilerliyor.”

“Ne güzel, ben de senin adına sevindim. Dersten çıkıp geldin değil mi?”

“Aynen, ders çıkışı arkadaşlarla bir kahve içtikten sonra buraya geçtim. Onlar da gelebileceklerini söylediler ama henüz sesleri çıkmadı.”

“Artık gelseler de yer bulamazlar gibi duruyor.”

“Evet, öyle görünüyor. Artık ancak ayakta izleyebilirler.”

“Okullardaki böyle etkinlikler aşırı kalabalık oluyor, bizim okulda da durumlar çok benzer.”

“Hâliyle. Bir de konservatuvar öğrencileri olunca ilgi daha çok oldu, herkes ne kadar iyi olduklarını biliyor.”

“Hepsi olağanüstü müzisyenler.”

“Kesinlikle öyleler.”

Gösterinin başlamasına birkaç dakika kala sahne arkasındaki müzik öğrencileri bir çember oluşturacak şekilde toplandı.

“Beklediğimiz o an gelip çattı,” dedi Gökhan. “Çok çalıştık, tüm provalarda muhteşem iş çıkardık ve bu akşam daha da iyisini yapacağımızı biliyoruz. Hadi sahneye çıkıp en sevdiğimiz ve en iyi yaptığımız şeyi yapalım arkadaşlar.”

Ellerini ortada birleştiren grup bir tezahürat yaptı.

Saatler 20.00’yi gösterdiğinde salonun içindeki ışıklar kapandı, yalnızca merdivenlerin kenarındaki aydınlatmalar açık bırakıldı ve sahne ön plana çıkarıldı. Sahnede koronun duracağı basamaklar, mikrofon ayakları, öğrencilerin oturacakları sandalyelerle önlerindeki nota sehpaları ve enstrümanları duruyordu.

Sahnenin ortasındaki ışık yandığında salondaki sesler büyük oranda sustu ve herkesin dikkati sahneye çevrildi. Sadece saniyeler sonra Gökhan ortaya çıkarak ortadaki mikrofon ayağına ilerledi. Bakışlarını tıka basa dolu salonda gezdiren genç adam gülümsedi.

“Müzik bölümü son sınıf öğrencileri olarak hazırladığımız gösterimize hoş geldiniz,” diye konuşmaya başladı Gökhan. Haftalar önce hazırladığı bu konuşmayı seyircileri önünde nihayet yapabildiği için mutluydu. “Başlamadan önce gösteri fikrini öne süren ve tüm bu süreçte bizimle beraber canla başla çalışan bölümümüz öğretim görevlisi Melek Hoca'mıza tüm arkadaşlarım adına teşekkür etmek istiyorum. Okulun ilk gününden itibaren engin bilgileriyle bize çok şey katan tüm hocalarımıza da teşekkürü bir borç bilirim. Yeni bir yıla giriyoruz, ben ve arkadaşlarım içinse yepyeni bir yıl olacak çünkü umuyorum ki bir terslik çıkmadığı takdirde hepimiz mezun olacağız ve öğrencilik hayatımızı bitirip hayatlarımızın yeni dönemine başlayacağız. Konservatuvarı kazanmak hepimiz için zorlu bir süreçti; sizlerin de tahmin edeceği üzere bunun için yıllarımızı verdik ve şu an kazanmak için canla başla, gecemizi gündüzümüze katarak çalıştığımız bölümde son senemizde olmak, hep beraber gireceğimiz son yıl için bir program organize etmek hepimiz için hem oldukça eğlenceli hem de anlamlı ve duygusal oldu. Şu an geriye dönüp baktığımda yalnızca güzel anılar görüyorum, gülümsemeler ve kahkahalar görüyorum ve bu dört seneyi, bu dört senede hayatıma giren güzel insanları ömrümün sonuna kadar sevgiyle hatırlayacağım. Bugüne dönecek olursam müzik bölümü olarak hep beraber böyle bir organizasyon içinde yer almak, muhteşem hocalar tarafından eğitilen genç müzisyenler olarak birlikte çalışmak bizim için eşsiz bir deneyimdi; umarım siz değerli seyircilerimiz için de oldukça keyifli bir gösteri olur. Bizi izlemek için zaman ayırdığınız, buraya geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim. İyi eğlenceler.”

Genç müzisyen konuşmasını bitirince akşamın ilk alkış tufanı yaşandı. Gökhan konuşurken onun birkaç fotoğrafını çeken Göksel de kamerasını kucağına koyup erkek arkadaşını gururla alkışladı.

Sınıfın kalanı da perde arkasından çıkıp seyircileri selamladıktan sonra yerlerine geçti. Boş olan sahne bir anda canlanırken Göksel bir fotoğraf daha çekti.

Herkes hazır olduğunda İpek kemanıyla akşamın ilk şarkısı Bu Son Olsun’un açılışını yaptı.

“Bugün sen çok gençsin yavrum,” diye şarkıya giren Gökhan’ın sesi tertemiz ve kusursuz çıkıyordu. “Hayat ümit, neşe dolu / Mutlu günler vadediyor / Sana yıllar ömür boyu.”

Gökhan yerinde yavaşça dans etmeye başladığında salonun içi de hareketlendi ve seyirciler ona eşlik etmeye başladı. Yüzlerce kişinin kendisine eşlik ettiğini gören Gökhan’ın yüzü gülüyordu.

“Ne yalnızlık ne de yalan / Üzmesin seni / Doğarken ağladı insan / Bu son olsun, bu son.”

En önde, Gökhan’ın hemen karşısında oturan Göksel’le Kerem de Gökhan’a eşlik edenler arasındaydı. İkisi de yüzlerindeki gururlu gülümsemeyle ona eşlik ederken oldukça keyifli görünüyordu.

Şarkının son kısmında Gökhan, Karaca gibi olağanüstü bir performans sergileyip hacimli ve bıçak gibi keskin bir sesle şarkıyı söylerken arkasındaki koroyla önündeki seyirciler ona eşlik ediyordu. Salondakiler şarkının kapanışını hep birlikte yaptıktan sonra içeride yine bir alkış tufanı koptu.

“Teşekkür ederiz,” dedi Gökhan gülerek. “Sağ olun.”

Sıradaki şarkı Şanıma İnanma için bir kız öğrenci ortadaki mikrofonun başına geçerken Gökhan da akustik gitarını alarak soldaki mikrofon ayağına ilerledi. Gökhan’la Yağız şarkının gitar girişini yaptıktan sonra kız öğrenci de şarkıya girdi. Salondakiler yine gür bir sesle onlara eşlik ediyordu.

“Buradan çıktığımızda bir süre hiçbir şey duyamayacağız,” dedi Kerem, Göksel’in kulağına yaklaşıp. “Benden söylemesi.”

“Bir şey olmaz,” dedi Göksel biraz bağırarak. “O kadar eğleniyorum ki hiç önemi yok.”

Şarkının geçiş kısmı geldiğinde sahnedekiler yine muhteşem bir performans sergiliyordu. Enstrümanların birbirine karışan sesleri dinleyenlere bir müzik ziyafeti yaşatıyordu. Öğrenciler bu şarkıyı da kusursuz bir şekilde çalıp söylediğinde içeride tekrardan bir alkış tufanı koptu.

Akustik gitarların yerini elektro gitarlar aldıktan hemen sonra sahnedekiler hiç beklemeden akşamın üçüncü şarkısı Ben Şarkımı Söylerken’e girdiler. Onlar üçüncü şarkıyı çalarken hâlâ daha salona girenler vardı. Bu yeni yıl konserine olan ilgi çok fazlaydı.

“Ben şarkımı söylerken istersen sesi açarsın,” diye başlayan nakaratta Gökhan, vokalist kıza eşlik ediyordu. Sesi yine duygu doluydu. “İstersen kısıp bunu da yok sayarsın / Kim bilir belki gülümser belki ağlarsın / Yüreğimdeki sesleri susturamazsın.”

“Her seferinde tüylerim diken diken oluyor,” dedi Kerem. “Kızın sesi çok iyi, Gökhan da çok duygulu söylüyor.”

“Böyle bir şarkıyı duygulu söylememesi mümkün mü?” dedi Göksel buruk bir yüz ifadesiyle. “Onun için yazılmış sanki.”

Sahnedekiler performansıyla sahneyi yıkıp geçti, seyirciler de alkışlarıyla salonu inletti.

“Teşekkür ederiz,” dedi kız öğrenci gülümseyerek. “Alkışlayan elleriniz dert görmesin.”

Konser hız kesmeden devam etti. Sonraki dört şarkıda hep beraber performans sergileyen müzik öğrencileri Büşra ve İpek’in iki parçalık küçük performansları için sahneyi boşalttı. Büşra piyano başındaydı, İpek de sandalyede çellosuyla oturuyordu; iki başarılı ve yetenekli kız öğrenci önce Reflections, sonra da Field parçalarını çalarak dinleyicilerine bir müzik ziyafeti yaşattı. Onlar kendilerini çaldıkları müziğe adamış performans sergilerken Göksel fotoğraflarını çekti, performanslarının bir kısmını da videoya aldı.

Bu iki parça boyunca salonun içi oldukça sessizdi. İçerideki herkes insanın ruhunu besleyen bu iki eseri sessizce dinledi ve kendilerini yatıştırmasına izin verdi. Seyircileri onları iki parçanın sonunda da coşkuyla alkışladı, ikinci parçadan sonra ayağa kalkan Büşra’yla İpek yan yana durarak onlara reverans yaptı.

“Bulutların üstüne çıkıp geldim,” dedi Kerem. “Kutsanmış hissediyorum.”

“Ben de öyle,” dedi Göksel. “Çok iyi geldi. İkisinin de eline, yüreğine sağlık.”

Büşra’yla İpek sahnedeyken Gökhan sahne arkasında Melek hocayla konuştu.

“Son kararımı verdim,” dedi Gökhan. “Şarkıyı söyleyeceğim.”

“Gerçekten mi?” dedi Melek ince kaşlarını kaldırarak. “Şu ana kadar sesin sedan çıkmayınca vazgeçtiğini düşünmüştüm, bu yüzden de bir şey dememiştim.”

“Düşünüyordum, kafamda tartıyordum.”

“Ve kararını verdin.”

“Verdim. Kendi şarkılarımdan birini söyleyeceğim.”

“Sabırsızlıkla bekliyorum. Senin gibi muhteşem bir müzisyen ortaya harika bir parça çıkartmış olmalı.”

“Sağ olun hocam, inancınız çok kıymetli. Bohemian Rhapsody’den sonra söyleyebilirim değil mi?”

“Elbette, ne zaman istersen. Sahneyle ilgili yardımcı olabileceğim bir konu var mı?”

“Akustik gitarımla mikrofon yeterli olacak, teşekkür ederim.”

“Tamam. Yapabileceğim başka bir şey var mı?”

“Aslında arkadaşlara ufak bir bilgilendirme yaparsanız çok iyi olurdu.”

“Olmuş bil.”

Kızların performansından sonra sahne yeniden kalabalıklaştı. Gökhan, Yağız ve performans sergileyecek diğer öğrenciler tekrardan sahneye çıktı. Bundan sonraki iki şarkı Yağız’ın söyleyeceği Mavi Duvar ve En Güzel Günüm Gecem parçalarıydı. Herkes yerini aldığında ve hazır olduğunda şarkıya girdiler. Büşra piyanoyla girişi yaptıktan sonra Yağız şarkıyı söylemeye başladı. Genç müzisyenin sesi pırıl pırıl parlıyordu, sesinde tek bir pürüz bile yoktu ve bu duygusal şarkıyı söylerken takındığı hüzünlü yüz ifadesi performansını bir üst noktaya taşıyordu.

“Birden çıktım viraneden, koşa koşa indim kumsala,” kısmında şarkı hareketleniyordu. Yağız ve Gökhan bir yandan şarkıyı söylerken bir yandan da elektro gitarlarını çalıyordu. İkisi de usta şarkıcılar, usta gitaristlerdi ve onları birlikte dinlemek seyirciler için güzel bir deneyimdi. “Acı acı sövdüm sonra, yüzümü kırbaçlayan rüzgâra.”

Aynı kısmı bir kez daha söylediler ve sonraki kısımda Gökhan o meşhur gitar girişini yaptı. Mikrofon ayağından biraz uzaklaşan genç müzisyen sahnede fırtına estirirken salonun içinden de bağırış ve ıslık sesleri yükselmeye başladı. Bu anı kaçırmayan Göksel’se çoktan video çekmeye ve erkek arkadaşının bu olağanüstü performansını kaydetmeye başlamıştı.

Bu şarkı bittikten sonra hiç beklemeden sıradaki şarkıya geçtiler. Grup, temposu yüksek bu şarkıyı büyük bir enerjiyle çalıp söyledi. En az onlar kadar enerjik olan seyircileri de dans etti ve bağırarak onlara eşlik etti.

“Ağzınıza sağlık,” dedi Yağız şarkı bitince. “Hoplayıp zıplayan bacaklarınıza da sağlık. Seyircisini bu kadar enerjik görmek müzisyeni çok olumlu etkiliyor. Sağ olun, teşekkür ederiz. Hiç hız kesmeden devam ediyoruz baylar ve bayanlar.”

Onları bir kez daha alkışladılar. Bu sırada Gökhan’la Yağız da yer değiştirdi. Artık Gökhan vokalist ve ritim gitarist, Yağız da arka vokal ve solo gitaristti. Gökhan’ın söyleyeceği üç şarkı vardı, ilki olan Y.O.K.’a girdiler.

“İlk değil son olmaz,” diye şarkıyı söylemeye başlayan Gökhan’ın sesi de yüz ifadesi de yine hüzün doluydu. “Hayat yalnız yaşanmaz / Gidenin ardından bakıp ağlanmaz.”

Genç müzisyen bakışlarını kısaca salonun içinde, karşısındaki yabancı yüzlerde gezdirdi. Şarkının kıta kısmında içerisi sessizdi fakat nakarata girdiğinde şarkıyı bilenler ona eşlik etmeye başladı. Şarkı eski bir şarkıydı, popüler de sayılmazdı; bu yüzden şarkıyı bilenlerin çıkmasına ve kendisine eşlik etmelerine çok sevindi.

“Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok,” derken gözlerini sımsıkı yummuştu Gökhan. “Karanlık bu sokaklarda sesimi duyan yok / Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok / Karanlık bu sokaklarda elimi tutan yok.”

Genç müzisyen gözlerini açtığında Göksel’in kendisini çektiğini gördü. Yüzündeki hüzünlü ifade bulutlar gibi dağıldı ve gülümsemesi güneş gibi ortaya çıktı. Ne hissederse hissetsin, nasıl bir ruh hâlinde olursa olsun, bu yüzü görünce her zaman ama her zaman iyi hissedecekti.

İkinci nakarattan sonra muhteşem bir kapanış kısmı vardı. Gökhan bir süre önceye kadar bu kısmı söylememeye karar vermiş ve provaları da bu şekilde gerçekleştirmişlerdi fakat bu ayın başında fikrini değiştirerek şarkının tamamını söylemek istemişti. Arkadaşları da kendisiyle hemfikir olunca kalan provalarda şarkının tamamını çalıp söylemişlerdi.

Şarkı ikinci nakarattan sonra biraz yavaşlıyordu, bu kısım fırtına öncesi sessizlikten başka bir şey değildi.

Gökhan, “Hiç kimse yok,” dedikten sonra müzik yeniden ivme kazandı fakat bu sefer öncekinden çok daha sertti. “Hiç kimse,” diyen Gökhan sonraki kelimeyi boğazını sıkıp sesini kirleterek ve bağırarak söyledi: “Yok!”

“İşte bunu bilmiyordum,” dedi şaşkına dönen Kerem. “Şarkının tamamını söylemeye karar vermişler.”

“Benim de haberim yoktu,” dedi Göksel. “Ama çok iyi bir karar olmuş. Şarkının asıl esprisi bu son kısmındaydı bence.”

“Kesinlikle.”

“Hiç kimse yok,” derken yok kelimesinin sonunu uzatan Gökhan gözlerini kapattı ve sesini saniyeler boyunca bu şekilde tuttu. Şarkının sonunu sesini yumuşatarak bitiren genç müzisyen yavaşça gözlerini açtı, onu alkışlamaya başlayan seyircilerine gülümsedi.

Bazı şarkıları söylerken ona acı veren şey şarkılar değil de hatıralardı, yaşanmışlıklardı. Şarkı söylemek ona her daim iyi hissettirmişti, şimdi de öyle hissettiriyordu ve her zaman böyle hissettirecekti.

Sıradaki şarkı Athena’dan Ben Böyleyim’di. Adaşının yazıp söylediği bu şarkıyı Gökhan oldum olası çok sevmişti. Şarkının sözlerinde kendisinden büyük parçalar buluyordu ve bu ortak noktalara ek olarak şarkının yazarıyla adaş olması gerçeği de onu ayrı olarak etkiliyordu.

“Hayat benim,” diye başlayan nakaratta pek çok kişi Gökhan’a eşlik ediyordu. Onlarla birlikte bu şarkıyı söyleme şansı yakalayan Gökhan’ın yüzü gülüyordu. “Her anımı yaşadıkça sevesim var / Aldırmam hiç yağmurlara / Benim güzel hatalarım var / Bir an bile vazgeçmedim / Kendi yolumdan.”

Kendi yolu buydu, tam burasıydı ve bu yoldan vazgeçmediği için çok mutluydu. Biliyordu, başka bir yolda yürümeye çalışsaydı asla mutlu olmazdı ve bu yola gelmek için çok şeyi geride bırakmış olsa da pişmanlık duymuyordu. Mutlu etmesi gereken tek bir kişi vardı, o da kendisiydi ve şu an çok mutluydu.

“Yüreğinize sağlık,” dedi Gökhan şarkı bitince. “Enerjiniz çok güzel. Çok sağ olun, var olun. Sıradaki şarkı en sevdiğim müzisyen ve en büyük idolüm Yavuz Çetin’den Her Şey Biter. Bilenleriniz vardır diye düşünüyorum, yine hep beraber söyleyelim.”

Bağırış ve ıslık sesleri yükseldi.

Yeniden akustik gitarını alan Gökhan şarkıya girdi. Şarkının girişini çalarken bakışları karşısında oturan kız arkadaşındaydı. Göksel gülümseyerek kendisini izliyordu.

“Harikasın,” dedi Göksel dudaklarını oynatarak. “Seni seviyorum.”

“Seni seviyorum,” dedi o da dudaklarını oynatarak. “Çok.”

Keyfi iyiden iyiye artan genç müzisyen şarkıya oldukça enerjik bir sesle girdi. Şarkının kıtasını söylerken bakışları yine salonun içinde geziniyordu. Karşısında birbirinden farklı yüzlerce yüz vardı fakat tüm bu yüzlerin bir ortak noktası vardı: Hepsi gülümsüyordu. Herkesin iyi vakit geçirdiğini görmek ve buna kendisinin sebep olduğunu bilmek çok iyi hissettiriyordu.

“Bir gün gelir herkes kendi yoluna girer,” dedi Gökhan gür bir sesle. Kollarını bir anlığına iki yana açan genç müzisyen başını onaylarcasına salladı. “Her şey nasıl başladıysa öyle biter.”

Şarkının solosu geldiğinde Gökhan kenara çekildi ve Yağız’ı ön plana çıkardı. Ona bir gülümseme gönderen Yağız elektro gitarıyla sahnede fırtınalar estirirken salonun içinde de müthiş bir hareketlilik, enerji vardı. Başlar ve vücutlar ritimle uyumlu olarak dans ediyordu ve sahneden yayılan enerji tüm salonun içini turluyordu.

Gökhan son kez nakaratı söylerken Yağız ona eşlik etti. İki arkadaş şarkının sonunu beraber getirdiğinde salonun içinden yine alkış sesleri yükseldi.

“Teşekkür ederiz,” dedi Gökhan bir reverans yaparak. “Artık bugünün son şarkısına geldik. Kapanış şarkısını seçmek uzun ve zorlu bir süreçti, hangi şarkıyı söyleyeceğimizi uzun uzun düşündük ve nihayetinde bir klasikte karar kıldık. Yılbaşı programımızın kapanış şarkısı Queen grubunun başyapıtı Bohemian Rhapsody. Sınıf arkadaşlarımı alkışlarınızla yerlerine almak istiyorum.”

Kalan öğrenciler salondakilerin alkışlarıyla sahneye çıktılar ve yeniden yerlerine geçtiler. Sahne ışıkları loşlaştı, salon sessizliğe gömüldü ve koro şarkıya girdi.

Sınıfın üzerinde en çok durduğu, prova yaparken en çok mesai harcadığı parça bu şarkıydı. Şarkı gerek vokalleri gerek müzikleriyle söylemesi ve çalması zor bir parçaydı; bu yüzden ortaya kusursuz bir iş çıkarmak için çok çalışmışlardı ve emekleri sonuç vermişti. Parçada olağanüstü bir grup çalışması sergileyen sınıf öğrencileri şarkının ilk saniyesinden son saniyesine varana kadar muhteşem bir başarı göstermişti.

Şarkının efsanevi orta kısmında Gökhan piyano başından kalktı ve piyanoyu Büşra’ya devretti. Sahnenin ortasına geçen genç müzisyen ayaktaydı, çok açılmayarak hareket ediyor ve koroyla beraber şarkıyı söylüyordu. Performansın bu kısımları bir müzikal havasındaydı. Gökhan kendi kısımlarını söylerken sırtını dikleştirip özgüvenli bir tavır sergiliyor fakat koro şarkıya girince eğiliyor, utanıyor, içine kapanıyordu. Bu hareketleri şarkının sözlerine yaptığı bir göndermeydi.

Şarkının meşhur yüksek notasının olduğu kısım geldiğinde Gökhan sahnenin en ön kısmındaydı. Derin bir nefes alan genç müzisyen eliyle diyaframını kontrol ettikten sonra yüksek notaya çıktı ve provalarda gösterdiği muhteşem performansı şimdi de gösterdi.

“İşte bu be!” dedi Göksel. “İşte benim sevgilim.”

Sahnenin tüm ışıkları yandı, karanlıkta kalan gitaristlerle baterist ortaya çıktı ve onların önüne ilerleyen Gökhan şarkının rock kısmını bütün enerjisiyle söylemeye başladı:

“So you think you can stop me and spit in my eye,” derken gözünü işaret etti ve ardından yumruğunu öne doğru savurdu. Genç müzisyen şarkının neresinde ne yapacağını önceden belirlemişti. “So you think you can love me and leave me to die.” Cümlenin başında elini kalbine koydu, sonraki kısımdaysa giden birine uzanır gibi elini öne uzattı. “Oh, baby, can't do this to me, baby,” derken başını iki yana salladı ve kolunu kaldırıp ileride bir yeri işaret etti. “Just gotta get out, just gotta get right outta here.”

Başını birkaç kez sallayan Gökhan arkasını döndü, olduğu yerde durdu ve başını kaldırdı. Müzik yavaşlarken sahnenin ışıklarının çoğu da sönerek sahneyi yine loş bıraktı. Genç müzisyen şarkının kapanışını yapana kadar yerinde yavaşça sallandı, kapanış geldiğinde önüne dönüp mikrofon ayağına ilerledi.

“Nothing really matters, anyone can see / Nothing really matters / Nothing really matters to me / Any way the wind blows…”

Alkışlar, bağırışlar ve ıslıklardan oluşan büyük bir gürültü başladı. Kerem ve Göksel’le beraber ayağa kalkmış onları alkışlayan bir sürü kişi vardı. Bir tanesi de perde arkasındaki Melek Hoca'larıydı.

“Çok teşekkür ederiz,” dedi Gökhan. “Sağ olun, var olun ama sakın eksik olmayın. Teşekkürler.”

Tüm öğrenciler yan yana dizildi, el ele tutuştu ve onları alkışlayan seyircilerini eğilerek selamladı.

“Ne konserdi be!” dedi Barış onları ayakta alkışlarken. “İyi ki gelmişiz. Böyle bir konseri kaçırsaydım gözüm açık giderdim.”

“Al benden de o kadar,” dedi Sarp. “Muhteşemdi. Sahneyi yıkıp geçtiler.”

Öğrencilerle konuşan Melek onlara Gökhan’ın solo bir performans sergileyeceğinin haberini vermişti. Öğrenciler yavaşça sahneyi boşaltmaya başladı.

“İyi misin?” diye sordu İpek. Gökhan’ın yanına gelmişti. “Gergin görünüyorsun.”

“Biraz gerginim,” diye cevapladı Gökhan. “Ama iyiyim, sağ ol. İdare ederim.”

“Kendi şarkılarından birini mi söyleyeceksin?”

“Evet.”

“Dinliyor olacağım. Bol şans.”

“Teşekkür ederim.”

İpek iki öğrenciyle beraber gittiğinde Gökhan’ın diğer tarafında duran Yağız onun omzuna dokundu.

“Sanırım o şarkıyı dinleme zamanımız geldi,” diyen Yağız gülümsedi. “Yapacağın şey çok cesurca ve takdir edilesi. Hemen yan tarafta olduğumu unutma.”

“Teşekkür ederim kardeşim,” diyen Gökhan da gülümsedi. “Eksik olma.”

“Sen de Gök.”

Yağız da gidince Gökhan sahnede tek kaldı. Onun gitmemesi Göksel’in dikkatini çekti. Aynı şekilde Kerem’in ve Barışların da dikkatini çekmişti. Onların hiçbir şeyden haberi yoktu.

“Ne oluyor?” diye sordu Kerem. “Gökhan niye gitmedi?”

“Sanırım performans sergileyecek,” dedi Göksel bakışlarını erkek arkadaşından ayırmadan. “Bahsettiği şey bu muydu?”

“Neyden bahsetti?”

Göksel ona cevap veremeden Gökhan akustik gitarını omzuna taktı, mikrofona yaklaştı ve konuşmaya başladı:

Bohemian Rhapsody hep beraber çalıp söylediğimiz son şarkıydı ama eğer dinlemek isterseniz bu akşamın son şarkısını şimdi çalıp söyleyeceğim. Çok uzun senelerdir kendi çapında şarkı yazıp beste yapan biriyim, bu akşam da size uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir şarkımı çalacağım. Ben Gökhan, şarkımın adıysa Gökhane Sakinleri.”*

(Gökhane kelimesi Gökhan'ın adından yola çıkarak uydurduğum bir kelime olup hem bu kelime hem de Gökhane Sakinleri şarkısının sözleri tarafıma aittir.)

Bakışlarını gitar klavyesine çeviren Gökhan şarkısının girişini çalmaya başladı. Hüzünlü bir girişti. Hüzünlü bir şarkının hüzünlü girişiydi. Geçmişin gölgelerinin karanlığının hüznünü taşıyan bir şarkının girişiydi.

Göksel tüm uzuvlarının buz tuttuğunu hissediyordu. Genç kadın donup kalmıştı, hareket edemeden ve hiçbir şey yapamadan hemen karşısındaki Gökhan’ı izliyordu. Onun yanında oturan Kerem de farklı sayılmazdı. Genç adam çok şaşkındı. Aynı şekilde biraz daha arkada oturan Barış, Sarp, Kuzey, Lale ve Elçin de çok şaşkındı. Bu zamana kadar şarkıları hakkında çok ketum olan Gökhan yüzlerce kişinin olduğu bir salonda şarkısını çalıp söylüyordu. Üstelik adından bile ne kadar kişisel olduğu anlaşılan şarkısını.

Gökhan kısa gitar girişini çaldıktan sonra şarkıyı söylemeye başladı. Şarkı şöyle başlıyordu:

O gece Ay bile siyahtı

Güneş bir daha hiç açmadı

Yıldızlar karardı

Bulutlar hep ağladı

Göksel’in bakışları onun ellerine indi, parmaklarına, parmaklarındaki dövmelere. Genç kadın Ay’a, Güneş’e, yıldıza ve buluta baktı. O an titrediğini fark etti.

Gökhan girişten sonra yine kısa bir gitar kısmı çaldı ve şarkının birinci kıtasına girdi:

Evimin duvarlarını geceye boyadın

Müzik gecenin ortasında bir Ay gibi parlıyor

Karanlığı sen getirdin

Ama tek aydınlığımı suçladın

Bulutlar evimdi, bulutlara kaçardım

Artık evime uzansam bile dokunamam

Betondan yapılan dört duvarın arasında

Betondan bile soğuktu varlığın

Gözleri sımsıkı kapalı olan Gökhan nakarata girdiğinde gözlerini açtı ama kimseye bakmadı, bakışlarını insanların ayaklarına odakladı ve nakaratı öyle söyledi.

Başımıza yıkıldı Gökhane’nin çatısı

Sakinleri sağ çıkamadı enkazından

Bu acı hatıralar evinden geriye

Ne Gök kaldı ne de Han

Biraz geri çıkan Gökhan birinci kıtadan sonraki müzikli kısmı çaldı. Genç adamın bakışları gitarın klavyesine sabitlenmişti, usta parmaklarıyla yine harikalar yaratıyordu ama onu dinleyen çoğu kişi eğlenmek yerine hüzünlenmekle meşguldü.

Genç müzisyen şarkının ikinci kıtasını söylemeye başladı. Hissettikleri o kadar yoğundu ki gözleri dolu doluydu, bu yüzden gözlerini yine kapattı.

Güneş gibi parlamalıydı bana inancın

Oysaki izliyorum yarattığın karanlığı

Güneş gibi ısıtmalıydı beni varlığın

Hissettiğim tek şey soğuk ısırığı

Şimdi yalnız izliyorum yıldızları

Artık hiçbiri bana göz kırpmıyor

Parlayan şey gözyaşları olmalı

Hepsi hüzünle karanlığa karışıyor (Gökhane sakinleri gibi)

Gökhan nakarata bu sefer daha güçlü bir sesle ve açık gözlerle girdi. Gözleri doluydu ama bu sefer başını kaldırıp salonun içine baktı, pürdikkat kendisini izleyen yüzlere baktı. Birçoğu hüzünlü olan bu yüzler kendi yüzünün bir yansıması gibiydi.

Başımıza yıkıldı Gökhane’nin çatısı

Sakinleri sağ çıkamadı enkazından

Bu acı hatıralar evinden geriye

Ne Gök kaldı ne de Han

Ne Gök ne de Han

“Gök” ve “Han” kelimelerini uzatarak söyleyen Gökhan, “ne de” kısmını çabucak söyledi ve araya kaynayan bu iki kelime genç adam sanki kendi adını söylüyormuş gibi bir illüzyon oluşturdu.

Senin için…

Senin için…

Geçiş kısmında diyaframına yüklenen Gökhan çok tiz bir notaya çıktı ve sesini saniyelerce bu notada tuttu. Şarkının orijinal versiyonunda burada bir elektro gitar solosu başlıyor ve upuzun saniyeler boyunca devam ediyordu. Şu an akustik gitarla performans sergileyen genç müzisyen soloyu pas geçmek yerine bu gitarla çalmayı tercih etti.

Bakışları onun ellerinde sabitlenen Göksel, Gökhan’ın klavyeyle tellerde gezinen usta parmaklarını izledi. Şarkının bu kısmında bir elektro gitar solosu olduğunu anlamıştı ve Gökhan her ne kadar akustik gitar çalsa da elektro gitarın sesi kafasında canlanabiliyordu. Gökhan’ın müzik dehasını kullanarak soloya eklediği ses efektlerini duyabiliyordu.

Solodan sonra şarkı durgunlaştı. Gökhan tellere hafifçe dokunurken girişteki cümlelerin birkaç kelimesinin çıkarılmış hâlini burada ön nakarat olarak kullandı:

Yıldızlar karardı

Ay bile siyahtı (Gökhane’de)

Güneş hiç açmadı

Bulutlar hep ağladı (Gökhane’de)

Gökhan yeniden ve son kez nakaratı söylemeye başladığında Göksel’le göz göze geldi. Tam karşısında oturan kız arkadaşı duygu dolu bir yüz ifadesiyle ve biraz da dolmuş gözlerle pürdikkat kendisini izliyordu. Göksel’in titrediğini fark ettiğinde aslında kendi içinin de titrediğini fark etti. Vücudu hareket ettiği için dışarıdan belli olmuyordu fakat içi tir tir titriyordu.

Başımıza yıkıldı Gökhane’nin çatısı

Sakinleri sağ çıkamadı enkazından

Bu acı hatıralar evinden geriye

Ne Gök kaldı ne de Han

Ne Gök ne de Han

Gökhan bir anlığına sustuktan sonra parmakları usulca klavyede gezinmeye devam etti. Artık şarkının sonu gelmişti, Gökhan kapanış kısmını çalıyordu; çoğu kişi bunun farkındaydı.

Mikrofona iyice yaklaşan genç müzisyen gözlerini sımsıkı yumdu ve şarkının kapanışındaki dört dizeyi kafa sesiyle söyledi:

Şimdi geçmiş çok buğulu

Kaldı geride tek bir soru

Senin için bir gurur kaynağı mıyım

Yoksa hissettirdiğim tek duygu hicap mı

Gökhan’ın sesi son satırda iyice kısıldı ve şarkının sonunda azalarak kayboldu. Mikrofondan biraz uzaklaşan genç adam kendine gelmek için derin bir nefes alma ihtiyacı duydu. Bu sırada salonun içinden alkış, ıslık ve bağırış sesleri yükselmeye başladı. Gökhan’ın sahne önündeki ve sahne arkasındaki arkadaşlarının hepsi ayaktaydı, yüzlerindeki duygu dolu ifadeyle onu alkışlıyorlardı.

En önde ayakta onu alkışlayan Göksel ıslak gözlerini çabucak sildi. Son iki satırı biliyordu, Gökhan ona bu satırları ve ardında yatan anlamı söylediğinde de kalbi kırılmıştı fakat genç kadın şu an paramparçaydı. Bu iki satırın bu kadar kişisel bir şarkının kapanış satırı olacağını hiç düşünmezdi, insanı bu kadar dağıtacaklarını hiç düşünmezdi.

Gökhan gözlerini yavaşça açtı. Kirpikleri nemliydi. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra başını kaldırdı. Gözleri önce Göksel’i buldu, sonra Kerem’i. Onların yüzlerindeki hüzünlü gülümsemelere baktıktan sonra salonun içine de şöyle bir baktı, yine aynı hüzünlü yüz ifadesiyle kendisini alkışlayan insanlara baktı. Orta tarafta kendisini ayakta alkışlayan Kuzey, Elçin, Barış, Sarp ve Lale’yi gördü, onların da duygu dolu yüzlerine baktı.

Gülümsedi.

Sağ tarafta bir hareketlilik dikkatini çekince başını o tarafa çevirdi. İki kişi sahneye, ona doğru yürüyordu. Gökhan onların yüzünü görünce gülümsemesi yüzünde asılı kaldı, genç adam adeta taş kesildi. Ondaki bu değişimi fark eden Göksel’le Kerem de onun baktığı yöne baktı.

Orta yaşlı bir çift. Takım elbise giymiş uzun boylu, kalıplı bir adamla ikisinin boyu da diz hizasında olan elbiseyle palto giymiş orta boylu bir kadın.

Kerem’le Göksel çiftin yüzlerini gördüğünde Gökhan gibi onlar da donup kaldı. Birkaç saniye çifte baktıktan sonra aynı anda birbirlerine döndüler, ardından Gökhan’a baktılar. Gökhan aynı şok ifadesiyle çifte bakmaya devam ediyordu.

Bu çift Gökhan’ın annesi Hande Uygur ve babası Göktuğ Uygur’dan başkası değildi.

Kimisi askercilik oynar — Yarbay Göktuğ Uygur

Kimisi evcilik oyunu oynar — Ev Hanımı Hande Uygur

Ben de müzisyeni oynarım şimdi — Müzisyen Gökhan Uygur

Oyuncak Dünya bir şarkıdan çok daha fazlası. En başından beri gerçekte yaşamayan ve yalnızca kitap satırlarında var olan bu üç kahramanın öyküsünü anlatıyordu. Gökhane Sakinleri'nin öyküsünü.

Sonraki bölümde görüşmek üzere. Yeni bölümde onların öyküsünün tüm satırlarını okuyor olacağız. -EÖÖ

]]>
Fri, 12 May 2023 12:00:00 +0300 eylemoykuozdemir
EVİM NERESİ? (5) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-5 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-5               

Hayatın sıradanlığı genç bir insan için sorundur. Duygu selinin her türlüsünde yüzmek isterler. Belki bu dürtü kimini bağımlı, kimini hırsız, kimini âşık, kimini sanatçı yapmıştır. Ama benim dünyamda kötü sürprizlere yer yoktur. Her genç gibi izin verdiğim yegâne akışlar hayallerimde olur bu yüzden. Bir arkadaşıma mı kırıldım; belli etmemeye çalışırım, ifadesiz bir suratla boşluğa bakar, unutulana kadar bekler ve sessizce, vedalara tenezzül etmeden oradan uzaklaşırım. Zihnimin tüm negatifliklerini aktive etmeyi de ihmal etmem. Kızgınlığın en büyüğünü de kendime yöneltirim. Hiç yanlış davranışım yoksa bile böyle bir arkadaş edindiğim için kendini suçlarım. Ve bilinmeyen bir zamanda ne kadar değerli, ne kadar önemli olduğunu anlayan başka bir hayata başlar ve kızgın olduğu arkadaşının görüş açısına gireceği bir ortamda siyah lüks arabalardan iner, etrafında onlarca korumalar saygıyla emir eri gibi hareket eder, şaşkın bakışlara ilgisiz geçip giderim. Birisinden mi etkilendim; anlaşılmasından korkar, daha bir kendini uzaklaştırır, içime kapanır, hayal aleminde ise love storylerim, birbirini izlerdi. Biraz Batı’dan biraz Doğu’dan alıntı film sahnelerinin başaktörleri kendisi ve de partner olarak gündemindeki malum kişiyi oturtur, kendi orijinal filmlerimi çekerdim. O kişi hakkında çok şey bilmemem zihin sinemalarında özgürleştirirdi beni. Ne inanılmaz ve başka versiyonları olan çekimlerim olurdu. Bu kendime yarattığım sihirli dünyamı bozmamak ister, sohbetlerde bahsi geçiyorsa büyülü dünyamda yarattığım yıldız tozumu korumak için sessizce uzaklaşırdım.

Önemsiz biri olmak, fark edilmeden yaşamak en rahat yaşam olduğunu söylerdim herkese. “Ölünce üç günden sonra duysunlar” felsefesine bağlandığım lise yıllarında, Yunus Emre’nin çok bilinirliğine tezat oluşturan ifadesine şaşırarak. Demek çok ünlü olunan yerde de bir şey olmuyor. İnsanlar hiç olarak yok olmak istiyor bu dünyadan, öyleyse niye tanısınlar, bilsinler beni. Zaten olmak istediğim yerdeyim, muammalığımla kendi yaratılmış evrenimin kâmil mertebesini yudumlardım.  Zenginler kazandıkları parayı korumak için öncesinden daha çok çaba sarfetmeleri gerekiyordu, dertleri çoktu; ünlü oyuncuların dertleri sokaklarda rahatsız edilmeden dolaşamamalarıydı ; devlet veya kurum yöneticilerinin derdi ise yerine göz koyanlardan kendini daha doğrusu koltuğunu korumak değil mi?

Giysilerim bu nedenle hiç canlı renklerden seçilmedi. Keza yine vücudumu en güzel şekilde gösteren şıklık da ilgimi çekmedi. İşyeri zorlaması olmasa spor ayakkabıdan başkasını giymem. Daha üst düzey rahat giyinen örneklerdedir aklım, fikrim. İşyerlerinde terlik giyiyor kimi doğu ülkeleri. Kime göre, neye göre işyeri giyim kuralları? Zihin ve ruh yapısı her zaman görünümden daha önemli olmalı bana göre:

-Yarın KBNE firmasına gidiyoruz. Kendinize şık bir şeyler alın. Görünüm önemli, sizin görünümden kaybetmenizi istemem, üstelik firmamızın kaybetmesi demek oluyor. Güzel giyinin.

-Ne gibi mesela? (Çıplak gezmiyoruz herhalde!)

            -Resmi giyinin, ceket mesela, ceketli görmedim ben sizi hiç. Yanılıyor muyum?

-Ceketim yok, sevmiyorum. Şart mı, Müdür Bey?

- Koyu renk olsun, içine de açık renk bir şeyler giyinin. Etrafınızda herkes nasıl görünüyor bir bakın. Bizim hiç spor kıyafetlerle işe geldiğimizi gördünüz mü?

Daha fazla ilerletmedi sohbeti. Ama masasına oturunca, suratının aldığı şekil, dosyaları oradan oraya sert aktarışı, ağzında gevelenen sözler…

-Hayırdır, bir şeye mi sinirlendin sen?

-Ceketin var mı, bana ödünç vereceğin? Mesleğin üniformalı yapıldığını zannediyor içerdeki okul müdürü zihniyetli salak…

-Niye? Takılmıyordu ne zamandır senin kıyafetine. Bunca zamandır, herkes alıştı. Biz işe girerken alınma şartlarından biriydi kıyafet. Hatta oryantasyon eğitiminde resmi iletişim diye kıyafet dersi de verdiler bize. Sorun değil dolabımda var bir tane onu kullanırsın.

-Teşekkürler. Bugünü kurtarmış olurum. Olur değil mi bana? Yarın KBNE ye gidecekmişiz. Almam gerekiyor, seninki ile hallolmazsa.

- Olur, olur. Birlikte gidecekseniz, kendisi için istiyordur. Yanına uymazsın böyle. Kıyafetin devre dışı olduğu çağa geçti dünya ama bizimkiler hâlâ “Nasreddin Hoca” gillerden, ne yaparsın.” Ye kürküm, ye.

Ertesi gün müşteri firmanın kapısındaydılar. Güvenlik es geçilerek yan kapı özel olarak açıldı. VİP karşılama mı, yoksa firmanın rutini mi anlamaya çalışırken asansöre binmişlerdi bile. Asansör kata geldiğinde bir bayan devraldı mihmandarlığı. Teras gibi bir koridordan ilerlediler. Sağa döndüklerinde büyük bir kapı önünde, bir düğmeye bastı görevli. Zil çalmamıştı ama, apartman girişlerinde görüntülü, ses iletimli bir sistem olabileceğini düşünerek sağa sola, yukarıya baktı. Kameraya benzer bir düzenek yoktu. Birden düğme mavi oldu. Görevli usulca kapıyı açarak buyur etti. Tekrar bir odada idiler çalışan üç kişilik masanın ortasında. Her üçü de saygıyla ayağa kalktı. Sadece kapıya yakın olan “hoş geldiniz” dedi.

-Beyefendi müsaitler mi?

-Elbette, buyurun içerdeler.

Müdürü ve şefinin neden bu firmayı bu kadar önemsediklerini anlamıştı. Devasa bir binada idiler. Üç sekreterle çalışan oldukça gösterişli bir odanın, ihtişamlı mobilyaları kendiliğinden bu saygıyı ürettiriyordu.

-Hoş geldiniz, sizi burada gereğince ağırlacağız, umarım memnun kalırsınız. Temsilcimiz çalışmanız için size hazırlanan mekâna iletecek. Sayın müdürüm ve şefim, sizinle burada detayları konuşabiliriz.

Beraber geldikleri çalışanı işaret ediyordu. Tokalaşma faslından sonra geri dönüp onunla tekrar başka bir mekâna yöneldiler. Tekrar asansöre binildi. Kat göstergeleri dışında başka bir panodan yer seçti görevli. Asansörün aşağı mı yukarı mı çıktığını anlamaya çalışıyordu. Aptal algılanmamak için sormaktan imtina etti. Yatay ilerliyor bile olabilirlerdi. Durduklarında açılan kapının önünde başka bir kapı vardı. Dar alanda başka hiçbir giriş yoktu.

Yine bir düğmeye basıldı, bu defa kırmızı olduğunda kapıyı içeriden birisi açtı. Görevli:

- Teşekkür ederim.

- Siz geri döneceksiniz anlaşılan. İşimiz bittiğinde haberiniz olur umarım. Yer bulma özürlüyüm de ben. Binada kaybolabilirim. Yardımınıza ihtiyacım olacak. Görüşmek üzere.

İçeri geçtiğinde firmanın idari işlemlerinin toplandığı, düzenlendiği, arşivlendiği bir bölümde olduğundan şüphesi yoktu. İşleyişi öğrenip, hesap akış şemasını ona göre oluşturacak, belki de birkaç gün burada çalışması gerekecekti. Yanına gelen kişi mütebessim bir yüzle:

-Sizin çalışma odanız en sondaki. Buradaki arkadaşlar her istediğiniz konuda bilgi ve belge vermekte size yardımcı olacaklar. Uyumlu çalışacağımıza şüpheniz olmasın. Buyurun birlikte odaya geçelim.

İlerlediler, koridor ve odalar vardı. Kimi odanın ortasından geçiyorlar, yeni bir salona çıkıyorlardı. En sonda karşılaştıkları kapı kendiliğinden açıldı. Büyük bir çalışma masası, etrafta büyüklü küçüklü ekranlar, bir uzay gemisinin komuta merkezi gibi algılanabilecek bir masa daha vardı.  Odanın her iki tarafında kapıları fark etti.

-Gerçekten çok büyük. Bu kadarına ihtiyacım yoktu. Sadece ortalama bir çalışma masası bana yeter.

- Lütfen oturun, önce bir soluklanın, içecek ne isterdiniz? Sıcak, soğuk, hangisi tercihiniz?

Düğmeye basıp, megafonla veya telefon ile isteyeceğini beklerken sağ taraftaki tezgâha yöneldi adam. Alttan fincanları çıkararak, tezgâha koydu. Duvardan bir aparatı öne çekip doldurmaya başladı. Lüks bir işyerinde olduğu aşikârdı.

-Öncelikle hayırlı olsun demeliyim. Uzun süredir buna hazırlanıyorduk.

-Çok mu boşluk oldu, hesap takiplerinizde. Bu kadar büyük firmada sorundur elbette. Elimizden geldiğince en iyisini yapmaya çalışırız.

Adam, elindeki yarım fincanı kenara bıraktı. Oturduğu yerden hafifçe öne eğilerek ellerini kavuşturdu. Yüzünde garip bir ifade belirdi:

-Siz onları dert etmeyin. Onlar hallolur. Daha mühim işleriniz var. Buradaki her şey size göre yapılandırıldı.

-Böyle sıcak karşılamanız beni rahatlattı ama. Niçin benim için hazırlanmış olsun her şey? Kastettiğiniz firmamız sanırım.

-Hayır siz, sadece size göre. DNA’nız çok özel. Burası sizin için artık. Evinize hoş geldiniz.

]]>
Sat, 29 Apr 2023 17:23:18 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
Kadrajdaki Dünyalar | 27. Kare: Hatıralar Kamerası https://edebiyatblog.com/kd-27kare-hatiralar-kamerasi https://edebiyatblog.com/kd-27kare-hatiralar-kamerasi Bölüm Fotoğrafı: Ena Marinkovic

Doğum günü sabahı 11’e doğru uyanan Göksel, bir süre yatakta uzanmaya devam edip ayılmayı bekledi. Gece geç yatmıştı. Gecesi birkaç arkadaşının doğum günü mesajlarına cevap vermekle ve onlarla sohbet etmekle geçmişti. Bu yüzden hafta içi erken uyanmaya alışkın olsa da bugün normalden daha geç bir saatte kalkmıştı.

Genç kadın yataktan kalkıp gerindi ve komodininin üzerindeki cam matarasındaki sudan büyük bir yudum içti. İşte bu iyi gelmişti.

Telefonunu alan Göksel odasından çıktı ve mutfağa yürürken internete bağlandı. Sınıfından iki arkadaşı doğum günü için mesaj atmıştı. Göksel’i okulda göremeyince mesaj atmayı tercih etmişlerdi. Göksel onlara teşekkür mesajı attıktan sonra bir yumurtayı haşlanması için büyük bir cezveye koydu ve ocağı açtı.

Tezgâha yaslanmıştı ki telefonu çalmaya başladı. Arayan Gökhan’dı.

“Efendim?” diye açtı telefonu Göksel. Sesi uyku mahmuruydu.

“Günaydın balım,” dedi Gökhan’ın onun aksine çoktan uyandığını belli eden dinç sesi. “Sesin yeni uyandığını söylüyor.”

“Doğru söylüyor. Gece geç yatınca ancak uyanabildim.”

“Doğum günü mesajlarına mı cevap verdin?”

“Evet, arkadaşlarımla da biraz sohbet ettik.”

“İyi yapmışsın. Şimdi ne yapıyorsun?”

“Haşlanması için yumurta koydum, elimi yüzümü yıkadıktan sonra da kahvaltının geri kalanını hazırlayacağım.”

“Doğum günün için kendine mükellef bir kahvaltı hazırla.”

“Planlarım o yönde. Sen ne yapıyorsun?”

“Birkaç işim var, çalışıyorum.”

Göksel gülümserken telefonun ucundaki Gökhan da gülümsedi.

“Kolay gelsin,” dedi Göksel gülümsemeye devam ederken. “Kendini çok yorma.”

“Yormam,” diyen Gökhan sırıttı. “Sadece yaptığım işin elimden gelenin en iyisi olduğuna dikkat ediyorum, o kadar.”

“Şu an yaptığın işte de en iyisini yapacağından eminim.”

“Ben de öyle umuyorum. Artık yirmi ikisin ha?”

“Yirmi ikiyim.”

“Benimle girdiğin ilk yeni yaşın ama sonuncusu olmayacak. Yılları birlikte devireceğiz.”

“Bu bir evlenme teklifi mi?”

Gökhan bir kahkaha patlattığında Göksel de kıkırdadı.

“Yo,” dedi Gökhan kelimenin sonunu biraz uzatarak. “Teklif değil, gerçekler. Ben sana olacağı söylüyorum.”

“Epey iddialısın,” dedi Göksel. “Bunu sevdim. Yılları birlikte devirme düşüncesini de öyle.”

“Sevilmeyecek gibi mi ki?”

“Değil.”

“Göksel?”

“Efendim?”

“İyi ki doğmuşsun. Bu her doğum gününde söylenen ve bir noktada sıradanlaşan iyi ki’lerden biri değil. Kalbimin en derinlerinden gelen bir iyi ki. İyi ki doğmuşsun, iyi ki karşıma çıkmışsın ve iyi ki hayatıma girmişsin. Birlikte geçireceğimiz nice güzel senelerimiz olsun. Güzel, mutlu, huzurlu, eğlenceli, bol kahkahalı senelerimiz olsun.”

“Ne güzel bir dilek,” diyen Göksel genişçe gülümsüyordu. “Teşekkür ederim sevgilim, seni seviyorum ve seninle yeni güzel hatıralar biriktirmek için sabırsızlanıyorum.”

“Ben de seni seviyorum, çok seviyorum. Galeriye benzettiğin hafızamı seninle olan karelerle doldurmayı iple çekiyorum.”

“Hiçbir zaman eskimeyecek kareler.”

“Hiçbir zaman. Hadi elini yüzünü yıkayıp kahvaltını et, ben de işlerime devam edeyim. Yine haberleşiriz.”

“Tamam hayatım. Sana kolay gelsin.”

“Teşekkür ederim güzelim. Sana da afiyet olsun.”

“Teşekkürler. Görüşürüz.”

Göksel telefonu kapattıktan sonra kendi kendine güldü.

“Acaba nereden fırlayacaksın?” diye mırıldandı genç kadın. “Merakla bekliyorum.”

Göksel elini yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltısını hazırladı ve afiyetle yedi. Kahvaltıdan sonra Ahsen’i arayan genç kadın arkadaşıyla konuştu.

“Doğum günü kızı,” dedi Ahsen neşeli bir sesle. “N’aber?”

“Doğum günü kızının en yakın arkadaşı,” diye karşılık verdi Göksel de canlı bir sesle. “İyiyim, senden ne haber? Ne yapıyorsun?”

“Ben de iyiyim bebeğim. Görüşmemiz için hazırlanıyorum, makyajımı yapmaya geçecektim. Sen ne yapıyorsun?”

“Epey hızlısın. Ben de saçlarımı yapmaya başlayacağım, öncesinde seni arayayım dedim.”

“Ne yapacaksın?”

“Düzleştireceğim. Hep doğal kullanıyorum, bugün değişiklik olsun.”

“İyi düşünmüşsün. Sana düz saç da yakışıyor zaten, güzel olur.”

“Teşekkür ederim güzelim. Sen ne yaptın?”

“Geceden sarıp yatmıştım, onları açacağım.”

“Bugün ben düz, sen dalgalı takılıyorsun. Rolleri değiştirdik.”

“Arada değişiklik iyidir. İkimizin de yapacak bir sürü işi var, kapatalım da hazırlanalım. İşin bitmeye yakın haber edersin, ben de ederim.”

“Tamam bebeğim. Görüşürüz.”

Göksel telefonu kapattıktan sonra saçlarını düzleştirdi, biraz göğüs dekoltesi olan yakası açık siyah uzun kollu elbisesini giydi ve makyajını yaptı. Gözlerine eyeliner çeken genç kadın dudaklarına da Gökhan’ın önerisiyle kırmızı ruj sürdü. Gümüş renkli Güneş kolyesi gerdanını süslerken parmaklarına da üç tane yüzük taktı. Neredeyse hazır olduğuna dair Ahsen’e mesaj attığında Ahsen de birkaç dakika içinde kendisinin de hazır olduğunu yazdı. Çıkmaya karar verdiler. Göksel önce güneye sürüp Ahsen’i evinden alacaktı, ardından beraber Beşiktaş’a geçeceklerdi.

Göksel evden çıkmadan önce annesiyle konuşup ona haber verdi.

“Merhaba sultanım,” dedi Göksel. “Ben evden çıkıyorum, haberin olsun. Dün dediğim gibi önce Ahsen’i alacağım, sonra beraber Beşiktaş’a gideceğiz.”

“Tamam bebeğim,” dedi Güzin. “Arabayı dikkatli sür ve kendine de dikkat et. Akşama görüşürüz.”

“Ederim canım benim. Çok öpüyorum, akşama görüşürüz.”

“Ben de öpüyorum güzel kızım. İyi eğlenceler.”

“Teşekkür ederim.”

Göksel annesiyle de konuştuktan sonra evden ayrıldı ve Ahsen’i almak için genç kadının oturduğu mahalleye sürdü. Mahalle arasından gittiği için Ahsen’in evine kısa sürede vardı. Ahsen onu binanın önünde bekliyordu.

“Selam bebek,” dedi ön koltuğa oturan Ahsen. “Bu ne güzellik böyle? Gözlerimi kamaştırdın.”

“Ben de senin için aynısını düşünüyorum,” dedi Göksel gülümseyerek. İki arkadaş yanaktan öpüştüler. “İkimiz de bu özel gün için incelikle hazırlanmışız.”

“Elbette hazırlanacağız. Sen doğum günü kızısın, ben de en yakın arkadaşın olarak bugün için süslenip püslendim.” Tırnaklarını gösterdi. Elbisesiyle uyumlu olarak bordo oje sürmüştü. “Ojelerim nasıl?”

“Rengine bayıldım. Markasıyla numarasını at.”

“Oldu bil.”

Göksel gaza bastı ve ikili kuzeye, Beşiktaş’a doğru yol almaya başladı. Sabah ve akşam vakitleri korkunç bir trafik oluyordu ama ara saatte oldukları için yollar açıktı. Yol boyunca müzik dinleyip sohbet ettiler.

“Okulu da astık,” dedi Ahsen. “Bizim gibi çalışkan öğrencilerden beklenmeyecek bir hareket.”

“Geçerli bir sebebimiz var,” dedi Göksel gülerek. “Ben Akınlardan sen de Şevval’den gelişmeleri öğrenirsin.”

“Öyle yaparız.”

Gidecekleri mekâna vardılar. Göksel arabayı işletmenin yanındaki binanın önüne park ettiğinde iki arkadaş araçtan indi.

“Buz gibi,” dedi Ahsen kabanına sarılarak. “Hadi içeri geçelim.”

“Aralıktayız, normal,” diyen Göksel göğe baktı. Günlerden 6 Aralık’tı, hava çok soğuktu ama gökyüzü masmaviydi, Güneş pek ısıtmıyordu ama bu masmavi gökte parlıyordu. “Ama hava çok güzel.”

“Doğduğun gün gibi,” dedi Ahsen genişçe gülümseyip. Onun koluna girdi. “İsmini gökten alan senin doğum gününde de böyle bir hava beklerdim.”

“Güzel bir denk geliş oldu.”

Kapının önüne geldiklerinde Ahsen geçmesi için Göksel’e öncelik verdi.

“Doğum günü kızı önden,” dedi genç kadın gülümseyerek. “Buyurun hanımefendi.”

“Çok naziksiniz Ahsen Hanım,” diyen Göksel de gülümsüyordu. “Sizi seviyorum.”

“Ben de sizi seviyorum.”

Göksel içeri girip birkaç adım atmıştı ki arkasından ona yaklaşan biri ellerini genç kadının gözlerine yerleştirdi ve onu kendine çekti. Göksel bir saniyeliğine irkilse de bu yumuşak elleri ve ferah parfüm kokusunu hemen tanıdı ve genişçe gülümsedi.

“Hay aksi,” dedi genç kadın sahte bir üzüntüyle. “Gözlerimi kapatan bu kişi kim ola ki? Hiçbir fikrim yok. Bu yumuşak elleri, ferah parfüm kokusunu hiç tanımıyorum. Çevremde arkamdan iş çevirecek birisi de hiç yok.”

“Sürpriz,” diye fısıldadı Gökhan onun kulağına ve boynunu öptü. Göksel’in dün yaptırdığı sol anahtarı dövmesinin üzerini öptü. “Hoş geldin bal peteğim, biz de seni bekliyorduk.”

“Siz kimsiniz?”

Gökhan, Göksel’in gözlerindeki ellerini çekince Göksel mekânın içinde tanıdık yüzler gördü. Bir konfeti patladı, hemen ardından hepsi bir ağızdan, “İyi ki doğdun Göksel,” diye şarkı söylemeye başladılar.

Göksel’in en yakın çevresi buradaydı: Gökhan, Ahsen, Sinem, Akın ve Şevval.

“Bu ekibi sen mi topladın?” diye sordu Göksel şaşkınlık içinde erkek arkadaşına bakarak. “Hepsiyle iletişime mi geçtin? Nasıl?”

“Sosyal medya denilen nimetten faydalandım,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Hepsiyle konuşup bugün için hepsini organize ettim. Doğum gününü en yakın arkadaşlarınla geçirmeni istedim. İyi yapmış mıyım?”

“Bir de soruyor musun? Çok iyi yapmışsın bir tanem. Teşekkür ederim.”

Göksel, Sinem’in elinde bir doğum günü pastasıyla kendisine yaklaştığını fark edince dikkatini ona verdi. Hemen arkadaki Akın da video çekmeye başlamıştı bile.

“Doğum günün kutlu olsun Gök,” dedi Sinem gülümseyerek. “Sevdiğin insanlarla geçireceğin nice güzel doğum günlerin olsun. Hadi bir dilek tut da mumları söndür.”

“Hepinize çok teşekkür ederim,” dedi Göksel. Duygulanan genç kadının mavi gözleri parlıyordu. “İyi ki buradasınız. Hep burada, yanımda olun. Başka bir dileğim yok.”

Göksel mumları söndürünce hepsi birden onu alkışladı.

“Gel bakalım buraya,” dedi Gökhan. “Sana şöyle sıkı sıkıya sarılayım sarı civcivim.”

Gökhan, Göksel’i kollarının arasına aldığında genç kadın yanağını onun yanağına yasladı ve gözlerini huzurla kapattı.

“Doğum günün kutlu olsun,” diye fısıldadı Gökhan onun kulağına. “Bugün gökyüzü doğduğun gün olduğu gibi masmavi, umarım ki tüm hayatın da böyle masmavi ve bulutsuz olur. İyi ki doğdun, iyi ki karşıma çıktın, iyi ki hayatımdasın; seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum,” dedi onun saçlarını okşayan Göksel. “İyi ki doğmuşum yoksa seninle ve şu an burada olan herkesle nasıl tanışacaktım? İyi ki varsınız, hep var olun.”

“Baktığın her yerde olacağım, söz veriyorum.”

Göksel biraz geriye çıktı ve onu öptü. İkisi öpüşürken diğerleri birbirine bakıp gülümsedi.

“Bugün her zamankinden fazla göz kamaştırıyorsun,” dedi onun yüzüne bakan Gökhan. “Ruj önerimi dinlemişsin.”

“Denemek için sürdüm ama hoşuma gidince kalmasına karar verdim,” diye cevapladı Göksel. “Öneri için teşekkürler.”

“Ne demek.”

Gökhan’ın kollarının arasından çıkan Göksel diğer arkadaşlarına da tek tek sarıldı.

“Doğum günün kutlu olsun civcivim,” dedi ona sıkı sıkıya sarılan Sinem. “İyi ki doğmuşsun. Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum SiSi,” dedi onun sırtını sıvazlayan Göksel. “Çok teşekkür ederim.”

“Prenses,” dedi Şevval gülümseyerek. “Gerçek bir doğum günü kızı olmuşsun, muhteşem görünüyorsun.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Sen de çok güzel olmuşsun.”

İki arkadaş sıkıca sarıldı.

“İyi ki doğdun Gök,” dedi Şevval. “Sevdiklerinle beraber geçireceğin sağlıklı, huzurlu, mutlu bir sene olur umarım.”

“Çok teşekkür ederim bebeğim,” dedi Göksel kollarını sıkarak. “Hep beraber nice güzel senelerimiz olsun.”

Göksel son olarak Akın’la da sarıldı.

“Hiçbir şey çaktırmadık, kabul et,” dedi kollarını onun beline saran Akın. “Hiçbir şey anlamadın.”

“Anlamadım gerçekten,” dedi Göksel gülerek. “İkinize de helal olsun.”

“Doğum günün kutlu olsun Gök. Beraber geçireceğimiz nice güzel senelerimiz olsun. Umarım kalbinden ne geçiyorsa, ne diliyorsan onu elde ettiğin bir yaş olur.”

“Teşekkür ederim canım benim. Sizlerin yanımda olması en büyük dileğim.”

“Biz her zaman buradayız, hiç şüphen olmasın.”

“Eksik olmayın.”

“Gel bir daha sarılayım sana,” dedi Ahsen kollarını iki yana açarak. “Birlikte kutladığımız kaçıncı doğum günün bilmiyorum ama kalanları da beraber kutlayacağımızı biliyorum. İyi ki doğmuşsun canımın içi, biricik dostum, sarı civcivim.”

“Seni yerim,” diyen Göksel ona sıkı sıkıya sarıldı. “Seni çok ama çok seviyorum güzelim benim, teşekkür ederim.”

“Ben de seni çok seviyorum.”

Göksel arkadaşlarıyla sarılırken, Gökhan onu gülümseyerek izledi. Genç kadının en yakın arkadaşlarının olduğu bir kutlama hazırlama fikri gerçekten iyi bir fikirdi, bunu şu an açıkça görüyordu. Göksel çok mutlu görünüyordu ve eğer Göksel mutluysa o daha çok mutluydu.

“Hadi masaya geçelim,” dedi Göksel. “Anlaşılan köşedeki şu masada oturuyoruz.”

“Aynen öyle,” diyen Gökhan onun yanına geldi ve belini kavradı. “Oturalım.”

Gençler masaya otururken bir garson da pastayı kesmek ve sonrasında servis etmek için götürdü. Göksel kabanını çıkarınca Gökhan kabanını aldı ve hemen arkadaki vestiyere astı.

“Büyüleyici görünüyorsun,” dedi onun kulağına eğilen Gökhan. “Çok zarifsin.”

“Sen de muhteşem olmuşsun,” dedi Göksel ona dönerek. İkilinin yüzleri arasında sadece birkaç santimetre vardı. “Gömlek giydiğin epey nadir görülen ama görüldüğünde insanı etkileyen bir olay. Çok yakışmış.”

“Senin için giydim,” dedi Gökhan mavi gömleğinin yakasını düzeltirken. Altına da düz paça siyah kotunu giymişti. “Bu özel gün için özel olarak hazırlandım.”

“Sana bu kadar yakın durunca seni öpmek için can atıyorum, en iyisi uzaklaşayım.”

“Baş başa kalacağımız bir ortam illa olur.”

“Olsun.”

Gökhan onun şakağına bir öpücük kondurduktan sonra koltukta yanına oturdu.

“Hepiniz bir olup benden gizli doğum günü kutlaması hazırladınız demek,” dedi Göksel onlara bakarak. “Gökhan’ın bir şeyler çevirdiğini anlamıştım ama işin içine sizleri katacağına ihtimal vermemiştim. Tek başına bir yerlerden fırlayacağını düşünüyordum.”

“İlk olarak Sinem’le iletişime geçtim,” dedi Gökhan. “Senin yakın arkadaşlarının olduğu bir kutlama fikrini sevdi ve Akın’a söyledi, Akın da kabul etti. Sonrasında Ahsen’le iletişime geçtim, o da bu fikri çok sevdi ve kabul etti; Şevval de plana seve seve dahil oldu ve işte hepimiz buradayız.”

“Organize olma özelliğinize hayran kaldım,” dedi Göksel dürüstçe. “Akın ve Sinem beni en çok siz şaşırttınız, neredeyse her gün beraberiz ama hiçbir şey çaktırmadınız. Ne zamandır iletişim hâlindesiniz?”

“Gökhan’la tanıştıktan birkaç gün sonrasıydı,” dedi Sinem. “Bizi de plana dahil etmek için tanışmayı beklemiş. Tanıştıktan sonra bizimle iletişime geçti.”

“WhatsApp grubu kurduk,” dedi Akın gülerek. “Gökhan’a da söyledim, inanılmaz bir organize etme yeteneği var. Kısa süre içerisinde bizi bir araya getirmekten tut da doğum günü pastasına kadar her şeyi halletti.”

“Öyledir benim sevgilim,” diyen Göksel gülümseyerek erkek arkadaşına baktı ve onun yanağını öptü. “Doğum günümde en sevdiğim insanlarla bir arada olmak çok güzel, hepinize tekrardan çok teşekkür ederim.”

“Bu özel gününde elbette yanında olacağız,” dedi Şevval. “Gökhan hepimizi bir araya getirerek çok iyi yaptı. Açıkçası sevgilin var diye onunla kutlarsın sanmıştım ama Gökhan sağ olsun kutlamaya bizi de dahil etti.”

“Biz baş başa geçirecek zaman buluyoruz,” dedi Gökhan. “Böyle bir günde insan etrafında sevdiği kişilerin olmasını istiyor. Zaten daha dün beraberdik, Göksel dövme yaptırdı.”

“Fotoğraf makinesi,” dedi Akın gülümseyerek. Göksel dün ona dövmenin fotoğrafını atmıştı. “Uzun kollu da giymişsin ama kolunu sıyırıp gösterirsin.”

“Şimdi göstereyim,” diyen Göksel elbisesinin kolunu sıyırdı ve sağ kolunun içine yaptırdığı dövmeyi ortaya çıkardı. “İşte huzurlarınızda benim için dünyalar kadar anlam ifade eden o alet ve dövmesi.”

Masadakiler Göksel’e yaklaştı ve genç kadının dövmesini yakından inceledi. Bu esnada hepsinden beğendiğini gösteren sesler çıktı.

“Çok iyi,” dedi Şevval. “Kime yaptırdın?”

“Gökhan’ın dövme sanatçısı bir arkadaşı var, ona yaptırdım,” diye cevapladı Göksel. “Gerçekten de muhteşem iş çıkardı.”

“Kusursuz,” dedi Akın. “İşçiliği çok üst düzey. Kaç yaşında?”

“Yirmi altı. Henüz çok genç ama işinde çok başarılı.”

“Ne yetenekli insanlar var.”

“Diyene bak,” dedi Göksel kaşlarını kaldırarak. “Sen de genç yaşına rağmen çok üst düzey bir fotoğrafçı ve video grafikersin.”

“Bir anda gelen iltifatlar en sevdiğim. Çok teşekkür ederim Gök, gururlandırıyorsun.”

“Sadece gerçekleri söylüyorum.”

“Çok tatlısın. Dövmenin fotoğrafını çekebilir miyim?”

“Tabii ki. Bu arada kameranı getirmen gözümden kaçmadı.”

“Bugünden hatıra kalsın diye bol bol fotoğraf çekeriz diye düşündüm.”

“İyi düşünmüşsün.”

Fotoğraf makinesini eline alan Akın, Göksel’in dövmesinin birkaç fotoğrafını çekti. Biraz sonra iki garson kestikleri pasta dilimleriyle masaya geri döndü.

“İçecek olarak bir şey alır mısınız?” diye sordu bir tanesi.

Diğerleri sipariş verdiler.

“Sütlü Americano yapıyor musunuz?” dedi Göksel.

“Yaparız,” dedi garson. Gökhan’a döndü. “Siz bir şey ister misiniz?”

“Ben bir orta Türk kahvesi alayım,” dedi Gökhan. “Yanında su getirmiyorsanız ayrı olarak su da alayım.”

“Getiriyoruz.”

“Tamam o zaman. Eyvallah.”

Siparişleri alan garsonlar masadan uzaklaştı.

“Dışı çikolatalı, içi kremalı,” dedi gülümseyerek pastaya bakan Göksel. “En sevdiğimden.”

“Ahsen söyledi,” dedi Gökhan. “Böyle sevdiğini duyunca özel olarak yaptırdık.”

“Çok tatlısınız, teşekkür ederim.”

“Afiyetle ye güzelim,” dedi Ahsen. “Tadına bak bir, bakalım beğenecek misin?”

“Çok lezzetli ve taze görünüyor, bence beğeneceğim.” Pastadan bir çatal alan Göksel başını olumlu anlamda salladı. “Gerçekten çok güzel. Kesenize bereket.”

“Afiyet bal şeker olsun,” dedi Gökhan onun belini okşayarak. “Ben de bir tadına bakayım.” Pastadan bir lokma yiyen Gökhan başını memnun bir ifadeyle salladı. “Güzelmiş, ben de beğendim.”

“Bu mekânı da beraber mi ayarladınız?”

“Evet, Ahsen’le ortak karar verdik. Ben Beşiktaş’ı pek bilmiyorum ama internetten yararlandım, Ahsen de burası için güzel şeyler duyduğunu doğrulayınca ve işletmeyle iletişime geçip ortak paydada buluşunca burada karar kıldık. Sağ olsunlar her şeyle ilgilendiler, her konuda çok yardımcı oldular.”

“Organizasyon yeteneğin gerçekten de takdire şayan.”

“Öyledir.”

“Asıl merak ettiğim konu farklı,” diyen Göksel gülümsedi. “Hediyeler.”

“O mesele,” dedi Gökhan gülerek. Diğerlerine döndü. “Ne dersiniz millet, hediyelerimizi verelim mi?”

“Olur,” dedi Sinem. “Gök’ün tepkisini görmeyi çok istiyorum zaten.”

“Ben de öyle,” dedi Akın. “Hediyeni Sinem’le birlikte aldık.”

Hediye paketleri ortaya çıkınca Göksel’in gözleri merakla parıldamaya başladı.

“Önce biz verelim,” diyen Sinem çok büyük olmayan bir paketi Göksel’e uzattı. “Güzel günlerde kullanman dileğiyle Gök.”

“Kullanabileceğim bir şey yani,” dedi Göksel paketi açarken. Genç kadın paketi açtığında karşısına bir takı kutusu çıktı, takı kutusunun kapağını açtığındaysa bir süredir almayı düşündüğü fakat fiyatı biraz yüksek olduğu için alamadığı ucunda yıldız olan kolyeyi gördü. İçine minik parlak taşlar dizilen yıldız kolyesi oldukça zarifti.

“Ya siz deli misiniz?” dedi Göksel arkadaşlarına bakarak. “Neden masraf ettiniz?”

“Hediyenin masrafı mı olur canım?” dedi Akın. “Kolyeyi çok beğenmiştin, artık istediğin zaman takabilirsin.”

“Çok incesiniz, çok teşekkür ederim.”

“Benden de çam sakızı çoban armağanı ufak bir hediye,” diyen Şevval ona kırmızı paketli hediyesini uzattı. “Güzel günlerde kullan güzelim.”

Göksel paketi açınca paketin içinden sarı bir kamera kayışı çıktı. Sarı kayışın üzerinde beyaz papatya desenleri vardı.

“Çok tatlı,” dedi Göksel gülümseyerek. “Eve gider gitmez yapacağım ilk şey kamerama takmak olacak. Çok teşekkür ederim bebeğim, çok beğendim.”

“Takınca bana da fotoğrafını gönder ve rica ederim. Beğenmene çok sevindim.”

“Atarım tabii ki.”

“Cidden çok tatlıymış,” dedi Akın. “Bir de ben bakabilir miyim?”

“Elbette,” diyen Göksel kayışı arkadaşına uzattı. “Sakın göz koyayım deme, bozuşuruz.”

“Koydum bile, dermişim,” dedi Akın gülerek. Genç adam kayışın dokusunu anlamak için kayışa dokundu. “Malzemesi kaliteli. Şevval nereden aldın bunu?”

“Adı aklımda değil ama bulunca sana mesaj atarım.”

“Çok sevinirim. Diğer modellerine de bakmak isterim.”

Şevval de hediyesini verince sıra Ahsen’e geldi. Gökhan kendi hediyesini en son vermek istediğini söylediğinde Ahsen kabul etmişti.

“Beraber o kadar çok doğum günü kutladık ki ne alacağımı bilemedim,” dedi Ahsen. Büyük bir paket çıkardı. “Ben de bu sefer bir şey almak değil de yapmak istedim. Geçenlerde bir arkadaşımın resim dersine misafir öğrenci olarak katıldım ve orada tuvale senin için bir resim çizdim. Oldukça amatör ama odanın duvarını süsleyeceğini umuyorum.”

“Benim için resim mi çizdin?” dedi Göksel duygulanarak. “Çok tatlısın. Hemen bakacağım.”

Göksel karton paketi yırttığında Ahsen’in yaptığı resim göründü. Ahsen bir günbatımı resmi çizmişti. Renkler alttan üste sarı, turuncu, kırmızı, bordo ve lacivert olarak ilerliyordu. Ahsen renk geçişlerini yaparken fena iş çıkarmamıştı. Resmin zemininde kullandığı bu renklerin üstüne de beyaz boya kullanarak hilal şeklindeki Ay’ı, yıldızları ve birkaç bulutu çizmişti.

“Muhteşem olmuş,” dedi Göksel samimiyetle. “Odamın en güzel köşesine asacağım. Ellerine sağlık güzelim.”

“Arkasına bak,” dedi Ahsen.

Göksel tuvalin arkasını çevirdiğinde tuvale yapıştırılmış küçük bir not kâğıdı gördü.

Göksel için,

Yeni yaşında tecrübe edeceğin her anın bir günbatımı kadar güzel olmasını dilerim. Geçmişe dönüp baktığında bu anılar çok uzakta kalmış olsalar bile zarafetle parlamaya devam eden yıldızlar gibi ışıldayacaklar. Nice güzel yıllara Gök!

Seni çok seven,

Ahsen.

Duygulanan Göksel’in gözleri doldu. Yukarı bakan genç kadın yutkundu.

“Siz bugün el birliğiyle beni ağlatmaya ant içmişsiniz anlaşılan,” dedi genç kadın. “Ahsen çok teşekkür ederim, bir edebiyatçı olduğunu bu notunla kanıtladın. Sizinle olan anılarım her zaman o kadar parlayacak ki ışıltıları yıldızları kıskandıracak. İyi ki varsınız.”

“Gel buraya,” diyen Ahsen ona sıkı sıkıya sarıldı. “Birlikte nice güzel senelere güzelim. İyi ki doğmuşsun.”

“Ortamı duygusallaştırmayın,” dedi Şevval. “Kutlama yapıyoruz, eğlenmemize bakalım.”

“Şevo haklı,” dedi Sinem. “Hadi Gökhan da hediyesini versin. Ne aldığını çok sorduk ama asla söylemedi. Çok merak ediyorum.”

Tüm bakışlar Gökhan’a döndüğünde genç adam gülümsedi.

“İşte beklenen o an geldi,” dedi. Montunun altına koyduğu karton poşeti çıkardı. “Aklımdaki hediyelerden birini alsam ötekinin boynu bükük kalacaktı, bu yüzden ikisini birden aldım. Aç bakalım.”

“Neden zahmet ettin?” dedi Göksel mahcup olarak. “Düşünmen yeter.”

“Düşünmek önemli elbette ama ben gerçeğe de dönüştürmek istedim.”

Göksel kutudan önce büyük olan paketi çıkardı. Paket son derece büyük olmasının yanı sıra oldukça inceydi.

“Bu neymiş böyle?” dedi Göksel meraklanarak. Paketi yırttığında gözüne ilk çarpan mavilik oldu. “Ciddi olamazsın!” dedi Gökhan’a bakarak. Paketi komple yırtıp içindekini çıkardı. “Şaka yapıyorsun.”

“En sevdiğin şarkının yer aldığı ve kapağında da gökyüzü olan bir albümü almalıydım,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Evinizdeki pikapta dinledikçe beni hatırlarsın artık.”

Gökhan’ın Göksel’in doğum günü için aldığı hediyelerden biri Göksel’in en sevdiği şarkı olan Dream On’un da içinde bulunduğu Aerosmith’in kendi adını taşıyan albümünün plağıydı.

“Yuh!” dedi Ahsen. “Çok iyi. Nereden buldun?”

“Ben bulurum,” dedi Gökhan gülerek. “Söz konusu müzik olunca halledemeyeceğim mesele yoktur.”

“Böylesine efsanevi ve klasikleşmiş bir albümün plağına sahip olduğuma inanamıyorum,” diyen Göksel onun boynuna sarıldı. “Çok teşekkür ederim sevgilim.”

“Güzel günlerde dinle bal peteğim.”

Plağı masaya bırakan Göksel poşetin içindeki ikinci ve son hediyeyi de çıkardı. Dikdörtgen şeklindeki sarı paketin içinde yumuşak bir şey vardı.

“Dışı yumuşak ama içi sert gibi,” dedi paketi yoklayan Göksel. “Ne aldın bana?”

“Açıp bak bakalım,” dedi Gökhan çenesiyle paketi işaret edip. “Kendin gör.”

Göksel sarı paketi yırtınca paketin içinden bir çanta çıktı. Genç kadın bunun ne çantası olduğunu hemen anladı: Fotoğraf makinesi.

“Hayır,” dedi Göksel ona bakarak. “Bunu yapmadın.”

“Yaptım bile. Çantayı açmadan önce notu okumayı unutma lütfen.”

Göksel çantanın üzerine yapıştırılan notu çıkardı ve okumaya başladı.

Bir tanesi hariç sahip olduğun tüm kameraları sakladığını söylemiştin Sahne’de çıktığımız o akşam. Kameraya ne olduğunu sorduğumda bir üst modelini almak için satmak zorunda kaldığından ve bunun da içinde bir yara olarak kaldığından bahsetmiştin. Hüznü gözlerinde görmüştüm ve bu beni de hüzünlendirmişti. Keşke elimden en iyisini almak gelse ama bir kamerayı özel yapan şey modelinden ziyade içindeki fotoğraflar değil midir? Bence öyledir, sence de öyle olduğunu biliyorum. Kameralara fiyat biçilebilir ama çektikleri anların maddi olarak hiçbir karşılığı yok, olamaz da. İşte sana hiçbir zaman satmak zorunda kalmayacağın bir fotoğraf makinesi. Eski bir dijital kamera, ufak ama kadrajına dünyaları alacak kadar maharetli. Kameranın nasıl çektiğini görmek için birkaç fotoğraf çektim, saklamak isteyeceğini düşünerek de silmedim. Aynadaki özçekimim, gitarlarım ve tıpkı gözlerin gibi masmavi olan gökyüzünün fotoğrafları kameranın içinde; onların üzerine çok daha güzel fotoğraflar ekleme işi de sana düşüyor.

Belki de çok yaratıcı bir hediye seçimi değil ama anlamlı olduğuna inanıyorum. Benim fotoğrafımı çekmen sayesinde tanıştık, seni ilk gördüğümde yine fotoğraf çekiyordun ve birlikte kutladığımız ilk doğum gününde sana bir fotoğraf makinesi almaktan daha iyi bir fikir aklıma gelmedi.

Umarım hafızanda da kameranda da asla eskimeyecek karelerle dolu bir yirmi ikinci yaş olur. Sakın unutma ya da bir an olsun şüpheye düşme, ben her karesinde seninle olacağım.

İyi ki doğdun, iyi ki varsın, iyi ki benimlesin. Doğum günün kutlu olsun bal peteğim. Nice yıllarımıza.

Her daim seni sevecek olan Gökhan.

Birkaç damla gözyaşı Göksel’in yanaklarından aşağı düştüğünde genç kadın gözlerini aceleyle sildi. Göksel erkek arkadaşına dönmüştü ki Gökhan da ona uzandı ve ikili sıkı sıkıya sarıldı.

“Çok tatlılar,” dedi Ahsen dudaklarını aşağı kıvırarak. “Şimdi ağlayacağım.”

“Gök ağlama,” dedi Sinem. “Makyajın akar bak.”

“Ağlamıyorum,” dedi yanağını Gökhan’ın omzuna yaslayan Göksel. “Birkaç damla düştü ama gerisinin düşmemesi için kendimi tutuyorum.”

“Doğum günümde ben de ağlamıştım,” diye fısıldadı Gökhan kız arkadaşının kulağına. “Hem de hüngür hüngür ağladım ama sen ağlama, kıyamam.”

“Neden ağladın?”

“Çok duygulandım. Alınan hediyeler, yazılan notlar çok güzeldi.”

“Sulu gözsün.”

“Bunu şu an omzumda ağlayan sen mi söylüyorsun?”

“İki sulu göz birbirimizi bulmuşuz işte,” diyen Göksel burnunu çekti. “Makineyi inceleyeyim.”

Göksel geri çekildiğinde Gökhan onun yüzünü ellerinin arasına alıp başparmaklarıyla onun ıslak göz altlarını sildi ve dudaklarını onun alnına bastırıp onu yumuşakça öptü.

“Nasıl görünüyorum?” diye sordu Göksel. “Makyajım aktı mı?”

“Olağanüstü görünüyorsun,” diye cevapladı Gökhan. “Kusursuzsun.”

“Seni çok seviyorum.”

Erkek arkadaşına uzanan Göksel onun dudaklarına büyük bir öpücük bıraktı.

“Şimdi makineyi inceleme zamanı,” diyen Göksel kamerayı çantasından çıkardı. Nikon marka dijital kamera oldukça nostaljikti. Göksel gülümseyerek parmaklarını kameranın üzerinde gezdirdi ve dokusunu hissetti. Ardından kamerayı açtı. Gökhan kamerayı kullandığı için kameranın saat ve tarih ayarları yapılmıştı, bu yüzden kamera direkt açıldı. “Şu an kendimi 2000’lerin başında hissediyorum.”

“Bu model çok iyi,” dedi Sinem. Gökhan’a baktı. “Araştırdın mı yoksa karşına çıkanı mı aldın?”

“Biraz araştırdım tabii,” dedi Gökhan. “İnternette kamerayla ilgili yapılan yorumlar güzeldi, ben de almaya karar verdim. Çektiği fotoğraflar da çok hoş. Aşırı nostaljik.”

Göksel galeriyi açtığında karşısına son çekilen fotoğraf çıktı: Gökyüzü fotoğrafı.

“Bugün evden çıktığımda çektim,” dedi Gökhan. “Gökyüzü masmaviydi, hemen kameraya sarıldım.”

“Çok iyi yapmışsın,” dedi Göksel gülümseyerek ve diğer fotoğrafa geçti. Gökhan, duvarda yan yana asılı kahverengi klasik gitarını, bej akustik gitarını ve beyaz elektro gitarını çekmişti. Fotoğrafı günbatımı zamanı çektiği için fotoğrafların üzerine çok güzel bir sarı ışık düşmüştü. Gülümsemesi genişleyen Göksel diğer ve son fotoğrafa geçti: Gökhan’ın aynadaki özçekimine. Genç adam bu fotoğrafı kamerayı aldığı gün dışarıdayken çekmişti, arkasında büyük bir kalabalık yürüyen Gökhan yolda karşısına çıkan bir aynanın önünde durmuş ve kamerayı çıkarıp hemen bir özçekim yapmıştı. Kamerayı yüzünün yanında tuttuğu için yüzü ve yüzündeki gülümseme açıkça görülüyordu. Genç adamın yüzündeki gülümseme içten ve heyecanlı bir gülümsemeydi. “Ne kadar mutlusun. Ne zaman çektin?”

“Makineyi aldığım gün. Heyecanım yüzüme yansımış.”

“Çok tatlısın.”

“Fotoğraflar nasıl? Beğendin mi?”

“Beğenmek mi? Bayıldım. Çok nostaljik. Kamerayı kullanmak için sabırsızlanıyorum, fotoğraf çekmeye hemen bugün başlayacağım. İki hediye için de çok teşekkür ederim sevgilim, ikisini de çok sevdim.”

“Rica ederim bal peteğim. İkisi de sana güzel günlerde eşlik eder umarım.”

“Sen hayatımdayken güzel bir günüm olmaması mümkün mü?”

“Siz aşk yaşayadurun,” diye araya girdi Sinem ve Göksel’in önündeki kamerayı aldı. “Biz de şu arkadaşı inceleyelim.”

Sinem kamerayı aldığında Akın da hemen ona yaklaştı ve iki genç fotoğrafçı kamerayı incelemeye başladı.

“Biz konuya çok Fransız kaldık,” dedi Ahsen. “Bize de birkaç şey anlatın bari.”

“Pek anlayacağımızı sanmıyorum ama sizi dinleriz,” dedi Şevval. “Anlıyormuşuz gibi düşünün.”

“Anlayacağınız şekilde anlatırız yahu,” dedi Akın onlara bakarak. “Ayıpsınız.”

Sinem kamerayı kaldırdı ve karşıda oturup sohbet eden Göksel’le Gökhan’ı kadraja aldı. Genç çift birbirine yaklaşmıştı ve fısır fısır konuşuyordu. İkisinin de yüzü gülüyor, gözleri aşkla parlıyordu. Gökhan’ın sol eli Göksel’in saçlarıyla oynuyordu, Göksel’se onun kolunu okşuyordu.

“Fotoğraflarını çeksene,” dedi Akın.

“Tam da onu yapmak üzereyim,” diyen Sinem deklanşöre bastı. “Hazır haberleri yokken birkaç doğal kare yakalamak için harika bir fırsat.”

“Maharetlerini göster bakalım.”

Sinem onların birkaç fotoğrafını çektikten sonra dörtlü fotoğrafları tek tek inceledi.

“Ay çok hoş!” dedi Ahsen. “Göksel’in de dediği gibi 2000’lerin başında çekilmiş gibi fotoğraflar.”

“Bu makinelerin güzel yanı da bu işte,” dedi Akın. “Seni bir anda onlarca sene geriye götürme yetenekleri var. Fotoğraflar çok iyi olmuş Si, Göksel bayılacak.”

“Teşekkür ederim Akın Bey, gururlandırıyorsunuz,” dedi Sinem gülümseyerek. “Kamerasını Göksel’den önce kullanmış olduk ama yapacak bir şey yok artık.”

“Göksel’in Gökhan’a ne kadar âşık olduğu buradan belli. Önünde karıştırabileceği yeni bir kamera var ama o kamerayla ilgilenmek yerine Gökhan’la ilgileniyor. İşte bu gerçek aşktır.”

“Sahiden. Başka zaman olsa şu an dış dünyadan soyutlanıp kameraya dalıp gitmişti bile. Ey aşk sen nelere kadirsin?”

“Berat da sana bir kamera alsa gözün kamerayı görmez.”

“Doğru, görmez.”

“Şu an Göksel’in gözü sadece Gökhan’ı görüyor,” dedi Şevval. Bakışlarını çiftten alıp arkadaşlarına çevirdi. “Çok mutlu görünüyorlar, çok da tatlılar. Maşallah diyeyim nazar değmesin.”

“Maşallah maşallah,” dedi Ahsen. “Çok yakın bir arkadaşını mutlu görmek çok güzel.”

“Kesinlikle.”

Gökhan Göksel’in yanağını öptükten sonra genç kadın arkadaşlarına döndü.

“Şimdi izninizle kameramı alabilir miyim?” diye sordu Göksel. “İnceleme sırası bende.”

“Tabii ki efendim,” diyen Akın ona kamerayı uzattı. “Buyurun lütfen.”

“Teşekkürler Akın Bey, çok naziksiniz.”

“Siz de öyle Göksel Hanım.”

Göksel gülerek kamerayı aldı ve incelemeye başladı. Arkadaşlarının çektiği fotoğrafları görünce kaşlarını kaldırdı.

“Bunları ne ara çektiniz?” diye sordu. “Ne de güzel çekmişsiniz.”

“Ben çektim,” dedi Sinem. “Öyle tatlı görünüyordunuz ki bu anın ölümsüzleştirilmesi gerektiğini düşündüm.”

“Çok iyi yapmışsın, çok teşekkür ederim.”

“Ben de bakayım,” diyen Gökhan başını kameraya yaklaştırdı. “Göster bakalım.”

Göksel ona fotoğrafları gösterdi.

“Yağız’ın bize Romeo ve Juliet dediği kadar varız,” dedi Gökhan kız arkadaşına bakarak. “Aşkımız yüzümüzden okunuyor. Bakışlarımız, gülüşlerimiz her şeyi belli ediyor.”

“Çok tatlıyız,” dedi Göksel ona yaklaşarak. “Bana böyle güzel baktığını gördükçe karnımda kelebekler uçuşuyor.”

“Güzele güzel bakılır.”

“Makineyi inceliyorum bak, dikkatimi dağıtma.”

“İncele bakalım.”

Göksel kamerayı incelemeye devam ederken gençlerin sipariş ettikleri içecekler geldi. Göksel garsona teşekkür ettikten sonra kamerayı incelemeye devam etti. Genç kadının yüzünde ciddi bir ifade vardı, sık sık ona bakan Gökhan gülümsüyordu.

“Kamera çok güzel,” dedi Göksel biraz sonra. “Garsondan bizi çekmesini rica edeceğim.”

Göksel bir garsona ricada bulunduğunda garson onların fotoğraflarını çekti, sonra Akın kendi kamerasını uzattı ve ondan da birkaç kare çekmesini istedi.

“Bir bakın isterseniz,” dedi garson. “Kaydırmış olabilirim.”

Akın’la Göksel fotoğraflara baktı.

“Eyvallah,” dedi Akın. “Çok iyi çekmişsin, ellerine sağlık.”

“Aynen,” dedi Göksel. “Teşekkür ederiz.”

“Rica ederim. Başka bir isteğiniz var mı?”

“Şimdilik yok, teşekkürler.”

Kamerasını kenara koyan Göksel kahvesinin tadına baktı. Kahvenin sütü biraz fazlaydı ama tadı fena sayılmazdı.

“Çok beğenmedin sanırım,” dedi ona bakan Gökhan.

“Hayran kalmadım,” dedi Göksel. “Sütü biraz fazla olmuş ama çok kötü de değil, içilir.”

“Türk kahvesi güzel. İstersen sana da söyleyelim.”

“Şimdilik bu bana yeter. İlerleyen dakikalarda bakarım.”

“Nasıl istersen balım.”

Göksel ona bir gülümseme gönderdi.

“Senin tek başına fotoğraflarını çekelim,” dedi Sinem, Göksel’e bakarak. “Çok güzel olmuşsun, bugünden hatıra da kalır.”

“Kameranın önünde olmayı genel olarak sevmiyorum ama bugüne özel ve sizin gibi harika fotoğrafçılar yanımdayken seve seve poz veririm,” dedi Göksel gülümseyerek. “Hanginiz çekeceksiniz?”

“İkimiz de çekeriz,” dedi Akın. “Ben benimkiyle çekerim, Sinem de seninkiyle çeker.”

“Olur.”

Sinem, Akın ve Göksel fotoğraf çekmeye odaklanırken Gökhan, Ahsen ve Şevval de kendi aralarında sohbet etti.

“Fotoğraf makinesini çok iyi düşünmüşsün,” dedi Ahsen. “Profesyonel olanlar inanılmaz pahalı ama eski modeller daha karşılanabilir fiyat aralığına sahip. Göksel çok mutlu oldu, çok iyi yaptın.”

“Aslında profesyonel bir şey almak istiyordum,” diye itiraf etti Gökhan. “Ama fiyatları görünce aklım başımdan gitti. Sayılar dört basamaklı bile değil. Sonra aklıma bu eski dijital kameralar geldi, günler süren araştırmalar sonucunda da bu kamerada karar kıldım ve satın aldım. Kameranın sarı olmasını istediğim için arama sürem uzun sürdü ama en nihayetinde tam da istediğim gibi bir şey buldum.”

“Piyasa korkunç bir durumda. Önemli olan düşünmek, sen de çok iyi düşünmüşsün. Zaten öğrencisin, masraf etmene hiç gerek yok. Profesyonel bir makine alsan Göksel de aşırı mahcup olurdu ve muhtemelen hediyeyi kabul etmezdi.”

“İşin bu boyutu da var tabii,” diyen Gökhan kız arkadaşına kısa bir bakış attı. Göksel poz veriyor, Akın da onu çekiyordu. “Böylesi iyi oldu.”

“Plak da harika,” dedi Şevval. Masada duran plağı önüne çekti. “Gerçek bir efsane. Göksel evlerindeki pikaptan çıkarmaz artık.”

“Bu başyapıtı pikaptan dinlemek apayrı bir deneyim olacaktır,” dedi Ahsen. “Bir gün gittiğimde beraber dinleyelim. Kulaklarım kutsansın.”

“Bensiz olmaz, ben de geleyim.”

“Gel tabii ki bebeğim.”

“Hazır hepiniz gitmişken gün yapın,” dedi Gökhan gülerek. “Sinem de gelsin. Hepiniz bir şeyler yapıp götürün. Bana da bir tabak ayırırsanız çok makbule geçer.”

“Herkes kendi çıkarının peşinde tabii,” diyen Ahsen de güldü. “Öyle bir şey yapsak Göksel sana ayırır merak etme.”

“Doğru, ayırır. Biricik sevgilisini her zaman düşünür.”

“Adım geçti,” dedi poz vermeyi bırakıp onlara dönen Göksel. “Ne konuşuyorsunuz?”

“Kulağın da bizde bakıyorum,” diyen Gökhan onun yanağından makas aldı. “Kızlar plağı sizin pikapta dinlemek için evine gelmekten bahsediyordu, ben de hazır toplanmışken gün yapın da ben de yiyeyim dedim.”

“Yine midenin derdindesin.”

“Her zamanki gibi.”

“Gün fikri mantıklıymış, bunun hakkında düşünelim.”

“Gün mü?” diyen Akın’ın da dikkati konuşmaya odaklanmıştı. “Canım gün tabağı çekti. Yapın da yiyelim.”

“Sen istedin ya hemen şimdi yapıyoruz,” dedi Sinem ona sataşarak. “Kızlar hadi gün tabağını hazırlayın.”

Gülüştüler.

“Annemle beraber yaparım,” dedi Akın. “Siz de avcunuzu yalarsınız.”

“Senin yemek yapmak gibi marifetlerin var mı ya?” diyen Sinem kaşlarını kaldırmıştı. “Beni şaşırtıyorsun.”

“Sen beni ne sanıyorsun kızım? Yemekten ütüye kadar her ev işini harika olmasa da beni idare edecek kadar yaparım. Annemin odamı temizlemediği seneler olmuştur.”

“Bak sen, şaşırdım. Aferin be Akın.”

“Sen de benim duygularımı incittin. Dışarıdan hiçbir ev işi yapmayan, yan gelip yatan bir erkek gibi mi görünüyorum yani? Aşk olsun.”

“Hiç bahsetmedin ki, ben de yaptığını düşünmedim.”

“Bundan sonra böbürlenerek anlatayım da görün siz.”

“Bize yaptığın yemeklerden bahsedersin,” diye araya girdi Göksel. “Özel tariflerin varsa paylaşırsın, lezzetli tariflere kapımız her zaman açık.”

“Var tabii ama Sinem Özel Hanım’ın tepkisinden sonra paylaşacağımı düşünmüyorum. Öncesinde gönlümü alması gerekecek.”

“Sen küstün mü?” dedi Sinem sanki bir çocukla konuşuyormuş gibi bir ses tonuyla. “Sana şeker alayım mı?”

“Ha ha ha, ne komik.”

“Sen de ne çabuk alınıyorsun. Seni sevdiğim için uğraşıyorum işte, aldırmasana.”

“İşte şu an gönlümü aldın,” dedi Akın gülümseyerek. “Tariflerim hakkında sonra konuşuruz, şimdi Göksel’in doğum gününe odaklanalım. Sanıyorum ki Gökhan’ın bir programı vardı.”

Akın ona anlamlı bir bakış attığında Gökhan gülümsedi.

“Ne programı?” diye sordu Göksel, erkek arkadaşına dönerek. “Ne oluyor?”

“Senin için küçük bir program hazırladım,” dedi Gökhan. “Birkaç şarkı çalıp söyleyeceğim. Dinlemek ister misin?”

“Bir de soruyor musun? Çok isterim.”

“O hâlde yavaştan yerimi alayım.”

Sandalyesinden kalkan Gökhan kafenin kasasının olduğu tarafa yürüdü ve kasanın oraya bıraktığı akustik gitarını aldı. Ardından bir sandalyeyi koridora çekip oturdukları masanın yakınına koydu ve üzerine oturdu.

“Şarkı listesi hakkında bir bilginiz yoktur herhâlde?” diye sordu Göksel arkadaşlarına bakarak. “Hediyeleri söylemediyse şarkıları hiç söylememiştir.”

“Söylemedi,” diye onayladı Ahsen. “Biz de seninle birlikte dinleyip göreceğiz. Aslında iyi oldu çünkü sürprizi kaçmadı.”

“Epey gizemli takılan bir erkek arkadaşın var,” dedi Akın. Göksel ona döndü. “Organizasyonu halleden o ama bize kendi planlarından hiç bahsetmeyen de yine o. Resmen ser verip sır vermedi.”

“Yapar öyle şeyler,” dedi Göksel gülerek. “Şimdi şarkıları hep beraber dinleriz, merakınız giderilir.”

Gitarının duruşunu ayarlayan Gökhan masaya baktı, tüm gözlerin üzerinde olduğunu görünce gülümsedi ve bugün için seçtiği ilk şarkıya girdi.

“Bir sen varsın bir de şarkılar,” diye şarkıyı söylemeye başladı Gökhan, Göksel’in gözlerinin içine bakarak. “Usanmam senden geçse de yıllar.”

Göksel’in yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Şarkıyı bilmiyordu ama Gökhan’ın, gözlerinin içine bakarak söylediği bu ilk iki satır şarkıyı sevmesi için yetmişti.

“Sonsuza kadar,” derken Gökhan’ın sesi hacim kazandı. Genç müzisyenin eğitimli tenor sesi bıçak gibi keskin, su gibi duruydu. “Yeryüzünde, gökyüzünde, her şeyimde / Hayalimde, düşümde / Nerelerde olursan ol benim kalacaksın.”

Göksel güldüğünde Gökhan ona göz kırptı. Genç kadının içi yumuşacık ve sıcacık olmuştu.

“Kararmasın hayır sakın umutların,” diye devam etti Gökhan. “Sen yalnız benim, benim çiçeğim kalacaksın.”

Gökhan kelimenin sonunu uzattığında Akın bir ıslık çaldı. Gökhan’ı ilk kez dinliyordu ve genç adamın sesini çok beğenmişti. Onun konservatuvar öğrencisi olduğunu biliyordu ama bu kadar iyi bir performans da beklemiyordu. Göksel’in ondan neden bu kadar övgüyle bahsettiğini şimdi anlıyordu.

Gökhan şarkının kıtasını ikinci kez söylerken Göksel de şarkının sözlerini aratıp hangi şarkı olduğunu buldu: Kıraç, Sonsuza Kadar.

Artık severek dinleyeceği ve onun için çok anlam ifade eden yeni bir şarkı daha vardı.

Gökhan şarkıyı bitirdiğinde masadakiler onu alkışladı.

“Sağ olun efendim,” dedi Gökhan başını eğerek. “Alkış tutan elleriniz dert görmesin.”

“Seni seviyorum,” dedi Göksel dudaklarını oynatarak.

“Ben de,” diye karşılık verdi Gökhan da dudaklarını oynatarak. “Çok.”

“Ben daha çok.”

Gökhan bugün için seçtiği ikinci şarkıya girdi. Bu şarkıyı ona öneren Göksel şarkıyı hemen tanıdı: Batu Akdeniz’in Seninleyken Süpermenim adlı şarkısı.

“Uzun zaman önce bitmişti ışıklı rüyalarım,” diye şarkıyı söylemeye başlayan Gökhan gözlerini kapattı. “Gecem, gündüzüm yoktu / Hiç olmadığı kadar çok uzaktı semalarım / Ben bir insan çöplüğünde zehirlenip gidiyorken...” Genç müzisyen gözlerini açıp Göksel’e baktı. “...Nereden çıktın karşıma hâlâ anlamam ve bilmem.”

Göksel gülümsüyordu.

“Şu an ben bile düştüm,” diye fısıldadı Akın, Sinem’in kulağına. “Göksel’i düşünemiyorum.”

“Gözlerinden kalpler fışkırıyor resmen,” diye cevapladı Sinem. “Çok romantikler, çok tatlılar.”

“Tut elimi,” diye nakarata giren Gökhan’ın sesi daha net çıkarken gitarı da tam olarak çalmaya başladı. “Aşarız birlikte tüm engelleri / Bir kaçıp gittik mi dönmeyiz geri / Sen sadece, sadece tut elimi, elimi.”

Tutuyordu. Hiç bırakmamak üzere.

“Uzun zaman önce kararmıştı ışıklı yarınlarım,” diye başlayan ikinci nakarat kısmını söylerken gözlerini bir anlığına kapattı Gökhan. Bu kararan yarınlara yaptığı bir göndermeydi. “Ne güneşim ne ayım yoktu / Hiç olmadığı kadar yalnızdı sokaklarım / Ben burada ümitsizlikle zehirlenip gidiyorken /  Nereden çıktın karşıma hâlâ anlamam ve bilmem.”

Gökhan, Göksel’in karşısına nereden çıktığını bilmiyordu ama çıktığı için her gün şükrediyordu. Genç adam artık onsuz bir hayat düşünemiyordu.

İkinci nakarat kısmında Göksel sessizce ona eşlik etti ve genç çift şarkıyı birbirine bakarak söyledi.

Şarkıyı bitiren Gökhan sandalyeden kalkıp Göksel’e ilerledi. İkisi de aynı anda ellerini birbirine uzattı ve el ele tutuştu.

“Seni çok seviyorum,” diye fısıldayan Göksel onun yanağını öptü. “Elini hep tutarım.”

“Hiç bırakma,” diye fısıldadı Gökhan da ve onun mis gibi kokan saçlarını öptü. “Ben de seni çok seviyorum.”

Sandalyesine geri oturan Gökhan o şarkıyı çalmaya başladı. Her şeyin başlangıcı olan o şarkıyı, Giderdi Hoşuma’yı. Eğer hayatları bir film olsaydı bu şarkı onların jenerik şarkısı olurdu.

Gökhan şarkıya girdiğinde Göksel ona eşlik ediyordu. İkisi de bu şarkıyı her gün en az bir kere dinliyordu. Şarkının anlamı çok büyüktü. Kelimelerin anlatabileceğinden bile daha büyüktü.

“Ne giyerse giderdi hoşuma,” diye başlayan nakarat kısmında masadaki herkes şarkıyı söylemeye başladı. “Öyle tatlı bela ki başıma / Darlamasa bir de her durumda / Öyle bir seveceğim ki sonra.”

Gökhan onların kendisine eşlik etmesinden çok memnun oldu ve nakaratı gülerek söyledi. Küçük bir gruplardı ama genç adam bu küçük grubu devasa bir kalabalığa değişmezdi.

“Dalgalarla demlenirdik,” dedi Gökhan gür bir sesle ve sadece üç kelime, on sekiz harften oluşmasına rağmen ifade ettiği anlamla bir kitap yazdırabilecek o cümleyi söyledi: “Tuz kokardı şarkılar.”

Moda Sahili’ndeki kayalıklarda oturdukları ve birbirlerine ilanıaşk yaptıkları o sıcak ağustos akşamında şarkılar sahiden de tuz kokuyordu.

Göksel ona öpücük attığında Gökhan da ona göz kırptı ve grup şarkının nakaratını yine hep bir ağızdan söyledi. Şarkı bittiğinde de kendilerini alkışladılar, bu sefer Gökhan da onlara katıldı.

“Ne güzel dinleyicilerim var,” dedi genç müzisyen. “Yüreğinize sağlık.”

“Asıl senin yüreğine sağlık,” dedi Şevval. “Yine alıp götürdün bizi.”

“Müziğin büyüsü.”

“Ve senin gibi olağanüstü bir müzisyenin büyüsü,” diye ekledi Göksel. “Harikasın.”

“Bu konuşmaları baş başayken yapalım,” dedi Gökhan anlamlı bir sesle. “Şimdi bugün için hazırladığım son parçayı çalacağım.”

Gökhan akustik gitarıyla bugünün son parçasına girdiğinde duyduğu tanıdık melodi Göksel’i şaşkına uğrattı. Gökhan’ın çaldığı şarkı genç kadının en sevdiği şarkı olan Dream On’du.

“Yok artık,” dedi Ahsen. “Akustik Dream On mu? İşte buna hiç hazır değildim.”

“Hepimiz için yeni bir tecrübe olacak,” dedi Sinem. Gökhan gitarı öyle güzel çalıyordu ki gülümsedi. “Sahne yine Gökhan’ın.”

Gökhan kusursuz bir gitar girişinden sonra şarkıyı söylemeye başladı. Genç adam ara sıra kafa sesini kullansa da şarkıyı genellikle göğüs sesiyle söylüyordu. Yumuşacık kafa seslerini de hacimli göğüs seslerini de dinlemenin getirdiği zevk bir başkaydı.

Gökhan, “Sing with me, sing for the year,” kısmını Göksel’e bakarak söylerken Göksel de ona bakarak söylüyor ve diğerleri de yine genç müzisyene eşlik ediyordu. “Sing for the laughter and sing for the tear / Sing with me, if it’s just for today / Maybe tomorrow the good Lord will take you away.”

Gökhan yalnızca akustik gitarıyla şarkının müzikli kısmında muhteşem bir iş çıkardı. Kafasını yavaşça sallayan genç müzisyen soloyu klavyeye bakarak çalarken gülümsüyordu.

“Neler düşünmüş,” dedi ona bakan Göksel. “Umarım plakta bu versiyon da vardır.”

“Tüm platformlarda yayınlanmalı,” dedi Akın. “Her gün bir kere dinlerim diyorum. Gökhan’ı bu versiyonunu kaydedip yayınlaması için ikna etmen lazım.”

“Aslında bana özel kalmasını tercih ederim.”

“Doğru, haklısın.”

Gökhan yeniden nakaratı söylemeye başladığında masadakiler yine ona eşlik ediyordu.

“Dream on, dream on, dream on / Dream until your dreams come true.”

Bu kısmı birbirlerinin gözlerine bakarak söyleyen çift gülümsüyordu. Hayatında bu kadar güzel bir insan olacağını ikisi de hayal bile edemezdi ama birbirlerine sahiptiler. Hayat bazen hayal bile edilemeyecek şeyleri insana yaşatırdı ve bu her zaman kötü anlamda olmak zorunda değildi, Gökhan ve Göksel’in ilişkisinde olduğu gibi çok güzel bir şekilde de olabilirdi.

Şarkının meşhur tiz notasının olduğu kısım geldiğinde masadakiler sustu ve bu efsanevi kısmı işin ehline, Gökhan’a bıraktılar. Gökhan, “Dream on,” derken kafa sesini kullandı ama bağırış kısmında tam sesini kullanıp ortalığı yıkıp geçti. Söz konusu tiz notalar olduğunda Gökhan fırtına estiriyordu. Genç adamın tiz sesi bıçak gibi keskindi ve konservatuvar eğitimi almak bu bıçağı bilemişti.

Ellerini ağzının iki yanına koyup bağıran Göksel, Gökhan’ı güldürdü.

“Camları kontrol edin,” dedi Akın. “Çatlamış olabilirler.”

Gülüştüler.

“Camların akıbetini bilemem de benim kulaklarımın pası silindi,” dedi Göksel. “Az önceki yüksek notayla da cilalandı.”

“Al benden de o kadar,” dedi Ahsen. “Kutsanmış hissediyorum. Gökhan bu işi yapıyor.”

Gökhan şarkıyı bitirdiğinde onu gürültüyle alkışladılar. Genç müzisyen onlara bir reverans yapıp teşekkür etti. Sandalyeyi aldığı masaya bırakan Gökhan, gitarını alıp oturdukları masaya geri döndü.

“Ellerine, ağzına, yüreğine sağlık,” dedi Göksel. “Çok güzel şarkılardı, çok keyifli vakit geçirdim. Teşekkür ederim sevgilim.”

“Bunu duyduğuma sevindim,” diyen Gökhan onu öptü. “Tüm günü müziğe ayırmak istemediğim için birkaç şarkılık kısa bir performans hazırladım, şimdi vakit geçirmeye devam edebiliriz. Hazır masada iki kamera varken bol bol fotoğraf çekilelim diyorum.”

“Olur,” diyen Göksel gülümsedi. “Masada iki kamera ve iki de harika fotoğrafçı varken bu fırsat kaçmaz.”

“Gururlandırıyorsunuz efendim,” dedi Akın. “Siz yeter ki isteyin, bizim için fotoğraf çekmek büyük bir zevk.”

Göksel’le Gökhan önce Akın’a poz verdi, ardından Sinem’e. Akın’ın profesyonel fotoğraf makinesinden çekilen fotoğrafların kalitesi hâliyle yüksekti ve bugün için süslenen çift sanki bir çekimdeymiş gibi görünüyordu. Sinem’se elindeki eski dijital kamerayla nostaljik fotoğraflar çekti. Kameranın fotoğraflara verdiği hava, fotoğraflar sanki bundan uzun yıllar önce çekilmiş gibiydi. Çok farklı kameralardan çok farklı fotoğrafları çekilen çiftin fotoğraflarının ortak noktasıysa aynıydı: Aşk.

“Fotoğraflar muazzam,” dedi Gökhan. “Göksel kendi kamerasındakileri gönderir zaten, Akın sen de gönder lütfen.”

“Gönderirim elbette,” dedi Akın gülümseyerek. “Eve geçtikten sonra bilgisayara atarım, Göksel’le sana gönderirim.”

“Çok makbule geçer, teşekkür ederim.”

“Lafı bile olmaz.”

“İyi bir kamera seçimi yapmışım değil mi?” dedi Gökhan, kız arkadaşına dönerek. “Çektiği fotoğraflar çok güzel.”

“Nikon farkı,” dedi Göksel. “En sevdiğim markalardan biridir. Zaten sektörün önde gelen dev isimlerinden ve sen de güzel bir modelini almışsın. Eski fotoğrafçılık ürünleri satan bir mağazadan mı aldın?”

“Evet, toptancılık da yapan bir yerdi. Uygun fiyata film falan da satıyorlardı.”

“Bak sen, sonra uzunca bahsedersin.”

“Tamam güzelim. Hadi pastandan ye, kahvenden iç.”

“Ortama o kadar daldım ki yiyip içmeyi unuttum gerçekten ama hemen şimdi pastamı yemeye devam ediyorum.”

Göksel doğum günü pastasından birkaç çatal yedi.

“Cidden çok lezzetli,” dedi Göksel peçeteyle ağzını sildikten sonra. “Kesenize bereket.”

“Afiyet olsun balım,” diyen Gökhan onun yanağını öptü. “İstersen benimkini de yiyebilirsin.”

“O kadar oburum yani?”

“Ciddiyim.”

“Bu dilim bana yeterli, teşekkür ederim ama biraz gönderme yaptığını hissediyorum.”

Göksel güldüğünde Gökhan da güldü ve onun yanağını öptü.

“Mesela ben bu pastanın üstüne seni de yiyebilirim,” dedi Gökhan. “Şeker komasına girerim ama buna değer.”

“Bu tatlı laflarınla ben de şeker komasına girebilirim,” dedi Göksel. “Çok tatlısın.”

“Sadece sana.”

“Sadece bana.”

Grup üyeleri hep beraber sohbet etmeye devam etti. Günlük hayatlarından, okuldan, yaklaşan yılbaşı için olan planlarından bahsettiler. En yakın çevresiyle bir arada olmak, onlarla sohbet etmek ve vakit geçirmek Göksel’i çok mutlu etmişti. Genç kadın sürekli gülüyor, neşesiyle etrafa adeta ışık saçıyordu. Grup bir taraftan da hem Göksel’in yeni kamerasından hem de Akın’ın kamerasından bol bol fotoğraf çekildi. Masada üç fotoğrafçı oturunca fotoğraf, gündemlerini oldukça meşgul etti.

Vakitler akşama yaklaşınca kalkmaya karar verdiler. Göksel akşama da ailesiyle kutlama yapacaktı ve gecikmek istemiyordu.

“Bugün için hepinize tekrar tekrar teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Hayatımın en güzel günlerinden biriydi. Var olun.”

Genç kadın tüm arkadaşlarına sıkıca sarıldı.

“Bizim için de çok keyifli bir gündü,” dedi Akın gülümseyerek. “Nice güzel günlerimiz olsun.”

“Olacak elbette,” diyen Ahsen gülümsedi. “Tekrardan iyi ki doğmuşsun bebeğim. Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum canımın içi. Hadi gel seni ben bırakayım.”

“Yok, biz Akın’la beraber metroyla döneceğiz. Sen Gökhan’ı iskeleye bırakırsın.”

“İyi o zaman,” diyen Göksel, erkek arkadaşına kısa bir bakış attı. “Kendinize dikkat edin. Sinem ve Akın sizinle yarın okulda görüşürüz.”

“Görüşürüz civcivim,” dedi Sinem. “Güzin teyzeyle Engin amcaya selamlar.”

“Aleykümselam.”

“Görüşürüz Gök,” dedi Şevval de. “Kendine iyi bak.”

“Sen de canım benim.”

Diğerleri kullanacakları toplu taşıma araçlarına yürürken Göksel’le Gökhan mekânın önünde yalnız kaldı.

“Biz de gidelim bari,” dedi Gökhan, kız arkadaşına dönüp. “Yolumuz uzun.”

“Eminönü’nden mi bineceksin?” diye sordu Göksel.

“Hı hı,” dedi Gökhan başını sallayarak. Bir adım atıp ona iyice yaklaştı. “Daha uzun süre yan yana olmuş oluruz.”

“Harika. O zaman gidelim.”

El ele tutuşan genç çift beyaz Hyundai’ye yürüdü.

“Akşama plağı dinleyeceğim,” dedi Göksel. “Bizimkilerle otururken açarım.”

“Onlar da sever mi?” diye sordu Gökhan.

Dream On şarkısını biliyorlar ve severek dinliyorlar, tüm albümü de severler bence.”

“O kadar eski bir şarkı ki her yaştan insan biliyor ve severek dinliyor.”

“Öyle. Gerçek bir efsane.”

“Senden önce de çok severek dinlediğim bir şarkı ve gruptu ama senin favorin olduğunu öğrendikten sonra çok daha sık dinlemeye başladım. Her gün dinliyorum, sen sözlerinin anlam ifade ettiğini söylediğin için her bir kelimesini dikkatle dinliyorum.”

“Çok tatlısın.”

Göksel onun yanağını öptü.

“Oh, öpücüğü de kaptık,” dedi Gökhan keyifle. “Giderken de dinleyelim.”

“Dinleyelim bir tanem,” dedi Göksel. “Söyleriz de.”

Arabaya binen ikili Fatih’e doğru yola koyuldu. Göksel arabayı sürerken Gökhan da onun telefonunu arabaya bağladı ve Dream On’u açtı.

“Daha girişten insanı alıp götürüyor,” diye bir yorumda bulundu Göksel. “Gitar büyülü bir enstrüman.”

“Öyledir,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Bu kısmı çalması çok da eğlenceli.”

Steven Tyler şarkıya girdiğinde ikisi de ona eşlik etmeye başladı. Göksel, Gökhan’la beraber o kadar şarkı söylemişti ki artık şarkı söylerken hiç çekinmiyordu. Evet, güzel bir sesi yoktu ama Gökhan’ın dediği gibi şarkı söylemek için güzel bir sese sahip olmasına gerek de yoktu. Önemli olan hissetmekti ve o da söylediği her şarkıyı hissederek söylüyordu.

“Bir gün bu şarkıyı gitarda çalmayı çok isterim,” diye bir itirafta bulundu Göksel. “Söylerken iyi iş çıkarmıyorum ama çalarken çıkaracağıma inanıyorum.”

“Ben sana öğretirim,” dedi Gökhan hemen. “Birlikte çalarız.”

“Çok güzel olur. Bu işi ustasından öğrenirim.”

“Ben de seni öperim.”

Gökhan, Göksel’e uzandı ve dudaklarını onun boynuna bastırdı.

“Araba kullanıyorum,” dedi Göksel. “Dikkatimi dağıtma bak.”

“Bir öpücükle dağılacak dikkatin varsa işimiz iş,” diye fısıldadı Gökhan. Bu sefer onun yanağını öptü. “Seni çok seviyorum biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum,” diyen Göksel ona döndü ve onun dudaklarına hızlı bir öpücük kondurdu. “Ben de seni çok seviyorum.”

Gökhan gülümseyerek koltukta arkasına yaslandı ve telefonunu çıkardı. Göksel onun ekranına kısa bir bakış attı.

“Hikaye mi atacaksın?” diye sordu Göksel.

“Evet,” diye onayladı Gökhan. “Makineden çekilen fotoğraflardan birini ya da birkaçını gönderi olarak atarım ama onlar gelene kadar benim telefondan çekilen fotoğraflardan birini hikayeme atayım.”

“At bakalım,” diyen Göksel’in yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. “Sinem çok tatlı fotoğraflarımızı çekti.”

Gökhan hikayesine atmak için bir fotoğraf seçti. Fotoğrafta ikisi de birbirine bakıyor ve gülüyordu. Sinem her zamanki gibi anı başarıyla yakalamıştı.

Neşe dolu anlarımıza yenilerinin eklendiği çok güzel bir yeni yaş olsun. İyi ki doğdun Gök Yüzlüm *sarı kalp emojisi*

Gökhan fotoğrafın alt tarafına bu iki cümleyi yazdıktan sonra hikayeyi paylaştı.

“Attın mı?” diye sordu Göksel.

“Attım,” dedi Gökhan. “Hangisini attığımı ve ne yazdığımı gördün mü?”

“Görmedim, göster bakalım.”

Gökhan hikayeyi açınca Göksel onun ekranına baktı ve hikayeyi inceledi.

“Gök Yüzlün seni yesin,” dedi Göksel. Ona uzanıp yanağını öptü. “Harika bir fotoğraf seçimi ve elbette ki açıklama olmuş.”

“Çok iyi fotoğraflarımız var,” dedi Gökhan. “Dört gözle makinelerdekileri bekliyorum.”

“Ben belki bugün atamam ama Akın yüksek ihtimalle atar.”

“Aynen, sen doğum gününün tadını çıkar.”

Genç çift Fatih’e gidene kadar şarkı dinleyip söyledi. Şarkı seçimleri onları çok iyi anlatan parçalardan yana oldu. Yavuz Çetin’den, Duman’dan, Yaşlı Amca’dan şarkılar dinlediler; Göksel’in favorileri The Weeknd’e, Cigarettes After Sex’e eşlik ettiler.

Uzun dakikaların ardından Eminönü’ne vardılar. Göksel arabayı sağa çekti.

“Bugün için yeniden çok teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Biricik sevgilimle ve en yakın arkadaşlarımla zaman geçirmek, doğum günümü kutlamak ve muhteşem hatıralar biriktirmek çok güzeldi. Çok iyi düşünmüşsün bir tanem, çok memnun oldum.”

“Bunun sana çok iyi geleceğini biliyordum,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Hep beraber geçireceğimiz nice güzel günlerimiz, senelerimiz olacak.”

“Olacak,” diye onayladı Göksel. Gülümseyerek ona uzandı ve ikili öpüştü. “Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum. Evdekilere selamımı söylersin.”

“Aleykümselam. Görüşürüz sevgilim, kendine iyi bak.”

“Görüşürüz bal peteğim.”

Gökhan arabadan indi ve karşıya geçip Kadıköy iskelesine yürüdü. Göksel bir süre onun arkasından baktıktan sonra telefonunu eline aldı. Yeni mesajları vardı. Sınıftan bir kişi ve Yağız ona mesaj atmıştı. Göksel önce Yağız’ın gönderdiği mesajı açtı. Genç adam bu mesajı üç saat önce göndermişti.

Gökhan’a sana iyi dileklerimi iletmesini söylemiştim ama çok iyi biliyorum ki unutacak ve asla söylemeyecek; bu yüzden iş başa düştü. Doğum günün kutlu olsun Gök, sevdiklerinle geçireceğin güzel anılarla dolu harika bir sene olmasını dilerim. Mutlu yıllar

Göksel kendi kendine güldü. Yağız’ın Gökhan’ı bu kadar iyi tanıması başlarda onu şaşırtıyordu ama artık alışmıştı.

Sen bu çocuğun ciğerini biliyorsun, gerçekten de unuttu. İyi dileklerin için çok teşekkür ederim Yağız, çok naziksin

Yağız’a cevap verdikten sonra sınıf arkadaşına da verdi ve ardından gaza basıp evine doğru yola koyuldu. Mahalle arasına giren genç kadın kestirme yoldan ve trafiğe çok girmeden kısa sürede evine ulaştı. Annesiyle babası işten dönmüştü.

“Hoş geldin güzelim,” dedi onu kapıda karşılayan Engin. Onu süzdü. “Bu ne güzellik böyle? Güneş gibi parlıyorsun.”

“Doğum günüm için süslendim,” dedi Göksel gülümseyerek. Ayakkabılarını çıkarıp eve girdi. “Sen ne zaman geldin? Annem de geldi mi?”

“Evet, Güzin de geldi. Biraz oldu.”

Bu sırada Güzin de mutfaktan çıktı ve onların yanına ilerledi.

“Hoş geldin bebeğim,” dedi Güzin. Ona sıkı sıkıya sarıldı. “Ne güzel olmuşsun. Gerçek bir doğum günü kızısın.”

“İkinize de teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Karnım aç, isterseniz yemek yiyelim.”

“Biz de seni bekliyorduk,” dedi Engin. “Hadi ellerini yıka da yiyelim.”

Göksel ailesiyle beraber akşam yemeğini yerken onlara gününü anlattı. Gökhan’ın arkadaşlarını organize edip kendisine sürpriz bir kutlama hazırlamasından bahsetti ve onların aldıkları hediyeleri söyledi. Ebeveynleri onun hem sevgilisiyle hem de en yakın arkadaşlarıyla beraber vakit geçirmesine sevindi. Göksel’in ne kadar mutlu olduğunu bizzat gördüler.

“Çok güzel bir gün geçirmene sevindik,” dedi Güzin. “Şimdi de hep beraber pasta keselim.”

“Bugün gerçek bir kalori bombası oldu,” dedi Göksel. “Ama doğum günüm olduğu için önemli değil, bugün bana her şey serbest.”

“Serbest tabii ki,” dedi Engin. Onun yanağından makas aldı. “Hem fıstık gibisin, kaloriyi falan düşünmene hiç gerek yok.”

“Biraz göbeğim çıktı ama teşekkür ederim.”

“Sen göbek görmemişsin. Sendeki olsa olsa ödemdir.”

“Yağ ödemi diye bir şey varsa olabilir.”

“Kadınları bu konuda ikna edemezsin hayatım,” dedi Güzin eşine bakarak. “Tatlı çeneni hiç boşuna yorma.”

“Ben içimden geçenleri —ve doğruları— söyleyeyim de ikna olup olmamak Göksel’e kalsın.”

Ebeveynlerinin Göksel için aldığı pasta kremalıydı ve içi meyveliydi. Engin, 2 şeklindeki iki mumu pastanın üzerine dikip mumları yaktı.

“Dilek dilemeyi unutma,” dedi Güzin.

“Huzurumuz, mutluluğumuz, beraberliğimiz hiç bozulmasın,” dedi Göksel mumları söndürmeden önce. “Tek dileğim bu.”

Göksel mumları söndürdüğünde ebeveynleri onu alkışladı.

“Gel bakalım buraya,” dedi Engin kollarını açarak. “İyi ki doğmuşsun benim biricik kızım, güzel prensesim. Seni çok seviyorum.”

Göksel babasına sıkı sıkıya sarıldı, Engin de güçlü kollarını kızının ince beline sarıp onun sarı saçlarını okşadı.

“Ben de seni çok seviyorum,” dedi Göksel. Genç kadının gözleri huzurla kapanmıştı. “Dünyanın en iyi, en tatlı, en eğlenceli, en anlayışlı babası olduğun için teşekkür ederim. İyi ki senin kızınım.”

“İyi ki benim kızımsın,” dedi Engin onun saçlarını öptükten sonra. “Güzel kızım benim. Yirmi iki yaşına girmiş olabilirsin ama benim gözümde hâlâ küçük bir bebeksin.”

“Biliyorum, asla da büyümeyeceğim.”

“Büyümeyeceksin.”

Göksel babasından ayrıldıktan sonra annesine de sarıldı.

“Seni ilk kez kucağıma aldığım anı dün gibi hatırlıyorum,” dedi Güzin. “Kocaman masmavi gözlerinle gözlerimin içine merakla bakmıştın, sanki benim kim olduğumu çok iyi biliyordun ve bunca zamandır kim olduğunu çok iyi bildiğin ama yüzünü ilk kez gördüğün annene dikkatle bakmıştın.”

“Bebekler bilir,” dedi Göksel. “Ben de biliyor olmalıydım.”

“İyi ki benim bebeğim oldun. Seni her zaman ama her zaman kollarımın arasına alacağım ve bunu büyük bir mutlulukla yapacağım. Beraber yaşayacağımız nice güzel senelerimiz olsun. Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum canımın içi. İyi ki benim ebeveynlerimsiniz, dünyanın en iyi ailesine sahibim.”

Güzin onun yanaklarını öptü.

“Hediyeni de verelim de pastayı keseriz,” dedi Güzin. Bir karton kutu çıkardı. “Al bakalım.”

Karton kutuyu açan Göksel, kutunun içinde ne zamandır istediği lensi gördüğünde gözleri kocaman açıldı. Ebeveynleri sürekli artan fiyatı yüzünden bir türlü alamadığı lensi almıştı.

“Siz şaka mısınız?” dedi Göksel onlara bakarak. “Şu an çok sevindim ama neden masraf ettiniz?”

“Duymamış olalım,” dedi Engin. “Artık çok daha iyi fotoğraflar çeker, bizi de daha çok gururlandırırsın.”

“Umarım birbirinden güzel anları çekersin,” dedi Güzin. “Güle güle kullan bebeğim.”

“İkinize de çok teşekkür ederim,” diyen Göksel ikisine birden sarıldı. “Kesenize bereket.”

“Rica ederiz bizim güzel kızımız,” dedi Engin şefkatle onun saçlarını okşayarak. “Odana geçince hemen takıp denersin.”

“Denemez miyim? Hatta yarın okula götüreceğim, fotoğraf çekmeye hemen başlarım. Akın’la Sinem de görmüş olur. Onlar da bayılacaklar.”

“Üç kafadar karıştırırsınız,” dedi Güzin gülümseyerek. “Sizin uzmanlık alanınız nasıl olsa.”

“Hiç şüphen olmasın. Hadi şimdi pastayı yiyelim.”

Dinçerler pastayı yerken Göksel’in telefonu çalmaya başladı. Ağabeyi Giray’dan gelen bir görüntülü araması vardı.

“Ağabeyim,” dedi Göksel telefonu açmadan önce. “Aramak için geç bile kaldı.”

Göksel onun aramasını açtığında Giray’ın yakışıklı yüzü ekranda belirdi. Genç adamın koltukta oturduğu belli oluyordu.

“Selam güzellik,” dedi Giray gülümseyerek. “N’aber?”

“Selam,” diyen Göksel de gülümsüyordu. Ağabeyiyle son görüşmesinden bu yana biraz zaman geçmişti. “İyiyim, senden n’aber?”

“Ben de iyiyim. Ne yapıyorsun?”

“Bizimkilerle salondayım, pasta yiyoruz.”

“Yaşlanıyorsun be sen de,” diye ona sataştı Giray. “Doğum günün kutlu olsun güzelim. Hep beraber geçireceğimiz nice güzel senelerimiz, kutlayacağımız nice güzel doğum günlerimiz olsun. Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum,” dedi duygulanan Göksel. “Çok teşekkür ederim canımın içi, eksik olma.”

O sırada Banu da salona girdi ve eşinin yanına ilerleyip telefon ekranına baktı.

“Göksel merhaba,” dedi genç kadın gülümseyerek. “Doğum günün kutlu olsun canım, nice güzel yaşlara.”

“Merhaba Banu abla,” dedi Göksel. “Çok teşekkür ederim, sağ olasın. Nasılsın?”

“İyiyim, sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim.”

“Günün nasıl geçti?”

“Çok güzeldi. Öğlen Gökhan ve arkadaşlarımla beraberdim, şimdi de evde bizimkilerleyim. Yemek yedik, şu an da pasta yiyoruz.”

“Ne güzel. Afiyet olsun.”

“Teşekkürler.”

“Gökhan ne hediye aldı?” diye sordu Giray meraklanarak.

Aerosmith’in kendi adını taşıyan albümünün plağını —Dream On şarkısının içinde olduğu albüm— ve eski bir dijital kamera almış.”

“Vay vay!” diyen Giray bir ıslık çaldı. “Çocukken ne dinlerdik. Pikaptan dinlemesi ayrı bir keyifli olur. Gelince biz de dinleyelim.”

“Düşünmem lazım. Bu kadar kıymetli bir albümü herkese dinletmem.”

“Şimdi de herkes olduk demek. Öyle olsun.”

“Oldu bile canım.”

“Sus eşek sıpası. Kamera nasıl bir şey?”

“Eski dijital kameralar var ya, onlardan. Nikon marka, sarı. Fotoğrafını gönderirim.”

“Sarı mı? Gökhan’a bak sen, ince düşünmüş.”

“Düşünür benim sevgilim.”

Onu dinleyen Engin gözlerini kıstı.

“Annemler de orada mı?” dedi Giray. “Onlar nasıl, ne yapıyorlar?”

“Buradalar,” dedi Göksel onlara bakarak. “İstersen telefonu onlara vereyim, konuşun.”

“Çok iyi olur.”

Göksel telefonunu annesine verdiğinde Güzin’le Engin, Giray ve Banu’yla konuşmaya başladı. Onlar sohbet ederken Göksel de pastasından yedi.

Gökhan’sa eve döndüğünde Yağız’ı odasında oyun oynarken buldu.

“Yine dünyadan soyutlanmışsın,” dedi Gökhan. Bilgisayar ekranına baktı. “Yine CS. Sıkılmadın mı be oğlum?”

“Olduğum takım kaybediyor,” dedi Yağız ona kısa bir bakış atarak. “Şu an bana dokunma.”

“Senin bu oyunun ustası olduğunu göz önüne alırsak takım arkadaşların kötü oynuyor.”

“Oyuna dün başlamışlar, başka açıklaması yok.”

Gökhan güldü. “Sana bol sabır diliyorum.”

“Eyvallah.”

Onun odasından çıkan Gökhan kendi odasına girdi ve kendini yatağına attı. İnternete bağlandığında birkaç bildirim geldi. Göksel’den eve vardığına dair bir mesaj, hikayesini beğenen arkadaşlarının bildirimleri ve yine Instagram’dan gelen bir mesaj bildirimi.

Kuzeni Aykut kırk dakika önce ona mesaj atmıştı.

Gökhan mesaj sayfasının en üstünde duran konuşmaya girip kuzeninin mesajını açtı.

Gökhan merhaba, nasılsın?

İki kuzen o kadar uzun zamandır konuşmuyordu ki Gökhan, Aykut’un kendisine mesaj atmasına şaşırdı ama çok da garipsemedi. Aradan geçen bunca zamanda kuzeni onun neler yaptığını merak etmiş olmalıydı. Ne de olsa Gökhan’ın konservatuvarda son senesiydi ve genç adam hayatında yeni bir döneme girmeye hazırlanıyordu; Aykut da bunu biliyordu.

Gökhan ona cevap yazdı.

Merhaba. İyiyim, teşekkür ederim, sen nasılsın?

Genç adam kuzenine cevap verdikten sonra WhatsApp’a girdi ve Göksel’e eve vardığına dair mesaj attı. Bu sırada Aykut ona cevap verdi. Gökhan onun bu kadar hızlı geri dönmesine şaşırdı.

“Hangi dağda kurt öldü acaba?” diye düşündü Gökhan. “Bakalım derdi neymiş? Birazdan kokusu çıkar.”

Gökhan onunla olan konuşmasına geri döndü.

Ben de iyiyim, sağ ol. Müsait misin? Rahatsız etmiyorum umarım

“En azından kibar,” diye düşündü Gökhan. “Bu özelliği değişmemiş.”

Elbette rahatsız etmiyorsun, müsaitim. Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?

Mesajı anında görüldü.

Hâlini hatırını, neler yaptığını sormak istedim. Neler yapıyorsun, nasıl gidiyor?

“Ben de bir şey var sandım,” diye içinden geçirdi Gökhan ve ona cevap verdi.

Düşündüğün için teşekkür ederim, çok incesin. Günlerim yoğun geçiyor; okul ve iş koşuşturmacası içindeyim. Yoruluyorum ama sevdiğim işleri yaptığım için keyif de alıyorum

Son cümleyi çok soğuk görünmemek adına mesajı göndermeden hemen önce ekledi ve mesajı öyle gönderdi.

Aykut Yılmaz: Son senen değil mi? Önümüzdeki yaz mezun oluyorsun

Gökhan Uygur: Evet, çok büyük bir terslik çıkmadığı sürece önümüzdeki yaz mezunum. Sen neler yapıyorsun, nasıl gidiyor?

Aykut Yılmaz: Ne güzel, senin adına sevindim.  Benim de iyi gidiyor. Okul benim de zamanımın çoğunu alıyor, kalan zamanlarda da genelde arkadaşlarımla vakit geçirip sosyalleşiyorum

Gökhan Uygur: Okul koşuşturmacasından uzaklaşıp nefes almak şart. Senin üçüncü senen mi?

Aykut Yılmaz: Kesinlikle. Aynen, üçüncü sınıfım

Bu arada kız arkadaşınla fotoğraflarını görüyorum. Çok tatlı görünüyorsunuz, ne zamandan beri birliktesiniz?

Gökhan Uygur: Teşekkür ederiz. Ağustostan beri birlikteyiz, dört ay olacak

Aykut Yılmaz: İsmi ne? Biraz bahsetmek ister misin? İstemezsen de saygı duyarım

Gökhan Uygur: Bahsedeyim. İsmi Göksel, o da İstanbul’da yaşıyor ve okuyor; YTÜ’de Fotoğraf ve Video bölümünde son senesi onun da. Bölümünden de anlaşılacağı üzere fotoğrafçılık ve videografiyle ilgileniyor

Aykut Yılmaz: Ne güzel, farklı ve hoş bir alan. İsmi de seninkiyle uyumluymuş. Yaşıt mısınız?

Gökhan Uygur: O 2000 aralık doğumlu

Aykut Yılmaz: Ve bugün doğum günü?

Gökhan Uygur: Evet

Aykut Yılmaz: Seni biraz tanıyorsam sürpriz hazırlamışsındır

Gökhan Uygur: Haklısın, hazırladım. Birkaç yakın arkadaşını da çağırdım, hep beraber kutladık

Aykut Yılmaz: İyi yapmışsın, çok mutlu olmuştur

Gökhan Uygur: Oldu, bizler de olduk

Aykut Yılmaz: Başka ne var ne yok? Son zamanlarda neler yapıyorsun?

Gökhan Uygur: Son birkaç haftadır sınıf arkadaşlarımla düzenleyeceğimiz yeni yıl programı üzerinde çalışıyoruz, onun provalarını yapıyoruz. Organizasyonu ben yönetiyorum, sürecin her aşamasıyla bizzat ilgilendiğim için zamanımın çoğu buraya gidiyor

Aykut Yılmaz: Konser gibi bir etkinlik mi?

Gökhan Uygur: Evet

Aykut Yılmaz: Ne güzel. Okulda mı yapacaksınız?

Gökhan Uygur: Aynen, ana kampüsteki bir salonda sahne alacağız

Aykut Yılmaz: Hangi gün?

Gökhan Uygur: 30 Aralık günü, cuma. Yılbaşı hafta sonu malum, sonraya da kalsın istemedik

Aykut Yılmaz: Mantıklı. Bu yıla güzel bir veda olur, siz de izlemeye gelenler de keyifli vakit geçirirsiniz. Tarih epey yaklaşmış, provalar ne alemde?

Gökhan Uygur: Haftada bir kez sahne alacağımız yerde prova yapıyoruz. Artık her şey rayına oturdu diyebilirim. Sınıfça dört gözle sahne alacağımız günü bekliyoruz

Aykut Yılmaz: Hepiniz yetenekli ve eğitimli genç müzisyenlersiniz, muhteşem bir gösteri olacağına eminim

Gökhan Uygur: Teşekkür ederim, biz de öyle umuyoruz

Sen neler yapıyorsun?

Aykut Yılmaz: Isparta’dayım, okula gidip geliyorum. Farklı olan hiçbir şey yok, rutine bağladım

Gökhan Uygur: Okul nasıl gidiyor?

Aykut Yılmaz: Biraz zorluyor ama hallediyorum. Dediğim gibi kalan vakitlerde hem kafamı dağıtmak hem de iyi hissetmek için arkadaşlarımla sosyalleşiyorum. Burada güzel bir çevre edindim, onlarla takılıyorum

Gökhan Uygur: Ne güzel, senin adına sevindim. Kolay bölüm yok, hepsi zorluyor ama çalıştıktan sonra her şey halledilir

Aykut Yılmaz: Kesinlikle öyle, haklısın. Senin okul nasıl gidiyor diyeceğim ama muhteşem gittiğine eminim

Gökhan Uygur: Evet, iyi gidiyor. Çok çalışıyorum ve karşılığını da alıyorum

Aykut Yılmaz: Konservatuvar okumak için yaptıklarını düşünürsek hiç şaşırtıcı değil. Senin adına seviniyorum, gerçekten

Gökhan Uygur: Çok teşekkür ederim. Ailen nasıl?

Aykut Yılmaz: İyiler çok şükür, sağlıkları da keyifleri de yerinde. İş güç uğraşıp duruyorlar

Gökhan Uygur: Neticede herkes hayat koşuşturmacası içinde. İyi olduklarını duyduğuma sevindim.

Aykut Yılmaz: Aynen öyle

Bugün senin için yoğun geçmiştir, seni daha fazla tutmayayım. Görüştüğümüze çok sevindim Gökhan, kendine iyi bak

Gökhan Uygur: Düşünüp mesaj attığın için teşekkür ederim, sağ ol. Sen de kendine iyi bak, iyi akşamlar

Aykut Yılmaz: Sana da iyi akşamlar

Gökhan kuzeniyle mesajlaşmayı bitirdikten sonra bir süre tavanı izledi, bu esnada eski hayatını düşündü. Aykut, halasının oğluydu ve onlarla çoğunlukla bayramdan bayrama Sakarya’ya gittiklerinde görüşürdü. İki kuzenin arası kötü değildi ama yakın da değillerdi, geçmişte yüz yüze geldikleri anlar hariç neredeyse hiç iletişime geçmemişlerdi. Şimdiyse iki senenin ardından Aykut’la görüşmek Gökhan’a hem iyi hem de kötü hissettirdi. Kendini bildi bileli tanıdığı biriyle iletişime geçmek güzeldi ama artık bir parçası olmadığı bir ailenin ferdiyle görüşmek ona geçmişi hatırlatmıştı.

Geçmiş acı vermeye devam edecekti, az ya da çok; miktarın önemi yoktu. Yaraları artık kanamıyordu ama sızıları hâlâ oradaydı, bazen sızlamaya devam da edecekti. Gökhan bu gerçekleri artık kabul etmişti.

“Gök!”

Yağız’ın sesiyle derin düşüncelerinden sıyrılan Gökhan başını kaldırıp odanın kapısına baktı. Yağız içeri girmişti.

“Efendim?” dedi Gökhan.

“Transa geçtin sandım,” diyen Yağız ona yaklaştı ve yatağın ucuna oturdu. “Ne oldu?”

“Aykut mesaj attı,” dedi Gökhan doğrulurken. “Onunla mesajlaştım.”

“Bunca zaman sonra mı? Ne konuştunuz?”

“Hâlimi hatırımı, neler yaptığımı, hayatımın nasıl gittiğini sordu; biraz sohbet ettik.”

“Son zamanlarda paylaşımların artınca merak etmiştir.”

“Muhtemelen.”

“Mesajlaşma seni durgunlaştırmış. Ailenle ilgili bir şeyler mi dedi?”

“Yo, bahsi bile geçmedi ama onunla konuşunca garip hissettim.”

“Normaldir,” dedi Yağız anlayışlı bir sesle. Destek olurcasına onun dizine dokundu. “İyi misin? Eğer değilsen benim bilgisayardan CS oynayabilirsin, bakarsın sana iyi bir takım gelir.”

“Eyvallah kardeşim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Senin sonuç ne?”

“Takımdakiler oyuna bu akşamüstü başladığı için kaybettik tabii ki. Bilgisayarı parçalamamak için başından kalktım.”

“Hani dün başlamışlardı?”

“Dünün uzun bir süre olduğuna kanaat getirdim, performansları bu akşamüstü başladıklarını kanıtladı.”

Gökhan güldüğünde Yağız da güldü.

“Kıyamam sana ben,” dedi Gökhan. “Bir de ben şansımı deneyeyim. Sen git, ben de geliyorum.”

“Bak modunu nasıl da değiştirdim ama,” dedi Yağız keyiflenerek. “Bu işi yapıyorum be.”

“Bir tanesin,” deyip onun omzunu sıktı Gökhan. “Göksel’e yazayım, sonra senin yanına gelirim.”

“Sen de bir tanesin kardeşim benim. Sen Juliet’ine yaz, ben de bilgisayarı açayım.”

“Tamamdır.”

Yağız odadan çıkınca Gökhan telefonunu yeniden eline aldı ve Göksel’in birkaç dakika önce gönderdiği mesajları açtı.

Bizimkilerle plağı dinliyoruz, böyle efsanevi bir albümü pikaptan dinlemenin keyfi bambaşkaymış. Tekrardan çok teşekkür ederim sevgilim

Çok eğlenceli ama yorucu bir gündü, yarın da okulumun olduğunu düşünürsek birazdan yatıp uyurum. Sen de yatıp dinlenmene bak

Seni çok seviyorum, görüşürüz. İyi geceler hayatım

Onun mesajlarını okuyan Gökhan’ın yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı.

Rica ederim balım. Bir gün de beraber dinleriz

İyi geceler güzelim. Ben de çok geçe kalmam, yatar uyurum. Görüşürüz, çok öptüm

Ona mesajları gönderdikten sonra telefonunu yatağın üstünde bıraktı, üzerine rahat bir şeyler giydi ve kendi odasından çıkıp Yağız’ın odasına girdi. Yağız bilgisayarı yeniden açmıştı.

“Hoş geldiniz Gökhan Bey,” dedi Yağız. “Bilgisayarımın saatlik kullanım ücreti 20 lira, haberiniz olsun.”

“Üçün birini alırsın ancak,” dedi Gökhan. “Senin de haberin olsun. Kalk bakayım, bilgisayarı ustasına bırak.”

Yağız bir kahkaha attı. “Komik şakaymış. Sen de oyunda üçün birini alırsın benden söylemesi.”

“Sen öyle san. Karşı takıma acımaya başlayabilirsin çünkü rakipleri Gökhan Uygur olacak.”

“Hemen mısır patlatmalı ve kola almayalım, bu laflarını yemeni keyifle izleyeceğim.”

“Görürüz.”

“Görelim.”

Gökhan sandalyeye oturduğunda Yağız da mutfaktan bir sandalye getirdi ve Gökhan’ın hemen yanına oturdu.

“Çok iddialı konuştum ama şaka yapıyorum, biliyorsun değil mi?” diye sordu Gökhan, Yağız’a bakarak. “CS’de çok iyi olmadığımı biliyorsun.”

“Emin ol biliyorum,” dedi Yağız. “Bugün sana biraz CS dersi vereyim, işi ustasından öğren.”

“Dediklerinizi can kulağıyla dinleyeceğim hocam.”

“Aferin. Başla bakalım.”

Gökhan oyuna girerken Yağız da ona iyice yaklaştı ve ekrana dikkat kesildi. Gökhan az önce Göksel’e çok geçe kalmayacağını söylemişti ama uzun bir oyun gecesi onu ve Yağız’ı bekliyordu.

]]>
Tue, 25 Apr 2023 13:20:00 +0300 eylemoykuozdemir
ses https://edebiyatblog.com/ses https://edebiyatblog.com/ses       kedinin kuyruğu içine girmiş birkaç dikeni biriktirmiş penceresinin önüne, ne yazık. uzun zamandır beklediği yıkımdı bu. dikene dokunurken saksı düşmüş çiçek ölmüştü. ölenler hep ne renkte olur diye sorardı bekir çizerken. ya da okurken birkaç kitabın yarım kalmış notlarını incelerken. şeftali rengi bir çiçekti. ölürken de değişmedi pek. nerde olduğu bilinmeyen tahtadan bir evde. üzüm bağlarının ortasında. çadır misali ve çirkin. çirkinliği gitmekten dışarıya 2 ayda bir. suların vakitsiz gelmesi ve işini bırakması zor olsa da asıl kötü olan ayağa kalmaktı. kamışları sıyırmaktı. örtülerle kaplamaktı bir iskeleti ve onu gömmekti. saksıya. saksının rengine çalan bir rengi var ölümün ama o bilmiyordu daha. gece yarısı sıkıntılı bir ıslıkla uyandı. bekire baktı da gitmişti saatler önce. çayını da içmişti. sıkılmış güneşe baktı tablodaki. kuruması günler sürerdi normalde. burnunun acısı gelmişti. yere baktı ve oraya. ilerisine. eterin kötüsüydü belli ki. belli ki yeni bilenmişti fırçanın ucu. yere düşmüştü. yerden almadı sıkılmadı uzanmadı yerine ya da öncesinde gördüğü kıvrımlara bakmadı ışığın pürüzlü yolunun geldiği yere görmek de istemedi ve kalmak da istemedi etkisinde başka bir şeyin çekince taa içine bir nefesten kesit, kıvrıldı. pencereye baktı onu gördü. köşesinde bir banyonun perdesi ya da lambanın yansımasını değil de onu gördü bu sefer. küçük bir kedi gördü çatıda. tahta çatıda bir kedi. ölüm renginde. mis gibi. yeni koparılmış gibi sütten, şeftali kokuyordu.

]]>
Sun, 09 Apr 2023 18:59:03 +0300 kusuriuri
Kadrajdaki Dünyalar | 26. Kare: Sol Anahtarı https://edebiyatblog.com/kd-26kare-sol-anahtari https://edebiyatblog.com/kd-26kare-sol-anahtari Kıymetli okurlarıma,

Bölümü, bölümde bahsi geçen şarkıları dinleyerek okursanız bölümü ve şarkıların verdiği hissi daha iyi, daha derinden hissedebileceğinizi düşünüyorum. Hiçbir şarkıyı öylesine seçmedim, hepsinin bir anlamı var ve şarkıların özellikle sözlerine odaklanırsanız bölümden alacağınız verim artacaktır. Gökhan’ın dövmesinde de yazdığı gibi ‘müzik ruhun gıdasıdır’ ve bu bölümdeki şarkılarda kurgunun ruhunu besleyen çok şey var. Keyifli okumalar!

“Müzik bölümü son sınıf öğrencileri olarak hazırladığımız gösterimize hoş geldiniz,” diye konuşmasına başladı Gökhan. “Başlamadan önce gösteri fikrini öne süren ve tüm bu süreçte bizimle beraber canla başla çalışan bölümümüz öğretim görevlisi Melek hocamıza tüm arkadaşlarım adına teşekkür etmek istiyorum. Okulun ilk gününden itibaren engin bilgileriyle bize çok şey katan tüm hocalarımıza da teşekkürü bir borç bilirim. Yeni bir yıla giriyoruz, ben ve arkadaşlarım içinse yepyeni bir yıl olacak çünkü umuyorum ki bir terslik çıkmadığı takdirde hepimiz mezun olacağız ve öğrencilik hayatımızı bitirip hayatlarımızın yeni dönemine başlayacağız. Konservatuvarı kazanmak hepimiz için zorlu bir süreçti; sizlerin de tahmin edeceği üzere bunun için yıllarımızı verdik ve şu an kazanmak için canla başla, gecemizi gündüzümüze katarak çalıştığımız bölümde son senemizde olmak, hep beraber gireceğimiz son yıl için bir program organize etmek hepimiz için hem oldukça eğlenceli hem de anlamlı ve duygusal oldu. Şu an geriye dönüp baktığımda yalnızca güzel anılar görüyorum, gülümsemeler ve kahkahalar görüyorum ve bu dört seneyi, bu dört senede hayatıma giren güzel insanları ömrümün sonuna kadar sevgiyle hatırlayacağım. Bugüne dönecek olursam müzik bölümü olarak hep beraber böyle bir organizasyon içinde yer almak, muhteşem hocalar tarafından eğitilen genç müzisyenler olarak birlikte çalışmak bizim için eşsiz bir deneyimdi; umarım siz değerli seyircilerimiz için de oldukça keyifli bir gösteri olur. Bizi izlemek için zaman ayırdığınız, buraya geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim. İyi eğlenceler.”

Gökhan konuşmasını bitirince Göksel’le Kerem onu alkışladı. Gökhan onlara reverans yaptı. Bu esnada sahne arkasındaki diğer öğrenciler de sahneye çıktı ve yerlerine ilerledi.

Programın ilk şarkısı Cem Karaca’nın meşhur şarkısı Bu Son Olsun’du. Şarkıyı Gökhan söyleyecekti; gitarda Yağız vardı, İpek de kemanı çalacaktı; öğrencilerin bir kısmı da diğer enstrümanları çalacak ve kalan kısmı da Gökhan’a eşlik edecekti.

İpek keman girişini çaldıktan sonra Gökhan şarkıya girdi. Genç müzisyenin eğitimli sesi pırıl pırıl parlıyordu. Göksel duygu dolu bir gülümsemeyle erkek arkadaşını izlerken yüzünde gururlu bir ifade vardı.

Gökhan şarkıyı söylerken Göksel dudaklarını oynatarak ona eşlik etti, sık sık ona bakan Gökhan’sa gülümsüyordu. Bu güzel yüzü görmeyi çok seviyordu ama özellikle sahnedeyken bu güzel yüzü görmeyi daha çok seviyordu. Gökhan bir sanatçıydı ve Göksel de onun ilham perisiydi; genç sanatçı, ilham perisinin gök mavisi gözlerine bakarak sanatını icra etmeye bayılıyordu.

“Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni,” dedi Gökhan güçlü bir sesle. “Doğarken ağladı insan / Bu son olsun, bu son.”

Bu kısımdan sonra Yağız, Gökhan’ın beyaz Fender’ını ustalıkla çalmaya başladı. Gitarı çalarken başını kaldıran ve yerinde yavaşça dans eden genç adamın yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. Gitar çalarken Yağız’ın tavırlarının da en az Gökhan kadar rahat ve özgüvenli olması Göksel’in dikkatini çekti. İki yakın dost bu büyülü enstrümanda ustalaşmıştı ve ustalıklarını açıkça belli ediyordu.

Gökhan ve arkasındaki koro şarkının sonunu güçlü bir sesle, hep beraber söyledi. Şarkı bittiğinde Göksel’le Kerem onları alkışladı.

Sıradaki şarkı Sezen Aksu’nun Şanıma İnanma şarkısıydı. Şarkıyı söyleyecek kız öğrenci mikrofonun başına geçerken Gökhan da akustik gitarıyla sahnedeki yerini aldı. Genç adam Yağız’la beraber gitar çalarken bir yandan da vokaliste arka vokallik yapacaktı.

“Şarkı listesini şimdiden beğendim,” dedi Göksel, Kerem’e. “Gökhan sürpriz olması için şarkılardan hiç bahsetmemişti ama seveceğimi söylemişti.”

“Seni tanıyor,” dedi Kerem gülümseyerek. “Şarkı listesi gerçekten çok güzel, devamını bekle.”

“Sabırsızlıkla bekliyorum.”

Şarkının müzikli kısmı geldiğinde sahnedeki konservatuvar öğrencilerinin uyumu en üst seviyeye taşındı. Bu zamana kadar yaptıkları provaların meyvesinin ne kadar tatlı olduğu ortadaydı.

“Görünüşüme bakıp da sen beni sakın ha / Cin fikirli sanma,” kısmını söylerken Gökhan’ın gözleri Göksel’in gözlerindeydi. “Hani yağmasan da gürle benim durumum / Çalımıma aldanma / Okurum, yazarım, konuşurum / Kelimelerin efendisiyim ama / Aşka gelince enikonu safım / Sen şanıma inanma.”

Göksel güldüğünde Gökhan başını omzuna doğru eğip omzunu yavaşça indirip kaldırdı. Sınıf arkadaşları bu şarkıyı şarkı listesine eklemek hakkında konuşmaya başladıklarından beri şarkının sözlerinde Göksel’le olan ilişkilerine atıflar olduğunu fark etmişti ve şarkıyı listeye eklemeyi memnuniyetle kabul etmişti. Prova yaparak geçen haftaların ardından bu şarkıyı Göksel’in gözlerinin içine bakarak söylediği ve bu atıfları ona da belli ettiği için mutluydu.

Gösterinin üçüncü şarkısı için Gökhan’la Yağız elektro gitarlarına geçti, bir arkadaşları da bas gitarı aldı. Şarkıyı yine aynı kız öğrenci söyleyecekti.

“Elektroları aldılar,” dedi Göksel. “Sanırım bir rock şarkısı geliyor.”

“Hem de ne rock şarkısı,” dedi Kerem gülerek. “Burası az sonra alev alacak.”

Yağız gitarıyla şarkıya girdiğinde Göksel şarkıyı hemen tanıdı. Şebnem Ferah’ın Ben Şarkımı Söylerken adlı parçasını çalacaklardı.

Şarkının kıta kısmı sakindi ama ön nakarat kısmıyla beraber şarkı hareketlenmeye başladı. Bu sırada Göksel şarkının sözlerinde tanıdık şeyler buldu.

Merak etmeden duramıyorum

Geceleri nasıl uyuyorsun

Beni boş ver kendine cevap ver

Lütfen bu kez dürüst olur musun?

Genç kadın Gökhan’a baktığında onun klavyeye bakarak gitar çaldığını gördü. Genç adamın kaşları biraz çatılmıştı ve yüzünde düşünceli bir ifade vardı. Vokalist nakarata girdiğinde Gökhan da başını kaldırdı ve başını sallayarak gitar çalmaya devam etti.

Ben şarkımı söylerken istersen sesi açarsın

İstersen kısıp bunu da yok sayarsın

Kim bilir belki gülümser belki ağlarsın

Yüreğimdeki sesleri susturamazsın

Gökhan onu dikkatle izleyen iki yüze ancak ilk nakaratın sonunda baktı. Gökhan onlara bakınca Kerem de Göksel de gülümsedi, şarkının hissettirdiklerine ve hatırlattıklarına rağmen Gökhan da içten bir şekilde gülümsedi.

Genç adam şarkısını söylerken gülümseyen birileri vardı. Çok değer verdiği birileri.

Bir yanım seni hâlâ düşünüyor

Bir yanım sana fena kızgın

Yalnız sen ve ben biliyoruz olanları

Unutturamazsın

Sakın nefret ettiğimi düşünme

Bende böyle duygular barındıramazsın

Geçmiş hiç yaşanmamış gibi davransan da

Baştan yazamazsın

Bu satırlar Gökhan ve ailesi için yazılmıştı sanki. Genç adam her bir cümlede aynaya bakıyormuş gibi hissediyordu. Vokalist kız bu parçayı çalabileceklerini söylediğinde Yağız, Gökhan’a eğer şarkı ona kötü hissettirecekse çalmamanın daha iyi olacağını söylemişti fakat Gökhan kabul etmişti hatta solo gitarı da kendisinin çalacağını söylemişti. Genç müzisyen ne olursa olsun şarkısını söylemeye devam edecekti, acıtsa bile çünkü biliyordu ki söyleyememek daha çok acıtırdı.

Vokalist ikinci kez ön nakaratı söylemeye başladığında Gökhan da ona eşlik etmeye başladı. Genç müzisyenin sesi tiz, keskin ve son derece net çıkıyordu. Her bir satırı kalbinin en derinlerinde hissederek söylüyordu, hissetmenin getirdiği güçse sesinde net olarak duyuluyordu.

Şebnem Ferah haklıydı, kimse onun yüreğindeki sesleri susturamazdı.

Şarkı bittiğinde Göksel’le Kerem onları yine alkışladı ama bu alkış diğer ikisinden daha güçlü oldu. Gökhan onlara bir reverans yaptı. Açıklama yapmasa bile anlaşılmak çok iyi hissettiriyordu.

“Harikaydınız,” dedi Melek onları alkışlayarak. “Kusursuz ilerliyoruz, hiç bozmadan devam.”

“Sağ olun hocam,” dedi Gökhan. “Bunun için çok çalıştık.”

“Ve sonuçları da muhteşem oluyor. Güzel bir tempo da yakaladık, devam edelim.”

Onlar dördüncü şarkı için hazırlanırken Göksel’le Kerem de sohbet etti.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu Kerem. “Eğleniyor musun?”

“Tabii ki,” dedi Göksel ona bakarak. “Harika zaman geçiriyorum. Şarkılar muhteşem, performanslar muhteşem, atmosfer muhteşem. Bu provayı yakalayabildiğim için çok şanslı hissediyorum.”

“Müzik zaten büyülü bir sanat dalı fakat böylesine yetenekli ve donanımlı müzisyenlerin elinden çıktığında daha da büyüleyici oluyor,” diyen Kerem gülümsedi. Genç adamın gözleri kısılırken etrafı kırıştı, yukarı kıvrılan dudakları da elmacık kemiklerini belirginleştirdi ve ona sevimli bir hava kattı. Göksel onun bu hâliyle liseli gibi durduğunu düşündü. “Derslerimin yoğun olduğu bir gündü, böyle bir günün ardından iyi müzik şifa gibi geldi.”

“Zor bir bölüm mü? Kolay bölüm yok tabii de ortalamaya göre daha mı zor?”

“Bence evet. Tarih başlı başına zor bir alan, üzerine bir de sanat eklenince ve bu sanat tüm dalları kapsayınca bölüm iyice zorlaşıyor. Benim ilgimi çektiği için severek okuyorum fakat sevmeyen birinin dayanabileceğini düşünmüyorum, zaten bölümü bırakan ya da başka bölümlere geçen epey kişi oldu.”

“Çok normal. Sanat Tarihi dersi aldım, ilgimi çektiği için eğlenceli gelmişti.”

“Doğru, almışsındır. Sanatla ilgili bölümlerde çoğunlukla oluyor. Tabii ki çok üstünkörü bir sanat tarihi anlatımı yapılıyor ama genel kültür konusunda çok kıymetli.”

“Aynen, epey şey kattı.”

“Sanatla ilgilenmen çok hoş. Gökhan da ilgilenir, müzik dışında şiirlerle de çok yakındır.”

“Evet, biliyorum,” derken gülümseyerek sahnedeki Gökhan’a baktı Göksel. “Bir sürü şiir kitabı var, çoğunu okudum hatta bugün ona bir şiir kitabı hediye ettim.”

“Öyle mi? Hangisi?”

“Ümit Yaşar’ın Şiir Denizi 1 kitabı.”

“O adamın muhteşem şiirleri var.”

“Evet, en sevdiklerimden biri oldu. Bu okuduğum ilk kitabı oldu, diğerlerine de mutlaka göz atacağım.”

“Senin de şiirle ilgilenmenin Gökhan’ın çok hoşuna gittiğine eminim.”

“Ben de öyle.”

Müzik öğrencileri gösteriye devam ederken Göksel’le Kerem de onları izlemeye devam etti. Gökhan iki şarkıda koro kısmında yer alırken Yağız gitar çaldı; sonraki iki şarkıda da yer değiştirdiler ve bu sefer Yağız koroda yer aldı, Gökhan da gitar çaldı. Programı yürüten Gökhan, sesi güzel olan ve şarkı söylemek isteyen tüm arkadaşlarına programda yer vermişti. Genç adam takım ruhuna çok önem veriyordu ve herkesin bu programdan keyif aldığından emin olmuştu. Onlar sahne alırken Göksel de onların pek çok fotoğrafını ve birkaç videosunu çekti.

Yedinci şarkıdan sonra sahneyi boşalttılar, sahnede yalnızca İpek’le bölüm birincisi olan Büşra kaldı. İpek çello, Büşra da piyano çalacaktı. Büşra piyanonun başına geçtiğinde, İpek de kahverengi çellosunu bacaklarının arasına alıp vücuduna yasladığında parçaya girdiler. Çaldıkları parça Toshifumi Hinata’nın Reflections adlı ünlü eseriydi.

Büşra piyanoyla açılışı yaptıktan sadece saniyeler sonra İpek de parçaya girdi. İki genç kadın da oldukça iyi, eğitimli ve yetenekli müzisyenlerdi. Bu parça üzerinde onlarca kez çalışmış, senkronize olmak ve ortaya kusursuz bir iş çıkarmak için çok çabalamışlardı. Emekleri sonuç da vermişti, ikili muazzam iş çıkarıyordu. Kendi sınıf arkadaşları da dahil olmak üzere salondaki herkes onları hayranlıkla dinledi.

“Bu güzel eseri canlı dinlemek apayrı bir tecrübeymiş,” dedi Göksel kısık sesle. “Müzik ruhun sahiden de gıdası.”

“Gökhan bu cümleyi boşuna sağ bileğine kazımadı ya,” dedi ona bakan Kerem. “Büyük bir anlamı var.”

Kızlar parçayı bitirince Göksel onları alkışladı. Göksel’e bakan İpek başını eğip, onu selamlarken gülümsedi; Göksel de ona gülümsedi. İpek’ten hoşlanmıştı. Genç kadının çok pozitif ve tatlı bir enerjisi vardı, kibar kişiliğini de belli ediyordu. Göksel onun kısa süreli de olsa Gökhan’ın hayatına girmesine hiç şaşırmamıştı.

İki genç kadın yeni bir eseri çalmaya başladı: Evgeny Grinko, Field. Bu eseri çok seven Göksel müziği duyar duymaz tanıdı ve gülümsemesi genişledi. Grinko, son dönem sanatçılarından çok sevdiği bir isimdi; müzisyenin işlerini yakından takip ediyordu.

“Bu çello bambaşka bir enstrüman ya,” dedi Kerem. “Verdiği hissi başka hiçbir enstrüman vermiyor. Sence de insanı alıp götürmüyor mu?”

“Çok ama çok uzak diyarlara götürüyor hatta bulutların üzerine çıkarıyor,” dedi Göksel ona dönerek. “Benim de en sevdiğim enstrümanlardan biridir. Bir gün çalmayı öğrenmeyi çok isterim.”

“Bunu Gökhan’a söyledin mi?”

“Hayır.”

“Söylesen sana öğretmek için çello çalmayı öğrenir. Çalmayı biraz biliyor zaten, öğrenmesi çok sürmezdi.”

“Önce gitarı öğreneyim de çelloya da sıra gelir. Bana gitar çalmayı öğretiyor, belki söylemiştir.”

“Evet, haberim var. Çalışmalar nasıl gidiyor?”

“Güzel. Çok sağlam bir temel oluşturdum, bundan sonraki süreçte üzerine koyarak ilerleyeceğim. Yakın zamanda gitar almayı düşünüyorum.”

“Öyle mi? Ne güzel. Gökhan çok mutlu olacaktır. Aramızda kalsın ama sen hayatına girdiğinden beri çok mutlu zaten, ilk günden beri onu çok mutlu ediyorsun. Bunun için sana teşekkür borcum var. Gökhan en sevdiğim dostlarımdan biridir, çok zor şeyler yaşadı ama nihayetinde sevdiği işi yaptığını ve çok mutlu olduğu bir ilişkide olduğunu görmek beni çok sevindiriyor.”

Onun bu sözleri Göksel’i çok duygulandırdı. “Gökhan da sana çok değer veriyor, senden her zaman büyük bir sevgiyle bahsediyor. Onu mutlu ettiğin ve her daim yanında olduğun için benim de sana bir teşekkür borcum var.”

“O hâlde ödeştik demektir.”

Kızlar bu parçayı bitirdiğinde Gökhanlar sahneye geri çıktı. Sıradaki şarkı Haramiler grubundan Mavi Duvar’dı, parçayı Yağız söyleyecek ve ritim gitarı da o çalacaktı; Gökhan solo gitarı çalıp arka vokallik yapacaktı, bas ve baterinin başına da iki öğrenci geçti. Büşra da piyanonun başında oturmaya devam ediyordu, piyanoyu yine o çalacaktı.

Herkes hazır olduğunda Büşra şarkıya girdi. Genç kadının usta parmakları piyanonun siyah beyaz tuşları üzerinde gezinirken insana rengârenk şeyler hissettiriyordu. Saniyeler sonra Yağız şarkıya girdi ve genç adamın tok sesi duyuldu. Şarkıyı alt perdeden okuyan Yağız’ın sesi pes ve hışırtılı çıkıyordu ama pırıl pırıl parlayan sesi ne kadar güçlü bir ses olduğunu da belli ediyordu.

Gökhan’la Göksel göz göze geldiğinde ikisinin de yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Şarkının sözlerinde ikisi için de anlamı büyük satırlar vardı.

Yağız ikinci kez, “Duvarları maviye boyadım,” diye başlayan kısmı söylerken grup da şarkıya girdi. “Maviyi çok seversin / Penceremde menekşeler dizili / Sularken şarkı söylersin / Gramofonda eski alaturka / Hoşuna gider bilirim.”

“O yaz evinin içinde,” diye başlayan kısımda Gökhan da Yağız’a eşlik etmeye başladı ve iç içe geçen bu iki eğitimli ses performanstan alınan keyfi bir anda arttırdı. “Denize nazır / Sabaha kadar bekledim seni / Birden dalgalar dedi ki, gelmeyeceksin / Dalgalar dedi ki, gelmeyeceksin.”

Gökhan’la Göksel yeniden göz göze geldi. Gökhan ona göz kırptığında Göksel sadece üst dişlerini göstererek güldü.

Biliyordu, sabaha kadar beklemesine gerek yoktu; şarkının sözlerinin aksine Gökhan o yaz evinin içinde zaten onunla beraber oturuyor olurdu. Mavi boyalı duvarların olduğu odada menekşeleri sularken şarkı söylerdi.

“Birden çıktım viraneden,” diye şarkıyı söyleyen Yağız’ın sesi gür ve tertemiz çıkıyordu. Genç müzisyenin yüzünde şarkının getirdiği bir hüzün vardı. Yağız şarkıyı sadece söylemiyor, şarkının öyküsünü de mimiklerini kullanarak başarıyla anlatıyordu. “Koşa koşa indim kumsala / Acı acı sövdüm sonra / Yüzümü kırbaçlayan rüzgâra.”

Gökhan solo gitarla şarkıya girdiğinde sahneyi yıkıp geçeceğini daha ilk saniyeden belli etti. Beyaz Stratocaster’in klavyesinde ve tellerinde gezinen usta parmakları harikalar yaratıyor, şarkının muazzam solosunu bir üst seviyeye taşıyordu. Yüzünde zevk dolu bir ifade olan genç gitaristin vücudu da müzikle uyumlu olarak hareket ediyordu.

“Ve karşınızda Gökhan Uygur,” dedi gururla onu izleyen Kerem. “İsminin anlamı gök Tanrısıdır ama biz ona gitarın Tanrısı da diyebiliriz. Gitarıyla fırtınalar estirmesiyle ünlüdür.”

“Kesinlikle diyebiliriz,” dedi Göksel gülümseyerek. “Gelecekte ülkenin en iyi gitaristlerinden biri olarak adlandırılacağından hiç şüphem yok.”

“İdolü Yavuz Çetin’in mirasını layıkıyla sürdürecek.”

Şarkıyı bitirdiklerinde Göksel’le Kerem onları alkışladı.

“Yüreğinize sağlık,” dedi Kerem. “Buraları yıkıp geçtiniz.”

“Daha yeni başladık,” diyen Yağız göz kırptı. “Arkanıza yaslanın gençler.”

Büşra piyanodan kalkınca dört delikanlı sahnede yalnız kaldı. Grup hiç beklemeden ikinci şarkılarını çalmaya başladı. Yağız’ın söyleyeceği ikinci parça Duman’dan En Güzel Günüm Gecem’di. Göksel şarkıyı hemen tanıdı. Gökhan’dan duyduğu parçalardan biriydi, geçen günlerde onunla birlikte dinlemişti.

Şarkının girişini çalarken Gökhan’la Yağız sırt sırta verdi. Şarkı oldukça hareketli bir şarkıydı ve çalması eğlenceliydi. Gökhan’la Yağız da sahne alırken hareket hâlinde olmayı seviyordu.

“Kafadan attım salladım,” diye şarkıya giren Yağız’ın sesi çok gür çıkıyordu. “Türkülerden de çaldım / Sahnelere çıkıp içtim oynadım / Ben gönülden inandım.”

“Şarkını seç gel benimle,” diyen Yağız mikrofondan biraz uzaklaştı ve devamını arka vokal olan Gökhan’la basçı genç bağırarak söyledi: “Beraber bağıralım.”

Göksel, Gökhan’la bu şarkıyı dinlerken tam bu kısımda erkek arkadaşının onu belinden tutup kendisine çekmesini, bu kısmı onun gözlerinin içine bakarak söylemesini ve sonrasında onu öpmesini hatırladı. O zaman bu şarkının sıradan bir seçim olduğunu düşünüyordu, bu anın güzelliğiyle fazlasını da düşünmemişti ama şimdi anlıyordu ki Gökhan ona bu şarkıyı çalacaklarına dair bir mesaj vermişti.

Oldukça etkileyici bir mesaj.

Göksel’le beraber bu anıyı hatırlayan Gökhan ona göz kırptı. Onu yeniden kollarının arasına alıp öpmek istiyordu. Sahneden indikten sonra bulduğu ilk fırsatta bunu yapacaktı.

Bu şarkı da bittikten sonra Gökhan’la Yağız yer değiştirdi; şimdi Gökhan vokalist ve ritim gitarist, Yağız’sa arka vokal ve solo gitaristti. Kısa bir hazırlıktan sonra sıradaki şarkılarına girdiler. Gökhan’ın bugün için seçtiği şarkılardan bir diğeri Çilekeş grubunun Y.O.K. adlı parçasıydı. Bu şarkı onun için oldukça anlamlı olan ve sözlerinde kendinden büyük parçalar bulduğu şarkılardan biriydi.

Grup şarkının sakin girişini çaldıktan sonra Gökhan şarkıyı söylemeye başladı. “İlk değil, son olmaz,” derken yüzünde bariz bir hüzün vardı. Şarkının ona hissettirdiklerini hiçbir filtreden geçirmeden, en çıplak hâliyle yüz ifadesine taşıyordu. “Hayat yalnız yaşanmaz / Gidenin ardından bakıp ağlanmaz.”

Onun bu yüz ifadesini görmek Göksel’in kalbinde bir ağrı hissetmesine neden oldu. Bu şarkı gülerek söylenecek parçalardan biri değildi, iyi bir sahne eğitimi alan her müzisyen bu parçayı üzgün bir yüz ifadesiyle söylerdi fakat Gökhan’ın yüzündeki hüznün tamamen gerçek olduğunu bilmek genç kadını etkileyen şeydi. Bu şarkıyı biliyordu, daha önce bu şarkıyı dinlerken Gökhan’ın yüzünde beliren durgun ifadeyi de biliyordu. Şarkının ona hissettirdiklerine rağmen bu şarkıyı bugünkü şarkı listesine koyduğu ve cesurca söylediği için onu takdir etti. Bu herkesin yapabileceği bir şey değildi. Gökhan da uzun bir süre geçmişten ve geçmişin hissettirdiklerinden kaçmıştı ama artık o geçmişin üzerine gidiyor, yüzleştiği geçmişin karşısına çıkmaktan korkmuyordu.

“Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok,” diye başlayan nakarata giren Gökhan’ın sesi bir anda güçlendi ve tizleşti. “Karanlık bu sokaklarda sesimi duyan yok / Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok / Karanlık bu sokaklarda elimi tutan yok.”

İstanbul’a ilk geldiğinde karanlık sokaklarda sesini duyan da elini tutan da yoktu, yapayalnızdı ve paramparça olmuş bir hâldeydi. İstanbul’a gelmesinin üzerinden geçen yaklaşık üç buçuk senenin ardından ise sokaklar hâlâ karanlıktı ama artık sesini duyan ve elini tutan insanlar vardı. En yakın arkadaşları Yağız’la Kerem vardı, sevgilisi Göksel vardı, diğer yakın arkadaşları vardı.

Gökhan İstanbul’a ilk geldiğinde değil evi, bir odası bile yoktu ama şimdi bir yuvaya sahipti.

Göksel yaşaran gözlerini çabucak sildi. Şarkıyı söylemeye odaklanan ve gözleri genelde kapalı olan Gökhan bunu görmediği için sevindi.

Gökhan şarkının sonundaki bağırış kısımlarını söylemedi ve şarkıyı nakaratın sonunu uzatarak bitirdi. Müzik yavaşça dururken Gökhan’ın sesi de gücünü gittikçe kaybetti ve genç adam şarkıyı hoş bir kafa sesiyle sonlandırdı. Göksel’le Kerem onları alkışlamaya başlayınca Gökhan gözlerini açtı ve onlara gülümseyerek baktı.

Göksel ona dudaklarını oynatarak, “Seni seviyorum,” dediğinde Gökhan onun ne dediğini anladı ve yüzündeki gülümseme bir gülüşe dönüştü. “Seni seviyorum,” dedi o da sadece dudaklarını oynatarak. “Çok.”

Grup hiç beklemeden bir sonraki şarkılarını çalmaya başladı. Gitarının tellerine zarifçe dokunan Gökhan usulca şarkıya girdi.

“Hayat bu kadar mı?” derken Göksel’e baktı. “Bence değil / Birkaç sözüm var.”

Göksel genişçe gülümsedi. Bu şarkıyı uzun zamandır severek dinliyordu. Athena’nın Ben Böyleyim şarkısı. Bir diğer müzisyen Gökhan’ın imzasını taşıyan güzel bir parça.

“Bırak tutma beni,” kısmında grubun kalanı da şarkıya girdi ve şarkı bir anda hareketlendi. “Kaybetsem de üzülmem asla / Ne boş kaygıların / Korkma bana hiçbir şey olmaz.”

Gökhan, Göksel’in kendisine eşlik ettiğini görünce güldü.

“Ve ben, ben böyleyim / Kendi yolumda.”

“Hayat benim,” diye başlayan nakaratta Yağız, Gökhan’a eşlik etmeye başladı. “Her anımı yaşadıkça sevesim var / Aldırmam hiç yağmurlara / Benim güzel hatalarım var / Bir an bile vazgeçmedim / Kendi yolumdan.”

Kendi yolundan vazgeçmemişti. Bir an bile.

Gökhan’la Yağız şarkıyı mikrofon başında söyledi, Göksel’le Kerem de oturdukları yerden söyledi. Gökhan gözlerini kız arkadaşından neredeyse hiç ayırmadı. Pürdikkat ve gülümseyerek kendisine bakan bu güzel yüzü izledi, şarkının sözleriyle ona çok şey anlattı ve Göksel de onun söylediği her şeyi anladı.

Şarkı bittiğinde izleyicileri onları yine alkışladı. Gökhan karnına kadar eğilip onlara bir reverans yaptı, Göksel de ona öpücük gönderdi. Keyfi tavan yapan genç müzisyen elektro gitarını çıkarıp bej renkli akustik gitarını omzuna taktı ve yeniden mikrofon ayağına yaklaştı.

“İçimden bir ses Yavuz Çetin çalacaklarını söylüyor,” dedi Göksel yanında oturan Kerem’e bakarak. “Haksız mıyım?”

“Değilsin,” dedi Kerem. “Yavuz Çetin çalacaklar. Sondan bir önceki şarkıları.”

“Bitiyor mu?” diyen Göksel şaşırdı. “Çok kısa sürdü.”

“Aslında kısa sürmedi ama o kadar keyifli vakit geçirdik ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık.”

“Büyük ihtimalle. O hâlde son iki şarkının tadını çıkaralım.”

Gökhan akustik gitarı çalmaya başladığında Göksel şarkıyı hemen tanıdı: Her Şey Biter. Son sınıf müzik öğrencileri olarak sergiledikleri son yılbaşı programı için anlamlı bir şarkıydı. Göksel, Gökhan’ın bu şarkıyı çalıp söyleyeceğini ilk kez görüyordu, bu yüzden ona iyice dikkat kesildi.

Gökhan girişi kusursuz bir şekilde çaldıktan sonra yumuşacık bir sesle şarkıya girdi. “Benimle yaşamak seni hasta ediyor / Her gün söylüyorsun,” derken bakışları salonun içinde, boş koltuklardaydı. “Her şey eskisi gibi pırıl pırıl olsun istiyorsun / Yorgun aşkımızın ayakta duracak hiç hâli yok / Neler oluyor anlamıyorum / Ama bittiğine hiç şüphe yok.”

Gökhan’ın tek başına şarkı söylediği ve akustik gitarın fondaki sakin müziği bastırdığı kıta kısmından sonra grup nakarata girdi ve Yağız’ın çaldığı elektro gitar bir anda sahneyi esir aldı.

Gökhan, “Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider,” dedikten sonra başını onaylarcasına salladı. “Her şey nasıl başladıysa öyle biter.”

Bu şarkının sözleri Yavuz Çetin’in mezar taşında yazıyordu ve Gökhan ne zaman bu şarkıyı dinlese bu bilgi yüzünden çok durgun hissediyordu. Bir gün geliyordu ve herkes gerçekten de kendi yoluna gidiyordu, her şey nasıl başladıysa öyle bitiyordu.

Gökhan şarkıyı söylerken arkasındaki yetenekli ve donanımlı grup da onu besledi ve grup ikinci nakarat da dahil olmak üzere şarkının soloya kadar olan kısmını muhteşem bir şekilde çaldı. Solo geldiğinde sahne Yağız’ındı, genç müzisyen uzun yıllardır çaldığı elektro gitarda harikalar yaratıyor ve Çetin’in müzik dehasıyla bestelediği bu güzel soloyu en az onun kadar iyi çalıyordu. Yağız sahnede bir fırtına gibi esip gürlerken Gökhan da biraz kenara çekildi ve sahneyi arkadaşına bıraktı. Onlar soloyu çalarken, Göksel de ayağa kalkıp onların videosunu çekti.

“Herkes kendi işini yapıyor,” dedi koltukta oturan Kerem. “Bana da sizin sanatlarınız hakkında yorum yapmak düşüyor sanırım.”

“Bir Sanat Tarihi öğrencisi olarak bunu yapmak en çok senin hakkın,” dedi koltuğuna geri oturan Göksel. “Kendi adıma konuşmam gerekirse çektiğim fotoğraf ve videolar hakkında geri dönüşler almayı, insanların yorumlarını dinlemeyi çok severim.”

“İyi yorumlar alıyor olmalısın.”

“Güzel şeyler duymak elbette mutlu ediyor ama ben daha çok kendimi geliştirmemi sağlayacak kısmına odaklanıyorum.”

“Bu kısımda sana sınıftan arkadaşların ya da bu alanda bilgili kişiler yardımcı oluyor olmalı. Neticede herkes fotoğraflara bakabilir, kendisi de fotoğraflar çekebilir ama işin içine teknik girdiğinde bu ancak fotoğrafçılık hakkında bilgi sahibi kişilerin anlayacağı bir mesele.”

“Aynen, bu alandaki arkadaşlarım sağ olsun gelişmeme çok yardımcı oluyorlar.”

“Ne güzel.”

Grup şarkıyı bitirdiğinde onları yine alkışladılar.

“Teşekkür ederiz,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Artık bugünün son şarkısına geldik. Kapanış şarkısını seçmek uzun ve zorlu bir süreçti, hangi şarkıyı söyleyeceğimizi uzun uzun düşündük ve nihayetinde bir klasikte karar kıldık. Yılbaşı programımızın kapanış şarkısı Queen grubunun başyapıtı Bohemian Rhapsody. Sınıf arkadaşlarımı alkışlarınızla yerlerine almak istiyorum.”

Kerem’le Göksel onları alkışladığında bölümün diğer öğrencileri sahne arkasından çıktı ve yerlerine geçti. Bu şarkı için büyük bir koro oluşturmuş, güzel bir prodüksiyon hazırlamışlardı. Gökhan vokalistti, piyanoyu da o çalacaktı; Yağız gitaristti, diğer öğrenciler de enstrüman çalanlar ve koroda yer alanlar olarak ikiye ayrılmıştı.

Gökhan piyanonun başına geçerken diğerleri de yerlerini aldı ve perde arkasındaki Melek hocanın işaretiyle koro şarkıya girdi. Biraz sonra Gökhan piyanoyu çalmaya ve bazı yerlerde onlara eşlik etmeye başladı.

“Tüylerim diken diken oldu,” dedi Göksel kolunu ovuşturarak. “Bu parçayı hiç beklemiyordum.”

“Olağanüstü bir performans izlemek üzeresin,” dedi Kerem. “Programdaki açık ara en sevdiğim performans.”

Koro susunca Gökhan şarkının o meşhur piyano girişini yaptı ve bir süreliğine duyulan tek şey piyanonun sesi oldu. Sadece saniyeler sonra şarkıyı söylemeye de başladı. Tıpkı şarkının canlı performanslarında grubun vokalisti ve şarkının yazarı olan Freddie Mercury’nin yaptığı gibi.

Gökhan şarkıyı kusursuz bir şekilde söylüyordu. Sesinde tek bir pürüz bile yoktu. Çoğunlukla piyanoya bakmıyordu bile, zaman zaman gözlerini kapatıyor ve arada da başını çevirip salonun içine bakıyordu. Şu an salonun içinde iki seyirci vardı ama sahne alacakları gün bu salonun insanla dolup taşacağını biliyordu.

“Mama,” derken gözlerini kapattı Gökhan. “I don’t want to die / I sometimes wish I’d never been born at all.”

(Anne / Ölmek istemiyorum / Bazen hiç doğmamış olmayı diliyorum.)

Gökhan kelimenin sonunu uzatırken Yağız da gitarla şarkıya giriş yaptı. Genç müzisyen şarkının hüzünlü gitar kısmını çalarken Gökhan da piyanonun başından kalktı. Büşra Gökhan’ın yerini alırken Gökhan da sahnenin ortasına geçti.

Performansın asıl etkileyici noktası da bundan sonra başlıyordu.

Gökhan’ın muhteşem bir şarkıcı olduğuna dair hiç şüphe yoktu fakat şu an arkasında olan koro da muhteşem şarkıcılarla doluydu. Birbirinden güzel ve eğitimli sesler şarkının koro kısmında harikalar yaratırken Göksel onların videosunu çekti. Böylesine iyi bir performans kaydedilmeyi kesinlikle hak ediyordu. Genç fotoğrafçı onların birkaç fotoğrafını da çekti.

Ritim gittikçe hızlanırken şarkının meşhur yüksek notasının olduğu kısım da geldi. Bir tenor olan Gökhan için bu yüksek notaya çıkmak hiç de zor olmadı. Genç müzisyen yüksek notaya kolaylıkla çıktı ve sesini birkaç saniye bu notada başarıyla tutup olağanüstü bir performans sergiledi.

Kerem bir ıslık çalarken Yağız, basçı ve bateristten oluşan grup da şarkıya girdi. Sahnenin en ön tarafına gelen Gökhan kafasını biraz salladıktan sonra saçlarını mikrofonu tutmayan sağ eliyle arkaya doğru attı. Yüksek notayı kusursuz bir şekilde söyleyen genç müzisyenin yüzünde keyifli bir gülüş vardı.

“So you think you can stop me and spit in my eye,” derken gözünü işaret etti Gökhan. Yumruğunu öne doğru savurdu. “So you think you can love me and leave me to die.” Başını iki yana sallayan genç müzisyen arkasını dönüp sahnenin ortasına ilerledi. “Oh, baby, can’t do this to me, baby,” kısmında sağ kolunu yana doğru açtı, ardından eliyle göğsüne vurdu. “Just gotta get out, just gotta get right outta here.”

(Demek beni durdurabileceğini ve gözüme yumruğu çakabileceğini sandın / Demek beni sevebileceğini ve sonra beni ölüme terk edebileceğini sandın / Ah bebeğim, bunu bana yapamazsın bebeğim / Buradan gitmeliyim, sadece buradan gitmeliyim)

Bu satırlar da Gökhan için anlam ifade eden satırlardı. Şarkı, listelerinde olduğu ve şarkıyı vokalist olarak söyleme şansı bulduğu için mutlu hissediyordu.

Şarkının hareketli kısmı bitince şarkı yeniden durgunlaştı ve grup kapanış kısmına geçti. Büşra piyanoda, Yağız da gitarda harikalar yaratırken koro da şarkının kapanışını söylüyordu; Gökhan da mikrofonunu mikrofon ayağına taktı ve ellerini önünde birleştirdi.

“Nothing really matters,” diyen Gökhan’ın sesi tiz ve duygu dolu çıkıyordu. Yüzünde yine o hüzün ifadesi vardı. “Anyone can see / Nothing really matters / Nothing really matters to me.”

Gökhan da susunca sahne tamamen Büşra’ya kaldı. Genç kadının piyano tuşlarında gezinen usta parmakları şarkının hüzün dolu kapanışını çaldı ve saniyeler sonra Gökhan şarkının son satırını söyleyip arkadaşıyla eş zamanlı olarak şarkıyı bitirdi:

“Any way the wind blows...”

Salonun içinden alkış ve ıslık sesleri yükselmeye başladı. Bu sefer sadece Kerem’le Göksel değil, Melek hoca ve öğrenciler de alkışlıyordu. Onlara Büşra ve Gökhan da katıldı.

“Muhteşemsiniz, muhteşem!” diye bağırdı Melek hoca. “İnanılmaz bir performanstı. Hepinizin eline, ağzına ve en çok da yüreğine sağlık. Harikasınız gençler.”

“Melek hocam haklı,” dedi Gökhan. “Hepimiz muhteşem bir iş çıkardık. Yüreğinize sağlık arkadaşlar. Siz de isterseniz ve Göksel de kabul ederse hep birlikte bir hatıra fotoğrafı çekelim.”

“Lafı ağzımdan aldın,” dedi sahnenin aşağısında duran Göksel. “Bu olağanüstü müzisyenlerin fotoğrafını çekmeyi çok isterim.”

Herkes kabul etti ve birbirine yaklaştı. Sahneden biraz uzaklaşan Göksel de açı ayarlarını yaptı.

“Gülümseyin,” dedi genç fotoğrafçı. “Garanti olsun diye birkaç tane çekeceğim, hiç bozmayın.”

Hepsi gülümsediğinde Göksel onların fotoğraflarını çekti.

“Tamamdır,” dedi Göksel. “Fotoğrafı akşama Gökhan’a gönderirim, o da sizlere ulaştırır. Bu arada hepinizin yüreğine sağlık, muhteşemdiniz.”

Birkaç tane öğrenci gülümseyerek ona teşekkür etti.

“Fotoğraflara bakabilir miyim?” diye sordu dizlerini kırarak yere çöken Gökhan. “Sevgilin olduğuma göre benim önceden görme hakkım vardır diye düşünüyorum.”

“Hım, düşünmem lazım,” dedi sahnenin aşağısında duran Göksel. “Önce görmek arkadaşlarına haksızlık olmaz mı?”

“Bence olmaz.”

“Ya bence olursa?”

“Bence sence de olmaz, olmasın yani.”

“Beni öpersen fikrim değişebilir.”

“Dudaktan mı? Burada mı? Bana göre hiç sıkıntı yok ama sen utanmaz mısın?”

“Öpersen görürsün.”

“Bak sen,” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. “Benim küçük civcivime cesaret gelmiş.”

“Çok iyi performans sergiledin ve beni çok etkiledin. Seni bayağı bir öpesim var.”

“Bu dediklerinden sonra seni öpersem senden ayrılmam çok zor olur, bence bunu erteleyelim.”

Göksel ona uzanıp erkek arkadaşının dudaklarına hızlı bir öpücük kondurdu. Onun bu hareketinden sonra onlara bakan İpek bakışlarını kaçırdı.

“O zamana kadar bununla idare edebiliriz,” dedi onun gözlerinin içine bakan Göksel. “Seni seviyorum. Performansın harikaydı.”

“Teşekkür ederim bal peteğim,” diyen Gökhan gülümsüyordu. Genç adam dudaklarını yaladı. “İlk fırsatta devamını getireceğimden şüphen olmasın.”

“Hiç yok.”

Sahnenin kenarından ayrılan Gökhan arkadaşlarının yanına gitti.

“Sahne hâkimiyetin çok iyi Gökhan,” dedi Melek hoca. “Birkaç provadan sonra buralarda fırtına estireceğine eminim.”

“Sağ olun hocam,” dedi Gökhan. “Burada yapacağımız provalardan sonra hepimiz tam anlamıyla kusursuz bir iş çıkaracağız.”

Melek hoca başka öğrencilerin yanına gidince Yağız, Gökhan’a yaklaştı.

“Ne şov yaptın be!” dedi Yağız omzuyla onu dürterek. “Artist. Amacına da ulaşmış gibisin, Göksel’in gözleri parlıyor.”

“Ne şovu be oğlum?” dedi Gökhan gülerek. “Ben sadece en sevdiğim işi her zamanki tutkumla yaptım. Göksel yokken iyi iş çıkarmadığımı mı söylüyorsun yoksa?”

“Aslında demek istemezdim ama madem konusunu açtın, Göksel varken de pek iyi iş çıkardığın söylenemez.”

“Hassiktir oradan.”

Yağız bir kahkaha patlattığında Göksel ve Kerem de dahil olmak üzere birkaç kişi ona baktı. Genç adamın o kadar gür ve içten bir kahkahası vardı ki çevresinde olan çoğu kişinin dikkatini çekiyordu.

“Bu küfre çok hazırlıksız yakalandım,” dedi Yağız sırıtmaya devam ederken. “Ne güzel sövdün öyle.”

“Tadı damağında kaldı galiba?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. “İstersen daha yaratıcı şeyler bulabilirim.”

“Aa çok ayıp, kız arkadaşının önünde küfretmeyeceksin herhâlde? Göksel, ‘Ben nasıl biriyle birlikteyim?’ demesin sonra.”

“Doğru, Göksel,” diyen Gökhan Göksel’e baktı. Genç kadının fotoğraf makinesiyle uğraştığını görünce rahat bir nefes aldı. “Oh, makinesiyle uğraşıyor. Sen bana bir daha küfrettirmeden toz ol.”

“Seni uyuz etmeye bayılıyorum ya. Valla terapi gibi.”

“Si— Hayır hayır, sövmeyeceğim. Bu sefer değil.”

Yağız gülerken Gökhan başını iki yana salladı.

“Fotoğraflara bakabilir miyim?” diye sordu Kerem.

“Tabii,” diyen Göksel başını makineden kaldırdı. “Ben de onlara bakıyordum. İlk fotoğrafı açayım da sen de bakarsın.”

Göksel kamerayı ona uzattığında Kerem aldı ve fotoğrafları incelemeye başladı. Kerem’in fotoğraf makinelerini biraz bildiği belliydi, Göksel bu yüzden hiç karışmadı.

Gökhan birkaç dakika boyunca arkadaşlarıyla konuştu, ardından sahneden inip Göksellerin yanına ilerledi.

“Büşra’yla İpek yine prova yapacak,” dedi genç adam. “Biz de grupla yine prova yapacağız ama öncesinde yanınıza uğrayayım dedim. Nasıl gidiyor? Keyif alıyor musunuz?”

“Harika vakit geçiriyoruz,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bir sürü fotoğraf ve video çektim, hepsini atarım.”

“Sabırsızlıkla bekliyorum. Kerem senden ne haber?”

“Göksel haklı,” dedi Kerem ona hak vererek. “Çok iyi vakit geçiriyoruz.”

“Bunu duyduğuma sevindim. Diyorum ki Kerem ikimizi çeksin, ne dersin balım?”

“Nerede?” diye sordu Göksel. “Sahne dolu, burada mı çekileceğiz?”

“Sahnenin ucuna oturabiliriz,” dedi Gökhan arkasını dönüp sahneye bakarak. “Güzel bir arka plan olabilir.”

“Bana uyar. Kerem bizi çeker misin?”

“Memnuniyetle,” dedi Kerem gülümseyerek. “Göksel’in çektiği fotoğrafların yanından geçemem ama elimden gelenin en iyisini yaparım.”

“Estağfurullah. Önemli olan hatıra biriktirmek, gündelik hayatta gerisinin pek de bir önemi yok.”

“Yine konuştu benim mütevazı sevgilim,” diyen Gökhan onun yanağını öptü. “Hadi birkaç poz verelim.”

Göksel’le Gökhan sahnenin ucuna oturunca Kerem de onların karşısına geçti ve birkaç tatlı poz veren çiftin fotoğraflarını çekti. Bir fotoğrafta Gökhan kolunu Göksel’in omzuna attı, diğerinde beline sardı; birinde Göksel başını onun omzuna yasladı, sonuncusunda da yanaklarını birbirine yasladılar.

“Çok tatlı çıktınız,” dedi kamerayı indiren Kerem. “Siz de bir bakın bakalım.”

Göksel’le Gökhan da fotoğrafları beğendi.

“Teşekkür ederiz,” dedi Göksel. “Çok iyi çekmişsin.”

“Eyvallah kardeşim,” dedi Gökhan da. “Çevremde iyi fotoğraf çeken ne çok kişi varmış böyle.”

“Ne sandın?” dedi Kerem gülerek. “Rica ederim gençler.”

Gökhanlar bir buçuk saat daha prova yaptıktan sonra günü bitirdiler. Okul çıkışı direkt buraya geldikleri için dinlenmeye fırsat bulamamışlardı ve provayla beraber iyiden iyiye yorulmuşlardı; Melek hoca da onları çok zorlamadan provayı bitirdi.

Gitarlarını alan Gökhan’la Yağız sahneden inip Kerem’le Göksel’in yanına ilerledi.

“Merhabalar,” diyen Gökhan, Göksel’in yanağını öptü. “Zamanınız nasıl geçti? Umarım sıkılmadınız.”

“Sıkılmak mı?” dedi Göksel kaşlarını kaldırarak. “Hayatımda geçirdiğim en keyifli birkaç saatten biriydi.”

“Göksel’e katılıyorum,” dedi Kerem ona hak vererek. “Çok iyi vakit geçirdik, çok da keyifli sohbet ettik.”

“Bunu duyduğuma sevindim,” deyip gülümsedi Gökhan. “Şimdi ne yapalım? Biz açız, siz de açsanız yemek yemeye gidebiliriz.”

“Ben de acıktım.”

“Ya sen hayatım?” dedi Gökhan, Göksel’e bakarak. “Aç mısın?”

“Çok değil ama açım,” dedi Göksel. “Nereye gidelim?”

“Doğma büyüme Fatihli olan sensin, sen seç.”

“Hım,” dedi Göksel kelimenin sonunu uzatarak. “Güzel bir yer biliyorum, buraya da çok yakın. Arabamla geçeriz, ne dersiniz beyler?”

“Anlaşılan bugün de Göksel Turizm’i deneyeceğiz,” dedi Yağız. “Yağız Turizm’i denedik, Kerem Turizm’i denedik, sıra Göksel Turizm’de. Bir tek Gökhan Turizm kaldı. Şu ehliyeti ne zaman alacaksın be oğlum?”

“Sen onu daha çok beklersin,” diyen Gökhan arkadaşının omzuna dokundu. “Okul bitecek de, ben iyi para kazanmaya başlayacağım da, kursa yazılacağım da, sınava gireceğim de, ehliyeti alacağım da sürecek arabayı bulacağım da ohoo! Ölme eşeğim ölme. Tüm bunlar gerçekleşene kadar sen müstakbel eşinle tanışır, evlenir, iki de çocuk yaparsın; benden söylemesi.”

Gruptan kahkaha sesleri yükseldi.

“Deli ya,” diyen Göksel başını onun omzuna yasladı. “Ama haklılık payın var, özellikle de sürecek araba bulma konusunda. Malum araba fiyatları öyle bir hâle gelmiş durumda ki araba mı yoksa özel jet mi alıyoruz belli değil.”

“Yarama tuz basma,” dedi Gökhan iç çekerek. “Çocukken büyüdüğümde ev, araba sahibi olacağımı düşünüyordum; şu an istediğim müzik ekipmanlarını bile alamıyorum. Neyse canım, moral bozmaya gerek yok. Bizi nereye götüreceksin?”

“Sürpriz olsun,” dedi Göksel. “İşiniz bittiyse çıkalım.”

Gökhan’la Yağız arkadaşlarıyla vedalaştıktan sonra dörtlü salondan ayrıldı. Yağız’la Kerem önde sohbet ederek yürürken Göksel’le Gökhan da onların arkasında el ele yürüyordu.

“Çok güzel fotoğraflarını çektim,” dedi Göksel ona bakarak. “Aralarında hesabına atmak isteyeceklerin olabilir.”

“Hesabımdaki son fotoğrafların hepsi senin çektiklerin,” diyen Gökhan gülümsüyordu. “Sayende amatör fotoğraflardan profesyonel fotoğraflara çok hızlı ve keskin bir geçiş yaptım. Hesabımda imzan olmasını seviyorum.”

“Sen ne güzel konuşuyorsun böyle,” dedi Göksel gülerek. Onun yanağını öpmek için ona uzandı fakat Gökhan yüzünü dönünce dudaktan öpüştüler. “Açıkçası ben de hesabındaki son fotoğrafların benim çektiklerim olmasını çok seviyorum.”

“Bugün Kerem’in çektiği fotoğrafları çok beğendim, bir tanesini gönderi olarak atacağım.”

“Cidden mi?”

“Cidden.”

“Hikayene attın ama ilk defa gönderi olarak paylaşacaksın.”

“Her şeyin bir ilki vardır.”

“Açıklamaya ne yazacaksın? Dur tahmin edeyim: Bal peteği?”

“Peteğim,” diye düzeltti Gökhan. “Sondaki m önemli.”

“Düştüm,” dedi Göksel. “Hem de çok fena düştüm.”

“Tuttum,” diyen Gökhan onu kendine çekti ve kolunu beline sardı. “Hep tutarım.”

“Ben de seni hep severim.”

“Sever misin sahiden?”

“Severim.”

“Bunu bilmek de beni hep mutlu eder. Ben de seni hep severim.”

Öpüştüler.

“Havada aşk kokusu var,” dedi Yağız başını kaldırıp derin bir nefes alırken. “Atmosferi sarmış durumda, öyle ki azottan bile daha fazla miktarda.”

Onun biraz arkasından yürüyen Gökhan’la Göksel gülüştü, bir adım öne çıkan Gökhan yavaşça onun omzuna vurdu.

“Senin yok diye kıskanma,” dedi Gökhan. “Çalış senin de olur.”

“Yok, kalsın. Siz çok tatlı bir çiftsiniz ama aşk genelde sizin aranızdaki kadar tatlı bir olay değil, özellikle bu devirde. Yalnızlık kafa rahatlığı demek.”

“Bu konuda haklısın,” dedi Göksel. Gökhan’a baktı. “Ama doğru insanın ne zaman, nerede, ne şekilde karşına çıkacağı hiç belli olmuyor.”

Gökhan gülümseyerek ona uzandı ve onun yanağını öptü.

“Neyse ki beraberiz,” dedi Kerem, Yağız’a. “Çiftimiz birbiriyle çok meşgul, biz de ikimiz sohbet ederiz.”

“Sen bunların yanında hiç yalnız kalmadın tabii,” diyen Yağız, onun omzuna kolunu attı. “Tanışma buluşmamızda yalnızdım, PES atmaya gittiğimizde yalnızdım ama fena biri olduğum için ikisi ne zaman birbirine odaklansa hemen dikkatlerini dağıtıp benimle de ilgilenmelerini sağladım. Eğer susup oturursan bunlar yüzüne bile bakmaz. Benden sana bir dost tavsiyesi.”

“Aşk olsun,” dedi Göksel. “Ne zaman yüzüne bakmadık? Hep beraber sohbet ettik, eğlendik.”

“Arada dalıp gittiniz ama ben duruma hemen el attım. Sizin gözleriniz aşktan kör olduğu için fark edemiyorsunuz ama bazen ortamdan tamamen soyutlanıp birbirinize odaklanıyorsunuz.”

“O zaman bundan sonra daha dikkatli oluruz, değil mi hayatım?”

“Olalım bakalım,” dedi Gökhan. “Bebeler ağlamasın.”

Yağız onun kafasına bir tane yapıştırdı.

“Yağız!” dedi Göksel uyarı dolu bir sesle. Onun vurduğu yere dokundu. “Düşmana vurur gibi vurdun resmen. Çok acıdı mı bir tanem?”

“Çok acıyor,” dedi Gökhan dudaklarını büzerek. “Öp de geçsin.”

Göksel onun şakağını öptü.

“İşte tam olarak bundan bahsediyorum,” dedi Yağız, Kerem’e dönerek. “Şimdi biz ses edene kadar tamamen birbirlerine odaklı kalacaklar.”

“Sen de sağlam vurdun,” dedi Kerem. “Canı harbiden yanmıştır.”

“Lan,” dedi Yağız, Gökhan’a bakıp. “İç kanama geçirme ihtimalin var mı?”

“Sanmam,” dedi Gökhan. “Ama beyin travması geçiriyor olabilirim.”

“İyi, ölmeyeceksin. Sıkıntı yok.”

“Kalleş pezevenk seni. Göksel kusura bakma hayatım ama bu herife sövmem gerekiyordu.”

“Herif mi? Yok şahsiyet deseydin bir de.”

“Sende olmayan bir şeyi sana söyleyemem.”

Kerem bir ıslık çalarken Göksel de gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

“Ben direkt varoluş travması geçiriyorum şu an,” dedi Yağız. “Hiç acımadın şerefsiz.”

“Hak ettin,” dedi Gökhan. Ona elini uzattı. “Ödeştik sayalım mı?”

“Sen 2-1 öne geçtin gibi ama sayalım hadi,” diyen Yağız onun elini sıktı. “Ödeştik.”

“Sizin maksimum atışma süreniz de bu kadar işte,” dedi Göksel. Gökhan’ın koluna girdi. “Anlaştığınızı duyduğuma sevindim.”

Göksel’in arabasına binen dörtlü yemek yiyecekleri yere geçti.

“Burayı biliyorum,” dedi Kerem. “Güzel bir yer, birkaç kez geldim.”

“Doğma büyüme Fatihli biri olarak buralar benden sorulur,” dedi Göksel gülümseyerek. “Hadi içeri geçelim.”

Masada Gökhan’la Göksel yan yana, Kerem’le de Yağız yan yana oturdu. En sevdiği üç insanla bir arada olan Gökhan grubun en neşeli üyesiydi. Biricik dostlarını ve kız arkadaşını bir arada görmekten çok hoşlanmıştı.

Biraz fikir alışverişinde bulunduktan sonra hepsi ne yiyeceğinde karar kıldı ve siparişlerini verdi.

“Karnım kazınıyor,” dedi Gökhan. “Sahne almak insanı inanılmaz acıktırıyor.”

“Al benden de o kadar,” diye ona katıldı Yağız. “Hem acıktım hem de yoruldum. Yemeği yiyelim de ufaktan kaçalım. Tabii siz çifte kumrular ayrılmak istemeyebilirsiniz, olmadı biz Kerem’le döneriz.”

“Biz hiçbir zaman ayrılmak istemiyoruz ama mecburen ayrılıyoruz.”

“Doğru,” diyen Göksel gülümsüyordu. “Sizin için yorucu bir gündü, dinlenmek ikinizin de hakkı. Sık sık görüşüyoruz zaten, bir şey olmaz.”

“İşte benim anlayışlı sevgilim,” deyip onun yanağını öptü Gökhan. “Tatlıyı yemekten önce yemiş oldum ama yapacak bir şey yok.”

“Asıl tatlı olan şey sensin.”

Göksel’le Gökhan birbirine iyice yaklaşıp konuşurken Kerem de Yağız’a döndü.

“Haklıymışsın,” dedi başını sallayarak. “İkisi de birbiriyle çok meşgul.”

“Bir bildiğim var da konuşuyorum,” dedi Yağız da ona bakarak. “Şimdi yemek gelene kadar cilveleşip dururlar. Birkaç gündür görüşmüyorlardı, hasret gidersinler.”

“Gençlere saygı duyalım.”

“Ah şu zamane gençleri,” diyen Yağız başını iki yana salladı. “Gençlik bitmiş, yazıklar olsun.”

Gülüştüler.

“Valla ben hiç yadırgamıyorum,” dedi Kerem. “Çünkü sevince benim içimden de bir Gökhan çıkıyor. Ben de romantik ve ince ruhlu biriyim.”

“Zamanında benim de içimden çıktı,” deyip iç çekti Yağız. “Sonra verdiğim fazla değer bana fazla nankörlük olarak geri döndü ve son.”

Yağız’ın son ilişkisi lise son sınıfın başında başlamıştı. Başlarda her şey çok güzeldi, kız arkadaşıyla birbirlerini çok seviyorlardı ve beraber harika vakit geçiriyorlardı. Sınav senelerinde olmalarına rağmen sınavlarına çalışacak vakti de birbirlerine ayıracak vakti de buluyorlardı ve bu zorlu süreçte birbirlerine destek oluyorlardı. Yağız konservatuvarı, kız da başka bir şehirde istediği bölümü kazanınca ayrı düşmüşlerdi ve ilişkilerindeki kırılma noktası da bundan sonra başlamıştı. Üniversitenin ilk zamanları bir şekilde yürütmüşlerdi ama sonrasında tartışmalar, kavgalar başlamış ve zamanla bir çığ gibi büyümüştü. En nihayetinde ilk senenin ikinci döneminde çift ayrılmış ve bir daha herhangi bir şekilde iletişime geçmemişti. Bundan sonra Yağız ikinci sınıfın güz dönemi bir kızla tanışmış, bir süre de flört etmişti ama hâlâ ayrılığı tam olarak atlatamadığını fark edip o kızla iletişimi kesmişti ve o zamandan beri hayatında hiç kimse yoktu. Genç adam bu ayrılığı atlatalı, önüne bakalı çok oluyordu ama yeni birileriyle tanışmayı istemiyordu. Şu an önceliği okuluydu, en büyük hedefi bu seneyi de başarıyla bitirip yazın mezun olmaktı.

“Nankörlük insanın hamurunda var,” dedi Kerem. “Doğru kişiyle tanışmak gerçekten zor, bunu doğru zamanda yapmak daha da zor. Göksel’le Gökhan bu ikisini birden başaran çiftlerden biri.”

“Çok tatlılar,” dedi Yağız gülümseyerek onlara bakıp. “Gökhan’ın Göksel’i ne kadar sevdiğini en iyi bilen kişiyim, Göksel de Gökhan’ı çok seviyor ve ona her anlamda çok iyi geliyor. Gökhan onunla tanıştıktan sonra daha neşeli, daha mutlu birine dönüştü.”

“Dostunu mutlu görmekten iyisi yok.”

“Kesinlikle öyle. Dostum mutluysa ben daha mutluyum.”

“Aynen öyle.”

Yumruklarını tokuşturdular.

Dakikalar sonra siparişleri peş peşe geldi ve masa bir anda yemeklerle, içeceklerle doldu.

“Kolamı en yakın dostlarımla ve biricik sevgilimle yiyeceğim ilk akşam yemeğine kaldıracağım,” dedi Gökhan bardağını kaldırarak. “En sevdiğim üç insanla bir arada olmak çok güzel. Bugün hep beraber burada olduğumuz için çok mutluyum. Var olun.”

“Bak bak, ortamı nasıl da duygusallaştırıyor,” dedi Yağız. Gülümsedi. “Adamsın lan. Sen de var ol.”

Dördü birden bardaklarını tokuşturdu ve yemeklerini yemeye başladı. Yemek bol sohbetli geçti. Fotoğraftan, müzikten, sanattan konuştular; okuldan, İstanbul’dan, sosyal hayatlarından bahsettiler. Ortamda Gökhan’dan sonra en mutlu olan kişi Göksel’di, genç kadın sevgilisinin en yakın arkadaşlarıyla aynı masada oturmaktan ve onlarla sohbet etmekten son derece memnundu. Yağız’ı zaten tanıyor ve seviyordu, bugün tanıştığı Kerem’i de sevdi. Genç adam akıllı, kültürlü ve pek çok konuda bilgili biriydi; Göksel onunla sohbet etmekten büyük keyif aldı.

Bir insanın sahip olduğu arkadaşlar insanın kendisi hakkında çok şey söylerdi, Gökhan’ın arkadaşları da onun bir yansımasıydı. Genç müzisyenin tıpkı kendisi gibi eğitimli, belli bir bilgi ve kültür birikimine sahip, aklı başında arkadaşları vardı.

“Karnım doyduğu için çok mutluyum,” dedi Yağız arkasına yaslanıp karnını ovalayarak. “Yemek de çok lezzetliydi. Bizi buraya getirdiğiniz için teşekkürler Göksel Hanım.”

“Rica ederim Yağız Bey,” dedi Göksel gülümseyerek. “Afiyet olsun. Lafı bile olmaz.”

“Yemek yemek muhteşem bir şey değil mi ya? Bayılıyorum. Beni bu kadar mutlu eden diğer şeyler müzik ve oyun oynamak, yemek de üçüncü sırada geliyor.”

“Obur,” dedi Gökhan ona bakarak. “Dünyaları yiyorsun ama o kadar hareketlisin ki yediğini de yakıyorsun.”

“Bu yaz yüzerek de iyi kas yaptım, vücudumu güzel şekle soktum.”

“İyisin iyi.”

“Eyvallah. Kalkalım mı? Yemekten sonra bana fena bir ağırlık çöker, o çökmeden eve gitsek iyi olacak.”

“Tamam, kalkalım. Kerem de okuldaydı zaten, yorulmuştur.”

“Yoruldum gerçekten,” dedi Kerem. “Üstelik benim yolum sizden daha da uzun.”

“Karşıya hep beraber geçeriz, metrodan sonra dağılırız.”

“İyi fikir.”

Ayaklandılar.

“Bugün bendensin,” dedi Göksel, erkek arkadaşına dönüp.

“İyi bakalım,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Kesene bereket, teşekkür ederim.”

“Afiyet bal şeker olsun.”

Hesabı ödedikten sonra işletmeden ayrıldılar. Göksel, Kerem ve Yağız’la işletmenin önünde vedalaştı.

“Tanıştığıma çok memnun oldum Kerem,” dedi Göksel. “Asıl gösteride de olursun diye düşünüyorum, o zaman tekrardan görüşürüz.”

“Orada olacağım,” dedi Kerem onaylayarak. “Ben de tanıştığıma çok memnun oldum. Kendine çok iyi bak, görüşmek üzere.”

“Sen de kendine iyi bak.”

Birbirlerine gülümseyen ikili tokalaştı. Ardından Göksel, Yağız’a döndü.

“Sen de kendine ve Gökhan’a iyi bak,” dedi Göksel. “Görüşürüz.”

“Sen o kısmı hiç merak etme,” diyen Yağız gülümsediğinde ufak gözleri iyice kısıldı. “Görüşürüz Gök, sen de kendine iyi bak.”

Göksel onunla da tokalaştı.

“O zaman biz ileride bekliyoruz,” dedi Yağız, Gökhan’a bakarak. “Sen de gelirsin.”

“Tamam kardeşim,” dedi Gökhan. “Hemen geliyorum.”

Yağız’la Kerem birkaç metre ilerlediler.

“Bugün yanımda olman benim için çok kıymetliydi,” dedi Gökhan kız arkadaşına dönüp. “Sahnedeyken hemen karşımda seni görmek, en sevdiğim şeyi en sevdiğim insanın gözlerinin içine bakarak yapmak çok güzel.”

“Asıl gösteriyi sabırsızlıkla bekliyorum,” dedi Göksel ona iyice yaklaşarak. “O gün de bugün olduğu gibi en sevdiğim şeyi yapacak ve buna en sevdiğim insanı dahil edeceğim: Senin fotoğraflarını çekeceğim.”

Öpüştüler ve birbirlerinin dudaklarına hızlı bir buse kondurmak yerine öpüşmeye birkaç saniye devam ettiler.

“Söylediğim şarkıların çoğu benim için hatırası olan ama eskisi gibi acıtmayan şarkılardı,” dedi Gökhan. Onun ellerini tutuyordu. “Bugün onları sana bakarak söylerken ise mutlu hissettim. Geçmişimin sayfalarını yırtıp atmadın, sen bana yepyeni bir defter verdin Göksel. Tüm sayfaları bembeyaz olan ve her sayfasında birbirinden güzel satırlar yazan bir defter.”

“O hâlde hak ettiğin defteri vermişim demektir,” dedi Göksel. Başını eğip alnını onun dudaklarına yasladığında Gökhan onun alnını öptü. “Bu arada haftaya doğum günümde beraberiz değil mi?”

“Doğum günün haftaya mı?” dedi Gökhan büyük bir şaşkınlıkla. “Doğru ya, tamamen unutmuşum. O gün işte olacağım, ancak akşama görüşebiliriz.”

“Hiç iyi yalan söyleyemiyorsun,” dedi Göksel gülerek. “Kafanda bir kutlama planı olduğundan ve hediyemi de çoktan hazırladığından eminim.”

“Çok da beklentiye girme derim.”

“Tamam o zaman; ben de gündüz arkadaşlarımla, akşam da ailemle kutlarım. Sen de çalışırsın.”

“Tüh tüh,” dedi Gökhan sahte bir üzüntüyle. “Başka sefere artık, seneye bakarız.”

“Aynen, şansımıza küselim.”

İkisi de gülmemek için kendini zorladı.

“O zaman ben kaçtım,” dedi Gökhan. “Arabayı dikkatli kullan ve eve geçince de haber ver lütfen.”

“Tamam, sen de yazarsın.”

“Yazarım. Seni seviyorum, görüşmek üzere bal peteğim.”

“Ben de seni seviyorum, görüşürüz sevgilim benim.”

Yeniden öpüştüler ama bu küçük bir buseden ibaret kaldı. Gökhan arkadaşlarının yanına yürürken Göksel de araca ilerledi.

“Romeo’muz da aramıza katıldığına göre gidebiliriz,” dedi Yağız. “Juliet’inden ayrılman yine çok zor oldu.”

“Ayrılmak falan demezsek sevinirim,” dedi Gökhan. “Doğum gününden konu açıldı, ben de unutmuşum gibi davrandım. Tabii ki yemedi ama salağa yatmak konusunda ısrarlı davrandım.”

“Yemez tabii, kız seni tanımıyor mu sanki? Kaç gündür plan program yapıyorsun, her şeyi günler öncesinden hallettin.”

“Hallederim. Sürpriz kutlama hazır, hediyelerim de hazır. Sabırsızlıkla 6 Aralık’ı bekliyorum.”

“Her şeyi hallettin mi?” diye sordu Kerem. Onun da bu sürprizden haberi vardı. “Valla helal olsun.”

“Evelallah,” dedi Gökhan göğsünü kabartarak. “Her şey tamam, şimdi mahkûm gibi gün sayıyorum.”

Gülüştüler.

“Birlikte kutlayacağınız ilk doğum günü,” dedi Kerem. “Bu o günü daha da özel yapıyor. Senin doğum gününde de tanışıyordunuz ama o gün bizimleydin.”

“Mesaj atıp kutlamıştı,” diyen Gökhan o günü hatırladı ve gülümsedi. “Doğum günlerinden çok kısa bahsetmiştik ama unutmamıştı. Her hareketiyle beni etkilediği dönemlerdi.”

“Sonra Romeo’ya dönüştün zaten,” dedi Yağız. Ona anlamlı bir gülümseme gönderdi. “Bir hayali karakter olsaydın kesinlikle Romeo olurdun.”

“Hiç de bile,” diye karşı çıktı Gökhan. “Bir hayali karakter olsaydım yine Gökhan Uygur olurdum. En büyük tutkusu müzik olan, müzik için ailesini bile arkasında bırakan ve İstanbul’a gelip kendisine yepyeni ve güzel insanlarla dolu bir hayat kuran Gökhan Uygur olurdum. Okuyunca bazı kısımlarında insanın yüreğini burksa da çoğunlukla gülümseten bir öyküm olurdu.”

“Vay!” diyen Yağız kelimeyi uzatarak söyledi. “Severek okuyacağım bir öykü olurdu.”

“Benim de,” dedi Kerem. “Acı tatlı bir öykü olurdu, tıpkı hayat gibi.”

“Acımazsızsın, isyankârsın,” diye şarkı söylemeye başladı Yağız. Gökhan’la Kerem gülüştü. “Vefasızsın riyakârsın / Hem günahsız hem günahkârsın hayat gibi.”

Gökhan gülerek arkadaşının omzuna kolunu atarken, “Senin ciddi kalman süren de işte bu kadar,” dedi. “Ama konuşmaya cuk oturan bir şarkı olduğunu kabul etmeliyim.”

“Her konuya uygun şarkı bulabilirim,” diyen Yağız da güldü. “Kerem hayat gibi deyince hemen şarkıya girdim.”

“Aklımın ucundan bile geçmemişti,” dedi Kerem başını eğip Gökhan’ın önünden ona bakarak. “Sen şarkıya girince çok hazırlıksız yakalandım.”

“Adamı işte böyle hazırlıksız yakalarım.”

Gülerek sohbet eden üçlü arkadaş grubu Marmaray istasyonuna doğru yürümeye devam etti.

***

Günlerden 4 Aralık’tı. Yeni yaşına girmeden önce uzun zamandır aklında olan bir şeyi gerçekleştirmek isteyen Göksel, bir süredir Gökhan’ın dövme sanatçısı arkadaşı Çağlar’la iletişim hâlindeydi. Çağlar, söylediği fotoğraf makinesi tasarımını yazın Göksel’e göndermişti fakat Göksel o dönem cesaret edemeyip yaptıramamıştı fakat aradan geçen birkaç ayın ardından dövme yaptırmayı kafasına koymuş ve Çağlar’la iletişime geçmişti. İkili beraber dövmenin üzerinde çalışmış ve dövmeye son hâlini beraber vermişti. Göksel etrafından film şeridi geçen fotoğraf makinesini kolunun iç kısmına yaptırmak üzereydi.

Göksel akşamüzeri Gökhan’ı aradı.

“Bal peteğim,” dedi Gökhan’ın neşeli sesi. “Nasılsın?”

“İyiyim, sen nasılsın?” diye sordu Göksel. “Bu ne enerji böyle? Sesinden fışkırıyor.”

“Söz konusu sen olunca enerjik olmamam mümkün mü? Yüzünü görünce, sesini duyunca hatta seni düşününce bile enerjiyle dolup taşıyorum.”

“Bak sen,” dedi Göksel keyifli bir sesle. “Ben de öyleyim. O zaman yarın görüşeceğimizi söyleyeyim de enerjin iyice yükselsin.”

“Yarın mı?” diyen Gökhan şaşırdı. “Bir planımız vardı da ben mi unuttum?”

“Artık var. Yarın okul çıkışında Caferağa’da buluşuyoruz.”

“Canıma minnet ama neden?”

“Birbirimizi görmemiz için bir neden mi olması gerek?”

“Elbette hayır ama daha önce hiç böyle bir şey yapmadığın için hâliyle şaşırdım.”

“Her şeyin bir ilki vardır, derler. Yarın Kadıköy’de görüşelim.”

“Kafamda aşırı soru işareti var ama dediğin gibi olsun, görüşelim. Bir dakika, yoksa salı günü çalışıyorum diye kendine erken doğum günü kutlaması mı hazırladın?”

Göksel kahkaha attı. “Tabii ki hayır,” dedi. “Bu işi sen hallettin. Yine inkâr edeceksin, et ama ben senin ciğerini biliyorum.”

“Nasılmış ciğerim?” diye sordu Gökhan sırıtarak.

“Sigara, alkol gibi zararlı alışkanlıkların olmadığına ve ideal kilo aralığında olduğuna göre epey sağlıklı olmalı.”

Gökhan bir kahkaha patlattığında Göksel de kıkırdadı.

“Haklısın,” dedi Gökhan az sonra. “Taş gibiyim, maşallahım var. Peki kalbimi de bilir misin? Hani senin ev sahibi olduğun kalbimi?”

“Bilmez miyim?” dedi Göksel genişçe gülümseyerek. “Onu ciğerinden de iyi biliyorum. Ne kadar sevgi dolu, nazik, kocaman ve bir o kadar da hassas olduğunu en iyi ben biliyorum.”

“Ve ona çok iyi bakıyorsun.”

“Bakarım.”

“Kızım var ya ben sana çok fena âşığım. Bak, öyle böyle değil. Aşkından ölürüm kafasında falan değilim, aksine sana o kadar âşığım ki seni her zaman sevmek için bu korkunç dünyada sonsuza kadar yaşayabilirim. Şu an o kadar yükseldim ki yanımda olsaydın seni dakikalarca öperdim.”

“Sen ne güzel şeyler söylüyorsun böyle,” diyen Göksel hem duygulanmış hem de çok sevinmişti. “Ben de sana çok âşığım, bu korkunç dünyayı varlığınla güzelleştirmene ve izini bıraktığın her şeyi değerli kılmana çok âşığım. Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum. Yarın olsun da seni doya doya öpeyim.”

“Ben de seni doya doya öpeceğim.”

“Yarını artık iple değil, çekiciyle falan çekiyorum.”

Gülüştüler.

“Kaçta buluşalım?” diye sordu Gökhan.

“Ben okuldan çıkar çıkmaz karşıya geçerim,” dedi Göksel. “Sen de okuldan çıkıp Kadıköy’e gelirsin. Akşamüzerine denk gelir, beş falan.”

“Aynen, o zaman yarın akşam beraberiz?”

“Yarın akşam beraberiz.”

“Bugün nasıldı? Neler yaptın?”

“Tüm gün evde fotoğraflarla uğraştım, eski fotoğraflara baktım falan. Senin günün nasıldı?”

“Ben de üçe kadar işteydim, sonra eve geçtim. Hafta sonu Araslar ailecek şehir dışındaydı, bu yüzden bu hafta ders yapamadık.”

“Anladım. Aslında senin için iyi olmuş, biraz dinlenirsin.”

“Aynen, hemen eve geçip yatağıma uzandım. Bu akşam yemeği de Yağız yapıyor, keyfime diyecek yok.”

“Ne güzel, pazar modunu sonundan da olsa yakalamışsın.”

“Öyle oldu. Haftaya biraz da olsa dinlenerek başlayacağım, yarın da seni görüp enerji depolaması yapacağım.”

“Ben de öyle. Yeni yaşımın yeni haftasına seninle girmek çok güzel olacak.”

“Yeni yaşının yeni haftası cidden,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Yeni yaşının her anına şahitlik edeceğim için çok mutluyum.”

“Her anında olacaksın.”

“Olacağım en güzel yer senin hayatın.”

“Sen bugün ne kadar romantiksin böyle.”

“Ben her zaman romantiğim ama bugün daha bir romantiğim, rica ederim.”

“Sen anladın işte.”

“Anlarım, hep anlarım.”

“Bir tek sen anlarsın.”

“Güzel şarkı,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Ve doğru, bir tek ben anlarım.”

“Bana şarkı söylesene. Ne istersen.”

Birkaç saniye düşünen Gökhan’ın aklına hemen bir şarkı geldi: Yaşlı Amca grubunun Yakamoz Güzeli şarkısı. Bu şarkıyı keşfedeli biraz oluyordu ve ilk andan beri Göksel’i düşünüyordu.

“Sıcak bir aralık gecesi,” diye şarkıyı söylemeye başladı Gökhan. Şarkıyı hemen tanıyan Göksel gülümsedi. “Islatır yanmış tenimi / Yaklaşır o güzel bedeni / Kendisi yakamoz güzeli.”

Yaşlı Amca demek,” dedi Göksel anlamlı bir sesle. “Ağzına sağlık. Kulaklarımın pası silindi.”

“Senin için şarkı söylemek benim için büyük bir zevk,” dedi Gökhan. “Ne zaman istersen söylerim.”

“Seni dinlemek de benim için büyük bir zevk. Böylesine güçlü, kadife gibi yumuşak ama aynı zamanda bıçak gibi keskin ve eğitimli bir sesi dinlemek çok güzel. Gerçek anlamda bülbülümsün.”

“Böyle tatlı tatlı konuşmaya devam ettiğin sürece ömrün boyunca bu sesi duyacaksın.”

“Canıma minnet.”

“Şu an fazlasıyla sıcak bir aralık gecesi oluyor,” dedi Gökhan. “Tenime dokunsan yanarsın.”

“Sen yanmaya dünden meraklı olmayasın sakın?”

“Sen de yakmaya dünden meraklısın.”

“Olabilir ama şu an annemler evde, daha fazla bu kelimeyi kullanamam.”

“Aman aman,” dedi Gökhan gözlerini büyütüp. “Engin amca duyarsa asıl yanmayı o zaman görürüm, hiç gerek yok. Hazır bana ısınmışken kendimi kara listeye aldırmayayım.”

“Bence de,” dedi Göksel gülerek. “Kara listeye alırsa sıkıntı büyük.”

“Almasın. Onlar nasıl sahi, ne yapıyorlar?”

“İyiler, çok şükür keyifleri yerinde. İş güç uğraşıp duruyorlar.”

“Sevindim. Selamımı söylersin.”

“Aleykümselam. O zaman kapatalım mı? Ben bir bizimkilere bakayım.”

“Olur, kapatalım. Ben de Yağız’a bakayım.”

“Tamam sevgilim. Sen de Yağız’a selam söyle.”

“Aleykümselam. Çok öpüyorum, yarın görüşürüz.”

“Görüşürüz bebeğim, ben de çok öptüm.”

Göksel telefonu kapattıktan sonra güldü. Gökhan’ın hiçbir şeyden haberinin olmamasını sevmişti. Göksel’in dövme yaptıracağı aklının ucundan bile geçmeyen bir ihtimaldi ve bunu bilmek Göksel’i keyiflendirmişti.

Odasından çıkan genç kadın mutfağa ilerledi. Bugün yemeği babası yapıyordu, annesi de köşede salatayı hazırlıyordu.

“Selamlar,” diye içeri girdi Göksel. İkisinin de yanağını öptü. “Gökhan’ın selamı var.”

“Aleykümselam,” dedi Güzin gülümseyerek. “Nasılmış, ne yapıyormuş?”

“İşten gelmiş, yatıp dinlendiğini söyledi. Sesi biraz yorgun ama iyi geliyordu.”

“Pazar günü işe gitmek korkunç bir şey,” dedi Engin. “Çalışma hayatımın ilk senelerinde bazen ben de gidiyordum ama terfi aldıktan sonra bu durumdan kurtuldum.”

“Gökhan’ın da son ayları. Umuyorum ki önümüzdeki yaz o da kurtuluyor.”

“Gençliğinin tadını çıkarabileceği ve severek yapabileceği bir işi olur umarım. Kafasında neler var?”

“Gökhan’ın yapmayı en sevdiği şey sahne almak, gitar çalıp şarkı söylemek. Bir yandan profesyonel olarak müzik yaparken bir yandan da mekânlarda sahne almak, konser vermek istiyor.”

“Bana kalırsa çok düzensiz, garantisiz bir iş ama sektöre tutunabilen müzisyenlerin ne kadar kazandığı da ortada. Umarım her şey gönlüne göre olur.”

“Sen ne güzel dileklerde bulunuyorsun böyle,” dedi Göksel gülümseyerek. Onun yanağını yine öptü. “Bu güzel dileklerini ona da iletebilir miyim?”

“İlet ama çok havalanmasın dediğimi de ilet. Gözüm hâlâ üstünde, ayağını denk alsın.”

“Hadi hadi, ona çok alıştın ve ısındın.”

“Seni çok mutlu ediyor, gördüğüm kadarıyla sana çok iyi davranıyor ve seni el üstünde tutuyor; tüm bunlar ona alışmam ve ısınmam konusunda çok etkili oldu ama ondan ölesiye nefret etmem de tek bir hareketine bakar, bu yüzden ayağını denk alsın diyorum.”

“Bana bir kraliçeymişim gibi davranıyor.”

“Çünkü öylesin ve elbette öyle davranacak. Benim biricik kızım daha azını hak etmiyor.”

“Sen var ya babaların en iyisi, en tatlısısın.”

“Biliyorum, teşekkür ederim.”

“Ama en mütevazısı olmadığın ortada,” diye konuşmaya dahil oldu Güzin.

“Her şeyin en’i ben olamam,” dedi Engin eşine bakarak. “Bazı noktalarda diğerlerine de yer bırakmam gerekir.”

“Tabii ki.”

Aile üyeleri gülüştü. Göksel de onlara katıldı ve ailesiyle beraber akşam yemeğini hazırlamaya girişti.

***

Ertesi gün Göksel okuldan çıktıktan sonra arabasıyla karşıya geçti, Gökhan da metroyla Kadıköy’e geçti. Göksel onu metro istasyonunun çıkışında bekliyordu, istasyondan çıkan Gökhan beyaz Hyundai’yi görünce ona ilerledi.

“Selam,” dedi camı açan Göksel. Yüzüne vuran soğuk hava genç kadını ürpertti. “Atla hadi.”

“Selam,” dedi Gökhan da. “Atlayayım bakalım.”

Gökhan arabanın önünden yürürken Göksel onu inceledi. Gökhan üstüne dizlerinin bir karış üstünde biten siyah bir kaban giymişti, içinde krem renkli boğazlı bir kazak vardı ve mavi kotu da uzun, ince bacaklarını sarıyordu. Gördüklerinden son derece memnun kalan Göksel’in dudakları yukarı kıvrıldı.

“Yeniden selamlar,” dedi ön koltuğa oturan Gökhan. O da Göksel’i süzdü. Göksel’in üstünde siyah şişme mont vardı, siyah bir kot giymişti ve içinde de mavi bir tişört vardı. Mavi tişört onun gözlerinin rengini ortaya çıkarmıştı. Genç adam da gülümsedi. “Her zamanki gibi çok güzelsin, gözlerimi kamaştırdın.”

“Ben de senin için aynı şeyleri düşünüyorum,” dedi Göksel. “Kaban çok yakışıyor.”

İkisi de birbirine uzandı ve dudakları ortada birleşti. Göksel sağ eliyle onun boynunun sol tarafına dokundu ve parmaklarını genç adamın boynundaki sol anahtarı dövmesinin üzerinde gezdirdi. Elini onun omzuna doğru indirip omzunu kavradığında Gökhan da onun belini kavradı ve onu kendine çekti. Göksel’in poposu koltuktan ayrılınca genç kadın güldü, hemen sonra Gökhan’ın dudaklarını dişlerinde hissetti.

“Gülüşümden öpmek ha?” dedi biraz geri çekilen Göksel.

“Hızımı alamadım diyelim,” dedi Gökhan. Gözleri beklentiyle parlıyordu. “Devam edelim mi?”

Göksel başını sallayınca dudakları yeniden birleşti. Gökhan onu öylesine nazik ama öylesine tutkulu öpüyordu ki genç kadın başının döndüğünü hissediyordu. Genç adamın elleri her yerdeydi; saçlarında, belinde, basenlerinde. Gökhan kolunu onun beline sardığında Göksel de ellerini onun omuzlarına atıp saçlarına dokundu. Dudakları ayrılırken gürültülü bir ses çıktı. Gökhan’ın dudaklarının sonraki durağı kız arkadaşının yanağı oldu, sonra boynunu öptü.

“Bal gibi kokuyorsun,” dedi Gökhan. “Sana boşuna bal peteği demiyorum ben.”

Gökhan başını onun boynundan kaldırdığında Göksel onu yine öptü.

“Seni seviyorum,” diye fısıldadı. “Gidelim mi?”

“Ben de seni seviyorum,” dedi Gökhan. “Gidelim ama nereye?”

“Beraber olduktan sonra fark eder mi?”

“Etmez, tabii ki etmez.”

Göksel gülümseyerek, “Seni gerçekten çok seviyorum,” dedi. Ondan uzaklaşıp bir elini direksiyona, diğerini de vites topuzuna yerleştirdi. “Hadi gidelim.”

Göksel aracı Caferağa’ya sürerken durdurduğu şarkıyı baştan başlattı. Ekrana bakan Gökhan orada yazanı okudu: Zaaf, Gözlerinden Gökyüzüne.

“Şarkının adını sevdim,” dedi Gökhan. “Girişi de hoşuma gitti. Dinleyelim bakalım.”

“Çok güzel şarkıdır,” dedi Göksel ona kısa bir bakış atarak. “Sözlerinde tanıdık şeyler var.”

Vokalist şarkıya girdiğinde ikisi de sessizce şarkıyı dinlemeye başladı. Gökhan şarkıyı ilk kez dinlediğinden emindi, şarkıyı bir süredir dinleyen Göksel’se gülümsüyordu. Bu şarkıyı seviyordu.

“Ah yangınım sana, beni anlasana,” diye başlayan nakarat kısmı geldiğinde Gökhan, yanında oturan kız arkadaşına baktı. “Gözlerinden gökyüzüne / Açılan bir kapının eşiğinden / Durmuşum, bakmışım / Seni görünce bir an şaşırmışım / Kalbinin surlarında / Esir düşüp kalmışım burada.”

Göksel’i ilk kez gördüğü anı düşündü. Kafenin kapısından çıktığında Göksel’i kapının önünde fotoğraf çekerken bulmuştu, bir an durup ona bakmıştı ve az kala tüm hayatının yanından geçip gidecekken Ahsen’in “Gök!” diye bağırmasıyla geriye dönmüştü. Kendisine seslenildiğini düşünmüştü ama yanılmıştı, o an henüz tanımadığı ama hayatının merkezine yerleşecek olan Göksel’e seslenilmişti. Göksel’le göz göze gelmişti, onun gök mavisi gözlerine ilk kez bakmıştı ve o an en yoğun hissettiği duygu şaşkınlıktı.

“Tanışma anımız,” dedi Gökhan. Genç adamın yüzünde şaşkın bir gülümseme vardı. “Bir kapı eşiğinde, gökyüzü rengindeki mavi gözlerine ilk kez bakarken ve şaşkınlık tüm bedenimde hâkimiyet kuran duyguyken. Ben kalbinin surlarında esir düşüp kalmadan hemen öncesi.”

“Sözlerinde tanıdık şeyler olduğunu söylemiştim,” dedi Göksel gülerek. “Çok güzel değil mi? Sanki bizim için yazılmış gibi.”

“Çok güzel,” diye onayladı Gökhan. “Ve çok özel. Şimdi ben günlerce sadece bu şarkıyı dinlerim.”

“İlk keşfettiğim zaman ben de sadece bu şarkıyı dinledim.”

“Ne zaman keşfettin? Neden hemen bana atmadın?”

“Biraz oldu. Bu güzel şarkıyı beraber dinleyelim ve tepkilerini canlı bir şekilde göreyim istedim.”

“Bizimle uyumlu bir şarkı olduğunu anlamıştım ama bu kadar uyumlu olacağını asla tahmin etmezdim. Adamlar resmen tanışma anımızı yazmış, çok da güzel bir beste oluşturup ortaya çok güzel bir şarkı çıkarmış.”

“Değil mi? Sözlerinden bağımsız cidden güzel bir şarkı. Fena sarıyor.”

“Kesinlikle. Bugün tüm gün bunu dinleriz artık.”

“Aynen.”

Göksel’le Gökhan Caferağa’ya geçene kadar bu şarkıyı dinledi. Çağlar’ın stüdyosuna yaklaştıklarında Gökhan etrafa şüpheli gözlerle bakmaya başladı.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordu Göksel’e dönüp. “Aklıma bir yer geliyor ama orası değildir herhâlde?”

“Neresiymiş orası?” diye sordu Göksel gülümseyerek.

“Bu gülümsemeyi biliyorum. Çağlar’a mı gidiyoruz?”

“Olabilir.”

“Dövme mi yaptırıyorsun?” dedi Gökhan neredeyse bağırarak. “Fotoğraf makinesini yaptıracaksın değil mi?”

“Sakin ol,” diyen Göksel gülümsüyordu. “Evet, fotoğraf makinesi yaptıracağım.”

“Nereye? Koluna mı?”

“Ayrıntı vermem. Gidince görürsün.”

“Çok heyecanlandım. Bas gaza, daha hızlı gidelim.”

“Önümüzdeki araçları görmüyorsun herhâlde?”

“Kornaya bas o zaman.”

“Ya da sen sakinleşmeyi deneyebilirsin. Bu daha kontrol edilebilir bir şey.”

“Hiç de bile. O kadar heyecanlandım ki bunu kontrol falan edemem. Resmen dövme yaptırmaya gidiyorsun ve benim sana önerdiğim, yakın arkadaşım olan dövme sanatçısına gidiyorsun. Vay be!”

“Çağlar’la bu süreçte bayağı konuştuk, tatlı ve işinin ehli biri.”

“Öyledir. Epeydir görüşmemiştik, sayende görüşeceğiz.”

“Hayırsız arkadaş seni.”

“Başını kaşımaya vaktin var mı diye bir sor bakalım.”

“Başını kaşımaya vaktin var mı?”

“Yok. Okul ve işten biraz zamanım kalınca onu da seninle görüşmeye ayırıyorum.”

“Çok tatlısın.”

“Öyleyimdir.”

Birkaç dakika içinde Çağlar’ın stüdyosuna vardılar. Göksel aracı yan binanın önüne park ettiğinde araçtan indiler ve el ele tutuşup stüdyonun olduğu binaya yürüdüler.

“Hazır gelmişken bir dövme de ben mi yaptırsam?” dedi Gökhan. “Canım çeker.”

“Yemek mi de canın çeksin?” diye sordu Göksel. “Dövme bu, boru değil. Yoksa aklında bir dövme mi var?”

“Son zamanlarda nota simgesiyle ilgili bir dövme yaptırmayı düşünüyorum. Bileğime boydan boya bir nota portresi yaptırmayı ve üzerine benim için anlamlı bir şarkının notalarının bir kısmını çizdirmeyi düşünüyorum ama kötü mü durur diye şüpheliyim.”

“Güzel bir fikirmiş, iyi durabilir.”

“Evet ama kaba da görünebilir, belki ileride geçici bir şey yaptırıp denerim.”

“Çok mantıklı. Peki hangi şarkının notalarını çizdirmek istiyorsun? Oyuncak Dünya mı?”

“Eğer başka bir müzisyenin şarkısını yaptıracak olsaydım kesinlikle Oyuncak Dünya’yı yaptırırdım ama kendi şarkılarımdan birini düşünüyorum. Hangisi olabileceğine karar vermedim ama düşünüyorum.”

“Vay! Bu fikri daha çok beğendim. Geçici bir dövme yaptırıp birkaç gün denemelisin mutlaka.”

“Diyorsun? Bunun üzerine düşüneceğim.”

“Düşün bakalım.”

Çağlar’ın ikinci kattaki stüdyosuna çıkıp zile bastılar. Zaten onları bekleyen Çağlar kapıyı saniyeler içinde açtı.

“Hoş geldiniz gençler,” dedi Çağlar gülümseyerek. “Buyurun içeri girin.”

“Hoş bulduk,” dedi Göksel. Gökhan’la beraber içeri girdi. “Nasılsın?”

“İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim, biraz heyecan da var.”

“İlk dövmenin heyecanıdır, iyi bilirim.” Gökhan’a döndü. “N’aber Gök?”

“İyiyim ama çok da meraklıyım. Buraya geldiğimizi az önce öğrendim. Benim için epey şaşırtıcı oldu.”

“Göksel sana sürpriz yapacağını söylemişti. Şanslısın ki son ana kadar hiçbir şey söylemedi yoksa daha da meraklanırdın.”

“O bana kıyamaz.”

“Doğru, kıyamam,” dedi Göksel gülümseyerek. “Başlayalım mı?”

“Hayhay,” dedi Çağlar başını biraz eğip. “Ben her şeyi hazırladım, koltuğa geçebilirsin.”

Göksel hayatında ilk kez dövme koltuğuna oturdu. Montunu çıkardığında içine giydiği mavi tişörtün kısa kollu olduğu anlaşıldı. Genç kadın montunu Gökhan’a uzattığında Gökhan montu aldı ve vestiyere astı.

“Tasarımı çıkartıyorum,” dedi Çağlar. “Koluna yapıştırdıktan sonra dövmeye başlayabiliriz.”

“Sen buraya gel,” dedi Göksel eliyle Gökhan’ı çağırarak. “Dövmeyi kolumdayken göreceksin.”

“Bu gidişle yapıldıktan sonra ancak göreceğim,” diyen Gökhan sandalyeyi çekip Göksel’in ayak ucuna oturdu. “Ben ne dövmesi yaptıracağımı sana söylemedim diye intikam alıyorsun değil mi?”

“Olabilir. Hep sen mi gizemli takılacaksın? Biraz da ben gizemli takılayım.”

“Bunu Instagram hesabında adı bile yazmayan, kendisiyle ilgili en ufak bir ipucu bile olmayan sen mi söylüyorsun? Cinsiyetin hakkında bile hiçbir fikrim yoktu.”

“Ne diyebilirim ki? İkimiz de gizemli takılmayı seviyoruz.”

“Evet.”

Çağlar onların yanına geldiğinde elinde Göksel’in koluna yapacağı fotoğraf makinesi dövmesinin çıktısı vardı.

“Bakmıyorum,” dedi Gökhan bakışlarını tavana çevirip. “İstediğin gibi kolundayken göreceğim.”

“Aferin,” dedi Göksel gülerek. “Çağlar başlayabiliriz.”

Çağlar dövmeyi yapacağı yeri temizledikten sonra özel bir malzemeden yapılan kâğıdı onun koluna yapıştırdı ve dövmenin baskısını Göksel’in koluna çıkardı. Makinenin rengi çok yoğun olmaması adına koyu gri tonlarında seçilmişti, makinenin etrafından geçen film şeritlerinde ise pembe, mavi ve sarı kullanılmıştı. Çağlar makinenin çevresine birkaç mavi bulut ve yıldızları temsil eden birkaç sarı ışıltı katmayı teklif ettiğinde Göksel fikri çok beğenerek kabul etmişti ve bu iki simge dövmeye hoş bir hareketlilik daha katmıştı.

“Bakabilirsin,” dedi Göksel. “Dövme hazır.”

Gökhan bakışlarını tavandan ayırıp Göksel’in koluna indirdiğinde yüzüne önce bir şaşkınlık ifadesi yayıldı. Genç adam uzun saniyeler boyunca dikkatle dövmeyi inceledikten sonra yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı ve aralanan dudaklarından dişleri göründü.

“Gördüğüm en güzel dövmelerden biri,” dedi samimiyetle. “Muazzam olmuş. Beraber şahane bir iş çıkarmışsınız.”

“Ölene kadar mutlulukla bedenimde taşıyacağım bir dövme olacak,” dedi Göksel. “Ben istediklerimi Çağlar’a söyledim, o söylediklerimin üstüne çok güzel şeyler katıp ortaya muhteşem bir tasarım çıkardı.”

“Fikrin çok güzeldi,” dedi Çağlar. “Oldukça yaratıcı birisin, ilhamımı uyandırdın ve seni temin ederim ki bu pek de sık başıma gelmez. Hazırsan dövmeye başlayalım mı?”

“Hazırım, başlayalım.”

Çağlar dövmeyi yapmaya başladığında Göksel’in gözleri dövmenin üzerindeydi. Genç kadın iğnenin vücuduna girişini gözlerini kısarak izliyordu. Canı çok yanmıyordu, iğne kolunda sinek ısırığı gibi bir acı bırakıyordu sadece.

“Ne durumdasın?” diye sordu Gökhan. “Canın yanıyor mu?”

“Hayır,” dedi Göksel ona bakarak. “Sinek ısırığı gibi.”

“Çok acımadığını söylemiştim.”

“Epilasyon ve ağda acısından sonra vız geldi.”

Gülüştüler.

“Kadınların acı eşiği biz erkeklere göre daha yüksek,” dedi Çağlar. “Kadın müşterilerimle daha rahat çalışıyorum. Dediğin gibi ağda ve epilasyon sayesinde deri üstü acılara çok alışkınsınız.”

“Bir süre sonra vücut alışıyor ve acıya bağışıklık kazanıyor adeta,” dedi Göksel. Bakışlarını Çağlar’dan alıp dövmeye indirdi. “Ben çok rahatım, sen de rahatına bak lütfen.”

“Bu durumda fotoğraf çekme işi de bana düşüyor,” dedi Gökhan. “Benim telefonum tost makinesi gibi çektiği için seninkini rica edeceğim balım.”

“Çantamda.”

Gökhan kucağında duran Göksel’in çantasını açtı ve içinden telefonu çıkardı. Kamerayı açıp Göksel’i kadraja aldı.

“Hep kameranın arkasında olacak hâlin yok ya,” dedi Gökhan. Göksel ona baktığında deklanşöre bastı. “Biraz da kameranın önünde ol, fotoğrafları güzelleştir.”

“Stüdyoda romantik anlar,” diyen Çağlar gülüyordu. “Burada olduğunuz sürece burayı bir aşk yuvasına çevireceksiniz, anlaşıldı.”

“Biz bulunduğumuz her yeri aşk yuvasına çeviriyoruz.”

“Doğru,” dedi Göksel ona katılarak. “Rahatsız olmazsın umarım?”

“Elbette olmam,” dedi Çağlar. “Aşk güzel bir duygu, keyfinize bakın.”

“Bizim hâlimizden anlarsın tabii,” dedi Gökhan ona anlamlı bir bakış atarak. “Seninkiyle nasıl gidiyor?”

“Çok iyi. Maşallah deyin, nazar değmesin.”

“Maşallah maşallah. Bayağıdır berabersiniz, ne kadar olacak?”

“Bir buçuk seneyi ardımızda bıraktık, yazın ikinci senemiz olacak.”

“Ne güzel.”

“Kız arkadaşın ne yapıyor?” diye sordu Göksel. Çağlar’la hep dövme hakkında konuştuğu için onun özel hayatına dair hiçbir şey bilmiyordu, sevgilisi olduğunu da şu an öğrenmişti.

“Grafik tasarımcı,” diye cevapladı Çağlar. “Bir yayınevinde çalışıyor. Sanırım bahsetmedim, ben de üniversitede Grafik Tasarımı okudum ama üniversiteden tanışmıyoruz; arkadaş ortamında tanıştık.”

“Bahsettiğini hatırlamıyorum ama şu an işinde nasıl bu kadar iyi olduğunu anladım.”

“Teşekkür ederim. Eğitimini almak elbette çok şey kattı ama her alanda olduğu gibi bu alanda da iş insanın kendisinde bitiyor. Kaç gece uykusuz kalıp çizim yaptığımı, kalem tutmaktan uyuşan parmaklarımı en iyi ben bilirim.”

“Çaba sarf etmeden hiçbir şey başarılmaz.”

“Kesinlikle.”

Dakikalar geçtikçe Göksel’in dövmesinde tamamlanan kısımlar arttı. Çağlar makinenin gövdesini bitirdikten sonra etrafındaki film şeridini çizmeye geçti. Genç dövme sanatçısı çalışırken sessizdi ve yüzünde büyük bir ciddiyet vardı. Pürdikkat yaptığı işe odaklanmıştı. Onun yüzündeki bu dikkatli ve odaklanmış ifadeyi izlemek Göksel’in hoşuna gitti. Eğer şu an dövme yaptıran kişi olmasaydı Çağlar’ın fotoğraflarını çekerdi.

“Ne durumdasın?” diye sordu Çağlar, başını kaldırıp Göksel’e bakarak. “Canın yanıyor mu?”

“Hayır,” dedi Göksel başını iki yana sallayarak. “Ben gayet iyiyim ama sen yorulduysan biraz mola verebiliriz.”

“Aslında bir sigara içsem fena olmaz. Beş dakika sonra devam edelim mi?”

“Olur.”

Ayağa kalkan Çağlar pencereye ilerledi ve camın önüne koyduğu sigara paketinden bir dal çıkarıp yine aynı yerdeki çakmağıyla sigarasını tutuşturdu.

Çağlar gittikten sonra Gökhan sandalyeden kalkıp Çağlar’ın yerine oturdu ve Göksel’in dövmesine yakından baktı.

“Muhteşem oluyor,” dedi genç adam saf bir hayranlıkla. Başparmağını ve işaret parmağını dövmenin altıyla üstüne bastırıp dövmeyi inceledi. “Bembeyaz olduğun için renkler de çok daha canlı görünüyor. Çok yakıştı.”

“Daha dur, bitmedi,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bitsin, iyileşsin de ondan sonra yorum yap.”

“Dövme kendini baştan belli eder ve seninki de muhteşem olduğunu şimdiden belli ediyor.”

“Benim de çok hoşuma gitti. Mutlulukla taşıyacağım.”

Gökhan ona uzanıp dudaklarını kız arkadaşının dudaklarına bastırdı. Öpüştüklerinde öpüşme sesi stüdyoda yankılandı.

“Aile var, ayıp ayıp,” diye seslendi Çağlar. “Burası düzgün ve temiz bir müessese.”

“Aileler nasıl oluşuyor sanıyorsun?” diye cevap verdi Gökhan. “İlk adımı böyle başlıyor.”

“Uygulamalı eğitim diyorsun. O da iyiymiş.”

“Konu öpüşmeden nasıl aile oluşumuna geldi?” diye sordu Göksel. “Siz erkeklerin konuyu cinselliğe çekme hızı takdire şayan.”

“Al işte,” dedi Çağlar elini kaldırarak. “Konu yine döndü dolaştı ve biz erkeklere geldi. Ulan Gökhan hep senin yüzünden.”

“Ben ne yaptım lan?” dedi Gökhan. “Ben sevgilimi öptüm, lafı sen attın.”

“Lafı aile oluşumuna da sen getirdin.”

“Ama sonuç olarak konuyu sen başlattın.”

“Ve ben de tam şu an sonlandırıyorum,” diye araya girdi Göksel. “Yeter.”

“Hım, dominant kadın ayakları ha?” dedi Gökhan ona dönerek. “Bir daha yeter desene.”

“Sen tek kelime bile etme,” dedi Göksel gözlerini kısarak. “Hepsi senin başının altından çıktı.”

“Pardon?” diyen Gökhan’ın sesi biraz yükseldi ve inceldi. “Duvarla öpüşmedim ya, seninle öpüştüm. Bu işte beraberiz, yani suç ortağıyız.”

“Tamam öpüştük ama konuyu aile oluşumuna sen getirdin. Senin aklından neler geçiyor böyle?”

“Çok güzel şeyler geçiyor,” dedi Gökhan ona iyice yaklaşarak. Burunları birbirine değmek üzereydi. “Biraz bahsetmemi ister misin?”

“Hayır,” dedi Göksel net bir sesle ve ondan uzaklaştı. “Hadi yerine geç, Çağlar da şimdi döner.”

“Ah, kalbim,” diyen Gökhan acı dolu bir yüz ifadesiyle sol göğsüne dokundu. “Yerinden söküldü, ayaklar altına alındı, binlerce parçaya bölündü ve ateşe verildi.”

“Şapşal,” dedi Göksel gülerek. “Beni utandırdığın için biraz burnunu sürtmek istedim.”

“Benim utangaç sevgilim,” dedi Gökhan gülümseyerek. Hemen ardından onun yüzünü ellerinin arasına aldı. “Baş başa kaldığımızda bu konuyu yeniden ele alabilir miyiz peki?”

“Aslında sen alabilirsin.”

“Harbi mi?”

“Evet, mesela gece. Uyumadan önce düşünürsen rüyanda görebilirsin.”

“Of!” deyip ondan uzaklaştı Gökhan. “Bunun geleceğini tahmin ediyordum.”

“Aferin, beni tanıyorsun.”

“Tanımaz mıyım canım?”

Sigarasını içen Çağlar onların yanına döndü.

“Gökhan Bey dövmeye siz devam edeceksiniz anlaşılan?” dedi Çağlar. “Sizin de dövme yaptığınızı bilmiyordum, yeni mi başladınız?”

“Zor bir iş olduğuna karar verdim,” diyen Gökhan sandalyeden kalktı. “Bu yüzden işi ustasına bırakıyorum.”

“Teşekkürler efendim.”

Çağlar dövmenin kalanını da yine aynı sessizlik ve ciddiyet içinde yaptı. Dövmenin sonlarına doğru ince işler kaldığı için genç dövme sanatçısı ekstra dikkatliydi. Kameranın çevresindeki mavi bulutları ve yıldızı temsil eden sarı parıltıları Göksel’in koluna incelikle işledi. Aradan geçen uzun dakikaların ardından dövme bitti ve Çağlar dövmenin üzerini son bir kez sildi.

“İşte bu kadar,” dedi Çağlar gülümseyerek. “Hadi geçmiş olsun.”

“Ellerine, emeğine sağlık,” diyen Göksel kolunu kaldırıp dövmesine baktı. “Harika oldu.”

“Sana da çok yakıştı. Güle güle kullan.”

“Çok teşekkür ederim. Ömrüm boyunca mutlulukla taşıyacağım bir dövme olacak.”

“Ben de bakayım,” deyip ayağa kalktı Gökhan ve Göksel’in yanına ilerleyip dövmeye baktı. Genç adam bir ıslık çaldı. “Efsane olmuş, efsane. Kadrajdaki Dünyalar isminde bir hesabı olan harika bir fotoğrafçıya yaraşır bir dövme oldu.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çocukluğumdan beri en büyük tutkum olan fotoğrafçılığın hakkını verdim.”

“Hem de muazzam bir şekilde.”

Onun kolunu tutan Gökhan genç kadını bileğinden öptü.

“İkinciye de birazdan başlayalım,” dedi Çağlar. “Olur mu?”

“Ne ikincisi?” dedi Gökhan şaşırarak. “Dövme mi?”

“Evet,” diyen Göksel sırıtıyordu. “İkinci bir dövme de yaptıracağım ama minicik bir şey olacak.”

“Ne dövmesi? Ben daha ilkinin şokunu atlatamamışken ikincisi geliyor.”

“Onu yapılınca görürsün. Küçük bir dövme olduğu için kısa sürecektir zaten, biraz beklemeni rica edeceğim.”

“Arkamdan çevirdiğin işleri hayretle izliyorum.”

“Bazen fena olduğumu söylemiştim.”

“Şu an uygulamalı olarak görüyorum.”

Biraz sonra Çağlar geri döndü. İşlemin daha kolay olması için Göksel başını dövme koltuğuna yaslayıp boynunu iyice açtı.

“Bir de boynuna mı yaptırıyorsun?” dedi Gökhan şaşkınlıkla. “Bombaları peş peşe patlatıyorsun, artık yetişemiyorum.”

“Yirmi ikinci yaş günüme girerken çok radikal kararlar aldım,” diye yanıtladı Göksel. “Yirmi ikinci yaşıma iki dövmeyle girmek güzel olur diye düşündüm.”

“Ne yaptırdığını çok merak ediyorum ama bitene kadar mecburen burada oturup kafamda türlü türlü senaryolar kuracağım. Ne yaptırıyor olabilirsin ki? Hem de boynuna? Kalp, yıldız gibi bir şey mi?”

“Alakası bile yok,” dedi Göksel gülümseyerek. “Fotoğraf gibi çok sevdiğim bir şeyin simgesini yaptırıyorum, çok kıymetli bir ikinci anlamı da var.”

“Allah Allah,” dedi Gökhan düşünceli bir sesle. “Biraz daha ipucu versene.”

“Veremem.”

“Ama ben sana dövmelerimle ilgili ipucu vermiştim.”

“Vermeseydin, dermişim. Senin dövmelerin gökle ilgiliydi, benimki de ruhla ilgili.”

“Ruh mu?” dedi Gökhan şaşkına dönerek. “Ne ruhu be?”

Göksel güldüğünde Çağlar da gülümsedi.

“Hayalet,” diye şaka yaptı Göksel. “Beyaz perde giyenlerden.”

“Ha ha, çok komik,” dedi Gökhan. “Şaka yapma, ciddi soruyorum.”

“Ben de ciddi söylüyorum: Ruhla ilgili bir dövme yaptırıyorum ama asla ayrıntı vermem. Çok bile söyledim.”

“Ruh dediğin şey benlik olabilir, yani senin için çok kişisel bir anlamı olan bir şey olabilir. Fotoğraf makinesi gibi.”

“Olabilir,” dedi Göksel kaçamak bir cevap vererek. “Bu kadar sabırsız olduğunu bilmezdim. Bekle de gör işte.”

“Söylemesi kolay.”

“Yapması da çok zor olmasa gerek.”

“Tabii canım, ne demezsin?”

Çağlar kalemle dövmeyi Göksel’in boynuna çizdikten sonra dövme makinesini eline aldı ve çizdiği şekli Göksel’in kulak arkasına işlemeye başladı.

“Bu ortalamanın üstünde acıtıyor,” dedi Göksel yüzünü buruşturup. “Neyse ki küçük bir dövme olacak, dayanırım.”

“Dayanamazsan söyle,” dedi Çağlar. “Mola veririz.”

“Tamamdır.”

İkili sadece bir kez mola verdi, o da üç dakika kadar sürdü. Çağlar yerinden bile kalkmadan kız arkadaşına mesaj attı, Göksel de biraz soluklandı. Hemen ardından kaldıkları yerden devam ettiler ve dakikalar içinde Çağlar bu ikinci dövmeyi de bitirdi.

“İşte bu kadar,” dedi makinesini sehpaya koyan Çağlar. “Geçmiş olsun.”

“Ellerine sağlık,” dedi Göksel. “Fotoğrafını çeker misin? Bakmak istiyorum.”

“Elbette.”

Çağlar kendi telefonundan onun dövmesini çekti ve Göksel’e gösterdi.

“Çok güzel olmuş,” dedi duygulanan Göksel. “Minimal ve hoş, tam da istediğim gibi. Ellerine, yüreğine, emeğine sağlık. Çok teşekkür ederim.”

“Asıl ben teşekkür ederim,” dedi Çağlar gülümseyerek. “Güzel günlerde kullan.”

“Ben de bakmak istiyorum,” dedi sandalyede oturan Gökhan. “Artık bakabilir miyim?”

“Bakabilirsin,” diyen Göksel doğruldu. “Gel de incele.”

Sandalyeden kalkan Gökhan, Göksel’in yanına oturdu. Genç kadın saçlarını boynundan çekince sağ kulağının arkasına yaptırdığı dövme ortaya çıktı. Dövmeyi gören Gökhan’ın gözleri irileşti, dudakları aralandı.

Göksel boynuna bir sol anahtarı dövmesi yaptırmıştı.

“Dövme tasarımını ve yerini çalmış oldum ama sorun etmezsin bence,” dedi Göksel gülümseyerek. “En sevdiğim dövmen olduğunu biliyorsun, büyük bir müziksever de olunca neden kendi vücudumda da bir sol anahtarı dövmesi olmasın diye düşündüm.”

Gökhan’ın gözleri dolduğunda genç adam gözlerini aceleyle sildi ama kahverengi gözleri hemen yine parladı.

“Kızım var ya,” dedi Gökhan yukarı bakarak. “Biraz kendime geleyim, konuşacağım.”

Sandalyesinden kalkan Çağlar onları yalnız bırakıp pencere kenarına ilerledi.

“Çok tatlısın,” diyen Göksel gülüyordu. Ona uzanıp onun yanağını öptü. “Sakın ağlayayım deme, ben de ağlarım. Bak zaten canım yandı, ağlamaya çok yatkın bir durumdayım.”

“Hayır hayır, sen ağlama. Çok duygulandım ama hemen kendime geleceğim, söz.”

Gökhan yeniden onun dövmesine baktığında geniş bir gülümseme yüzünü süsledi. Sol anahtarının tasarımı kendi dövmesiyle birebir aynıydı, tek fark Göksel’in dövmesi daha yukarıda kalıyordu ve boyutu da daha küçüktü.

“Senin solunda, benimki de sağda olsun istedim,” dedi Göksel. “Karşı karşıya durduğumuzda da aynı tarafta olacaklar.”

“Neleri düşünmüşsün,” dedi Gökhan gülerek. “Solundaydım, artık sağında da ben varım ha?”

“Aynen öyle.”

“Ruh meselesini de şimdi anlıyorum: Müzik ruhun gıdasıdır.

“Aslında anlayacağını düşünmüştüm ama beni şaşırttın.”

“Aklıma bile gelmedi. Direkt seninle ilgili şeyleri düşündüm, müzik aklımın ucundan bile geçmedi. Oysaki ne kadar büyük bir müziksever olduğunu da biliyorum.”

“Fotoğraf makinesinden sonra yine onun gibi bir şey yaptıracağımı düşündün, sen de haklısın.”

“Nasıl da yakıştı ama,” diyen Gökhan parmağının ucuyla onun dövmesine belli belirsiz dokundu. “Seni artık hep burandan öpeceğim biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum,” dedi Göksel başını sallayarak. Ona yaklaşıp dudaklarını Gökhan’ın boynundaki sol anahtarı dövmesine bastırdı. “Benim seni burandan öpmem gibi.”

Gökhan ona uzanıp onu öpmeye başladığında Göksel yan gözle Çağlar’a bakma ihtiyacı hissetti. Camın önünde duran Çağlar sırtı onlara dönük bir şekilde sigara içiyordu. Rahatlayan Göksel erkek arkadaşına karşılık verdi ve genç çift yoğun bir öpüşme yaşadı.

“Ruhumu müzik kadar besliyorsun,” dedi Gökhan. Onun yanağını öptü. “Benim için müzik kadar şifalısın.” Burnunu öptü. “Müziğimin en büyük ilham kaynağısın. Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum,” diye fısıldadı Göksel. “Müzik seni tanıdıktan sonra daha anlamlı oldu. Müzik bizi bir araya getiren şeydi, şimdiyse ikimizin vücudunda da izi var.”

“Kulağa abartılı gelecek olabilir ama seni evrendeki son müzik bitene kadar seveceğimden eminim.”

Göksel bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.

“Ben de,” diye fısıldadı genç kadın. “Son müzik bitene kadar.”

Öpüştüler.

“Borcumu ödeyeyim de gidelim,” dedi Göksel. “Sana yemek ısmarlayacağım.”

“Ne ısmarlayacaksın?” diye sordu Gökhan.

“Ne istersen.”

“Hım, o zaman hamburger yiyelim mi?”

“Olur, yiyelim.”

İkisi de ayaklandığında Çağlar dönüp onlara baktı.

“Biz ufaktan kaçalım,” dedi Göksel. “Ödemeyi yapacağım.”

“Hayhay,” diyen Çağlar sigarasını söndürdü ve onların yanına ilerledi. “Nasıl ödeyeceksin?”

“Karttan geçelim.”

“Tamamdır.”

Çağlar pos cihazına dövmenin ücretini girdi.

“Bu fotoğraf makinesi için söylediğin fiyat,” dedi Göksel. “Sol anahtarı?”

“Benden sana küçük bir doğum günü hediyesi olsun,” dedi Çağlar gülümseyerek. “Güle güle kullan.”

“Çok düşüncelisin, çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Umarım sevdiklerinle geçireceğin nice güzel senelerin olur. Mutlu yıllar.”

“Çok teşekkür ederim.”

Göksel çok mutlu olmuştu. Çağlar büyük bir centilmenlik yapmıştı.

Göksel dövmenin ücretini ödedi.

“Dövme yaptırmak bir tür bağımlılıktır,” dedi Çağlar. “Aklında başka şeyler olursa numaram sende var.”

“Tamam,” dedi Göksel gülerek. “İyileşme sürecinde de gerekirse iletişime geçebilirim değil mi?”

“Elbette. Herhangi bir konuda yazabilirsin, arayabilirsin.”

“Çok teşekkür ederim. Yeniden ellerine, emeğine sağlık.”

“Asıl ben teşekkür ederim.”

Çağlar’la Göksel tokalaştıktan sonra Gökhan da arkadaşıyla tokalaştı.

“Eyvallah kardeşim,” dedi Gökhan. “Kendine çok iyi bak, görüşmek üzere.”

“Görüşürüz gençler, siz de kendinize iyi bakın.”

Gökhan’la Göksel, Çağlar’ın stüdyosundan ayrıldı ve arabaya binip yakınlardaki meşhur bir hamburgerciye gitti. İçerisi yine kalabalıktı ama genç çift duvar kenarında iki kişilik boş bir masa buldu ve masaya kuruldu.

“Kolun ne durumda?” diye sordu Gökhan. “Araba sürerken sıkıntı çıkardı mı?”

“Hayır, iyiyim,” dedi Göksel. “Ufaktan bir sızı var ama dayanılmayacak bir şey değil, hallediyorum.”

“Öpeyim de geçsin.”

Montunu çıkarıp sandalyenin arkasına asan Göksel ona kolunu uzattığında Gökhan onun dövmesinin üstüne pamuk gibi yumuşacık ve narin bir buse kondurdu.

“Geçti mi?” diye sordu Gökhan küçük bir oğlan çocuğu gibi.

“Geçti,” dedi Göksel gülümseyerek. “Geçmemesi mümkün mü?”

“Değil.”

Hangi hamburgeri yiyeceklerini kararlaştıran ikili siparişlerini verdi.

“Karnım kazınıyor resmen,” dedi Göksel. “Öğle yemeğinde sadece bir kase çorba içtim, bunca saattir onunla duruyorum.”

“Neden başka şey yemedin?” diye sordu Gökhan. “Karnını güzelce doyursaydın ya bal peteğim.”

“Canım istemedi. Dövmenin heyecanı iştahımı kapattı.”

“Sen de haklısın. Birazdan karnını güzelce doyurursun.”

“Aynen, beraber yeriz.”

“Yemekten önce fotoğraf çekelim,” dedi Gökhan. “Bugünden mutlaka hatıra kalmalı.”

“Çekelim,” diyen Göksel telefonunu çıkardı. “Ben mi çekeyim yoksa sen mi çekersin?”

“Ben çekeyim.”

Gökhan telefonu eline aldı ve uzun kolunu ileri uzatıp ikisini birden kadraja aldı. İkili birkaç fotoğraf çekildi.

“Buranın ışığı da güzel bak,” dedi Gökhan. Fotoğrafları açınca gülümsedi. “Çok iyi çıkmışız.”

Genç çift fotoğrafları inceledi.

“Ben de çok beğendim,” dedi Göksel. “Bugünden güzel hatıralar olarak kalacaklar.”

“Kesinlikle. Peki boynundaki dövmeyi yakından çekebilir miyim?”

“Çek bakalım, maharetlerini göster.”

Göksel saçlarını çekip dövmesini açıkta bıraktığında Gökhan dövmenin birkaç fotoğrafını çekti. Genç adam kız arkadaşından fotoğraf çekmeye dair çok şey öğrenmişti ve şu an aylar öncesine göre çok daha iyi fotoğraflar çekiyordu.

“Belki hesabıma atarım,” dedi Gökhan. “Atmamdan rahatsız olur musun?”

“Aksine çok mutlu olurum,” dedi Göksel gülümseyerek. “Fotoğraflara bakabilir miyim?”

“Tabii ki.”

Göksel fotoğraflara bakınca memnun bir ifadeyle başını salladı.

“Birkaç minik dokunuş bırakayım,” dedi genç kadın. “Ondan sonra çok daha iyi olurlar, sen de istediğini hikayene atarsın.”

“Olur,” dedi Gökhan. “İşi ustasına bırakıyorum.”

Dakikalar sonra hamburgerleri geldi ve karnı aç olan ikili tüm dikkatini hamburger yemeye verdi. İkisi de buranın hamburgerlerini seviyordu. Gökhan buraya düzenli aralıklarla geliyordu, Göksel de birkaç kez gelmişti.

“Doydun mu?” diye sordu Gökhan, ikisi de yemeğini bitirdiğinde.

“Hem de tıka basa,” dedi Göksel peçeteyle ağzını sildikten sonra. “Peki ya sen?”

“Ben de doydum. Her zamanki gibi çok lezzetliydi, buraya bayılıyorum.”

“Gerçekten çok lezzetli. Arada gelelim yine.”

“Gelelim güzelim, sen yeter ki iste.”

“İstemem yeter mi?”

“Yeter, her şeye yeter.”

Göksel onun elini tutup hafifçe sıktığında ikisi de gülümsedi.

“21’inci yaşımın son gününü seninle geçirdiğim için çok mutluyum,” dedi Göksel. “Asla unutamayacağım bir gün oldu.”

“Benim de öyle,” dedi Gökhan. “Bana yaşattığın bu şoku hiç unutmayacağım. Ailen biliyor değil mi?”

“Biliyorlar. Dövmeleri pek sevmezler ama fotoğraf makinesinin benim için ne anlama geldiğini biliyorlar, tasarımı gösterdiğimde de çok beğendiler.”

“Sol anahtarı?”

“Onu da söyledim. Müzikle ilgili bir işareti kulağımın arkasına yaptırma fikrini yaratıcı buldular.”

“Ne aileler var be!” dedi Gökhan. “Çok anlayışlılar. Benimkiler şu anki tarzımı görse annem fenalık, babam da kalp krizi geçirirdi.”

Göksel kıkırdadı. “Bu konuda çok şanslı olduğumu biliyorum ve bunun için şükrediyorum.”

“Gerçekten şanslısın ama şeyi merak ediyorum: Dövme yaptıracağını duyunca Engin amca biraz da olsa fenalaşmadı mı?”

Göksel bir kahkaha attıktan sonra, “Deli,” dedi. “Dövme yaptırmayı düşündüğümü söylediğimde, ‘Ne dövmesi?’ diye yükseldi, neye uğradığını şaşırdı ama fotoğraf makinesi yaptırmak istediğimden bahsedince ve tasarımı da gösterince daha ılımlı yaklaştı. Annem de çok onaylamadı, bir ömür vücudumda taşıyacağımı ve kararımı iyi vermem gerektiğini söyledi. Ben de bunun üzerinde uzun zamandır düşündüğümü ve bunu gerçekten istediğimi söylediğimde ikisi de kararıma saygı duydu.”

“Keşke dövmeleri gördüklerinde verecekleri tepkiyi görebilseydim. Bunu kaçıracağım için çok üzgünüm.”

“İstiyorsan benimle eve gel, hem tepkilerini görürsün hem de onlara tanışmış olursun.”

“Yok canım, ben almayayım,” dedi Gökhan gözlerini büyüterek. Göksel’in ebeveynleriyle tanışmaya hâlâ hazır değildi. “Sen anlatırsın.”

“Nasıl istersen.”

Gökhan ona uzanıp onun yanağını öptü.

“Yarın işte misin şimdi?” diye sordu Göksel gözlerini biraz açarak. “Sabahtan akşama kadar?”

“Bilmem, işte miyim?” dedi Gökhan gülerek.

“Bir de bana fena dersin.”

“İki fena birbirimizi bulmuşuz.”

“Gerçekten işte olacaksan Ahsen’le beraber yemek yemeye gideceğim.”

“Gidin.”

“Aklımda bir şeyler var ama yarın olunca göreceğim artık.”

“Ne var?”

“Söylemem.”

“İyi bakalım.”

“Kalkalım mı?” diye sordu Göksel. “Çok geçe kalmadan eve gitsem iyi olacak. Yarın için biraz hazırlık yapacağım. Duş, bakım, kıyafet seçimi vesaire.”

“Ne giyeceksin?”

“Söylemem, gelirsen görürsün.”

“İpucu?”

“Elbise giyeceğim.”

“Şık bir elbise mi?”

“Evet.”

“Kırmızı ruj?”

“Hayır,” dedi Göksel gülerek. “Pembe sürmeyi düşünüyorum.”

“Bence kırmızı sür. Canlı bir kırmızı.”

“Öyle mi dersin?”

“Evet. Elbisen hangi renk?”

“Siyah.”

“Çok güzel olur.”

“Ama göremeyeceksin.”

“Belki de görürüm, belli olmaz.”

“Bu konuyu sabaha kadar konuşabiliriz, bu yüzden daha da uzatmadan kalkalım bence.”

İkili masadan kalktı. Göksel hesabı ödedikten sonra işletmeden ayrıldılar.

“Beni durağa bıraksan yeter,” dedi Gökhan arabaya bindiklerinde. “Ben oradan geçerim, sen de evine devam edersin.”

“Olur,” diyen Göksel arabayı çalıştırdı ve gaza bastı. “Seni bıraktıktan sonra köprüye sürerim.”

“Sana o trafikte şimdiden bolca sabır dilerim.”

“Teşekkür ederim.”

Göksel caddeye çıkıp durağa doğru sürdü ve durağın biraz ilerisinde durdu.

“Yirmi bir yaşındaki sana şöyle son bir kez bakayım,” diyen Gökhan ona yaklaştı. Genç kadının omuzlarına düşen saçlarını eliyle geriye attı ve Göksel’in dakikalar önce yaptırdığı dövmeyi ortaya çıkardı. “Müzik ruhun gıdasıdır ve ruh da göğsümüzün solundaki kalbin içinde saklıdır. Sen de artık benim gibi müziğin sembolü olan sol anahtarını solunda, ruhuna giden ana yolun üzerinde taşıyorsun. O yolun sonundaysa ben varım, tıpkı benimkinin sonunda senin olduğun gibi.”

“Sen ne güzel konuşuyorsun böyle,” dedi Göksel gülümseyerek. “Dövmeyi daha da anlamlı kıldın.”

“Bir sürü anlam çıkarılacak bir dövme.”

Gökhan onun boynuna doğru eğildi ve dudaklarını Göksel’in dövmesinin üzerine bastırdı. Dövmenin üstüne tüy gibi yumuşacık bir öpücük kondurduktan sonra onun çene kemiğini, yanağını ve son olarak da dudaklarını öptü. Saniyelerce süren öpüşmeleri yavaş ve tutkuluydu.

“Bu da yirmi birin son öpüşmesiydi,” dedi Göksel, birbirlerinden uzaklaştıklarında. “Çok güzeldi.”

“Son olduğunu düşünerek öpmemiştim,” dedi Gökhan. “Bu yüzden bir daha öpüşmemiz gerekecek. Gel buraya.”

“Böyle giderse sen bu arabadan hiç inemezsin.”

“Aslında inmeyi de istemiyorum hatta bana sür dememek için kendimi zor tutuyorum. Zaten Yağız evde.”

“Bu bir teklif mi?”

“Eğer öyleyse kabul edecek misin?”

“Ne münasebet.”

“Ben de öyle düşünmüştüm. Gel buraya.”

Yeniden öpüştüklerinde bu bir öncekinden daha uzun sürdü. Gökhan, Göksel’i hemen bırakmak istemedi; Göksel de ondan ayrılmadı.

“Seni çok seviyorum,” diye fısıldadı Gökhan, ayrıldıklarında. “Dönüş yolunda arabayı dikkatli kullan, olur mu? Varınca da yazarsın. Hep söylediğim şeyler zaten.”

“Tamam bir tanem,” dedi Göksel gülümseyerek. “Ben de seni çok seviyorum.”

“Görüşürüz bal peteğim.”

“Görüşürüz sevgilim.”

Gökhan arabadan indi ve hemen arkadaki otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Bir süre dikiz aynasından onu izleyen Göksel, erkek arkadaşı durağa vardığında gaza bastı ve yola koyuldu.

Bu bir düşünce ya da his değildi, Gökhan’ın yarın için bir şeyler karıştırdığını ve erkek arkadaşının yarın ortaya çıkacağını biliyordu.

Onu çok iyi tanıyordu ve yarın için çok heyecanlıydı.

]]>
Sun, 09 Apr 2023 13:10:00 +0300 eylemoykuozdemir
Kadrajdaki Dünyalar | 25. Kare: Prova Gösterisi https://edebiyatblog.com/kd-25kare-prova-gosterisi https://edebiyatblog.com/kd-25kare-prova-gosterisi Bölüm Fotoğrafı: Wendy Wei

Göksel ve Gökhan zihnime düştüğünde tarihler 14 Mart 2021'i gösteriyordu, kitabı yazmaya başladığım tarihse 19 Mart 2021'di. Bugün Kadrajdaki Dünyalar'ın ikinci yıl dönümü. Son senelerdeki en büyük iyi ki'lerimden biri Kadrajdaki Dünyalar'ı yazmak, yayımlamak ve kahramanlarının öyküsünü paylaşmaktı. İki sene önce bugün ilk satırlarını yazıyordum, bugünse son bölümlerini yazıyorum. Benim için muhteşem bir yolculuk oldu/oluyor, eşlik eden herkese teşekkürler. Tepki vermeyi lütfen unutmayın, keyifli okumalar! -EÖÖ

Göksel ve sınıf arkadaşları Akın’la Sinem yoğun bir vize haftası geçirdi. Günlerden cumaydı, bugün son vizelerine gireceklerdi ve ocak ayında olacak finallerine kadar bir daha sınav dertleri olmayacaktı.

Göksel öğlenki sınav için erkenden yola çıktı. Diğer dört gün gibi bugün de arabayla gidiyordu. Genç kadın Dervişali’deki evinden Davutpaşa’ya doğru yol alırken Akın da Halkalı’dan geliyordu. Akın’ın üniversitenin metro istasyonunda inmesinden birkaç dakika sonra Göksel de kampüse ulaştı ve arkadaşını metro istasyonundan aldı.

“Selam,” dedi arabaya binen Akın. “Zamanlamamız harika, aynı anda geldik.”

“Selam,” dedi Göksel. “İstanbul’da nereden nereye ne kadar sürede gidilir, çözmüşüz.”

“Kesinlikle. Nasılsın? İyi çalıştın mı diye sorardım ama cevabını zaten biliyorum.”

“Çalıştım,” dedi Göksel gülerek. Kampüsün girişine doğru sürdü. “Sen dün akşam dediğin son tekrarı yaptın mı?”

“Yaptım,” diye onayladı Akın. “Konuları yalayıp yuttum, 100 bile alabilirim.”

“Hadi bakalım.”

“Sinem’le konuştun mu? Gelmiş mi?”

“Yirmi dakika önce okula vardığını yazdı, fakültedeymiş.”

“Yola bayağı erken çıkmış desene. Ataşehir’den gelince normal.”

“Aynen. Geç kalma lüksü yok.”

Göksel girişten geçip kampüse girdi ve fakülteye doğru sürmeye devam etti. Kampüsün içinde tüm sınav haftalarında olan yoğunluk vardı. Her yer öğrencilerle doluydu.

“Ortalık yine ana baba günü,” dedi çevreye bakan Akın. “Neyse ki bugün bitiyor da rahatlıyoruz. Çıkışta ne yapıyoruz? Kutlamaya gidelim.”

“Olabilir,” dedi ona kısa bir bakış atan Göksel. “Bir şeyler içebiliriz.”

“Senin bir şeylerden kastın kahve falan ama biraya ne dersin? Bu vizelerin üstüne ilaç gibi gider.”

“Fena olmazdı. Sinem’e de soralım, öyle kararlaştırırız.”

“Umarım Berat’la bir program yapmamıştır.”

“Berat’ın sınavının öğleden sonra olduğunu söylemişti diye hatırlıyorum, buluşamazlar.”

“Çok iyi o zaman.”

Fakülteye varan Göksel arabayı boş bulduğu bir yere park etti. Genç kadın arka koltuktan çantasını aldıktan sonra aynı anda araçtan indiler. Soğuk hava Göksel’i ürpertti. Kasımın son günleri kışı aratmıyordu.

“Son güz dönemi vizemiz,” dedi Akın. Göksel ona döndü. “2022’ninse son sınavı. Vay be! Bugünler de gelecekmiş.”

“Gelecekti tabii ya,” dedi Göksel. “Şu vizeyi de halledelim de finallere kadar rahat bir nefes alalım.”

İkili birlikte fakülteye girdiler. Sinem kantindeydi, onun yanına gittiler.

“Selam gençler,” dedi onları fark edince önündeki notları okumayı bırakan Sinem. “Hoş geldiniz.”

Göksel’le Akın da masaya oturdu. Boş iki sandalyeyi almak isteyen birkaç kişi olmuştu fakat Sinem arkadaşları için o iki sandalyeyi tutmayı başarmıştı.

“Sınav sonrası bir planın var mı?” diye sordu Akın.

“Yok,” dedi Sinem. “Ama sanırım artık var.”

“Zeki kızsın, seviyorum seni. Bira içmeye gitmeye ne dersin?”

“Allah derim. Çıkışta bir şeyler yapmayı ben de istiyordum. Vizelerimizin bitişini kutlamalıyız.”

“Kutlayacağız.”

“Nereye gidelim?” diye sordu Göksel.

“Çok uzak olmasın,” dedi Sinem. “Cuma trafiğine minimum düzeyde maruz kalmak istiyorum.”

“Beyoğlu’na ne dersiniz?” diye bir öneride bulundu Akın. “Daha önce de gittiğimiz mekâna gideriz. Sessiz, sakin bir yer zaten.”

“Bana uyar,” dedi Göksel. “Beyoğlu’na gitmeyeli de biraz oldu, özledim.”

“Bana da uyar,” dedi arkasına yaslanan Sinem. “Birkaç şişe birayı devirir, birkaç lafın da belini kırarız.”

“O zaman anlaştık?” dedi Göksel arkadaşlarına bakarak

“Anlaştık,” dedi ikisi de. Böylece mekân seçilmiş oldu.

“Hangi notlar onlar?” dedi Akın çenesiyle Sinem’in önündeki kâğıtları işaret ederek. “Ne çalışıyorsun?”

“Al bak,” diyen Sinem ona notları uzattı. “Önemli şeyleri not ettim, iyice aklıma girsin diye de bol bol okudum.”

Akın, Sinem’in notlarına göz gezdirirken, Göksel de telefonunu çıkarıp internete bağlandı. Gökhan ona sekiz dakika önce okuldan bir fotoğraf atmıştı. Arkasında enstrümanlar olan genç adam gülümseyerek poz verdiği ve başparmağını da havaya kaldırdığı bir özçekimi kız arkadaşına göndermişti. Fotoğrafın altında da işimizin başındayız yazıyordu.

Kendi kendine gülen Göksel de kamerasını açtı ve bir özçekim de o yaptı. Arkada çıkan masalar genç kadının kantinde olduğunu belli ediyordu. Fotoğrafın altına ben de işimin başındayım, kantinde sınav saatini bekliyoruz yazdıktan sonra fotoğrafı Gökhan’a gönderdi.

“Güzel not çıkarmışsın,” dedi Akın. “Sınavı halledersin.”

“Umarım,” diyen Sinem karton bardaktaki çayından bir yudum aldı. “Bu sınavı da sağ salim atlatalım da başka bir şey istemiyorum.”

“Berat’ın sınavı kaçtaydı?” diye sordu Göksel, arkadaşına bakarak.

“15.00’te,” diye yanıtladı Sinem. “Onunla da yarın buluşup vizelerin bitişini kutlayacağız.”

“Ne yapacaksınız?”

“Noodle yemeye gideceğiz. Güzel bir Çin restoranı biliyormuş, beni oraya götürecek.”

“Seversen söyle, belki biz de Gökhan’la gideriz.”

“Tamam, haber veririm.”

“Benim takıldığım tek nokta fiyatı,” diye bir yorumda bulundu Akın. “Yabancı ülke restoranlarının fiyatları kol gibi.”

“Türk restoranları çok farklı sanki,” dedi Sinem göz devirerek. “Vizelerin bitişi şerefine biraz masraf edebiliriz, sıkıntı yok.”

“Ayda yılda bir yapılabilir tabii. Yemeklerin tadını ben de merak ederim, gruba yazarsın. Belki bir gün hep beraber gideriz.”

“Kendimi gurme gibi hissettim. Engin yemek bilgilerimle yaptığım restoran incelememi çok yakında WhatsApp grubumuzda okuyabilirsiniz.”

Gülüştüler.

Biraz daha sohbet eden üç arkadaş sınav saati yaklaşınca kantinden ayrılıp sınıfa gitti. Bu sırada Gökhan da dersteydi. Cuma, son sınıf müzik öğrencilerinin en yoğun günüydü, bir sürü dersleri vardı ve bir dersten öbürüne girmek Gökhan’ı gün sonunda yorgunluktan içi geçmiş bir hâle getiriyordu. Yine de bu yoğunluğu, kafasını okulla doldurmayı ve müzikle bu kadar iç içe olmayı seviyordu. İstanbul’a taşındığından beri günleri sürekli bir yoğunluk ve koşuşturmayla geçtiği için bu tempoya alışmıştı.

Ders bitince Gökhan telefonuna baktı. Göksel’in dakikalar önce gönderdiği fotoğrafı görünce gülümsedi. Kafa yorucu bir dersin ardından bu güzel yüzü görmek genç adama iyi gelmişti.

“Caz dersine girmeden önce bu yüzü gördüğüm iyi oldu,” dedi Gökhan, Yağız’a dönerek. “Enerji depoladım.”

“Bu gariban ne yapsın?” dedi Yağız kendini işaret ederek. “Neyden güç