EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Kurgu https://edebiyatblog.com/rss/category/kurgu EdebiyatBlog & Online Blog Makale Kurgu Yaz Oku & : Kurgu tr-TR © 2021 | EdebiyatBlog® | Tüm Hakları Saklıdır. Kadrajdaki Dünyalar | 21. Kare: Kısa Bir Tatil https://edebiyatblog.com/kd-21kare-kisa-bir-tatil https://edebiyatblog.com/kd-21kare-kisa-bir-tatil Bölüm fotoğrafı: Shravan K. Acharya

Eylülün gelmesiyle beraber şehrin havasına güz kokusu karışmıştı. Güneş gökyüzünde parlamaya ve insanın içini ısıtmaya devam etse de kapıdaki sonbaharın varlığı kendini belli ediyordu. Temmuz ve ağustos sıcakları etkisini yitirmiş, yerini daha normal —ve dayanılabilir— sıcaklıklara bırakmıştı; şehre dönüşler başlamış ve açılmak üzere olan okulların telaşı tüm şehri sarmıştı. Eylülün ikinci haftasında İstanbul’da her zamankinden daha yoğun bir koşuşturma vardı, haftanın altı günü çalışan Gökhan da bu koşuşturmaya bizzat şahit oluyordu. Yeni ayın ilk haftası genç adam için yorucu geçmiş olsa da yıllık iznine ayrılacağı ve birkaç gün bile olsa İstanbul’dan uzakta olup tatil yapacağı için sevinçliydi. Daha uzun bir tatile ihtiyacı vardı fakat hayat ona elindekiyle yetinmeyi öğretmişti.

Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra kupayı yere bıraktı ve gitarını çalmaya devam etti. Saat 21.25’ti, amfiye bağlı elektro gitarı kucağındaydı ve kulaklıkları da kulağındaydı. Bu yaz müzik yapma konusunda umduğu performansı gösterememişti; çalışma hayatı, sosyal hayatı ve aşk hayatı derken müzik önceliği olamamıştı fakat durum o kadar kötü değildi. İçlerinin birinin Yıldızlar Yatağı olduğu üç şarkısını tamamen bitirmişti. Sözleri ve müziği tamamlanan şarkıların kaydını almış, üzerinde çalışmak üzere bilgisayarına kaydetmişti ve son birkaç gününü de şarkılar üzerinde çalışarak geçirmişti. Genç müzisyen ortaya çıkan sonuçlardan son derece memnundu. Kendi adından yola çıkarak gökyüzü temalı bir albüm yapma fikri aklına geldiğinde bu fikri çok beğenmiş, adı ve sözleri gökle ilgili şarkılar yapmak için kolları sıvamıştı. Şu an elinde hazır durumda üç şarkı vardı, pek çoğunun da sözleri ve bestesi üzerinde çalışmaya devam ediyordu. Çalışmalar böyle devam ederse bir sonraki yaza kadar bir albüme sığacak kadar şarkısı olabilirdi ve bu düşünce Gökhan’ı inanılmaz heyecanlandıran, aynı zamanda motive eden bir düşünceydi.

Bir şarkısında kullanmayı düşündüğü  soloyu çalarken kaşları çatıktı. Duyduğu şeyden nefret etmemişti fakat hayran da kalmamıştı. Birkaç dakikalık ses denemelerinden sonra solo için daha tiz ve kirli bir ses istediğini anlayıp gitarla amfinin ses ayarlarında değişikliğe gitti. Soloyu yeniden çalmaya başladığında yüzünde keyifli bir gülümseme belirdi. İşte şimdi duyduğu şey çok hoşuna gitmişti.

Defterine gerekli notları aldıktan sonra soloyu baştan sona bir kez çaldı ve ses ayarlarının kesinlikle böyle olmasına karar verdi. Birkaç efekt, bas ve bateriyle beraber istediği soloyu elde edecekti.

Saat 10’a kadar gitar çalmaya devam etti. Bugün uzun ve yorucu bir gün olmuştu, böyle günlerin sonunda müzik onun için her zamankinden daha güvenli ve huzurlu bir limandı.

Kulaklıklarını çıkarıp amfinin üzerine bıraktıktan sonra kucağındaki gitarı da amfiye yasladı ve ayağa kalktı. Bacakları için birkaç esneme hareketi yaptı. Artık iyiden iyiye yorulduğunu hissediyordu ama dinlenmeyi daha sonraya erteleyerek masa başına oturdu. Gitar çalarken ses kaydı almıştı. Dosyayı tatil dönüşü üzerinde çalışmak için bilgisayarına kaydetti.

Bakışlarını bilgisayar ekranından alıp masaya çevirdiğinde geçen sene defterine yazdığı satırlara gözü ilişti.

Senin evinde çok kimsesiz hissettim

Hiçbir değerim ve önemim yokmuş gibi

Bu odada duran bir gölgeden fazlası değilim

Sanırım hiçbir zaman da olmadım

Duvara vurup kırdığın tüm hayatım gibi

Sanırım artık sen de paramparça bir geçmişten fazlası değilsin

Kalbinde o tanıdık burukluğu hissettiğinde derin bir nefes alma ihtiyacı duydu. Bu satırları bir anlık iç dökme sonunda kaleme almıştı, o an ne hissediyorsa hiçbir filtreden geçirmeden yazmıştı. Bir süre bu satırları besteleyip şarkıya dönüştürmeyi düşünse de bu fikirden vazgeçmesi uzun sürmemişti. Bu satırlar çok kişiseldi ve kendisine saklaması en iyisiydi.

Defterin kapağını kapattı. Keşke geçmişin de bir kapağı olsaydı ve o kapağı kapattığında geçmiş tamamen geride kalsaydı, ona hiçbir şey hissettirmeseydi. Kendi tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı şarkıları yüzünden son günlerde oldukça duygusal bir ruh hâlindeydi, hatırlamak ona buruk hissettiriyor ve gözlerini uzaklara daldırıyordu; yine de acı ona ilham veren şeydi ve acıyı hissetmek onun sanatçı kişiliğini besliyordu. Yazdığı her bir satırda, her bir bestede geçmişin parmak izleri vardı ve bu onun eserlerine anlam kazandıran şeydi.

Telefonu çalmaya başlayınca irkildi. Bakışlarını salonun içinde gezdirince telefonunun koltuğun üzerinde olduğunu gördü. Sandalyeden kalkıp koltuğa ilerledi ve telefonunu eline aldı. Arayan kişi Göksel’di.

“Efendim?” diye açtı telefonu.

“Gökhan?” diyen Göksel’in sesi biraz endişeli geliyordu. “Ne yapıyorsun? Yediden beri yazmayınca merak ettim, iyi misin?”

“Evdeyim,” derken koltuğa oturdu. “İyiyim. Gitar çalıyordum, telefona bakmadım.”

“Her şey yolunda mı?”

“Evet, bir sıkıntı yok. Uzun ve yorucu bir gündü, eve gelip yemek yedikten sonra gitara sarıldım. Sana eve geldiğimi söylemedim değil mi?”

“Hayır, söylemedin. Ben de bu yüzden merak ettim, mesajlara bakmayınca arayayım dedim.”

“Kusura bakma, haber verdiğimi sanıyordum.”

“Sen gerçekten iyi misin? Kafan çok dağınık gibime geldi. İş yerinde bir şey mi oldu?”

“İştekilerle biraz sürtüştüm, birkaç müşteriyle de uzun dakikalar boyunca ilgilendim ve bitmek tükenmek bilmeyen sorularına cevap verdim. Gerçekten yıpratıcı bir gündü, sadece gitarımla vakit geçirmek istedim.”

“İştekilerle ne oldu? Anlatmak ister misin?”

“Saçma sapan işler,” diye söylendi Gökhan. “Eylül başı yoğun olur diye geçen hafta izne çıkamadım; bu ay okulum başlıyor ve artık tam zamanlı çalışamayacağım için en azından ay başındaki yükü hafifleteyim diye ilk hafta çalıştım ama Ayşegül Hanım bu hafta için de izin konusunda mırın kırın etti. ‘Okulum başlayacak Ayşegül Hanım, bu hafta da izne çıkmazsam ne zaman çıkacağım? Tüm yaz çalıştım zaten, bırakın da birkaç gün dinleneyim,’ dedim. Kendisiyle Ufuk yaz ortasında izinlerini sonuna kadar kullandılar ama benim birkaç günlük iznim sorun yaratıyor. Benim izin hakkım var mı? Var. O zaman söke söke kullanırım. Tüm yaz it gibi çalışmışım, birkaç gün tatili kimse bana çok göremez. Ben insanlara karşı kibar oldukça insanlar beni enayi yerine koymaya çalışıyor. Biraz sesimi yükseltince hemen, ‘Ben öyle mi diyorum canım? İzin kullanmak en doğal hakkın, elbette kullanacaksın; dinlenmek senin de hakkın,’ demeye başladı. Yarından itibaren izinliyim, Perşembe günü işbaşı yaparım; o güne kadar ne hâlleri varsa görsünler, bu onların sorunu. Personel yetersiz geliyorsa işe alım yapsınlar. Ben okulum başlayınca okuluma giderim, boş olduğum günlere göre de bir çalışma programı hazırlarım ve yarım maaşımı alıp yoluma bakarım.”

Göksel iç çektikten sonra, “Ne kadar saygısızlar,” dedi. “Dediğin gibi bütün yaz çalıştın, okulun başlamadan önce birkaç gün tatil yapmak en doğal hakkın ama onu bile çok görüyorlar. Sen gereken konuşmayı yapmışsın, hiç kafana takma; birkaç günlük tatilinin tadını çıkarmaya ve dinlenmene bak.”

“Bugün biraz sinirlerim bozuk ama yarın uyanınca hatırlamam bile, hafızamı onlarla dolduramam.”

“Tatlı canını sıkmana değmezler.”

“Haklısın,” diyen Gökhan gülümsedi. “Sesini duymak iyi geldi. Aradığın için teşekkür ederim.”

“Elbette arayacağım,” dedi Göksel hemen. “Mesaj atmayınca merak ettim, insanın aklına her şey geliyor ama neyse ki ciddi bir şey yokmuş.”

“Yok güzelim benim, biraz canım sıkıldı ama iyiyim. Sen ne yapıyorsun?”

“Bizimkilerle salonda oturuyordum, dondurma yiyip bir şeyler izledik. Senden cevap gelmeyince seni aramak için odama geçtim, odamdayım şimdi.”

“Seni de meraklandırdım, kusura bakma. Kendimi kötü hissedince dış dünyadan soyutlanıp kendi içime çekiliyorum ama bundan sonra haber veririm, senin de aklın bende kalmış olmaz.”

“Benimle her şeyi paylaşabilirsin,” dedi Göksel. “Sevgiliyiz ama aynı zamanda arkadaşız da, bu konuda beni Yağız ya da Kerem’den farklı görme lütfen.”

“Görmüyorum tabii ki ama kötü hissettiğimde hep kendi içime çekilen bir insan oldum, huyum böyle.”

“Belki de içini açacağın birileri olmadığı için böyle bir huyun olmuştur, hiç düşündün mü? Şimdi içini açabileceğin insanlar var, onların başında da ben geliyorum ve bir yerlerde tek başına kötü hissettiğin düşüncesi bana da çok kötü hissettirir.”

Gökhan gülümsedi. Göksel bunu nasıl başarıyordu bilmiyordu ama her defasında içini sıcacık yapmanın bir yolunu buluyordu.

“Haklılık payın olabilir,” diyerek ona katıldı. “Bunun üzerinde düşüneceğim.”

“Çok sevinirim,” dedi Göksel. “Gitarda ne çalıyordun? Valiz hazırlıyorsundur diye düşünmüştüm.”

“Kendi şarkılarımdan birinin solosunu besteliyordum. Valizimi hazırladım, zaten çok bir şey götürmeyeceğim için hemencecik hazırladım.”

“Son günlerde çok üretkensin.”

“Evet, bugünlerde ilham perilerimle aram çok iyi.”

“Maşallah diyelim de nazar değmesin. Yarın otobüsün 12’deydi değil mi?”

“Evet. Sen kaçta geleceksin?”

“Kaçta geleyim?”

Gökhan, Balıkesir’e otobüsle gidecekti ve erkek arkadaşını yolcu etmek isteyen Göksel onu terminale bırakmayı teklif etmişti, Gökhan da kabul etmişti.

“Senin için sıkıntı olmayacaksa biraz erken gelebilirsin,” diye cevap verdi Gökhan. “Birlikte kahvaltı ederiz, biraz da zaman geçiririz ve terminale gideriz.”

“Sıkıntı olmaz,” diyen Göksel gülümsedi. Duyduklarından hoşlanmıştı. “O zaman dokuz gibi gelirim, dediğin gibi beraber kahvaltı eder ve biraz zaman geçirmiş oluruz.”

“Sucuk sever misin?”

“Sucuklu yumurta mı yapacaksın bana?” dedi Göksel gülerek. “Severim.”

“Kızarmış ekmek?”

“Bayılırım.”

“O zaman kahvaltı menümüz belli oldu demektir. Başka bir şey ister misin? Ne istiyorsan onu hazırlayayım.”

“Aslında sucuklu yumurta ve kızarmış ekmeğe bile zahmet etmene gerek yok, ne varsa ondan yerim.”

“Olur mu öyle şey?” dedi Gökhan. “İlk kez evime geleceksin, birlikte kahvaltı edeceğiz ve ben sana bir şeyler hazırlamayacağım öyle mi? Sence böyle bir şey mümkün mü? Ben size geliyor olsam sen bana bir şeyler hazırlamaz mısın? Elbette hazırlarsın, ben de hazırlayacağım.”

Göksel onu gülümseyerek dinledi. Gökhan’ın ince ruhunu, kibarlığını, düşünceli oluşunu çok seviyordu.

“Yola çıkacağın için uğraşmanı istemiyorum,” dedi Göksel. “Yoksa yaptığın şeyleri yemekten çok hoşlandım.”

“Alt tarafı kahvaltı hazırlayacağım, bir şey olmaz,” dedi Gökhan. “Hafta sonu kahvaltılarını çok severim, seninle de güzel bir cumartesi kahvaltısı edelim. Hem bak yaptığım şeyleri yemeyi de seviyormuşsun, bu sefer de sucuklu yumurtamın ve kızarmış ekmeklerimin tadına bakarsın.”

“Tamam o zaman, benim ve midemin işine gelir.”

“O zaman anlaştık. Ben şimdi etrafı şöyle bir toplayayım, valizimi kontrol edeyim, üşenmezsem duş alayım; sonra da yatıp uyurum. Yarın sabah yine haberleşiriz, olur mu bir tanem?”

Bir tanem. Bu hitabı duyan Göksel’in yüzünde güller açtı. Gökhan son günlerde ona bu şekilde de hitap etmeye başlamıştı ve onun kendisine böyle seslenmesi çok hoşuna gidiyordu.

“Olur,” dedi biraz sonra. “Sana kolay gelsin. Yarın görüşürüz.”

“Görüşürüz. İyi geceler güzelim benim.”

“İyi geceler sevgilim.”

Gökhan telefonu kapattıktan sonra kendi kendine gülümsedi. Göksel’in sesini duymak gerçekten de iyi gelmişti. Kendisini dakikalar önceye göre çok daha iyi hisseden genç adam koltuktan kalkıp iş olarak bilgisayarını kapattı. Ardından gitar çalıp beste üzerinde çalıştığı için dağılan salonu toparlamaya girişti.

Göksel’se telefonu kapattıktan sonra odasından çıkıp ebeveynlerinin yanına döndü. Göksel salona girince ikisi de ona baktı.

“Ne oldu?” diye sordu Güzin. “Konuştunuz mu?”

“Konuştuk,” diye onayladı Göksel. Tekli koltuğa oturdu. “Onun için biraz zor bir gün olmuş, iş dönüşü gitarına sarılıp müzikle uğraşmış.”

“Neden zor bir gün olmuş?” dedi Engin. “İşle ilgili mi?”

“Evet, patronu izin konusunda biraz laf etmiş. Ay başı yoğun oluyor diye geçen hafta izne çıkmadı, patronu bu hafta da çalışmasını istemiş ama Gökhan’ın okulu başlamak üzere ve o da hâliyle okul başlamadan önce birkaç gün de olsa tatil yapıp dinlenmek istiyor. Biraz atışmışlar, doğal olarak canı sıkılmış; eve dönünce de kafasını dağıtmak için müziğe sarmış ve telefona bakmamış.”

“Ben de bir patronum ama pek çok patron gerçek bir kan emici,” dedi Engin onaylamaz bir sesle. “Çalışanların birkaç günlük yıllık iznine bile göz dikiyorlar. İstiyorlar ki 7/24 köle gibi çalışsın millet. Yahu bu çocuk daha yirmi bir yaşında gencecik bir üniversite öğrencisi, okulu başlamak üzere; bırak da gidip birkaç gün tatil yapsın, kafasını dağıtsın.”

“İşte Gökhan da buna sinirleniyor. Biraz konuştuk, dertleştik; sesi daha iyi geliyordu.”

“İyi yapmışsın. Yalnız olmadığını hissettirmekte fayda var, insan böyle anlarda sevdiklerinden destek görmek istiyor.”

“Gökhan orada geçici olarak çalışıyordur zaten,” dedi Güzin. “Mezun olduktan sonra istifasını basar, severek yapacağı başka işler bulur.”

“Tabii ki,” dedi Göksel. “Elinde konservatuvar diploması olacak, neden satış danışmanlığına devam etsin? Bir yerde iş bulamasa bile özel ders verir, geçimini o şekilde sağlar.”

“Aynen öyle. Bir saatlik özel dersler kaç lira olmuş? Her gün bir öğrencisiyle dersi olsa epey para eder.”

“Gerçekten,” diye eşine arka çıktı Engin. “İş yerinden birkaç arkadaş çocuklarına özel ders aldırıyormuş, fiyatları duyunca dudağım uçukladı. Sanat derslerinde fiyatlar daha da pahalıymış, öyle diyorlardı. Sahi Gökhan neden daha çok kişiye özel ders vermiyor?”

“Kolay iş mi baba?” dedi Göksel. “Daha kendisi öğrenci, başka öğrencilerle nasıl uğraşacak? Her öğrenci için haftalık program, ders içeriği, ödev hazırlamak saatlerini alır; Gökhan’ın öyle bir vakti yok.”

“Doğru, haklısın. Başka bir işe ihtiyaç duymaması için fazla sayıda öğrencisi olmalı, bunun için de yeterli zamanı olmalı ama Gökhan’ın yok.”

“Son senesi,” dedi Güzin. “Biraz daha dişini sıkar, yazdan sonra önüne bakar. Hakkında hayırlısı olsun. Çocuk resmen kendi kendini okuttu, helal olsun.”

“O da böyle düşünüyor,” dedi Göksel. “Üç seneyi bir şekilde halletmiş, bu seneyi de hallettikten sonra kendisine bir yol çizer.”

“Hayırlısı olsun,” dedi Engin. “Yarın otobüsü kaçtaymış?”

“12’de. Biraz erken gelirsen birlikte kahvaltı ederiz, dedi; ben de kabul ettim. Sıkıntı olur mu?”

“Allah’ım sen bana sabır ver,” dedi Engin biraz yüksek sesle. “Çocuğun tekliflerini kabul ettikten sonra gelip sıkıntı olur mu diye soruyorsun ya, deliriyorum. Bunu tekliflerini kabul etmeden önce sorman lazım, sonra değil.”

“Ama sıkıntı etmiyorsunuz ki.”

“Gökhan’ın evinde mi kahvaltı edeceksiniz?” diye sordu Güzin.

“Evet,” dedi Göksel çekinerek.

“Eğer üniversitede biz de birbirimizin evlerinde kahvaltı etmemiş olsaydık buna kızardık ama aynısını yaptığımız için —hem de defalarca— böyle bir hakkımız yok. Biz bir de ailelerimize söylemiyorduk, sen haber de veriyorsun.”

“Bak bak,” dedi Göksel gülerek. “Sizi çifte kumrular, fındıkkıranlar sizi. İyi ki böyle şeyler yapmışsınız yoksa şimdi elimde koz olmazdı. O zaman yarın Gökhan’la kahvaltı ediyoruz, sonra da onu terminale bırakıyorum.”

“Kahvaltı meselesini söylemek zorunda mıydın?” dedi Engin eşine bakarak. “Aklımda çok güzel bir reddetme konuşması vardı.”

“Aklında kalmaya devam edebilir,” diyen Göksel koltuktan kalktı ve onların yanaklarını öptü. “Size iyi geceler, ben biraz odamda takılacağım.”

Göksel salondan çıkarken ebeveynleri onun arkasından baktı.

“Cimcime dedik, cadıya dönüşmeye başladı,” diye söylendi Engin. “Kahvaltı edeceklermiş! Bu Gökhan’la erkek erkeğe bir konuşma yapma vaktim gelmiş de geçiyor.”

“Hayatım,” dedi Güzin uyarı dolu bir sesle. “Aynı yollardan biz de geçtik, üstelik biz gizli saklı yapıyorduk ama Göksel bize her şeyi söylüyor. Aramızda çok güzel bir güven bağı var, bırakalım da o da gençliğinin tadını çıkarsın.”

“Ben kötü niyetli bir delikanlı değildim.”

“Gökhan’ın da olmadığını nereden biliyorsun? Göksel’in ona güvendiği belli ve onunla mutlu olduğu da ortada. Onlara baktığımda bizi görüyorum, bize çok benziyorlar.”

“Mutlu olmasına mutlu da bu devirdeki erkeklere yine de güven olmaz.”

“Hiçbir devirdeki erkeklere güven olmaz hayatım, en azından birçoğuna.”

“Gözüm yine de üstlerinde, haberleri olsun.”

“Emin ol vardır. Rahatla biraz, bırak da gençliklerinin tadını çıkarsınlar.”

“Ben iyi bir babayım, tatlı bir babayım, modern bir babayım. Öyleyim değil mi Güzin?”

“Tabii ki öylesin,” dedi Güzin gülerek. Onun yer yer kırlaşan kumral saçlarını sevdi. “Dünyanın en iyi, en tatlı ve en modern olmaya çalışan babasısın.”

“Güzin!”

Engin bağırırken Güzin kahkaha attı.

***

Göksel ertesi sabah 7.30’ta uyandı. Annesiyle babası daha erkenden işe gittikleri için evde yalnızdı, sessizlik içindeki evde yatağında biraz uzanıp kendine geldikten sonra yataktan kalktı ve banyoya girip hızlı bir duş aldı. Her ne kadar Gökhan’ın evine gidiyor olsa da şık olmak istedi ve beyaz keten şortuyla sarı bluzunu giydi. Saçlarına hiçbir şey sürmedi, eliyle şöyle bir avuçlayıp dalgalarını belirginleştirdikten sonra kendi kendine kurumaya bıraktı. Makyajını da pembe parlatıcı ve sarı kirpiklerini görünür kılmak için sürdüğü kahverengi maskarayla sınırlı tuttu.

Sarı çantasına birkaç kişisel eşyasını attıktan sonra cep telefonunu eline aldı. Saat 07.55 olmuştu. Mesajlaşma uygulamasına girip Gökhan’a mesaj attı.

Günaydın hayatım

Ben şimdi yola çıkıyorum, haberin olsun

Beyaz spor ayakkabılarını giydikten sonra apartmandan çıktı. Gün içinde havalar hâlâ sıcak olsa da sabahları serin olmaya başlamıştı, şimdi de hoş bir serinlik vardı ve Göksel güneş doğar doğmaz başlayan kavurucu sıcaklar bittiği için mutluydu.

Yolda dinlemek için Türkçe şarkıların olduğu çalma listesini açtıktan sonra yola koyuldu. Sabah trafiği olduğunu biliyordu ama Gökhan’la görüşeceği için dert etmiyordu. Erkek arkadaşıyla en son pazar görüşmüştü. Kadıköy’de güzel bir kahvecide buluşan ikili kahve içip sohbet etmiş, birlikte iki saat vakit geçirmişti. Gökhan cumartesi günü erkek arkadaşlarıyla buluştuğu için onların buluşması pazara sarkmıştı, zaten akşam buluştukları için o kadar da vakit geçirememişlerdi. Bugün de çok vakit geçiremeyeceklerdi ama ilk kez iki taraftan birinin evinde vakit geçirecekleri için bu her hâlükârda unutulmaz bir görüşme olacaktı.

Gökhan da sekizi geçe uyandı ve Göksel’e mesaj attı. Göksel onun mesajını yolda giderken okudu.

Günaydın bebeğim

Şimdi sabah trafiği vardır, dikkatli kullan lütfen

Ben de az önce uyandım, kahvaltıyı hazırlayacağım

Direksiyon başında olduğu için ona mesaj yazamayacak olan Göksel ses kaydı gönderdi.

“İstanbul’un sabah trafiği bildiğimiz gibi ama dikkatli sürüyorum, merak etme. Erkenden uyanıp yollara düştüğüm için karnım acıktı, kahvaltıyı iple çekiyorum.”

Trafiği atlatan Göksel, Gökhan’ın oturduğu sokağa vardı. Arabayı apartmanın karşısına park ettikten sonra yolda karşısına çıkan bir fırından aldığı simitlerin olduğu poşetle çantasını alarak arabadan indi. Apartmana ilerleyen genç kadın kapının önünde durup beş numaranın ziline bastı. Apartmanda her katta iki daire vardı ve Gökhan da üçüncü kattaki beş numaralı dairede oturuyordu. Göksel zile bastığında mutfakta masayı hazırlamakta olan Gökhan zil sesini duyunca irkildi.

“Göksel olmalı,” diye düşünen genç adam duvardaki saate baktı. “Çabuk geldi.”

Mutfaktan hole çıkıp daire kapısının yanında duran otomatiğe bastı. Girişteki dolabın aynasına bakarak, üstünü başını düzeltip boğazını temizledi.

“Sakin ol oğlum,” dedi aynadaki yansımasına bakarak. “Evet, önemli ve heyecanlı bir olay ama soğukkanlılığını koru.”

Daire kapısını açıp merdivenlerden çıkan ayak seslerini dinledi. Saniyeler sonra Göksel’in sapsarı saçları görüş alanına girdi, onu yüzü ve gövdesi takip etti. Renk seçimini beyaz ve sarıdan yana kullanan genç kadın çok hoş görünüyordu. Onun bu kombini Gökhan’a tanıştıkları akşamı hatırlattı. Göksel’in kız arkadaşlarıyla Parça’ya gittiği o akşam da üstünde beyaz bir bluzla sarı kotu vardı. O akşamı hatırlayan Gökhan gülümsedi.

“Hoş geldin,” dedi onun mavi gözlerinin içine bakan Gökhan. “Sefalar getirdin.”

“Hoş buldum,” dedi Göksel gülümseyerek. “Kokuları apartmana girer girmez aldım, mis gibi kokutmuşsun.”

“Kokuturum. Sen ne aldın?”

“Cadde üstünde bir fırın vardı, oradan bize sıcacık iki simit aldım. Çay ve peynirle güzel olur.”

“İyi yapmışsın, kesene bereket. Hadi gel içeri. Çantanla poşeti alayım istersen.”

“Çok iyi olur, teşekkür ederim.”

Göksel çantasıyla poşeti Gökhan’a verdikten sonra ayakkabılarını çıkardı ve paspasın kenarına koyarak evin içine girdi. İçeriyi şöyle bir inceledi. L şeklinde bir hol vardı, odalar da bu holün çevresinde yer alıyordu. Hol çok geniş değildi ama küçük de sayılmazdı, duvarları krem rengine boyandığı ve odaların pencerelerinden gelen ışığı aldığı için ferah bir havası vardı.

“Çantanı askıya asayım mı?” diye sordu Gökhan.

“Olur,” dedi Göksel. “Sağ ol.”

Gökhan onun çantasını askıya astıktan sonra kız arkadaşına döndü.

“Tekrardan hoş geldin,” dedi gülümseyerek. “Gel bir sarılayım sana.”

“Tekrardan hoş buldum,” diyen Göksel ona uzandı ve sarıldı. “Çok hoş buldum.”

Çift birkaç saniye boyunca sarıldı. İlk geri çekilen Gökhan oldu. Göksel’in saçlarına bir öpücük bıraktıktan sonra bakışlarını onun yüzüne çevirdi. Onun cilt makyajı yapmadığını fark eden genç adam gülümsedi.

“Öyle duru ve doğal bir güzelliğin var ki,” dedi parmaklarının tersiyle onun yanağını okşarken. “Güne bu güzel yüzle başlamak demek o gün harika geçecek demek.”

“Ben de aynısını düşünüyordum,” dedi Göksel gülümseyerek. Onun nemli saçlarına baktı. “Anlaşılan dün akşam duş almaya üşenmişsin.”

“Dün akşam etrafı da toparladıktan sonra hiçbir şey yapmaya hâlim kalmadı, kendimi yatağa atıp uyudum. Az önce kahvaltıyı hazırlamaya başlamadan önce hızlıca bir duş aldım, açılmam konusunda da epey yardımı oldu.”

“İyi yapmışsın.”

Gökhan nemli saçları ve vücudundan yükselen tertemiz kokuyla her zamankinden daha çekici görünüyordu ama Göksel bunu dillendirmeyi tercih etmedi. Onu ıslak bir şekilde hayal eden genç kadın yutkundu. Nefes kesici bir görüntü olduğuna dair hiç şüphesi yoktu.

“Sana evi gezdireyim,” dedi Gökhan. “Sonra kahvaltı masasına otururuz, olur mu?”

“Hı hı,” dedi Göksel. Aklındaki görüntüleri kovaladı. “Olur.”

“Gördüğün üzere burası hol,” diye anlatmaya başladı Gökhan. Sağ taraftaki salona ilerledi. “Burası salon. Geniş bir oda ama fazla eşyamız olduğu için içerisi doldu bile. Koltuklar, sehpa, çalışma masası ve müzik köşemiz. Ailesi Yağız’a doğum gününde bateri almış, o da buraya gelecek. Nereye koyacağımızı bilmiyoruz ama bir şeyler düşünürüz. Salonun yanındaki oda mutfak. Küçük sayılmaz, Yağız’la beraber rahatça hareket edebileceğimiz kadar geniş ve bu da bizim için yeterli. Tipik bir mutfak: Tezgâh, beyaz eşyalar ve masayla sandalyeler. Mutfağın yanında benim odam var ama burayı en son göstereyim. Ortadaki kapı banyonun, küçücük bir yer olduğu için hiç göstermeyeceğim bile. Soldaki oda da Yağız’ın, orası da onun özel alanı olduğu için göstermesem daha iyi olacak. Okul zamanı Yağız kalıyor, tatillerde de eve gelen arkadaşlarımı orada misafir ediyorum. Arkadaşlarımın hepsini Yağız da tanıdığı için ve kalmalı gelenler gerçekten çok yakın arkadaşlarım olduğu için Yağız onların kendi odasında kalmalarını dert etmiyor.”

“Şirin bir eviniz varmış,” dedi Göksel. “Mütevazı. Sıcak bir havası var, öğrenci evinden çok aile evine benziyor. Ayrıca çok temiz ve düzenli.”

“Seni ağırlayacağım için etrafı pırıl pırıl ettim ama teşekkür ederim. Çalıştığım için sürekli temizlemeye ve düzenlemeye vaktim olmuyor ama çok da boşlamıyorum. Yağız benden daha düzenlidir, benim odamın savaş alanına döndüğü çok olur ama onun odasında böyle bir şey mümkün değil.”

“O zaman senin odanı görme vaktim geldi.”

“Üç yıldır hiç olmadığı kadar temiz ve düzenli,” diyen Gökhan odasının kapısına ilerledi. “Ve muhtemelen bir daha hiç olamayacağı kadar.”

Göksel kıkırdarken Gökhan da odanın aralık kapısını açtı ve içeri girmesi için Göksel’e öncelik verdi. Onun yanından geçen Göksel odanın içine girdi. Küçük bir odaydı. Pencere hemen karşıda, duvarın ortasındaydı. Gökhan’ın tek kişilik bazası sağ taraftaki duvara yaslanmıştı, yatağın yanında da iki çekmeceli bir komodin yer alıyordu. İnce ve uzun bir kitaplık pencerenin soluna koyulmuştu, onun önünde de üzerinde ders kitapları olan bir çalışma masası vardı; üç kapaklı giysi dolabı da kapının yan tarafına, odanın sol köşesine yerleştirilmişti. Duvarlar krem rengine boyalıydı, mobilyalar açık mavi renginde seçilmişti ve yerde de gri tonlarında bir halı vardı.

“Odan çok cici,” dedi Göksel. Odayı incelemeyi bitirdikten sonra dikkatini duvardaki posterlere verdi. Duvarlarda pek çok poster asılıydı. Gökhan’ın başucunda Yavuz Çetin’in iki posteri vardı; mavi kot gömlek giyerken ve onunla bütünleşmiş Fender’ını çalarken çekilmiş meşhur fotoğrafı ve kucağında yavru bir köpek varken çekilen fotoğrafı. Çetin’in posterlerinin yanında da bir Blues müzik posteri vardı. “Posterlerine bayıldım.”

Karşı duvarda da birkaç poster asılıydı. Duman, mor ve ötesi gruplarının posterlerine ek olarak bir gitar, bir piyano ve bir tane de rock müzik posteri vardı. Rock müzik posteri hariç diğerlerinin eski posterler olduğu anlaşılıyordu, özellikle Duman posterinin çok eski olduğu belliydi.

“Odanda idollerine yer vermen çok hoş,” dedi Göksel ona bakarak. “Tam da senden beklediğim gibi bir odan varmış, tam bir müzisyen odası.”

“Posterleri gördükçe mutlu oluyorum,” dedi Gökhan. “Birkaç senede bir şehir değiştirmemize rağmen posterlerim her zaman odamı süslerdi, süslemeye de devam ediyor.”

“Odana hareket katmış, beğendim.”

“Teşekkür ederim.”

Göksel komodinin üzerinde duran müzik kutusunu fark etti. “Yakından bakabilir miyim?” diye sordu piyano şeklindeki müzik kutusunu işaret ederek.

“Elbette,” dedi Gökhan. “Eline alabilirsin, açabilirsin, dinleyebilirsin; nasıl istersen.”

Göksel müzik kutusunu eline aldığında gülümsedi. Müzik kutusunun kenarındaki düğmeye bastığında hoş bir müzik sesi yükseldi, piyanonun üstündeki balerin de yavaşça dönmeye başladı.

“Barışların doğum günü hediyesi,” diye açıkladı Gökhan. “Çocukken de bir müzik kutum vardı, geceleri onu dinleyerek uyurdum. Barışlara bundan bahsetmiştim, onlar da doğum günüm için kendi evimde de bir tane olsun diye bunu almışlar.”

“Ya,” dedi Göksel ince bir sesle. “Ne tatlılar. Çok ince düşünmüşler.”

“Evet, aldığım en anlamlı hediyelerden biri. Gözüm gibi bakıyorum. Diğer müzik kutusunu o hengamede almayı unutmuştum, Kütahya’da kaldı. Şimdiye çöpü boylamıştır.”

Göksel’in yüzüne buruk bir ifade yayıldı. “Artık kendi evinde de bir müzik kutun var. Dinliyor musun?”

“Bazen,” dedi Gökhan tebessüm ederek. “Yatışmak istediğimde açıyorum, iyi geliyor.”

“Gelir tabii. Anısı olan şeyler çok özel.”

“Kesinlikle öyleler.”

“Kitaplığına da bakabilir miyim?”

“Bakabilirsin.”

Gökhan’ın kitaplığı kitaplardan ve albümlerden oluşuyordu. Kitaplığın ilk sırasında Yavuz Çetin’in iki albümünün CD’leri vardı, Duman ve mor ve ötesi’nin albümleri de onların yanındaydı. Kitap olarak da Babalar ve Oğullar romanı, Nâzım Hikmet’in üç şiir kitabı ve Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri kitabı yer alıyordu. Diğer raflarda da Gökhan’ın severek dinlediği müzisyenlerin albümleri; büyük çoğunluğu şiir, bir kısmı klasik ve birkaç tanesi de bilinen romanlardan oluşan kitaplar vardı.

“Anlaşılan ilk rafa en sevdiklerini koymuşsun,” dedi Göksel. “Yavuz Çetin, Duman, mor ve ötesi; Nâzım Hikmet, Cemal Süreya ve Babalar ve Oğullar. Neden Babalar ve Oğullar?”

“Adından dolayı ilgimi çeken bir kitaptı ama okumaya cesaret edemiyordum,” diye cevap verdi onun biraz arkasında duran Gökhan. “Yağız doğum günümde hediye etti, ben de okudum ve çok sevdim. İçime dokunan bir kitap oldu.”

“İsmini duyduğum bir romandı ama okumadım. Okuma listeme ekleyeceğim, merak ettim.”

“Bak sen. Oku da hakkında sohbet ederiz.”

“Anlaştık. Nâzım Hikmet’in kitapları da var.”

“Sevdiğimi söylemiştim.” Gökhan, şairin Kuvâyi Milliye adlı şiir kitabını aldı. “Bu kitapta yer alan Piraye’ye yazdığı şiirler çok güzel. Okumadıysan sana ödünç vermek istiyorum.”

“Okumadım,” diyen Göksel gülümsedi. “Sen ödünç vermek istiyorsan ben okumayı daha çok isterim.”

“Mutlaka okumalısın. Mesela ben Balıkesir’deyken okuyabilirsin, döndüğümde de şiirler hakkında konuşuruz.”

“Anlaştık. Kitabına gözüm gibi bakacağımdan ve şiirleri dikkatle okuyacağımdan emin olabilirsin.”

“Hiç şüphem yok.”

Gökhan’ın odasından çıkan ikili mutfağa ilerledi. Gökhan sofrayı hazırlamıştı. Kızarmış ekmekler küçük hasır sepette duruyordu, sucuklu yumurta da tavadaydı; birkaç kahvaltılık masaya yerleştirilmişti, çay bardakları da doldurulmak üzere bekliyordu.

“Sen otur,” dedi Gökhan. “Ben çayları doldurayım, sonra yemeye başlarız.”

“Ellerimi yıkasam iyi olacak,” dedi Göksel. “Sonra başlarız.”

“Olur. Banyo ortadaki kapı, havluyu da yeni astım.”

“Tamam.”

Göksel banyoya gittiğinde Gökhan çayları doldurdu, sonra Göksel’in aldığı simitleri dilimleyip büyük bir tabağa koydu ve tabağı masanın ortasına, domatesle salatalığın yanına yerleştirdi.

Göksel, Gökhanların küçücük banyosunda ellerini yıkarken içeriyi inceledi. Lavabo ve çamaşır makinesi yan yanaydı, klozetle duş kabini de karşı tarafta yan yana duruyordu. Genç kadın ellerini yıkadıktan sonra havluyla kuruladı ve aynada üstüne başına çekidüzen verip banyodan çıktı.

“Gel,” dedi o içeri girince Gökhan. “Çayları da doldurdum, her şey hazır.”

Göksel onun karşısına oturup sandalyesini masaya yaklaştırdı. Masanın üstü gayet kalabalıktı. Gökhan genç kadının aldığı simitleri bile kesip masaya koymuştu.

“Ellerine sağlık,” dedi Göksel. “Her şey harika görünüyor.”

“Afiyet olsun,” diyen Gökhan onu kendi mutfağında, masasında otururken gördüğü için gülümsüyordu. Göksel evine ne kadar da yakışmıştı. “İstediğin şeyden istediğin kadar ye lütfen.”

“Sucuklu yumurtadan başlayacağım.”

“Hayhay, nasıl istersen.”

Gökhan onun tabağına biraz sucuklu yumurta koydu, Göksel üç dilim kızarmış ekmekle biraz domatesle salatalık da aldı. Genç kadın sucuklu yumurtadan ilk lokmasını yediğinde yüzünde beğendiğini gösteren bir ifade belirdi.

“Çok lezzetli,” dedi başını sallayarak. “Ellerine sağlık.”

“Afiyet bal şeker olsun.”

Kahvaltı ederken havadan sudan konuştular. Bugünkü havadan, Göksel’in Dervişali’den Merdivenköy’e yaptığı araba yolculuğundan, İstanbul’un trafiğinden bahsettiler. Birbirleriyle sıradan şeylerden, günlük şeylerden konuşurken bile sohbetlerinden keyif alıyorlardı. Konu ne olursa olsun ikisi de karşı tarafı can kulağıyla dinliyordu ve bu onların iletişiminin bu kadar sağlıklı olmasının ana nedeniydi.

“Doydum,” dedi peçeteyle ağzını silen Göksel. “Her şey çok güzeldi. Ellerine sağlık.”

“Afiyet olsun bir tanem,” deyip çaydanlığı kontrol etti Gökhan. “Bir bardak daha çay doldurayım mı, içer misin?”

“İki bardak içtim zaten, bu kadar yeter.”

“Tamam o zaman, ben içerim. Masayı toplayayım, bulaşıkları yıkayayım; sonra da salonda vakit geçiririz.”

“Yardım edeyim.”

“Sen misafirsin, ben hallederim.”

“Misafirim ama sevgilin olan misafirim, tüm bu işleri tek başına yapman hiç içime sinmez. Vaktimiz zaten kısıtlı, mutfağı beraber halleder ve salona geçeriz.”

“Seni seviyorum, biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum ama her seferinde söylemen hoşuma gidiyor.”

Sandalyesinden kalkan Gökhan ona yaklaştı ve elini masaya dayayıp kız arkadaşına doğru eğildi.

“Seni evimde görmek öyle güzel ki,” dedi onun gözlerinin içine bakarak. “Buraya çok yakıştın, tıpkı yanıma yakıştığın gibi.”

Göksel onu ensesinden tutup kendine çekti ve dudaklarını onun dudaklarına bastırdı. Gözlerini kapatmayan Gökhan genç kadının pembe göz kapaklarına bakarken gülümsedi. Ona bu kadar yakından bakınca maskara değmemiş kirpik diplerinin sapsarı olduğunu fark etti.

“Civciv,” diye düşündü. “Gerçek bir civciv.”

Ayrıldıklarında ikisi de dudaklarını yaladı.

“O zaman burayı toparlamaya başlayalım mı?” diye sordu Göksel.

“Başlayalım,” dedi Gökhan. “Ben bulaşıkları yıkarken sen de kahvaltılıkları yerlerine koyarsın. Yerlerini sana söylerim.”

Böyle de yaptılar. Göksel kahvaltılıkları yerlerine koyarken Gökhan bulaşıkları yıkadı, genç kadın sarı bezlerin biriyle masayı da sildi ve sandalyeleri düzeltti. Bu sırada Gökhan birkaç parça bulaşığı yıkamış, durulamaya geçmişti. Genç kadın ona yaklaştı ve ona arkadan sarılıp yanağını da omzuna yasladı.

“Ne kadar hamarat bir sevgilim varmış,” dedi onun yaptığı işi izlerken. “Elinden her iş geliyor. Yemek, temizlik, bulaşık... Maşallahın var.”

“Üç senedir kendi evinde yaşayınca hepsini öğreniyor insan,” diye cevap verdi Gökhan. “Aile evinde yaşarken kendi odamı da temizler, toparlardım ama o kadardı. Çamaşırla bulaşık yıkamayı, yemek yapmayı, temizliğin inceliklerini İstanbul’a taşındıktan sonra öğrendim. Başlarda çok zor geliyordu ama şimdi o kadar alıştım ki hemen hallediyorum.”

“Hayat seni kocaman bir adama dönüştürdü, öyle değil mi? Diğer herkese yaptığı gibi.”

“Aynen öyle yaptı.”

Gökhan uzanıp onun alnına bir öpücük kondurdu. Gökhan, Göksel’i ilk kez alnından öpüyordu ve bunu fark etmek ikisini de gülümsetti.

“Dört gün yoksun,” dedi Göksel. “Burada da çok sık görüşemiyoruz ama aynı şehirde olduğumuzu biliyordum, şimdi aramıza kilometreler girecek.”

“Kızım ben yine Balıkesir’e gidiyorum,” dedi Gökhan ona bakarak. “Ve sadece dört buçuk günlüğüne. Sen ta Muğla’ya gittin ve üç hafta kaldın. Üç hafta! Yirmi bir gün. Yirmi bir yıllık hayatım kadar uzun bir süreydi. Dört buçuk gün bunun yanında devede kulak kalır.”

“Beni bu kadar çok özledin demek,” diyen Göksel’in sesi keyifli çıktı. “Ben de seni çok özlemiştim, yine özleyeceğim ama nihayet tatil yapabileceğin ve birkaç gün de olsa İstanbul’un yoğunluğundan uzaklaşacağın için senin adına mutluyum.”

“Ben de seni özleyeceğim ama haftaya yine yan yana olacağız. Yağız’la beraber döneceğimizi söylemiştim, sizi tanıştırmak istiyorum.”

“Döndüğünüz zaman mı?”

“Evet, haftaya. Ne dersin?”

“Olur, derim. Yağız’a ne kadar değer verdiğini biliyorum, onunla tanışmayı isterim.”

“Tamam o zaman, ayarlarız.”

Gökhan bulaşıkları hallettikten sonra mutfaktan çıkıp salona girdiler. Salon evdeki en büyük odaydı. İki kanepe birbirine çapraz olacak şekilde yerleştirilmişti, ortada da küçük bir sehpa vardı; müzik köşesi odanın en sağındaydı. Büyük bir çalışma masasının üstünde dizüstü bilgisayar, şarkı defterleri, birkaç kalem; hoparlörler ve mikrofon duruyordu. Masanın çaprazında Gökhan’ın amfisiyle ayaklı orgu ve Göksel’in bilmediği birkaç müzik ekipmanı daha vardı. Duvardaki askılardaysa Gökhan’ın üç gitarı asılıydı: Kahverengi klasik gitarı, beyaz elektro gitarı ve bej akustik gitarı.

O köşeye yaklaşan Göksel masanın önündeki duvarda da bir şey astığını fark etti. Yavuz Çetin’in metalden yapılma bir tablosu.

“Her yerde Yavuz Çetin var,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bu adamı neden bu kadar seviyorsun? Tek neden müziği mi yoksa başka sebepler de mi var?”

“Uzun hikâye,” dedi Gökhan bir elini kaldırarak. “Otururken anlatayım.”

“Oturalım.”

Üç kişilik büyük kanepeye yan yana oturdular.

“Yavuz benim için diğer tüm müzisyenlerden daha farklı ve özel bir yere sahip,” diye konuşmaya başladı Gökhan. “Bayburt’ta yaşadığımız dönem —yani daha sekiz dokuz yaşlarımdayken— bir kapı komşumuz vardı: Serdar ağabey. Liseye gidiyordu ve büyük bir rock müzik hayranıydı. Birkaç kez onunla beraber müzik dinlemiştim, kendisi beni Duman, mor ve ötesi gibi gruplarla tanıştıran kişidir. Bir gün bilgisayarda YouTube’dan müzik dinliyorum, Duman çalıyordu sanırım; sağdaki şarkıların arasında da Yavuz’un Yaşamak İstemem şarkısı vardı. Daha küçücüğüm, ismi ilgimi çekince şarkıyı açıp dinlemeye başladım ve şarkıya bayıldım. Müzisyen olacağım o zamanlardan belli, şarkının müziğine tutuldum resmen. Tabii sonra Yavuz’u araştırmaya ve diğer şarkılarını da dinlemeye başladım; kısa sürede hayranı oldum ve her okuldan dönüşümde, hiç abartısız söylüyorum, açıp onu dinliyordum. Zamanla onun şarkılarını söylemeye başladım, bir baktım ki benim de sesim güzelmiş. ‘Ben bu adam gibi müzik yapmak istiyorum,’ dedim. Sonrasında sana anlattığım gitar alma ve çalma serüvenim başladı. Anlayacağın üzere beni müzik yapmaya başlatan kişi Yavuz oldu.”

“Ne güzel,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bir noktada hayatını o şekillendirmiş resmen.”

“Aynen öyle yaptı. Yavuz bana ve pek çok müziksevere göre ülkenin en iyi gitaristiydi. Bir sürü güzel gitarist var ama hiçbiri Yavuz etmez. Onun gitara kattığı ruhu metrelerce öteden tanırsın, duyar duymaz o olduğunu anlarsın; Yavuz işte bu kadar büyük bir adamdı. Bugün insanlar benim gitaristliğimi çok beğeniyor ve takdir ediyorsa bunun sebebi de Yavuz’dur çünkü ben gitar çalmayı ondan öğrendim, onun şarkılarıyla kendimi geliştirdim ve tüm içtenliğimle söylüyorum ki Yavuz’u çalmak her gitar çalan kişinin yapabileceği bir iş değildir.”

“Ona ne şüphe.”

Gökhan onun yanağına bir öpücük kondurdu.

“Müzisyenliğinin yanında kişisel olarak da pek çok ortak noktamız var,” diye devam etti Gökhan. “Yavuz’un babası bir gazeteci ve Yavuz babasının mesleği nedeniyle şehir şehir gezerek büyümüş; tıpkı benim babamın asker olması yüzünden şehir şehir gezerek büyüdüğüm gibi. Enstrüman çalmaya 10 yaşında curayla ­—en küçük bağlama— başlamış, sonrasında bağlama çalmayı öğrenmiş ve devamında gitarla tanışmış; ben de enstrüman çalmaya 10 yaşında gitarla başladım. Bir diğer güzel ayrıntı da gitar ve bağlamanın telli çalgılar sınıfının tezeneli çalgılar grubunda yer alması, yani akraba olan çalgılar olmaları. Bağlama güzel bir enstrüman, biraz tıngırdatırım da ama çalmayı bildiğim asla söylenemez. Çok güzel çalan arkadaşlarım var, onları dinlemeyi tercih ediyorum. Bunların yanında Yavuz’la babasının arasının bozuk olduğu biliniyor, babası sert yapılı bir adammış ve bu huyu Yavuz’un özgür ruhuna ters düştüğü için aralarında gerginlikler yaşanırmış; bu da bana bir yerden çok tanıdık geliyor.” Gökhan’ın yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. “Yavuz, Marmara Üniversitesinin Müzik Bölümünü kazanmıştı fakat müzik çalışmaları nedeniyle okulunu yarıda bırakmak zorunda kalmıştı; çok iyi bildiğin üzere ben de konservatuvar öğrencisiyim ve umuyorum ki bu seneyi de sağ salim bitirip mezun olabileceğim. Bir de aşk meselesi var tabii. Yavuz’un eşi bir gün bir arkadaşını ziyaret etmek için Marmara Üniversitesine gitmiş, orada piyano başındaki Yavuz’u görmüş ve sonrasında tanışmışlar, âşık olmuşlar. Çok tanıdık bir ilk görüş, değil mi?”

Göksel başını yere eğip gülerken, Gökhan da gülümseyerek onu izledi. Gözlerinin içi parlayan genç kadın erkek arkadaşına saf bir sevgiyle baktı, elini yanağına uzatıp onun tıraşlı yanağını sevdi.

“Çok yabancı gelmedi,” derken gülümsüyordu Göksel. “Gerçekten de çok fazla ortak noktanız varmış, şaşırtıcı derecede ortak noktalar. Enstrüman çalmaya başladığınız yaş bile nasıl aynı olabilir? İnanılmaz.”

“İnanılmaz ama gerçek. Yavuz’u dinler dinlemez çok sevmeme şaşmamalı, resmen hissetmişim. Enerjilerimiz uymuş, kan çekmiş; artık ne denilirse.”

“Bu kadar ortak noktanız olması tesadüf değil. Senin içinde de bir cevher yatıyor, onun gibi muhteşem bir müzisyen ve olağanüstü bir gitaristsin.”

“Bu söylediklerin benim için çok kıymetli, teşekkür ederim. Bak şimdi aklıma geldi, Yavuz ve Yağız tamamen aynı anlama gelmese de benzer anlamlara geliyor ve bazen birbirinin yerine kullanıyor.”

“Yok artık,” dedi Göksel. “Kelime olarak çok benziyorlar gerçekten, şu an sen deyince fark ettim. En büyük idolünle en yakın arkadaşının isimleri çok benzer.”

“Bu adamı tanımak benim kaderimdi, bundan eminim.”

“Gerçekten de öyle görünüyor. Tüm bunları göz önüne alınca bu adama bu kadar hayranlık beslemen çok normal.”

“Hâliyle. Tanışmayı, sohbet etmeyi çok isterdim hatta bu mümkün olabilseydi bunun uğruna pek çok şeyden vazgeçebilirdim. Ne yazık ki mümkün değil. Ben de onun mirasını layıkıyla icra etmeye çalışıyorum, yani müziği.”

“Seninle gurur duyardı. Tıpkı benim duyduğum gibi.”

“İyi ki varsın,” diyen Gökhan ona yaklaştı. “Yavuz’un da dediği gibi: Hayatıma girdin sıcaklığınla / Aşkını verdin bana / Hiç korkmadan, düşünmeden. İyi ki hayatımdasın.”

“Bu şarkıda ona Göksel’in eşlik etmesi,” deyip burnunu onun burnuna yasladı Göksel. “Bak, bir ortak nokta daha buldum: En büyük idolün tek bir kadınla düet yapmış, şu an sevgili olduğun kişiyle adaş olan kadınla.”

Gökhan güldüğünde ağzından çıkan sıcak nefesi Göksel’in dudaklarına çarptı.

“Adının kısaltması ve lakabı benimle aynı olan kadınla,” dedi Gökhan. “Üstelik sözlerinde bizi bulduğum şarkıda. Göksel, seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum ve şu an evinde olmaktan, koltuğunda oturmaktan ve az sonra seni öpecek olmaktan çok memnunum.”

“Ben de şu an evimde olmandan, koltuğumda oturmandan ve şimdi seni öpecek olmaktan çok memnunum.”

Dudakları birleşti ve saniyeler boyunca birbirinden ayrılmadı. Elleri birbirlerinin vücutlarına sevgi dolu dokunuşlar bırakırken dudakları tutkuyla hareket etti. Göksel’in karnına bir ağrı saplandı, Gökhan’sa karnının çok daha aşağısında bir karıncalanma hissetti. Genç adam bir anlığına onu koltuğa yatıracağını düşündü, bunu yapmayı gerçekten de istedi ama hormonlarının sesini dinlemektense mantığının sesini dinleyerek ileriye gitmedi. Göksel buraya bunun için gelmemişti, kendisinin de farklı bir amacı olduğunu düşünmesini istemedi; yanlış anlaşılmak istemedi.

Onun dudaklarına son bir öpücük bırakan Gökhan’ın dudaklarının sonraki durağı genç kadının yumuşak yanağı oldu, dudaklarını burnuyla beraber onun yanağına bastırıp kız arkadaşının güzel kokusunu içine çekti. Bu esnada Göksel de derin bir nefes alma ihtiyacı hissetti. Bu öpüşme onun nefesini kesmiş ve daha önce hissetmediği arsız bir duyguyu tüm hücrelerinde hissetmesine neden olmuştu.

“Şarkıyı çalar mısın?” diye sordu Göksel. “Onun Şarkısı’nı.”

Gökhan dudaklarını onun yanağından ayırdı. “Çalarım,” diye cevap verdi. “Ama bir şartım var: Şarkıyı benimle birlikte söyleyeceksin.”

“Kötü bir sesim olmasına rağmen mi?”

“Şarkı söylemek için güzel bir sese sahip olmaya gerek yok. Bana eşlik edecek misin?”

“Edeceğim,” diyen Göksel gülümseyerek başını salladı. “Birlikte söyleyelim.”

Ayağa kalkan Gökhan duvarda asan akustik gitarını aldıktan sonra koltuğa geri oturdu. Genç müzisyen gitarın gerekli ayarlamalarını yaparken Göksel ilgiyle onu izledi. Onun ne yaptığını bilmiyordu fakat yaparken yüzünde oluşan ciddiyeti izlemek keyifliydi.

“Gitar hazır,” deyip boğazını temizledi Gökhan. “Sözleri biliyor musun?”

“Biliyorum,” diye onayladı Göksel. “Ben de hazırım, sen de hazırsan başlayalım.”

“O zaman son iki üç dört.”

Gökhan gitarı çalmaya başladığında bakışları Göksel’in yüzündeydi, Göksel de ritimle uyumlu olarak yavaşça sağa sola sallanıyordu.

“Seni ilk gördüğümde,” diye şarkıya girdi Gökhan. “Senin olmayı istedim bir an önce.”

“Seni ilk öptüğümde,” diye ona eşlik eden Göksel’in sesi orijinal şarkıyı söyleyen Göksel gibi tiz çıktı. “Eskiler silindi dudaklarımdan.”

Göksel gülmemek için elini ağzına bastırdığında Gökhan başını iki yana salladı.

“Hayatıma girdin sıcaklığınla,” diye başlayan nakaratı beraber söylemeye başladılar. Göksel, Gökhan’ın sesinin kendi sesini bastırmasına sevindi. “Aşkını verdin bana / Hiç korkmadan, düşünmeden / Rüyalarımdaydın derin uykularda / Kalbini verdin bana / Hiç korkmadan, düşünmeden.”

“Güzel,” dedi Gökhan nakarat bitince. “Bak, o kadar da zor değilmiş.”

“Tabii canım,” dedi Göksel.

Gökhan kısa gitar kısmını çaldıktan sonra şarkının ikinci kıta kısmına girdi.

“Seni ilk sevdiğimde / Senin kalmayı istedim tüm ömrümce.”

“Beni ilk üzdüğünde,” dedi Göksel yine tiz bir sesle. “Kaçıp gitmeyi istemedim bir an bile.”

Nakaratı yine birlikte söylediler. Gökhan’ın sesi ön plandaydı, Göksel daha kısık bir seste ona eşlik ediyor ve bir arka vokal gibi onu besliyordu. Göksel başta çekinse de şu an yaptıkları şeyden oldukça keyif alıyordu ve onun keyif aldığını görmek Gökhan’ı da sevindirmişti.

“Bir daha,” dedi Gökhan. “Son kez.”

Nakaratı son bir kez daha söylediler.

“Çok keyifliydi,” dedi Göksel şarkı bitince. “Seninle birlikte söyleyince sesimin kötülüğü o kadar da belli olmadı.”

“Çünkü o kadar kötü bir sesin yok,” dedi Gökhan. “Hayatım boyunca gerçekten kötü olan pek çok ses duydum; senin sesin onlardan biri değil, inan bana. Cesaretin için takdir eder, bu güzel şarkıyı benimle beraber söylediğin için de teşekkür ederim.”

“Çok keyif aldım.”

“Ben de öyle. Saat yaklaşıyor, gitarı yerine bırakıp eşyalarımı son bir kez kontrol edeyim ve çıkalım; olur mu?”

“Olur, geç kalmayalım.”

Ayağa kalkan Gökhan akustik gitarını yerine astı. Aklına günler önce Göksel’e söylediği şey gelince bakışlarını genç kadına çevirdi.

“Ebeveynlerimi merak ettiğini söylemiştin,” dedi. “Ben de bir ara fotoğraflarını gösteririm, demiştim. Şimdi göstereyim.”

Göksel’in kalp atışları hızlandı. “Tamam,” dedi. Yutkundu. “Göster.”

“Kitaplarımın birinin arasından üçümüzün bir fotoğrafı çıkmıştı. Lise mezuniyetimin olduğu gün çekilen bir fotoğraf. Hâlâ odamda, aynı kitabın arasında duruyor. Hadi odama geçelim.”

Göksel onunla beraber odasına ilerledi. Gökhan kitaplıktan bir kitabı çıkarıp sayfalarını karıştırdı ve aradığı fotoğrafı bulup çıkardı.

“Sorunsuz bir şekilde geçirdiğimiz son günümüzdü,” dedi fotoğrafa bakarken. Yutkundu. “Bu fotoğrafı ne ara kitabın arasına koyduğumu bile hatırlamıyorum, buraya taşındıktan sonra bir akşam kitaplığı düzenlerken kitabın arasından düşmüştü ve bir tır gibi üzerimden geçmişti. İşte, annemle babam.”

Gökhan fotoğrafı Göksel’e uzattığında Göksel çekingen bir tavırla fotoğrafı aldı ve bakışlarını fotoğraftaki Uygurlara çevirdi. Annesiyle babasının ortasında duran Gökhan’ın üstünde siyah bir cübbe vardı, kıyafet seçimini de siyah keten pantolonla mavi bir tişörtten yana kullanmıştı. Saçları kısa, yüzü sakalsızdı ve hoş bir gülümseme bu masum yüzü süslüyordu. Burun piercing’i yoktu, küpeleri yoktu, dövmeleri yoktu; şimdi olduğundan daha farklı, daha masum ve hâliyle daha çocuksu görünüyordu.

Göksel bakışlarını Gökhan’ın sağında duran annesine çevirdi, Hande Uygur’a. Hande Uygur koyu kumral saçları, iri kahverengi gözleri olan; 1,60 boylarında minyon ve orta kilolu bir kadındı. Bu fotoğrafta yüzünde bir gülümseme vardı, içten bir gülümseme. Bu gülümseme onun kaz ayaklarındaki kırışıklıkları derinleştirmişti ve onun elliye merdiven dayayan yaşını belli etmişti.

Göksel’in bakışlarının son durağı Gökhan’ın babası oldu, Göktuğ Uygur’un ta kendisi. Gökhan’ın solunda duran ve bir eliyle onun sırtına dokunan Göktuğ Uygur, Gökhan’dan daha uzun bir adamdı; düz çenesi, dik duruşu ve gözlerindeki ciddi ifadeyle tam bir askerdi. Üzerindeki lacivert takım elbise geniş omuzlarına tam oturmuş, onu daha da görkemli göstermişti. Gökhan dış görünüş olarak babasına çok benziyordu. Düz kahverengi saçlarını, badem şeklindeki kahverengi gözlerini, dolgun dudaklarını ve köşeli çenesini babasından almıştı; onun gibi uzun boylu, geniş omuzluydu ve şekilli bir vücuda sahipti. Birbirine oldukça benzeyen bu baba oğula bakınca insana geçen enerjilerse bambaşkaydı. Gökhan güler yüzlü, sevecen ve arkadaş canlısı karakterini dış görünüşünde de gösteriyordu; Göktuğ Uygur’un ise insanı delip geçen bakışları, ciddi bir yüzü ve soğuk bir havası vardı. Bu fotoğrafta da yüzünde bir tebessüm olmasına rağmen yüz ifadesi oldukça ciddiydi. Bu sert mizacı askerlik yaparak geçirdiği onlarca senede kazanmıştı.

“Babana ne kadar benziyorsun,” cümlesi Göksel’in dudaklarından dökülen ilk şey oldu. “Dış görünüş olarak tabii.”

“Sadece dış görünüş olarak,” dedi Gökhan. “Çok şükür ki.”

“Ne kadar ciddi ve baskın biri olduğu yüz ifadesinden anlaşılıyor. Tam bir askermiş.”

“Üstlerinin bile onu görünce duruşunu düzeltmesinin sebebi belli. Astlarını söylemiyorum bile, geldiğini gören saygı duruşuna geçerdi. ‘Kolay gelsin asker!’ ‘Sağ olun komutanım!’”

Gökhan esas duruşa geçip, asker selamı verince Göksel kıkırdadı.

“Asker duruşlarını, selamlarını da öğrenmişsin bakıyorum,” dedi Göksel sırıtmaya devam ederken. “Tıpkı askerler gibi yapıyorsun.”

“Çocukluğumla ergenliğim askeriyelerde geçti, bir zahmet,” dedi Gökhan. “Onun oğlu olduğum için bana çok iyi davranırlardı. Emrindeki askerlere birkaç kez gitar çalıp şarkı bile söylemiştim, babamın aksine onlar müzisyenliğimi takdir ediyorlardı.”

“Bu fotoğrafta mezun olduğun için mutlu görünüyor.”

“İkisi de mutluydu,” dedi Gökhan. İç çekti. “Onların istediği mesleklerden birini yapacağımı düşünüyorlardı. Ben de mutluydum çünkü artık istediğim bölümde okumak için somut adımlar atabilecektim. Hepimiz mutluyduk ama bizi mutlu eden şeyler farklıydı, her zamanki gibi. Önümüzdeki sene üniversiteden mezun olacağım ama böyle bir fotoğrafımız olmayacak. İşte bunu o zaman hiçbirimiz bilmiyorduk. Onlar beni ikna edebileceğini düşünüyordu, ben de onları ikna edebileceğimi düşünüyordum ama kimse kimseyi ikna edemedi ve geride sadece birkaç fotoğraf karesiyle acı tatlı hatıralar kaldı.”

“Bizim olacak,” diyen Göksel ona yaklaştı. “Mezuniyet töreninde cübbeni giyecek, kepini takacaksın; ben de üstüme şık bir elbise giyeceğim ve o çok özel günde senin yanında olup seninle fotoğraf çekileceğim. Sen de benim mezuniyetime gelirsin, o zaman da cübbe giyme ve kep takma sırası bende olur; o şekilde de fotoğraf çekiliriz.”

Gökhan’ın az önce buruk bir ifadeye ev sahipliği yapan yüzünde içten bir gülümseme yuva kurdu. “Çok tatlısın,” dedi genç adam. “Ölene kadar yakandan düşmeyeyim de gör.”

“Düşmeni isteyen mi varmış?” dedi Göksel gülerek. Onun yanağını öptü. “Hadi son hazırlıklarını yap da çıkalım.”

“Nâzım Hikmet’in kitabını vereyim,” diyen Gökhan dediği kitabı raftan alıp Göksel’e uzattı. “Ben yokken sana eşlik etmesi için çok sevdiğim bu şiir kitabını sana ödünç veriyorum.”

“Bana çok iyi arkadaşlık yapacağından şüphem yok,” deyip kitabı aldı Göksel. “Teşekkür ederim.”

Gökhan üstünü değiştirip mavi keten bir şortla beyaz tişört giydi, valize diş fırçasını ve parfümünü de koyup fermuarı kapattı; omuz çantasını kişisel eşyalarıyla doldurdu ve odasından çıktı.

“Ben hazırım,” dedi salonun kapısında durup koltukta oturan Göksel’e bakarak. “Çıkalım.”

“Ne hoş olmuşsun,” dedi onu süzen Göksel. “Şortunu çok beğendim.”

“Teşekkür ederim.”

Daireden çıktılar. Kapıyı üç kere kilitleyen Gökhan, anahtarı çantasının ön gözüne attı. Apartmandan ayrılan çift, Göksel’in arabasına el ele yürüdü.

“Araba yıkatılmış,” dedi Gökhan bembeyaz arabaya bakarak. “Yeni gibi olmuş.”

“Araba dün babamdaydı, o yıkatmış,” dedi Göksel. “O yıkatmasaydı bugün ben yıkatacaktım ama sağ olsun beni bu işten kurtardı.”

Arabaya binip yola koyulan çift Dudullu’ya gidene kadar müzik dinledi, sohbet etti. Gökhan ona Balıkesir planlarını anlattı, orada kısa süre kalacağı için kısıtlı zamanını en verimli şekilde kullanmak için önceden tatil planını hazırlamıştı ve önceki senelerde olduğu gibi bu sene de bu plana uyacaktı. Göksel’e Yağız’ın ailesinden de bahsetti. Bunu yaparken gözleri ışıl ışıl parlıyor, yüzü gülüyordu. Göksel genç adamın onları çok sevdiğini, onların da Gökhan’ı kendi oğulları gibi gördüğünü anladı ve içi sıcacık oldu.

Korkmazlar, Gökhan’a aile olmuştu.

Dudullu’ya vardıklarında otobüsün kalkmasına 10 dakika vardı. Balıkesir otobüsünü bulduktan sonra Gökhan valizini muavine verdi.

“Balıkesir’in tadını çıkar,” dedi Göksel. “Gez, toz, eğlen, dinlen. Bana mesaj atmadın ya da beni aramadın diye darılmam, aksine beni arka plana atıp tatilinin tadını çıkarmanı isterim.”

“Seni arka plana atmak mı?” diyen Gökhan kollarını onun beline sardı. “Sence böyle bir şey mümkün mü? Tatilin tadını da çıkarırım, seninle de konuşurum; ben her şeye yetişirim, sen hiç merak etme.”

“Çok tatlısın. Tatil fotoğraflarını ve videolarını dört gözle bekliyorum.”

“Sana gönderirim, hesabımda da paylaşırım. Bir sen etmez ama Yağız da beni çekme konusunda iyidir.”

“Kankalığın ana maddelerinden biri iyi fotoğraf çekmektir.”

“Kesinlikle öyle ve Yağız bu işi de hallediyor.”

“Aferin ona.”

Otobüsün kalkış saati geldiğinde çift vedalaştı. Birbirlerine sıkı sıkıya sarılan ikili bir süre böyle kaldılar.

“Kendine çok iyi bak,” dedi Göksel. “Vardığında mutlaka haber et ve dediğim gibi her bir anının tadını çıkar.”

“Sen de kendine iyi bak,” dedi Gökhan onun saçlarını okşayarak. “Vardığımda yazarım ve her bir anın da tadını çıkarırım. Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum.”

Birbirlerinin dudaklarına küçük bir buse kondurdular.

“İyi yolculuklar,” dedi ona otobüsün kapısına kadar eşlik eden Göksel. “Güle güle gidip güle güle gel. Yolun açık olsun.”

“Teşekkür ederim bir tanem. Haftaya görüşmek üzere.”

“Görüşürüz.”

Gökhan otobüse binerken, Göksel de perona geçip onu izledi. Gökhan üçüncü sıradaki tekli koltuğa oturdu. Birkaç saniye sonra şoför de otobüse bindi ve otobüsü çalıştırdı. Geri geri giden otobüs perondan çıkarken Göksel el sallıyordu, üst gövdesini öndeki koltuğun arkasından çıkaran Gökhan da ona el salladı.

“Seni seviyorum,” dedi Göksel dudaklarını oynatarak ama otobüs Gökhan’ın bunu göremeyeceği kadar uzaklaşmıştı.

Perondan çıkan otobüs yola koyulduğunda Göksel otobüs görüş alanından çıkana kadar olduğu yerde durup otobüsün arkasından baktı. Otobüs gidince o da ileriye park ettiği arabasına doğru yürümeye başladı.

Onunla farklı şehirlerde olacağını bilmek içini burkuyordu fakat Gökhan ona değer veren insanların evine gittiği ve onlarla birlikte zaman geçirip yılın yorgunluğunu atacağı için onun adına mutluydu.

*** 

Büyük yolcu otobüsü Balıkesir otogarındaki peronuna girerken saatler 5 olmak üzereydi. Peronun yakınlarındaki bir bankta oturan Yağız’la Yiğit otobüsü görünce ayaklandılar. Perona giren otobüs durduğunda kapıları açıldı ve yolcular inmeye başladı. Ön kapıdan inen iki kadından sonra Gökhan göründü. Genç adam ayağını yere basar basmaz kendisine yaklaşan tanıdık simayı gördü, en yakın arkadaşı Yağız’ı.

“Gök,” dedi kollarını iki yana açan Yağız. “Hoş geldin kardeşim.”

Gökhan cevap veremeden Yağız ona sıkı sıkıya sarıldı.

“Hoş buldum kardeşim,” diyen Gökhan onun kürek kemiğine vurdu. Bu esnada arkada duran Yiğit’i de fark etti. Sakallarını uzatan liseli genç Gökhan’ın onu son gördüğünden bu yana daha da büyümüştü. “Merhaba Yiğit.”

“Merhaba Gökhan ağabey,” dedi Yiğit. “Hoş geldin.”

“Hoş buldum.”

Gökhan, Yağız’dan sonra Yiğit’e de sarıldı.

“Nasılsın?” diye sordu Yağız. “Yolculuk nasıl geçti? Rahat gelebildin mi?”

“Yolculuk güzeldi, çok rahat geldim,” dedi Gökhan. “İyiyim, sizi görünce daha da iyi oldum. Ne kadar bronzlaşmışsınız, Balıkesir’in sahilleri size yaramış.”

“Sana da yarayacak, hiç merak etme.”

“Yarasın, çok ihtiyacım var. Ben valizimi alayım, sonra eve geçelim.”

Gökhan valizini aldı ama Yağızlar onun taşımasına müsaade etmedi ve valizi taşıma işini Yiğit üstlendi. Üç delikanlı Yağızların terminal dışına park ettiği arabalarına doğru yürümeye başladı.

“Siz nasılsınız?” diye sordu Gökhan. “Neler yapıyorsunuz?”

“İyiyiz,” diye cevapladı Yağız. “Ben hâlâ tatil modundayım, Yiğit de kursa gidiyor.”

“Tam gaz sınava hazırlanıyorum,” dedi Yiğit. “Haftanın beş günü kurstayım, hafta sonları da ödevlerimi yapıyor ve robotlaşmamak için sosyalleşmeye çalışıyorum.”

“Sınava elbette hazırlan,” dedi Gökhan ona bakarak. “Ama dediğin gibi sosyalleşmek de lazım, sürekli ders insanı boğar.”

“Aynen öyle, zaten çalışmaya erkenden başladığım ve epey konu bitirdiğim için kendimi sıkmama gerek de kalmıyor.”

“Ne güzel. Hakkında hayırlısı olsun.”

“Sağ ol ağabey. Sen neler yapıyorsun?”

“Tüm yaz iş güç uğraşıp durdum, eylülün ikinci haftası geldi ama ben daha yeni tatile çıktım.”

“Geç olsun güç olmasın. Ağabeyimin dediğine göre artık bir kız arkadaşın varmış, güzel haberleri aldık.”

“Hemen yetiştirdin mi?” diye sordu Gökhan, Yağız’a bakarak.

“Görüşmeyi sonlandırır sonlandırmaz hem de,” dedi Yağız sırıtarak. “Bu bomba gibi haberi bizimkilere söylemem gerekiyordu.”

“Dedikoducu mahalle karısı seni.”

Yağız, Gökhan’ın ensesine bir şaplak yapıştırdığında Yiğit bir kahkaha attı.

“Ah!” diyen Gökhan elini ensesine götürdü. “Ulan daha geleli iki dakika olmadı. İnsan misafirine böyle mi davranır?”

“Misafir mi?” dedi Yağız kaşlarını kaldırarak. “Bizim evin beşinci üyesisin lan sen, ne misafirliği?”

“Neyim neyim?”

“Bizim evin beşinci üyesisin.”

“Önce dövdü, şimdi de ağlatacak pezevenk,” diye mırıldandı Gökhan. “Balıkesir’e gelir gelmez bana bu kadar tezat duygular yaşatman hiç adil değil.”

“Gel lan buraya,” diyen Yağız onun omzuna kolunu attı. “Annem evde en sevdiğin yemekleri hazırlıyor, mercimek çorbasıyla köfte patates yaptı; ben de ıslak kek yaptım, biz çıkarken fırında pişiyordu. Akşam babam işten dönünce hep birlikte yeriz.”

“Çok tatlısınız. Hepsini mideme indirmek için sabırsızlanıyorum.”

Terminalden çıkan üçlü Yağızların gri arabasına ilerledi. Gökhan’ın valizini bagaja koyduktan sonra arabaya bindiler. Yağız şoför koltuğuna, Gökhan yolcu koltuğuna ve Yiğit de arka koltuğa oturdu.

“Ben Göksel’i arayıp geldiğimi haber vereyim,” dedi Gökhan. “Kısa tutarım.”

“Selam söyle,” dedi Yağız şakayla karışık.

Gökhan güldükten sonra Göksel’i aradı, kız arkadaşı birkaç saniye içinde telefonu açtı.

“Efendim?”

“Ben Balıkesir’e geldim güzelim,” dedi Gökhan. “Yağız’la kardeşi beni aldı, şimdi onların arabasıyla eve geçiyoruz.”

“İyi iyi, sevindim. Yolculuk nasıldı?”

“Güzeldi. Otobüs yolculuğu yapmayı özlemiştim, iyi geldi. Sen ne yaptın?”

“Seni bıraktıktan sonra eve döndüm. Malum cumartesi İstanbul her zamankinden daha kalabalık oluyor ve o kalabalığı hiç çekmek istemediğim için eve döndüm.”

“Mantıklı bir karar.”

“Öyle,” dedi Göksel. “O zaman ben seni tutmayayım, siz hasret giderin.”

“Yağız’ın selamı var,” derken Yağız’a kısa bir bakış attı Gökhan.

“Aleykümselam, sen de selam söyle.”

“Söylerim. Kendine iyi bak güzelim, görüşmek üzere.”

“Sen de kendine iyi bak ve tatilin tadını çıkar. Görüşürüz.”

Gökhan telefonu kapattı.

“Selam söyle derken ciddi değildim,” dedi Yağız ona bakarak.

“Laf ağızdan bir kere çıkar,” dedi Gökhan. “Onun da sana selamı var.”

“Aleykümselam.”

Balıkesir’in terminali şehir merkezinin dışında kalıyordu, bu yüzden yolları uzundu ve onlar da bu uzun yolu sohbet ederek geçirdiler. Dakikalar sonra Yağızların oturduğu sokağa vardılar. Yağızlar nezih bir mahallede, dört katlı güzel bir apartmanda oturuyordu. Yağız arabayı apartmanın önüne park ederken, Gökhan tanıdık kahverengi apartmana bakıp gülümsüyordu. Burayı özlemişti.

“Yağız Turizm’i tercih ettiğiniz için teşekkür ederim,” dedi Yağız kontağı kapattığında. “Bir sonraki seferde görüşmek üzere.”

“Bir daha bu firmayı tercih edeceğimi sanmıyorum,” dedi Gökhan ona bakarak. “Şoföre uyuz oldum.”

“Şoför de sana bayılmadı.”

“Kalp kalbe karşıdır, derler.”

“Atışmalarınızı özlemişim,” dedi arka koltuktan onları izleyen Yiğit. “Bana birkaç günlük eğlence çıktı.”

“Ağza bak ağza,” dedi Yağız. “Valizi al, arabayı kapat ve eve gel. Biz önden gidiyoruz.”

Yağız’la Gökhan apartmana ilerledi. Yağız kapı şifresini yazıp kapıyı açtı. Yağızlar ikinci katta oturduğu için asansöre binmek yerine direkt merdivenlere yöneldiler ve merdivenlerden bir üst kata çıktılar.

“Annem mutfaktadır,” dedi Yağız cebinden anahtarını çıkarırken. “Anahtarla girelim.”

Mutfakta yemeklerle uğraşan Sibel ev kapısının açıldığını duydu.

“Oğlum?” diye seslendi. “Yağız? Siz misiniz?”

“Evet,” dedi içeri giren Yağız. “Biz geldik.”

Sibel mutfaktan çıktığında kapının önündeki Gökhan’la Yağız’ı gördü.

“Gökhan,” dedi neşeyle. “Hoş geldin oğlum.”

“Merhaba Sibel abla,” dedi Gökhan gülümseyerek ve ona doğru ilerledi. “Hoş buldum.”

Sıkı sıkı sarıldılar. Gökhan, Sibel’in üçüncü oğlu gibiydi; onu Yağız ya da Yiğit’ten farklı görmüyordu. Sibel de Gökhan için bir anne gibiydi.

“Nasılsın? Yolculuk nasıl geçti?”

“Sizleri gördüm daha iyi oldum. Yolculuk da iyi ve rahattı. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim çok şükür.” Sibel onun parmaklarındaki dövmeleri fark etti. “Bak bak, yine mi dövme yaptırdın? Dört tane yaptırmış bir de.”

“Nasıllar? Beğendin mi? Adımla ilgili dövme yaptırmayı ne zaman istiyordum, bu yaza kısmetmiş.”

“Güzel olmuşlar, yakışmış. Tipin çok mülayim ama tarzın hiç de öyle değil.”

“Ben de böyle bir insanım işte.”

Elinde Gökhan’ın valizi olan Yiğit kapıda belirdi.

“Benim odama koy,” dedi Yağız ona bakarak. “Gök üstünü değiştirip rahat bir şeyler giymek istersen benim odamda giyinebilirsin, istersen duş da alabilirsin. Burası senin de evin biliyorsun, nasıl istiyorsan öyle takıl.”

“Biliyorum kardeşim, eyvallah,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Ellerimi yıkayıp üstümü değiştireyim, sonra yanınıza gelirim.”

Dakikalar sonra salonda toplandılar. Yağız’la Gökhan bir koltukta, Sibel’le Yiğit de diğer koltukta oturuyordu.

“Neler yapıyorsun, nasıl gidiyor?” diye sordu Sibel. “Bu sene buraya biraz geç geldin.”

“Öyle oldu,” diye cevapladı Gökhan. “İş yerinde eylül başı yoğunluğu vardı, ben de ancak bu hafta sonu izne ayrılabildim. Tüm yaz iş güç uğraşıp durdum; işten kalan kısıtlı zamanlarda da müzik yaptım, arkadaşlarımla vakit geçirdim. Önceki iki yazdan bir farkı yoktu.”

“Çalışma hayatı,” dedi Sibel anlayışlı bir sesle. “Yağız’dan güzel haberi aldık, bir kız arkadaşın varmış.”

“Evet, üç hafta oldu. Yağız ne kadar anlattı bilmiyorum ama adı Göksel, Yıldız Teknik Üniversitesinde Fotoğraf ve Video son sınıf öğrencisi; çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşıyor, aynı zamanda video grafiker. Sahne aldığım kafeye geldiğinde tanıştık, konu buralara kadar geldi.”

“Evet, Yağız bunlardan bahsetmişti. Senin adına çok sevindim, hayırlı olsun.”

“Sağ ol ablam, teşekkür ederim. Bu yaz yaşadığım en büyük değişiklik bu oldu, onun haricinde tipik bir yazdı.”

“Burada birkaç gün gezip tozar, yazın son günlerinin tadını çıkarırsınız.”

“Öyle yapacağız. Sen neler yapıyorsun?”

“Ben de beş gün işteyim, hafta sonları da genelde evle ilgilenmekle geçiyor.”

“Evin işi de bitmek bilmiyor tabii.”

“Her iş biter ama ev işi bitmez. İş yerimde sekiz saatlik mesaimi yapıyor, işimi bitirip eve geliyorum; evde mesai olmadığı gibi iş de hiç bitmiyor.”

“Of anam of!” dedi Yağız. “Hemen sıkıcı konulardan konuşmaya başlamanız gerçekten takdire şayan ama şimdiden içim şişti. Evi de işi de boş verin, yarın denize gidip sıcak kumlarla serin suların tadını çıkaracağız. Edremit bizi bekliyor.”

“Ben de Edremit’i bekliyorum,” dedi Gökhan. “Ne kadar uzun zamandır denizin, kumun ve güneşin hayalini kurduğumu bilemezsin. Yarın bir balığa dönüşeceğim ve saatlerce yüzeceğim.”

“Beraber yüzeriz. Sen geleceksin diye bu ay hiç denize gitmedik, seni bekledik.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten. Yiğit gitmek istedi ama, ‘Gökhan gelince hep beraber gideriz, otur aşağı,’ dedim.”

“Ben de kabul ettim ve Gökhan ağabeyi bekledim,” diye araya girdi Yiğit. “Açıkçası denizden biraz uzak kalmak iyi de geldi, tuzlu su cildimi ve saçlarımı çok kurutmuştu.”

“Tüm yaz balık gibi sudan çıkmadınız ki,” dedi Sibel. “Tatilin yarısından çoğunda denizdeydiniz.”

“Yaz tatilinde yapılacak en iyi aktivite,” dedi Yağız annesine bakarak. “Denizde geçirdiğim günlerden pişman değilim, aklım hâlâ geçiremediğim günlerde.”

Gülüştüler.

“İstanbul nasıl?” diye sordu Sibel. Muhatabı Gökhan’dı. “Değişiklik var mı?”

“Pek sayılmaz,” diye cevapladı Gökhan. “Her zamanki gibi kalabalık ve yoğun ama gözüme eskisi kadar yorucu gelmiyor.”

“Neden acaba?” dedi Yağız ona anlamlı bir bakış atarak. “Göksel de İstanbul’da olduğu için olabilir mi?”

“Zaten. İçinde sevdiğin insan olunca İstanbul gibi bir şehir bile çekilir oluyor.”

“Ben İstanbul’u çekilir kılmıyorum yani? Peki, öyle olsun.”

“Tabii ki kılıyorsun, seni de seviyorum ama o şekilde değil.”

“Ben anlayacağımı anladım.”

“Kıskanç,” dedi Yiğit, ağabeyine bakarak. “Göksel ablayla sevgili olduğunu öğrendikten sonra pabucunun dama atılacağını düşünüp üzülmüştü.”

“Lan!” diye bağırdı Yağız. “Şerefsiz. Hain.”

“Yağız,” dedi Sibel uyarı dolu bir sesle. “Kardeşinle ne biçim konuşuyorsun? Çok ayıp.”

“Hak ediyor. Hiçbir şeye üzülmedim, yalan söylüyor.”

“Ah be oğlum,” dedi Gökhan onun omzuna dokunarak. “Senin pabucunun dama atılması mümkün mü? Sen benim kardeşimsin. Hangi kardeşin pabucu dama atılabilir?”

“Bak ya, şimdi de sen beni ağlatacaksın. Seviyorum lan seni.”

“Ben de seni.”

İki dost birbirinin omzunu sıkarken Yiğit’le Sibel onlara gülümseyerek baktı. Dörtlü sohbet etmeye devam etti. Saatler 18.30’u gösterirken evin babası Atilla da işten döndü.

“Atilla?” diye seslendi kapı sesini duyan Sibel.

“Benim,” dedi Atilla’nın kalın sesi. İçeri girip kapıyı kapattı. “Çocuklar da geldi mi?”

“Çok oldu. Hepimiz salondayız.”

Atilla salona girince içeride oturan dörtlüyü gördü. Orta yaşlı adamın koyu kahverengi gözleri Gökhan’ın gözleriyle buluştuğunda yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“Hoş geldin oğlum,” dedi.

“Hoş buldum ağabey,” derken ayağa kalktı Gökhan ve ona ilerledi. “Sen de hoş geldin.”

Sarıldılar.

“Nasılsın?” diye sordu Atilla. “Yolculuğun nasıl geçti?”

“İyiyim, yolculuğum da iyi geçti. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim ama çok açım, ellerimi yıkayıp üstümü değiştireyim de hep beraber yemek yiyelim.”

“Olur, biz de seni bekliyorduk zaten.”

Dakikalar sonra mutfakta yemek masasında toplandılar. Yemek sohbetli ve keyifli geçti. Gökhan onları, onlar da Gökhan’ı özlemişti ve aylar sonra bir arada olmak, birlikte yemek yemek hepsini sevindirdi.

Ailesiyle yemek masasına oturduğunda çıkan tartışmalar yüzünden tadı kaçan, iştahı kapanan, ilk fırsatta masayı terk eden Gökhan’ın yemek masalarıyla arası bu evde düzelmişti. Bu masaya oturduğunda kimse onu küçük görmüyor, hayallerine laf etmiyor, ona istemediği şeyleri dayatmaya çalışmıyordu. Bu masada yemek yemek onun için çok keyifliydi.

“Son yaz tatiliniz de bitmek üzere,” dedi Atilla. “Öğrenci olarak geçirdiğiniz son yaz tatiliydi.”

“Aslında benim öğrenci olarak geçirdiğim son yaz tatili yıllar önceydi,” dedi Gökhan. “Üç senedir yaz tatili diye bir tatilim yok, haftada altı gün mesaim var.”

“Haklısın, bu durum sadece Yağız için geçerli.”

“Kötü hissettiriyor,” dedi Yağız. “Öğrenci olmaktan çok memnunum, konservatuvar öğrencisi olmaktan daha da memnunum ama sona çok yaklaştım. Bu sene her günün tadını çıkaracak, konservatuvar öğrencisi olmanın sefasını sonuna kadar süreceğim.”

“Bu konuda sana katılıyorum,” dedi Gökhan. “Ben de son senemizin tadını çıkaracağım. Bugünler geri gelmeyecek.”

“Tabii ki çıkarın,” dedi Sibel. “Öğrencilik yılları hayatınızın en güzel yılları, yetişkinlik hayatı ne yazık ki çok zor.”

“Evet, bu yüzden üniversite hayatımı doya doya geçirdim; müzik kulübü, müzik toplulukları, okul içi ve dışı etkinlikler derken hiçbir şeyden eksik kalmadım. Yağız da aynı şekilde.”

“Çok da iyi yaptık,” dedi Yağız onun omzuna dokunarak. “Bu sene daha fazla etkinliğe katılalım.”

“Katılırız, kendimiz de hazırlarız. Mezuniyet için kesin program hazırlarız zaten, yeni yıl ve birinci dönem sonu için de bir şeyler düşünebiliriz.”

“İyi fikir. Okul başlasın da bakarız.”

Yemekten sonra salona geçtiler. Yağız’ın yaptığı ıslak kekin yanında çay da demlediler ve televizyona bakarken onları yediler.

“Ellerine sağlık,” dedi Gökhan. “Kek çok güzel olmuş.”

“Afiyet olsun,” dedi Yağız gülümseyerek. “Siz bugün ne yaptınız? Göksel’in kahvaltıya geleceğini söylemiştin.”

“Kahvaltı ettik.”

“Hadi canım, yemin et.”

“Valla.”

“Dalga geçme de düzgünce cevap ver.”

“Kahvaltı ettik, biraz gitar çalıp şarkı söyledik. Vaktimiz çok kısıtlıydı, pek bir şey yapamadık.”

“Diyorsun?”

“Diyorum.”

“İyi bakalım.”

Yağız ona anlamlı bir bakış attıktan sonra çayını höpürdeterek içti. Gökhan’sa kendi kendine güldü.

Saat 10’u geçerken çok yorgun olduğunu söyleyen Atilla uyumaya gitti, ondan biraz sonra da Sibel yatak odasına çekildi. Yalnız kalan üç delikanlıysa Yağız’ın odasında toplandı.

“Vay vay vay,” dedi Gökhan onun baterisine bakarak. “Gerçekte daha da havalı görünüyor.”

“Saat çok geç olmasaydı size bir konser verirdim,” dedi Yağız. “Yarın da denizde olacağız ama hafta içi bir şov yaparız.”

“Yap tabii, ben de gitar çalarım.”

“İşte bana bunlarla gel.”

“Sakın ben kurstayken çalmayın,” dedi Yiğit. “Bu muhteşem konseri kaçıramam.”

“Çalmayız,” diyen Gökhan onun saçlarını karıştırdı. “Tüm aile üyeleri toplandığında çalarız. Size minik bir konser veririz.”

“Anlaştık.”

Gökhan gece yatağına dönüşecek koltuğa oturdu. Buraya geldiğinde Yağız’ın odasındaki bu koltukta uyuyordu.

“Sen de yorulduysan yatıp uyu,” dedi Yağız, Gökhan’a bakarak. “Yarın erkenden uyanacağız, Edremit buraya uzak malum.”

“Yorgun sayılmam,” dedi Gökhan. “Biraz oturalım.”

“Tamam o zaman. Bizimkiler ne yapıyor? Barışlar, Kerem?”

“Hepsiyle geçen cumartesi buluştum, hepsi çok iyi. Barışlar mekânlarda çıkmaya devam ediyor, bir yandan da müzik çalışmalarına devam ediyorlar; üzerinde çalıştıkları birkaç şarkıyı dinlettiler, bayağı beğendim. Kerem de benim akustik gitarı beğenince çalıştığım mağazadan kendisine bir akustik gitar aldı, günlerinin gitar çalarak geçtiğinden ve bir sürü yeni şarkı öğrendiğinden bahsetti.”

“Barışlarla arası iyi sanırım?”

“Aynen, iyi. Harun’la ikisi onlarla arkadaş oldu, birkaç kez buluşup beraber bir şeyler çaldılar. Cumartesi Harun’u da davet ettik fakat işi olduğu için bize katılamadı.”

“İstanbul’a döndüğümüzde hep beraber buluşalım, bu grupla vakit geçirmeyi çok isterim.”

“Onlar da aynısını dedi, döndüğümüzde hepimizin müsait olduğu bir gün bir buluşma ayarlarız.”

“Biraderlerimi özledim.”

“Onlar da seni özledi.”

“Özlenecek bir insanım. Bir kere komiğim, ortamların neşesiyim; kaliteli esprilerim ve şakalarımla bulunduğum yerlere renk katarım.”

“Çok da mütevazısın.”

“İnsan iyi olduğu konularda kendine hak ettiği değeri vermeli.”

“Yine başladı,” diye söylendi Yiğit. “Tamam ünsüz düşünür Yağız Korkmaz.”

“Kes lan sesini hem ünsüz hem düşünmez Yiğit Korkmaz. Ayağımın altına almayayım.”

Onların bu atışması Gökhan’ı güldürdü.

“Sizi gerçekten özlemişim,” dedi genç adam. “En çok da bu tatlı atışmalarınızı.”

“Önümüzdeki dört gün boyunca fazlasıyla maruz kalacaksın,” dedi Yiğit. Gülümsediğinde ağabeyinin gözleri gibi ufak olan gözleri adeta yok oldu. Bu hâliyle bir kediye benziyordu. “Ağabeyim bana da sana da sarar.”

“Saracağım tabii,” dedi Yağız. “Benden kurtuluşunuz yok.”

Üç delikanlı gece yarısına kadar oturup sohbet etti. Saatler gece yarısını gösterdiğinde Yiğit uyumak için kendi odasına gitti, Yağız’la Gökhan da kendi yataklarına yattı. Karanlık odada birkaç dakika boyunca hiç konuşmadılar.

“Gök,” diye fısıldadı Yağız. “Uyudun mu?”

“Hayır,” diyen Gökhan başını onun yatağının olduğu tarafa çevirdi. “Sen?”

Yağız güldüğünde Gökhan da gülümsedi.

“Aslında uyuyorum ama uykumda konuşuyorum,” dedi Yağız. Camdan içeri giren sokak lambasının ışığında parlayan Gökhan’ın gözlerini seçebiliyordu. “O kadar gevezeyim ki uykumda bile susmuyorum.”

“Yandık desene. Sana bir sessize alma tuşu taktırmak lazım.”

“O tuşun bile işe yarayacağını sanmam.”

“Yüksek ihtimalle. Saat çok geç oldu, yat da uyu.”

“Yarın için heyecanlıyım. Güzel bir gün olacak.”

“Evet, güzel bir gün olacak. Sıcak kumların üzerinde yatıp güneşin tenimi okşamasına izin verecek, sonra kendimi serin sulara atacağım ve bu döngüye akşama kadar devam edeceğim.”

“Ben de öyle. Yaz senin için çok yorucuydu değil mi?”

“Yorucuydu ama aynı zamanda geçirdiğim en güzel yazdı çünkü Göksel vardı.”

“Aşk güzel şey.”

“Öyle. Sende kimse yok değil mi?”

“He var hatta evliyim ben, üç de çocuğum var. Bu ne saçma bir soru oğlum? Biri olsa bilirsin, bilmediğine göre yok.”

“Ha şöyle.”

“Diyene bak. Göksel’le sevgili olduğunuzu bana iki gün sonra söyledin lan!”

“Açıklamasını yaptım ya.”

“Sus, bir de cevap veriyor. Biri olursa sana nikâhımızın olacağı sabah haber vereyim de gör sen.”

“Kesin yaşanır bu.”

“Görürsün bak.”

Gökhan esnedi. “Sonra görürüm, şimdi uyuyacağım. Hadi iyi geceler, sabah görüşürüz.”

“İyi geceler Gök.”

***

Sabah erkenden kalkan aile üyeleri kahvaltı ettikten sonra Edremit’e doğru yola çıktı. Balıkesir şehir merkezinden Edremit 1,5 saat kadar sürüyordu, bu uzun yolu sohbet ederek geçirdiler. Arabayı Yağız kullandı, Atilla ön koltukta oturdu; Sibel, Yiğit ve Gökhan da arka koltukta konuşarak yolculuk ettiler. Edremit’e vardıklarında eşyalarını kumsala bıraktılar. Diğerleri kumsala yerleşirken Gökhan’la Yağız tişörtlerini ve mayolarının üstüne giydiği şortlarını çıkarıp denize koştu ve kendilerini Ege’nin serin sularına bıraktılar. Biraz sonra onlara Yiğit de katıldı ve üç delikanlı biraz açılıp yüzdüler. Onlar denizin tadını çıkarırken, Sibel’le Atilla da sahilde oturup güneşlenmeyi tercih etti.

“Bizim balıklar ikiydi, üç oldular,” dedi Sibel denizde yüzen gençlere bakarak. “Çok da açıldılar.”

“Bir şey olmaz,” dedi Atilla. “Bir aradalar, hem hepsi çok iyi yüzüyor.”

“Gökhan çok mutlu görünüyor. Çocukcağız tüm yaz çalıştı, şimdi tatilin tadını çıkarsın.”

“Çıkarsın tabii. Birkaç gün İstanbul’dan uzak kalmak, çalışmamak ve sadece tatilin tadını çıkarmak onun da hakkı.”

“En çok onun hakkı.”

Gökhanların açıkta bir saat yüzmesinden sonra Sibel ve Atilla da denize girdi. Kıyıya yaklaşan delikanlıların ayakları artık yere değiyordu.

“Topu da getirmişsin,” dedi Yağız. “Voleybol zamanı. Gök geç karşıma.”

“Ben de, ben de,” dedi onlara yaklaşan Yiğit. “Bu eğlenceden mahrum kalamam.”

“Hep beraber oynayacağız,” dedi Atilla. “Bizim başımız kel değil ya. Evet, önlerim biraz açılmış olabilir ama saçlarım hâlâ kafamda.”

Gülüştüler.

“Siz yüzersiniz diye düşünmüştük,” dedi Yağız. “Karı koca beraber denizin tadını çıkarırsınız diyorduk.”

“Çıkarırız,” dedi Sibel. “Deniz bir yere kaçmıyor. Öncesinde biraz top oynayalım.”

“Nasıl isterseniz.”

Bir halka oluşturan beşli yumuşak deniz topuyla voleybol oynamaya başladı. Biraz atışmalı, bolca gülmeli bir oyun oluyordu.

“Gâvura vurur gibi vurmasana,” dedi Gökhan, Yağız’a bakarak. “Tüm hıncını toptan çıkarıyorsun.”

“Eğlencesi böyle çıkıyor,” dedi Yağız. “Zaten yumuşacık top.”

“Gökhan haklı,” dedi Atilla oğluna bakarak. “Yavaş vur şu topa.”

“İyi be.”

Yağız topa daha sakin vurmaya başlayınca topun havada kalma süresi de arttı ve oyun daha eğlenceli bir hâl aldı. Bir saat kadar da topla oynadılar.

“Benden bu kadar,” dedi Atilla. “Yoruldum, kıyıya çıkacağım.”

Sibel ve Yiğit de yorulduğunu söyleyip Atilla’yla beraber kıyıya çıkınca Yağız’la Gökhan denizde yalnız kaldı.

“Biraz açılalım mı?” diye sordu Yağız. “Dubalara kadar yarış yapalım.”

“Kabul,” dedi Gökhan. “Yenilen ne ısmarlıyor?”

“Bir şişe buz gibi bira?”

“Anlaştık.”

“O zaman yarış başlasın. Üç iki bir başla!”

Aynı anda suya dalan ikili dubalara doğru yüzmeye başladı. Başlarda yan yana ilerleseler de Yağız’ın öne geçmesi uzun sürmedi. Yaz tatillerinin çoğunu denizde geçiren genç adam yüzme konusunda çok iyiydi ve gerçekten de bir balık gibi yüzüyordu. Gökhan ona yetişmeye çalıştı fakat aralarındaki mesafe kapanmak yerine daha da açıldı ve Yağız ondan saniyeler önce dubalara vardı.

“Biram Carlsberg olsun,” dedi Yağız, Gökhan yanına gelince. “Kutu.”

“Baba tarafın yunus mu oğlum senin?” dedi nefes nefese kalan Gökhan. “Jet gibi yüzdün.”

“Yunuslar yanımda halt etmiş.” Suyun içindeki omuzlarını gösterdi. “Bu omuzları yüzerek bu hâle getirdim ben. Kıyıya kadar da yarışalım mı?”

“İkinci birayı da beleşe getir diye mi? Tabii efendim.”

“En azından şansımı denedim. O zaman kıyıya doğru sakince yüzelim. Aşırı acıktım, bir şeyler yiyelim.”

“Olur.”

İki arkadaş kıyıya doğru yüzmeye başladı. Dalgaların da yardımıyla kısa sürede kıyıya ulaştılar. Sudan çıkan Gökhan kumsala yürürken alnına yapışan ıslak saçlarını eliyle arkaya doğru yatırdı.

“Yoruldunuz değil mi?” dedi onlara bakan Sibel.

“Hem de nasıl,” diyen Gökhan kendini havlunun üzerine attı. “Acıktık da.”

“Biz de acıktık,” dedi Atilla. “Keklerden getirdik, kola da var; onları atıştıralım.”

Gökhan kekten iki dilim yedikten sonra kola dolu plastik bardağını ve telefonunu alarak ayağa kalktı, gruptan biraz uzaklaştı ve Göksel’i aradı.

“Hayatım?” diye telefonu açtı Göksel.

“Selam,” dedi Gökhan. “N’aber?”

“İyiyim. Bizimkilerle dışarı çıkacağız, hazırlanıyorum. Senden ne haber?”

“Nereye gideceksiniz? Biz de Edremit’teyiz, denize geldik.”

“İyi yapmışsınız. Biz de Beşiktaş tarafına gideceğiz, ailecek pazar gezisi yapacağız.”

“İyi fikir.”

“Yağızlar nasıl?”

“Onlar da iyi,” derken ileride oturan gruba kısa bir bakış attı Gökhan. “Hepsini çok özlemişim, uzun zaman sonra yeniden bir arada olmak iyi hissettiriyor. Bugün soluğu denizde aldık, denizin tadını çıkarıyoruz.”

“Onlar da seni çok özlemiştir. Edremit nasıl?”

“Çok güzel. Hava çok sıcak, temmuzla ağustosu aratmıyor.”

“İyi iyi, yazı sonundan da olsa yakaladın. Tadını çıkarmaya bak.”

“Öyle yapıyorum. Epey yüzdük, hâliyle yorulduk ve acıktık. Şimdi bir şeyler atıştırıyoruz, biraz dinlenip güneşlendikten sonra kendimi yeniden denize atarım.”

“Güneşlenmek çok güzel bir şey ama güneş kremini ihmal etme. Sürdün değil mi?”

“Tabii ki sürdüm yoksa kızarmış tavuktan beter olurum.”

Göksel kıkırdadı. “Olursun valla,” dedi. “Denize girince kremin etkisi azalmıştır, güneşlenmeye başlamadan önce mutlaka tazele.”

“Sen ne kadar düşüncelisin böyle,” diyen Gökhan gülümsüyordu. “Yağız’a sürdürürüm.”

“Biricik sevgilimi düşüneceğim tabii ki. Güneşte yanmanı ve acı çekmeni istemem.”

“Bu uyarılarından sonra güneş kremini aksatmam, için rahat olsun. Biricik sevgilimin aklı bende kalmasın.”

“Çok tatlısın.” Göksel onu şimdiden özlediğini söyleyecekti fakat ortamı duygusallaştırmamak için bunu dile getirmedi. “Fotoğraf çekmeyi unutma bak, merakla bekliyorum.”

“Doğru, fotoğraf,” dedi Gökhan bir aydınlanma yaşayarak. “Çekerim.”

“Çek, sonra da bana gönder.”

“Şu an üstüm çıplak ama,” dedi Gökhan gülerek. “Yine de göndereyim mi?”

“Gönder,” diye cevapladı Göksel. Kesinlikle gönder. “Ne olacak sanki?”

“İyi, gönderirim.” Genç adam sırıttı. “Aklıma senin tatil fotoğrafların geldi.”

“Aklından gittiler mi ki?”

Göksel’in bu sorusu Gökhan’a kahkaha attırdı.

“Bu iyiydi,” dedi gülmeye devam ederken. “Ne yalan söyleyeyim, gitmedi. Hayatımda gördüğüm en iyi tatil fotoğraflarıydı.”

“Serseri,” dedi Göksel keyifli bir sesle. “Ağzını sil, salyaların akmıştır.”

“Sen geç dalganı. Benim tatil fotoğraflarıma bakarken seni de göreceğim.”

“En iyilerini yüz yüze geldiğimizde göstermek için sakla o zaman.”

“Anlaştık. O zaman şimdi kapatayım; sen hazırlanmaya devam et, ben de diğerlerinin yanına döneyim. Size iyi gezmeler.”

“Tamam hayatım. Size de iyi eğlenceler. Kendine dikkat et, görüşürüz.”

“Sen de kendine dikkat et, görüşürüz. Öptüm.”

“Ben de öptüm.”

Göksel’le görüşmeyi sonlandıran Gökhan diğerlerinin yanına döndü.

“Sıfata bak,” dedi Yağız. “Yüzünde güller açıyor.”

“Utandırma çocuğu,” dedi Sibel. “Senin sevgililerin olduğunda seni de gördük.”

“Aman oldu da ne oldu sanki? Hepsinin sonu aynı şeye çıktı: Hayal kırıklığı.” Yağız, Gökhan’a baktı. “Seni ve Göksel’i tenzih ederek söylüyorum tabii, bunlar benim kendi tecrübelerim.”

“Biliyorum kardeşim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Benim tecrübelerim de pek iç açıcı sayılmaz ama şu anki hayatımdan çok memnunum.”

“Maşallah diyeyim nazar değmesin.”

“Maşallah maşallah,” dedi Sibel. “Göksel çok güzel bir kız, çok da tatlı birine benziyor; pek de yakışıyorsunuz.”

Sibel, Göksel’i Gökhan’ın hikayesinde görmüştü ve uzun uzun incelemişti.

“Göründüğünden de tatlı biri. Teşekkür ederiz ablam, sağ olasın.”

Korkmazlar denize girmeden önce Gökhan, Yağız’dan sırtına güneş kremi sürmesini istedi.

“Sabah sürdük ya,” dedi Yağız.

“Denize girip çıkınca etkisi azalmıştır,” dedi Gökhan güneş kremi kutusunu ona uzatarak. “Sana zahmet tazele.”

“Nereden duydun lan bunu?”

“Göksel söyledi, hem bak kutunun üstünde de yazıyor.”

“Tamam prens.”

“Dalga geçme be oğlum, ne kadar beyaz tenli olduğumu biliyorsun; kızarmış tavuğa dönmeyeyim. Sonra yoğurt sürmek zorunda kalırsın bak.”

“Iy, tamam tamam; güneş kremini ver. Kokusu burnuma geldi.”

Gökhan güldü. Yağız’ın süt ürünlerinin kokusunu hiç sevmediğini biliyordu.

Yağız onun sırtına güneş kremini sürdükten sonra denize, ailesinin yanına gitti; vücudunun kalanına güneş kremi süren Gökhan da havlunun üzerine boylu boyunca uzandı ve gözlerini kapattı.

İşte huzur buydu. Yorucu bir okul maratonu ve hemen ardından başlayan yoğun bir iş maratonundan sonra ihtiyacı olan şey de buydu. Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şeyi düşünmeden uzanmak; yatıp dinlenmek. Yetişkinlik hayatının sorunlarından, endişelerinden uzakta olmak. Birkaç günlüğüne olsa bile.

Gökyüzünde parlayan güneş tenini okşarken havlunun üzerinde dakikalarca uzandı. Dalgaların sesini, çevredeki insanların sesini, uzaktan gelen araba seslerini dinledi. Yetişkinler sohbet etti, çocuklar bağırıştı; bazen sinirler gerildi, bazen kahkahalar yükseldi. Tüm bu sesleri dinleyen Gökhan’ın yüzünde şirin bir gülümseme vardı. İstanbul’un ruhsuz kalabalığından sonra böyle canlı ve enerjisi yüksek bir kalabalığın arasında olmak iyi gelmişti. Deniz kenarı herkesin kendini iyi hissettiği bir yerdi.

Genç adam bir süre sonra yüzüstü yatıp yanağını başının altında birleştirdiği kollarına yasladı. Gözlerini açmıştı, kumsaldaki ve denizdeki insanları izlemeye başladı. Güneşlenen yetişkinler, kumla oynayan çocuklar; yaşı fark etmeksizin denizin tadını çıkaranlarla plaj oldukça hareketliydi.

Uzun bir süre de yüzüstü güneşlendikten sonra oturma pozisyonuna geçen Gökhan telefonunu aldı. Kamerayı açan genç adam eliyle saçlarını düzelttikten sonra bir özçekim yaptı. Fotoğrafta göğsünden yukarısı görünüyordu ve yüzünde ciddi bir ifade vardı. Fotoğrafı beğenince mesajlaşma uygulamasına girerek Göksel’e gönderdi. Bu sırada arabalarının arka koltuğunda oturan Göksel fotoğrafı saniyeler içinde gördü. Yüzüne bir gülümseme yayılan genç kadın fotoğrafı uzun uzun inceledi, bakışlarını Gökhan’ın uzun boynunda ve geniş omuzlarında acele etmeden gezdirdi.

Nefes kesici bir fotoğraftı.

Bu kareyle günümü güzelleştirdin

Ona bu mesajı gönderdikten sonra kamerasını açtı ve o da bir özçekim yaptı. Gökhan’ın aksine gülümseyerek poz veren Göksel bu fotoğrafı ona gönderdi. Gökhan mesajları saniyesinde gördü ve bir yanı yukarı kıvrılan dudağıyla fotoğrafı inceledi. Göksel şekillendirdiği dalgalı saçları, yüzündeki günlük makyajı ve askılı beyaz elbisesiyle çok güzel görünüyordu.

Sen bu kareyle hayatımı güzelleştirdin. Güzele her şey yakışır ama sana beyaz ayrı bir yakışıyor

Gökhan’ın bu mesajını okuyan Göksel sırıtmaya başladı.

Üstündekilere ben de iltifat etmek isterdim ama görünüşe göre böyle bir şansım yok. Omuzların ne kadar genişmiş diyeyim bari, yapılılar da

Gökhan da sırıtmaya başladı. Omuzlarına kısa bir bakış atan genç adam göğsünü kabarttıktan sonra kız arkadaşına cevap verdi.

Babamdan aldığım geniş omuz genine, bu sene boşlamış olsam da basit ama etkili omuz ve kol rutinime ve gitara teşekkürler. İstanbul’a dönünce yakından bakmak istersen hiç çekinme

Göksel gülünce önde oturan annesiyle babasının bakışları bir anlığına ona döndü. Göz göze gelen karı koca birbirine gülümsedikten sonra bakışlarını yeniden yola odakladı.

Aklıma not ettim. Biz gideceğimiz yere varmak üzereyiz, sonra konuşuruz. Sana tekrardan iyi eğlenceler

Gökhan onun mesajını okurken, Yağız’ın denizden çıkıp kendisine yaklaştığını fark etti. Arkadaşı yanına gelene kadar Göksel’e cevap yazdı.

Teşekkür ederim bebeğim, size de iyi gezmeler

“Sırıtışını denizdeki balıklar bile gördü,” dedi onun yanına oturan Yağız. “Ne konuşuyorsunuz da bu kadar sırıtıyorsun?”

“Konunun önemi yok ki,” dedi Gökhan. “Göksel’in kendisi beni mutlu ediyor.”

“Dedi, Gökhan Mecnun Uygur. Romeo, Ferhat, Kerem ve Mecnun’dan sonra bir de Gökhan’ımız var artık.”

“Neyse ki ben sevdiğim kadına kavuştum. Başka neye kavuştum biliyor musun? Tüm sene boyunca hayal ettiğim tatile. Dubalara kadar yarışalım mı?”

“Dinlendiğin için bu sefer beni yenebileceğini düşünüyorsun değil mi? Gel de sana ikinci bir ders vereyim, sen de bana ikinci birayı alırsın.”

“Rüyanda görürsün canım.”

Ayağa kalkan Yağız denize doğru koşmaya başladı. “Dubalara ilk varan kazanır.”

“Lan şerefsiz!” diye bağıran Gökhan da ayağa kalktı ve onun peşinden denize koştu. “Şimdi yaktım çıranı.”

Peş peşe suya atlayan iki dost dubalara doğru yüzmeye başladı.

]]>
Sun, 29 Jan 2023 11:15:00 +0300 eylemoykuozdemir
EVİM NERESİ (4) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-4 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-4             -KPNE yetkilileri burada görüşme talep ettiler. Dosyayı incelediniz, en bilgili sizsiniz bu durumda. Lütfen toplantıda bulunun.

           Sabah mesaisinde aldığı bu direktif üzerine, dosya için yaptığı çalışmaların özeti aldığı notlari bir düzene koymak istedi. Bir holding gibi çalışan firmanın çok çeşitli iş alanlarında alt firmaları vardı. Kimisi zarar, kimisi az kârla, kimisi de epeyce kâr ederek faaliyetini sürdürüyordu. Buna göre sınıflandırdığı firmaların listesini en üste koydu. Ticaret odası kayıtlarına göre epeyce eski bir kuruluşa sahip firmanın hesaplarını daha önce kimin takip ettiğini merak etti. Buna ilişkin bir bilgiye rastlamadığını hatırladı. Bir bilanço onayı veya vergi dairesine bildirilecek gelir beyannamesinin düzenleyenine ilişkin bir kaşe , hiçbiri yoktu. Bu kadar büyük bir firmanın uzman desteği ile yönetilmeyeceği düşünülemeyeceğine göre acaba gizlilik gerektiren bir geçmişe mi sahipti?

             Öğlen iş arkadaşlarıyla oldukça gürültülü bir yemek faslındaydı. Herkes eğlenirken, o gergindi. İlk defa büyük bir sorumluluk aldığını, hakkını veremezse gözden düşeceğini varsayıyordu. Bir daha kimse ona ciddi ve önemli bir iş vermezdi. Diğer kişilerin yardımcısı konumuna düşerdi. Oysa derece ile okullardan mezun olmuş, mesleğinin gerektirdiği yeterliliklere büyük bir hırsla sarılmıştı. En iyisi olmalıydı.

             Dosyalara dalmış, vaktin ne kadar ilerlediğini farketmezken, bir yardımcı görevlinin ismini söylemesiyle irkildi. Dosyalarını notlarını, bilgisayarını kucaklayıp toplantı odasına yöneldi. Uygun bir şekilde masanın en ucuna yerleşti. Henüz kimse teşrif etmemişti. Aceleciliğine kızdı. Sonra telaşesiz hazırlanmanın rahatlığı geldi aklına. İşte hazırdı. Şef ve müdür birlikte odaya geldiler.

            -Binaya giriş yapmışlar. Danışmadaki görevlilerle buraya gelmek üzeredirler.

             Firma yetkilileri üç kişilik bir ekipti. Oldukça seçkin görünüşleri vardı: Kıyafetleri uyumlu saç ve ciltleri bakımlı, hiç niyetinizde olmasa bile saygı göstermenizi kendiliğinden sağlayan emin duruşları ile… Masa etrafına oturuldu. Taraflar düzeninde yerleşildi.

             Şaşkın oturuyordu çalışma masasında. Yaşadıkları bir rüya gibiydi. İsmini söyleyerek ilk onunla tokalaşmış, şef ve müdürü sonraya bırakmışlardı. Tavsiye ile bulduklarını, birlikte çalışacak olmalarından memnun olduklarını filan söylüyorlardı. Şefin ve müdürünün yanında aklına gelen bir sürü soruyu soramadı: “Kim tavsiye etmişti, nereden biliniyordu, hangi özelliği o kadar tecrübeye sahip kişiyi es geçmelerine sebep olmuştu?...”

            -Sizi bir gün firmamıza bekleriz. Daha yakından tanımanız ve detayları incelemeniz iyi olacaktır. Dosyalar üzerinden elbette fikir edinmişsinizdir. Ancak biz geleceğe ilişkin fikirlerinizi, daha doğrusu önerilerinizi almak isteriz.

            Bu insanlarla daha önce karşılaşmamıştı. Onlar da zaten henüz tanıdıklarını söylüyorlardı. Ama onu tavsiye edecek bir geçmişi olmamıştı. Mesleğin henüz birkaç yıllık icracısıydı. Bu işyerinde acemiliğini atıp hesap uzmanlığını üst seviyelere taşımak istiyordu. Acaba birileri zihnine hakim olup, bunları düşündürtüp sonra da eyleme mi geçirmişti. Şu yapay zeka dedikleri olayın çok da kapsamı bilinmiyordu. Bilgisayarda o kadar vakit geçiriyordu ki, “yanında konuştukların, yazıştıkların ertesi gün satın alman için ürün olarak reklamla karşına çıkıyor” dediklerini duymuştu. Ya duyurulmayan becerileri vardıysa… Zihin okuma gibi, düşüncelerin enerjisini yakalayıp somut bir veriye dönüştürmek gibi…

            Günü allak pullak bitirse de, işyerinden gururu okşanmış bir özgüvenle çıkmayı ihmal etmemişti. Artık şefe, müdüre karşı bir avantaj elde etmişti. Bir müşterinin özel tercih ettiği personeldi.

             Hava oldukça soğumuştu. Akşam sis basmıştı her tarafı. Vapur seferleri iptal edildiği için herkes köprüden kara yoluyla Boğaz’ı geçmeye mecbur olmuş, bu yönelim, otobüslerde izdihama yol açmıştı. Kuyruk ancak beşinci otobüs kalkarsa binebileceği kadar uzundu. Düşündü. Bu yakada kendini misafir ettireceği bir tanıdığı var mıydı?

              -Aaaa, sen de mi buradaydın? Ben bu akşam bir arkadaşa söz vermiştim, Üsküdar da oturuyor. Ama mümkün değil vazgeçtim, eve gidiyorum.

               -Şanslısın evin bu yakada. Benim evim için katlanmam gerek.

               -Ne kadar çok bekleyeceksin? Gitme bizde kal bu gece. Eve haber ver beklemesinler.

              -Olur mu? Rahatsızlık vermek istemem. Ama gerçekten zor bir durum.

              - Yok, rahatsızlık vermezsin. Ben yalnız yaşıyorum. Asıl burada bırakırsam rahatsız olacağım.

              -Çok itiraz edemeyeceğim. Zira üşüdüm ve açım. Giderken birşeyler alabilieceğimiz yer var mı, evinizin yolunda…

                -Merak etme dolapta bir şeyler var. Hiçbir şey olmasa makarna haşlar seni yine aç bırakmam.

               -Çok teşekkür ederim. İyi bir arkadaşsın sen. Senin de bir ihtiyacını karşılamam sökonusu olduğunda benden istemeden çekinme, anlaştık mı?

                -Tamam, tamam. Dert etme sen. Çok şanslısın. Benimle karşılaşman mucize gibi. O güzergah evimin yolu değil, hiç kullanmam. Arkadaşımla da üç yıl oldu görüşmeyeli. Bu akşama tesadüf etmesi, ama yine de gidememem, ilginç değil mi?

            -KPNE yetkilileri burada görüşme talep ettiler. Dosyayı incelediniz, en bilgili sizsiniz bu durumda. Lütfen toplantıda bulunun.

           Sabah mesaisinde aldığı bu direktif üzerine, dosya için yaptığı çalışmaların özeti aldığı notlari bir düzene koymak istedi. Bir holding gibi çalışan firmanın çok çeşitli iş alanlarında alt firmaları vardı. Kimisi zarar, kimisi az kârla, kimisi de epeyce kâr ederek faaliyetini sürdürüyordu. Buna göre sınıflandırdığı firmaların listesini en üste koydu. Ticaret odası kayıtlarına göre epeyce eski bir kuruluşa sahip firmanın hesaplarını daha önce kimin takip ettiğini merak etti. Buna ilişkin bir bilgiye rastlamadığını hatırladı. Bir bilanço onayı veya vergi dairesine bildirilecek gelir beyannamesinin düzenleyenine ilişkin bir kaşe , hiçbiri yoktu. Bu kadar büyük bir firmanın uzman desteği ile yönetilmeyeceği düşünülemeyeceğine göre acaba gizlilik gerektiren bir geçmişe mi sahipti?

           Öğlen iş arkadaşlarıyla oldukça gürültülü bir yemek faslındaydı. Herkes eğlenirken, o gergindi. İlk defa büyük bir sorumluluk aldığını, hakkını veremezse gözden düşeceğini varsayıyordu. Bir daha kimse ona ciddi ve önemli bir iş vermezdi. Diğer kişilerin yardımcısı konumuna düşerdi. Oysa derece ile okullardan mezun olmuş, mesleğinin gerektirdiği yeterliliklere büyük bir hırsla sarılmıştı. En iyisi olmalıydı.

             Dosyalara dalmış, vaktin ne kadar ilerlediğini farketmezken, bir yardımcı görevlinin ismini söylemesiyle irkildi. Dosyalarını notlarını, bilgisayarını kucaklayıp toplantı odasına yöneldi. Uygun bir şekilde masanın en ucuna yerleşti. Henüz kimse teşrif etmemişti. Aceleciliğine kızdı. Sonra telaşesiz hazırlanmanın rahatlığı geldi aklına. İşte hazırdı. Şef ve müdür birlikte odaya geldiler.

            -Binaya giriş yapmışlar. Danışmadaki görevlilerle buraya gelmek üzeredirler.

             Firma yetkilileri üç kişilik bir ekipti. Oldukça seçkin görünüşleri vardı. Kıyafetleri uyumlu saç ve ciltleri bakımlı, hiç niyetinizde olmasa bile saygı göstermenizi kendiliğinden sağlayan emin duruşları ile… Masa etrafına oturuldu. Taraflar düzeninde yerleşildi.

             Şaşkın oturuyordu çalışma masasında. Yaşadıkları bir rüya gibiydi. İsmini söyleyerek ilk onunla tokalaşmış, şef ve müdürü sonraya bırakmışlardı. Tavsiye ile bulduklarını, birlikte çalışacak olmalarından memnun olduklarını filan söylüyorlardı.Şefin ve müdürünün yanında aklına gelen bir sürü soruyu soramadı: “Kim tavsiye etmişti, nereden biliniyordu, hangi özelliği o kadar tecrübeye sahip kişiyi es geçmelerine sebep olmuştu?...”

            -Sizi bir gün firmamıza bekleriz. Daha yakından tanımanız ve detayları incelemeniz iyi olacaktır. Dosyalar üzerinden elbette fikir edinmişsinizdir. Ancak biz geleceğe ilişkin fikirlerinizi, daha doğrusu önerilerinizi almak isteriz.

            Bu insanlarla daha önce karşılaşmamıştı. Onlar da zaten henüz tanıdıklarını söylüyorlardı. Ama onu tavsiye edecek bir geçmişi olmamıştı. Mesleğin henüz birkaç yıllık icracısıydı. Bu işyerinde acemiliğini atıp hesap uzmanlığını üst seviyelere taşımak istiyordu. Acaba birileri zihnine hakim olup, bunları düşündürtüp sonra da eyleme mi geçirmişti. Şu yapay zeka dedikleri olayın çok da kapsamı bilinmiyordu. Bilgisayarda o kadar vakit geçiriyordu ki, “yanında konuştukların, yazıştıkların ertesi gün satın alman için ürün olarak reklamla karşına çıkıyor” dediklerini duymuştu. Ya duyurulmayan becerileri vardıysa… Zihin okuma gibi, düşüncelerin enerjisini yakalayıp somut bir veriye dönüştürmek gibi…

            Günü allak pullak bitirse de, işyerinden gururu okşanmış bir özgüvenle çıkmayı ihmal etmemişti. Artık şefe, müdüre karşı bir avantaj elde etmişti. Bir müşterinin özel tercih ettiği personeldi.

             Hava oldukça soğumuştu. Akşam sis basmıştı her tarafı. Vapur seferleri iptal edildiği için herkes köprüden kara yoluyla Boğaz’ı geçmeye mecbur olmuş, bu yönelim, otobüslerde izdihama yol açmıştı. Kuyruk ancak beşinci otobüs kalkarsa binebileceği kadar uzundu. Düşündü. Bu yakada kendini misafir ettireceği bir tanıdığı var mıydı?

              -Aaaa, sen de mi buradaydın? Ben bu akşam bir arkadaşa söz vermiştim, Üsküdar da oturuyor. Ama mümkün değil vazgeçtim, eve gidiyorum.

               -Şanslısın evin bu yakada. Benim evim için katlanmam gerek.

               -Ne kadar çok bekleyeceksin? Gitme bizde kal bu gece. Eve haber ver beklemesinler.

              -Olur mu? Rahatsızlık vermek istemem. Ama gerçekten zor bir durum.

              - Yok, rahatsızlık vermezsin. Ben yalnız yaşıyorum. Asıl burada bırakırsam rahatsız olacağım.

              -Çok itiraz edemeyeceğim. Zira üşüdüm ve açım. Giderken birşeyler alabilieceğimiz yer var mı, evinizin yolunda…

                -Merak etme dolapta bir şeyler var. Hiçbir şey olmasa makarna haşlar seni yine aç bırakmam.

               -Çok teşekkür ederim. İyi bir arkadaşsın sen. Senin de bir ihtiyacını karşılamam sökonusu olduğunda benden istemeden çekinme, anlaştık mı?

                -Tamam, tamam. Dert etme sen. Allah seni seviyor. Benimle karşılaşman mucize gibi. O güzergah evimin yolu değil, hiç kullanmam. Arkadaşımla da üç yıl oldu görüşmeyeli. Bu akşama tesadüf etmesi, ama yine de gidememem, ilginç değil mi?

                 

            -KPNE yetkilileri burada görüşme talep ettiler. Dosyayı incelediniz, en bilgili sizsiniz bu durumda. Lütfen toplantıda bulunun.

           Sabah mesaisinde aldığı bu direktif üzerine, dosya için yaptığı çalışmaların özeti aldığı notlari bir düzene koymak istedi. Bir holding gibi çalışan firmanın çok çeşitli iş alanlarında alt firmaları vardı. Kimisi zarar, kimisi az kârla, kimisi de epeyce kâr ederek faaliyetini sürdürüyordu. Buna göre sınıflandırdığı firmaların listesini en üste koydu. Ticaret odası kayıtlarına göre epeyce eski bir kuruluşa sahip firmanın hesaplarını daha önce kimin takip ettiğini merak etti. Buna ilişkin bir bilgiye rastlamadığını hatırladı. Bir bilanço onayı veya vergi dairesine bildirilecek gelir beyannamesinin düzenleyenine ilişkin bir kaşe , hiçbiri yoktu. Bu kadar büyük bir firmanın uzman desteği ile yönetilmeyeceği düşünülemeyeceğine göre acaba gizlilik gerektiren bir geçmişe mi sahipti?

           Öğlen iş arkadaşlarıyla oldukça gürültülü bir yemek faslındaydı. Herkes eğlenirken, o gergindi. İlk defa büyük bir sorumluluk aldığını, hakkını veremezse gözden düşeceğini varsayıyordu. Bir daha kimse ona ciddi ve önemli bir iş vermezdi. Diğer kişilerin yardımcısı konumuna düşerdi. Oysa derece ile okullardan mezun olmuş, mesleğinin gerektirdiği yeterliliklere büyük bir hırsla sarılmıştı. En iyisi olmalıydı.

             Dosyalara dalmış, vaktin ne kadar ilerlediğini farketmezken, bir yardımcı görevlinin ismini söylemesiyle irkildi. Dosyalarını notlarını, bilgisayarını kucaklayıp toplantı odasına yöneldi. Uygun bir şekilde masanın en ucuna yerleşti. Henüz kimse teşrif etmemişti. Aceleciliğine kızdı. Sonra telaşesiz hazırlanmanın rahatlığı geldi aklına. İşte hazırdı. Şef ve müdür birlikte odaya geldiler.

            -Binaya giriş yapmışlar. Danışmadaki görevlilerle buraya gelmek üzeredirler.

             Firma yetkilileri üç kişilik bir ekipti. Oldukça seçkin görünüşleri vardı. Kıyafetleri uyumlu saç ve ciltleri bakımlı, hiç niyetinizde olmasa bile saygı göstermenizi kendiliğinden sağlayan emin duruşları ile… Masa etrafına oturuldu. Taraflar düzeninde yerleşildi.

             Şaşkın oturuyordu çalışma masasında. Yaşadıkları bir rüya gibiydi. İsmini söyleyerek ilk onunla tokalaşmış, şef ve müdürü sonraya bırakmışlardı. Tavsiye ile bulduklarını, birlikte çalışacak olmalarından memnun olduklarını filan söylüyorlardı.Şefin ve müdürünün yanında aklına gelen bir sürü soruyu soramadı: “Kim tavsiye etmişti, nereden biliniyordu, hangi özelliği o kadar tecrübeye sahip kişiyi es geçmelerine sebep olmuştu?...”

            -Sizi bir gün firmamıza bekleriz. Daha yakından tanımanız ve detayları incelemeniz iyi olacaktır. Dosyalar üzerinden elbette fikir edinmişsinizdir. Ancak biz geleceğe ilişkin fikirlerinizi, daha doğrusu önerilerinizi almak isteriz.

            Bu insanlarla daha önce karşılaşmamıştı. Onlar da zaten henüz tanıdıklarını söylüyorlardı. Ama onu tavsiye edecek bir geçmişi olmamıştı. Mesleğin henüz birkaç yıllık icracısıydı. Bu işyerinde acemiliğini atıp hesap uzmanlığını üst seviyelere taşımak istiyordu. Acaba birileri zihnine hakim olup, bunları düşündürtüp sonra da eyleme mi geçirmişti. Şu yapay zeka dedikleri olayın çok da kapsamı bilinmiyordu. Bilgisayarda o kadar vakit geçiriyordu ki, “yanında konuştukların, yazıştıkların ertesi gün satın alman için ürün olarak reklamla karşına çıkıyor” dediklerini duymuştu. Ya duyurulmayan becerileri vardıysa… Zihin okuma gibi, düşüncelerin enerjisini yakalayıp somut bir veriye dönüştürmek gibi…

            Günü allak pullak bitirse de, işyerinden gururu okşanmış bir özgüvenle çıkmayı ihmal etmemişti. Artık şefe, müdüre karşı bir avantaj elde etmişti. Bir müşterinin özel tercih ettiği personeldi.

             Hava oldukça soğumuştu. Akşam sis basmıştı her tarafı. Vapur seferleri iptal edildiği için herkes köprüden kara yoluyla Boğaz’ı geçmeye mecbur olmuş, bu yönelim, otobüslerde izdihama yol açmıştı. Kuyruk ancak beşinci otobüs kalkarsa binebileceği kadar uzundu. Düşündü. Bu yakada kendini misafir ettireceği bir tanıdığı var mıydı?

              -Aaaa, sen de mi buradaydın? Ben bu akşam bir arkadaşa söz vermiştim, Üsküdar da oturuyor. Ama mümkün değil vazgeçtim, eve gidiyorum.

               -Şanslısın evin bu yakada. Benim evim için katlanmam gerek.

               -Ne kadar çok bekleyeceksin? Gitme bizde kal bu gece. Eve haber ver beklemesinler.

              -Olur mu? Rahatsızlık vermek istemem. Ama gerçekten zor bir durum.

              - Yok, rahatsızlık vermezsin. Ben yalnız yaşıyorum. Asıl burada bırakırsam rahatsız olacağım.

              -Çok itiraz edemeyeceğim. Zira üşüdüm ve açım. Giderken birşeyler alabilieceğimiz yer var mı, evinizin yolunda…

                -Merak etme dolapta bir şeyler var. Hiçbir şey olmasa makarna haşlar seni yine aç bırakmam.

               -Çok teşekkür ederim. İyi bir arkadaşsın sen. Senin de bir ihtiyacını karşılamam sökonusu olduğunda benden istemeden çekinme, anlaştık mı?

                -Tamam, tamam. Dert etme sen. Allah seni seviyor. Benimle karşılaşman mucize gibi. O güzergah evimin yolu değil, hiç kullanmam. Arkadaşımla da üç yıl oldu görüşmeyeli. Bu akşama tesadüf etmesi, ama yine de gidememem, ilginç değil mi?

                Ailesine izah etmesi uzun sürse de, ihtiyacı anında evinin sıcaklığında bir yere kavuşması mutluluk ve şükürle doldurdu içini. Yeryüzünün evi olduğunu düşünürdü. Öyle hissettirdi. Ona göre dünyanın neresinde yaşıyor olursa oisun insanlar yaşamanın, geçinmenin, huzurun, mutluluğun peşindeydi. Öyle ki, dağbaşında kalsa,  onu davet edecek  sıcacık bir ocak ateşinin ısıttığı köşe bulacağına  inanıyordu. Zihnen bütün dünyayı geziyor olsa da evden ayrılmayı sadece hayal edebiliyordu. Yalnız yaşarsa, daha özgür, daha özgüvenli, herşeyde keyif bulabilecek gibi geliyordu ona. Ama bunu uzun süre ertelemeliydi. Kazandığı para kira ve faturalarına yetse, yol ve mutfak masrafı için açık veriyordu.Arkadaşının evini sordu:

                 -Kira değil, ailemin evi. Onlar memlekete taşındı ben kalıyorum.

                Sabah uyandığında yıllarca o evde kalıyormuş gibi hiçbir şeyi yadırgamadı. Kahvaltıyı hazırladı. Arkadaşının iyiliğine teşekkür etme yolu olduğunu düşünerek. Seslendi sonra, işe gecikmemek için.

]]>
Sat, 28 Jan 2023 17:00:02 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
Komplo Gerçeklikler 1. Yazı https://edebiyatblog.com/komplo-gerceklikler-1-yazi https://edebiyatblog.com/komplo-gerceklikler-1-yazi Bugün yine her vücut ısısının her mevsime uygun olamayacağını anladım. Soğuk ama kararsız bir kış günüydü. Sanki az sonra hava ısınabilecek gibiydi. Akşamüstü vakitleri hep hüzünlendirir beni. Yine de bugün o kadar hüzünlenmedim. Kalabalık bir caddeden geçiyordum. Bu kadar insan ne yapıyordu? Tabii ki bir yerlere yetişmeye çalışanlar vardı ama benim dikkatimi çeken sadece bir yerlere yetişmeye çalışmayanlar oldu. Sonra caddenin kalabalığı birden bire yerini bir yerlere yetişmeye çalışmayan bir avuç insana bıraktı. Yürümeye devam ediyordum. Ben yerimi neye bırakacaktım bilmiyordum. Aslında hâlâ bilmiyorum. Yürümeye devam ediyordum. Bir yandan da kafamda bir şeyler kuruyordum. Öyle, rastgele düşünüyordum. Hani tekli bir koltuğun vardır evinde eski kanepelere meydan okuyan ve sen ona oturur düşünürsün, düşünürsün, düşünürsün ya? Sonra kalkıp çay demlersin. Öyle işte. Tam da Nietzsche'nin bir ahmak olduğunu düşünecektim ki aniden omuzlarımı yerde gördüm. Elbette omuzlarım bir kafayı taşıdığı için yüzümü de görmüş bulundum, kazara yani. Ama gerçek şu ki kendimi daima omuzlarımdan tanıdım. Yüzüm bir erkek suretine de bürünse, çocuk suretine de bürünse, kadın suretine de bürünse omuzlarıma baktığımda gerçekte kim olduğumu görüyorum. Bir yansıma ya da beynimin oyunu... Ne fark eder ki? Aynada gördüklerinin garantisini veren nedir? Yine o tekli koltuğa oturdum. Sonra cama yansıyan bibloların ve prizin görüntüsüne bakakaldım. Işık gerçekten çok hayret verici bir şey. Bir kere çok güzel yansıyor. İnsanların kalpleri gibi de değil, çok güzel kırılıyor. Belki de diyorum; aynadaki yansımamız, ışığın yansıdığı, kırıldığı, bir nesnenin görüntüsünü kopyalayıp yapıştırdığı her an aslında yeni bir paralel evren oluşturuyordur. Omuzlarımın paralel evrendeki görüntüsünü çok merak ediyorum. Cadde boyunca yürürken aklımdan tek bir şey geçti: Omuzlarım neden yerdeydi? Bir şeyler söylenmeliydi ya da kafamdaki herkes tasını tarağını toplayıp defolmak suretiyle beynimin içini terk etmeliydi. Yoksa daha çok kitapçı onlardan biriyle konuşurken beni yakalayıp deli zannedecek, daha çok kıyafet dükkanında erkek kıyafetleri ve kadın kıyafetleriyle beraber deneme kabinine gittiğim için beni rahatsız edici bakışlarla süzen insanlar olacak. Biri benim bu soruma cevap vermeliydi. Kimse vermedi. Ben de caddedeki herkesi görmezden gelerek dans etmeye başladım. Evimdeki tekli koltuğa oturana kadar da dans ettim. Sonra çiğ brokoli yedim. Parmaklarımı ısırdım. Tırnak etlerimi soydum. Üşüyor oluşuma aldırmadan soyundum. Kombi yanmıyor. Biraz daha çiğ brokoli yedim.Tadını hiçbir zaman sevemeyeceğim şeyleri yemek konusunda kendimle inatlaşmaktan gururluyum. Sahi, kaç hakkım kaldı?

]]>
Wed, 25 Jan 2023 01:31:33 +0300 kasvetli_seysi
EVİM NERESİ? (3) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-3 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-3      3

      Karanlığa dönmek anlık, geçici. Geriye gidiyor olamayız. Birkaç saat sonra güneşli güne döner gecemiz. Duvardaki gölgeler hayvan siluetleri nasıl da eğlendiriyor evin halkını. Gözlerime ağırlık çöküyor. Yatağımın beni kendisine çeken cezbesine karşı koyamıyorum.

     Arka kapıdan çıktığımda ortalık elektrik sihriyle ayan beyandı. Gitmem gerekiyordu. Benden gayrı olan bitenlere kör, sağır olmamalıyım. Hakikati öğrenirsem, söylenenleri, duyduklarımı anlamlandırır bile istiye yaşarım. Ben kimim? Küçük bir mahallem var, bir de ailem. Evlatlık olabilir miyim? Mesela bodrumda bulunan bebek. Anne ve babam olmasına gerek yok, yumurtada üretilmiş olabilirim. Evrene dair zihin yormalarım bundandır belki. Ne zaman bir cümle sarfetsem “saçmalama, nereden geliyor bu düşünceler aklına?” ları duyuşum da bundan olabilir:

       Hastanede doğmadım, evde doğdum ama ebem de yok. Şüpheli bir durum. Diğer bütün kardeşlerin komşu kadınlardan ebesi olmuş, benim yok. Kendi kendime büyümeyi iyi becermişim. Evde yalnız bırakıldığımda, beşiğimi kendi kendime sallayıp uykuya geçtiğim anlatılıyor.

       Nereye gittiğimi kurulmuş bir robot kararlılığında biliyorum. Kaçta araç gelecek, hangi durakta ineceğim, hepsi kurulu bir saat düzeninde tıkır tıkır işliyor. İndiğim durakta iki kişi beni bekliyor:

       -Geldiniz demek, daha önceki görüşmeden sonra gelmeyeceğiniz ihtimali üzerinde duruyorduk. Ama merkez sizin geleceğinize kesin gözüyle bakıp bizi buraya gönderdiler. Uzun görüşmeyeceğiz. Sizi merkezimizde misafir etmemiz, bilgilendirmemiz gerekiyor. Bir haftalık süre yaratın.

     - İzin mi alayım, ne gerekçe sunacağım? Eve nasıl izah ederim?

     - Bizce sorun yok. Gerçeği söyleyin. Ama anlayışla karşılacaklarını sanmam. Nasıl düzenleme yaparsınız çevrenize bunu siz daha iyi bilirsiniz.

     - Gelmezsem ne olur? Başkaları da vardır. Onlara izah edin. Benim kafam oldukça karışık.

     - Buna biz yorum yapamayız. Sadece küçük bir bölüm hakkında bilgimiz var. Üstlerdekiler buna karar verir. Ama geleceğinizden eminler.Görev kodlamanıza aykırı davranamazsınız.

     - Ben bunu anlamıyorum. Benim tek bir işim var, maaşımı oradan alıp geçimimi sağlıyorum. Siz de bana maaş veriyor musunuz? Ve ben iki işte çalıştığımın neden tam farkında değilim. Sanki bu gizli görev gibi. Devletin bir birimi mi? Çalıştığım şirket mi karanlık işler yapıyor.. Ajanlık mı yaptıracaksınız bana?

     - Böyle bir şey değil, gizli de değil ama herkes farkedemiyor ne yazık ki. Algıları açık değil, zihinleri tek boyutlu. Belki sonraki nesillerde daha farklı olacak durum  ama zaman müsait değil. Sınırlı sayıları kullanmak zorundayız.

     - Benim başkalarından farklı algılarım mı var? Şaşırdım. Kahve falına bile itibar etmem. Astroloji benim için hikayedir. Romatizmalarım da azmaz,yağmurdan önce. Hava nasıl meteorolojiyi takip ederek bilirim.

     - Neden bahsettiğinizi anlamadık. Ama galiba nükte diyormuşsunuz bu tarz konuşmalara… Neyse siz durumunuzu netleştirin, üç gün sonra bize katılın.

      Otobüs geliyordu zaten. Onları bulduğum durakta bırakarak geldiğim yöne hareket ettim. Evin arka bahçe kapısından adım attığımda ezan okunmaya başladı. Sabah oluyordu.

      İçeri girdiğimde koridordaki küçük masayı ilk defa farkettim. Orada ne zamandır vardı? Odamın kapısı krem rengi değil miydi? Yeşile dönmüş. Anahtar kapıyı açmasa yanlış evdeyim diyeceğim.

     Yorgana sıkıca sarıldım. Bir saat de olsa uyuyacağım. Saati kurdum, sesini sonuna kadar açtım. Hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Hepsini unutacağım. Sabah havanın kokusunu içime çekerek, etrafımı süzerek yol alacağım.

]]>
Sat, 21 Jan 2023 13:26:51 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
Kadrajdaki Dünyalar | 20. Kare: Yıldızlar Yatağı https://edebiyatblog.com/kd-20kare-yildizlar-yatagi https://edebiyatblog.com/kd-20kare-yildizlar-yatagi Bölüm fotoğrafı: Vlada Karpovich

Bir iş gününü daha bitiren Gökhan eve döneli kırk dakika olmuştu. Sipariş ettiği mercimek çorbasıyla peynirli makarnayı yiyen genç adam salona geçmiş, masaya oturmuş ve bilgisayarını açmıştı. Biraz önce mesajlaştığı Yağız onun dediğini yaparak görüntülü konuşacakları uygulamada çevrim içiydi. Gökhan onu aradığında Yağız birkaç saniye içinde onun aramasını kabul etti ve Gökhan’ın bilgisayarının ekranında göründü. Saçlarını aylardır kestirmeyen Yağız’ın saçları omuzlarına gelmişti, daha kısa olan ön tutamları perçem gibi alnının iki yanından aşağı sarkıyordu; uzamış koyu kestane rengi saçlarına bronzlaşmış yüzü, yüzünde zekâyla parlayan koyu kahverengi ufak gözleri ve Gökhan’ı görünce yukarı kıvrılan dudakları eşlik ediyordu. Yağız yakışıklı bir gençti ama uzun saç ve bronz ten ona daha çekici bir hava katıyordu.

“Selam,” dedi Gökhan. O da gülümsüyordu. “Sen gittikçe yakışıklı oluyorsun, sinirimi bozuyorsun bak.”

“Biz de kendi çapımızda değerleniyoruz,” dedi Yağız sırıtarak. Kafasını sallayarak saçlarını arkaya attı. “Merhaba kardeşim benim, yüzünü gören cennetlik. Nasılsın, ne yapıyorsun?”

“Yüzümü gören cennetlik mi? Son görüntülü konuşmamızın üzerinden sadece bir hafta geçti.”

“O kadar kısa mı? Bana bir ay gibi geldi.”

“Özlenecek bir insan olduğumu kabul ediyorum,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Çok iyiyim hatta harikayım, hayatımın en güzel dönemini yaşıyorum.”

“Ne oluyor lan? Piyango falan mı çıktı? Eğer çıktıysa beni unutmamışsın, adamsın adam. En sevdiğim arkadaşım olduğunu biliyorsun değil mi? Ne kadar kazandın?”

Gökhan bir kahkaha patlattıktan sonra, “Piyango da denebilir,” dedi. “Aşkta kazandım.”

“Aşkta mı kazandın?” diyen Yağız’ın kaşları havaya kalktı. “Aşkta kazanılıyor muymuş ya? Bu bir şehir efsanesi değil miydi?”

“Değilmiş,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Müjdemi isterim, Göksel’le sevgili olduk.”

Yağız’ın gözleri fal taşı gibi açıldığında ve bir şok ifadesi yüzüne yayıldığında Gökhan onun duyduklarını sindirmesi için ona zaman tanıdı. Yağız şoke olmuş bir şekilde ekrana bakarken Gökhan masanın üstündeki bardağa uzanıp bir yudum kola içti.

“Hassiktir,” dedi Yağız biraz sonra. “Ciddi misin? Benimle kafa bulmuyorsun değil mi lan?”

“Hayatımda bu kadar ciddi olmamıştım,” dedi Gökhan kendinden emin bir sesle. “Muğla’dan pazar döneceklerini söylemişti ya hani, aslında cuma dönmüşler. Cumartesi günü bana sürpriz yaparak kafeye geldi, onu karşımda gördüğümde neye uğradığımı şaşırdım. Sıkı sıkı sarıldık, öyle sıkı sarıldık ki ince kollarını hâlâ sırtımda hissedebiliyorum. Sahneye çıkmadan önce ve sahne alırken verdiğim kısa aralarda oturup sohbet ettik, hasret giderdik. Bana Muğla’dan hediyeler getirmişti, iki magnetle sapında adımın yazdığı gitar şeklinde bir anahtarlık almış. Çıkışta Moda’ya indik, orada olanlar oldu.”

“Neler oldu?” diye yükseldi Yağız. “Bu olaylar cumartesi oldu ve sen bana anca salı mı haber veriyorsun pezevenk? Seni gördüğüm yerde evire çevire döveceğim.”

“Terbiyesiz.”

“Ben sana göstereceğim terbiyeyi! Ama ondan önce olanları anlat.”

“Ona dövmecide hoşuma gittiğini söylemiştim,” diye anlatmaya devam etti Gökhan. “Kafedeyken de ondan hoşlandığımı söyledim, laf arasındaydı ama nihayetinde söyledim. Kafedeyken birbirimizi birkaç kez yanaktan da öptük, anlayacağın aramızdaki gerilim zaten en yüksek noktadaydı. Sahilde kayalıklara oturup dondurma yedik, ben ona kafede bir şeyler ısmarlayınca Göksel de bana dondurma ısmarladı. Bu ısmarlama konusunda çok hassas, asla geri kalmıyor. Neyse, dondurmalar bittikten sonra konuya girdi.” Göksel’in ona söylediği cümleleri tekrar etti. Hayatında duyduğu en güzel cümleleri hatırlamakta zorluk çekmiyordu. “Onu sevdiğimi söyledim, o da beni sevdiğini söyledi ve öpüştük.”

“Oh,” diyen Yağız arkasına yaslandı. “Öpüşme gelmiş, bir an gelmeyecek diye korkmuştum. Öpüştünüz demek? Nasıldı? Dilini kullandın mı?”

“O akşam kullanmadım. Dün de akşam yemeğine çıktık, dilimin öpüşme oyununda küçücük bir rolü oldu.”

“Güzel,” dedi Yağız ikinci heceyi uzatarak. “Yakında figürandan başrol aşamasına geçer.”

“Daha dur be oğlum, dün bir bugün iki.”

“Hep böyle söylerler. Şaka bir yana çok sevindim, tebrik ederim.”

“Teşekkür ederiz,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Cumartesi kendimden haberim yoktu zaten, keza pazar da; pazartesi akşamı da Göksel’le beraberdim ve eve dönünce biraz onu düşünüp uyudum, bugün eve gelip karnımı doyurduktan sonra seni aradım. Mesajda söylemek istemedim.”

“Yüz yüze gelince bir tane yapıştırırım ama şimdi laf etmeyeceğim. Kardeşim sevdiği kıza kavuşmuş, bunu kutlayalım. Dün neler yaptınız?”

“Beşiktaş’ta Boğaz manzaralı bir restoranda akşam yemeği yedik. Hesap biraz girdi ama sıkıntı değil, çok güzel bir akşamdı. Şarap içtik, kırmızı şarap. Şarap beni biraz çarpınca restoran çıkışı yakınlardaki bir sahil parkına gidip bankta oturduk, biraz oynaştık. Öpmelere doyamıyorum, dokunmalara doyamıyorum, bakmalara doyamıyorum. Çok güzel, gerçekten çok güzel ama hissettirdiği her şey kendinden bile güzel. Ben bu kızı çok seviyorum lan.”

Yağız ona gülümseyerek baktı. “Seni çok mutlu ediyor bu kız ve benim için önemli olan da bu. Mutlu olmayı en çok hak eden kişisin ve gerçekten mutlu olduğunu görmek beni çok sevindiriyor.”

“Dünyanın en mutlu insanıyım,” dedi Gökhan bu dediğine tüm kalbiyle inanarak. “Yuva gibi hissettiriyor; sıcak, sevgi dolu ve güvenli bir yuva gibi. İstediğim şey gibi, ihtiyacım olan şey gibi.”

“Hepimizin o yuvaya ihtiyacı var ve sen kendininkini bulmuşsun.”

“Buldum ve asla bırakmayacağım. Onun gök mavisi gözlerine bakarken evimde olduğumu biliyorum, onunla bu evin ev sahipleri olduğumuzu da biliyorum.”

“Laflara bak laflara,” dedi Yağız gülerek. “Zaten romantik ve ince ruhlu biriydin, Göksel’den sonra bu özelliklerin tepe noktasına ulaştı.”

Gülümseyen Gökhan başını sağ omzuna doğru eğdi. Cumartesinden beri kalbinde daha önce hiç hissetmediği bir sıcaklık, içinde daha önce bu kadar yoğun hissetmediği bir mutluluk duygusu vardı. Göksel ona gerçekten de yuvasındaymış gibi hissettiriyordu. Bu zamana kadar yaşadığı bir sürü evde hissedemediği o yuva duygusunu bir insanda bulmuştu. Şu an yaşadığı dairede huzurlu olmasına huzurluydu ama yalnızlık da çekiyordu, özellikle evde tek başına yaşadığı yaz ve kış tatillerinde fakat Göksel’le beraberken yalnız hissetmiyordu, eksiksiz bir huzur ve mutluluk hissediyordu.

“Beni dönüştürdüğü bu versiyonumu çok sevdim,” dedi Gökhan biraz sonra. “Beni daha iyi biri yapıyor.”

“Aşk gerçekten sihirli bir şey,” dedi Yağız. “Senin adına çok ama çok sevindim kardeşim, umarım hep böyle mutlu olursun.”

“Teşekkür ederim kardeşim, eksik olma. İstanbul’a dönünce sizi tanıştırmayı çok istiyorum. Şimdiden birçok arkadaşımla tanıştı; Barışları, Çağlar’ı, Doğuş’u tanıyor ve seni de tanımasını istiyorum.”

“Tanışırız tabii, zaten tanışmayı istiyorum; Göksel’i merak ediyorum.”

“O kadar anlattım ki merak etmen normal.”

“Aynen. Sevgili olduğunuzu benden önce başkalarına söylemedin umarım? Eğer söylediysen şimdi yola çıkıp İstanbul’a gelirim ve seni eşek sudan gelinceye kadar döverim.”

Gökhan bir kahkaha attıktan sonra, “Elbette ilk sana söyledim,” dedi. “Yoğun bir çalışma hayatım var, ancak vakit buldum.”

“Göksel’le akşam yemeğine çıkmaya vaktin var ama benimle birkaç dakika konuşup haber vermeye vaktin yok. Ben seni kara listeye yazdım oğlum.”

“Hadi ama, birkaç dakika konuşmayacağımızı çok iyi biliyorsun. Şu an bile dakikalardır konuşuyoruz.”

“Sus, tek kelime daha etme.”

“İyi be. İşte böyle, artık biliyorsun.”

“Biraz daha bekleseydin seneye söylerdin, acele etmeseydin.”

“Balıkesir’e geldiğimde de söyleyebilirdim.”

“Balıkesir’in ortasında meydan dayağını da yerdin.”

“Hâlâ daha yiyeceğime dair ciddi şüphelerim var.”

Bu sefer kahkaha atma sırası Yağız’daydı. Genç adam gür bir kahkaha patlattı. “Artık Balıkesir’e gelince görürsün,” dedi. “Zaten şunun şurasında kaç gün kaldı? Hemencecik geçer.”

“Şaka bir yana Balıkesir’e geleceğim için çok heyecanlıyım. Sadece birkaç gün kalacağım ama harika ve dolu dolu geçeceğinden eminim. Seni özledim, sizinkileri özledim, birkaç gün de olsa hayatın telaşından uzaklaşıp kafa dinlemeyi özledim.”

“Biz de seni özledik. Buraya geldiğinde hem hasret giderir hem de birkaç günün tadını çıkarırız. Sahilde sıcacık kumlara yatıp güneşleniriz, kendimizi Ege’nin serin sularına atıp yüzeriz.”

“Hayali bile o kadar güzel ki,” dedi Gökhan gülümseyerek. “İple çekiyorum. Gönül isterdi ki en azından bir hafta kalayım ama elimdekiyle yetineceğim.”

“Seneye mezun olduktan sonra şöyle upuzun bir tatil yaparız. Olmadı evden çıkarız, birkaç hafta Balıkesir’de kalırız; dört senenin yorgunluğunu gideren güzel bir tatil yaptıktan sonra İstanbul’a geri dönüp başka bir ev bakarız, yeni bir başlangıç yaparız.”

“Yeni bir ev, yeni bir iş,” diyen Gökhan’ın gözleri daldı. “Yeni bir başlangıç. Düşüncesi bile çok huzur verici, sevindirici. Mekânlarda sahneye çıkmaya başlarız; her akşam olmasa da haftada birkaç akşam farklı yerlerde çalar, ortalığı kasıp kavururuz.”

“Gökhan ve Yağız fırtınası İstanbul’un eğlence mekânlarını etkisi altına alır,” dedi Yağız gülümseyerek. “Bütün kalbimle inanıyorum ki her şey çok güzel olacak.”

“Ben de inanıyorum. Uğruna tüm hayatımı geride bıraktığım konservatuvarda son senemi okuyacağım, yazın onur öğrencisi olarak mezun olacağım; işimden istifa edip severek yaptığım başka bir iş bulacağım, müzik yapacağım; dostlarım yanımda olacak, sevgilim yanımda olacak.”

“Elbette olacağız. Dostların olarak şimdiye kadar yanındaydık, bundan sonra da olmaya devam edeceğiz; şimdi Göksel de var ve o da senin yanında.”

“İyi ki var. Sadece varlığı bile iyi gelirken bir de beni böylesine desteklemesi çok kıymetli. Aynı şey sizin için de geçerli tabii.”

“Ve senin için de geçerli. Bana şu anahtarlığı göstersene, Göksel’in hediye ettiğini.”

“Getireyim,” dedi Gökhan. “Kapıda takılı.”

Ayağa kalkan Gökhan salondan çıktı ve ev kapısında takılı duran anahtarlığı alıp salona geri döndü. Sandalyesine oturduktan sonra elindeki anahtarlığı kameraya yaklaştırarak Yağız’a gösterdi.

“Vay vay vay!” diyen Yağız bir ıslık çaldı. “Çok güzelmiş. Nereden bulmuş acaba?”

“Bilmem, sormadım ama çok havalı değil mi?”

“Havalı. Hem elektro gitar hem mavi hem de sapında adın yazıyor. Bu özellikleri taşıyan gerçek bir mavi elektro gitarın olmalı.”

“Ben de aynısını düşündüm. Bir gün sahip olabilirim umarım.”

“Olursun, beraber sahnede fırtınalar estirirsiniz.”

“Estiririz tabii,” dedi Gökhan gülerek. “Sen nasılsın, neler yapıyorsun?”

“Çok iyiyim,” dedi Yağız hemen. “Bu yaz tatili bana mental olarak çok iyi geldi, ailemle ve arkadaşlarımla vakit geçirmek harika hissettiriyor. Son günlerde çoğu vaktim benimkilerin doğum günümde aldığı bateriyi çalmakla geçiyor, bu yaz bateride çok geliştiğimi hissediyorum ve bunun için çok mutluyum.”

Onu gülümseyerek dinleyen Gökhan, “Ben de dinlemek için sabırsızlanıyorum,” dedi. “Bateriyi de aldığına göre artık bizi apartmandan kovarlar.”

Yağız bir kahkaha patlattı. “Ses yalıtımı yaptırma vakti gelmiştir,” dedi. “Bu ekonomik krizde İstanbul’da bir başka daire tutmamız mümkün değil. Ben zaten çalışmıyorum, sen de okul dönemi yarı zamanlı çalışıyorsun ve bu durumda köpek kulübesi bile kiralayamayız.”

“Haklısın, doğru söze ne hacet. Artık müzik çalışmalarını gündüz yapar ve çok uzun tutmayız. Zaten genelde okulda çalıyoruz, bateri evde kalacak ama dışarıda bateri mi yok? Bizimkilerle beraber çalarsın.”

“Ses yalıtımı konusunu ciddi ciddi düşünüyorum, ev sahibini ikna edebilir miyiz sence?”

“Konuşuruz. Tatlı bir adam, bence ikna edebiliriz.”

“Salona yapsak yeter, zaten çoğu zaman orada çalıyoruz. Baterimi salona koymak istiyorum ama onun için yer açmamız gerekecek. Bunları İstanbul’a döndüğümde ayrıntılı olarak konuşuruz.”

“Keşke bir odamız daha olsa da orayı direkt mini bir stüdyoya çevirsek.”

“Çok istediğim bir şey, umarım bir gün kendi evimde mini bir stüdyom olur.”

“Ben de çok istiyorum. Manifest mi diyorlar, ondan yapalım.”

Yağız güldü. “Aldım, kabul ettim, öyle de oldu.”

“Bir de bu vardı,” diyen Gökhan gülüyordu. “Ben de aldım, kabul ettim, hadi bakalım.”

“Evrene enerji bombardımanı da yaptığımıza göre bu iş tamamdır. Senin müzik çalışmaları ne alemde? Yaz bitmek üzere ama bana hiçbir şey göndermedin.”

“Birkaç şarkı var ama hâlâ üzerinde çalıştığım için henüz göndermek istemedim.”

“Olsun be oğlum, şu anki hâllerini de dinlerim.”

“İki tanesinin nakaratını çalayım o zaman. Bir tanesi çok kişisel bir şarkı, bu yüzden yapım aşaması çok uzun sürüyor ama ortaya çıkan şeyi sevdim.”

“İsmi ne?”

Gökhan ona nakaratlarını çalacağı şarkıların isimlerini söyledi.

“Gökhan isimli bir müzisyene yakışan şarkı isimleri,” dedi Yağız gülümseyerek. “Can kulağıyla dinleyeceğim.”

Akustik gitarını alan Gökhan önce çok kişisel olan şarkının nakaratını, sonra da sözlerini yakın zamanda yazmaya başladığı ve kısa sürede bestesini de sözlerini de tamamladığı aşk temalı şarkısının nakaratını çalıp söyledi.

“Çok iyiler,” dedi Yağız samimiyetle. “Besteleri senin gibi bir gitaristin elinden çıktığı için beklediğim gibi olağanüstü fakat sözleri de çok güzel, içten olmuş. İnsan ilkinde hüznü, ikincide aşkı hissedebiliyor. İkinci şarkıyı Göksel’e yazdın değil mi?”

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Evet, ona yazdım. Bir akşam göğü izleyerek onu düşünüyordum, sözleri aklıma bir anda geldi ve ben de hemen not ettim.”

“Ona şarkı yazdığını öğrenince hem şaşıracak hem de çok sevinecektir. Dinletmeyi düşünüyor musun?”

“Evet, o da eserlerim konusunda çok ilgili ve yakın zamanda bir şeyler dinletmeyi düşünüyorum. Muhtemelen bu şarkıyı çalarım, ona yazdığımı söylemeyeceğim fakat anlayacaktır. Tepkisini görmek için sabırsızlanıyorum.”

“Duygulanacaktır, kim olsa duygulanır. Ev temalı albümünde ev arkadaşın ve aynı zamanda en yakın arkadaşın olan benim için bir şarkı var mı peki?”

“Bilmem,” dedi Gökhan sırıtarak. “Var mı?”

“Ben de sana onu soruyorum.”

“Albümü tamamlayınca görürsün.”

“Sen bu hızla albümü on seneye tamamlayamazsın.”

“Ne zaman tamamlarsam sen de o zaman öğrenirsin o zaman, söylemeyeceğim.”

“Şerefsiz herif.”

“Terbiyesiz.”

“Asıl terbiyesiz sensin, insan en yakın arkadaşının sorusunu cevapsız bırakır mı? Yazıklar olsun.”

“Bir de bayıl istiyorsan Feriha.”

“Yok yok, sen şöyle iyi bir dayağı hak ediyorsun. Balıkesir’e gel de sana dayak atmak adına bestelediğim şarkıyı dinleteyim.”

“Söylemeyeyim diyorum ama sen beni hayatta dövemezsin. Böyle efendi durduğuma bakma, tersim çok pistir; elim de ağırdır.”

“Tersini yesinler,” dedi Yağız alaylı bir sesle. “Dayak atmayı dayak yiyerek öğrendim oğlum ben, seni çiğ çiğ yerim.”

“Öyle mi?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. “Bu artık bir şeref meselesidir, seni teke tek dövüşe davet ediyorum.”

Yağız gülmeye başladığında Gökhan’ın yüzüne bir şaşkınlık ifadesi yayıldı.

“Biz daha kavgaya başlamadan babam ikimizi de yere serer,” dedi Yağız. “Tek yumrukta indirir valla.”

Gökhan da gülmeye başladığında iki arkadaş bir süre gülüştüler.

“Atilla amcanın varlığını unutmuşum,” dedi Gökhan. “Adam senelerin ustabaşı, vurdu mu ağlatır.”

“Ağlatır,” diye onayladı Yağız. “Nereden bildiğimi sormayın.”

Gökhan gülerek gitarını duvara yasladı. “Hepsine selamımı söyle,” dedi. “İki haftaya oradayım.”

“Söylerim. Seni sabırsızlıkla bekliyorlar, çok özlediler.”

“Ben de onları çok özledim,” dedi Gökhan duygu dolu bir sesle. Yağızların evi ona huzurlu hissettiren ilk aile eviydi, yemek masasına oturduğunda yemeğini afiyetle yediği ilk aile eviydi, ona her daim sevgiyle ve severek yaptığı işte destekleyici bir tavırla yaklaşılan ilk aile eviydi; o ailenin de evin de yeri onda çok özeldi. “Sizinle beraber zaman geçirmek için sabırsızlanıyorum.”

Biraz Yağız’ın ailesinden, onların neler yaptıklarından konuştular. Yağız’ın ebeveynleri çalışmaya devam ediyordu, kardeşi Yiğit de üniversite sınavına daha iyi hazırlanmak için bir eğitim kurumuna yazılmıştı ve haftanın beş günü oraya gidiyordu.

“Sizin sonraki planınız ne?” diye sordu Yağız. “Göksel’le ne yapacaksınız?”

“Cumartesi günü Maltepe Sahili’nde piknik yapacağız,” diye cevapladı Gökhan. “Göksel de oranın sahilini seviyormuş, biz de neden orada vakit geçirmeyelim dedik ve piknik yapmaya karar verdik.”

“Vay anasını, plana bak! Çok iyi plan. Maltepe Sahili gerçekten çok güzel, Adalar manzarası eşliğinde keyifli vakit geçirirsiniz.”

“Muhteşem bir gün olacağına dair hiç şüphem yok. Sadece onunla olmak bile tek başına harika bir olayken bir de böyle güzel etkinlikler yapmak işi daha da güzelleştiriyor. Akşama sahne alacağım için gitarımı da götürürüm, ona bir şeyler çalmayı düşünüyorum.”

“Sen bu işin ustasısın. Göksel şanslı kız.”

“Birbirimizi bulduğumuz için ikimiz de şanslıyız. Bak yine manyak gibi sırıtıyorum, cumartesinden beri o kadar sırıtıyorum ki yanaklarım ağrıyor.”

“Sen bu kızı sevmiyorsun, sen bu kıza deli divane âşıksın.”

“Ben sevginin en yüce duygu olduğuna inanıyorum ve ona bu en yüce duygunun en yoğun hâlini besliyorum. Sevgi; merhameti, şefkati, anlayışı, huzuru içinde barındırıyor ve ben tüm bu duygularla donatılmış durumdayım.”

“Göksel gerçekten çok şanslı bir kız, böylesine yüce ve bilge bir yüreği senden başka hiç kimsede bulamaz.”

“Eyvallah kardeşim. Çok romantik konuştum, bu kadar yeter.”

“Bu yeteneğini şarkı yazarken kullanmaya devam edersen ortaya başka enfes şarkılar da çıkacak. Göreyim seni aslan parçası.”

“Görürsün koçum benim.”

Gülüştüler. Biraz daha sohbet ettikten sonra aramayı sonlandırdılar. Gökhan bir süre bilgisayar ekranına baktıktan sonra yan taraftaki şarkı defterine uzandı ve Yağız'la konuşurken aklına gelen cümleleri not etti.

Göksel artık onun en büyük ilham kaynağıydı. Göksel liseden sonra, aradan geçen birkaç yılın ardından ona yeniden aşk şarkıları yazdıran kadındı. 

***

Cumartesi

Bugün Gökhan’la yapacakları piknik için erkenden uyanan Göksel ilk iş olarak poğaça yaptı. Poğaçalar pişerken o da hızlı bir duş aldı. Duştan çıktıktan sonra fırındaki poğaçaları da çıkarıp soğumaları için masanın üzerinde bıraktı. Dün akşam yaptığı tiramisu da masada duruyordu, onun yanında kiraz, karadut, ahududu ve yaban mersini vardı. Gökhan’ın da kırmızı meyveleri sevdiğini öğrendikten sonra bugün için bunları almıştı. Çay işini Gökhan halledecekti, o da sonrasında içmek için mango suyu almıştı.

Her ne kadar örtü serecek olsalar da çimlerde oturacaklarından bugün için mavi bir kot giydi, üstüne kolsuz beyaz bir crop uydurdu ve bu sade kombinini kolyeler ve bileziklerle süsledi. Saçlarına biraz köpük sürüp kuruttuktan sonra ön tutamlarını beyaz bir tokayla topladı, makyajını da her zamanki gibi sade tuttu. Bez çantasına birkaç eşyasını ve hem polaroid hem de dijital kamerasını koydu. Bugünden hatıra olarak bir sürü fotoğraf kalsın istiyordu.

Hazırlandıktan sonra mutfağa geri dönüp eşyaları küçük piknik sepetine doldurmaya başladı. Gökhan onun pişirdiği yemekleri yiyeceği için çok heyecanlıydı, aynı şekilde o da Gökhan’ın pişireceğini söylediği pankek ve kurabiyeleri yiyecekti ve bunun için de heyecanlıydı.

Kaşık, çatal, bıçak ve bardak da koyduktan sonra sepetin kapağını kapattı. Etrafa bakıp bir şey unutmadığından emin oldu, ardından pantolonunun arka cebinden telefonunu çıkarıp Gökhan’ı aradı.

“Efendim?” dedi Gökhan’ın neşeli sesi.

“Ben tüm hazırlıklarımı bitirdim,” dedi Göksel. “Çantamı da piknik sepetini de hazırladım, sen ne yapıyorsun?”

“Ben hazırlamaya devam ediyorum. Kurabiyeler pişti, pankekler soğumasın diye onları sonra pişireceğim; kahvaltılıkları da saklama kaplarına koyup çantaya yerleştirdim.”

“Pankeklerle kurabiyeleri merakla bekliyorum.”

“Ben de poğaçalarla tiramisuyu, özellikle tiramisuyu.”

“İkisinin de tadına bakman için çok beklemen gerekmeyecek. Şimdi evden çıkıyorum, sen de istersen pankekleri pişirmeye başla.”

“Tamamdır, o iş bende. Yaklaşınca ara, ben de aşağı inerim.”

“Sokağa gelince ararım.”

“Yolu hatırlıyorsun değil mi? Hatırlamıyorsan konum atabilirim.”

“Hatırlıyorum.”

“Ezberlemişsin.”

“Öyle de denebilir. O zaman ben şimdi kapatıyorum, görüşürüz sevgilim.”

“Görüşürüz güzelim. Dikkatli kullan.”

“Kullanırım. Öptüm.”

“Ben de.”

Göksel telefonu kapattıktan sonra çantasıyla piknik sepetini alıp daireden ayrıldı. Annesiyle babası işte olduğu için evde kimse yoktu, kapıyı üç kere kilitleyip asansöre ilerledi. Asansör beşinci kattaydı, düğmesine basıp beklemeye başladı. Asansör saniyeler sonra onun beklediği dördüncü kata indi, kapıları açıldı ve Göksel asansörün içindeki Emrah’la göz göze geldi.

“Merhaba,” dedi Göksel asansöre binerken.

“Merhaba,” diye karşılık verdi Emrah. Onu süzüp genç kadının elindeki piknik sepetine baktı. “Nasılsın?”

“İyiyim,” dedi Göksel. Düğmelere kısa bir bakış attığında Emrah’ın da zemin kata indiğini gördü. “Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim. Yolculuk nereye?”

“Maltepe Sahili’ne.” Göksel, Emrah’ı süzdüğünde genç adamın kısa kollu beyaz bir tişört, düz paça siyah bir kot; beyaz spor ayakkabılar ve üç renkli omuz çantasından oluşan gayet günlük bir kombin yaptığını gördü. Genç adamla ilgili gözüne çarpan farklılık onun irileşmesi oldu. Emrah kilo almış, aldığı bu kiloları da hemen kasa çevirmişti. “Sen nereye?”

“Beşiktaş’a gidiyorum, okuldan arkadaş grubumuzla takılacağız.”

“Tipik bir cumartesi desene.”

“Öyle,” diye onayladı Emrah. Gülümsedi. “Güzin teyze anneme son durumları anlatmış, o da bana söyledi. Gökhan’la sevgili olmuşsunuz, hayırlı olsun.”

“Annem hemen yetiştirmiş demek,” diyen Göksel güldü. “Evet, artık beraberiz. Teşekkür ederim.”

“Kaç gün oldu?”

“Bugün tam bir hafta oldu. Bugün de onunla buluşuyorum, beraber piknik yapacağız.”

“Orasını anladım. Harika bir cumartesi günü aktivitesi, iyi eğlenceler.”

“Teşekkür ederiz,” deyip gülümsedi Göksel. “Senin hayatında ne var ne yok?”

“Aynı,” dedi Emrah omuz silkerek. “Ev, spor salonu ve arkadaşlarla takılma üçgeninde devam ediyorum.”

“Büyümüşsün, cüsse olarak yani.”

“Evet, iki kilo kadar aldım ve onları da kas kütleme kattım.”

“Çok istikrarlısın, bu özelliğini gerçekten takdir ediyorum.”

“Teşekkür ederim. Spor en büyük tutkum, kendimi tamamen ona adadım diyebilirim.”

“Sonuçlarını da alıyorsun.”

“Eee ne demişler: Ne kadar ekmek, o kadar köfte.”

“Orası öyle.”

Asansör zemin kata inince beraber asansörden çıktılar.

“Hesabını ilgiyle takip ediyorum,” dedi Emrah, ikili kapıya yürürken. “Çok aktifsin ve muhteşem fotoğraflar paylaşıyorsun. Dikkatimi çeken en önemli noktaysa bu işte giderek gelişmen, paylaştığın her yeni fotoğrafta ortaya daha iyi bir eser koyman. Fotoğrafçılığın gerçekten takdir edilesi.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bunları duymak çok kıymetli, sağ olasın.”

“Her zaman,” dedi Emrah da gülümseyerek. “Bu arada güzel bronzlaşmışsın, yakışmış. Tatiliniz nasıldı?”

“Teşekkürler. Tatil çok keyifliydi, harika zaman geçirdim. İstanbul’dan uzakta ailemle üç hafta geçirmek fiziksel ve ruhsal olarak çok iyi geldi, beni dinlendirdi.”

“İstanbul iyi hoş ama arada uzaklaşıp kafa dinlemek gerekiyor gerçekten. Senin adına sevindim.”

“Kesinlikle uzaklaşmak gerekiyor.”

İki genç apartmandan çıktığında Göksel vücudunu Emrah’a döndürdü.

“Beşiktaş’a neyle geçeceksin?” diye sordu.

“Arabayla,” dedi Emrah. “Bugün arabayı kaptım. Sen de arabayla gideceksindir. Maltepe çok uzak, üstelik yükün de var.”

“Aynen, ben de arabayla gideceğim. Gökhan’ı evinden alacağım, sonra beraber Maltepe’ye geçeceğiz.”

“Gökhan nerede oturuyor?”

“Kadıköy’de, Merdivenköy Mahallesi’nde.”

“Hadi canım,” dedi Emrah kaşlarını kaldırarak. “Bizim üniversitenin ana kampüsünün orası.”

“Evet, Gökhan’ın evi de oraya yakın. Birkaç kilometre.”

“Çok yakınmış. Sahne aldığı kafe Kadıköy’deydi, evi de oradaymış; Kadıköy’ü seviyor olmalı.”

“Evet, çok seviyor. Çalıştığı müzik mağazası da Caferağa’da, zamanının çoğu Kadıköy’de geçiyor anlayacağın.”

“Kadıköy çok güzel, hele bir de alışınca başka yer kolay kolay sarmaz.”

“Kadıköy’ü ben de seviyorum ama o kadar da bir numarası yok bence. Mekânlara akayım, içeyim, eğleneyim kafasında biri olmamamın da büyük bir etkisi var tabii.”

“Gökhan öyle biri mi? Pek sanmıyorum.”

“Mekân bilir, insan tanır ama o mekândan bu mekâna akan biri de değil. Zaten yazın haftanın altı günü çalışıyor, okul dönemi yarı zamanlı çalışsa da okula da gidiyor ve böyle şeylere vakti kalmıyor. Çok yoğun bir hayatı var.”

“Mekândan mekâna akan insandan uzak duracaksın zaten, ben bunu çok iyi öğrendim,” dedi Emrah kendinden emin bir sesle. “Bugün buluştuğunuza göre izin günü o zaman?”

“Evet, biraz deniz havası alıp sakince vakit geçirelim istedik.”

“Tabii ki geçirin, keyfinize bakın. Tekrardan iyi eğlenceler. Görüşürüz Gök.”

“Teşekkür ederiz,” dedi Göksel gülümseyerek. “Görüşürüz. Kendine iyi bak.”

“Sen de.”

Emrah’la ayrılan Göksel arabaya bindi. Piknik sepetiyle çantasını yolcu koltuğuna koyduktan sonra beyaz şapkasının torpidoda olduğuna emin oldu ve yola koyuldu. Merdivenköy’e kadar yapacağı bu uzun yolculukta ona eşlik etmesi için çalma listesini açtı. Köprü trafiği her zamanki gibiydi, yollarda cumartesi trafiği hüküm sürüyordu ama genç kadın en nihayetinde Gökhan’ın oturduğu sokağa varmayı başardı.

“Kapıdayım,” diyen Göksel kornoya bastı. “İnebilirsin.”

“Geldin mi?” dedi Gökhan şaşırarak. Bir eliyle telefonu tutan genç adam diğer eliyle de perdeyi aralayıp camdan aşağı baktı. Beyaz Hyundai apartman kapısının önünde duruyordu. “Eşyalarımı alıp iniyorum.”

“Tamamdır, görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Gökhan iki dakika sonra apartmandan çıktı. Elinde bir alışveriş çantası vardı, gitar çantasını da sırtına takmıştı. Genç adam arabaya doğru yürürken şoför koltuğundaki Göksel dikkatli bakışlarla onu süzdü. Onunla ilgili dikkatini çeken ilk şey ortadan ikiye ayırdığı ve uzun ön tutamlarını alnına doğru şekillendirdiği saçları oldu. Onda ilk kez gördüğü bu saç stili genç adama çok yakışmış, ona apayrı bir hava katmıştı. Dikkatini çeken ikinci şeyse yüzündeki kirli sakal oldu. Her zaman sinekkaydı tıraşlı gezen Gökhan’ın bugün tıraşsız olmasının en büyük sebebi Göksel’in ona sakalı yakıştırmasıydı. Bunun farkında olan Göksel gülümsedi ve bakışlarını onun yüzünden vücuduna indirdi. Gökhan üstüne 90’lara damga vurmuş rock grubu Nirvana baskılı siyah bir tişört giymişti, pantolon tercihini diz ve üst bacak kısmında birkaç yırtığı olan açık mavi kottan yana kullanmıştı, ayağında da siyah spor ayakkabıları vardı; bu Grunge giyim tarzını gümüş küpeleri, tişörtün üstünden sarkan iki gümüş kolyesi ve her zamanki gibi parmaklarını süsleyen marjinal yüzükleriyle destekliyordu. Bu tarz kesinlikle Göksel’e hitap eden bir tarz değildi ama Gökhan bu tarzı o kadar iyi taşıyordu ki onu başka bir tarzla düşünemiyordu.

Genç adam çok havalı görünüyordu.

“Selam,” dedi şoför kapısının yanında duran Gökhan. “Beni öyle bir inceledin ki podyumda yürüyormuş gibi hissettim.”

“Bu görüntünle orada sırıtmayacağın ortada,” dedi Göksel. Ona göz kırptı. “Muhteşem görünüyorsun.”

“Sen de öyle,” diyen Gökhan gülümsedi. “Şunları arkaya atayım da gidelim.”

Gökhan gitar çantasıyla alışveriş çantasını arka koltuğa koyduktan sonra Göksel de yolcu koltuğundaki sepetle çantasını oraya koydu ve Gökhan’ın yerini boşalttı. Ön kapıyı açan Gökhan yolcu koltuğuna yerleşti.

“Yeniden selam,” deyip Göksel’e uzandı ve onun yanağını öptü. “Nasılsın?”

“Selam, hoş geldin,” dedi Göksel. Gaza basıp yola koyuldu. “Seni gördüm çok daha iyi oldum, sen?”

“Ben de aynı şekilde. Çok hoş görünüyorsun, saçlarını beğendim.”

“Asıl ben senin saçlarını beğendim, çok yakışmış. Hep arkaya doğru taradığın için bu kadar uzadığını fark etmemiştim.”

“Kestirmeyeli üç ay oldu, uzadı tabii. İltifatların için de teşekkür ederim, bir süre böyle kullanmayı düşünüyorum.”

“Kullanmalısın da.”

Göksel mahalle arasından güneye doğru inen caddeye çıktı.

“Buradan gidelim, aynen,” dedi Gökhan. “Sahil yoluna iniyor, oradan da Maltepe’ye devam ederiz.”

“Ben de öyle düşündüm,” dedi Göksel. Navigasyondan Maltepe Sahili’ne bir yol tarifi aldı. “Bu güzergâhı takip ederim.”

“Et bakalım,” dedi Gökhan gülümseyerek. Ona uzanıp onun yanağını öptü. “Seni özledim.”

Gökhan burnunu onun boynuna bastırdığında Göksel, “Hey!” diye seslendi. “Araba kullanıyorum, dikkatimi dağıtma.”

“Ama sen de benim dikkatimi dağıtıyorsun,” diye mırıldandı Gökhan. Onun boynunu öptükten sonra geri çekildi. “Şanslıyız ki bugün muhteşem bir hava var.”

Onun boynuna bıraktığı öpücük Göksel’in tüylerini diken diken etmişti. Genç kadın yutkunduktan sonra, “Hı hı,” dedi. O öpücük de neyin nesiydi böyle? “Güzel havanın tadını çıkarırız.”

Çift, Anadolu Yakası hakkında konuşarak Maltepe Sahili’ne vardı. Göksel aracı boş bir park yerine park ederken Gökhan da sahili inceledi. Sahil çok kalabalık olmamakla beraber cumartesi gününü onlar gibi sahilde geçirmeye gelen insanlar görünüyordu.

“Hadi inelim,” dedi Göksel. “Pek kimse yok, kendimize güzel bir yer bulalım.”

Göksel şapkasını, piknik sepetini, çantasını alırken Gökhan da gitar çantasıyla alışveriş çantasını aldı.

“Gitar da çalarım,” dedi Gökhan.

“Olur,” dedi Göksel gülümseyerek. “Güzel bir fikir.”

“Sepet çok ağırsa ben taşıyayım.”

“Ben hallederim.”

“Peki.”

Sahil parkında yürüyen ikili denize yaklaştı ve bir ağacın gölgesinde kalan çim alana oturmaya karar verdi. Göksel sepetin üstüne koyduğu kareli piknik örtüsünü çıkardı ve Gökhan’ın yardımıyla örtüyü yere serdi.

“Arabada yastıklar da vardı,” dedi Göksel. “Getireyim.”

“İyi olur aslında,” dedi Gökhan. “Ben de sepeti boşaltayım mı?”

“Boşalt. Hemen dönerim.”

Göksel yastıkları almak için arabaya yürürken Gökhan da Göksel’in sepetindeki ve kendi alışveriş çantasındaki eşyaları çıkarıp örtünün üzerine yerleştirdi. Göksel’in pişirdiği poğaça ve tiramisuya ağzı sulanarak baktı. İkisi de çok güzel kokuyor ve çok lezzetli görünüyordu. Genç kadının getirdiği kırmızı meyveleri görünce kendi kendine güldü. Ona kırmızı meyveleri sevdiğini söylemişti ve Göksel de bugün için birkaç çeşit meyve getirmişti.

Göksel elinde iki küçük yastıkla geri döndüğünde Gökhan’ın her şeyi çıkarıp örtünün üzerine yerleştirdiğini gördü.

“Elin çok hızlıymış,” dedi gülümseyerek. “Bana yapacak iş bırakmamışsın.”

“Yapacağın bir iş var,” dedi Gökhan. “Yanıma oturup bana sokulabilirsin.”

“Memnuniyetle.”

Örtünün üzerine yan yana oturdular.

“Bir sürü kırmızı meyve almışsın,” dedi Gökhan.

“İkimiz de seviyormuşuz,” diye cevap verdi Göksel. “Beraber yeriz dedim.”

Gökhan ağzına bir tane ahududu attı. “Güzelmiş.”

“Afiyet olsun.” Göksel pankeklerle kurabiyeleri fark etti. “Yemek işinde gerçekten iyi gibisin. Pankeklerle kurabiyeler lezzetli görünüyor.”

“O zaman yemeye başlayalım. Zaten çok açım.”

“Ben de açım ama başlamadan önce birkaç fotoğraf çekeyim.”

Göksel çantasından dijital kamerasını çıkarırken Gökhan onu izledi.

“Bana fotoğraf makinesi kullanmayı öğretir misin?” diye sordu Gökhan.

Göksel ona döndüğünde yüzünde bir gülümseme vardı. “Öğretirim elbette,” dedi. “Hadi gel, birkaç şey göstereyim.”

Göksel ona fotoğraf makinesini açmayı, fotoğraf çekmeyi, zoom yapmayı, flaş ayarlamasını nereden ve nasıl yapacağını gösterdi.

“Fotoğraf çekerken temel olarak bunlara dikkat ederiz,” diye açıkladı. “Odak noktasını seçmek de çok önemli fakat bu makine o kadar gelişmiş değil, bir gün profesyonel makinemde gösteririm.”

“Olur,” dedi Gökhan. “Galeriyi bu tuşa basarak açıyorduk değil mi? Şu tuşlarla da diğer fotoğrafları görebiliyoruz.”

“Aynen öyle. Unutmamışsın, aferin. Video çekmeyi de göstereyim.”

“Video da mı çekiyor?”

“Tabii ki. Dijital kamera bu, hem fotoğraf hem de video çekebilirsin.”

“Cahilliğime ver, yeni öğreniyorum ben de.”

“Ben sana çoğu şeyi öğretirim, merak etme. Şu şekilde video modunu açabilir ve yine deklanşör düğmesine basarak kayıt alabilirsin.”

“Deneyebilir miyim?”

“Elbette.”

Gökhan video modunu açtıktan sonra kayda başladı ve Göksel’i kadraja aldı.

“Dünyalar sahiden de kadrajdaymış,” dedi Gökhan. “Şu an kadrajın içinde benim dünyam var.”

Göksel güldüğünde Gökhan ona çapkın bir bakış attı.

“Benim lafımın bir üst modelini bana sattın,” dedi Göksel gülümsemeye devam ederken. “Çok tatlısın.”

Göksel ona uzanıp erkek arkadaşının yanağını öptü.

“Oh, öpücüğü de kaptık,” dedi Gökhan keyifle. “Dudak olsaydı daha iyi olurdu ama yanak da iş görür.”

“Bulmuş da bunuyor,” diye söylendi Göksel. “Hadi videoyu bitir de birkaç fotoğraf çekeyim, sonra da kahvaltımızı edelim.”

Gökhan lensin olduğu tarafı kendisine doğru çevirdikten sonra Göksel’e yaklaştı ve genç kadının yanağına büyük bir öpücük kondurdu.

“Seni seviyorum,” dedi onun kulağına. “Günlerden 27 Ağustos 2022, güneşli ve sıcak bir yaz günü, yer Maltepe Sahili; kayıtlara geçmesi için söylüyorum, seni seviyorum.”

Göksel ona döndüğünde burunları birbirine değdi. “Benim de kayıtlara geçmesini istediğim bir şey var,” dedi onun kahverengi gözlerine bakarak. “Ben de seni seviyorum.”

Gökhan gülümsediğinde Göksel de gülümsedi ve ona uzanan genç kadın dudaklarını onun dudaklarına bastırdı. Kısa ama tutkulu bir öpücükten sonra ayrıldılar.

“Üç etti,” diye fısıldadı Gökhan. Göksel’den uzaklaşıp kameraya baktı. “Nereden kapatacağım bunu?”

“Deklanşör düğmesine basınca video kaydı biter,” dedi Göksel. “Tüm çekim işlemleri için o düğmeyi kullanabilirsin.”

Gökhan video kaydını bitirdikten sonra kamerayı Göksel’e uzattı. Fotoğraf modunu açan Göksel dizlerinin üstüne oturup yukarı doğru biraz uzandı ve piknik örtüsünün birkaç fotoğrafını çekti.

“Artık yiyebiliriz,” dedi. “Karnım kazınıyor. Pankekten başlayacağım.”

“Ben de poğaçadan,” dedi Gökhan. “Tiramisu bana göz kırpıyor fakat tatlıyı sona saklayacağım.”

Göksel, Gökhan’ın pişirdiği pankekin tadına bakarken Gökhan da Göksel’in pişirdiği poğaçanın tadına baktı.

“Bak sen,” dedi Göksel yüzünde memnun bir ifadeyle. “Pankek çok lezzetli olmuş. Ellerine sağlık.”

“Poğaça da çok güzel,” dedi Gökhan ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra. “Hamarat bir sevgilim varmış.”

“Ne tesadüf, ben de aynı şeyi düşünüyordum. Afiyet olsun.”

“Sana da afiyet olsun güzelim.”

Hazırladıkları kahvaltılıkları Gökhan’ın bardaklara doldurduğu sıcak çaylardan yudumlar alarak yediler. Pek konuşmadılar, aç olan karınlarını doyurmakla ilgilendiler. Gökhan kahvaltılık olarak beyaz peynir, siyah zeytin, yeşilzeytin, bal, vişne reçeli, çikolata, domates, salatalık gibi pek çok şey getirmişti; pankek ve poğaçaları bu kahvaltılıklarla birlikte mideye indirdiler.

“Tatilde verdiğim kiloları bugün alacağım sanırım,” dedi Göksel. Karnına baktı. “Hatta almış bile olabilirim.”

“Her hâlinle fıstık gibisin,” dedi Gökhan. Kutudan çıkardığı bir kurabiyeyi ona uzattı. “Aç bakalım ağzını, daha yiyecek çok şey var.”

“Her cümlenle beni mutlu ediyorsun.”

“Sadece varlığıyla beni dünyanın en mutlu insanı yapan kadına az bile.”

Göksel ağzını açınca Gökhan kurabiyeyi onun dişlerinin arasına soktu ve genç kadın kurabiyenin yarısını ısırıp çiğnemeye başladı. Gökhan onun yüz ifadesini inceledi.

“Resmen insanın ağzında dağılıyor,” dedi Göksel şaşırarak. “Bunun tarifini ve eğer varsa sırrını öğrenmek istiyorum.”

“İnternette ne yazıyorsa onu yapıyorum,” dedi Gökhan. Kurabiyenin kalan yarısını ağzına attı. “Linkini atarım ve afiyet bal şeker olsun.”

Göksel kurabiyeden bir tane daha yiyip memnun bir ifadeyle başını salladı. Bu kurabiyenin tarifini kesinlikle öğrenmeli ve kendisi de pişirmeliydi.

“Meyvelerden de ye,” dedi Göksel. “Hepsi bitecek.”

“Ayıpsın, arkamda adam bırakmam ben,” diyen Gökhan birkaç yaban mersinini ağzına attı. “Yok ya, şu yaban mersinini sevemedim gitti. O kadar da pahalıya satıyorlar ki asla değmez bence.”

“Zevk meselesi,” dedi Göksel. O da birkaç yaban mersinini ağzına attı. “Ben seviyorum. Sen hangilerini seviyorsan onlardan ye.”

“Ahududu candır, kirazı da çok severim.”

“İkisinden de istediğin kadar ye.”

“Peki ya bu kirazlar?” dedi Gökhan işaret parmağıyla Göksel’in dudaklarına dokunarak. “Bunlardan da istediğim kadar yiyebilir miyim?”

“Ağzın çok iyi laf yapıyor, biliyorsun değil mi? Tabii ki biliyorsun.”

“Sadece laf yapmıyor, başka yetenekleri de var. Mesela kiraz yemek gibi.”

Göksel onun koluna vurduğunda Gökhan bir kahkaha attı.

“Yürü git be!” diye söylendi Göksel. “İnsanı utandırma.”

“Ama nasıl hoşuma gidiyor,” dedi Gökhan ona yaklaşarak. “Öpeyim mi? Önceki soruma da cevap vermedin bak.”

“Cevabını bildiğini düşündüm.”

“Senden duymak istedim.”

“Evet,” diye fısıldadı Göksel. “İki soruna da evet.”

Öpüşmeye başladıklarında Gökhan’ın kolları Göksel’in ince gövdesini sarıp genç kadını kendine çekti. Genç adam sol kolunu onun çıplak beline sararken sağ eliyle de ensesinden tuttu, Göksel de bir elini onun saçlarına götürürken diğer eliyle de sol pazısını kavradı. Aralarından su bile sızamayacak kadar yakındılar. Dudakları gerçekte olduğundan daha uzun hissettiren birkaç saniye boyunca birbirine karıştı. Göksel onun pazısını sıktığında Gökhan gülümsedi, Göksel onun gülümsemesini de öptü.

“Bunun bu kadar iyi hissettirmesi normal mi?” diye sordu Göksel. “Daha iyi hissettiren başka bir şey yaptığımı sanmıyorum.”

“Hem de dünyanın en normal şeyi,” diye cevapladı Gökhan. Onu bir daha öptü. “İşte en sevdiğim kirazlar.”

Göksel kollarını onun boynuna sararken, “Çok mu tatlılar?” diye sordu.

“Bakıyorum da utangaçlığın geçti,” dedi başını geriye atıp ona bakan Gökhan.

“Öyle oldu, şımarmak hoşuma gitti. Şimdi soruma cevap ver bakayım.”

“Çok tatlılar,” derken onun dudaklarına baktı Gökhan. “Tadına doyum olmayacak kadar tatlılar.”

Göksel onu öptü. “Seninkiler kadar tatlılar mıdır?” diye sordu. “Sanmam.”

“Benden numaralar kapıyorsun bakıyorum,” dedi Gökhan son derece keyifli bir sesle. Elleriyle onun belini okşuyordu. “Dişi Gökhan Uygur’u yetiştiriyorum.”

“Tek romantik sen değilsin ya, benim de birkaç numaram var.”

“Hepsini görmek için sabırsızlanıyorum.”

“Ben de göstermek için,” dedi Göksel. Gözleri arkadaki gitara takıldı. “Gitar çalsana.”

“Çalayım,” dedi Gökhan. Başını çevirip arkasında duran gitar çantasına baktı. “Sana çalmak istediğim bir şarkı vardı zaten.”

“Öyle mi? Meraklandım bak. Hangi şarkı?”

“Daha önce dinlediğini düşünmediğim bir şarkı. Aslında şarkının sahibinin en yakın arkadaşı hariç kimsenin dinlemediği bir şarkı.”

Göksel önce kaşlarını kaldırdı, sonra çattı. “Senin şarkılarından biri mi?” diye sordu.

“Hı hı,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Dinlemek ister misin?”

“Bir de soruyor musun? Hem de çok isterim.”

“O zaman çalıp söyleyeyim.”

Onun yanağını öpüp ondan uzaklaştı ve akustik gitarını siyah çantasından çıkarıp kucağına aldı.

“Adı ne?” diye sordu Göksel. “Bir isim buldun mu?”

“Buldum,” dedi Gökhan ona bakarak. “İsmi Yıldızlar Yatağı.”

Yıldızlar Yatağı mı?” diyen Göksel çok şaşırmıştı. “Ne kadar güzel bir isim.”

“Teşekkür ederim. Şarkının sadece nakaratını söyleyeceğim, kalanı için çalışmaya hâlâ devam ediyorum.”

“Nasıl istersen.”

Gökhan şarkının ana riff’ini çalmaya başladığında Göksel ona dikkat kesildi. Gökhan büyük bir Blues müzik hayranıydı, bu şarkısı da birçok şarkısı gibi Blues ve rock türlerini birleştirerek kullandığı bir parçaydı —tıpkı en büyük idolü Yavuz Çetin gibi. Bakışlarını klavyeye odaklayan genç müzisyen şarkının girişinde kullandığı ana riff’i çaldıktan sonra şarkının nakaratına girdi ve Göksel’in gözlerinin içine bakarak nakaratı söylemeye başladı.

“Yıldızlar yatağına uzanalım / Gök yastığımız olsun / Evren örtülsün üzerimize / Buluş benimle / Gök Tanrısının ve Tanrıçasının evinde.”*

(*Hatırlatma: Gökhan, eski Türklerde gök Tanrısına verilen isimdi. Yıldızlar Yatağı şarkısının adı da sözleri de orijinal olup tarafıma aittir.)

Gökhan şarkıyı bitirdiğinde Göksel ona uzanıp kollarını onun boynuna sardı. Gitarını yere bırakan Gökhan da kollarını onun ince beline doladı. Bir süre sessizce sarıldılar. Göksel onun saçlarını sevdi, Gökhan da onun kokusunu içine çekti.

Göksel kendini biraz geri çekip onun yüzüne baktı.

“Anladığını düşünüyorum,” dedi Gökhan. “Ama yine de söyleyeyim: Şarkıyı sana yazdım.”

“Anladım,” dedi Göksel başını sallayarak. Mavi gözleri dolmuştu. “Anladım bir tanem.”

“Biliyorsun değil mi? Benim Tanrıçam sensin.”

Göksel onu öptü. “Biliyorum,” diye fısıldadı. Bir öpücük daha. “Şarkıya bayıldım. Müziğiyle, sözleriyle, hissettirdikleriyle gerçekten çok güzel bir parça olmuş. Tamamını duymak için sabırsızlanıyorum.”

“Teşekkür ederim,” diyen Gökhan gülümsedi ve onu öptü. “Şarkının en güzel yanı ilham kaynağı. Gözlerinin ışıltısı yıldızları, rengi göğü kıskandıran o kadın. Gök Tanrıçası.”

“Seni seviyorum.”

“Seni seviyorum.”

Göksel yeniden ona sarıldığında bu ani sarılma karşısında Gökhan dengesini koruyamadı ve yere düştü. Her ne kadar zemin çim olsa da Göksel ellerini onun kafasının arkasına koyarak genç adamın başının yere çarpmasını engelledi. Burun buruna gelen ikili gülmeye başladı.

“Özür dilerim,” dedi Göksel. “Biraz sert sarıldım sanırım.”

“Sıkıntı değil,” dedi Gökhan içtenlikle. “Pozisyonumuzdan oldukça memnunum.”

Göksel kendini Gökhan’ın yanına attı ve vücudunun soluna yatıp Gökhan’ı da gövdesi kendi gövdesinin karşısına gelecek şekilde yan çevirdi. Yan yana yatan çift uzun bir süre hiç konuşmadan bakıştılar, birbirlerini yüzlerini ezberleyecek ve suratlarındaki en ufak ayrıntıyı hiç zorlanmadan hatırlayacak kadar dikkatli incelediler. Göksel ona yaklaşıp yanağını onun boynuna yasladı ve kolunu onun kolunun altından geçirip ona sarıldı; Gökhan da kolunu onun beline sarıp onun gövdesini kendi gövdesiyle birleştirdi. Gözlerini kapatan genç kadın burnunu onun omzuna yaslayıp genç adamın ferah kokusunu içine çekti. Gökhan’ın teninden yükselen koku duş jeliyle parfümün birleşimi olan bir kokuydu ve genç adam o kadar güzel kokuyordu ki Göksel ömrünün sonuna kadar ciğerlerini bu kokuyla doldurabilirdi.

“Kokun huzur veriyor,” dedi Göksel. “Güven veriyor. Yuvamdaymış gibi hissediyorum.”

“Yuvandasın,” dedi Gökhan hiç düşünmeden. “Şu an ben de yuvamdayım. Dört duvarın arasında bulamadığım yuvayı kaburgalarının arasındaki kalbinde buldum.”

“Kaburgalarımın arasındaki kalbimde ev sahibisin.”

Gülümseyen Gökhan, “Senden duyduğum iyi oldu,” dedi. “Göksel?”

“Efendim?”

“Seni seviyorum. Belki de çok sık söylüyorum ama söylemek hoşuma gidiyor.”

“Ben de seni seviyorum,” dedi Göksel ve onun omzunu öptü. “Seni sevdiğimi söylemek, senin tarafından sevildiğimi duymak benim de çok hoşuma gidiyor ve hayır, hiç de sık söylemiyorsun. Sevgiyi dile getirmenin sıklığı olmaz.”

“Haklısın, olmaz.”

Birkaç dakika boyunca bu pozisyonda uzanmaya devam ettiler. İkisinin gözleri de kapalıydı ve birbirine yaslanan göğüs kafeslerindeki kalplerinin atışı sakin, birbiriyle uyumluydu. Çok huzurluydular; daha önce hiç adım atılmamış sessiz bir orman, usulca akıp giden bir nehir, yuvasında annesini emen yavru bir hayvan gibi huzurluydular.

“Şu an neyi hatırladım biliyor musun?” diye sordu Gökhan.

“Neyi hatırladın?” dedi Göksel.

“Tiramisuyu yemediğimi.”

Göksel güldüğünde Gökhan da gülümsedi.

“Yiyelim mi?” dedi Göksel.

“Yiyelim,” diye onayladı Gökhan. “Ne zamandır o tiramisunun hayalini kuruyorum.”

“Bundan sonra ne zaman istersen yaparım.”

“Yaşadım desene.”

Ayrılan ikili yeniden oturma pozisyonuna geçti. Göksel bir tiramisu dilimini Gökhan’ın tabağına koyup ona uzattı.

“Muhteşem görünüyor,” diyen Gökhan dudaklarını yaladı. “Hemen gömeceğim.”

Gökhan tiramisudan ilk lokmasını yerken Göksel onu seyretti. Gökhan tatlıyı beğendiğini belli eden bir ses çıkardı.

“Bu nedir kızım?” dedi Gökhan ona bakarak. “Efsane olmuş. Ellerine sağlık.”

“Afiyet olsun,” diyen Göksel kocaman gülümsedi. “Ben de yiyeyim. Sonra yine gitar çalarsın, olur mu?”

“Beraber çalalım. Bugün ilk gitar dersimizi yapalım mı?”

“Ben sana fotoğraf makinesi kullanmayı öğreteceğim, sen de bana gitar çalmayı mı öğreteceksin?”

“Bence harika bir fikir.”

“Bence de.”

Beraber tiramisu yediler. Tatlıyı yerken sohbetlerinin konusu Maltepe oldu. İstanbul Üniversitesinin konservatuvar binası Maltepe’ye taşınmıştı, bu yüzden genç adam ilçeye hâkimdi. Okul çıkışı pek çok kez arkadaşlarıyla bu sahile gelip onlarla vakit geçirdiğinden, burada yürüyüş yapmaktan ve bisiklet sürmekten çok hoşlandığından bahsetti. Sonra konu sahilin karşısındaki Adalar’a geldi.

“Bir gün Adalar’a da gidelim mi?” diye sordu Gökhan. “Yazın aşırı kalabalık oluyor ama sonbahar dönemi daha sakin.”

“Her yeri mültecilerin doldurduğunu ve eski tadının kalmadığını söylüyorlar,” dedi Göksel ona bakarak. “Epeydir gitmedim, beraber gidip görebiliriz.”

“Doldurmadıkları yer kaldı mı ki?” diye söylendi Gökhan. “Havalar biraz soğuyunca gidelim.”

“Haklısın, her yerdeler. O zaman sonbahar gelince bakarız.”

“Anlaştık.”

Tatlıları bitirdikten sonra Gökhan yeniden gitarına uzandı. “İyice sağıma gel,” dedi Göksel’e bakarak. “İlk dersimiz gitarı tanımak üzerine olsun. Gitarın anatomisi, çalışma mekanizması, doğru gitar tutuşu ve teller hakkında konuşalım.”

“Senin gibi profesyonel bir gitaristten bedava gitar dersi alacağım demek,” diyen Göksel sırıttı. “Kendimi çok ayrıcalıklı hissettim.”

“Tabii ki ayrıcalıklısın. Başlamadan önce iltifatı da kaptığıma göre şimdi sana gitarın anatomisini anlatmaya başlıyorum.”

“Bir dakika,” dedi Göksel. “Bu dersimizi videoya almak istiyorum. Hatıra kalsın."

Göksel piknik sepetinin üstünde küçük bir düzenek hazırladı ve telefonunu düzeneğe yaslayıp video kaydına başladı.

“Selam,” dedi kameraya bakarak. “27 Ağustos 2022 günündeyiz, Maltepe Sahili’ndeyiz ve Gökhan’la ilk gitar dersimizi yapacağız. Söyleyeceği her şeyi ilk seferden anlamayacağımı biliyorum ama zamanla öğreneceğimden eminim.”

Göksel yeniden Gökhan’ın yanına döndü.

“Bu videoyu bana kesinlikle göndermelisin,” dedi Gökhan. “Şimdi derse başlıyorum. Gitar temel olarak üç bölümden oluşur; baş, klavye ve gövde. Baş bölgesinde akort burguları yer alır, bu burgular adından da anlaşılacağı üzere gitarı akort etmeye yarar. Bir enstrümanın sesinin kaliteli ve düzgün çıkmasının yolu onu akort etmekten geçer, gitarı da bu burgular aracılığıyla akort ederiz. Klavye bölgesinde perdeler yer alır; gitarın toplamda altı teli vardır ve teller perdelerle birleşerek gitarın en ince notasından en kalın notasına kadar olan tüm seslerini elde etmemize olanak sağlar. Gövde kısmının başrol oyuncusu ses deliğidir, tellerin titreşimiyle yaratılan sesler bu delik sayesinde bir varlık kazanır ve severek dinlediğimiz gitar sesini oluşturur.” Telleri boş çalıp hoş bir ses çıkardı. “İşte aynen böyle.”

“Sadece gitarı çalmakta iyi değilmişsin,” dedi Göksel. “Gitarı anlatmakta da oldukça iyisin. Sayende bu işi kapacağım gibi.”

“Bildiğin bir şeyi o şeyi hiç bilmeyen birine güzelce anlatamıyorsan o şeyi o kadar da bilmiyorsun demektir. Birinin bir şeyi ne kadar bildiğini ölçmek mi istiyorsun? Ondan o şeyi sana anlatmasını iste. Hayat dersimi de verdiğime göre gitar dersine devam ediyorum.”

“Çok haklısınız hocam.”

“Hemen de havaya girdin bakıyorum.”

“Girerim.”

Gökhan ona gitar tellerini ve perdelerini anlatmaya başladı. Genç müzisyen bunu yaparken o kadar tutkuluydu ki Göksel onu pürdikkat dinledi, gösterdiği her şeyi ilgiyle izledi. Gökhan muhteşem bir gitaristti, buna hiç şüphe yoktu ve buna ek olarak gitarı anlatma, gitar hakkında bildiği tüm her şeyi karşı tarafa aktarma şekli de oldukça etkileyiciydi.

“Anlamadığın bir nokta var mı?” diye sordu Gökhan.

“Hayır,” dedi Göksel başını iki yana sallayarak. “Çok güzel anlatıyorsun, hepsini anladım.”

“O zaman şu ana kadar anlattığım şeyleri özetle bakalım.”

Göksel, Gökhan’ın kendisine anlattığı şeyleri tekrar etti.

“Aferin,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Gerçekten de anlamışsın. O zaman doğru gitar tutuşu üzerinde çalışabiliriz. Bu zamanla oturacak bir şey ama ben sana doğrusunu göstereyim, pratik yaptıkça elin iyice alışır.”

Gökhan gitarı ikisinin ortasına kaydırırken, sol eliyle Göksel’in sol elini tutup klavyenin üzerine getirdi. “Başparmağınla klavyeyi destekle,” dedi başparmağını klavyenin arkasına bastırırken. “Kalan dört parmağın da klavyenin üzerinde dursun. Parmaklarını rahat bırakman önemli, kendini sıkmana hiç gerek yok. Belki fark etmişsindir, gitarı düz tutmak yerine sap kısmı daha yukarıda olacak şekilde eğimli tutarız. Dik değil ama düz hiç değil.” Gitarı biraz yukarı kaldırıp doğru çalış pozisyonuna getirdi. “Aynen böyle. Sağ elin de parmakların tellerin hizasına gelecek şekilde eğimli durmalı. Gitar çalarken tüm parmaklarını kullanman önemli, başta zor gelir ama alıştıktan sonra bunun işi ne kadar kolaylaştırdığına şaşıracaksın. Şimdi tüm telleri boş çal bakalım.”

Göksel onun söylediğini yaparak altı telin hepsini boş çaldı, her bir tele dokunduğunda Gökhan da bilgilerin iyice hafızasına yerleşmesi için notaların adını söyledi.

“Şimdi de aşağıdan yukarı,” dedi Gökhan. “Bu sefer notaları sen söyle.”

Göksel onun bu dediğini de yaptı.

“Çok iyi,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Şimdi bunu birkaç kez tekrar edelim ama gittikçe hızlanalım. Elin ısınsın.”

Göksel telleri boş çaldıktan sonra Gökhan ona perdeleri kullanarak aynı notaların daha tiz ve pes seslerini de çaldırttı. Gitardaki oktav olayını anlamaya başlayan Göksel bir aydınlanma yaşadı.

“Demek böyle,” dedi genç kadın ona bakarak. “Piyanoda tüm notaların ve farklı oktavlarının tuşu var, gitardaysa farklı oktavları perdeler sayesinde çalabiliyoruz.”

“Bir saniye,” dedi Gökhan. “Piyanodaki oktav meselesini nereden biliyorsun?”

“Lisede müzik sınıfında bir piyanomuz vardı, bazı müzik derslerinde çalıyorduk.”

“Ne?” Gökhan’ın sesi yüksek çıktı. “Piyano mu çalıyordun? Neden hiç bahsetmedin?”

“Birincisi piyano çalıyordum diyemem, sadece tuşlara basıp sesler çıkarabiliyordum; ikincisi konusu açılmamış olmalı ve dediğim gibi çalmayı bildiğim kesinlikle söylenemez.”

“Sonuçta pratik yapma şansın olmuş, görünüşe göre aklında birkaç şey de kalmış. Kız arkadaşımın küçük de olsa bir piyano geçmişi varmış ve ben bunu yeni öğreniyorum.”

“Yani, bir şeyler hatırlıyorum. Piyano çok asil bir enstrüman, kısacık bir dönem de olsa onunla zaman geçirmek harika bir deneyimdi.”

“Şu an beni o kadar şaşırttın ve etkiledin ki. İnanılmaz bir kadınsın.”

“Bu kadar etkileneceğini bilsem daha önce söylerdim.”

“Piyano benim için çok özel bir enstrüman, onunla aramda farklı bir bağ var. Bir tanesine sahip olmayı çok istesem de fiyatları yüzünden sahip olamadığımı sana söylemiş olmalıyım ama okulda ya da iş yerinde çalma fırsatı yakalıyorum ve daha koltuğuna oturur oturmaz bambaşka şeyler hissetmeye başlıyorum. Şimdi senin de bir dönem piyano çaldığını öğrendim ve bu çok hoşuma gitti. Neler çalıyordunuz mesela? Hatırlıyorsan anlatır mısın? Dinlemeyi çok isterim.”

Hafızasında lise zamanına giden Göksel neler yaptıklarını hatırlamak için biraz düşünmeye ihtiyaç duydu. Müzik öğretmenlerinin 10. sınıfın ikinci döneminde onları piyanoyla tanıştırdığını, 11. sınıfta da birkaç kez müzik parçalarından kısa yerler çaldırdığını anımsıyordu.

“Klasik batı müziği çalıştığımızı hatırlıyorum,” dedi Göksel biraz sonra. “Mozart, Beethoven, Bach gibi büyük sanatçıları işliyorduk. Aramızda çok yetenekli birkaç kişi vardı, onlar bu isimlerin eserlerini çalar ve bize bir ziyafet yaşatırdı. Hocamız çok hevesli bir kadındı, birkaç sefer bize de eserlerin daha yavaş versiyonlarını çaldırmıştı hatta not da vermişti. Genel olarak daha kolay besteler üzerinde çalışırdık ama hangi dönem olduğunu da kimlerin besteleri olduğunu da hatırlamıyorum.”

“Vay be!” dedi Gökhan duydukları karşısında şaşkınlıkla karışık bir sevinç yaşayarak. “İyi bir müzik öğretmenine benziyor, çoğu hiç umursamaz bile. Hangi eserleri çaldın mesela?”

Ay Işığı Sonatı üzerinde çalışmıştık, yavaş versiyonunda fena iş çıkarmamıştım ama normal hızında ve baştan sona tüm eseri çalabilmem tabii ki mümkün değil. Zaten dediğim gibi kısa kısımları üzerinde çalıştık, hepsini öğrenmemiz imkânsızdı. Sanat lisesi değildi sonuçta, haftada bir saat dersimiz olurdu.”

Ay Işığı Sonatı mı? En sevdiğim eserlerden biridir.”

“Benim de öyle. İnsana eşsiz bir huzur veriyor.”

“Çalayım mı?” diye sordu Gökhan. “Piyanoda dinlemesinin verdiği keyif bambaşka ama gitarda dinlemek de güzeldir.”

“Gitarda Ay Işığı Sonatı mı? Daha önce dinlediğimi sanmıyorum.”

“O zaman dinleme zamanın gelmiş,” diyen Gökhan akustik gitarını aldı. “Çok uzun zamandır çalmadım, hata yaparsam duymazdan gel lütfen.”

Ay Işığı Sonatı’nı çalacaksın, üstelik gitarda ve hata yaparsan bunu garipseme gibi bir lüksüm mü olacak? Hayır, bunun haddim olduğunu hiç sanmıyorum. Sadece büyük bir hayranlıkla seni dinleyeceğim.”

Gökhan, Beethoven’in en meşhur eserini çalmaya başladığında Göksel’in yüzüne hoş bir gülümseme yayıldı. Ona kısa bir bakış atan Gökhan da gülümsedi. Genç müzisyen bu eseri çalarken hata yapmaktan korkuyordu fakat notalar adı soyadı gibi ezberindeydi, usta parmakları da her zamanki gibi harikalar yaratıyordu. Onu dinleyen sadece Göksel değildi, sahilde çevrelerinde olan ve gitarın sesini duyan birkaç kişi de onu dinliyordu. Genç müzisyen ve olağanüstü performansı etraftakilerin dikkatini çekmişti.

Telefonuna kısa bir bakış atan Göksel telefonun hâlâ kayıtta olduğunu görünce sevindi. Bu performans ölümsüzleştirilmeyi kesinlikle hak eden bir performanstı.

Gökhan performansını bitirdiğinde Göksel’le beraber çevredekiler de onu alkışlamaya başladı. Şaşıran çift etraflarına baktığında gülümseyerek kendilerine bakan yabancı yüzler gördü.

“Bravo!” diye bağırdı genç bir kız. “Yüreğine sağlık.”

“Teşekkür ederim,” diye seslendi Gökhan. Elini gerdanına koydu. “Sağ olun. Alkışlayan elleriniz dert görmesin.”

“Harikaydın,” dedi Göksel. “Her seferinde seviyeyi biraz daha yükseltiyorsun. Henüz çok gençsin ama virtüöz denecek kadar ustasın.”

“Estağfurullah,” diye cevap verdi Gökhan. “O kadar gitar virtüözü varken bu unvan bana düşmedi ama çok teşekkür ederim.”

“Bence en çok sana düşüyor, mütevazılığa gerek yok.”

“Bunu sen mi diyorsun?”

“Evet. Gitarlar senin ellerinde normalde olduklarından çok daha sihirli enstrümanlara dönüşüyor. Bunu herkes başaramaz hayatım.”

“Birincisi çok teşekkür ederim, göğsümü kabartıyorsun; ikincisi hayatım diyen dilini yesinler senin. Ağzından bal damlıyor bal.”

Öpüştüler.

“Asıl sen benim göğsümü kabartıyorsun,” dedi Göksel. “Seninle çok gurur duyuyorum.”

“Bu kelimeyle aram pek iyi değildir ama teşekkür ederim, çok şey ifade ediyor.”

“Benim için gurur kaynağısın, hem de çok büyük bir kaynağı.”

“O şarkıyı bitirdim,” dedi Gökhan biraz hüzünlü bir sesle. “Kaydetmeye de başladım. Henüz kimseye baştan sona dinletecek cesaretim yok ama bir gün dinlemeni çok istiyorum.”

“Ne zaman hazır hissedersen,” diyen Göksel destek olmak istercesine onun eline dokundu. “Yıldızlar Yatağı gibi muhteşem bir parça olduğundan eminim, dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.”

“İnancın çok kıymetli, eksik olma güzelim.”

“Hep buradayım.”

“Hep burada ol. Neyse, duygusallaşmayalım. Piyano ha? Bir gün beraber çalmalıyız.”

“Piyano bulunca çalarız. Seni piyano çalarken dinlemeyi çok istiyorum zaten.”

“Denk gelirsin. O zaman bugünlük bu kadar gitar dersi yeter. Sana birkaç şey atarım, onları da okuyup incelersin.”

“Ödev veriyorsun yani?”

“Evet, tam olarak öyle yapıyorum. Şu an amacım sana gitar çalmayı öğretmektense seni gitarla tanıştırmak, onun hakkında bilgi sahibi olmanı sağlamak ve tabii ki ilgini uyandırmak. Eğer gitar gerçekten ilgini çekerse bir tane satın alırsın ve işte o zaman çalmayı öğrenmeye başlayabilirsin.”

“Çok mantıklı. Bir süre kendimi test edeyim, zamanla fikirlerim oluşacaktır.”

“Aynen öyle.”

Telefonuna uzanan Göksel video kaydını durdurdu. “Her anı kaydettim,” dedi Gökhan’a bakarak. “Bugünden güzel bir hatıra olarak kalacak.”

“O kadar büyük bir dosyayı bana nasıl göndereceksin bilmiyorum ama sen muhtemelen biliyorsundur.”

“O işi bana bırak,” dedi Göksel onun söylediğini haklı çıkararak. “Hadi fotoğraf çekelim. Bak yanımda ne getirdim?”

Göksel çantasından polaroid kamerasını çıkardığında Gökhan kaşlarını havaya kaldırdı.

“Polaroid mi deniyordu bunlara?” diye sordu genç adam.

“Evet,” dedi Göksel. “Çektiğimiz fotoğraflar fiziksel olarak elimizde olabilecek. Güzel olur diye düşündüm, saklarız.”

“Çok iyi düşünmüşsün. Hadi çekelim.”

“Bir tane selfie olarak çekeyim, ikincisi için birinden bizi çekmesini rica ederiz. Birini sen saklarsın, diğerini de ben.”

“Güzel fikir.”

Makineyi lensi onlara bakacak şekilde tutan Göksel fotoğraf makinesini biraz havaya kaldırıp uzaklaştırdı ve kamerayı biraz sağda tutarken, kendisi de sola doğru eğilip Gökhan’a yaslandı.

“Kadrajda nasıl göründüğümüze bakmadan çekeceksin,” dedi Gökhan. “Şu an kumar oynuyorsun.”

“Bu kamerayla pek çok selfie çektim,” dedi Göksel kendinden emin bir sesle. “Ne yaptığımı biliyorum, bana güven ve gülümse.”

Şakağını Gökhan’ın yanağına yaslayan Göksel gülümsediğinde Gökhan da gülümsedi ve genç fotoğrafçı deklanşöre basarak ikisinin fotoğrafını çekti.

“Fotoğrafın kuruyup işlenmesi biraz zaman alıyor,” dedi Göksel. “Bu fotoğraf kururken biz ikinci fotoğrafımızı çekecek birini bulalım.”

Ayağa kalkan Göksel yakınlardaki bir genç grubunun yanına gidip Gökhan’la fotoğraflarını çekmelerini rica ettiğinde içlerinden bir kız kabul etti ve onunla beraber Gökhan’ın yanına ilerledi.

“Güzel kamera,” dedi Göksel’in siyah fotoğraf makinesini eline alan kız. “Nasıl çekmemi istersiniz?”

“Biz oturarak poz vereceğiz,” dedi Göksel. “Rica etsem sen de yere eğilip karşıdan bizi çeker misin?”

“Olur.”

Gökhan’ın biraz önüne oturan Göksel yan durup Gökhan’a yaslanarak poz verdi, Gökhan da bir koluyla onun belini sardı ve ikisi de gülümsediğinde genç kız onların fotoğrafını çekti.

“Teşekkür ederiz,” dedi ayağa kalkıp kızın yanına giden Göksel. “Çok sağ ol.”

“Rica ederim,” dedi genç kız gülümseyerek. “Bu arada çok yakışıyorsunuz. Hep mutlu olursunuz umarım.”

“Çok teşekkür ederiz, çok naziksin.”

“Ne demek. Size iyi eğlenceler.”

“Sağ ol, sana da.”

Kız uzaklaştığında Göksel erkek arkadaşının yanına döndü.

“Ne söyledi kız?” diye sordu Gökhan.

“Çok yakışıyormuşuz,” diye cevap verdi Göksel. “Umarım hep mutlu olurmuşuz.”

“Ne hoş. Kibar kızmış, sağ olsun.”

“Evet, çok tatlıydı.”

Biraz sonra iki fotoğraf da kurudu ve tamamen ortaya çıktı.

“Ay ikisi de çok güzel olmuş,” dedi fotoğraflara bakan Göksel. “Çok tatlı çıkmışız.”

“Ben de bayıldım,” dedi Gökhan. “Güzel çıkmışız.”

“Hangisini istersin? Hangisini istiyorsan onu al lütfen, bana hiç fark etmez.”

“Bunu,” diyen Gökhan kızın çektiği fotoğrafı işaret etti. “Diğeri de çok güzel ama burada piknik yaptığımız belli ve bugünden hatıra olarak kalır.”

“Al bakalım,” deyip fotoğrafı ona uzattı Göksel. “Aa ama önce fotoğrafın altına bugünün tarihini yazalım.”

Göksel iki fotoğrafın altındaki beyaz yere de 27/08/22, Maltepe şeklinde not düştü.

“Şimdi alabilirsin,” dedi fotoğrafı Gökhan’a vererek.

“Bu fotoğrafı hikayeme atmak istiyorum,” dedi Gökhan. “Paylaşayım mı, ne dersin?”

“İnsanlar bu fotoğrafı gördüğünde beraber olduğumuzu anlayacak,” diyen Göksel gülümsedi. “Paylaşmak istiyorsan paylaşabilirsin hatta bu hoşuma gider.”

“O zaman paylaşacağım. Fotoğrafın fotoğrafını çekeceğim, böyle düşününce garip hissettim.”

“Evet, dillendirince garip oluyor cidden.”

Gökhan ikilinin polaroid fotoğrafının fotoğrafını çektikten sonra sosyal medya hesabına girdi ve hikayesinde paylaşmak üzere fotoğrafı seçti. Çok da ilgili görünmemeye çalışan Göksel başını biraz uzatıp onun telefonunun ekranına baktı. Gökhan mavi kalp emojisini seçip fotoğrafın alt kısmına koyduğunda genç kadının yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı.

“Paylaşıyorum,” dedi Gökhan ona yandan bir bakış atarak.

“Paylaş,” diyen Göksel sırıtmamak için kendini tutuyordu. “Güzel oldu.”

Gökhan fotoğrafı paylaştığında ikisi de derin bir nefes alma ihtiyacı hissetti. Bugün ilişkilerinin birinci haftası dolmuştu ve bu fotoğrafla Gökhan’ın çevresine sevgili olduklarını resmen duyurmuşlardı. Gökhan, Göksel’le sevgili olduklarından Yağız ve Kerem hariç kimseye bahsetmemişti, bu onun arkadaşları için ­—özellikle de Göksel’le tanıştırdığı Barış, Sarp, Kuzey, Elçin, Lale, Çağlar ve Doğuş için— güzel bir haber olacaktı.

“Birer tane de birbirimizi çekelim,” dedi Göksel. “Onları da saklarız.”

“Eski zamanlardaki gibi,” dedi Gökhan. “Çok romantik. Fotoğrafını cüzdanımda taşıyayım da gör sen.”

“Aynısını düşünüyordum,” dedi Göksel gülerek. Ona yaklaştı. “Birlikte olan fotoğrafımızı odama asacağım, senin fotoğrafını da cüzdanımda taşıyacağım.”

“Ben de tam olarak böyle yapacağım.”

“O zaman anlaştık?”

“Anlaştık.”

Göksel’in polaroid kamerasından birbirlerini çektikten sonra telefondan da birkaç fotoğraf çektiler. Fotoğraf işi bittikten sonra gitarını eline alan Gökhan, Göksel’e Dünyadan Uzak, Elleri Ellerime, Onun Şarkısı ve Giderdi Hoşuma şarkılarını çalıp söyledi. Gökhan tüm bu şarkıları onun gözlerinin içine bakarak söyledi, Göksel de büyük bir sevgiyle onu dinledi.

Onu seviyordu.

Onu çok seviyordu.

Gökhan küçük konserini bitirince yere uzandılar. Gökhan başını yastığa koyarken onun hemen yanına yatan Göksel de başını onun göğsüne yasladı ve sağ elini onun kalbinin üzerine yerleştirdi. Beraber göğü izlemeye başladılar. Göksel parmak uçlarıyla onun sol göğsünün üzerine minik daireler çizerken Gökhan da onun saçlarını, sırtını, belini okşuyordu.

“Hiç bulut yok,” dedi Göksel. “Sadece engin mavilik.”

“Gözlerin gibi,” diye cevap verdi Gökhan. “Ucu bucağı olmayan sonsuz bir mavilik. Baktıkça insanı dehşete düşüren ama kendine hayran bırakan bir mavilik.”

Çenesini onun göğsüne yaslayan Göksel bakışlarını erkek arkadaşının yüzüne çevirdi. “Bu laflar için çok düşünüyor musun?” diye sordu. “Yoksa doğaçlama mı gelişiyor?”

“Çoğunlukla doğaçlama gelişiyor,” dedi Gökhan ona bakarak. “Nadiren bu lafları önceden düşünmüş oluyorum ve yeri gelince dillendiriyorum.”

“Bu doğaçlama mıydı peki?”

“Pek sayılmaz. Artık ne zaman göğe baksam seni düşünüyorum, senin gözlerini görüyorum ve aklımda bunun gibi bir sürü cümle oluşuyor.”

“İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım.”

“Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin,” diye dile getirdi şiirin son dizelerini Gökhan. “Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat / Durma kendini hatırlat / Durma göğe bakalım.” (Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı)

Göksel gülümsediğinde Gökhan da gülümsedi. Dirseğinden destek alarak doğrulan genç kadın Gökhan’a uzandı ve onun dudaklarına büyük bir öpücük bıraktı.

“Eğer şiir kitapların varsa görmek ve okumak isterim,” dedi Göksel. “Böyle güzel şiirler bilen bir delikanlının okuduğu tüm şairleri görmeliyim.”

“Şiir kitaplarım elbette var,” diyen Gökhan onun perçemini kulağının arkasına sıkıştırdı. “Gururla söyleyebilirim ki oldukça fazlalar da. Bir gün evime geldiğinde sana kitaplığımı gösteririm.”

“Hepsini okumak istediğimi söylesem ne dersin?”

“Bunun beni çok sevindireceğini ve istersen hepsini ödünç alabileceğini söylerim.”

“İşte bu da beni çok sevindirir. Teşekkür ederim.”

“Lafı bile olmaz.”

Göksel yeniden onun göğsüne yattı ve çift göğü izlemeye devam etti. Bir süre sonra Göksel gözlerini kapattı, yanağını Gökhan’ın göğsüne sürterek onun kokusunu içine çekti. Şu an burada uyuyabilirdi; dalgaların sesini dinleyerek, yavaşça esen rüzgârı yüzünde hissederken, Gökhan’ın kokusu ciğerlerini doldururken, ağacın dalları yüzüne gölge düşürürken ve Gökhan nazik dokunuşlarla onu okşarken huzurla uyuyabilirdi.

Onun gözlerini kapattığını fark eden Gökhan gülümsedi. Genç kadının ne kadar huzurlu olduğu her hâlinden belli oluyordu ve onun bu kadar huzurlu olmasına neden olmak genç adamı mutlu ediyordu.

“Hey,” diye mırıldandı Gökhan. “Uyuyor musun?”

“Rüya bile görüyorum,” diye cevap verdi Göksel.

“Nasıl bir rüya?”

“Şu an Maltepe’de değil de okyanusun ortasındaki küçük bir adadayız, tepemizde palmiye ağaçları var ve masmavi okyanusun tuzlu kokusu ciğerlerimizi dolduruyor. Hava çok sıcak, dehşet sıcak ama palmiyelerin gölgesi ve okyanus esintisi sıcağın etkisini azaltıyor. Çevremizde tropikal kuşlar var, birbirinden güzel sesleriyle şarkı söylüyorlar.”

“Ne güzel bir rüyaymış,” dedi onu gülümseyerek dinleyen Gökhan. “Orada tatil mi yapıyoruz?”

“Hayır, burada yaşıyoruz. Arkada küçük bir bungalov evimiz var. Kurabiye pişirmişsin, kokusu olduğumuz yere kadar geliyor.”

“Gözlerimi kapatsam ben de bu rüyayı görebilir miyim?”

“Görebilirsin, tek yapman gereken hayal etmek.”

Gökhan gözlerini kapattı ve Göksel’in anlattığı ortamı hayalinde canlandırdı. “Üzerinde beyaz bir elbise var,” dedi. “Eteği fırfırlı, beline tam oturup incecik belini ortaya çıkarmış. Tenin şimdi olduğundan daha da bronz, güneşin altında göz kamaştırarak parlıyor.”

“O hâlde ırk değiştirdim demektir.”

Gökhan gülmeye başladığında Göksel gözlerini açıp ona baktı. Gökhan’ın gözleri açıktı ama güldüğü için kısılmıştı, düzgün beyaz dişleri de yüzünde inci gibi parlıyordu.

“Dişlerin çok düzgün,” dedi Göksel. “Kusursuz bir diş genin mi var yoksa tel tedavisi mi gördün?”

“İki sene tel kullandım,” dedi Gökhan. “Yedinci ve sekizinci sınıfa giderken tedavi gördüm. O günden beri de çok iyi bakmaya özen gösteriyorum. Teşekkür ederim.”

“Tedavi işe yaramış, cidden çok güzel dişlerin var.”

“Tıp bilimine teşekkürler. Şarkı söylerken dişlerim göz önünde oluyor hâliyle, tel tedavisini bunun için de istemiştim ve şimdi özgüvenimi etkileyen herhangi bir etken olmadan rahatça şarkı söyleyebiliyorum.”

“Haklısın, zaten birçok şarkıcının da dişleri yapılmış ve düzgün oluyor.”

“Özellikle günümüz dünyasında evet.”

Göksel doğrulduğunda Gökhan da doğruldu.

“Mango suyu getirmiştim,” dedi genç kadın. “Boğazım kurudu, biraz ondan içeceğim. İster misin?”

“Olur,” dedi Gökhan. “Mango suyunun tadı güzel oluyor.”

Göksel bardaklara mango suyu doldurup birini Gökhan’a uzattı. Genç kadın kendi bardağından büyük bir yudum içtikten sonra ağzına da birkaç meyve attı.

“Meyveler az kalmış,” dedi erkek arkadaşına. “Sen de ye de bitsinler.”

“Kurabiyeler de bitecek,” dedi Gökhan. Bir tane alıp Göksel’e uzattı. “Aç bakalım ağzını.”

“Beni ellerinle besliyorsun resmen.”

“Beslerim.”

Gökhan, Göksel’e bir kurabiye yedirdi.

“Bunun tarifini bana mutlaka atmalısın,” dedi Göksel dolu ağzıyla. “Hemen yapacağım.”

“Atarım,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Çok basit bir tarifi var ama ortaya çıkan sonuç gerçekten leziz oluyor.”

Mango suyundan içen ikili kurabiyelerle meyveleri bitirdi. Göksel fazladan bir dilim daha tiramisu getirmişti, Gökhan onu da yedi. Şişen göbeğini eliyle şöyle bir ovalayan genç adam peçeteyle ağzını ve ellerini sildikten sonra telefonunu eline alıp internetini açtı. Hikayesine verilen bir sürü yanıtın bildirimi peş peşe gelirken Gökhan kaşlarını hayretle havaya kaldırdı.

“Ne oluyor?” dedi bildirimlerin sesini duyan Göksel.

“Arkadaşlarım hikayeme yazmış,” diyen Gökhan hesabına girdi ve mesaj sayfasındaki mesajlara baktı. “Yağız, Kerem, Barış, Sarp, Kuzey, Elçin, Lale, Doğuş, Çağlar ve birkaç kişi daha.”

“Yuh! Benim hayatım boyunca bu kadar arkadaşım olmadı. Neler yazmışlar?”

“Hayırlı olsun, tebrik ederim, çok tatlısınız vesaire.”

Duyduklarından hoşlanan Göksel gülümsedi. “Ne tatlılar,” dedi. “Sağ olsunlar.”

“Tatlıdır arkadaşlarım,” dedi Gökhan ve hesabından çıktı. “Onlara sonra cevap veririm, zaten şimdi cevap vermeye başlasam üç saate ancak biter gibi.”

“Muhtemelen,” dedi Göksel gülerek. “Nasıl bu kadar çok arkadaşın var? Yorucu olmuyor mu?”

“Yo, ben sosyal biriyim ve insanlarla arkadaşlık etmek hoşuma gidiyor,” diye cevap verdi Gökhan. “Çocukluğumdan beri bu böyleydi, üniversiteye başladıktan sonra daha da sosyalleştim. Bunu daha önce kimseye söylemedim ama ailemle iletişimi kestikten sonra korkunç bir yalnızlık hissine kapıldım; daha da kötüsü gerçekten de yalnızdım. Koskoca İstanbul’a tek başıma gelmiştim, evim yoktu, tanıdığım tek bir insan bile yoktu. Bu yalnızlık hissini yok etmek için etrafımın insanlarla çevrili olması gerekiyordu, ben de herkesle tanışıp arkadaş olmaya ve vakit geçirmeye başladım. Arkadaş oldum derken herkese içimi açtığımı, kendimden çok fazla bahsettiğimi düşünme; söylediğim gibi çok kişiyle tanışırım ama beni gerçekten tanıyan insan sayısı çok azdır. İnsanların gözünde gitar çalıp şarkı söyleyen konservatuvar öğrencisi Gökhan’dım; sosyal, arkadaş canlısı, özgüveni yüksek, girişken, güler yüzlü Gökhan. ‘Bizim Gökhan var ya’daki Gökhan. Kötü niyetli insanlarla da tanıştım, muhteşem insanlarla da. Çok geniş bir çevrem var, gerçekten çok geniş. Konservatuvarda beni tanımayan insan yoktur, Kadıköy’de de tatmin edici bir tanınırlığım var. Peki o yalnızlık hissi tamamen gitti mi? Hayır ama çok derinlerde kaldı, artık kendini hissettirmiyor bile. En azından çoğu zaman.”

Göksel onun elini tutup destek olurcasına gülümsediğinde Gökhan da gülümsedi. Göksel’in elini kaldırıp yüzüne yaklaştıran genç adam onun elini öptü.

“Şimdi hayatımda sen varsın,” dedi Gökhan onun gözlerinin içine bakarak. “Bana bir yuva verdin ve geçtiğimiz bir haftada kendimi hiç yalnız hissetmedim. Bir an bile.”

“Ben her zaman yanındayım,” diyen Göksel ona yaklaştı. “Ellerimiz bir artık. Eğer o yalnızlık hissi gelirse elinden tuttuğumu hatırla, o zaman yalnız olmadığını da hatırlayacaksın ve o sevimsiz his kaybolacak.”

“Sen elimden tutarken o hissin bir daha geleceğini sanmıyorum. Göksel, iyi ki varsın. Bu koskoca şehre her şeyimi kaybetmiş olarak geldim ama burada geleceğimi kazandım, şimdi de sen varsın ve ben her şeye sahip bir adamım.”

“Sen de iyi ki varsın,” dedi Göksel gülümseyerek. “Nefret ederek baktığım bu şehrin kalabalığında seninle karşılaştım ve bu şehir bir anda gözüme daha güzel gelmeye başladı çünkü içinde sen varsın.”

“Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum.”

Göksel onun yanağını öpüp kollarını onun boynuna doladıktan sonra Gökhan da onun boynuna bir öpücük kondurdu ve kollarını onun beline sardı. Kayalıklardan havalanan bir martı sahil yolundan içeri doğru uçarken Göksel’le Gökhan’ın üstünden geçti. Tiz sesiyle bir çığlık koparan kuş, engin maviliğe doğru süzüldü. Yıldızlar Yatağı’na doğru.

]]>
Sun, 15 Jan 2023 13:30:00 +0300 eylemoykuozdemir
EVİM NERESİ? ( 2 ) https://edebiyatblog.com/evim-neresi-2 https://edebiyatblog.com/evim-neresi-2 2

         

 -Haydi kahvaltı hazır, işe gidilmiyor mu bugün?

          Saçma bir rüya gibi hatırladıklarımı sabah kahvaltısında tükettiğim çayla birlikte bedenimin bilinmeyen çukurlarına gömdüm. Sıradan hayatımın rutin döngüsü başladı haliyle.

         Trafik yoğundu. Ne diye erken uyanmamış, erken yola çıkmamıştım ki! Şimdi bu yol kahrına katlan bakalım. Kaplumbağa hızında yol alırız artık son model ulaşım araçlarımızla. Sahi 300 km hızla giden arabalar yaptık. Ama yol kenarında 100 km hız sınırının üstüne izin veren tabelalar görmüyordum. Düşündüm. Sahiden ne garip insanlarız. Gidemeyeceğimiz hızlara ulaşan taşıtlar yapıp, hız sınırını aşanlara kesilen cezalarla devlet kasasını şişirmeye çalışıyoruz. Ey otomobil icatçıları! Şu hızı 100 km üzerine çıkamayacak arabalar yapmak çok mu zor… Birden beynimde şimşekler çaktı. Zamanı geriye götürmek isteğime şaşırdım. Hızlı araba yapılmış, ama ben yavaş araba yapılmasından yana taraf tutuyorum. Tövbe estağfirullah. Ya sahiden birileri böyle düşünüp yaparsa….

          Yol akışı hızlandı biraz…Tam Boğaz’ın üstünde köprü ortasındayız. Denizi karadan aşabilecek köprüler yollar yapmışız. İstanbul’u karadan yürüttüğü gemilerle fetheden Fatih Sultan Mehmet rahmet istedi. Kendi yerimde onu hayal edip İstanbul’u seyrettirdim. Aklı şaşardı.

          İki adamın sesi yükseldi birden otobüste. İlerleme yüzünden sıkışıklığın sebebi ile suçluyordu biri ötekisini. Bir yaşlı kadın direğe daha sıkı sarılıyordu her otobüs frenle sarsıldığında düşmemek için. Bir kadın üç-dört yaşlarında çocuğu da kollayarak ayakta yolculuk yapıyordu. İşe ve okula gitme mecburiyetlerini en haklı sebep gören genç insanların akıllı telefonlarına gömülüp koltuklarında akıllar devşirirken…

          İş yeri onuncu kat…Asansör çok kalabalık, biraz bekledim. Masama yerleştiğimde, geç kaldığım farkedilmemiş olması en büyük isteğimdi. Çabucak bilgisayarımı açtım, dosyaları önüme çektim. Yandaki masa boştu. Demek daha geç kalanlar vardı. İstanbul öyle sürprizli bir şehirdi ki, buna alışmıştık. Yine de sık olması, azar işitmemize daha da önemlisi maaş kesintisine yol açıyordu.Dosyaları açarak işime gömüldüm.

            -KPNE şirket dosyasını soruyor şef, sende değil miydi?

Kafamı kaldırdığımda komşu masadaki iş arkadaşımın çoktan geldiğini, şefin yanına çağırıldığı ve görüşme yaptıkları için olmadığını anlamam uzun sürmedi.

         -Beni sordu mu?

         -Sormasına gerek yok, Ali Efendi ile isim isim çağırttı. Senin olmadığın ortadaydı yani.

         -Kötü olmuş, neyse dosyayı getirip, geç kalışıma mazeret üreteyim.

          İçeri girdiğimde, şefin arkasına yaslanmış, ağzı sinirden küçülmüş, kaşları ile bitişik yaratılmış gibi duran gözlerinden fırlattığı bakış, gerçekten korkuttu.

         -KPNE Şirketi ile niye sen çalışıyorsun? Seni istediler özellikle…

         -Bilgim yok, dosya bana verildi, mecburen yapıyorum.

         -Bak onlarla iş görüşmesi filan yaptıysan, oraya geçmeyi düşünüyorsan bunu gizlemene gerek yok. Biz kimseyi zorla tutmayız burada. Bilelim biz de ona göre eleman yetiştirelim. Pat diye ortada kalmayalım.

         -Estağfirullah, bu sabah geç kaldım diye bunları söylüyorsanız, özür dilerim. Bazen yol hesapta olmayan durumlar yaratıyor. Biliyorsunuz karşıdan geliyorum. Malum köprü trafiği.Daha fazla dikkat ederim. Başka işe başvurduğumu nereden çıkardınız bilmiyorum ama olsa söylerim, bilirsiniz yani.

         -Peki dosya üzerinde çalıştın mı?

         -Yeni başlamıştım.

         -İlerle o zaman sonra tekrar görüşelim.

         -Olur, zaman belirli mi? Yetiştirmem gereken bir zaman varsa bileyim diye soruyorum.

         Masama döndüm. Şirket beni nereden tanıyor, niye benim adımı vererek hesaplarını takip ettirmek istesinler ki? Ahım şahım bir özelliğim yok. Burada bana tercih edilecek bir sürü muhasebe uzmanı var. Arkadaşıma durumu aktarmayı düşündüm, ama kendim daha ne olduğunu bilmeden şüpheli bir durum yaratmaktan çekindim, sustum.

         Akşam çabucak oluverdi. İşleri bitirmeye öyle yoğunlaşmıştım ki, zaman çabuk aktı, yetmedi.

           Dönüş yolunda otobüs bozuldu. İndik. Başka bir otobüsün gelişini bekleyenler olduğu gibi, en yakın otobüs durağına ulaşıp seçeneklerini artırmayı düşünenler de vardı. Onların kervanına katıldım. Hızlı yürüyemediğimden önümdeki insanlarla aram bir hayli açıldı. Sokak lambaları da yanmıyordu. Otobüs durağının bu kadar uzak olduğunu zannetmiyordum, ama bir türlü bitmiyordu. Yanıma birisi yaklaştı:

         -Merhaba,

         -Merhaba, siz de bozulan otobüsten indiniz değil mi?

         -Hayır, yürüyordum.

         -Öyle mi, ben yanlış yorumladım, afedersiniz.

         -Önemli değil, tedirgin olmayın. Burası karanlık şimdi ama, tehlikeli bir yer değildir.Özel korunuyor.

         -Anlamadım. Nasıl özel korunuyor? Bir kodaman mı yaşıyor yakında?

         -Evet nezih insanlar var. Müstakil evler. Kalabalık değil. Fazla insan yok. Dükkan, ne bileyim vakit geçirilecek kafeterya gibi bir mekan da yok.

         -Anladım. Varsayımda bulunuyorsunuz. Böyle yerler hırsız uğursuz için daha cazip değil mi? Hem yakalanmaz hem iyi hasılat tutturur.

         -Yapamaz, barınamaz.

         -Hakikaten çok emin söylüyorsunuz. Ben de kendimi felaket tellalı hissettim.

         -Eminim, Yaradan izin vermez.

         -Haaa, şu mesele. Anladım. Dualarla korunmaktan bahsediyorsunuz. İyi de herkesin Yaradan’ın sevgili kulu olmayı başarması beklenilemez öyle değil mi?

         -Herkes sevgili kuldur. Sevmediyse yaratmazdı ki, ne mecburiyeti var.

         -Çok iyimsersiniz, bir de ..Ya nasıl söylesem. Uhrevi âlemden biri gibi, hani şu görevli dünyaya gelen melekler vardır ya filmlerde, onun gibi birisiniz.

         -Hâşâ, yaratıldık hepimiz. Sizden ne farkım var?

         -Gece gece eve bir an önce gideyim derdindeyken, bu tür konuşmalar sürpriz oldu. Hiç felsefe yapacak ruhta değilim.

         -Canınızı sıkmak istemedim, eviniz uzak mı? Yardımcı olabilirim. Biraz ötede aracım var. Bırakabilirim.

         -Gerek yok, şurası otobüs durağı, gelir zaten birisi.

         -Sizin otobüsünüz sık geçer mi, emin misiniz?

         -Hepsine binebilirim, biraz yol yürümekten zarar çıkmaz. Bu akşam şansımız yürümekten açıldı….

         -İyi akşamlar, sohbetiniz için teşekkürler, ve yorduysam affedin. Bu gece elektrikler sorun. Sağ salim varın evinize.

           Otobüse hemen bindim, yolda bir ışık seli içinde ilerliyorduk. Hangi durak hangi semt ayırdedemiyordum. Allahtan son duraktan öncekiydi ineceğim durak. Kaçırmam mümkün değildi. Işıltılı bu yer , ilçe merkezi. Üç durak sonra ineceğim.

         Şaşılası bir şekilde karanlığa indim. Elektrikler yoktu. Bir otobüse binene kadar yürüdüğüm yolda sokak lambaları yanmıyordu, bir de mahallemin. Yol arkadaşının bunu bilerek söylemediğini varsaydım, tahmin etmiştir, tutmuştur. Ev yolu Merih’te ilerliyor hissini verdirdi. Kaldırımlara takılıyor, su birikintilerine gömülüyor, söylene söylene yürümeye çalışıyordum. Körler yolunu nasıl buluyor? Benim gözlerim ışık olmadan hiçbir işe yaramıyor. Ev yolunda bile ayaklarım acemi. Sahi evim hangisi? Köşeyi dönmek için ne kadar yürüyeceğim, bahçe kapısı ne kadar sonra?  

]]>
Thu, 12 Jan 2023 20:26:09 +0300 GÜMÜŞ SÖZ
Dağlara Yüklenmiş Sınav https://edebiyatblog.com/daglara-yuklenmis-sinav https://edebiyatblog.com/daglara-yuklenmis-sinav Dağlara Yüklenmiş Sınav

Dağlara yüklenmiş bir sınavdı ömür. Kederini sakla renkli yün yumaklara. Aldırmadan yürüdü boyuna dik yokuşları. Darmadağın bir ömrün yasını kim yüklense kaldırabilirdi. Gücü yalnızca soğuk bir iklimin gülüşüne yetemiyordu. Kendini alıp bavulana katıp geçmişi toparlayıp bir an dedi “GİTSEM” hesapsız.

Yorulsam dağ diplerinde koşarken kederin sahibine. Durup dinlensem bir çınar gölgesinde. Derinde kalan hüznü çıkarmak yalnızca izli bir oyuntu bırakır. Sahipsiz değilsin! demişti “Ben varım!” 

Yalanlara katık olmuş sözleri. Her durakta bir iz bırakmış gözleri. Kaldıramayacağı yüklere selam eder geceleri. Kırk odalı evlere kapandım. Durdum kıyında beni duymadın. Haklılık sorunu senin ki! dedin de anlamadın.

Varlığımıza katık ettiğimiz insanların yükleriyle yenik uyanıyoruz yeni güne. Sevda yokuşunda dik bir başın eğilişini izliyor kalabalıklar. O kalender adamın omuzları içe göçtükçe kuş sürüsü kervana karışırda bekleşir bir gün doğumunun ötesini. Keder yüklenir bulutlar ağlarda ıslanır kaldırımlar. Dizleri dayanır boğazına kalbi atar mı insanın boyuna. Heyecandan sırılsıklam yağmurun kederini omuzlanmış adam. 

-Şimdi çok erken! dedi. Farkında değildi. Geç kalmışlığın yükü altında ezilirken ona “Haklısın” demişti. Her geri adım atışında kıyısına bir ilmek dokudu. Kederi üzerine alarak akşam serinliğinde giysin de kendini sahipsiz hissetmesin.

Susuzluğun ilacı kederi dün bir bardak suyla katık etti aşına. Darmaduman şimdi o gölgelerin arasında fark edilen adam. Tarumar bir bahçe darmadağınık bir hazan ortasında. Üzerinde bir gömlek deniz kıyısında. Ayakları yalın ayak Kasım ortasında.

Gözleri sahici bir baharsın sen. Can yakan ince bir sızı. Gönül kafesine sığmış üç güvercin kırklara karışmış amacını sezdi. Yitik bir kabuksun sen deniz dibinde incilerin efendisi. Her gün katıksız bir şerbetin tadı ile uyandıkça en değerli olanı keşfeden. Öyle bir yan ki sebebi kainat olsun. Ruhu şad olsun. Tazelenmiş baharı bulsun sardıkça yaz sıcağı ellerini gönlü bahar olsun. 

-Yol yorgunusun gel! dedi. Halbuki ben gönül yorgunuydum.

]]>
Sun, 08 Jan 2023 17:35:28 +0300 Gamze
Kadrajdaki Dünyalar | 19. Kare: Şarap Kırmızısı https://edebiyatblog.com/kd-19kare-sarap-kirmizisi https://edebiyatblog.com/kd-19kare-sarap-kirmizisi Bölüm fotoğrafı: Andie Venzl

Pazar günü Dinçerlerin evinden 10.30’a kadar hiç ses yükselmedi. İlk uyanan Güzin oldu, orta yaşlı kadın yatakta uzanmaya devam ederken ondan dakikalar sonra Engin de uyandı. Bir süre yatakta sohbet eden karı koca yataktan kalktığında saatler 10.52’ydi. Onlar mutfakta kahvaltıyı hazırlarken Göksel de uyandı. Birkaç saniye uykulu gözlerle odasına bakan genç kadın dün akşamı hatırladığında gülümsedi. Uzun zamandır bu kadar rahat uyumamıştı ve bunun tek sebebi dün olanlardı.

Komodinindeki telefonuna uzanıp ekranı açtığında saatin 11.07 olduğunu gördü. İnternete bağlandı ve hem Gökhan’ın hem de Ahsen’in kendisine gönderdiği mesajların bildirimini aldı. Gökhan ona sabah 7 sularında yazmıştı, Ahsen de 10’da. Önce Gökhan’ın mesajlarını açtı.

Günaydınlar

Hayatımda bu kadar enerji dolu uyandığımı hatırlamıyorum, günlerden pazar ve saatlerden sabahın 7 olmasının hiçbir önemi yok; şu an oldukça enerjik ve iyi hissediyorum

Kahvaltı edip evden çıkacağım. 10-15 arası işteyim, Araslara ne zaman geçersem 1 saat de onunla dersim var. Günlük planım bu şekilde, akşam eve geçince de seni ararım

Göksel’in yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Gökhan’ın hissettiği her şeyi şu an o da hissediyordu. Genç adamın ona günaydın mesajı atıp günlük planlarından bahsetmesi ve akşama da kendisini arayacağını söylemesi çok hoşuna gitti.

Günaydın sevgilim

Ben de bebek gibi uyumuşum, az önce uyandım ve bu mesajlarını okumak bana daha da iyi hissettirdi

İşte ve derste kolaylıklar dilerim

Gökhan’a cevap verdikten sonra Ahsen’le olan konuşmasını açtı.

Ay ne oluyor, ne oluyor?

Saat ve konum bilgisi ver yeter, orada olacağım

Göksel ekrana gülerek baktı. Tam da Ahsen’den beklediği cevabı almıştı.

Ortada buluşalım, 15.00’te bizim mekânda ol

Genç kadının bizim mekân dediği yer ikilinin liseden beri gittiği Fatih’in ortasındaki bir kafeydi. Kafe gerçekten de ikisinin evlerinin ortasındaydı, konumu nedeniyle orayı sık sık tercih ediyorlar ve özellikle son dakika buluşmalarında orada görüşüyorlardı.

Göksel yataktan kalkıp birkaç açılma hareketi yaptı ve telefonunu alarak odasından çıktı. Mutfaktan sesler ve kokular geliyordu, oraya ilerledi. Tezgâhın başındaki ebeveynleri kahvaltıyı hazırlıyordu. Göksel içeri girince ikisi de ona baktı.

“Günaydın bebeğim,” dedi Güzin.

“Günaydın güzelim,” dedi Engin. “Epey uyudun.”

“Size de günaydın,” diyen Göksel onların yanaklarını öptü. “Pazar gününün hakkını verdim. Siz ne yapıyorsunuz? Burnuma güzel kokular geliyor.”

“Menemen ve sucuklu yumurta yaptık,” dedi Engin. “Biz de pazar gününün hakkını verelim istedik. Ailecek mükellef bir kahvaltı edelim.”

“İyi düşünmüşsünüz. Ben bir elimi yüzümü yıkayıp geleyim.”

Dakikalar sonra masada bir araya geldiler. Sofrada menemenle sucuklu yumurtanın yanı sıra domatesle salata, birkaç çeşit peynir ve diğer kahvaltılıklardan vardı; cam kupalara dökülen taze demlenmiş çayın dumanı tütüyordu. Sofra oldukça kalabalıktı.

“Dün neler yaptınız bakalım?” diye sordu Güzin. “Gece baban seni karşılamış ama ben derin bir uykudaydım.”

“Gökhan iki saatten uzun bir süre sahnedeydi,” diye cevapladı Göksel. “Kafeden çıktığımızda saat on buçuk civarıydı, biz de Moda’ya inip biraz sahilde oturduk ve dondurma yiyip sohbet ettik.”

“Baban eve on iki buçuktan sonra döndüğünü söyledi, epey vakit geçirmişsiniz. Birbirinizi çok özlemişsiniz sanırım?”

“Üç hafta sonra görüşünce vakit geçirelim dedik işte. Böyle şeyler söyleyip beni utandırmasanıza.”

“Gökhan’la saatlerce vakit geçirmek utandırmıyor da bizim bunu dememiz mi utandırıyor?” dedi Engin. “Saatlerce hasret giderdiniz işte.”

“Baba!” diye söylendi Göksel. “Ebeveynleriyle bu meseleleri konuşmaya herkes çekinir, sizinle arası çok iyi olan ben bile.”

“Tamam tamam,” dedi Güzin. “Biz anladık. Gökhan’a hediyelerini vermişsindir, sevdi mi?”

“Çok sevdi.”

“Özellikle gitar şeklindeki anahtarlık çok anlamlı bir hediyeydi. Magnetleri de buzdolabına asar ve senden hatıra olarak saklar.”

“Aynen, o da böyle söyledi.”

Kahvaltı esnasında bir daha bu konu açılmadı. Göksel onlara artık Gökhan’la sevgili olduklarını söyleyecekti fakat bunu kahvaltıdan sonraya erteledi. Kahvaltıyı bitiren ve mutfağı toparlayan aile üyeleri salona geçtiğinde Göksel de konuyu açtı.

“Sizinle bir şey paylaşmam gerekiyor,” dedi. “Dünle ilgili.”

Dün kelimesi Engin’in dikkatini çekti. “Neymiş?” diye sordu.

Göksel kendi gözlerine dikkatle bakan mavi gözlere baktıktan sonra destek bulmak istercesine annesine baktı. Annesinin ifadesi de meraklı ve dikkatliydi fakat babası kadar ciddi görünmüyordu.

“Artık Gökhan’la sevgiliyiz,” dedi bir çırpıda. Beklemenin getirdiği gerginlikten kurtulmak istedi. “Dün hislerimizi itiraf ettik. Artık beraberiz.”

Engin öksürdüğünde kızıyla eşi ona baktı. Engin elini göğsüne koyarken, “İyiyim,” dedi. “Bir an tükürüğümü yutamadım.”

“Su getireyim mi?” diye sordu Göksel.

“Gerek yok,” dedi Engin elini sallayarak. Yutkundu. “Gökhan’la sevgili misiniz?”

“Evet,” dedi Göksel çekinerek.

“Hislerinizi itiraf ettiniz demek,” diye araya girdi Güzin. “Senden hoşlandığını mı söyledi?”

“Beni sevdiğini söyledi, ben de onu sevdiğimi söyledim.”

Güzin gülümsedi. “Sevgi güçlü bir duygudur.”

“Benim hislerim de öyle ve Gökhan’ın bana hissettirdikleri de aynı şekilde.”

“Keşke bana da aynı şeyleri hissettirebilse!” dedi Engin. “Bana su getir. Çabuk.”

Göksel babasına bir bardak su getirmek için koşarak mutfağa giderken Güzin de eşine döndü.

“Hayatım?” dedi. “İyi misin? Kıpkırmızı oldun.”

“Sevgili olmuşlar!” dedi Engin sesini yükselterek. “Kızımıza onu sevdiğini söylemiş. Kesin öpüştüler de. Allah’ım sen bana yardım et.”

“Sakin ol, derin nefesler al.”

“Alamam Güzin, alamam. Göksel! Çabuk dedim!”

“Geldim,” diyen Göksel salona geri döndü. Elindeki bardağı babasına uzattı. “Al.”

Engin sudan birkaç yudum içtikten sonra arkasına yaslandı ve derin bir nefes aldı.

“İyi misin?” diye sordu Göksel telaşla.

“İyiyim,” dedi Engin. “İyiyim tabii. Neden iyi olmayacakmışım ki? Küçük kızımın artık bir sevgilisi var, sevdiği ve onun tarafından sevildiği bir sevgilisi var. Harikayım!”

“Bu elbette harika bir şey,” diye araya girdi Güzin. “Sadece ilk kez sevgilin olduğu için afalladık biraz. Gökhan’dan hoşlandığını ve onunla flört ettiğini biliyorduk fakat hemen tatil dönüşü onunla sevgili olacağını beklemiyorduk. Bu ani oldu.”

“Birbirimizden uzak olunca hislerimizden de emin olduk,” dedi Göksel. “Ondan ne kadar hoşlandığımı tatilde onu çok özleyince anladım. Dün de karşı karşıya gelince ikimiz de hislerimizden emin olduk ve bunu dile getirdik.”

Engin sudan biraz daha içti.

“Kendimi çok iyi hissediyorum,” diye devam etti Göksel. “Belki de hiç olmadığım kadar mutluyum. Lisede ve üniversitede birkaç kişiyle tanışmıştım hatta üniversitedekiyle neredeyse sevgili olduğumuzu ama onu tanıdıkça aslında o kadar da uyumlu olmadığımızı fark edip onunla görüşmeyi kestiğimi biliyorsunuz. Gökhan’ı tanıdıkçaysa onunla ne kadar uyumlu olduğumuzu fark ettim. Şimdiye kadar beni rahatsız eden tek bir hareketi ya da sözü olmadı. Tanıştığım en kibar, en saygılı, en terbiyeli, en görgülü erkek; oturmasını kalkmasını bilen, kültürlü, kendine çok şey katmış ve katmaya devam eden biri. Evet, sizin pek hoşlanmadığınız bir giyim tarzına sahip ama bu neyi değiştirir ki? Evet, ailesiyle görüşmüyor ama ne önemi var? Ben onu seviyorum, onunla ilgili olan şeyleri ve bana hissettirdiği bunca güzel duyguyu, yaşattığı bunca güzel şeyi seviyorum. Kendi seçimi olmayan ailesinden ya da birkaç parça kıyafetle aksesuardan çok daha fazlası. Diğer herkes gibi.”

Konuşmasını bitiren Göksel bir cevap bekleyerek karşısında oturan annesiyle babasına baktı. Güzin gülümsediğinde Göksel rahatladı, ondan sonra Engin de gülümsedi.

“Hiçbir şeyi değiştirmez elbette,” dedi Güzin. “Önemli olan aranızdaki bağ, birbirinizle ne paylaşabildiğiniz ve birbirinize neler hissettirdiğiniz.”

“Eğer sen mutluysan biz daha çok mutluyuz,” dedi Engin. “Gözümde hâlâ beş yaşındaki o küçük kız çocuğusun, kucağıma oturup bıcır bıcır konuşuyor ve o kocaman masmavi gözlerinle bana bakıyorsun. Bu yüzden sevgilin olacak kadar büyüdüğünü kabullenmekte zorlanıyorum ama her ne kadar kabullenmek istemesem de artık yetişkin bir genç kadınsın ve böyle şeyler yaşaman hem normal hem de çok güzel. Gel bakalım buraya.”

Babasının yanına oturan Göksel ona sarıldığında Engin de onun saçlarını öptü.

“Güzel kızım benim,” dedi Engin onun saçlarını okşayarak. “Ağzı laf yapan, kendini çok güzel açıklayan güzel kızım benim. Gökhan’ın tarzının da ailesiyle yaşadıklarının da bir önemi yok elbette; önemli olan seni sevmesi, sana saygı duyması ve sana karşı gösterdiği davranışlar. Eğer sen onunla mutluysan biz ikiniz için daha da mutluyuz. Şimdi daha erken ama önümüzdeki günlerde Gökhan’la tanışmak isteriz, biz de bir tanıyalım bakalım bu meşhur Gökhan Bey’i.”

Göksel gülümseyerek başını kaldırdı ve babasının yüzüne baktı. “Tanışırsınız,” dedi. “Tanışmak isteyeceğinizi bildiğim için önden Gökhan’a haber verdim. Biraz zaman geçince ve ilişkimiz rayına oturunca onunla tanışmanızı çok isterim. Tabii onu terletmemen şartıyla.”

Hep beraber gülüştüler.

“Bu konuda söz veremem,” dedi Engin. “Özellikle yapmam fakat onu daha yakından tanımak için bir sürü soru sorarım, kendini hazırlasın.”

“Çocuğu sorguya çekmeyeceksin baba.”

“Sorgu odasında olmayacak sonuçta.”

“Oradaymış gibi de hissettirme.”

“Ona zamanı gelince bakarız küçük hanım. Gökhan’la erkek erkeğe bir konuşma gerçekleştireceğim, seninle ya da diğer aile üyeleriyle konuştuğum gibi konuşmamı bekleme.”

“Buna da zamanı gelince bakarız babacığım.”

“Sarılma sırası bende,” dedi Güzin. Kollarını açtı. “Gel bakalım buraya.”

Göksel başını bu sefer de annesinin gerdanına yaslayıp ona sarıldı.

“Senin adına çok sevindik,” dedi Güzin onun saçlarını okşayarak. “İkiniz için de hayırlısı olsun güzelim benim. Hayatta ne yaşarsan yaşa, karşına nasıl insanlar çıkarsa çıksın bizim her zaman yanında olduğumuzu sakın unutma.”

“Hiç unutmuyorum,” dedi Göksel gözlerini huzurla kapatıp. “Benim için herkesten ve her şeyden önemlisiniz ve sizi çok ama çok seviyorum. Size sahip olduğum için çok şanslıyım ve bunun için her gün şükrediyorum. Siz de bunu unutmayın.”

“Biz de sana sahip olduğumuz için çok şanslıyız ve ağabeyinle seni herkesten çok seviyor, önemsiyoruz.”

Göksel onun yanağını öptü. “Bugün üçte Ahsen’le buluşacağım,” dedi. “Araba size lazım değilse ben alabilir miyim? Üniversitenin yakınındaki kafemize gideceğiz.”

“Market alışverişi yapacağız,” dedi Güzin. “Alışverişi şimdi yaparsak arabayı hepimiz kullanmış oluruz, hem alışveriş de aradan çıkar ve kalan işleri yaparız.”

“Şimdi yapalım,” dedi Engin. “Dediğin gibi aradan çıksın. Daha yemek, ütü, banyo var; günün kalanında da bunları hallederiz.”

Aile üyeleri hep beraber market alışverişine çıktılar. Muğla’ya gitmeden önce evdeki çoğu yiyecekle içeceği —özellikle de hemen bozulacak olanları— bitirdikleri için dolaplar büyük oranda boştu, alınacaklar listesi uzundu ve onlar da bir süpermarkete gidip ihtiyaçlarını aldılar. Alışveriş hepsi için eğlenceli bir aktiviteydi, onlar da markette uzun süre dolaşıp hem ihtiyaçlarını hem de istediklerini aldılar. Eve döndüklerinde saat iki olmuştu bile. Göksel onlara yerleştirme konusunda biraz yardım ettikten sonra üstünü değiştirip Ahsen’le buluşmak için yeniden evden ayrıldı.

“Neredesin?” diye sordu Göksel. Ahsen’i aramıştı.

“Yoldayım,” dedi Ahsen. “Otobüsteyim, geliyorum. Sen neredesin?”

“Ben de arabayla geliyorum, az önce evden çıktım.”

“Çabuk gel bak, meraktan çatlamak üzereyim.”

“Tamam,” diyen Göksel kıkırdadı. “Orada görüşürüz.”

Göksel kafeye vardığında aracı bir yere park etti ama inmeden önce yoldayken Gökhan’ın gönderdiği mesajları açtı. Genç adam sabah ona şöyle cevap vermişti:

Oh, ben pazar pazar erkenden kalkıp yollara düştüm ve işe geldim, sense 11’i geçe uyanmışsın, mis gibi

Şaka bir yana güzel uyuduğunu duyduğuma sevindim ve tatlı dileğin için teşekkür ederim

Göksel’se ona şöyle yazmıştı:

Benim de iş hayatına atılmama çok az kaldı, tadını çıkarmaya bakıyorum

Bizimkilerle güzel bir pazar kahvaltısı ettik, şimdi de markete gidip alışveriş yapacağız

Gökhan onun market alışverişi için evden çıkmadan önce attığı bu mesajlarını işte olduğu için biraz önce görmüş ve ona cevap vermişti:

Elbette tadını çıkar, en güzel zamanlar bunlar

Afiyet olsun. Tatil dönüşü evde bir şey kalmamıştır tabii, alışveriş yapmak şart

Göksel ona cevap yazdı.

Teşekkür ederiz

Aynen, boş dolapları tekrar ağzına kadar doldurduk. Şimdi Ahsen’le buluşmaya geldim, onunla da hasret gidereceğiz. Akşam ben de eve döndüğümde telefonda konuşuruz

Genç kadın arabadan inip kafeye ilerledi. İçeri girdiğinde Ahsen’in köşedeki masaların birinde oturduğunu gördü. Ahsen buraya geleli beş dakika kadar olmuştu.

“Gök!” dedi onu görünce ayağa kalkan Ahsen. “Bu ne güzellik kızım? Harika bronzlaşmışsın.”

“Teşekkür ederim,” dedi gülümseyen Göksel. “Sen de çok güzel bronzlaşmışsın. Gel buraya.”

İki arkadaş sıkı sıkı sarıldı.

“Nasıl özlemişim,” dedi Ahsen. Ondan ayrılıp yüzüne baktı. “Zayıflamışsın, belin incecik kalmış.”

“Evet, biraz kilo verdim,” diye onayladı Göksel. “Belim incecik kalmadı da göbeğim eridi, ondandır.”

“Göbek gidince yanlardan da gitmiş işte, çok da güzel olmuş.”

“Teşekkür ederim bebeğim.”

Masaya oturan iki arkadaş birer soğuk kahve ve tiramisu sipariş ettiler. Bir süre günlük şeylerden, tatilde yaptıklarından ve genel olarak hayatlarının nasıl gittiğinden konuştular. Göksel, Muğla tatilini uzun uzadıya anlattı, Ahsen de ailesiyle yaptığı bir haftalık Ayvalık tatilini anlattı. Aileleriyle beraber İstanbul’un kalabalığından ve yoğunluğundan uzakta yaptıkları bu tatiller ikisine de çok iyi gelmişti.

“Anlatacak bomba gibi olaylar olduğunu söylemiştin,” dedi Ahsen. “Neler oluyor? Dökül bakalım.”

“Müjdemi isterim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Artık Gökhan’la sevgiliyiz.”

“Ne?” Ahsen’in sesi o kadar yüksek çıktı ki birkaç göz onlara döndü. Genç kadın daha normal bir sesle devam etti: “Ne diyorsun? Ne zaman, nerede, nasıl? Ayrıntıları dökül.”

Göksel dün Gökhan’a yaptığı sürprizi ve sonrasında gelişen olayları anlattı.

“Şaka yapıyorsun!” dedi Ahsen. “Öpüştünüz mü? Hem de dört kere? Kahvemden bir yudum almaya ihtiyacım var.”

“Evet,” diyen Göksel utanmıştı. “Üç tanesi ufak buselerdi ama o öpüşme var ya o öpüşme, aklımı başımdan aldı.”

“Güzel miydi? Nasıldı?”

“Güzeldi. Evet, biraz ıslak bir eylem ve rahatsız edici bir tarafı var ama sevdiğin kişiyi öperken bunları düşünmüyorsun; en azından ben düşünmedim. Dudakları yumuşacık, öpücüğü sevgi doluydu. Ben biraz beceriksizdim ama Gökhan iyiydi. Bunu düşünmek içimde garip bir kıskançlığa neden oluyor ama daha önce öpüştüğü belli. Zaten çevresi çok geniş biri, hayatında illa birileri olmuştur.”

“Olmuşsa olmuş,” dedi Ahsen. “Hepsi geçmişte kalmış, şu an hayatında sen varsın ve önemli olan da bu.”

“Haklısın, bunu ben de biliyorum ama biraz kıskandım. Neyse canım, güzel bir andı işte. O an kayalıklarda oturuyorduk ama ayaklarımın yerden kesildiğine yemin edebilirim.”

“Kesilmez mi be kızım! İlk öpücüğünü sevdiğin insanla yaşadın, böyle hissetmen çok normal. Sizin adınıza çok ama çok sevindim, tebrik ederim güzelim. İkiniz için de en hayırlısı olsun.”

“Çok teşekkür ederim bebeğim, eksik olma.”

“Gökhan’ın seni ne kadar mutlu ettiğini en iyi bilen kişiyim, ilk günden beri sana kendini hep iyi hissettirdi ve şimdi karşımda otururken önceden olduğundan daha iyi, daha mutlu görünüyorsun.”

“Evet, onun sayesinde hayatımda hissetmediğim kadar iyi ve mutlu hissediyorum. Annemle babamın aşkı bana aşkın ne kadar güzel bir şey olduğunu göstermişti, Gökhan’sa aşkın gördüğümden çok daha güzel olduğunu gösterdi.”

“Çok tatlısınız, maşallah diyeyim nazar değmesin.”

“Teşekkür ederiz güzelim. Yarın da akşam yemeğine çıkacağız, mekânı ben seçiyorum. Beşiktaş’ta bir restorana gidelim diyorum, sen ne dersin?”

“Muhteşem olur. Deniz kenarında bir restoranda rezervasyon yaptırabilirsin, Boğaz manzarası eşliğinde romantik bir akşam yemeği yersiniz.”

“Ben de böyle düşündüm. Birkaç yer biliyorum, arayıp müsaitlik durumlarını sorar ve bir tanesinde bize masa ayırtırım.”

“Aynen. Ne giyeceksin? Şık bir elbise lazım. V yaka siyah elbiseni giyebilirsin, ayağına da bir topuklu ayakkabı geçirirsin; uzun bir kolye ya da taşlı küpe takabilirsin, küçük bir çantayla da kombini tamamlarsın. Saçlarını açık bırakırsın, belki düzleştirir ve sadece uçlarına hafif dalgalar verirsin. O elbisene yakışır.”

“Makyaj?” diye sordu Göksel. “Söylediğin her şeyi kafamda canlandırdım ve çok beğendim, makyajı da söyle bakalım.”

“Hım,” dedi Ahsen işaret parmağıyla çenesine vurarak. “Eyeliner çekebilirsin, dudaklarına da belki kırmızı bir ruj? İddialı bir makyaj ama mekâna uyar, çok da güzel olur.”

“Kırmızı ruj mu?” dedi Göksel şaşırarak. “Hiç düşünmezdim ama fena bir fikir değil.”

“Yemeğin yanında da şarap söylersiniz. Al sana çift olarak yiyeceğiniz ilk akşam yemeği için harika planlar.”

“Şarabı ben de düşündüm,” deyip gülümsedi Göksel. “Bu harika fikirlerini benimle paylaştığın için teşekkür ederim, dikkate alacağım.”

“Lafı bile olmaz sarı civciv. Keşke yarın yanınızda olsam da sizi izleyebilsem.”

“Bir gün hep beraber buluşuruz. Ben Gökhan’ın arkadaşlarıyla vakit geçiriyorum, artık o da benim arkadaşlarımla vakit geçirebilir.”

“Çok isterim. Ayaküstü sohbet ettik ama eniştemi yakından tanımak isterim.”

“Enişten mi?”

“Evet, eniştem. Asu’nunkini adam yerine koymuyordum ama Gökhan anlattığın ve benim de gördüğüm kadarıyla iyi birine benziyor.”

Koymuyordum mu? Ayrıldılar mı?”

“Evet, tabii ki. Yürümeyeceği çok belliydi. Ayvalık dönüşü buluştuklarında tartışmışlar ve ayrılmışlar. Asu gelip, ‘Haklıydın, ondan bir halt olmaz,’ dedi. Ah be kızım, bir bildiğimiz var da konuşuyoruz değil mi? Neyse ki akıllı kız da gözü hemen açıldı.”

“Neden ayrılmışlar?”

“Ya bu mekânların çocuğu biz Ayvalık’tayken barlardan çıkmadı zaten, Asu’yla buluştuklarında da gece bara gitmeyi teklif etmiş ve Asu da bizim izin vermeyeceğimizi söyleyince bize laf etmiş. Geri kafalı, baskıcı, bağnaz falan demiş. Asu da ağzına sıçmış ve ayrılmış.”

“Şuna bak,” dedi Göksel kaşlarını kaldırarak. “Kıçımın kenarı.”

Ahsen bir kahkaha patlattı. “Kıçının kenarı daha kıymetlidir,” dedi. “Bir yerde karşıma çıksa da bağnaz ne demekmiş göstersem geri zekâlıya.”

“Parçalarsın valla.”

“Evelallah. Zaten orta boylu, zayıf bir şeydi; evire çevire döverim.”

Gülüştüler.

“Bu devirde düzgün birini bulmak gerçekten de zor,” dedi Göksel. “Herkes ayrı kafada.”

“Hay onların kafasına!” diye söylendi Ahsen. “Senin artık bunları düşünmene gerek yok, nasıl olsa şimdi Gökhan var. Ay gerçekten çok sevindim, seni böyle mutlu görmek beni de mutlu ediyor. Her şeyin en iyisini hak ediyorsun canımın içi.”

“Ağlarım bak, sonra dakikalar boyunca beni sakinleştirmekle uğraşırsın.”

“Ağlama ama ben içimden geçenleri söyleyeyim de rahatlayayım.”

“Senin içini de içinden geçenleri de severim. Çok teşekkür ederim bebeğim benim, iyi ki varsın. Seni seviyorum.”

Göksel, Ahsen’in elini tuttu.

“Ben de seni seviyorum,” diye karşılık verdi Ahsen. “Sen de iyi ki varsın Gök, eksik olma.”

İki dost kafede oturup sohbet etmeye devam ettiler. Konuşmalarının devamında aşk hayatından değil de günlük hayatlarından; biraz liseden, biraz da üniversiteden konuştular. Sonra ailelerinden konuştular, ikisi de  birbirinin ailesini tanıyordu ve onların neler yaptığı hakkında sohbet ettiler. Kalkmaya karar verdiklerinde saat altıyı geçiyordu.

“Seni davet eden bendim,” dedi Göksel masadan kalkarken. “Hesabı ben ödeyeceğim. Dan diye çağırdım, tatlıyla kahveyi ısmarlamış olayım.”

“Öyle olsun bakalım,” dedi Ahsen. “İlla ödeşiriz nasıl olsa.”

Göksel hesabı ödediğinde kafeden çıktılar.

“Eve de bırakayım istiyorsan,” dedi Göksel.

“Teşekkür ederim ama yapmam gereken birkaç şey var, hemen eve dönmeyeceğim,” dedi Ahsen. “Otobüse atlayıp giderim.”

“Peki, nasıl istersen. O zaman görüşmek üzere. Bugün geldiğin için teşekkür ederim, olanları en yakın arkadaşımla paylaşmak çok iyi geldi.”

“Elbette geleceğim ve benimle paylaşacaksın, aksi düşünülemez bile. Gel bir sarılayım sana.”

İki arkadaş sarıldı ve kısa bir vedalaşmanın ardından ayrıldı. Arabaya binen Göksel evine doğru yola koyulmadan önce mesajlarını kontrol etti. Gökhan’dan cevap vardı.

İyi yapmışsınız, iyi eğlenceler

Ben de işten çıktım, Araslara gidiyorum

Aradan üç saat geçtiği düşünülürse Gökhan şimdiye kadar Araslara gitmiş, onunla haftalık dersini yapmış ve belki de evine dönmüş olmalıydı.

Ben Ahsen’le ayrıldım, eve geçeceğim. Sen ne yaptın?

Göksel ona mesaj attıktan sonra yola koyuldu. İstanbul Üniversitesinin yanından geçerken yüzünde bir gülümseme vardı. Her ne kadar burası tıp fakültesi olsa da Gökhan bu üniversitenin öğrencisiydi ve onun okulunun tabelasına bakmak genç kadının hoşuna gitti.

Göksel eve döndüğünde saat yedi olmuştu bile. Kapıyı anahtarıyla açıp içeri girdiğinde burnuna bir et kokusu çarptı. Birkaç saniyelik koku analizinden sonra bunun sebzeli güveç olduğuna kanaat getirdi.

“Kızım?” diye seslendi Güzin. “Sen mi geldin?”

Salona ilerleyen Göksel annesiyle babasını koltukta otururken buldu. “Selam,” dedi. “Döner dönmez burnuma leziz kokular geldi. Siz yediniz mi?”

“Seni bekledik.”

“O zaman ben bir ellerimi yıkayayım, sonra yiyelim, olur mu? Acıktım.”

“Biz de acıktık,” dedi Engin. “Sen ellerini yıkarken biz de sofrayı hazırlarız.”

Göksel ailesiyle akşam yemeğini yedikten sonra odasına çekildi. Gökhan’dan gelen yeni mesajını açtı.

Ben de evdeyim. Aras’la dersim biter bitmez eve döndüm, akşam trafiğine kalmak istemedim

Haklı bir gerekçeydi. Kadıköy, İstanbul’da yaşayanların özellikle hafta sonu gezileri için tercih ettiği ilçelerden biriydi ve ilçeye akın eden insanlar ilçede her yeri dolduruyordu.

Göksel, Gökhan’ı aradığında genç adam birkaç saniye içinde telefonu açtı.

“Alo?” dedi Gökhan’ın sesi.

“Selam,” dedi Göksel. “Müsait misin?”

“Selam, müsaitim. Nasılsın?”

“İyiyim, sen?”

“Sesini duydum daha iyi oldum. Ne yapıyorsun? Arama konusunda benden önce davrandın.”

“Öyle oldu. Akşam yemeğini yedikten sonra odama çekildim, sen ne yapıyorsun?”

“Ben de akşam yemeğini yedim ve şimdi de salonda oturuyorum öyle. Günün nasıldı?”

“Pazara göre yoğun bir gündü ama güzeldi. Bizimkilerle güzel bir kahvaltı ettim, market alışverişi yaptım; Ahsen’le buluştum, birkaç saat onunla zaman geçirip hasret giderdim. Sen ne yaptın?”

“İyi yapmışsın, sevdiklerinle zaman geçirmek gün fark etmeksizin güzel bir şey. Ben de işe gittim, işten sonra Aras’la özel dersim için onların evine gittim ve ders bitince direkt evime döndüm. Annesi akşam yemeği için durmamı istedi —bunu neredeyse her hafta istiyor— ama evde yemeğim olduğu ve bir an önce evime gitmek istediğim için kabul etmedim.”

“Tatlı bir ailesi var gibi.”

“Hem de çok tatlılar.”

Kısa bir sessizlik yaşandı.

“Yarın akşam için aklımda birkaç yer var,” dedi Göksel biraz sonra. Bu kısa sessizlikler ona hep garip hissettiriyordu. “Beşiktaş’a gideriz diye düşünüyorum. Güzel bir restoranda sakin bir akşam yemeği yeriz, belki yanında şarap içeriz. Bildiğim güzel restoranlar var ama daha uygun fiyatlı bir yemek istersen başka yerler de bakabilirim.”

“Hayır hayır,” diye karşı çıktı Gökhan. “Restoran olsun, şarap fikrini de çok sevdim. Demek romantik bir akşam yemeği istiyorsun? O hâlde üstüne şık bir şeyler de giyersin. Dolabımı karıştırmam gerekecek.”

Göksel güldü. “Çift olarak ilk akşam yemeğimize özel bir şeyler düşündüm.”

“Çift olarak ilk akşam yemeğimiz gerçekten. Güzel bir akşam olacak.”

“Bundan eminim. Ne giymeyi düşünüyorsun?”

“Bir şeyler ayarlarım, yarın görürsün.”

“Peki, öyle olsun.”

“Şeyi merak ediyorum,” dedi Gökhan. “Seninkilere söyledin mi? Bizi yani.”

“Söyledim,” dedi Göksel gülümseyerek.

“Nasıl karşıladılar?”

“Genel olarak iyi.”

“Genel olmayan kısmı nasıl?”

“Dürüst olayım,” diyen Göksel derin bir nefes aldı. “İlk kez sevgilim olduğunu duymak onları şaşırttı, özellikle babamı. Biraz hızlı gittiğimizi düşünüyorlar ama benim ne kadar mutlu olduğumu gördükleri için onlar da buna uyum sağlıyor, en azından sağlamaya çalışıyorlar.”

Kısa bir sessizlik yaşandı.

“İlk kez sevgilin olduğunu mu duydular?” diye sordu Gökhan. Genç adamın kaşları kalkıktı. “Odaklandığım nokta belki de burası olmamalı ama ilk sevgilin miyim?”

“Hı hı,” diye mırıldandı Göksel. “İlk sevgilimsin.”

“Nasıl ya? Bu kadar güzelken, tatlıyken ve hoşsohbetken nasıl mümkün olabiliyor böyle bir şey?”

“Basbayağı. İnsanlar konusunda çok seçiciyimdir ve karşıma sevgili olmayı isteyeceğim kadar düzgün biri çıkmamıştı. Senden önce yani.”

“İnsanlar konusunda çok seçicisin ve beni seçtin.”

“Öyle oldu.”

“Anlaşıldı, bu gece de uyuyamayacağım.”

Göksel kıkırdadı. “Yarın akşam seni dinç bir şekilde karşımda görmek isterim, bu yüzden lütfen uyu.”

“Ben ne kadar yorgun olursam olayım seni görünce kendime geliyorum zaten,” dedi Gökhan içtenlikle. “Benim gökyüzüm senin yüzün derken ciddiydim. Göğe bakmak bana nefes aldırıyor, senin yüzüne bakmak da öyle.”

Göksel derin bir nefes aldıktan sonra, “Senin cümlelerin de bana nefes aldırıyor,” dedi. “İlişkinin başları gerçekten de canım cicim aylarıymış, şu hâlimize bak.”

“Bu hâlimizden çok memnunum şahsen. Ben sevdiğim insanlara karşı hep canım cicim takılırım, buna alışsan iyi edersin çünkü her zaman böyle olacağım.”

“Alışmakta zorluk çekmeyeceğim kesin.”

“Neden?”

“Çünkü bu tavırların çok hoşuma gidiyor.”

“Bak sen,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Sen de benim çok hoşuma gidiyorsun. Yarın akşam için sabırsızlanıyorum.”

“Ben de öyle. Henüz nereye gideceğimiz kesinleşmedi fakat Beşiktaş’a nasıl geleceksin? Feribotla mı?”

“En mantıklısı feribot, iskeleden de otobüsle restorana geçerim.”

“Seni iskeleden alabilirim. Arabayla gelirim.”

“Hayır demem.”

“Tamam, o zaman anlaştık. İşten çıkar çıkmaz Beşiktaş’a geçer misin?”

“Aynen, üstümü değiştirip iskeleye giderim; çok yakın zaten. Vapur çeyrek geçe kalkıyor, kırk geçe gibi Beşiktaş’ta olurum.”

“Ben de o saatlerde iskelenin orada olacağım şekilde evden çıkarım. Yine haberleşiriz zaten.”

“Tamam güzelim.”

Bu kelimeyi yine duyan Göksel gülümsedi.

“O zaman ben şimdi kapatayım,” dedi Göksel biraz sonra. “Restoranlara bakacağım ve gözüme kestirdiklerimi arayıp rezervasyon durumunu soracağım.”

“İlk buluşmamızda benim seçtiğim bir restoranda akşam yemeği yemiştik,” dedi Gökhan. “O zaman ben de rezervasyon yaptırmıştım. Şimdiyse çift olarak ilk akşam yemeğimizi yiyeceğiz ve restoranı sen seçiyor, rezervasyonu da sen yaptırıyorsun. Böyle güzel denk gelişlerin hastasıyım. Senin benim sahne aldığım gün Parça’ya yolunun düşmesi ve sonra arkadaşlarınla oraya geldiğiniz akşam da çıkışta denk gelmemiz gibi.”

“Birbirimize denk gelmemiz gerekiyormuş.”

“İyi ki gelmişiz. Neyse, romantikliği yarına da bırakalım. Sen şimdi restoranlara bak, ben de bulaşık yıkayayım. Yarın görüşmek üzere güzelim.”

“İkimize de kolay gelsin. Görüşürüz sevgilim.”

“İkimize de kolay gelsin,” diye tekrar etti Gökhan. “Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum.”

Göksel telefonu kapatınca kendi kendine güldü. Haritaları açan genç kadın yarın akşam için restoran arayışına girdi.

***

Ertesi gün Göksel akşamki yemek randevusu için uzun bir hazırlanma süreci yaşadı. Biraz göğüs dekoltesi olan v yaka siyah elbisesini giydi, aksesuar olarak uzun gümüş bir kolyeyle gümüş bileklik taktı; makyajı için her zamankinden farklı olarak siyah bir eyeliner çekip kırmızı mat bir ruj sürdü ve saçlarını da dalgalı kullanmak yerine bu akşam için düzleştirmeyi tercih etti. Aynadaki görüntü gözüne çok farklı gelse de kendisini beğendi. Hoş görünüyordu.

Siyah baget çantasına cüzdanını, rujunu ve daha ufak olan dijital kamerasını koydu. Bu akşamdan hatıra kalacak fotoğraflar çekmeyi istiyordu.

Hiçbir şey unutmadığından emin olduktan sonra evden çıktı. Akşam için ince tokalı siyah topuklu ayakkabılarını giyecekti fakat topuklu ayakkabılar araba kullanırken —özellikle de sürekli dur kalk yapılan İstanbul trafiğindeyken— hiç rahat olmadığı için sadece arabadayken giymek için ayağında siyah babetleri vardı.

“Çok uyumlu oldular,” diye düşündü. “Moda tasarımcıları beni bu kılıkta görse intihar ederler.”

Arabayı çalıştırmadan önce Gökhan’a yola çıktığına dair mesaj attı, ardından yola koyuldu. Güzergâh olarak çevre yolu daha açık olsa da açık olduğu kadar uzun bir yoldu ve o da kısa ama daha yoğun olan sahil yolunu tercih etti. Trafiği her zamanki gibi müzik dinleyerek atlatıp Beşiktaş İskelesi’ne ulaştığında saat 19.50’ydi. Gökhan’ın vapuru iskeleye ulaşalı biraz olmuştu ve genç adam onu deniz kenarında bekliyordu.

“Ben geldim,” dedi onu arayan Göksel. “Sen neredesin?”

“Kıyıdayım,” diyen Gökhan etrafa baktı. “Kadıköy İskelesi’nin önündeyim.”

Göksel kornaya bastığında Gökhan sesin geldiği yere döndü ve biraz ileride duran beyaz Hyundai’yi fark etti.

“Gördüm seni,” dedi genç adam ona yürümeye başlayarak. “Sağına bak.”

Yolcu koltuğunun olduğu taraftaki camı indirip o tarafa bakan Göksel kendisine yaklaşan Gökhan’ı gördü. Genç kadın gülümseyerek onu süzdü. Gökhan beyaz bir gömlekle gri renkli keten bir pantolon giymişti, ayaklarında beyaz spor ayakkabıları vardı ve gri renkli omuz çantası da sağ omzundan aşağı sarkıyordu. Kahverengi saçları her zamanki gibi özenle şekillendirilmişti, yüzü sağlıkla ve sürdüğü nemlendirici kremin etkisiyle parıldıyordu.

Genç adam baş döndürücü görünüyordu.

Göksel’in daha da hoşuna giden şeyse Gökhan’ın elindeki çiçek buketiydi.

Gökhan arabanın yanına geldiğinde Göksel uzanıp kapıyı içeriden açtı. Gökhan arabaya binmek için eğilmişti ki Göksel’i görünce durdu. Dudakları biraz aralanırken hayran bakışlarla onu inceledi, tepeden tırnağa süzdü. Bakışları yeniden onun yüzüne çıktığında gözlerinin odak noktası kırmızı ruj sürülmüş dolgun dudaklar oldu.

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek.

“Asıl ben teşekkür ederim,” dedi Gökhan. “Sayende gözüm gönlüm açıldı, günüm güzelleşti, dünyam aydınlandı.”

Göksel güldü. “Çok tatlısın, teşekkür ederim. Ben de söylemeliyim ki sen de muhteşem görünüyorsun.”

“Sana layık olmaya çalıştım fakat pek başarılı olduğum söylenemez.”

“Duymamış olayım, bana daha layık bir erkek düşünemezdim. Atla hadi, daha yolumuz var.”

Gökhan yolcu koltuğuna oturup emniyet kemerini taktı. “Bunlar senin için,” dedi buketi Göksel’e uzatarak.

“Çok incesin, teşekkür ederim,” diyen Göksel buketi alıp kokladı. “Mis gibi kokuyorlar.”

“Rica ederim.”

Göksel ona uzanıp genç adamın dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu.

“Çok hızlı bir öpücük oldu,” dedi Gökhan. Parmaklarını kendine doğru büküp onu çağırdı. “Tam anlayamadım. Bir daha yaklaşsana.”

“Çok uyanıksın,” dedi Göksel. Gözlerini kıstı. “Ama çok da tatlısın. Yaklaşayım bari.”

“Yaklaş bari.”

Göksel ona yaklaştığında Gökhan da ona uzandı ve ikilinin dudakları yeniden birleşti. Birkaç saniye minik hareketlerle birbirlerini öptükten sonra ayrıldılar.

“Şimdi anladın mı?” diye fısıldadı Göksel.

“Hem de nasıl anladım,” dedi Gökhan. “Öyle iyi anladım ki bunun hakkında kitap bile yazabilirim.”

“Şu an rujumun dudaklarına bulaşıp bulaşmadığını merak etmiyor musun?”

“Şu an düşüneceğim son şey bu olur.”

“Neyse ki sabitlenen bir ruj seçtim, bulaşma yapmıyor.”

“Yapsaydı da önemli olmazdı, silerdim geçerdi. Beni seni öpmekten alıkoyamazdı.”

“Bak sen. Şu buketi arka koltuğa koyayım da restorana geçelim artık.”

“Geçelim. Karnım kazınıyor.”

“Ben de çok acıktım.”

Restorana giderken bugünün nasıl geçtiği hakkında sohbet ettiler. Göksel bu akşam için Boğaz ve köprü manzaralı bir restoranı tercih etmiş, restoranın cam kenarından bir masayı rezerve ettirmişti. Restorana vardıklarında aracı restoranın önündeki park yerlerinden birine park etti.

“Restoranın konumu çok güzelmiş,” dedi etrafı inceleyen Gökhan. “Köprünün ışıl ışıl manzarası yemek boyunca bize eşlik edecek desene.”

“Aynen öyle,” diye onayladı Göksel. “Ayakkabılarımı değiştireyim de içeri geçelim.”

“Ayakkabıların mı?”

“Topuklu ayakkabı araba sürerken çok zor oluyor, ben de bu yüzden babetlerimi giydim.” Arabanın arkasına uzanan Göksel yerdeki topuklu ayakkabılarını aldı. “Babetleri çıkarıp bunları giyeceğim.”

“İnanılmazsın cidden.”

“Sadece canımın kıymetini biliyorum.”

Göksel babetlerini çıkardığında Gökhan onun çıplak ayaklarına bakıp güldü. Göksel ona baktığında gülmeyi bıraktı.

“Ayak fetişim yok,” dedi elini sallayarak. “Aksine ayaklardan pek hoşlanmam.”

“Ben de hoşlanmam,” dedi Göksel. “Seni çıplak ayağa daha fazla maruz bırakmayacağım merak etme, şimdi ayakkabılarımı giyiyorum.”

“Senin ayaklarının rahatsız eden bir tarafı yok, pamuk gibiler. Bir de tırnaklarına siyah oje sürmüşsün, iyice beyaz görünmüşler.”

“İyi ki ayak fetişin yokmuş.”

“Bu laflarım benim genel olarak sana zaafım olmasından kaynaklanıyor. Sevdiğin insanın her şeyi gözüne güzel gelir sonuçta.”

Ayakkabısının tokasını bağlayan Göksel doğruldu. “Bak bu konuda haklısın. Seninle ilgili her şey de benim gözüme güzel geliyor.”

“Biz rujuna bulaşma testi yapmadan içeri girsek iyi olacak.”

Göksel gülerek, “Peki,” dedi. Babetlerini arkaya bıraktı. “Hadi gidelim.”

Arabadan inen çift, restorana el ele yürüdü ve içeri de el ele girdi. Bir garson hemen onları karşıladı.

“Hoş geldiniz,” dedi gülümseyerek.

“Hoş bulduk,” dedi Göksel. “Dün akşam Göksel Dinçer adına rezervasyon yaptırmıştım. Cam kenarında bir masa ayırtmıştım.”

Genç garson takım elbise giyen bir adama işaret ettiğinde Göksellerle o adam ilgilendi ve ikiliye masalarına kadar eşlik etti. Onları takip eden genç garsonsa elindeki iki menüyü masada karşı karşıya oturan çiftin önüne bıraktı. Göksel çalışanlara teşekkür ettiğinde ikisi de uzaklaştı ve genç çift masada yalnız kaldı.

“Mekâna bayıldım,” dedi Gökhan. “Nezih bir yer olduğu anlaşılıyor. Hadi ne yiyeceğimize karar verelim.”

Bir süre menüye bakan ikili yiyecekleri yemekleri seçti. Göksel bir sebze yemeğinde karar kılarken Gökhan da tercihini et yemeğinden yana kullandı. Göksel elini kaldırınca bir garson masalarına yaklaştı ve onlar da siparişlerini verdiler.

“Küçük şişede kırmızı şarap da alalım,” dedi Göksel.

“Tabii,” dedi garson. “Başka bir isteğiniz var mı?”

“Şimdilik bu kadar, teşekkürler.”

Siparişleri alan garson masadan uzaklaştı. Gökhan camdan dışarısını inceliyordu, Göksel de ona katıldı ve ikili bir süre Boğaz’dan, Anadolu Yakası’ndan ve köprünün ışıklarından oluşan manzarayı izledi. Göksel ailesiyle beraber sık sık Boğaz manzaralı restoranlarda akşam yemeği yiyordu ve bu yapmayı çok sevdiği bir aktiviteydi, Gökhan’sa burada yaşadığı üç senede böyle bir restoranda çok nadir bulunmuştu ama Boğaz manzarası hoşuna gidiyordu. Bu restoranın ve oturdukları masanın manzarası da çok güzeldi.

“İstanbul akşamları daha güzel görünüyor,” dedi Gökhan. Bakışlarını karşısında oturan Göksel’e çevirdi. “Köprü manzarası harika.”

“İstanbul akşamları daha güzel,” diye cevap verdi Göksel ona bakarak. “Ambiyansını seviyorum.”

“İstanbul akşamları seninle daha da güzel,” diyen Gökhan onun elini tuttu. “Şu an gözlerimi kamaştırıyorsun. Düz saç çok yakışmış, göz makyajın da öyle; kırmızı ruj konusuna hiç girmiyorum bile.”

Göksel gülümseyerek onun elini sıktı. “Senin için hazırlandım, çift olarak yiyeceğimiz ilk akşam yemeği için. Bana böyle diyorsun ama sen de muhteşem görünüyorsun, gömlekle keten pantolon çok yakışmış. Daha sık giymelisin.”

“Ben kıyafette rahatına düşkün biriyimdir ama teşekkür ederim, böyle giyinmeyi çoğunlukla özel günlerde tercih ediyorum ve bu da fazlasıyla özel bir gün.”

“Kesinlikle öyle.”

“Burayı nereden biliyorsun? Daha önce gelmiş miydin?”

“Evet, ailemle iki kere gelmiştik. Müşterileri düzgün insanlardır, çalışanları iyidir ve yemekleri de son derece lezzetlidir. İlk çift yemeğimiz için çok uygun bir yer olduğunu düşündüm.”

“Biraz pahalı bir yer olduğu anlaşılıyor ama mekânı ben de sevdim, yemekleri de gelince tadarız.”

“Fiyat konusunu düşünme. Mekânı seçen benim, hesabı da ben halledeceğim.”

“Hayatta olmaz. Hepsini sana ödetmem.”

“İlk tartışmamızı hesap konusunda mı yapacağız? Bence yapmayalım.”

“O zaman Alman usulü yapalım, herkes yediğinin parasını ödesin. Şarabı da yarı yarıya öderiz.”

“Madem böyle istiyorsun, dediğin gibi olsun.”

“Teşekkür ederim.”

Dakikalar sonra ikilinin siparişleri geldi. Garson tabakları ikilinin önüne koyduktan sonra kadehlere de şarap doldurdu ve şişeyi de masaya bıraktı.

“Başka bir arzunuz var mı?” diye sordu kibar bir sesle.

“Şimdilik yok,” dedi Gökhan. “Teşekkür ederiz.”

“Afiyet olsun.”

Garson boş tepsiyle uzaklaştı.

“Yemekler gerçekten lezzetli görünüyor,” dedi Gökhan. Derin bir nefes aldı. “Ve muhteşem kokuyorlar.”

“Lezzetlilerdir,” dedi Göksel. “Hadi başlayalım.”

İkisi de yemeklerinden biraz yiyip tatlarına baktılar.

“Nasıl?” diye sordu Göksel. “Beğendin mi?”

Gökhan lokmasını yuttuktan sonra, “Beğendim,” dedi. “Et çok lezzetli, sosu da çok güzelmiş.”

“Afiyet olsun.”

Gökhan kadehine uzandığında Göksel de kendi önündekine uzandı.

“Bize,” dedi Gökhan. “Bu akşama ve bundan sonraki tüm akşamlarımıza.”

“Bize,” diye tekrar etti Göksel. “Tüm akşamlarımıza.”

Genç çift kadehlerini tokuşturup birer yudum kırmızı şarap içti. Şarap ekşi bir tat bırakarak boğazlarından aşağı inerken ikisi de gülümsedi.

“Fena değilmiş,” dedi Gökhan. “Şarapla aram çok yoktur ama bunu beğendim.”

“İçki zevki kişiden kişiye çok değişiyor,” dedi Göksel. “Mesela ben şarabı çok severim.”

“Şaşırmadım. Ben tam bir biracıyım, favorim.”

“Ben de buna şaşırmadım nedense.”

“Sen bira sever misin?”

“Severim, yanında kuruyemiş ya da cips gibi atıştırmalıklarla güzel gidiyor.”

“İşte budur ya. O zaman bir gün de bira içmeye gidelim, bu sefer mekânı ben seçiyorum.”

“Bara mı götüreceksin? Sevdiğim yerler değildir.”

“Aklımda bir bar yoktu ama bu bilgiyi bir kenara yazdım. Sakin ve güzel mekânlar biliyorum, onlardan birine gideriz.”

“Tamam o zaman. Birayı pek dışarıda içmem, yani sırf bira içmek için bir yere giden biri değilimdir. Marketten alıp evde içmek daha çok hoşuma gidiyor, dizi ya da film izlerken güzel oluyor.”

“Hım,” dedi Gökhan kelimenin sonunu uzatarak. Gülümsüyordu. “Bir gün de öyle yaparız. Evimde televizyon yok ama dizüstü bilgisayarım da iş görür.”

“Televizyonunuz yok mu?” dedi Göksel şaşırarak.

“Hayır, Yağız da ben de izlemiyoruz; izlemediğimiz bir şeye de o kadar para verip almak akıllıca olmayacağı için almadık. Zaten oturup bir şeyler izlemeye pek vaktim olmuyor, izlemek isteyince de bilgisayarımdan izliyorum.”

“Doğru, haklısın. Boşu boşuna o kadar para vermenin mantığı yok, onun yerine ihtiyaçlarınızı almışsınızdır.”

“Aynen. Bir gün bana gelirsin, ortamı hazırlarız.”

“Olur, ayarlarız.”

Yemeklerinden birkaç çatal daha yerken sessiz kaldılar. İçerisi çok kalabalık değildi, bu yüzden fazla bir konuşma sesi yoktu; hoparlörlerden yükselen şarkıların sesi rahatça duyuluyordu. Fonda genelde yavaş bir tempoda ilerleyen sakin parçalar çalıyordu.

Göksel şarabından büyük bir yudum içtikten sonra dudaklarını yaladı. Bu esnada ona bakan Gökhan yutkundu.

Kırmızı şarap kırmızı dudaklarıyla ne kadar da uyumluydu, üstelik bu dudaklar şaraptan daha sarhoş ediciydi.

Gökhan boğazını temizledikten sonra yemeğinden bir çatal daha yedi.

“Dudaklara bakma,” diye geçirdi içinden. “Dudakları düşünme.”

Masadaki sessizlik bir süre daha devam etti. Gökhan ağzındaki lokmaları çiğnerken hem restorana hem de manzaraya bakıyordu, Göksel’in bakışlarıysa genelde erkek arkadaşının üzerindeydi.

“Hey,” dedi Göksel. “Bana bakmamak için çaba mı sarf ediyorsun yoksa ben mi yanlış anladım?”

“Etrafı inceliyordum,” dedi Gökhan ona bakarak. “Manzara çok hoş.”

“Yemeğimi yiyorum, senin bu lafını değil.”

“Peki,” dedi Gökhan hemen pes ederek. “Rujun dikkatimi dağıtıyor.”

“Ha?”

“Kırmızı rujun kırmızı şarapla birleşince fazlasıyla dikkat dağıtıcı bir ikili oluşturmuşlar. Ben de dikkatim dağılmasın diye bakmamaya çalışıyorum.”

“Delisin.”

“Delirtiyorsun.”

“Bak ya,” dedi Göksel gülerek. “Şu an sen de benim dikkatimi dağıttın.”

“O hâlde ödeştik.”

“O zaman,” diyen Göksel kadehine uzandı. “Ödeşmemize.”

“O kırmızı dudaklarınla şarabı içince denklik bozulacak,” dedi Gökhan. O da kadehini eline aldı. “Ama ben ödeşmenin yolunu bulurum.”

“Nasıl bulacakmışsın?”

“Seni öperek. Öpüşerek ödeşiriz. Zaten birbirine çok benzeyen kelimeler, bu bir tesadüf olamaz.”

“Sen öyle diyorsan.”

Kadehlerini tokuşturdular ve şaraplarından içtiler. Şarabı biten Göksel şişeye uzandı.

“Sen şarabı içiyorsun da araba kullanacaksın,” dedi Gökhan. “Sarhoş olursan ne yapacaksın?”

“Ayılmayı beklerim,” dedi Göksel omzunu silkerek. “Hem iki kadeh şarapla sarhoş olmam ben.”

“Peki, dediğin gibi olsun. Buna sonra karar veririz.”

“Sana da dökeyim mi?”

“Dök bakalım.”

Göksel ikisinin kadehini de yarıya kadar doldurdu. Kadehlerini tokuşturan çift taze dökülmüş şaraptan birer yudum daha içtiler.

“Tadı artık o kadar ekşi gelmiyor,” dedi Gökhan. “Bu akşamdan sonra şarabı sevecek gibiyim.”

“Sevmeye bakmanı öneririm,” diye cevap verdi Göksel. “Böylece daha sık şarap içtiğimiz akşam yemeklerine çıkabiliriz.”

“O zaman şarabın favori içkim olma vakti gelmiştir.”

Göksel kıkırdadığında Gökhan da güldü.

“Şu an kafamda hangi şarkı çalıyor biliyor musun?” diye sordu Gökhan.

“Bilmiyorum,” dedi Göksel. “Hangi şarkı çalıyor?”

Renkli Rüyalar Oteli.”

“Sarhoş olsak ya / Kimiz unutsak ya / Bulut olup iç içe / Bardaktan boşalsak ya.”

Yüksek doz aşk alıp / Burada mutlu ölsek ya. Şu an yüksek doz aşk alıyorum ve burada mutlu ölebilirim.”

“Mutlu ölmeden önce mutlu yaşamamız gerekiyor. Her şeyin başındayız sevgilim, yolumuz uzun.”

“Şu an seni öpsem uygunsuz kaçar mı?”

“Sevgi hiçbir zaman uygunsuz kaçmaz.”

Gökhan ona uzandığında Göksel de ona uzandı ve ikilinin dudakları masanın ortasında birleşti. Gökhan onun dudaklarına büyük bir öpücük kondurduğunda Göksel dudaklarından başlayan bir yanma hissinin vücudunu ele geçirdiğini hissetti.

“Bu akşamın en sarhoş edici kırmızısı senin dudakların,” dedi Gökhan sandalyesinin arkasına yaslandığında. “Ve diğer tüm akşamların, sabahların da öyle.”

“Bu akşamın en sarhoş edici şeyi senin cümlelerin,” dedi Göksel. “Ve diğer tüm akşamların, sabahların da öyle olacak. Üstelik bu sarhoşluk geçmiyor ama insana kötü de hissettirmiyor, bilakis muhteşem hissettiriyor.”

“Seni yine öperim ama bu sefer bir buseden fazlası olur ve bunun uygunsuz kaçacağına dair ciddi şüphelerim var.”

Göksel gülerek, “Bu gerçekten uygunsuz olabilir,” dedi. “En iyisi yemeklerimizi bitirelim, şarabımızı içelim.”

“Bence de.”

Tabaklarının dibinde kalan yemekleri yerken ikisi de sessizdi. Yemek Göksel’i tam olarak doyurmuş sayılmazdı, bu yüzden genç kadın tatlı söylemeyi düşünüyordu. Gökhan da tıka basa doymamıştı, o da tatlı yemeyi düşünüyordu.

Yemeğini bitiren Göksel kadehindeki şarabın kalanını da kafasına dikti. Şişede biraz şarap vardı ama onu içmeyi düşünmüyordu, araba kullanacaktı ve içkiyi dozunda bırakması en güvenlisiydi.

“Doydun mu?” diye sordu Gökhan.

“Midemde hâlâ yer var,” dedi Göksel. “Tatlı söylemeyi düşünüyorum.”

“Ben de aynısını düşünüyordum. Yemek kesmedi.”

“Anlaşılan midelerimiz de uyumlu.”

“Öyle görünüyor. Ne söyleyelim?”

“Bilmem, menü söyleyelim de seçeriz.”

Bir garsona seslenen Gökhan menüyü istedi. O garson menü getirmeye giderken bir diğeri de masadaki boşları topladı. Garson Gökhan’ın şişenin dibinde kalan şarabı döktüğü kadeh hariç masadaki her şeyi götürdü.

Saniyeler sonra masaya dönen garson, “Buyurun,” diyerek elindeki menüleri masaya bıraktı. “Yemeklerinizi beğendiniz mi?”

“Beğendik,” dedi Göksel. “Çok lezzetliydiler. Bir de tatlı yiyelim istedik.”

“Magnolia’mızı tavsiye edebilirim. Şefimiz az önce yaptı.”

“İçinde neler var?”

“Kreması muzlu, arasında ve üstünde de çilek var.”

“Sever misin?” diye sordu Göksel, erkek arkadaşına bakarak.

“Severim,” dedi Gökhan.

“O zaman iki tane magnolia alalım.”

“Başka bir isteğiniz?”

“Yok, teşekkür ederiz.”

Garson menüleri aldı ve mutfak tarafına doğru ilerledi.

“Tatlı gelmeden önce şarabı bitireyim,” dedi Gökhan. “Şarap beni biraz çarpar, haberin olsun. Harfleri yuvarlayarak konuşmaya ve olur olmadık yerlerde gülmeye başlarsam anla ki şarap çarpmış.”

“Bunu görmek isterim,” dedi Göksel sırıtarak. “Sarhoş olunca gülenler genelde çok komik tavırlar sergiliyor.”

“Benimle eğlenme derdindesin demek? Çok ayıp.”

“O zaman içme.”

“Buna kim bilir kaç para sayacağız, tek bir damlasını bile israf etmem.”

Göksel gülerken Gökhan şaraptan büyük bir yudum içti.

“İçmeyeceğini düşünüyorum ama yine de sorayım,” dedi Gökhan. “İçer misin?”

“Çok iştahlı içtin,” dedi Göksel. “Bir yudum alayım.”

Gökhan’ın kadehini alan Göksel şaraptan bir yudum içtikten sonra kadehi onun önüne geri koydu.

“Ben de kalanı kafama dikeyim,” dedi Gökhan. “Kesin çarpacak. Çarpsın, çarpmazsa adam değil.” Gökhan şarabı kafasına dikti ve yutkunduktan sonra yüzünü biraz buruşturdu. “Ekşi ama garip bir şekilde insanın hoşuna gidiyor.”

“Çarparsa ayılmanı bekleriz,” dedi Göksel. Kollarını önünde birleştirip dirseklerini de masaya yasladı. “Sana ne zamandır sormak istediğim bir soru var: Müzik çalışmaların nasıl gidiyor?”

Onun bu soruyu sorması Gökhan’ı şaşırttı ama genç adamın hoşuna da gitti.

“Güzel gidiyor,” diye cevap verdi Gökhan. “Birkaç şarkının sözlerini yazmayı bitirdim, bestelerini de tamamladım; sözlerinin ve bestelerinin üzerinde çalışmaya devam ettiğim şarkılar da var. Sözleri ve besteleri biten şarkıları kaydetmeye de ufaktan başladım.”

“Öyle mi? Ne güzel. Ne zaman dinleyebiliriz?”

“Herkesin dinlemesi için daha zaman var fakat kız arkadaşım ve büyük bir destekçim olarak yakın zamanda sana dinletirim; sen de benimle kıymetli fikirlerini paylaşır, kararsız kaldığım birkaç noktada bir karara varmamı sağlarsın.”

“Çok memnun olurum. Senin gibi muhteşem bir gitarist ve vokalistin ortaya nasıl eserler çıkardığını çok merak ediyorum.”

“Fazlasıyla kişisel eserler ortaya çıkarıyorum, kendi hayatım ve tecrübelerim hakkında yazıyorum ve açıkçası bunları insanlarla paylaşabileceğim konusunda emin değilim. Başkalarının şarkılarını söylemek çok kolay ama iş kendi yazdığın şarkıları söylemeye geldiğinde insan kendini çırılçıplak hissediyor.”

“Bu gerçekten cesaret gerektiren bir şey.”

“Öyle. Diğer müzisyenlerin kendi deneyimlerinden cesurca bahsetmelerini takdir ediyorum, benimle benzer tecrübelere sahip olduklarını bilmek iyi hissettiriyor.”

“Senin şarkılarını dinleyen bazı insanlar da böyle hissedecek. Sanatın belki de en yanı insanın onda kendinden parçalar bulabilmesidir. Mesela bir kitabı okurken bize o kitabı sevdiren şey kendimize veya tanıdığımız birine benzettiğimiz bir karakter olur ya da kitapta geçen bir olayı bizzat tecrübe etmemiz olur; bir şarkıyı severek dinlememizin nedeni çoğu zaman hislerimize tercüman olmasıdır, aynı şekilde bir resme bakarken o resimde kendimizi görebiliriz ve bu yüzden o resmi —ya da aynı şekilde o fotoğrafı— çok severiz. İnsanlar senin şarkılarını dinlediğinde de kendinden parçalar bulacak ve onlarla bir bağ kuracak; sence de bu eşsiz bir şey değil mi?”

Göksel konuşmasını bitirdiğinde Gökhan’ın yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“Eşsiz bir şey,” diye onayladı Gökhan. “Haklısın ama yine de buna hazır olmak için biraz daha zamana ihtiyacım var.”

“İstediğin kadar bekleyebilirsin, henüz okulunu bile bitirmedin ve önünde uzun bir yol var.”

“Teşekkür ederim,” diyen Gökhan onun elini tuttu. “Gerçekten teşekkür ederim, tüm bu söylediklerin benim için çok kıymetli. Eksik olma güzelim.”

“Her zaman,” dedi Göksel onun elini sıkarak.

Garson onların masasına döndüğünde elindeki tepside iki magnolia vardı. Tatlıları ikilinin önüne bıraktı ve onlara, “Afiyet olsun,” diyerek uzaklaştı.

“Zaten tatlı konuşuyorduk ama şimdi tatlılarımız geldiğine göre tatlı yiyip daha tatlı konuşabiliriz,” dedi Gökhan. Kaşığını tatlısına soktu. “Ben de senin hesabını kontrol ediyorum ve gün geçtikçe takipçi sayının arttığını görüyorum.”

“Bir çocuk gibi ellerimde büyüyor,” dedi Göksel duygu dolu bir sesle. “Takipçi sayım artıyor, beğenilerim artıyor, fotoğrafların altına gelen yorumların sayısı artıyor ve tüm bunları görmek çok iyi hissettiriyor. Çok severek ortaya koyduğum sanatımın diğer insanlar tarafından beğenilmesi harika bir his.”

“Elbette öyledir. Muğla’dan paylaştığın fotoğraflar inanılmazdı, zaman geçtikçe çektiğin fotoğrafların kalitesi de artıyor.”

“Çok teşekkür ederim, bunu duymak çok sevindirdi. Gelişmek için gerçekten çabalıyorum ve başarılı olduğumu duymak güzel.”

“Kesinlikle başarılısın. İleride çok iyi yerlere geleceğinden eminim ve o günler geldiğinde seni gururla izleyeceğim.”

Göksel sağ elini gerdanına bastırıp duygulu bir surat ifadesiyle ona baktı. “Çok tatlısın,” dedi gülümseyerek. “İyi ki varsın.”

“Sen de iyi ki varsın.”

Birbirine gülümseyen çift tatlılarının tadına baktı.

“Uf be!” dedi Gökhan. “Çok güzelmiş.”

“Leziz,” diye ona katıldı Göksel. “Çok da hafif.”

Tatlısını ilk bitiren Gökhan oldu. Tatlıyı çok seven genç adam tatlısından büyük kaşıklar alarak tatlıyı kısa sürede bitirdi. O ağzını peçeteyle silerken Göksel’se yarıdan az kalmış tatlısını yemeye devam ediyordu.

“Neyi unuttum?” dedi Göksel ona bakarak. “Fotoğraf makinemi getirmiştim ama tamamen aklımdan çıkmış.”

“Bir şey olmaz,” dedi Gökhan yumuşak bir sesle. “Şimdi çekeriz.”

Göksel çantasından makinesini çıkarıp açtı. “Hadi seni çekeyim, sonra sen de beni çekersin; bir garsondan da bizi çekmesini rica ederiz.”

Gökhan üstünü başını şöyle bir düzelttikten sonra birkaç poz verdi, Göksel de onun fotoğraflarını çekti. Restoranın içi ışıl ışıldı ve Gökhan bu parlak ışıklar altında oldukça iyi çıktı.

“Sıra bende,” dedi Gökhan. “Bu güzelliği ölümsüzleştirmek için sabırsızlanıyorum.”

Göksel kamerasını ona verirken gülümsedi. “Kadrajda nasıl durduğumu söylersen ben de ona göre pozumu ayarlarım.”

“Kadrajda nasıl durduğunu söyleyeyim: Olağanüstü.”

Göksel gülerek yavaşça onun eline vurduğunda Gökhan ona göz kırptı. Genç kadın da üstünü başını şöyle bir düzelttikten sonra birkaç poz verdi ve Gökhan da onun fotoğraflarını çekti.

“Bunları bana kesinlikle at,” dedi Gökhan. “Saklayacağım.”

“Atarım,” dedi Göksel. Bir garson bulmak için etrafına baktı ve ilk gördüğünü çağırdı. “Şimdi sıra birlikte çekileceğimiz fotoğraflarda.”

Garson masalarına yaklaştı. “Buyurun?”

“Fotoğrafımızı çekebilir misiniz?” diye sordu Göksel.

“Elbette,” dedi genç garson. “Neyle çekeceğim?”

“Kameramla çekebilirsiniz,” diyen Göksel ona deklanşör düğmesini gösterdi. “Buraya basmanız yeterli ama basmadan önce haber verirseniz çok iyi olur.”

“Veririm.”

Genç çift gülümseyerek poz verdiğinde garson ilk fotoğraflarını çekti, ikinci fotoğrafta ikisi de biraz öne eğilip birbirine yaklaştı ve yine gülümseyerek poz verdi. Gökhan Göksel’in elini tuttuğunda genç kadın ona bakıp güldü, Gökhan da gülümsüyordu ve garson bu anı kaçırmaması gerektiğine inanarak deklanşöre bastı. Garsonun üçüncü kez deklanşöre bastığını fark etmeyen çift dördüncü pozlarını el ele tutuşup gülümserken verdi.

“Bu kadar yeterli,” dedi Göksel. “Çok teşekkür ederiz.”

“Rica ederim.”

Garson makinesini sahibine verdikten sonra onların yanından ayrıldı.

“Hadi fotoğraflara bakalım,” dedi Gökhan hevesle. “Ben nereden açıldığını bilmiyorum, sen aç.”

“Öğreteyim,” dedi Göksel ve galeriyi nasıl açacağını Gökhan’a gösterdi. “Bu tuşlara basarak da diğer fotoğrafları açabilirsin. Mantık tüm dijital makinelerde aynıdır.”

Garsonun çektiği son fotoğrafa baktıktan sonra haberleri yokken çekilen fotoğraf açıldı ve ikisi de şaşırdı.

“Bunu ne ara çekmiş?” dedi Gökhan.

“Görünüşe göre biz birbirimize bakmakla meşgulken,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok güzel çıkmışız.”

“Diğer iki fotoğrafı görmedim bile ama şimdiden en sevdiğim fotoğrafımız oldu.”

“Sanırım benim de.”

Gökhan tuşlara basarak fotoğrafları açarken Göksel tatlısını yedi, bir yandan da Gökhan’la beraber fotoğrafları inceledi. Birlikte çekildikleri fotoğrafların hepsi çok hoştu, birbirlerini çektikleri fotoğraflar da güzel olmuştu.

“Hepsi birbirinden güzel,” dedi Gökhan. “Bana da gönderirsin.”

Göksel peçeteyle ağzını sildikten sonra, “Gönderirim,” dedi. “Bugün olmasa da yarın fotoğrafları makineden bilgisayara atar, oradan da sana gönderirim.”

“Senin fotoğraflarını da.”

“Benim fotoğraflarımı da.”

“Biraz başım dönüyor,” dedi Gökhan işaret parmağını çevirerek. “Kalkalım mı? Biraz deniz havası alırız.”

“Olur, kalkalım.”

Hesabı istediler.

“Hesap masaya geldiğine göre içimizden geçecek demektir,” diye düşündü Gökhan. “Ek iş aramaya başlasam iyi olacak. Akşam yemeği mi yedik yoksa başka bir şey mi yedik, görmek üzereyiz.”

Gökhan kendi içinde konuşmalara devam ederken hesap geldi. Hesaba ilk bakan Göksel oldu. Genç kadın kendi yediklerinin fiyatlarına bakıp kafasından ufak bir toplama işlemi yaptı.

“Ben de bir bakayım,” diyen Gökhan hesabı aldı.

“Bakmaz olaydım,” diye düşündü genç adam. “Bayılsam hesabı ödemekten yırtar mıyız acaba? Yok yok, zehirlenmiş numarası yapayım. Bırak bunları be oğlum, aslanlar gibi ödeyeceksin mecburen. Maaşa kadar da aslanlar gibi yatarım evimde.”

Gökhan cüzdanından yediklerinin parasını çıkarıp hesap sümeninin arasına koyduktan sonra Göksel de hesabın kalanını koyup biraz da bahşiş bıraktı ve sümenin kapağını kapattı.

“Kalkalım mı?” dedi Gökhan.

“Kalkalım.”

Çift, restorandan ayrıldı. Dışarı çıktıklarında ılık akşam havası suratlarına çarptı.

“Başın çok mu dönüyor?” diye sordu Göksel, erkek arkadaşına dönerek. “İyi misin?”

“Hayır, çok dönmüyor,” dedi Gökhan. “Biraz çarptı, o kadar. Temiz hava iyi gelir. Yürüyelim mi?”

“Yürüyelim. İleride park var.”

Sahil parkına doğru yürüdüler. Hava karanlık, Beşiktaş hareketliydi. Göksel buraya çok sık olmasa da gelirdi, Gökhan’sa üç senede yalnızca birkaç kez gelmişti. Genç adam Avrupa Yakası’na pek geçmiyordu, zamanının çoğunu Anadolu Yakası’nda, özellikle de Kadıköy’de geçiriyordu. Kadıköy’de de gezecek çok yer, oturacak çok mekân vardı ve istediği her şeyi orada yaparken şehir içi trafiğine girmeyi tercih etmiyordu. Göksel’se doğduğundan beri Avrupa Yakası’nda yaşıyordu, dışarıda zaman geçirmek istediğinde yine Avrupa’da takılıyordu ve şehrin bu yakasına oldukça hâkimdi. Göksel, Gökhan’a Avrupa’yı öğretiyordu; Gökhan’sa Göksel’e Anadolu’yu öğretiyordu.

“Bir Moda, Caddebostan etmez ama burası da fena sayılmazmış,” dedi Gökhan yürüdükleri parkı incelerken. “Sahil parkı deyince Anadolu’yu tek geçerim.”

“Tabii ki,” dedi Göksel. “Anadolu’nun sahil parkları gerçekten çok güzel. Birkaç kez hem ailemle hem de arkadaşlarımla oralarda piknik yapmıştık, yürüyüp bisiklet falan sürmüştük; güzeldi.”

“Biz de piknik yapalım,” dedi Gökhan hevesle. “Tiramisu yaparsın belki, ikinci buluşmamızda bunun hakkında konuşmuştuk.”

“Evet, hatırlıyorum. Tiramisu yaparım, poğaça da pişiririm.”

“Midem bunu beğendi. Ben de pankek yaparım, meyve alırım.”

“Pankek mi?”

“Bakıyorum da çok şaşırdın? Üç senedir kendi evinde kendi yemeğini pişiren biriyim, yemek yapma konusunda çok becerikliyimdir.”

“Bak sen, bu yeteneklerini görmek isterim.”

“Ne zaman istersen. Banka oturalım mı?”

“Şarap seni gerçekten çarptı.”

“Başımı döndürüyor. Biraz otursam iyi olacak.”

Bir banka yan yana oturdular. Gökhan derin bir nefes alırken gözlerini kapattı ve aldığı nefesi yavaşça verdi.

“Gökhan,” dedi Göksel onun gerdanına dokunarak. “İyi misin?”

Gökhan gerdanındaki ele dokunup yavaş hareketlerle Göksel’in elini okşamaya başladı. “İyiyim,” dedi. Gözlerini açarak ona baktı. “Senin yanında her zaman iyiyim. Şarabın biraz çarptığını kabul ediyorum ama beni asıl sarhoş eden şey sen oldun, sen ve şarap kırmızısı dolgun dudakların. Öyle güzelsin ki ölene kadar yüzünü izleyebilirim.”

“Sen ne güzel sarhoş oluyormuşsun böyle.”

“Çok güzel sarhoş ediyorsun da ondan.”

Göksel onu öpmeye başladığında genç adam ona hemen ayak uydurdu. Genç kadın elini onun gerdanından yanağına çıkarıp onun yanağını tuttu, Gökhan da sağ kolunu onun beline sarıp onu iyice yakınına çekti. Dudakları yavaş ama tutkuluydu. Gökhan onun alt dudağını öperken dilinin ucuyla onun dudağına küçük bir darbe bıraktı. Göksel devamının geleceğini sansa da erkek arkadaşı dilini bir daha işin içine katmadı. Bir sahil parkında oldukları düşünülürse böylesi en iyisiydi, bunu ikisi de biliyordu. Yavaş ama tutkulu, biraz da sesli hareketlerle birbirlerini öptüler; Göksel onun yanağını, boynunu, ensesini okşadı, Gökhan da genç kadının belini, sırtını, kürek kemiklerini okşadı.

“Bunun beni ayıltma konusunda işe yaradığını söyleyemem,” diye fısıldadı burnunu onun burnuna yaslayan Gökhan. “Ama kesinlikle muhteşem hissettirdi.”

“Sanırım artık ben de sarhoşum,” diye karşılık verdi Göksel. Genç kadın gözlerini açıp onun yüzüne baktığında Gökhan’ın gözlerinin hâlâ kapalı olduğunu gördü. Bir süre onun kavisli kaşlarını, sık kirpiklerini inceledi. “Başımı döndürdün.”

“Diyene bak,” diyen Gökhan biraz geri çekilip gözlerini açtı. “Sen benim aklımı başımdan aldın.”

Göksel gülmeye başladığında Gökhan kaşlarını kaldırdı.

“Ne oldu?” diye sordu genç adam. “Niye gülüyorsun?”

“Rujum,” dedi Göksel gülmeye devam ederken. “Dudaklarına bulaşmış.”

“Sabitlenen bir ruj olduğunu söylemiştin.”

“Anlaşılan çok da sabitlenmiyormuş. Yemek yiyince biraz çıkmıştır, öpüşünce de bulaşmış. Çantamda ıslak mendil var, vereyim de sil.”

“Önce bunu görmem gerek.”

Gökhan telefonunu çıkarıp ön kamerasını açtı ve kendine baktı. Göksel’in kırmızı ruju alt ve üst dudağının kenarlarına bulaşmış, derisinde de biraz pembelik bırakmıştı. Gülümseyen genç adam deklanşöre bastı ve fotoğrafını çekti.

“Bak ya,” dedi Göksel. “Olur da biri fotoğrafı görürse nasıl açıklayacaksın?”

“Açıklama mı?” diyen Gökhan ona baktı. “Sence açıklama yapmama gerek var mı?”

“Doğru, haklısın.”

Göksel biraz utanmıştı ama belli etmedi.

“Beraber de çekelim,” dedi Gökhan. “Senin dudaklarının kenarı da biraz ruj olmuş.”

“Gerçekten mi?” diyen Göksel telefonu kendine çevirip ön kameradaki görüntüsüne baktı. “Salçalı makarna yemişim gibi duruyor.”

“Tabii canım, kesin salçalı makarnadır. Çok lezzetli bir salçalı makarna.”

Göksel onun omzuna vurduğunda Gökhan sırıttı.

“Hadi fotoğraf çekelim,” dedi Gökhan yine. “Hatıra kalsın.”

İlk fotoğrafta ikisi de gülümsedi, ikincisinde Göksel dudaklarını öpücük atarmış gibi büzdü ve Gökhan’ı da aynısını yapması için dürttü.

“Ben de mi dudak büzeyim?” diye sordu Gökhan. “Hayır.”

“Evet,” dedi Göksel. “Komik olur.”

“İşte bu fotoğrafı erkek arkadaşlarımın görmemesi için kilitli bir klasörde saklayacağım, görürlerse ölene kadar dillerinden düşmem.”

İkinci fotoğrafta ikisi de dudak büzdü. Gökhan deklanşöre bastıktan sonra yanağını onun yanağına yaslayan Göksel uzanıp onun dudaklarını öptü.

“İşte bu kadar,” dedi genç kadın. “Gördün mü, hâlâ erkeksin.”

“Her dudak büzerek poz verdiğimde beni öpeceksen bunu ölene kadar yapabilirim.”

“Kesin yaşanır bu.”

“En azından şansımı denedim.”

Göksel gülerek omzuyla onun omzuna vurdu.

“Tatile gidecek misin?” diye sordu Göksel. “Balıkesir’e Yağız’ın yanına gidebileceğini söylemiştin, son durum ne?”

“Eylül başında gidiyorum,” dedi Gökhan. “Birkaç gün kalmayı planlıyorum, dönüşte Yağız’la beraber geleceğiz ve sonrasında da okul başlayacak zaten.”

“Yaz tatili bitmek üzere gerçekten. Zaman ne çabuk geçti.”

“Bu yaz tatilinde hayatıma sen girdin, bir sürü güzel anımız oldu; bu yüzden hiç unutmayacağım.”

“Ben de öyle. Demek eylülde Balıkesir’e gidiyorsun, yine bir ayrılık yaşayacağız ama öncekinden çok daha kısa olacak.”

“Birkaç gün birkaç dakika gibi geçer,” dedi Gökhan. Onun yanağını okşadı. “Hemen döneceğim.”

“Daha uzun kalamaz mısın? Birkaç gün biraz kısa.”

“Evet, kısa ama yılın büyük çoğunluğunda yarı zamanlı çalıştığım için ancak bu kadar izin alabilirim; anlayacağın izin de yarı zamanlı oluyor.”

“Çalışma hayatı berbat bir şey.”

“Kesinlikle öyle. Neyse canım, mevcut şartlara uyum sağlayacağım mecbur. Islak mendil verir misin? Şu dudaklarımızı bir silelim.”

Göksel iki ıslak mendil çıkarıp birini Gökhan’a verdi. “Biraz zor çıkar,” dedi. “Bu yüzden iyice bastırıp temizlemen gerekecek.”

“Normalde neyle siliyorsun?”

“Yağ bazlı bir temizleyiciyle.”

“O ne be?”

“Boş ver, bilmesen de olur.”

“Bence de.”

Dudaklarındaki rujları temizledikten sonra bankta biraz daha oturdular. Biraz İstanbul’dan, biraz Beşiktaş’tan konuştular. Ardından konu pikniğe geldi, bu cumartesi Gökhan’ın izin gününde Maltepe Sahili’ne gitmeye karar verdiler. İkisi de oranın sahilini seviyordu, sahil Kadıköy’dekiler kadar kalabalık da olmuyordu ve baş başa hoş bir piknik yapmak için ideal bir yerdi. Göksel yine arabayla gelebileceğini, Gökhan’ı evinden aldıktan sonra birlikte Maltepe’ye geçebileceklerini söyledi; Gökhan da bunun iyi bir fikir olduğunu belirtip fikri kabul etti.

“Saat dokuz buçuğu geçiyor,” dedi telefonundan saate bakan Göksel. “Kalkalım mı?”

“Geç dönmemen mi gerekiyor?” diye sordu Gökhan.

“Hayır, senin için dedim. Daha karşıya geçeceksin, otobüse binip eve geçeceksin; yolun çok uzun ve yarın sabah yine erkenden kalkıp işe gideceksin. Evine dön de yatıp uyu.”

“Bu kadar düşünceli olmana bayılıyorum,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Haklısın, çok geçe kalmadan evime dönmem gerek. Senden ayrılmayı hiç sevmiyorum ama cumartesi yine görüşeceğiz, bunu bilmek bu işi biraz daha kolaylaştırıyor.”

“Sık sık görüşüyoruz zaten.”

“Seni her gün görmek isterim ama mevcut şartlar buna imkân vermiyor. Bir yetişkin gibi bunu kabulleniyorum ve soruna cevap olarak, ‘Kalkalım,’ diyorum.”

“Ben de seni her gün görebilmeyi isterdim ama dediğin gibi şartlar buna el vermiyor. En azından her gün konuşabiliriz.”

“Teknoloji sağ olsun.”

Sahil parkından ayrılan çift restoranın olduğu yere geri döndü ve restoranın önündeki küçük park alanında duran beyaz arabaya doğru ilerledi. Göksel şoför koltuğuna, Gökhan da yolcu koltuğuna oturdu.

“Vapura Eminönü’nden bin, derdim fakat ne seni ne de kendimi oranın trafiğine sokmak isterim,” dedi Göksel. “Beşiktaş’tan hemencecik Kadıköy’e geçersin, oradan da evine.”

“Aynen, trafiğe girmeye gerek yok,” dedi Gökhan. “Ben vapura binerim, sen de çevre yolundan Fatih’e geçersin.”

“O zaman anlaştık.”

Beşiktaş İskelesi’ne doğru yola koyulan çift şarkı açtı. Göksel, Gökhan’a ne isterse onu açabileceğini söyleyince Gökhan tercihini Yavuz Çetin’den yana kullandı ve Sadece Senin Olmak şarkısını açtı.

“Bu şarkı çok tatlı,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok nahif, çok romantik, çok gerçek.”

“Gerçekten de tatlı bir şarkı,” diye ona katıldı Gökhan. “Dinlerken seni düşünüyorum.”

Göksel ona kısa bir bakış attığında Gökhan genç kadına göz kırptı.

“Başka hangi şarkıları dinlerken beni düşünüyorsun?” diye sordu Göksel.

“Bütün aşk şarkılarını,” dedi Gökhan. “Hepsinde aklıma sen geliyorsun.”

“Ne tesadüf, sen de tüm aşk şarkılarında benim aklıma geliyorsun.”

“Hım,” dedi Gökhan keyifli bir sesle. “Sen de bir tanesini aç da onu da dinleyelim.”

“Bu bitince açarım.”

Şarkı çalmaya devam ederken onlar da güneye doğru ilerlemeye devam etti. Göksel pürdikkat yola bakarken Gökhan da etrafı inceliyor, sık sık kız arkadaşına bakıyordu. Genç kadın araç sürerken de çok ciddi görünüyordu ve onun hem ciddi hem de dikkatli yüz ifadesini izlemekten hoşlanmıştı.

Sadece Senin Olmak bitince Göksel yeni bir şarkı açtı: Benimle Uçmak İster Misin?

“Yine Yavuz Çetin,” dedi Gökhan radyoya bakarak. “Senin şarkıyı aç hadi.”

“Benim şarkımı açtım zaten,” dedi Göksel. “Bu şarkıyı ilk dinlediğim andan beri seni düşünüyorum, seni Barışlarla bu şarkıyı çalarken dinlediğim andan beri.”

“Ha?”

Dünya bir yere kaçmaz / Biz yüzerken göklerde satırları benim için çok şey ifade ediyor. İkimizin adı da gök kelimesiyle başlıyor ve sadece ikimizin olduğu bir yerde olma fikri çok hoşuma gitmişti, hâlâ gidiyor. Bu satırları bana bakarak söylediğinde senin de böyle düşündüğünü hissetmiştim. Haksız mıyım?”

“Değilsin,” dedi Gökhan başını iki yana sallayarak. “Bu satırlar benim için de çok şey ifade ediyor.”

“Etmeyecek gibi değil ki. Çok anlamlı.”

“Şu an beni o kadar etkiledin ki neye uğradığımı şaşırmış durumdayım, ne söylesem bilemiyorum.”

“Bir şey söylemene gerek yok. Beraber bu güzel şarkıyı dinleyelim.”

“Dinleyelim.”

İkili iskeleye varana kadar Yavuz Çetin’in şarkılarını dinledi. Göksel, Çetin’i gerçekten çok severek dinliyordu ve bunu fark etmek, onu Çetin’le tanıştıran ve ona Çetin’i sevdiren kişi olmak Gökhan’ı çok sevindirdi. En sevdiği müzisyeni kız arkadaşıyla beraber severek dinlemek onun için muhteşem bir deneyimdi.

Beşiktaş İskelesi’ne vardıklarında Göksel arabayı iskeleye yakın bir yerde durdurdu.

“Kadıköy vapuru birkaç dakika sonra kalkacak,” dedi Gökhan. “Çok keyifli bir akşamdı, mutlaka tekrarlayalım.”

“Tekrarlarız,” dedi Göksel. “O zaman bu akşamlık bu kadar?”

“Bu kadar. İskeleden aldığın ve iskeleye bıraktığın için teşekkür ederim.”

“Lafı bile olmaz. Ben de çiçekler için teşekkür ederim, eve gider gitmez vazoya koyacağım.”

“Lafı bile olmaz,” diye onun dediğini tekrar etti Gökhan. “Kendine iyi bak güzelim, cumartesi görüşmek üzere.”

“Sen de kendine iyi bak. Cumartesi görüşürüz.”

Gökhan ona uzanıp küçük bir buseyi kız arkadaşının dudaklarına bıraktı. “Seni seviyorum,” dedi onun mavi gözlerinin içine bakarak.

“Ben de seni seviyorum,” diyen Göksel gülümsedi. “Eve varınca haber et.”

“Sen de ve dikkatli kullan.”

“Kullanırım.”

Gökhan arabadan inip iskeleye doğru yürümeye başladığında Göksel’in gözleri onun üstündeydi. Sevgilisinin iskeleye ilerlemesini seyretti. İskele girişine varan Gökhan arkasını dönüp arabanın olduğu yere baktığında beyaz arabayı tahmin ettiği gibi orada buldu. Gökhan önce ona el salladı, sonra git anlamında bir el hareketi yaptı. Göksel de ona el salladı ve kornoya bastıktan sonra arabayı hareket ettirdi. Onun gittiğini gören Gökhan turnikelere ilerledi, Göksel’in sürdüğü beyaz Hyundai de caddede diğer arabaların arasına karışıp gözden kayboldu.

]]>
Sun, 08 Jan 2023 13:00:34 +0300 eylemoykuozdemir
Ben İyi Bir İnsanım Esasında https://edebiyatblog.com/ben-iyi-bir-insanim-esasinda https://edebiyatblog.com/ben-iyi-bir-insanim-esasinda Yedi gece önce uyumadan evvel hayatımda ilk defa tövbe ettim. Ben iyi bir insanım esasında. Kimseye zararım yok. Sadece ufacık bir kusurum var. Parlak, üstünde güzel resim olan kâğıtları, defterleri, kitapları görünce midemdeki iri top böceği ansızın uykusundan uyanıp ayaklarını kıpırdatmaya başlıyor. Sonra yemek borumdan yukarıya doğru tırmanıyor. Boğazıma gelip top olup tıkıyor. Ağzımın içi tükürükle doluyor. Ellerim, ayaklarım buz kesiyor, kimsenin dışarıdan anlayamadığı bir titreme sarıyor içimi. İşte o sırada elim sayesinde o güzelim eşyalar yer değiştiriyor.

Tam olarak ne zaman o top böceğinin mideme yerleştiğini bilmiyorum. Ben çocukken ailemin arkadaşlarının evine gitmiştik. Onların da benim yaşımda bir oğlu vardı. İşte ilk defa o evde hissettim midemdeki o yaratığı. Çocuk beni odasına çağırdı. Gittim tabii. Oyuncaklarını, kitaplığına dizdiği kitaplarını, pul defterlerini gösterdi bana. Masasına oturduk. Tek tek alıp raftan açtı defterlerini. O güzelim pullar özenle yerleştirilmişti yerlerine; boyları birbirinden farklı, rengârenk, pek çoğu pürüzsüz, az birazının üstünde damgalardan kalan izler. O kadar çoklardı ki! Başladı anlatmaya; bu şu ülkenin, bu bilmem hangi ülkenin pulları diye. Sayfaların bir tanesinin tam ortasında kocaman, kenarları tırtıklı, su yeşili zemin üstünde bembeyaz bir kuğu resmi! Hiç canlısını görmemiş olsam da kuğuları çok severdim. O yaşıma kadar, böyle güzel resmini de hiç görmemiştim. Onu bana hediye eder misin, diye sorduğumda güldü. Hepsinin koleksiyonun bir parçası olduğunu ve asla bir tekini bile o defterlerden çıkarmayacağını söyledi. Koleksiyonun ne olduğunu bilmiyordum ben. Ukala ukala, koleksiyon, dedi, kişinin kendi isteğiyle toplayıp derleyip sakladığı şeylermiş, onun pulları gibi. Ertesi akşam evimizde yemek yerken pul koleksiyonu yapmak istediğimi söyledim bizimkilere. Hiç umursamadılar. Israr ettim. Aman boş işlermiş onlar, toplayıp toplayıp ne yapacaksın, dediler. Zaten hemen sıkılırmışım, koleksiyonculuk bana göre değilmiş, maymun iştahımla iki günde bıkarmışım! Bir daha gittik o çocuğun evine. Odasında yalnız kaldığımda ilk defa hissettim o midemdeki iri top böceğini. Bir anda uykusundan uyandı, yavaş yavaş ayaklarını kıpırdatmaya başladı, midem kımıl kımıl oldu. Yemek borumdan yukarıya doğru tırmandı, boğazıma gelip top oldu, tıkadı. Ellerim titrerken uzanıp aldım defterin içindekini. Beyaz kuğu parmaklarımın arasındaydı. Koridordan ayak sesini duydum. Defteri rafındaki yerine koydum, kuğuyu cebime. Kitaplarının önüne geçtim, onlara bakıyormuş gibi yaptım. O elinde iki paket bisküviyle girdi içeri, hangisini istediğimi sordu. Yüzüne bakmadan elimle gösterdim tekini. Yanıma geldi. Ne yaptın oğlum amma da terlemişsin, dedi. Omuzlarımı silktim. Konuşmadan bisküvilerimizi yerken o odasındaki eşyalarına tek tek baktı. Ne yaptığımı anlayamadı.

Zaman içerisinde benim de bir koleksiyonum olmaya başladı hep minik şeylerden oluşan. Evdeki boş bir kutuya doldurdum. Yerde bulduğum parlak paket kâğıdı, arkadaşımın defterinden renkli bir sayfa, üstü güzel resimli minik not defterleri… Hatta bir keresinde çöpten aldığım minik tebrik kartını bile ekledim. Bütün bu kutunun içindeki koleksiyonuma hiç para vermedim. Hep o top böceğinin kımıldanmasıydı ellerimi harekete geçiren.

Yaşım ilerledikçe koleksiyonum çoğaldı, kutuların sayısı arttı. Nereye taşınsam hep yanımda taşıdım kutularımı, onları hiç bırakmadım. Aldığım insanlarda kalsalardı o güzelim eşyalar ne olurlardı? Mesela o çocuk o pul defterlerini ne yapmıştı acaba?

Ben iyi bir insanım esasında. Kimseye zararım yok. Yolda gözüme çarpıp aldıklarım ya da çöpün içinden topladıklarım zaten kimsenin değil. Başkalarının da çok değerli şeylerini hiç almadım. Hep ufak tefek şeyler, hep yerine tekrar konulabilecek şeyler.

Sadece bir defasında o koca kütüphanede minnacık eski bir kitap görmüştüm. Görevliye bu kitaptan nereden alacağımı sorabilirdim belki, ama sormadım. Biliyordum ki o kitap esasında oraya değil bana aitti, hatta benim kutularıma. Sadece yanlış yerde bulunuyordu.

Uzunca bir süre düşündüm nasıl tövbe edilir diye. Daha önce hiç ihtiyaç duymamıştım. Ben iyi bir insanım esasında. Ne demeliydim? Tövbe ediyorum, bir daha kutularıma tek bir parça bile ilave etmeyeceğim mi? Bir daha asla böyle davranmayacağım Allah’ım beni affet mi? Kendime söz veriyorum hep doğru yolda olacağım, diye mi?

Geçen sonbaharda şehrin büyük parkında dolaşıyordum. Bankların birinde uçuk mavi kalın kapaklı bir defter fark ettim. Öyle kimsenin falan değil, yürüyüş yolunun sağında solunda bulunan banklardan birinde tek başına duruyor.  Yanına yaklaştım, çevreme bakındım, kimse bana bakmıyordu. O yaşımda bile hissediyordum o midemdeki kıpırtıyı, o benim gibi yaşlı top böceğini. Yine hareket etti, yine boğazımı tıkadı, yine ellerim titredi. Eğilip hızlıca aldım. Alır almaz da veledin birini yanımda durmuş bana bakarken buldum. Tam dönüp gidecektim ki üniformamın kolundan çekiştirdi. Gözleriyle defteri işaret etti. Açtım içindeki pulları gösterdim. Benim, burada unutmuşum, diyebildim yaşlı titrek sesimle. Çocuk gözlerimin içine içine baktı söylediklerime inanmadan. Bir an o pul defterinin onun olmasından korktum. Sonra bir kadın sesi duyduk. Annesi onu çağırıyormuş. Uzaktan bana başıyla selam verdi bayan. Yürü bakayım annenin yanına, diye payladım çocuğu, döndüm arkamı gittim.

İşte o gün bugündür ta ki yedi gece öncesine değin, çocuğun o bakışları zihnimde takıldı kaldı. Ne düşünsem, ne yapsam, ne kadar dua etsem yok çıkmıyor aklımdan. Ben iyi bir insanım esasında. Yok kimseye bir zararım. Oturdum bütün kutularımı açtım önüme, tek tek boşalttım içindekileri. Bütün gece baktım onlara. Sabah olunca koca kalın siyah çöp torbalarından aldım, içlerini koleksiyonumla doldurdum. Sonra doğru çöp konteynırına.

Şimdi burada, bu hasta yatağımda yatarken, tepemden bana bakan gözlerin altında, dudaklardan dökülen dualar odamın içini doldururken az biraz huzurluyum. Ben iyi bir insanım. Artık önümde bir saatim bile yok, farkındayım. Ama olsaydı bin bir günüm daha, midemdeki o top böceğinin tek bir ayak kımıldatmasına bile izin vermeyeceğimi, şu an bir çöp sahasında yok olmayı bekleyen koleksiyonuma topladığım tüm o nesnelerin ne olduğunu bildiğim kadar net biliyorum.

]]>
Thu, 05 Jan 2023 11:31:54 +0300 TUĞBA İNCEOĞLU
SONDAN BAŞA | 3. BÖLÜM https://edebiyatblog.com/sondan-basa-3-bolum https://edebiyatblog.com/sondan-basa-3-bolum Tue, 03 Jan 2023 09:25:09 +0300 TEKERRÜR Ayrık ve Aykırı Şeyler Birinci Yazı https://edebiyatblog.com/ayrik-ve-aykiri-seyler-birinci-yazi https://edebiyatblog.com/ayrik-ve-aykiri-seyler-birinci-yazi Bazı sabahlar yüzme bildiğimi zannederek uyanıyorum. Telefonum hep sessizde. Kafamın içinde dalgalar dans ederken sadece bomboş, bir resmin bile asılı olmadığı duvarı izliyorum. O kadar boş ki bence orada duvar bile yok. Duvar soğukluğu... Her şey kış gecesinde yaslanılan bir duvarı andırıyor. Kafamın içini sessize almam lazım.Günün birinde böyle hissetmiştim diyebilmek istiyorum. Nasıl hissettiğimi bilseydim buraya yazardım ve birkaç hafta sonra günün birinde böyle hissetmiştim derim. Ya da ne bileyim, birkaç yıl sonra. Mesele bilmiyor oluşum da değil. Meseleyi de bilmiyorum aslına bakarsan. Duvarlar bana bakıyorlar.

Aslında orada duvar yok.

Sadece bir avuç iyi dileğim vardı, sıkı sıkı tutayım derken un ufak etmişim. O yüzden iyi dileklerim de avucumu açar açmaz toz olup gitti. Kafamın içinin eski bir hastaneden de farkı yok gibi. O yüzden cümleleri toparlayamıyorum. İyi dileklerimi toparlayamadığım gibi. Düşüyorum her devrik cümlenin sonunda bir kaldırıma. Kaldırım taşları yastık oluyor başıma. Sonra uyanıyorum korku içinde, akan sıcak kanı hissederek ve bir bakıyorum ki hepsi kötü bir rüyaymış. Gerçekle rüyayı ayırt edemiyorum işte  yine öyle bir anda. Rüyaymış dediğim an da ya rüyaysa? Aslına bakarsan mesele rüya da değil. Mesele rüya sandığımın aslında koca bir hayatın ta kendisi oluşu. Bu yüzden omuzlarım hep alçak, boyum kısa, dişlerim çarpık ve kulağım kepçe kalacak. Saçlarımı da bir daha siyaha boyamayacağım. Bir daha saç boyası yemeyeceğim. Bir daha eski bir hastanenin önünden geçmeyeceğim. Bir daha rüya görmeyeceğim. Sanırım artık ben bir daha hissetmeyeceğim. Bunun için hisseden yerlerimi ya uyuşturmalıyım ya da gerçekten hissetmemeye başlayana kadar hissetmiyormuş gibi yapmalıyım. Yine batıyoruz yani. Yine her devrik cümlenin sinema salonuna düşüyorum. Annem geliyor aklıma. Annemi seviyorum. Fotoğrafına bakıyorum uzun uzun. Başıma bir felaket gelmedikçe özleyemiyorum onu. Duvarlara bakıyorum yine. Bir resmin bile asılı olmadığı o bomboş duvarlar...

Aslında orada duvar yok.

Telefonum uzun zamandır sessizde. Şarkı dinlemek, resim yapmak, kalimba çalmak, şiir yazmak, roman okumak ve hatta bunların hepsini aynı anda yapabilmek istiyorum. Okumam gereken bir sürü şey var. Yazmam gereken bir sürü... Duvarlar çok soğuk. Ya bu da rüyaysa? Korkuyorum bir daha brokoli yemeye cesaret edemezsem diye. O zaman uyanmış olurum. O zaman telefonumu sessizden çıkarmak zorunda kalırım ve yüzme öğrenmem gerekir. Kelimeler, harfler... Hepsi gözümün önünde dans ediyor. Onları okumamam için direniyorlar. Anlarsın ya, oyun oynuyorlar benle ve ben kendimi oyuncak gibi bile hissedemiyorum. Annemi özledim.  

]]>
Mon, 02 Jan 2023 22:30:22 +0300 kasvetli_seysi
SONDAN BAŞA | 2. BÖLÜM https://edebiyatblog.com/sondan-basa-4095 https://edebiyatblog.com/sondan-basa-4095 Mon, 02 Jan 2023 11:20:39 +0300 TEKERRÜR SONDAN BAŞA | 1.BÖLÜM https://edebiyatblog.com/sondan-basa https://edebiyatblog.com/sondan-basa Sun, 01 Jan 2023 18:07:37 +0300 TEKERRÜR Kadrajdaki Dünyalar | 18. Kare: Odak Noktası Aşk https://edebiyatblog.com/kd-18kare-odak-noktasi-ask https://edebiyatblog.com/kd-18kare-odak-noktasi-ask Bölüm Fotoğrafı: Cottonbro Studio

Gökhan kocaman açılmış gözleriyle şok içinde birkaç metre ilerisinde duran Göksel’e bakarken Göksel’in dudakları yukarı kıvrıldı. Genç adam yavaşça soluna dönüp gövdesini ona çevirdi ve şaşkın bakışlarla ona bakmaya devam etti; gördüklerine inanamıyordu ve bu yüz ifadesinden açıkça anlaşılıyordu.

“Selam,” dedi Göksel.

Gökhan ağır ağır ona yürümeye başladığında Göksel de ona doğru ufak adımlar attı. O kadar heyecanlıydı ki bacakları titremediği için bacaklarına teşekkür edebilirdi.

“Selam?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. Onun da yüzüne bir gülümseme yayıldı. “Beni kandırdın.”

“Kandırmak demeyelim de sürpriz yaptım diyelim,” dedi Göksel gülümsemeye devam ederken. “Sürpriz!”

Gökhan genç kadının karşısında durup onun yüzüne baktı. Bronzlaşmış tenine, güneşte yanmış yanaklarıyla burnuna, rengi iyice açılmış kaşlarına ve bronz yüzünde parıl parıl parlayan masmavi iri gözlerine baktı.

Bu görüntü telefonda gördüğünden çok daha nefes kesiciydi.

“Çok fenasın,” dedi Gökhan. “Gel buraya.”

Gökhan ona uzandığında Göksel de bir adım öne çıktı ve ikisi de kollarını aynı anda birbirinin gövdesine sardı. Gökhan, Göksel’in beline doladığı kollarını sıktığında genç adamın gücünü hissetmek genç kadını gülümsetti.

Bu bedendeki güçte ona güven veren bir duygu vardı, onu korkutan değil.

Gökhan burnunu onun saçlarının arasına sokup, derin bir nefes alarak genç kadının tatlı kokusunu içine çekerken Göksel de bir eliyle onun ensesindeki saçlara dokundu ve genç adamın yumuşak saçlarını yavaş hareketlerle okşadı. Gökhan bir elini genç kadının belinden sırtına çıkardı, onun kürek kemiğine dokundu ve onu içine sokmak istiyormuş gibi kendisine bastırdı.

“Hoş geldin,” dedi Gökhan, onun kulağına doğru. “İyi ki geldin. Seni çok özledim.”

“Ben de seni çok özledim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bu yüzden geldim ve hoş buldum, çok hoş buldum.”

Göksel yanağını onun boynuna bastırdı. Gökhan’ın saçlarından şampuanının hafif kokusu geliyor, üstünden de parfümünün ferah kokusu yükseliyordu. Genç adamın her zamanki kokusuydu fakat bu kokuyu üç hafta sonra ve bu kadar yakından almak Göksel’e bu kokunun önceden bu kadar güzel olmadığını düşündürttü.

“Saatlerce böyle durabilirim,” diye mırıldandı Gökhan. “Nasıl bir kadınsın da üç haftada bile kendini bu kadar özletebiliyorsun? İki gün daha dayanabileceğimi düşünüyordum ama şu an seni kollarımın arasına aldım ya, dayanamayacağımı anladım.”

Göksel kendini biraz geri çekip karşısındaki yüze baktı. Gökhan’ın yüzünde bir buçuk günlük çok hafif bir sakal vardı, genç adam henüz tatile gitmemiş olsa da kavurucu yaz güneşi onun yüzünü de biraz bronzlaştırmıştı; sol şakağında yeni çıktığı belli olan bir sivilce vardı, karamel tonundaki gözleri sevinçle ışıl ışıl parlıyordu ve dünyanın en içten gülümsemesi de dudaklarını süslüyordu.

“Artık buradayım,” dedi Göksel. “Yanındayım.”

“Hep yanımda ol,” diye karşılık verdi Gökhan. “Uzandığımda dokunacağım kadar yakınımda ol.”

Göksel ona uzanıp dudaklarını genç adamın sol yanağına bastırdı. Dudaklarını bir saniye onun yanağında bekletip küçük ama yoğun bir öpücüğü Gökhan’ın yumuşak yanağına bıraktı.

“Sadece dokunacak kadar değil,” dedi Göksel genç adamın alev alev yanan gözlerine bakarak. “Uzanınca öpecek kadar da yakınındayım.”

Gökhan da ona uzandı ve dudaklarını Göksel’in güneşten yanmış elmacık kemiğine bastırdı. Öpücüğü öyle yoğundu ki burnu da genç kadının yanağına gömüldü ve aldığı derin nefesle birlikte onun kokusunu da içine çekti. Dudaklarını geri çektiğinde ne zaman kapattığını bilmediği gözlerini açtı ve aynı anda gözlerini açan Göksel’le bakışları birleşti.

“Bu yakınlık çok hoşuma gitti,” dedi Gökhan. Göksel’in belindeki elinin parmaklarını ayırıp onun belini tamamen kavradı. “Bu mesafeden daha güzelsin.”

Göksel gülerek başını yere eğdiğinde Gökhan ona bir kez daha sarıldı. Genç adam kollarıyla onun sırtını tamamen sararken Göksel de kollarını onun boynuna doladı, çenesini omzuna yaslayıp gözlerini huzurla kapattı. Birkaç saniye boyunca bu pozisyonda durdular, kafedeki hareketliliğin ortasında öylece durdular. Meraklı gözler onlara bakıyor, fısıldaşıyor ve gülümsüyordu.

“Sana bir masa bulalım,” dedi Gökhan ondan zor da olsa ayrıldığında. “Sahneye çıkmama daha var, biraz sohbet edelim.”

“Olur,” dedi Göksel başını sallayarak. “Ama içerisi çok kalabalık, sahne önündeyse hiç boş yer yok.”

“Bir şekilde ayarlarız,” diyen Gökhan arkasına döndü ve bakışlarını içeride gezdirip Doğuş’u aradı fakat genç adam etrafta görünmüyordu. “Doğuş birazdan geldiğinde ona söylerim.”

“Doğuş garson olan genç mi?”

“Ta kendisi.” Mutfak kapısı açıldı ve elinde tepsiyle Doğuş çıktı. “Geldi bile.”

Doğuş onlara kısa bir bakış attıktan sonra bir masaya siparişlerini götürdü.

“Doğuş!” diye seslendi Gökhan. “Bir bakar mısın?”

Doğuş siparişleri masaya yerleştirdikten sonra onlara yürüdü. Önce Gökhan’a, ardından Göksel’e baktı.

“Tanıştırayım,” dedi Gökhan. “Göksel, Doğuş; Doğuş, Göksel.”

“Merhaba,” dedi Doğuş. “Tekrar hoş geldin.”

“Hoş buldum,” diye karşılık verdi Göksel. “Beni hatırlıyorsun.”

“Hatırlıyorum hatta fotoğrafçıydın, sohbet etmiştik. Gökhan’la tanıştığınızı bilmiyordum.”

“Aslında biz de buraya geldiğim akşam tanıştık, biraz uzun hikâye.”

“Siz ikiniz nereden tanışıyorsunuz peki?” diye sordu Gökhan. Genç adam şaşkındı.

“Ahsenlerle buraya geldiğimiz akşam Doğuş’tan fotoğrafımızı çekmesini rica etmiştik,” diye cevap verdi Göksel. “Biraz sohbet etmiştik, ona fotoğrafçı olduğumu ve bu alanda lisans eğitimi aldığımı söylemiştim.”

“Hım, anladım. Bakıyorum da ben olmadan da arkadaşlarımla tanışmanın yollarını bulmuşsun.” Gökhan gülümsedi. “Doğuş bize bir masa ayarlayabilir misin? Sahne önleri de hep doldu ama bir çaresine bakamaz mıyız?”

“Bakarız,” diyen Doğuş arkasını dönüp kafeyi inceledi. “Buldum bile.”

Doğuş sahne önündeki bir masaya ilerledi. Masada iki delikanlı karşı karşıya oturuyordu. Doğuş’u fark edince ona baktılar.

“Merhaba,” dedi Doğuş. “Birileri gelmeyecekse bu yan masayı ayırabilir miyim? Müzisyen arkadaşımızın arkadaşı geldi de onlara oturacak bir masa lazım.”

Esmer olan delikanlı Göksel’le Gökhan’a kısa bir bakış attı. “Olur tabii,” dedi. “Arkadaşlar ayakta kalmasın.”

“Çok teşekkür ederiz,” dedi Gökhan onlara yaklaşıp. “Eyvallah beyler.”

“Ne demek,” diyen delikanlı ona anlayışlı ve anlamlı bir bakış attı.

Gökhan ve Doğuş el birliğiyle sağdaki masayı diğer masadan uzaklaştırdılar, sonrasında iki sandalyeyi de kaldırıp masayla aynı hizaya yerleştirdiler.

“İşte bu kadar,” dedi Doğuş. “Oturun bakalım gençler. Size menü getireyim.”

“Eyvallah kardeşim,” dedi Gökhan.

Doğuş ona göz kırptıktan sonra uzaklaştı, Göksel ve Gökhan da masaya oturdular. Göksel elbisesinin eteğini düzelttikten sonra çantasını da masanın kenarına koydu.

“Üç hafta sonra nihayet yeniden karşı karşıyayız,” dedi Gökhan ona bakarken. “Bunu da özlemişim.”

“Ben de,” dedi Göksel. “Nasılsın? Hayat nasıl gidiyor?”

“Şu an dünya üzerindeki en mutlu insanım.”

“Öyle mi?” dedi Göksel gülerek.

“Öyle,” dedi Gökhan başını sallayıp. “Senin tatilin nasıldı? Çok güzel bronzlaşmışsın, aşırı yakışmış.”

“Teşekkür ederim. Çok keyifli, eğlenceli ve hem bedenimi hem de ruhumu dinlendiren mükemmel bir tatil yaptım; ailemle beraber İstanbul’un yoğunluğundan uzakta üç hafta geçirmek çok iyi geldi. Yeniden doğmuş gibiyim.”

“Bu tatilin sana yaradığı gerçekten belli oluyor. Senin adına sevindim. Ne zaman döndünüz?”

“Dün gün doğmadan yola çıktık, öğleden sonra buradaydık.”

“Bugün de hemen yanıma geldin.”

“Evet, sana sürpriz yapmak istedim.”

“Çok iyi yaptın.”

“Senin için başka şeylerim de var,” diyen Göksel çantasına uzandı. “Muğla’dan ufak hediyeler getirdim.”

“Öyle mi?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. “Çok incesin, teşekkür ederim.”

Göksel poşeti çıkarıp Gökhan’a uzattı. Poşette iki hediye paketi vardı. Gökhan kırmızı paketi açtığında içinden iki magnet çıktı. Bir magnette Bodrum’un meşhur beyaz evlerinin olduğu bir sokak, sokağın aşağısındaki deniz ve masmavi gökyüzünün bir resmi vardı; göğün olduğu kısımda beyaz boyayla Bodrum yazılıydı. İkinci magnette de Kızılada Deniz Feneri’nin bir görseli vardı, üstünde de Fethiye yazıyordu.

“Çok güzellermiş,” dedi Gökhan gülümseyerek. Başını kaldırıp karşısında oturan Göksel’e baktı. “Hemen buzdolabıma asacağım. Teşekkür ederim.”

“Güle güle kullan,” dedi Göksel. “Benden ve Muğla’dan birer hatıra olarak saklarsın.”

“Kesinlikle saklayacağım.”

Gökhan magnetleri hediye paketine geri koyduktan sonra mavi renkli hediye paketine uzandı. “Renk seçimini bilerek mi yaptın?” diye sordu. “Magnetler de maviydi.”

“Magnetler denizden ötürü mavi ama hoş bir tesadüf oldu,” dedi Göksel. “Hediye paketini ise özellikle mavi seçtim.”

“Çok ince düşüncelisin.”

Gökhan mavi hediye paketini açıp içindekini çıkardığında kaşları havaya kalktı. Göksel’in ona aldığı üçüncü şey bir anahtarlıktı, ucunda mavi bir elektro gitarın olduğu anahtarlık.

“Vay!” deyip bir ıslık çaldı. “Çok havalı.”

Gitarın sapına baktığında gözleri irice açıldı. Gitarın sapında uzunlamasına Gökhan yazıyordu.

“Sen…” dedi fakat devamını getirmedi. Göksel’e baktı. Genç kadın gülümseyerek kendisine bakıyordu. “Sapında adımın yazdığı mavi bir elektro gitar demek. Tam da senin gibi ince düşünceli birinin alacağı hediye. Çok beğendim, çok teşekkür ederim.”

“Güle güle kullan,” dedi Göksel gülümseyerek. Ellerini yanaklarına yasladı. “Beğenmene sevindim. Biraz gecikmiş doğum günü hediyesi olarak da düşünebilirsin.”

“Çok incesin, teşekkür ederim.”

Gökhan sandalyesinden kalkıp Göksel’e uzandı ve genç kadının yanağına bir öpücük kondurdu.

“Rica ederim,” dedi Göksel.

“Anahtarlarımı hemen burada anahtarlığa takarım,” dedi Gökhan sandalyeye geri oturduğunda. “Magnetleri de eve gider gitmez buzdolabına yapıştırırım.”

“Buzdolabını her açtığında beni hatırlarsın artık.”

“Canıma minnet.”

Onun bu hızlı ve dürüst cevabı Göksel’i güldürdü.

“Benim de bir sürprizim var,” dedi Gökhan. “Sahneye bir bak bakalım.”

Göksel başını uzatıp Gökhan’ın arkasındaki sahneye baktı. Mikrofon ayağı, bar taburesi ve sahnenin arkasında duvara yaslanan gitar. Bej renkli bir akustik gitar.

“Yeni gitar mı aldın?” dedi Göksel şaşırarak.

“Evet,” diye onayladı Gökhan. “Çalıştığım mağazadan bu çarşamba aldım. Ne zamandır bir akustik gitar istiyordum, şimdiye kısmetmiş.”

“Çok güzel görünüyor. Hayırlı olsun, güzel günlerde çal.”

“Teşekkür ederim. Bugün akustik gitarımla ilk kez sahneye çıkacağım ve şansa bak ki sen de buradasın. Beni ilk dinleyenlerden olacaksın.”

“Zamanlamayı iyi tutturmuşum desene.”

“Nokta atışı yaptın.”

O esnada Doğuş elinde iki menüyle masaya yaklaştı. “Buyurun bakalım gençler,” dedi.

Göksel bir menüyü eline alıp direkt olarak içecek kısmına baktı. Genç kadın içecekleri incelerken Gökhan’la Doğuş da sohbet ettiler.

“Ben bir limonata alayım,” dedi Göksel.

“İki olsun,” dedi Gökhan. “Başka bir şey ister misin?”

“Şimdilik limonata yeterli.”

Siparişleri alan Doğuş masadan uzaklaştı.

 “Henüz vaktimiz var,” dedi Gökhan telefondan saati kontrol ettikten sonra. “Bana tatilini anlatmaya ne dersin? Neler yaptın, nerelere gittin, nasıl geçti?”

“Anlatayım,” dedi Göksel. “Biraz uzun sürer, sahneye geç çıkman sorun yaratmasın.”

“Sıkıntı olmaz, sen anlat.”

Göksel ona üç haftalık Muğla tatilini başından sonuna kadar anlattı. Fethiye’de ailesiyle geçirdiği zamanı, ilçe içinde gezdiği yerleri, gittikleri diğer ilçeleri; Marmaris’i, Dalaman’ı, Datça’yı, Bodrum’u ve orada yaptıklarını anlattı. Bir sürü fotoğraf ve video çektiğinden bahsetti, telefonuna attığı birkaç fotoğrafı Gökhan’a gösterdi. Ailesiyle vakit geçirmenin kendisine ne kadar iyi geldiğini söyledi, onlarla birkaç anısını anlattı ve tüm bunları anlatırken gözlerindeki ışıltı o kadar yoğundu ki Gökhan genç kadının ailesini ne kadar sevdiğini ve onlara ne kadar değer verdiğini somut bir şekilde gördü. Genç adamın ailesiyle artık bir bağı yoktu, onlardan geriye sadece kötü hatıralar kalmıştı fakat Göksel’in sevgi dolu bir aileye sahip olmasına çok sevindi, onu can kulağıyla dinledi.

“İşte böyle,” dedi limonatasından bir yudum içen Göksel. “Deli dolu bir tatildi.”

“Gerçekten öyleymiş,” dedi Gökhan. “Anlattığın yerleri çok merak ettim, bir gün gidip görmek isterim.”

“Kesinlikle gitmelisin. Muğla ve ilçeleri çok güzel, mutlaka görülmesi gereken yerler. Özellikle Ölüdeniz ve Kelebekler Vadisi’ni kesinlikle ama kesinlikle görmelisin, cennetin ön gösterimi gibiler.”

“Oraların methini başka kişilerden de duydum. Umarım bir gün gidip görebilirim. Mezun olduktan sonra güzel ve uzun bir tatil yapmak istiyorum fakat yerine henüz karar veremedim, bakarsın Muğla’ya giderim.”

“Bence çok iyi bir fikir. Asla pişman olmazsın.”

“O zaman yaklaşınca bakarız.”

Gökhan masaya yaklaşan Doğuş’u fark edince dikkatini ona verdi. Doğuş ona yaklaştı ve kulağına doğru eğildi.

“Sohbetinizi balla bölüyorum fakat saat geçiyor,” diye fısıldadı. “Artık sahneye çıkman gerek. Birkaç müşteri sordu bile.”

“Tamam,” diye karşılık verdi Gökhan. “Birazdan kalkarım.”

Doğuş masadan uzaklaştı.

“Ne istiyorsan onu sipariş edebilirsin,” dedi Gökhan genç kadına bakarak. “Bu akşam benim misafirimsin, canın ne isterse onu söyle.”

“Teşekkür ederim.”

“Her zaman. Ben şimdi sahneye çıkıyorum, sen keyfine bak.”

“Bundan emin olabilirsin.”

Gökhan ona göz kırptıktan sonra ayağa kalktı ve mutfak tarafına ilerledi. Genç adam gözden kaybolduğunda Göksel sahnedeki gitarı inceledi, ardından boş sahnenin birkaç fotoğrafını çekti. O esnada Gökhan da tuvalet ihtiyacını giderdi, kısa bir ses açma ve parmak ısıtma egzersizi yaptı ve birkaç dakika sonra geri döndü.

Gökhan mutfak kapısını açıp dışarı çıktığında Göksel onu fark etti. Göz göze gelen ikili birbirine gülümsedi. Gökhan sahneye çıkıp gitarını aldı ve bar taburesine oturdu.

“Ses kontrol, deneme bir iki,” dedi mikrofona yaklaşıp. Göksel başparmağını havaya kaldırdığında Gökhan gülümsedi. “Anlaşılan sesim gayet iyi duyuluyor. O hâlde hepiniz hoş geldiniz ve umarım herkes için çok keyifli bir cumartesi akşamı olur.”

Boğazını temizleyen genç adam ilk şarkısına girdi. Bu akşamın ilk şarkısı olarak Madrigal grubunun Bambaşka şarkısını seçmişti. Bu şarkı çok severek dinlediği ve sözlerinde kendinden büyük parçalar bulduğu şarkılardan biriydi.

Göksel de bu şarkıyı severek dinliyordu ve Gökhan’ın akşamı bu şarkıyla açmasına sevindi. Gökhan ilk kıtayı söylerken sessizce ona eşlik etti, Gökhan nakarata girdiğinde de ona eşlik etmeyi sürdürdü.

“Yoldayım sonunda / Kaçmadım ama zordu yaşamak / Gülmeden nereye kadar / Belki başka yerlerde hayat var / Başka insanlar var.”

Gökhan nakaratı söylerken sık sık Göksel’e baktı, onun oturduğu yerde yavaşça dans ederek kendisine eşlik etmesini gülümseyerek izledi.

Başka yerlerde gerçekten de hayat vardı, başka insanlar vardı. Bambaşka insanlar. Güzel insanlar. İyi hissettiren insanlar. Önceden dinlerken buruk hissettiren şarkıları dinlemeyi keyifli hâle getiren insanlar.

Gökhan bu şarkıyı söylerken Göksel onun bir fotoğrafını çekti, genç adam son kez nakaratı söylerken de videosunu çekti. Onun kendisini çektiğini gören Gökhan nakaratı neredeyse tamamen ona bakarak söyledi. Genç kadına bir öykü anlattı, genç kadın da onu can kulağıyla dinledi.

Gökhan şarkıyı bitirdiğinde Göksel onu alkışladı, o da buna karşılık olarak reverans yaptı.

Genç müzisyen beklemeden akşamın ikinci şarkısına geçti. Duyduğu tanıdık melodi Göksel’in yüzüne hüzünlü bir gülümseme yayılmasına neden oldu.

Bu akşamın ikinci şarkısı Oyuncak Dünya’ydı.

Gökhan şarkının solosuna kadar olan sözlü kısmını her zamanki gibi yumuşacık ve duygu dolu bir sesle söyledi ve kusursuz bir gitar yorumuyla çaldı. Şarkının orijinalinde Çetin de bir akustik gitar çalıyordu, Gökhan’ın klasik gitarla yaptığı yorumlar da çok güzeldi fakat genç adam akustik gitarla bu şarkıyı çalarken sahnede daha da büyüdü.

“Ben de müzisyeni oynarım şimdi.”

Çetin’den daha tiz bir notaya çıkan Gökhan olağanüstü bir kontrolle sesini 11 saniye bu tiz notada tuttu. Genç adamın parıl parıl parlayan tiz sesi kafenin içinde yankılanırken birçok göz ona döndü.

Gökhan, Göksel’e kısa bir bakış attıktan sonra soloyu çalmaya başladı. Genç kadın pürdikkat onu seyrediyordu, onun yüzündeki ciddiyeti ve klavyenin üzerinde harikalar yaratan parmaklarını izliyordu. Müzik sihirli bir sanat dalıydı ve Gökhan’ın parmakları bu sihri en büyülü şekilde yapmak için yaratılmıştı.

 Şarkı bittiğinde Göksel’le beraber birçok kişi de Gökhan’ı alkışladı hatta birkaç tanesi ıslık bile çaldı.

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Duman’la devam ediyoruz.”

Gökhan akşamın üçüncü şarkısı olarak Elimdeki Saz Yeter Canıma’yı seçmişti. Genç adam şarkıya girdiğinde Göksel’in dikkati arttı. Bu şarkıyı daha önce dinlediğini hatırlamıyordu fakat Gökhan’ın yüzündeki yoğun ifade bu şarkının onda özel bir yeri olduğunu anlamasına yetti ve onu can kulağıyla dinlemeye başladı.

“Cebim delik / Başım açık / İçim ferah / Sazım yanık / En güzeli / Senin olsun / En yücesi / Sana kalsın / Aşk olsun / Gözün doysun.”

Şarkının bu kısımları oldukça sakin ilerledi. Ta ki Gökhan tiz bir sesle nakarata girene ve şarkıyı başka bir boyuta taşıyana kadar. Göksel tüylerinin diken diken olduğunu hissetti.

“Haykırmak için kudretin senin olsun / Kudurmak için şöhretin de olsun / Saldırmak için servetin senin olsun / Yalvarmak için Allah’ın senin olsun.”

Nakaratı gözleri kapalı söyleyen Gökhan, nakarat bitince gözlerini açtı. Gözleri Göksel’le buluştu. Genç kadın pürdikkat kendisini dinliyordu ve yüzünde şarkının getirdiği bir durgunluk vardı. Birbirlerine anlayışla baktılar, yüzlerinde hiçbir değişim olmadı fakat bakışları her şeyi anlattı.

Kısa bir gitar kısmından sonra Gökhan yeniden nakaratı söylemeye başladı. Genç müzisyenin gözleri sıkı sıkıya kapalıydı, başı dikti ve şarkıyı o kadar hissederek söylüyordu ki bu tutkulu yorumu müşterilerin büyük kısmının ilgisini çekmişti.

Gökhan gözlerini açtı ve şarkının onun için can alıcı olan yerini söylemeye başladı: Şarkının kapanışını.

“Benim / İçimdeki aşk elimdeki saz,” derken gitara baktı. Elindeki saz aynı zamanda içindeki aşktı. “(Ah) Elimdeki saz içimdeki aşk / (Ah) İçimdeki aşk elimdeki saz…”

Gökhan başını kaldırıp Göksel’e baktığında genç kadını gülümseyerek kendisini izlerken buldu. Bu kısmı dinleyen genç kadın bu şarkının onun için ne anlama geldiğini anlamıştı.

“Ah!” diye son bir kez bağırdı Gökhan. “Elimdeki saz yeter canıma.”

Elindeki sazının tellerine zarif hareketlerle dokunup hoş bir melodi yarattı ve şarkıyı bitirdi.

Göksel ve birkaç kişi onu alkışladığında başını eğerek seyircilerini selamladı. Dördüncü şarkısına geçmeden önce ayak ucunda duran su şişesine uzanıp bir yudum su içti, bu esnada Göksel de limonatasından büyük bir yudum aldı.

Gökhan gitarının kucağında duruşunu düzeltti; sol elini çalacağı şarkının perde aralığına getirdi, sağ eliyle de penasını tellere vurmaya başladı ve aynı anda şarkıya girdi.

“Sen söylediğim en güzel şarkısın,” derken bakışları Göksel’le birleşti. “Çaldığım en güzel gitar / Hevesli esaretim / Cahil cesaretim / Sen söylediğim en güzel…”

Göksel ona gülümsediğinde Gökhan da güldü ve başını eğip birinci kıtadan önceki gitar kısmını çalmaya başladı. Göksel birkaç gözün üzerinde olduğunu hissetse de ne onlara baktı ne de onların kendisine bakmasından utandı, bakışlarını Gökhan’dan ayırmadan genç adamı izlemeye devam etti.

Gökhan şarkının ilk kıtasını söylemeye başladığında bakışlarını yeniden Göksel’e çevirdi. Şarkı sayesinde kafenin içine romantik bir hava yayılmıştı ve ikili arasındaki bu bakışma ortamdaki duyguların zirve noktasına ulaşmasıydı. Gökhan nakarata girdiğinde Göksel ona eşlik etti. Şarkıyı birbirlerinin gözlerinin içine bakarak söylediler.

Şarkının ikinci kıtasında arka masada oturan bir grup üniversiteli telefonlarının flaşını açıp yavaşça sallamaya başladı. Grup Gökhan’ın ilgisini çekti ve genç müzisyen gülümseyerek onlara baktı. Bu simalar ona hiç de yabancı gelmiyordu. Onları burada daha önce görmüştü.

Gökhan nakaratı yine Göksel’e bakarak söyledi, Göksel de ona eşlik etti ve şarkının sonunu birlikte getirdiler.

İçeride bir alkış ve ıslık tufanı koptu.

“Bu şarkının muhteşem bir parça olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz anlaşılan,” dedi Gökhan gülerek. “Kısa bir moladan sonra devam edeceğim. Teşekkürler.”

Gökhan bar taburesinden kalkıp, gitarını duvara yaslarken masada oturan Göksel derin bir nefes aldı. Genç adamın bu parçadan sonra mola verip yanına gelmesini hiç beklemiyordu.

“Selam,” dedi Gökhan onun karşısına oturduğunda.

“Selam,” diye karşılık verdi Göksel. “Şarkı seçimlerin muazzam ve elbette performansın da öyle.”

“Teşekkür ederim,” diyen Gökhan genişçe gülümsedi. “O zaman keyifli vakit geçiriyorsun?”

“Daha iyi bir cumartesi akşamı düşünemezdim.”

“Ne tesadüf, ben de öyle.” Kollarını masaya yaslayıp öne doğru eğildi ve Göksel’e yaklaştı. “Yeni gitarım hakkında ne düşünüyorsun? Performansını sevdin mi?”

“Gitardan anladığım söylenemez ama duyduğum şeyi çok sevdim. Tabii bunda o gitarı senin gibi bir profesyonelin çalmasının da etkisi çok büyük.”

Gökhan başını yere eğip güldü. “Üç haftalık ayrılıktan sonra bana sürpriz yaparak buraya geldin,” dedi yeniden ona baktığında. “Karşımda çok güzel bir elbiseyle oturup gözlerimi kamaştırırken bir de bana böyle olağanüstü şeyler söylüyorsun ve ben o kırmızı yanaklarını tekrar tekrar öpmek istiyorum.”

“Eğer sen de böyle şeyler söylersen yanaklarımın kırmızı olmasının tek nedeni güneşte yanmış olmaları olmaz.”

“Bu akşam tek nedenin bu olmadığını anlayacak kadar utandığını gördüm Gök.”

“Gözünden hiçbir şey kaçmıyor değil mi?”

“Asla. Öpeyim mi?”

“Cık,” dedi Göksel kaşlarını kaldırarak. “Biraz da senin renk değişimlerini görelim Gök.”

“Bak ya,” dedi Gökhan başını sağa yatırarak. “Öyle olsun. O zaman ben sahneye geri dönüyorum?”

“Bol şans.”

Gökhan sandalyeden kalktı, Göksel onun uzaklaşacağını düşündü fakat genç adam bir elini masaya koyup kendisine doğru eğildi.

“Benim de kızardığımı görmek istiyorsan,” diyen Gökhan işaret parmağıyla yanağına dokundu. “Tam şurayı öpebilirsin. Sahnede biraz allık fena durmaz.”

“Düşüyor mu böyle?” diye sordu Göksel.

“Bilmem, sonucu görmek için denemeye ne dersin?”

“Çok uyanıksın,” dedi Göksel gülerek. “Deneyelim bari.”

Göksel ona uzanıp ufacık bir öpücüğü onun kısa sakallarının üstüne kondurduğunda Gökhan gülümsedi.

“Hiç utanmışa benzemiyorsun,” dedi Göksel ona bakarak. “Aksine çok hoşuna gitmiş gibi.”

“Çünkü çok hoşuma gitti,” dedi Gökhan sırıtarak. “Kızarırsam da bu utandığımdan değil, heyecandan ateş bastığından olur.” Boğazını temizledi. “Görüşürüz.”

Gökhan arkasını dönüp sahneye yürüdüğünde Göksel onun arkasından gözlerini kısarak baktı, ardından gülümsedi.

“Deli bu çocuk,” diye düşündü. “Ve beni de delirtiyor.”

Gökhan sahneye çıkıp taburesine oturdu ve gitarını yeniden kucağına aldı. “Aslında bu parça bu akşamın şarkı listesinde yoktu,” diye konuştu. “Ama beklenmedik bir olay yaşadım ve bu akşam bu şarkıyı çalmak zorundayım. Sıradaki şarkı Yaşlı Amca’dan Giderdi Hoşuma.”

Gökhan karşı masada oturan Göksel’e baktığında onunla göz göze geldi; kendisine gülümseyerek bakan genç kadına göz kırptı ve şarkıya girdi, Göksel de ona eşlik etti. Şarkı popüler bir şarkıydı, bu yüzden şarkıyı diğer müşteriler de söyledi; özellikle nakarat kısmında kafenin içi oldukça gürültülüydü.

“Dalgalarla demlenirdik,” satırıyla başlayan ikinci kıta kısmında Gökhan yeniden Göksel’e baktı. Genç kadının cep telefonu elindeydi ve onu videoya çekiyordu. Gökhan sonraki satırı gülümseyerek söyledi: “Tuz kokardı şarkılar.”

Gökhan, Göksel’e göz kırptığında Göksel güldü.

Göksel’in Gökhan’ı bu şarkıyı çalarken ilk kez dinlediği akşamdan üç ay sonrasındaydılar. Yine Parça Kafe’deydiler; Gökhan yine sahnedeydi, Göksel yine masadaydı ama bunun dışında her şey çok farklıydı. Bu şarkı artık sıradan bir şarkı değildi, ikisi için de büyük bir anlamı vardı; Gökhan bu satırı Göksel’in gözlerine bakarak söylüyordu, Göksel bunun ne anlama geldiğini biliyordu.

Artık birbirini tanımayan iki yabancı değillerdi, şimdi birbirlerinin hoşuna gidiyorlardı.

Gökhan pek çok şarkı çaldı ve sahnede önceki sefere göre çok daha uzun durdu. Kafedeki tüm masalar dolmuştu, bu insanların buraya gelme nedenlerinden en büyüğü de canlı müzik dinlemekti ve işi sahne almak olan Gökhan içerisi bu kadar kalabalıkken her ne kadar Göksel’le vakit geçirmek istese de sahneden inmedi. Göksel hemen önündeki masada oturuyordu ve pürdikkat onu izliyordu, onunla sohbet edemese de onunla şarkı sözleri aracılığıyla konuştu.

Saatler dokuzu geçerken Gökhan yine ara verdi. Sahneden inen genç adam Göksel’in oturduğu masaya yaklaştı ama oturmadı.

“Ben bir lavaboya gidip geleceğim,” dedi. “Sonra yanına gelirim.”

Göksel onu onayladı.

Gökhan lavaboya gittiğinde Göksel de sosyal medya hesabına girdi. Ana sayfasında yeni paylaşımlar vardı, Gökhan dönene kadar onlara baktı. Birkaç dakikayı hesabında geçirdikten sonra omzunda bir el hissetti, hemen ardından Gökhan yanından geçip karşısına oturdu.

“Akşamın nasıl gidiyor?” diye sordu Gökhan. “Sıkılmıyorsundur umarım.”

“Hayır,” dedi Göksel başını iki yana sallayarak. “Elbette sıkılmıyorum, aksine çok iyi vakit geçiriyorum. Şarkı seçimlerin çok iyi ve bu güzel şarkıları senin gibi iyi bir müzisyenden dinlemek çok keyifli.”

“Teşekkür ederim, bunu duyduğuma sevindim.” Gökhan boş masaya baktı. “Sana frambuazlı pasta ve mocha ısmarlayayım. İkisi de çok güzeldir.”

“Olur.”

Gökhan köşede duran Doğuş’u çağırdı. “Bir frambuazlı pasta ve iki tane de mocha istiyoruz,” dedi. “Pasta var değil mi?”

“Var,” diye onayladı Doğuş.

“Servis iki kişilik olsun,” dedi Göksel. Gökhan’a baktı. “Beraber yeriz.”

“Tamam. Başka bir isteğiniz var mı?”

“Şimdilik bu kadar,” dedi Gökhan. “Biraz hızlı getirirsen çok makbule geçer, malum sahneye çıkacağım.”

“Ne demek efendim, hemen getiriyorum.”

“Eyvallah kardeşim.”

Siparişleri alan Doğuş masadan uzaklaştı.

“Bu akşam da kadrajına giriyorum,” dedi Gökhan. “Neler çektiğine bakabilir miyim?”

“Tabii ki,” diyen Göksel telefonunu eline aldı ve galerisine girdi. “Sola doğru gidersen hepsini görürsün.”

Göksel telefonunu Gökhan’a uzattığında Gökhan telefonu alıp masaya koydu ve Göksel’in çektiği fotoğraflarla videoları incelemeye başladı. Bir süre ikisi de konuşmadı.

“Telefondan bile bu kadar iyi fotoğraf çekmen ne kadar usta bir fotoğrafçı olduğunu kanıtlıyor,” dedi Gökhan başını kaldırıp ona bakarak. “Apple marka telefonların kameraları zaten iyi oluyor ama kamerayı kullanan senin gibi bir profesyonel olunca ortaya enfes sonuçlar çıkıyor. Ellerine sağlık.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Seni çekmeyi seviyorum, bence çok fotojeniksin ve enerjini de kameralara yansıtıyorsun.”

Aldığı bu hoş iltifatlar Gökhan’ı güldürdü. “Teşekkür ederim,” dedi. “Fotojenik olduğumu pek düşünmüyorum, bence tüm olay fotoğraflarımı çeken kişinin sen olmasından kaynaklanıyor.”

“Hayır, bu doğru değil. Fotojeniksin, doğalsın, iyi bir enerjiye sahipsin ve bunlar fotoğrafları başka bir boyuta taşıyor.”

“Gururum okşandı.”

Gökhan bu akşam çekilen ilk fotoğrafa baktığını bilmeden parmağını yeniden kaydırdı ve ekranda Göksel’in dün yoldayken çektiği bir fotoğraf belirdi.

“Hey!” dedi Gökhan. “Burayı biliyorum.”

Gökhan başını kaldırıp Göksel’e baktığında genç kadın yüzündeki utangaç ifadeyi değiştirdi.

“Dün dönerken çektim,” diye cevap verdi Göksel. “Merdivenköy’den geçiyorduk, aklıma geldin.”

“Ben burada oturduğum için fotoğrafını çektin yani?”

“Olabilir,” dedi Göksel. Genç kadının yanakları kızarmıştı. “Sana gösterecektim ama gerek kalmadı.”

“Kendim görmüş oldum ama isteyerek yapmadım, yani galerine bakıyordum biliyorsun ve yine bu akşamki fotoğraflardan birinin çıkacağını düşündüm.”

“Farkındayım, sorun değil.”

“Neden bu yoldan gittiniz ki? Köprüden geçmediniz mi?”

“Hayır, annemler köprü trafiğine girmek istemedi ve biz de Avrasya Tüneli’ni kullandık.”

“Anladım. İyi yapmışsınız, zaten yol yorgunu olmalıydınız ve hemencecik evinize gitmek istemişsinizdir.”

“Evet, aynen böyle oldu.”

“İyi bakalım,” diyen Gökhan telefonu sahibine uzattı. “Fotoğrafları ve videoları bana da gönderir misin?”

“Gönderirim elbette,” dedi Göksel. Galerisinden çıkıp ekranı kilitledi. “Sen sahneye çıktığında link oluştururum, sonra da sana gönderirim.”

“Çok makbule geçer.”

Mutfaktan çıkan Doğuş’un elindeki tepside frambuazlı pasta ve iki mocha vardı. Genç garson ikilinin oturduğu masaya ilerledi.

“Bu pastanız,” deyip tabağı masaya bıraktı. “Bunlar da kahveleriniz ve servisleriniz.”

“Gerçekten hızlı bir teslimat oldu,” dedi Gökhan. Onun kolunu sıvazladı. “Teşekkür ederiz.”

“Lafı bile olmaz. Afiyet olsun gençler.”

“Teşekkürler,” dedi Göksel.

Doğuş onu başıyla selamladıktan sonra uzaklaştı.

“Pasta çok iyi görünüyor,” dedi Göksel. “Hadi tadına bakalım.”

Göksel pastanın kenarından küçük bir parçayı çatalıyla aldı ve yedi. Genç kadın başını olumlu anlamda sallarken Gökhan da ona bakıyordu.

“Çok taze ve lezzetli, beğendim. Teşekkür ederim.”

“Afiyet olsun,” dedi Gökhan. “Frambuaz seviyorsun sanırım?”

“Evet, genel olarak kırmızı meyveleri severim. Sen?”

“Ben de severim. Biraz yiyeyim.”

“İstediğin kadar ye lütfen, ben zaten hepsini bitiremem.”

Gökhan pastadan yerken Göksel de kahveden içti. Mocha da güzeldi.

“Buranın yiyecek ve içecekleri gerçekten iyi,” dedi Göksel. “Ne yiyip içtiysem hepsini beğendim.”

“Güzeldir,” diye onayladı Gökhan. “Burada çalışıyorum diye demiyorum ama malzemeleri iyi yerlerden alıyorlar ve yiyeceklerle içecekleri de işinin ehli insanlar hazırlıyor. Bu yüzden bu kadar sevilen bir kafe zaten, diğer işletmelere göre biraz daha uygun fiyatlı ve çok daha lezzetli bir menüsü var.”

“Ve muhteşem bir sahne sanatçısı.”

“Bak ya,” dedi Gökhan gülerek. “Beni hazırlıksız yakaladın. Yine.”

“Bir anda iltifat edince yüzünün aldığı şekli görmeyi seviyorum,” diyen Göksel kaşlarını kaldırdı, gözlerini irileştirdi ve başını da dikleştirdi. “Aynı böyle kalıyorsun.”

“Bu kadar muhteşem göründüğümü düşünmüyorum,” dedi Gökhan gülümseyerek onun yüzüne bakarken. Elini uzatıp Göksel’in masadaki elini tuttu. “French mi deniyordu?”

“Evet,” diye onayladı Göksel.

“Çok yakışmış.”

“Bu akşam için yaptım.”

“Yani benim için,” dedi Gökhan. Onun elini kaldırıp dudaklarına götürdü ve genç kadının elinin üzerine bir öpücük kondurdu.

“Vay,” dedi Göksel gözlerini kırpıştırarak. “Çok zarif bir hareket oldu.”

“Senin gibi zarif bir kadına yakışacak türden.”

“Çok tatlısın,” diyen Göksel ona doğru eğildi. “Sen ve bize baktığını bildiğim insanlar bu akşam beni çok utandırıyor ama o kadar mutluyum ki bunu göz ardı edebiliyorum. Evet, utangaç biriyim ama yanındayken öylesine mutlu oluyorum ki utansam da beni mutlu eden bu şeyleri yapmaya devam ediyorum.”

“Boş ver insanları,” dedi ona yaklaşan Gökhan. “İnsan etrafta hiç kimse yokmuş gibi yaşayınca hayatın tadını çıkarabiliyor. Şu an buradayız, yan yanayız, mutluyuz ve diğer insanların bize bakmasının, hakkımızda konuşmasının ya da ne düşündüğünün hiçbir önemi yok.” Göksel’in bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırıp parmaklarının tersiyle onun yanağını okşadı. “Senden ve seninle yaptığım her şeyden çok hoşlanıyorum, beni ilgilendiren tek şey bu.”

“Ha?”

Göksel birkaç saniye şaşkınca ona baktıktan sonra gülümsedi, Gökhan da gülümsedi.

“Benden hoşlandığını söyledin,” dedi Göksel.

“Çok hoşlandığımı söyledim,” diye düzeltti Gökhan. “Dövme yaptırdığım gün de hoşuma gittiğini söylemiştim.”

“Evet ama bu daha farklı, bana itirafta bulundun resmen.”

“Senden çok hoşlanıyor olmamdan çok hoşlanmış gibisin.”

“Bak, yine söyledin.”

“Senden çok hoşlanıyorum,” diye tekrar etti Gökhan. “Üç oldu ve emin ol, bunu söylemeye devam edebilirim.”

Göksel güldüğünde Gökhan elini çenesine yaslayıp karşısındaki güzel yüze baktı. Göksel’in beyaz dişleri yüzünü süslüyordu, kaşlarının ucu güldüğü için biraz aşağı düşmüştü; masmavi gözleri kısılmış ve çevresi kırışmıştı, yanakları da normalden daha kırmızıydı.

“Bana bir sürü güzel şey söyledin,” dedi Göksel. “Ama bu en güzeliydi.”

“En güzel deniz: / henüz gidilmemiş olandır,” dedi Gökhan, Nâzım Hikmet’in şiirini okumaya başlayarak. “En güzel çocuk: / henüz büyümedi. / En güzel günlerimiz: / henüz yaşamadıklarımız. / Ve sana söylemek istediğim en güzel söz: / henüz söylememiş olduğum sözdür.” (Nâzım Hikmet, 24 Eylül 1945)

“Nâzım Hikmet,” dedi Göksel gülümseyerek. “Güzel bir cevap oldu, biraz da romantik. Şiir sevdiğini bilmezdim.”

“Çok severim,” diye cevap verdi Gökhan. “Özellikle Nâzım’a bayılırım. Bir kadının gözlerinin içine bakarak Nâzım’ın satırlarını okumanın nasıl bir duygu olacağını düşünürdüm, bu akşam sayende cevabımı aldım.”

“Nasıl bir duyguymuş?”

“Eşsiz bir duygu, gerçekten öyle. Hayatımda ilk defa bir kadına şiir söyledim, güzel bir duygu ama bunu bu kadar basit tarif etmek haksızlık olur; bu yüzden eşsiz diyorum.”

“Göründüğünden çok daha romantik ve ince bir delikanlısın Gökhan Uygur.”

“İçimdeki romantik ve ince tarafı ortaya çıkaran bir kadınsın Göksel Dinçer.”

“O zaman bize,” dedi Göksel kupasını kaldırarak. “Şampanya ya da şarap olsa daha uygun olurdu ama elimizdekiyle yetineceğiz.”

Gökhan da gülerek kendi kupasını kaldırdı. “Bize,” dedi. “Pişti Lakaplılar’a.”

“Unutmamışsın.”

“Asla.”

İkisi de gülümseyerek kahvelerinden büyük birer yudum içtiler.

“Seninle oturmayı çok seviyorum ama bu kadar ara yeter,” dedi Gökhan. “Yeniden sahneye çıkmalıyım. Sen keyfine bak, canın bir şeyler isterse sipariş etmekten çekinme lütfen. Seni en iyi şekilde ağırladığımı bilmek istiyorum.”

“Zaten en iyi şekilde ağırlıyorsun, teşekkür ederim.”

“Her zaman.”

Kahvesini bitiren Gökhan yeniden sahneye çıktı. Gitarını kucağına yerleştiren genç adam moladan sonraki ilk şarkısını çalmaya başladı. Hayatta olan müzisyenler arasından favorisi olan Batuhan Mutlugil’in çıkardığı solo albümünden Sürgün adlı şarkıyı söyleyecekti. Gökhan, Batuhan’ın şarkı sözlerini oldum olası çok sevmişti fakat bu şarkının yeri çok ama çok ayrıydı.

Gökhan şarkının ilk kıtasını söylerken Göksel dikkatle onu dinledi. Şarkıyı ilk kez duyuyordu ama şarkıyı sevmişti ve Gökhan’ın duygu dolu yorumundan çok etkilenmişti. Bu şarkının da genç adam için çok şey ifade eden parçalardan biri olduğunu hemen anladı.

“Bir ben sürgün, her nefeste sancı,” diye şarkının nakaratına girdi Gökhan. “Allah’ım yok hâlim yaman, her yer karanlık / Bir ben sürgün, her nefeste sancı.” Derin bir nefes alan genç adam karşı masadaki Göksel’e baktı. “Bağlasan durmam bu yerde, ben bir yabancı.”

Başını eğip şarkının müzikli kısmını çaldı. Şarkı başından sonuna kadar aynı yavaş tempoda ilerliyor, insana huzur veriyordu. Orijinal parçada Mutlugil elektro gitar çalsa da akustik gitar yorumu da şarkının dinlemesi keyifli olan farklı bir versiyondu.

Gökhan ikinci kıtadan sonra yeniden nakarata girdiğinde Göksel onun yine videosunu çekti. Genç adamın olağanüstü gitar performansı, yumuşacık bir sesle yaptığı güzel yorumu ve şarkının ruhuna uygun olarak takındığı hüzünlü yüz ifadesi kesinlikle kaydedilmeye değerdi.

Gökhan parçayı bitirdiğinde Göksel onu alkışladı. Genç müzisyen ona bir reverans yaptıktan sonra diğer şarkıya geçti. Tanıdık müziği duyan Göksel gülümsedi. Sıradaki şarkı Bodrum Gecesi Yüzünden’di.

“Hiç şarkı yazamadım,” diye nakarata giren Gökhan’a Göksel eşlik ediyordu. “Bodrum gecesi yüzünden / Zaman sanki geçmemiş gibi / Neden?”

Gökhan gitarı gülerek çaldı. Bu parça da normalde bu akşamın çalma listesinde yoktu fakat Göksel buraya geldiği için çalmak istemişti. Genç kadının gülümseyerek kendisini izlemesi ve eşlik etmesi bunun ne kadar iyi bir karar olduğunun kanıtıydı.

“Çok yalnızdım / Kimselerle konuşmadım,” derken yeniden Göksel’e baktı ve genç kadını kendisini izlerken buldu. Göksel şarkının devamını onunla beraber söyledi: “Bodrum geceleri / Senden güzel değildi.”

Gökhan şarkının solosunu çalarken durmadan sırıttı, onun sırıttığını gören Göksel de gülümseyip durdu. Gökhan’ın kendisine hissettirdiği her şeyi seviyordu.

22.30’a kadar onlarca şarkı söyleyen Gökhan için bir cumartesi akşamı daha bitmek üzereydi. Şişenin dibindeki suyu kafasına diken genç müzisyen doğruldu, gitarını düzeltti ve mikrofona yaklaştı.

“Artık akşamın sonuna geldik,” dedi. Sesi biraz yorulmuştu ama idare ediyordu. “Bu akşamın son şarkısı Yaşlı Amca’dan Hoş.”

Göksel’le göz göze gelen genç adam ona göz kırptıktan sonra şarkıya girdi. Şarkının giriş müziğini çalarken yerinde yavaşça sallandı, onu dinleyen Göksel de başını yavaşça hareket ettiriyordu. Genç kadın bu grubu severek dinliyordu ve bu şarkıları da sevdiği parçalardan bir tanesiydi.

“Sen ne kadar hoş olduğunun farkında mısın?” diye şarkıya giren Gökhan bu satırı Göksel’e bakarak söyledi. “Işık olsun ya da loş.” Gökhan başını sol omzuna doğru eğip kaşlarını kaldırdığında Göksel gülümsedi. “Ben ne kadar boş konuşsam / Pür dikkat dinliyorsun / Niye böyle oluyor yazdığımda yükseliyor.”

Gökhan nakarata girdiğinde Göksel de ona eşlik etti.

“Bence sen kimseye söyleme, söyleme / Ben söylerim, ben söylerim.”

Gökhan kısa gitar kısmını çalarken sadece dudaklarını oynatarak, “Ben söyledim,” dedi. “Sen?”

Onun ne dediğini anlayan Göksel eliyle ağzına hayali bir fermuar çekti.

“Darmadağınsın beni bu kadar anlayamazsın / Saçma sapan cümlelerin sende bir anlamı var.” Gökhan bu kısmı söyledikten sonra gülümsedi. “Duyuyor musun ne güzel geldiğini / Özgürüz diye / Doğru zamanda / Doğru kişi / Sen misin?”

Orijinal şarkıda vokalist sen ve misin arasında biraz duraklıyor ve misin kelimesini sonunu uzatarak söylüyordu. Gökhan da sen kelimesini Göksel’e bakarak söyledi, ardından kaşlarını kaldırıp misin dedi ve gözlerini kapatarak kelimeyi uzattı. Genç müzisyen nakaratı söylerken Göksel ona yine eşlik etti, oturduğu yerde yavaşça sallanarak dans eden genç kadını Gökhan gülümseyerek izledi.

Bir gün onunla kesinlikle dans etmeliydi.

Gökhan her ne kadar sesi yorulmuş olsa da şarkının sonunda güzel bir performans sergiledi ve şarkıyı boğazını sıkıp sesini kirleterek ve bağırarak kapattı. Göksel ve birkaç müşteri onu alkışladı.

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan öne eğilip onları selamlayarak. “Bugünlük benden bu kadar. Hepinize iyi akşamlar.” Mikrofon ayağını kenara koyup Göksel’e baktı. “İki dakika burayı toparlayayım, yanına geleceğim.”

“Yardım lazım mı?” diye sordu Göksel.

“Teşekkür ederim ama ben hallederim.”

Gökhan gitarını çantasına koydu, tabureyle mikrofon ayağını sahnenin en arka kısmına yerleştirdi; boş su şişesini çöpe attı ve çantasını alarak sahneden indi.

“Mükemmel bir performanstı,” dedi Göksel, genç adam karşısına oturduğunda. “Eline, ağzına, yüreğine sağlık. Çektiğim tüm fotoğraf ve videoların linklerini de gönderdim.”

“Teşekkür ederim, beğenmene çok sevindim.”

“Şimdi ne yapalım? Yorulduysan biraz dinlen istersen.”

“Yo, yorgun değilim ama buradan kalktıktan sonra eve gideceksen kafe kapanana kadar oturabiliriz.”

Göksel güldü. “Hayır, gitmeyeceğim. Daha buradayım.”

“Oh, iyi o zaman. Ne yapmak istersin? Sana uyarım.”

“Biraz deniz havası alabiliriz,” dedi Göksel yumruğunu çenesine yaslayarak. “Mesela Moda’ya inebiliriz, hatırlıyorsan bunun muhabbetini yapmıştık; sana dondurma ısmarlarım.”

“Hatırlıyorum,” dedi Gökhan başını sallayıp. “Güzel bir plan, hadi yapalım.”

“O zaman istikamet Moda Sahili.”

İkili ayaklandı. Gökhan, Göksel’in hediyelerini gitar çantasının ön gözüne koydu ve çantayı sağ omzuna taktı; Göksel de kendi beyaz çantasını omzuna astı. Gökhan kasada hesabı öderken ikilinin yanına Doğuş geldi.

“Gidiyor musunuz?” diye sordu genç adam.

“Aynen,” dedi Gökhan. “Bugünlük bu kadar. Haftaya görüşürüz.”

İki arkadaş tokalaştı.

“Seni de yine bekleriz Göksel,” dedi Doğuş. “Tanıştığıma memnun oldum.”

Doğuş ona elini uzatınca Göksel onunla tokalaştı.

“Ben de memnun oldum,” dedi genç kadın. “Gökhan burada sahne alıyor, yani yine mutlaka uğrarım. Kendine iyi bak.”

“Sen de kendine iyi bak. Görüşmek üzere.”

Göksel ve Gökhan onunla vedalaştıktan sonra kafeden ayrıldılar.

“Yürüyelim mi?” diye sordu Gökhan. “Yakın zaten.”

Göksel araba anahtarını gösterdi. “Daha iyi bir fikrim var.”

“Arabayla mı geldin? Tamam o zaman.”

“Üç haftalık muhteşem Muğla tatilinden sonra İstanbul’un cumartesi toplu taşıma yoğunluğunu çekmeyi hiç istemedim. Araba hemen şurada.”

Beraber biraz ileride duran beyaz arabaya ilerlediler.

“Arabayı çıkarayım,” dedi Göksel. “Sen de ondan sonra binersin.”

Göksel arabaya binip arabayı çalıştırdı ve park ettiği duvar kenarından çıkardı. Biraz ileride bekleyen Gökhan’a doğru sürdü ve genç adamın önünde durup kapıyı içeriden açtı.

“Atla.”

Gökhan yolcu koltuğuna otururken kendi kendine güldü. “Şoför koltuğunda ayrı bir çekici oluyorsun,” dedi ona bakarak. “Atlaymış. Atladım.”

“Bu koltuğun ayrı bir büyüsü var, ondandır. Gitar çantanı arkaya bırakabilirsin, sonra emniyet kemerini takmayı unutma lütfen.”

Gökhan gitar çantasını arka koltuğa uzunlamasına koyduktan ve kemerini taktıktan sonra Göksel gaza bastı. Arabanın içinde Göksel’in parfümünün çiçeksi kokusu geziniyordu. Gökhan bu tatlı kokuyu içine çekip gülümsedi.

“Şarkı açsana,” dedi Gökhan. “Bu akşam biraz da senin sevdiğin parçaları dinleyelim.”

“Olur,” dedi Göksel. Telefonunu araca bağlayıp müzik dinlediği uygulamaya girdi. Bir süredir dinlerken Gökhan’ı düşündüğü bir şarkı vardı, onu açtı. “Dinleyelim.”

Radyonun ekranına bakan Gökhan ekranda Demi Lovato, Nightingale yazdığını gördü.

“Bülbül,” dedi genç adam Göksel’e bakarak. “Bülbül demekti değil mi?”

“Evet,” dedi Göksel ona kısa bir bakış atarak. “Güzel şarkıdır.”

Kısa bir piyano girişinden sonra Demi’nin sesi duyuldu. Şarkıyı dinlerken Gökhan’ın odak noktası şarkının sözleri oldu, şarkının adının bülbül olması genç adamın dikkatini çekmişti ve şarkıcı nakarata girince sözler tam da genç adamın beklediği yöne doğru evrildi.

Can you be my nightingale? (Bülbülüm olur musun?)

Sing to me, I know you’re there (Bana şarkı söyle, orada olduğunu biliyorum)

You could be my sanity (Akıl sağlığım olabilirsin)

Bring me peace (Bana huzur getir)

Sing me to sleep (Uykuya dalmam için bana şarkı söyle)

Say you’ll be my nightingale (Bülbülüm olacağını söyle)

Sözleri anlayan Gökhan gülümseyerek Göksel’e bakınca, genç kadının da gülümseyerek yola baktığını gördü.

“Güzel şarkıymış,” dedi Gökhan. “Sevdim.”

“Öyledir,” dedi Göksel ona kısa bir bakış atarak. “Demi’yi ve şarkılarını genel olarak severim, bu şarkısı da en sevdiklerimden biri.”

Beraber şarkıyı dinlediler. Trafik vardı fakat çok kötü de değildi, birazdan Moda Sahili’ne varmış olurlardı.

Bu şarkı bitince Göksel başka bir şarkı açtı. Ekrana bakan Gökhan Ed Sheeran’ın Photograph şarkısının çaldığını gördü.

“Adı fotoğraf olan bir şarkı dinlemek tam da senden beklenirdi,” dedi genç adam.

“Bu adamın bütün şarkılarını dinliyorum,” diye cevap verdi Göksel. “Çok sevdiğim bir müzisyendir, bu şarkısı da tahmin edeceğin üzere en sevdiğim şarkısıdır. Sözleri çok nahif, çok dokunaklı ve özel. Benim için bir şeyler ifade ediyor.”

“İnternetten sözlerine bakmamda bir sakınca olmaz değil mi?”

“Elbette olmaz.”

Gökhan kendi telefonundan bu şarkının sözlerini arattı, karşısına çıkan sözleri okuyan genç adamın yüzünde bir gülümseme oluştu ve her bir satırla bu gülümseme gittikçe genişleyerek bir gülüşe dönüştü. Ara sıra ona bakan Göksel’se başlarda gergin olsa da genç adamın gülümsediğini görünce rahatlayarak gülümsedi.

“Uzaklarda olduğumda beni nasıl öptüğünü hatırlayacağım,” diye dile getirdi Gökhan şarkının kapanışındaki satırları. “Telefondan şöyle fısıldadığını duyuyorum: ‘Eve dönmemi bekle.’”

Gökhan başını çevirip Göksel’e baktığında Göksel de ona döndü. Trafik tıkandığı için diğer araçlar gibi onların olduğu araç da duruyordu ve öndeki arabanın kırmızı far ışıkları yüzlerine vuruyordu.

“Tanıdık geldi,” diyen Gökhan gülümsüyordu. “Hatırladın mı?”

“Hiç unutmadım,” diye cevap verdi Göksel.

Gökhan gülerek başını koltuğun arkasına yasladı. “Ben de,” diye mırıldandı. Elini kaldırıp Göksel’in yanağında öptüğü yere dokundu ve başparmağıyla okşadı. “Bir an bile.”

Göksel başını onun eline doğru eğip yanağını avcuna bastırdı. Bu dokunuşta saf şefkat vardı, güven vardı, sevgi vardı. Hissedebileceği en güzel hislerin hepsi genç adamın parmaklarının ucundaydı.

Arkadaki aracın korna çalmasıyla bulundukları ana geri döndüler. Bakışlarını yola çeviren Göksel öndeki arabanın hareket ettiğini gördü.

“Zıkkımın kökü,” diye homurdandı Gökhan. “Ne acelen var kava-rdeşim?”

“Neyin neyin?” dedi Göksel gülerek. Aynı anda gaza basıp aracı hareket ettirdi.

“Bir an sinirlendim,” dedi Gökhan. “Biraz beklese ne olacak sanki? Hemen kornaya asılıyor.”

“Hakaret ettiğini duymadım da demem.”

“Benim gibi bir beyefendiyi bile çıldırtıyorlar işte. Yarım bıraktırılan anımıza sahilde devam edelim mi?”

“Bilmem, edelim mi?”

Göksel ona muzip bir bakış attığında Gökhan güldü.

“Sen yok musun sen?” diye mırıldandı. “Bunu sahilde konuşuruz.”

Şarkı bittikten sonra Göksel yeni bir şarkı açtı, bu seferki şarkı Türkçeydi ve Can Koç’un Çak Ateşi adlı parçasıydı.

Gökyüzünü Tutamam’ı söyleyen adam mı?” diye sordu Gökhan.

“Ta kendisi,” dedi Göksel. “O şarkısı çok popüler ama bence bu şarkısı çok daha güzel.”

“Dinleyelim bakalım.”

Şarkının kıta kısmı oldukça sakin olsa da nakaratla beraber şarkı bir anda hareketlendi.

“Seni arıyor bakışlarım,” diye kısık sesle şarkıyı söylemeye başladı Göksel. Onun sesini duyan Gökhan şaşırarak ona baktı. “Sana kaçıyor adımlarım / İçimi sarıyor merakı / Seni tanımanın / Seni tanımanın / Seni tanımalıyım.”

Göksel Gökhan’a baktığında genç adamın gülümseyerek kendisine baktığını gördü.

“İşte merak ettiğin sesim,” dedi. “Benden ancak karga olur fakat araba sürerken şarkı söylemeyi çok seviyorum.”

“Karga mı?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. “Bence o kadar da kötü bir sesin yok.”

“Sana göre.”

“Kendini bildi bileli şarkı söyleyen, on bir senedir gitar ve yedi senedir piyano çalan, müzik ve ses eğitimi konusunda neredeyse bir uzman kadar bilgili bir son sınıf konservatuvar öğrencisi olan bana göre evet, o kadar da kötü bir sesin yok.”

“Pekâlâ,” dedi gözlerini büyüten Göksel. “Böyle söyleyince hak verdim. Sen daha iyi bilirsin tabii.”

“Ha şöyle yahu.”

Trafiği atlatan ikili şarkının sonlarına doğru Moda Sahili’ne vardılar. Göksel arabayı sokakta boş bulduğu bir yere park ettiğinde araçtan indiler. Ağustosun başındaki gibi kavurucu bir sıcak olmasa da hava sıcak sayılırdı.

“Nasıl dondurma istersin?” diye sordu Göksel. “Dondurmacıdan da marketten de alabiliriz, sonra sahile oturup yeriz, ne dersin?”

“Dondurmacı uzakta kaldı,” dedi Gökhan. “Marketten alalım, sonra dediğin gibi sahile geçeriz.”

Yakınlardaki bir marketten dondurma aldıktan sonra sahile doğru yürümeye başladılar. Göksel, Gökhan’ın koluna girdiğinde genç adam gülümsedi.

“Alışırım bak,” dedi tepeden ona bakarak. “Sonra her yürüdüğümüzde koluma girmeni isterim.”

“Girerim ben de,” dedi Göksel de ona bakarak.

“Söz ağızdan bir kere çıkar, artık her yürüdüğümüzde koluma gireceksin.”

“Tamam, anlaştık.”

Gülüşerek sahile indiler. Sahil çoğu zaman olduğu gibi kalabalıktı.

“Kayalıklara oturalım mı?” diye sordu Göksel. “Manzarayı izleriz.”

“Manzarayı izleriz,” diye onayladı onun yüzüne bakan Gökhan. Gülümsedi. “Oturalım.”

Kayalıklara çıkan ikili ortadaki yüksek bir kayalığa yan yana oturdu. Göksel ayaklarını daha aşağıda olan kayalığa koyup eteğini düzeltti.

“Hadi dondurmaları yiyelim,” dedi Göksel. “Erimesinler.”

Gökhan poşetten iki dondurmayı çıkarıp birini Göksel’e uzattı. “Dondurma için teşekkür ederim,” dedi. “Kesene bereket.”

“Afiyet olsun.” Dondurma paketini açan Göksel dondurmasından ilk ısırığı alırken karşı yakanın ışıl ışıl manzarasına baktı. “Fatih,” dedi çenesiyle karşıyı göstererek. “Buradan güzel görünüyor.”

“İçindeyken güzel gelmiyor mu?”

“Pek sayılmaz.”

“Mezun olduktan sonra taşınmayı düşünür müsün? Başka bir şehre?”

“Taşınmayı isterim,” dedi Göksel ona bakarak. “Ama bunun en azından yakın zamanda olacağını sanmıyorum. İstanbul iş fırsatlarının diğer şehirlere göre çok olduğu bir şehir, en azından birkaç sene burada durup tecrübe edinmeye ve sektörü tanımaya ihtiyacım var.”

“İstanbul’dan taşınacak olsan nereye gitmek isterdin?”

“Küçük bir sahil kasabası olabilir, mesela dedemlerin yaşadığı gibi bir yer. Az insan, çok huzur. Makinelerim bana yeterdi,  düzenlemeler için bir de bilgisayarım tabii.”

“Kulağa çok huzurlu geliyor,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Öyle bir yerde yaşamayı ben de isterdim. Enstrümanlarım, müzik yapmak için gerekli diğer ekipmanlarım ve bir de köpeğim bana yeterdi.”

“Köpek mi?” diyen Göksel şaşırmıştı.

“Bir köpek sahiplenmeyi çok istiyorum. Şartlar el verdiğinde hemen bir tane sahipleneceğim.”

“İşte bu benim için yeni bir bilgi, daha önce hiç bahsetmemiştin.”

“Konusu açılmamıştı ama köpekleri çok severim, çok akıllı ve inanılmaz sevimli canlılar.”

“Hayvanlar genel olarak çok tatlı canlılar.”

“Kesinlikle. Sen hayvan sahiplenmeyi hiç düşündün mü?”

“Açıkçası hayır, çok büyük bir sorumluluk olduğunu biliyorum ve bu sorumluluğu almaya cesaret edemedim. Şu an ailemle yaşıyorum zaten ve şartlar el vermedi diyelim. Annemin kedilere alerjisi var, apartman dairesinde yaşadığımız için ve hiçbirimizin köpekle ilgilenecek kadar vakti olmadığından köpek de bakamayız, kuş da tuvalet meselesi ve ses yüzünden annemin en başından beri karşı çıktığı bir hayvan.”

“Evet, gerçekten çok büyük bir sorumluluk ama ben o sorumluluğu alabileceğimi düşünüyorum. Köpek konusunda da haklısın, kedi gibi evde takılmayı seven hayvanlar olmadığı için dışarı çıkarmak ve ilgilenmek gerek.”

“Öyle. Belki ileride ben de kendi evime çıktığımda bir kedi sahiplenirim.”

“Sarman mı?”

Göksel güldü. “Olabilir, iki sarı evde gezeriz.”

“Güzel olurdu,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Adını da Güneş koyardın belki.”

“Hım,” dedi Göksel kelimenin sonunu uzatarak. “İyi fikirmiş, senin deyişinle hem göksel bir isim hem de benim adım gibi g ile başlıyor. Bir sarman sahiplenirsem bunu düşüneceğim.”

“Gelecekteki olası sarman kedinin isim babası olabilirim. Adını lütfen Güneş koy.”

“Tamam, eğer bir gün sarman bir kedim olursa adını Güneş koyacağım.”

“İşte bu be! O zaman isim babası olduğum kedini sevmeye gelebilirim değil mi?”

“Bunu bana değil de gelecekteki olası kedime sorman gerekir,  malum kediler kendilerini herkese sevdirmezler.”

“Bence bana kendini sevdirir, sonuçta isim babası olacağım; sevdirmek zorunda.”

Göksel gülerek onun burnunun ucuna işaret parmağıyla dokundu. “Çok tatlısın,” dedi genç adamın gözlerinin içine bakarak. “Sadece olasılıklar hakkında bile çok heveslisin.”

“Seninle gelecekten bahsetmek çok hoşuma gitti,” dedi Gökhan. Başını kaldırdığında burnu Göksel’in parmağından ayrıldı ve dudaklarını genç kadının havadaki parmağına bastırıp onun parmağını öptü. “Sadece bir his ama bundan uzun yıllar sonra bile yan yana olacağımıza inanıyorum.”

“Bunu ister misin?” diye mırıldandı Göksel.

“Bir de soruyor musun? Elbette isterim, hem de çok isterim.”

Göksel ona uzanıp genç adamın kulağının yanına küçük bir öpücük kondurdu. “Ben de isterim,” diye fısıldadı. “Hem de çok isterim.”

Geri çekildiğinde Gökhan’ın güldüğünü gördü. Ona bir gülümseme gönderdikten sonra dondurmasından bir ısırık daha aldı.

“Sen de seninkini ye,” dedi genç kadın. “Eriyor bak.”

Göksel başını Gökhan’ın omzuna yasladı. Bir süre sessizce dondurmalarını yediler, manzarayı izlediler. Deniz karanlığa gömülmüş olsa da Avrupa Yakası ışıl ışıldı ve şehrin ışıklarını izlemek iki gencin de hoşuna gidiyordu.

“Şu an o kadar huzurluyum ki,” dedi dondurmasını bitiren Gökhan. “Deniz kenarları beni oldum olası yatıştırmıştır; şimdi bir de karşımda ışıl ışıl İstanbul manzarası duruyor, solumda sen varsın.”

“Ben de çok huzurluyum,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok da mutluyum.”

Gökhan sol eliyle Göksel’in boşta duran sağ eline dokundu. Bakışlarını bacağının üstündeki ellere çeviren Göksel, genç adamın çekingen parmaklarının kendi parmaklarına dokunmasını seyretti. Gökhan’ın eli kendi elinin üzerine tamamen kapandığında elini avucu yukarı gelecek şekilde çevirdi, parmaklarını genç adamın parmaklarının arasından geçirdiğinde Gökhan da ona uyum sağladı ve ikili el ele tutuştu.

Gökhan bir şey söylemeyince Göksel de konuşmadı ve dondurmasını yemeye devam etti ama artık bakışları şehir manzarasında değil de iç içe geçen ellerindeydi. Gökhan başparmağıyla onun elini okşuyordu. Genç adamın hareketleri sanki çok değerli bir şeye dokunuyormuş gibi tüy gibi hafif ve pamuk gibi yumuşacıktı.

Göksel, Gökhan için çok değerliydi ve genç adam bunu henüz dillendirmemiş olsa da Göksel bunu biliyordu. Bazı şeylerin bilinmesi için illa söylenmesi gerekmezdi, insan bazen hissederdi.

Dondurmasını bitiren Göksel başını Gökhan’ın omzundan kaldırdığında genç adam ona döndü. Yüzlerinin birbirine ne kadar yakın olduğunu fark ettiğinde irkildi ama hemen sonrasında bir gülümseme dudaklarında yuva yaptı.

“Aramızdaki mesafe azaldıkça,” dedi Gökhan. “Güzelliğin artıyor. Yakından çok daha güzelsin.”

Göksel güldüğünde beyaz dişleri ortaya çıktı, elmacık kemikleri belirginleşti ve kısılan gözlerinin etrafı kırıştı.

“Al işte,” dedi bakışları derinleşen Gökhan. “Yüzünde çiçek gibi açan gülüşün benim de kalbimde çiçekler açtırıyor.”

“Bazı şeyler telefonda eksik anlatılır derken bunları mı kastettin?” diye sordu Göksel. “Çünkü şimdi karşındayım ve hiç de eksik anlatmıyorsun, üstelik bunu sadece sözlerinle yapmıyorsun.”

“Başka neyle yapıyorum?”

“Bence cevabını biliyorsun.”

“Sen de cevabını bildiğin bir soru sordun.”

Göksel afalladığında Gökhan ona kaşlarını kaldırıp gözlerini de biraz açarak baktı.

“O hâlde ödeşmiş sayılır mıyız?” diye sordu Göksel az sonra.

“Bence sayılırız,” dedi Gökhan.

“Söylediğin şey çok tatlıydı,” dedi Göksel gülümseyerek. “Senin bu tatlı sözlerin de benim kalbimde çiçekler açtırıyor, karnımda kelebekler uçuşturuyor.”

Göksel sol elini kaldırıp Gökhan’ın yanağına dokunduğunda genç adam bir anlığına gözlerini kapattı. Parmaklarını onun yanağında kaydıran Göksel parmak uçlarıyla onun çenesine dokunurken avcunu da yanağına yasladı ve başparmağını elmacık kemiğinin üzerine bastırdı. Genç kadın onun yanağını okşamaya başladığında Gökhan benzersiz bir huzur duygusu hissetti. Hayatı boyunca pek çok şehirde bulunup pek çok evde yaşamıştı fakat bir insanın da ev olabileceğini, yuva gibi hissettirebileceğini ona Göksel öğretmişti.

“Hesabımın biyografisinde yazan cümleyi hatırlıyorsundur belki,” dedi Göksel onun gözlerinin içine bakarak. “‘Dünya, kadrajımıza yansıdığı kadardır.’ yazıyor. Bana ait bir cümle, hesabımın adından yola çıkarak yazmıştım ve yaptığım işi çok iyi yansıttığını düşünüyorum.”

“Hatırlıyorum elbette,” dedi Gökhan. “Hoş bir cümle, anlamlı.”

“Bu cümleyi yazarken bir şeyi bilmiyordum,” dedi Göksel. Vücudunu Gökhan’a doğru biraz çevirdi. “Kadrajıma yansıyan bir yabancının benim için dünyalar kadar anlam ifade edeceğini bilmiyordum.”

Gökhan’ın dudakları araladığında Göksel onun bir şey söyleyeceğini sandı ama genç adamın dudakları bir şey söylemek için aralanmamıştı, bunun nedeni duydukları karşısında yaşadığı şaşkınlıktı.

“Gökhan,” diye onun adını zikretti Göksel. “Dünya gerçekten de kadrajıma yansıdığı kadarmış ve sen benim kadrajıma yansıyan en güzel şeysin. Sen benim kadrajımdaki en güzel dünyasın.”

Gökhan’ın gözleri her zamankinden daha çok parlıyordu. Genç adam heyecanlı ve mutluydu, kalbi küt küt atıyordu ve bakışları tüm bu hisleri açıkça gösteriyordu. Duyduğu şeyler bu kahverengi gözlere baharı getirmişti, bu kahverengi gözleri yemyeşil çayırlara çevirmişti.

“Seni seviyorum,” dedi Gökhan. Verecek daha iyi bir cevabı yoktu. “Senin kadrajına yansımak hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biri. Seni seviyorum.”

“Ben de,” diye fısıldadı Göksel. Daha yüksek sesle devam etti: “Seni seviyorum.”

Aynı anda birbirlerine uzandılar. Gözleri son bir kez buluştu, hemen ardından dudakları birleşti ve ikisi de gözlerini kapattı. Masum bir ilk öpüşme oldu; ufak bir buse, küçük ve kısa bir temas.

Göksel biraz geri çekildiğinde Gökhan açılan arayı hemen kapattı ve onu yeniden öptü. Gökhan dudaklarını hareket ettirdiğinde Göksel de ona uyum sağladı ve dudakları birbirine karışan ikili öpüşmeye başladı. Gökhan genç kadının elini bırakıp, sol eliyle onun belini kavrarken sağ eliyle de onun elini yeniden tuttu. Göksel’i daha yakınına çekti, onun bedeninin sıcaklığını hissedecek kadar yakınına çekti. Göksel’in dudaklarında şefkatin, sevginin ve heyecanın tadı vardı; Gökhan kendi dudaklarında da bu tadın olduğunu biliyordu.

Birkaç saniye boyunca öpüştükten sonra onları durduran şey Göksel’in Gökhan’ın dudaklarına bıraktığı öpücük oldu. Bu bir öpüşmenin son temas anıydı ve ikisi de bunu biliyordu. Gökhan kendini biraz geri çekip gözlerini açtığında Göksel de ondan birazcık uzaklaşıp gözlerini araladı. Genç kadın karşısındaki ıslak pembe dudaklara baktıktan sonra gözlerini kaldırıp Gökhan’ın kahverengi gözlerini buldu. Göz göze geldiklerinde ikisinin de yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“Hafızanın güzel bir galeri olduğunu ve orada hiçbir karenin eskimediğini söylemiştin,” dedi Gökhan. “Şu an benim için hiçbir zaman eskimeyecek, bundan onlarca yıl sonra bile şu anki gibi taze olacak. Benim galerimin en güzel fotoğrafı sensin.”

Göksel’in dudakları araladığında dişleri göründü. Gülerek onun yüzüne bakan genç kadın alnını onun alnına yasladı. “Şu an neyi fark ettim biliyor musun?” diye sordu.

“Neyi fark ettin?”

“Deniz kenarındayız. Dalgalar kayalıklara çarpıyor, tuz kokusu havada geziniyor. Bu sana da tanıdık geldi mi?”

Kendini geri çekip gözlerini açan Göksel, Gökhan’ın gülümsediğini gördü.

“Dalgalarla demlenirdik / Tuz kokardı şarkılar,” diye dile getirdi Gökhan o meşhur şarkının sözlerini. “Bu şarkı gerçek anlamda her şeyin başlangıcı, öyle değil mi?”

“Öyle,” diye onayladı Göksel. “Dalgalarla demlenen ve tuz kokan öykümüzün şarkısı.”

“Öykümüz,” dedi Gökhan aitlik ekine vurgu yaparak. “Bizim öykümüz. Biz olduk değil mi? Sen ve ben değil, biz.”

“Biz olduk,” dedi Göksel başını sallayarak. “Sen ve ben nasıl desem, artık beraberiz. Beraberiz değil mi?”

Gökhan gülerek onun yanağını okşadı. “Beraberiz,” diye onayladı. “Birbirini seven ve şu andan itibaren beraber olan iki insanız.”

Gülümseyen Göksel onun omzuna başını yasladı, Gökhan da sol kolunu onun beline sarıp yumuşak hareketlerle onun belini okşamaya başladı.

“Demek kadrajındaki en güzel dünyayım,” dedi Gökhan biraz sonra. Gülümsedi. “Bu, yirmi bir yıllık hayatımda duyduğum en güzel cümleydi ve daha da iyisi benim için söylendi.”

Göksel gözlerini kaldırıp ona baktığında Gökhan da başını eğerek genç kadına baktı.

“Sahnedeyken gözlerimin içine bakarak En Güzel Şarkım’ı söylerken ben de aynı şeyleri hissettim,” dedi Göksel. “Söylediğin en güzel şarkı, çaldığın en güzel gitar olduğumu söyledin.”

“Çünkü öylesin,” dedi Gökhan. Sağ elini kaldırıp onun yanağına dokundu. “Gök Yüzlü.” Başparmağı genç kadının yanağını okşuyordu. “Benim gökyüzüm senin yüzün.”

“İşte bu da benim yaklaşık yirmi iki yıllık hayatımda duyduğum en güzel cümle.”

Gökhan dudaklarını onun alnına bastırdığında Göksel gözlerini huzurla kapattı.

“Fotoğraf çekelim,” dedi Gökhan. “Bugünden hatıra kalsın.”

“Çekelim,” dedi Göksel. Kucağındaki çantasına ulaşmak için başını Gökhan’ın omzundan kaldırdı. Çantasından telefonunu çıkardı. “Saat on biri çeyrek geçiyor,” dedi şaşırarak. “Zaman ne çabuk geçmiş. Benimkiler birazdan ya mesaj atar ya da ararlar.”

“Birazdan kalkarız biz de,” dedi Gökhan anlayışla. “Daha karşıya geçeceksin zaten, yolun uzun.”

“Bir şey olmaz, yanında biraz daha durmak istiyorum.” Göksel kamerayı açıp telefonunu kaldırdı ve ikisini kadraja aldı. Genç kadın başını yine Gökhan’ın omzuna yasladı. “Çift olarak ilk fotoğrafımız olacak, gülümse.”

“Biraz daha yaklaş,” dedi Gökhan. “Kafan kafama değsin.”

Göksel onun dediğini yapıp genç adama yaklaştı ve sağ şakağını onun sol çenesine yasladı.

“Ben çekeyim,” diyen Gökhan telefona uzandı. “Senden iyi çekeceğimi asla ima etmiyorum ama boyumun ve kolumun uzun olmasının avantajından faydalanayım diyeyim.”

“Faydalan bakalım,” dedi Göksel telefonu ona vererek.

İki fotoğraf çektiler. İlkinde ikisinin de yüzünde sevimli bir gülümseme vardı, ikincisinde Gökhan güldü ve o gülünce Göksel de dişlerini biraz gösterip gülümseyerek poz verdi.

“Çok güzeliz,” dedi çektiği fotoğraflara bakan Gökhan. “Sen zaten çok güzelsin de benim yanımda ayrı bir güzelsin. Çok yakışıyoruz.”

“Diyene bak,” dedi Göksel. “Sen de çok güzelsin ve bence de yakışıyoruz.”

“Tam tipinim değil mi? Benimle sevgili olurdun.”

Göksel gülerek omzuyla onun omzuna vurduğunda Gökhan sırıttı. Bu esnada Göksel’in telefonu çalmaya başladı ve ekranda “Babacığım” yazısı belirdi. Göksel kelimenin sonuna bir de sarı kalp eklemişti.

“Beklenen çağrı geldi,” diyen Gökhan telefonu sahibine uzattı.

“Biraz müsaadeni isteyeceğim,” dedi Göksel telefonu alıp ayağa kalkarak. “Hemen dönerim.”

“Seni merak etmişlerdir, rahatça konuşmana bak.”

Göksel birkaç adım attıktan sonra babasının çağrısını yanıtladı. Bu esnada Gökhan’ın bakışları kendisinden uzaklaşan genç kadındaydı. Onu baştan aşağı süzdü. Üç haftalık tatilde Göksel’in kilo verdiği anlaşılıyordu, genç kadının bacakları biraz incelmiş ve karnı da biraz düzleşmişti; beline tam oturan ve eteği de dizlerinin bir karış üstünde biten elbisesi vücudundaki bu değişimleri belli ediyordu.

“Efendim?” diye açtı telefonu Göksel.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Engin.

“Moda’dayız, Gökhan’la sahilde oturuyoruz.”

“Oraya ne zaman geçtiniz?”

“Gökhan’ın performansı bittikten sonra. Daha yeni geldik sayılır, biraz deniz havası alıp dondurma yiyelim dedik. Siz ne yapıyorsunuz?”

“Biz de annenle oturduk, dizi izledik. Saat geç olunca ne yaptığını merak ettik, ben de arayıp sorayım dedim. Ne zaman dönmeyi düşünüyorsun?”

“Çok durmam, biraz sonra kalkarız ve ben de yola çıkarım. Her halükarda gece yarısından sonra evde olurum.”

“Uzun zamandır görüşmediğiniz için laf etmeyeceğim ama 1 olmadan evde olmaya çalış, olur mu? Artık İstanbul’dasın, ne zaman isterseniz görüşürsünüz nasıl olsa.”

“Tamam, 1’den önce evde olurum. Siz beni beklemeyin, yatın uyuyun; geldiğimi duyarsınız zaten.”

“Duyarız tabii, daha o kadar yaşlanmadık küçük hanım.”

“O anlamda demedim.”

“Biliyorum ama seninle uğraşmayı seviyorum. Sahilde binbir türlü insan vardır şimdi, dikkatli olun. Buçuktan önce kalkmaya çalış, anca gelirsin zaten.”

“Tamam, birazdan kalkarız. Başka diyeceğin şey var mı?”

“Dediğim gibi kendine dikkat et ve trafikte de dikkatli ol, evde görüşürüz güzelim.”

“Görüşürüz. Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum güzel kızım benim.”

“Öptüm.”

Göksel telefonu kapattıktan sonra kendi kendine gülümsedi, ardından arkasını dönüp Gökhan’a doğru yürüdü. Onun geldiğini fark eden Gökhan bakışlarını manzaradan alıp Göksel’e çevirdi ve kendisine yaklaşan genç kadını seyretti.

“Neden öyle baktın?” diye sordu Göksel, yeniden onun yanına oturduğunda.

“Çok güzelsin de ondan,” diye yanıtladı Gökhan. “Gözlerimi senden alamıyorum.”

“Öyle mi?”

“Öyle.” Gökhan uzanıp onun yanağını öptü. “Baban eve dön mü diyor?”

“Evet, buçuktan önce kalkıp yola çıkmamı ve 1’den önce evde olmamı istedi. Biraz daha vaktimiz var.”

“Babanın sözünü dinleriz, benim yüzümden azar işitmeni istemem.”

“Çok tatlısın ama azar işitmem, beni hiç azarlamazlar. İstediğim şeyleri yapmamı onlar da istiyor, sadece birkaç konuda hassaslar ve ben de onların hassaslıklarına dikkat ediyorum. Dışarıdayken onlara haber vermek, çok dikkatli olmak ve eve çok geç dönmemek bunlardan birkaçı.”

“Ailen olarak seni merak ediyorlardır elbette,” dedi Gökhan tebessüm ederek. “Bu akşam da hassas oldukları konulara dikkat edelim de tatsızlık çıkmasın.”

“Çıkmaz,” dedi Göksel ona yaklaşarak. “Endişelenmene gerek yok. Sahilin tadını çıkaralım.”

“Biraz yürüyelim mi?”

“Olur, yürüyelim.”

Çift ayaklanıp kayalıklardan yürüyüş yoluna indi. Göksel elbisesinin eteğini düzeltip çantasını da omzuna taktı.

“Gidebiliriz,” dedi Gökhan’a bakıp. “Ne tarafa yürüyelim?”

“İleri doğru yürürüz,” dedi Gökhan. Ona elini uzattı. “Dakikalar önce yaptığımız yürürken kol kola girme anlaşmasını el ele tutuşmaya çevirelim mi?”

“Çevirelim,” dedi Göksel gülümseyerek ve onun elini tuttu. “Hadi gidelim.”

El ele tutuşan çift sahil yolunda batıya doğru yürümeye başladı. Göksel iç içe gelen ellerine baktıktan sonra Gökhan’ın sol profiline baktı. Onu ilk kez gördüğü akşam da onun çekici olduğunu düşünmüş, onun müzisyenliğinden etkilenmişti ve o akşamın üzerinden geçen üç ayın ardından şimdi ona bakarken hissettiği her şey daha yoğundu.

Onu seviyordu.

Ve daha güzeli hisleri karşılıklıydı.

“Benimle sevgili olarak iyi bir karar verip vermediğini mi düşünüyorsun?” diye sordu ona yandan bir bakış atan Gökhan. “Yol yakınken vazgeçmeyi düşünmüyorsundur umarım.”

“Hayır,” dedi Göksel hemen. “Elbette hayır. Sadece seni ilk kez gördüğüm akşamı ve bu akşamı düşünüyordum.”

“Biraz açmak ister misin?”

“Seni ilk kez gördüğümde de seni çekici bulmuştum ve müzisyenliğinden çok etkilenmiştim,” diye itiraf etti Göksel. “Şimdiyse senin elini tutuyorum ve seni şarkıları gözlerimin içine bakarak söylerken izliyorum.”

Gökhan güldüğünde düzgün dişleri ortaya çıktı. “Seni görür görmez senden etkilenmiştim,” diye itiraf etti o da. “‘Bu kadını tanımalıyım!’ demiştim. Seni tanımıyordum ama benim için farklı olacağını hissetmiştim. Doğru kişi hayatınıza girince bunu hissedersiniz, derler. Doğruymuş gerçekten, hissediyormuşuz.”

“Doğru kişi olduğumu mu düşünüyorsun?” dedi Göksel sırıtarak.

“Düşünmüyorum,” dedi Gökhan ona bakarak. “Doğru kişi olduğunu biliyorum.”

Göksel ona uzanıp genç adamın yanağını öptüğünde Gökhan gülümsedi.

“Buradan yukarı dönelim,” dedi Gökhan. “Arabayı da o tarafa park ettin zaten.”

“Dönelim,” dedi Göksel. “Burası çok kalabalık, yürünmüyor bile.”

“Moda’da tipik bir cumartesi akşamı.”

Sahil yolundan yukarıdaki yola çıktılar. Burada da hareketlilik devam ediyordu ama sahil kadar yoğunluk yoktu. Göksel’in ara sokaklardan birine park ettiği araca yürüdüler.

“Sihirli kelimeyi söyleyeceğim,” dedi Göksel. “Atla.”

Gökhan gülerek başını sağa yatırdı. “Sen atla dediğinde yaptığım eylem atlamak değil de düşmek oluyor,” dedi. “Yere kapaklanıyorum.”

“O zaman bunu daha sık söyleyeceğim.”

“Bak ya, çok fenasın.”

“Öyleyimdir.”

Arabaya bindiler.

“Çevre yolundan gideceğim,” dedi arabayı çalıştıran Göksel. “Merdivenköy yolumun üzerinde, seni de eve bırakayım.”

“Daha içeride kalıyor,” dedi Gökhan ona bakarak. “Yolunu uzatacaksın, eve geç kalırsın; sen beni durakta bırak, ben otobüsle giderim.”

“Duymamış olayım. Çevre yolundan içeri girerim, oradan da mahallene ilerleyip seni evine bırakır ve ben de kendi evime giderim. İtiraz kabul etmiyorum.”

“Peki, öyle olsun. Teşekkür ederim.”

“Hem benimle biraz daha vakit geçirmek istemez misin? Merdivenköy’e kadar çok yolumuz var.”

“İsterim elbette ama-”

“Aması yok, istiyorsan konu kapanmıştır.”

“Peki. Bana hava hoş.”

“Bana da hoş.”

Göksel telefonunu araca bağlayıp şarkı açtı. İkili çevre yoluna doğru yol alırken günlük şeylerden sohbet ettiler. Yarın pazardı ama Gökhan çalışacaktı, üstelik mağazayı açma görevi de ona verilmişti ve genç adam yarın işe biraz daha erken gidip mağazayı açacaktı. Gökhan bugün neler yaptığından da bahsetti. Öğlen olmadan uyandığını, güzel bir kahvaltı ettiğini ve Göksel’i aramak istediğini fakat genç kadının sesi sedası çıkmayınca onun meşgul olduğunu düşünüp aramaktan vazgeçtiğini ve zamanını müzikle uğraşarak geçirdiğini söyledi; Göksel’se evdeki temizlik işinden ve dışarıda annesiyle zaman geçirdiğinden, günün kalanını da akşam için hazırlanarak geçirdiğinden bahsetti.

“Ben senin Muğla’da olduğunu düşünürken sen benden sadece kilometrelerce uzaklıktaymışsın,” diye bir yorumda bulundu Gökhan. “Ve akşam benimle buluşmak için hazırlanıyormuşsun. Neyse ki ben de sahneye çıkacağım günler uzun süre hazırlanmakla uğraşıyorum ve bugün de iyi görünüyordum.”

“Saçların uzamış,” dedi Göksel ona yandan bir bakış atarak. “Yakışmış.”

“Beğendin mi?” diyen Gökhan saçlarına dokunurken gülümsedi. “Sanırım biraz daha uzatacağım, bir süre uzun kullanmak istiyorum.”

“Olabilir, değişiklik iyidir.”

“Senin de saçların biraz uzamış.”

“Evet, benimkiler de uzadı ama uçlarından biraz kestirmeyi düşünüyorum.”

“Bence kalsınlar.”

“Beğendin mi?”

“Evet, hoş görünüyor. Saçlarının rengi ve şekli çok güzel zaten, uzayınca daha da güzel görünmüş. Saçların gerçekten de güneşi andırıyor, sapsarı ve pasparlak.”

“Teşekkür ederim. İsmimin hakkını veriyorum, öyle değil mi?”

“Kesinlikle veriyorsun.”

Göksel aracı çevre yoluna çıkardı ve kuzeye doğru sürmeye devam etti.

“Gireceğimiz dönüşü yaklaşınca söylerim,” dedi Gökhan. “Sonra evi de tarif ederim.”

“Tamamdır,” dedi Göksel. “Fikirtepe’nin oradan gireceğiz değil mi?”

“Aynen, sonra benim mahalleme doğru düz devam edeceğiz.”

Göksel sol şeride geçip hızını artırdığında Gökhan gülümsedi.

“Gerçekten çok iyi araba kullanıyorsun,” dedi Gökhan. “Senin kadar genç olan pek çok kişinin sürdüğü arabalara bindim ama hiçbirinde bu kadar rahat bir yolculuk yapmamıştım.”

“Bu çok güzel bir iltifat ama maşallah de,” dedi Göksel gözlerini büyütüp ona bakarak. “Allah korusun şimdi kaza falan yaparız, bu güzel akşamı sağ salim bitirmek istiyorum.”

“Hiç kem gözlü biri değilimdir, rahat olabilirsin ama için rahat edecekse söyleyeyim: Maşallah.”

“Teşekkür ederim. Senin ehliyetin var mı?”

“Maalesef henüz yok ama araba kullanmayı biraz bilirim. Lisedeyken babam öğretmişti, askeriyede sürüşler de yapıyordum ama üstünden çok zaman geçtiği için hâliyle bildiklerimin çoğunu unuttum, paslandım. Mezun olduktan sonra kursa yazılmayı istiyorum. Mevcut araba fiyatları yüzünden araba almak hayal olsa da ehliyetim olsun, lazım olur.”

“Kesinlikle lazım. Kazancın arttığında dediğin gibi bir kursa yazılırsın ve ehliyetini alırsın.”

“Planlarım o yönde. Sen ehliyetini ne zaman aldın?”

“18 yaşımda. Ben de araba sürmeyi ebeveynlerimden öğrendim, test sürüşleri de yaptım. 18’ime girdikten sonra benimkiler beni bir kursa yazdırdı ve birkaç ay içinde ehliyetimi aldım.”

“En iyisini yapmışsınız. Ben evi terk etmeseydim babam da beni kursa yazdıracaktı ama işte, hayat.”

“Geleceğin hakkında pek çok planı varmış.”

“Evet, vardı ama hayat benim hayatım, gelecek benim geleceğim ve kendi planlarımı yapıyorum.”

“Onları merak ediyorum, ebeveynlerini yani.”

“Merak edilecek bir yanları yok, inan bana ama seni anlıyorum. Bir ara fotoğraflarını gösteririm.”

“Görmeyi isterim.”

“Ben de seninkileri görmek isterim.”

“Bir gün tanışırsınız.”

“Tanışmak mı?” dedi Gökhan şaşırarak. “Biz telefonda konuşurken odanı basan babanla tanışmaya hazır olmak için uzun bir süreye ihtiyacım olacak gibi.”

“Senden haberleri var.”

“Ne?” dedi Gökhan daha şaşkın ve yüksek bir sesle. Hemen ardından gülümsedi. “Yani adımı biliyorlardır elbette, kaç kez görüştük sonuçta ama benden ne diye bahsettin?”

“Arkadaşça bir başlangıç yaptığımızı ama sonrasında flört etmeye geçtiğimizi biliyorlar.”

“Bir erkek olarak babanın beni hiç hazzetmediğine eminim. Beni kızını elinden alacak olan aklı beş karış havadaki fırlama genç olarak görüyor. Adım babanın kara listesinin ilk sırasında altın harflerle yazıyor.”

“Saçmalama,” dedi Göksel onun omzuna dokunarak. “Elbette böyle bir durum yok.” Altın harflerle yazma kısmı biraz abartılı olabilir ama o listede yer aldığına dair ciddi şüphelerim var. “Şu an bunları konuşmak için çok erken ama babamın seninle tanışınca seni seveceğinden eminim.”

“Öyle mi dersin?”

“Hı hı, sonuçta benim sevgilimsin ve beni mutlu ediyorsun; onlar da seni sevecek.”

“Umarım. Neyse, dediğin gibi bunlardan konuşmak için çok erken ve boşuna stres yapmama gerek yok.”

“Elbette.”

“İleriden döneceğiz,” dedi etrafa bakan Gökhan. “İlk dönüşten sağa gireceksin, sonra düz ilerleyeceksin.”

“Tamam.”

Çevre yolundan ayrılıp mahalle arasına girdiler.

“Buradan hastaneye kadar dümdüz gidebilirsin,” dedi Gökhan. “Yol dümdüz ilerliyor. Hastaneye gelince yine yönlendiririm.”

“Hangi hastane var?” diye sordu Göksel.

“Göztepe.”

“Evin oraya yakın mı?”

“Evet.”

Gökhan’ın dediği gibi aracı dümdüz süren Göksel, biraz sonra hastane binasını gördü. Yolun sonunu inceleyen genç kadın kaşlarını kaldırdı.

“Marmara Üniversitesinin Göztepe Kampüsü de aşağıda değil mi?” diye sordu.

“Hemen şurası,” dedi Gökhan bir yeri göstererek. “Sen nereden biliyorsun?”

“Doğma büyüme İstanbullu olarak şehrin önde gelen üniversitelerinden birini de bileyim bir zahmet.”

“Doğru, haklısın.”

“Buralar çok merkezi yerler, bu civarda mı oturuyorsun?”

“Biraz daha ilerideyim ama evet, merkezi. Şimdi öğrenci hâlimle burada nasıl oturabildiğimi sorabilirsin, sormakta haklısın da ama biz evi üç sene önce tuttuğumuzda kiralar bu kadar uçmamıştı. Şu an asla gücümüz yetmez.”

“Evet, birkaç sene önce kiralar karşılanacak fiyat aralığındaydı ama şu an piyasa korkunç durumda. İstanbul zaten çok pahalı, Kadıköy de pahalı ilçelerden biri.”

“Eski bir ilçe, nezih, gelişmiş; çok normal.” Gökhan yola baktı. “Daha gideceğiz. Düz devam. İçeride oturduğumu söylemiştim.”

“Sorun değil, gidiyoruz işte.”

Mahallenin içine giren Göksel, Gökhan’ın tarifleriyle genç adamın oturduğu sokağa ilerledi. Hava karanlık olsa da genç kadın geçtikleri sokakları o kadar dikkatli inceliyordu ki buraları hatırlamakta zorluk çekmeyecekti.

“Sağ,” dedi Gökhan. “Geldik.”

Göksel sağ sokağa döndüğünde hızını iyiden iyiye yavaşlattı. Kat sayıları değişen ama geneli yüksek sayılacak katlara sahip olan apartmanların olduğu güzel bir sokağa gelmişlerdi. Etraf ıssızdı.

“Şu apartman,” dedi Gökhan dış cephesi toprak tonlarına boyanan altı katlı bir apartmanı göstererek.

“Kaçıncı kat?” diye sordu apartmanı inceleyen Göksel.

“Üç.”

“Cici bir yerde oturuyormuşsun.”

“Burayı ben de seviyorum.” Gökhan emniyet kemerini açtı. “Bıraktığın için teşekkür ederim.”

“Lafı bile olmaz.”

“Ben ineyim, sen de evine geç. Dikkatli sür lütfen ve eve geçince haber vermeyi unutma.”

“Dikkatli sürerim ve eve varınca da haber veririm.”

“O zaman bugünlük bu kadar,” dedi Gökhan. “Burada oturmaya devam ettikçe kalkmam çok zor olacak, bu yüzden oyalanmadan ineyim.”

“Nasıl istersen,” dedi Göksel gülümseyerek. “İnmek istiyorsan in.”

“İnmeyi istemiyorum.”

“Ben de inmeni istemiyorum.”

“Ama inmem lazım,” dedi Gökhan. Başını ona yaklaştırdı. “Öpeyim mi?”

“Bir de soruyor musun?” diye mırıldandı Göksel ve o da Gökhan’a yaklaştı. “Gel buraya.”

Dudaklarını birleştirdiler ve küçük bir veda busesini birbirlerinin dudaklarına kondurdular.

“Seni seviyorum,” diye fısıldadı burnunu onun yanağına yaslayan Gökhan. Genç kadının yanağını öptü. “Kendine dikkat et.”

“Ben de seni seviyorum,” dedi Göksel. “Sen de kendine dikkat et. Yatıp dinlenmene bak, yarın hem çalışacak hem de özel derse gideceksin.”

“Hatırlıyorsun,” dedi Gökhan gülümseyerek.

“Elbette hatırlıyorum.”

Gökhan onun dudaklarını son bir kez öptükten sonra araçtan indi. Arka kapıyı açan genç adam gitar çantasını aldı.

“Köprü trafiği çok yoğundur yine,” dedi Gökhan. “Çok dikkatli ol lütfen.”

“Alışkınım, sıkıntı olmaz,” dedi Göksel. “Görüşürüz.”

“Görüşürüz,” diye karşılık veren Gökhan devam etti: “Güzelim.”

Göksel gülümsediğinde Gökhan ona göz kırptı ve gövdesini arabadan çıkarıp arka kapıyı kapattı. Genç kadın gaza basıp yola koyulduğunda kornoya bastı, Gökhan da elini kaldırıp onu uğurladı ve genç kadın gözden kayboluncaya kadar olduğu yerde durup arkasından baktı. Beyaz araba caddeye çıkıp uzaklaştığında genç adam parmaklarını dudaklarına götürüp gülümsedi.

20 Ağustos artık sıradan bir gün değildi.

***

Göksel yoğun bir trafiği atlatıp oturdukları sokağa vardığında saat daha 1 olmamıştı. Babasının söylediği zamana uymanın getirdiği rahatlıkla arabayı apartmanın birkaç metre ilerisine park edip araçtan indi. Eve yürürken Gökhan’a mesaj yazdı.

Ben eve vardım, haberin olsun

Apartman kapısını anahtarıyla açıp dördüncü kattaki dairelerine de asansörle çıktı. Evin kapısını açtığında içerisinin karanlık olduğunu gördü. Ses çıkarmamaya özen göstererek eve girdi ama kapıyı kapattığı an ebeveynlerinin yatak odasından ses geldi.

“Göksel?” dedi odadan çıkan Engin. “Hoş geldin kızım.”

“Hoş buldum,” diye cevap verdi Göksel. “Ben mi uyandırdım?”

“Hayır, ben uyumuyordum zaten. Seni bekledim.”

“Sağ salim döndüm,” diyen genç kadın, babasının yanağını öptü. “Elimi yüzümü yıkayıp yatacağım, sen de gidip uyu hadi.”

“Neler yaptınız?”

“Akşamın çoğunda Gökhan sahnedeydi zaten, ben de oturup onu izledim. Gökhan’ın performansı 11’e doğru bitti, biz de Moda’ya inip sahilde oturduk ve sohbet muhabbet ettik.”

Tabii canım, diye düşündü Göksel. Sadece sohbet muhabbet ettik, asla öpüşüp koklaşmadık.

“Bunca saat beraber olduğunuza göre birbirinizi çok özlemişsiniz.”

“Saat ne kadar geç olursa olsun benimle uğraşmak için hâlin var değil mi? Konuşup vakit geçirdik işte, keyifli bir akşamdı. Şimdi izninle gece bakımımı yapıp kendimi yatağa atacağım. Felaket bir trafikten yeni çıktım.”

“İyi bakalım, ayrıntıları yarın konuşuruz.” Engin onun saçlarını öptü. “İyi geceler bebeğim benim.”

“İyi geceler babacığım.”

Banyoda gece bakımını yapan Göksel odasına girdi. Elbisesini çıkarıp pijamalarını giydi ve telefonuyla kulaklığını alarak yatağına oturdu. Gökhan ona cevap vermişti.

Tamamdır

Yarın erken kalkmam gerektiğini biliyorum ama bir gram uykum yok. Bu akşamı aklımdan çıkaramıyorum. Yaşananların rüya olup olmadığını anlamak için kolumu çimdikledim, her şey gerçekmiş ve bu beni daha da heyecanlandırdı

Onun ikinci mesajını okuyan Göksel güldü.

Bu akşam güzel şeylerin yalnızca rüyalarda olmadığını gördük

Ben de yol boyunca bizi düşündüm, bir müddet daha düşünür gibiyim ama yarın işe gitmesi gereken senin yatıp dinlenmen gerekiyor

Mesajları ona gönderdikten sadece saniyeler sonra Gökhan çevrim içi oldu ve onun mesajlarını okudu.

Bu kadar güzelini rüyamda bile göremezdim ama bizzat yaşıyorum, bunu kabullenmem zaman alacak gibi görünüyor

Kendimi yorgun hissetmiyorum ki, aksine şu an dünyanın en huzurlu ve en dingin insanıyım. Bana ne yaptın böyle?

Göksel içinin sıcacık olduğunu hissetti. Bir insanı sevmek ve sevdiğin insan tarafından sevilmek gerçekten de büyülü bir şeydi, genç kadın bunu şimdi daha iyi anlıyordu. Annesiyle babasına baktığında gördüğü her şeyi şu an kendisi hissediyordu, çocukluğundan beri merak ettiği bu güzel duyguları tecrübe ediyordu ve tüm bunlar onun gördüğünden de tahmin ettiğinden de çok daha güzel şeylerdi.

Sana seni sevdiğimi söyledim. Sevgi böyle bir duygu işte, insana başka hiçbir duygunun hissettiremeyeceği şeyleri hissettiriyor

Gökhan bu mesajı da anında gördü ve ona cevap yazdı.

Bana başka hiçbir insanın, hiçbir olayın ve hiçbir duygunun hissettiremeyeceği şeyleri hissettiren sensin. Çenem çok düştü, heyecandan yüzüne söyleyemediklerimi gecenin 1’inde mesaj olarak atıyorum

Göksel kıkırdadı ve sırıtmaya devam ederken ona mesaj attı.

Bir şeyleri dile getirmek her zaman daha zordur, şu an bunları yazman da çok hoşuma gidiyor ama gerçekten yatıp uyuman gerekiyor

Uzandığı yataktan doğrulan Gökhan komodinin üzerindeki şişeye uzandı ve suyundan büyük bir yudum içti.

Tamam, yatacağım ama ondan önce bir şey diyeceğim. Pazartesi gününe planladığımız bir buluşmamız vardı, o buluşmayı gerçekleştirebilir miyiz? Karşıya geçerim, senin seçtiğin bir restoranda akşam yemeği yeriz. Ne dersin?

Gökhan’ın gönderdiği bu mesajı okuyan Göksel ona onaylayıcı bir mesaj gönderdi.

Elbette gerçekleştirebiliriz. Bildiğim güzel restoranlar var, yarın aralarından bir tanesini seçerim ve pazartesi orada buluşuruz

Gökhan yumruk yaptığı elini karnına doğru indirdi.

Pazartesiyi iple çekiyorum. Seni ertesi gün göreceğimi bilmenin getirdiği mutlulukla uyuyabilirim. İyi geceler güzelim, görüşürüz

Gökhan ikinci kez ona güzelim diye hitap edince Göksel sırıttı. Bu kelime sevdiği hitaplardan biriydi ve şimdi Gökhan’ın da kendisine böyle seslenmesi bu kelimeyi daha çok sevmesine neden olmuştu.

İyi geceler canım, görüşürüz

Göksel bu mesajı ona gönderdikten sonra Gökhan’ın çevrim dışı olmasını bekledi fakat genç adam kendisine cevap yazdı.

Canın mıyım sahiden?

Tamam, susuyorum ve gidiyorum

Öptüm

Gökhan’ın peş peşe gönderdiği bu mesajları okuyan Göksel kahkaha atmamak için elini ağzına bastırdı. Babasının yine odasını basmasını istemiyordu, üstelik bu sefer uydurabileceği bir yalan da yoktu; bu yüzden sessiz olmak zorundaydı.

Aferin, gidip uyu artık

Ve evet, sahiden canımsın. Ben de öptüm

Gökhan Göksel’in bu mesajlarını okuduktan sonra uygulamadan çıktı. Yeniden yatağına uzanan genç adam sırıtarak tavanı izlemeye başladı. Göksel’se sohbetler arasından Ahsen’i buldu ve arkadaşına mesaj attı.

Yarın için ne planın varsa iptal et, benimle buluşuyorsun. Sana anlatacağım bomba gibi olaylar var

Ahsen şu an uyuyordu, bu mesajları yarın sabah kalkınca görecekti; yarın için herhangi bir planı yoktu, olsaydı da kesinlikle iptal ederdi ve bu mesajdan sonra Göksel’le buluşmaya resmen uçarak giderdi.

Telefonunu komodine bırakan Göksel yastığını düzeltip yatağına uzandı. Hissettiği yoğun duygularla ışıl ışıl parlayan mavi gözlerini tavana dikti ve parmak uçlarıyla dudaklarına dokundu. İlk öpücüğünü sevdiği biriyle tecrübe etmek isteyen genç kadın bu akşam bunu yapmıştı, ilk sevgilisiyle ilk öpücüğünü -ve ikinciyle üçüncüyü ve dördüncüyü- paylaşmıştı.

Az önce komodine bıraktığı telefonunu eline alıp bu akşam Gökhan’la çekildiği fotoğrafları açtı. Birbirine yaslanan başlarına, yüzlerindeki gülümsemelere, gözlerindeki mutluluğa baktı. Bunlar bir çift olarak çekildikleri ilk fotoğraflardı ve fotoğraf çekilmeden önce yaşadıklarının heyecanı yüzlerinden okunuyordu. İtirafların, ilk öpücüklerin, söylenen romantik cümlelerin heyecanı bu iki çift gözdeydi.

Aşk bu fotoğraflardaydı.

Artık Göksel’in kadrajının odak noktası aşktı.

Fotoğraf: Katie Salerno

2022'de Kadrajdaki Dünyalar'ı okuyan, tepki veren, kıymetli yorumlarını benimle paylaşan ve destek veren tüm okurlara teşekkür ederim. Yeni bir yıl, Kadrajdaki Dünyalar'da başlayan yeni bir dönem ve yeni bölümler bizi bekliyor. İlk fırsatta 19. Kare'yi yazmaya başlayacağım, haftaya pazar yetişip yetişmeyeceğini bilmiyorum fakat yetişmesi için çabalayacağım, yetişmezse de sonraki hafta gelir diye düşünüyorum. Bölümler bu sene de düzenli bir şekilde gelecek. Bölümlere tepki vermeyi lütfen unutmayın, tepkiler motive olmam konusunda epey yardımcı oluyor. Destekleriniz için teşekkür eder, mutlu yıllar dilerim! - EÖÖ

]]>
Sun, 01 Jan 2023 13:20:10 +0300 eylemoykuozdemir
Zamanın Mağlupları https://edebiyatblog.com/zamanin-magluplari https://edebiyatblog.com/zamanin-magluplari Zamanın Mağlupları

Bir kıvılcım yeterdi yeni bir umudu körüklemeye. Sahici bir yalnızlığı tercih edeli çok olmuştu sahte gülüşlerin yerine. Ardına sığındığı limandaki köhne teknenin yerine kazınmış bir tarihin izini anımsadı. Gözlerindeki buharı bir sabah vakti yeni bir hayata gözlerini açar gibi silmişti kararlılıkla. Yeni günde yine tutamayacağı binbir sözün izi bulaşık yıkamadan kırışmış ve su toplamış ellerine gizledi. Sızıları arttıkça geceleri o en derine gizlediği yaraları görmezden gelemezdi. Her yeni yaşında onun geleceğe dönük hayallerini yüklenmişti. 

Heybesi dolu olan anlar bu sözleri. Yarım kalan bir gülüşün içinde gizliydi gelecek hayalleri. İki kişilik yalnızlığı yükleniyor omuzları. 

-Bu amaçsız yükleri taşımaktan bir gün tükeneceksin! demişti masasında gayri ihtiyari devirerek tiksinmiş gibi bakan gözlerle. Avaz avaz bağıran bedenim her hareketinde yerin dibine girdi. 

Fark etmiyordu varolan yüklerime bin kat yükünü de yüklemiş ve gitmişti. Sır dolu bir fanus içinde her balkon bir yeni hikaye değilmiydi. Rengarenk boyanmış evlerin içinde başını uzatsa solgun yüzü gecenin karalığını dahi irkitir.

-Sebeplere sığınmak en iyi bildiğin şey zaten! demişti. Her zamanki masasında burnundan alevler çıkarken gözlerinden hırs akarken…

Yamacına sığımazsın bazen bir gönlün. Hırslarına mağlup olan bir körü kuyulardan çıkaramazsın. Zamana bıraktığımda yine en iyi bildiğim oyunu oynadım. Yenilmenin buruk ve katıksız tadı ömrümde acı bir renk bıraktı. Kızdığında grileşen gözleri her damlasında odamın duvarlarını anımsattı. Yüzünü aynalara kapatmış birine küçük bir fısıltıyı dahi duyuramazsın. 

Ve sözlerin tükendiği bir demde yine onun yüzü gözünün önünde. Masası, sandalyesi ve yılların kibri ataların armağan ettiği bir söz gibi yıllara karışarak karşımda duruyor. Zamana ayak uyduramayan bu iri cüsse her gün aynı saatte kaçarcasına uzaklaşan akrebi soruyor. Düşüncelerin kıyısında dolansa da bir şair sözlerin en tesirlisini söylediğini hükmedemez. Uyumsuzluklar dünyasında hiçbir tesirli söz yüreği zemheri soğuğuna gömülmüş bu adamın içine işleyemez.

Sızıları bir bir sanrılara karışır. Kırk birinci yokuşta telaşla eli ayağına dolaşır. Yüzyıllardır süregelen iyileştirici sesi soluğuna karışır. Kim bilir bir el gelir iyileştirmeye ellerine karışır da bereketi hayatına bulaşır. Kasvetli sözlerin hepsini bir ninni gibi anlatır o buz tutan balkonların penceresinden aydınlığı çoğaltır. Yüz görümlüğü uzatır açılırken ince tülü belki hayatın neşesi hayatına karışır.

]]>
Sun, 25 Dec 2022 21:38:25 +0300 Gamze
Kadrajdaki Dünyalar | 17. Kare: Sürpriz Konuk https://edebiyatblog.com/kd-17kare-surpriz-konuk https://edebiyatblog.com/kd-17kare-surpriz-konuk Bölüm fotoğrafı: Amina Filkins

Cuma akşamı trafiğini atlatan Gökhan evine döndüğünde hava kararmıştı. Genç adam evin kapısını kapatıp holün lambasını yaktı ve etrafı aydınlattı. Ev sabah çıkarken bıraktığı gibi duruyordu.

Salona girip kendini koltuğa attığı sırada telefonu çalmaya başladı. Arayan kişi Kerem’di.

“Efendim?”

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Kerem.

“Şimdi eve girdim, sen ne yapıyorsun?”

“Ben de otobüsten indim, evine yürüyorum.”

“Neredesin?”

“Yolu yarıladım sayılır, az kaldı.”

“Gelmişsin, birkaç dakikaya burada olursun.”

“Aynen. Yemek yedin mi?”

“Hayır, sen?”

“Ben de yemedim.”

“Gel de bir şeyler sipariş eder, beraber yeriz.”

“Tamam. Görüşürüz.”

“Görüşürüz kardeşim.”

Gökhan telefonu kapattıktan sonra salonu inceledi. Kerem’i misafir edeceği için dün akşam evi temizlemiş ve ortalığı düzenlemişti, evi Kerem’i ağırlamak için hazırdı.

Dakikalar sonra kapı çaldığında Gökhan bunun Kerem olduğunu biliyordu. Otomatiğe basıp apartman kapısını açtı ve daire kapısının önünde durup arkadaşını beklemeye başladı. Kerem’in ayak sesleri gittikçe yaklaştı ve sadece saniyeler sonra genç adamın açık kumral saçları Gökhan’ın görüş alanına girdi.

“Selam,” dedi Kerem gülümseyerek. Açık kahverengi gözleri tıraşlı beyaz yüzünde parlıyordu. “Bakıyorum da kapılarda karşılanıyorum.”

“Elbette,” dedi Gökhan. “Aksi söz konusu bile olamaz. Hoş geldin kardeşim.”

“Hoş buldum Gök.”

İki dost sarıldı.

“Bize yemek de aldım,” diyen Kerem elindeki beyaz poşeti salladı. “Tavuk dürüm yaptırdım.”

“İnternetten sipariş verirdim oğlum ya,” dedi Gökhan mahcup olarak. “Misafirime yemek de ısmarlayamayacaksam vay benim hâlime!”

“Arkadaşımın evine elim boş gideceksem asıl vay benim hâlime. Ben yemeği aldım, sen de bize kahve yaparsın.”

“İyi bakalım, öyle olsun. Hadi içeri gel.”

Gökhan onun elindeki poşeti aldı, Kerem de ayakkabılarını çıkarıp eve girdi.

“Çantayı nereye bırakayım?” diye sordu Kerem sırtındaki gitar çantasını işaret ederek.

“Salona bırak,” dedi Gökhan. “Ben de masayı hazırlayayım.”

Kerem gitar çantasını salona bıraktıktan sonra banyoda ellerini yıkadı, bu esnada Gökhan da tavuk dürümleri ve kola şişesini poşetin içinden çıkarıp masaya yerleştirdi.

“Midem kazınıyor ve dürümler de çok güzel kokuyor,” dedi mutfağa giren Kerem. “Hadi yiyelim.”

“Ben de kurt gibi açım,” dedi Gökhan. İkinci bardağı da kolayla doldurdu. “Hadi otur, her şey hazır.”

Beraber masaya oturdular.

“Nasılsın?” diye sordu Kerem. “Nasıl gidiyor?”

“Tipik ve yorucu bir iş günüydü ama seni görünce daha iyi oldum,” diye cevap verdi Gökhan içtenlikle. “İş güç uğraşıyorum, farklı bir şey yok. Sen nasılsın?”

“İyiyim, bu sıralar hayatım çok dingin ve bu bana huzur veriyor.”

“Dinginliğe benim de çok ihtiyacım var ama nerede? Haftanın altı günü dokuz saat mesai yaparken mümkün değil. Neyse, yetişkinlik hayatının zorluklarından neden bahsediyorsam? Hadi yemek yiyelim.”

“Tabii ki bahset ama önce yemek yiyelim bence de.”

İki dost gülüştükten sonra yemeklerini yemeye giriştiler. Yemek genel olarak sessiz geçti. İkisi de çok aç olduğu için karınlarını doyurmakla ilgilendiler. Kerem bu gece burada kalacaktı, yarını da birlikte geçireceklerdi; yani konuşmak için fazlasıyla vakitleri olacaktı.

“Kesene bereket,” dedi dürümünü bitiren Gökhan. Peçeteyle ağzını sildi. “Teşekkür ederim.”

“Afiyet olsun,” dedi Kerem. Onun dürümü de bitmek üzereydi. “Doydun mu?”

“Doydum. Dün kurabiye almıştım, kahve de yaparım ve sonra da onları yeriz.”

“Tatlı da var yani? Çok iyi.”

“İstersen meyve de var.”

“Kurabiyeyi tercih ederim.”

“Nasıl istersen.”

Kerem de dürümü bitirince sofrayı el birliğiyle topladılar. Gökhan bulaşıkları lavabonun içine koydu. Tatlıları da yiyip kahveleri içtikten sonra hepsini beraber yıkardı.

Salona girdiklerinde Kerem’in dikkatini duvardaki askıya asılan Gökhan’ın yeni bej rengi akustik gitarı çekti. Gökhan bu gitarı çalıştığı mağazadan çarşamba günü satın almıştı.

“Vay vay vay!” dedi Kerem gitara ilerlerken. “Gerçekte fotoğraftakinden daha havalı görünüyor. İnceleyebilir miyim?”

“Bir de soruyor musun?”

Kerem gitarı askısından indirip eline aldı. Genç adam meraklı gözlerle gitarın kasasını, tellerini, klavyesini incelerken Gökhan da koltuğa oturdu. Kerem gördüklerinden memnun olduğunu belli eden bir baş sallama hareketi yaptı.

“Canavar gibi duruyor,” diye bir yorumda bulundu Kerem. “Biraz çalayım bakalım.”

Kerem severek dinlediği birkaç şarkıyı kısaca çalıp gitarın performansını test etti, sesini dinledi.

“Canavar gibiymiş gerçekten,” dedi Gökhan’a bakarak. “Güzel günlerde çalman dileğiyle, hayırlı olsun kardeşim.”

“Teşekkür ederim,” diye karşılık verdi Gökhan. “Gitardan biraz anlarım.”

“Tabii canım, biraz,” diyen Kerem başparmağını ve işaret parmağını birbirine iyice yaklaştırdı. “Şu kadarcık falan, çok az.”

“Hah işte, ancak o kadar.”

İki arkadaş gülüştü.

“Şimdi saat geç oldu ama yarın çalalım,” dedi Kerem gitarı yerine astıktan sonra. Gökhan’ın yanına oturdu. “Komşularla papaz olmayalım.”

“Kapıya dayanmaları beş dakika sürmez,” dedi Gökhan. “İşten ve okuldan döndükten sonra kimsenin gitar sesi duymaya tahammülü olmuyor hâliyle, bugün benim bile yok.”

“Çok mu yorucu bir gündü?”

“Yoğundu, bir sürü müşteriyle ilgilendim. Neyse ki yarın izin günüm de dinlenebileceğim.”

“O zaman bu akşam film izlemek iyi bir aktivite olacak.”

“Aynen, birazdan açarız ama öncesinde kahveleri yapayım. Az şekerli değil mi?”

“Kendine nasıl yapıyorsan bana da öyle yap, fark etmez.”

“İki az şekerli Türk kahvesi yapıyorum o zaman. Sen rahatına bak, ben birazdan gelirim.”

“Ben de bilgisayarını açayım bari.”

“Olur, şifresini biliyorsun.”

Gökhan kahveleri pişirmek için mutfağa giderken, Kerem de ayağa kalkıp köşedeki masada duran bilgisayara ilerledi.

***

“Göksel!” diye seslendi Güzin. “Nerede kaldın kızım?”

“Geliyorum,” diye bağırdı mutfaktaki Göksel. Çay bardaklarının hepsini tepsiye koymuştu. “Patlamayın.”

“Rize’den getiriyorsun galiba,” dedi Engin. “Hadi güzelim.”

Sadece saniyeler sonra Göksel elinde tepsiyle bahçeye açılan arka kapıda belirdi. “Geldim işte,” dedi. “Bulaşık makinesi boşaltılmamıştı, bardakları oradan çıkardığım için uzun sürdü.”

“Tabii ya,” dedi Güzin kafasına vurarak. “Makineyi boşaltmayı unuttum. Ben de aklımda bir şey var diyordum.”

Göksel tepsiyi masaya bıraktı. “Çaydanlıkları da alıp geliyorum, başka bir şey gelecek mi?”

“Yok kuzum,” dedi Meryem. “Her şeyi getirdik.”

Göksel eve girip, yeniden mutfağa ilerlerken şortunun arka cebinden cep telefonunu çıkardı. Saat 21.30’du, daha fazla geçe kalmak istemeyerek mesajlaşma uygulamasına girdi ve Gökhan’la olan konuşmasını açtı.

Merhaba, yarın gün içinde müsait olduğun bir vakit varsa görüntülü konuşalım mı?

Mesajı ona gönderdikten sonra telefonunu yeniden cebine koydu. Ocağı kapattıktan sonra çelik çaydanlığı aldı ve bahçeye geri döndü. Giray ve Banu hariç herkes masadaydı, genç çift bu sabah erkenden Kuşadası’na doğru yola çıkmıştı. Hafta sonunu Banu’nun orada yaşayan arkadaşı ve eşiyle geçireceklerdi.

Göksel çaydanlığı masanın kenarındaki hasır altlığın üzerine bıraktı ve anneannesinin yanındaki sandalyeye oturdu.

“Al bakalım güzel kızım,” diyen Meryem çay dolu bir kupayı Göksel’in önüne koydu. “Atıştırmalıklardan da ye. Taze meyveler var, sen seviyorsun diye deden kiraz da aldı bak.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Yerim tabii. Dedeciğim senin de kesene bereket.”

“Afiyet olsun sarı civcivim benim,” dedi masanın başında oturan Tahsin. “Kirazlar bal gibi.”

“Çok lezzetli görünüyorlar zaten, hemen tadına bakayım.” Göksel iri bir kirazı yedikten sonra başını salladı. “Gerçekten çok tatlıymış.”

“İstediğin kadar ye.”

Göksel kupasına uzandı ve sıcak çayından bir yudum içti. Anneannesi çayı birkaç farklı çayı karıştırarak hazırlıyordu ve bu da çayının kendine özgü muhteşem bir tadı olmasını sağlıyordu. Göksel normalde çay yerine kahveyi tercih ederdi fakat anneannesinin çayı bir istisnaydı.

“Bugün etraf ne kadar sakin,” dedi Engin. “Yarın hafta sonu olduğu için herkes akşamı dışarıda geçiriyor sanırım.”

“Öyle,” dedi Tahsin. “Yarın akşam buralar daha da sakin oluyor, herkes ilçe merkezinde takılıyor.”

“Ne güzel,” dedi Güzin çayından bir yudum içtikten sonra. “Tam kafa dinlemelik. Bugün deniz beni çok yordu, çayımı içip biraz da atıştırmalık yedikten sonra yatmak istiyorum.”

“Çok yüzdük,” dedi onun karşısında oturan Göksel. “Yüzmek iyi geldi ama dediğin gibi yordu.”

“Ben elli dört yaşında orta yaşlı bir kadınım ve bugün deniz benim pilimi tamamen bitirdi.”

“Dinlenince hiçbir şeyin kalmaz,” dedi Engin eşinin beline dokunarak. “Benim de omuzlarım çok ağrıdı. Göksel Hanım’la yüzeyim dedim ama ondan otuz iki sene yaşlı olduğum için benim pestilim çıktı.”

“Yorulduysan kıyıya çık, demiştim,” dedi Göksel. “Yorulmadığını söyleyip benimle yüzmeye devam ettin.”

“Suyun içindeyken anlamıyorsun ki, insan ne kadar yorulduğunu sonradan fark ediyor.”

“Davul bile dengi dengine,” diye araya girdi Meryem. “Göksel gencecik bir kız, siz ikiniz ona çok yaşlı kalıyorsunuz artık.”

“Bugün fark ettik anne,” dedi Engin. “Artık tek başına uzun uzun yüzer cimcime.”

“Yüzerim canım, ne olacak?” dedi Göksel. “Zaten bir daha benimle bu kadar yüzmenize izin vermem, kendinizi bu kadar yormayın.”

“Bir daha asla zaten,” dedi Güzin elini sallayarak. “Bu akşam erkenden yatar uyurum. Yarın sabah Bodrum’a gidiyoruz, iyice dinleneyim de Bodrum’un tadını çıkarayım.”

“Çok heyecanlıyım, Bodrum’u çok özledim.”

“Aman,” dedi Tahsin ikinci heceyi uzatarak. “O kadar kalabalık ve pahalı bir yer ki hiç de özlenecek bir şeyi yok.”

“Sana göre dedeciğim. Ben seviyorum, çok farklı ve hoş bir ambiyansı var.”

“Bence de güzel bir yer,” dedi Güzin kızına bakarak. “Hafta sonu gezip tozalım, eğlenmemize bakalım.”

Göksel elini kaldırıp annesine uzatınca anne kız beşlik çaktılar.

Ailesiyle sohbet etmeye ara veren Göksel telefonunu kontrol ettiğinde Gökhan’ın kendisine cevap verdiğini gördü.

Merhaba, yarın müsaitim. Öğleden sonra senin de müsait olduğun bir vakitte elbette görüntülü konuşabiliriz

Onun müsait olduğunu öğrenen Göksel sevindi. Görüntülü konuşma fikri onu biraz geriyordu fakat Gökhan’la görüntülü konuşmak, onu kanlı canlı karşısında göremese de ekranın içinden bile olsa görmek istiyordu. Kendisi tatilde olduğu, Gökhan da çalıştığı için Muğla’ya geldiğinden beri çok az konuşmuşlardı ama en azından Gökhan’ın izin günlerinde kısa da olsa onunla görüşmek, sesini duymak istiyordu.

Çok iyi, o zaman seni 1’den sonra arayayım mı? Sana da uyar mı?

Gökhan’a mesajı gönderdikten beş dakika sonra Gökhan ona cevap verdi.

Uyar, kahvaltılarımızı da etmiş oluruz ve rahatça konuşuruz

Aile üyeleri sohbete devam ederken Göksel, genç adamın bu mesajını okuyup onu cevapladı.

Tamamdır, yarın 1’den sonra seni ararım. Çok tutmam, merak etme

Ona mesajı gönderir göndermez Gökhan çevrim içi oldu ve saniyeler içinde ona yazdı.

Aslında biraz tutabilirsin, benim açımdan hiçbir sorun olmaz

Gökhan’ın mesajını okuyan Göksel’in yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı ve genç kadın onun da gülümsediğini hissetti.

Yarın duruma göre bakarız. Görüşmek üzere

Göksel şu an ailesiyle beraber olduğu için konuşmayı kısa tuttu, Gökhan da Kerem’le beraber film izlediği için uzatmadı.

Bakalım. Görüşürüz Gök

Onun mesajını okuyan Göksel uygulamadan çıkıp telefonunu masanın üstüne bıraktı. Engin ona kısa bir bakış attıktan sonra önüne döndü, Göksel de kupasına uzandı.

*** 

Ertesi gün erkenden yola çıkan Gökseller Bodrum’a vardığında vakit öğle olmak üzereydi. Kalacakları pansiyon biraz içerideydi ama buraya yalnızca uyumak için geleceklerinden bu önemli sayılmazdı. Tuttukları odaya yerleşen aile üyeleri kahvaltı için deniz kenarında bir mekâna gittiler.

“Ne güzel bir yermiş,” dedi etrafı inceleyen Göksel. “Hadi fotoğrafınızı çekeyim.”

“Bizim fotoğrafçı yine başladı,” dedi Engin ama bunu derken gülümsüyordu. “Çek bakalım.”

Masada ebeveynlerinin karşısında oturan Göksel analog kamerasını çıkarıp annesiyle babasını kadraja aldı. Güzin, Engin’e yaslandığında Engin kolunu onun beline sarıp başını da başına yasladı.

“Çifte kumrular,” dedi Göksel gözünü vizörden ayırıp onlara bakarak. “Gülümseyin.”

Ebeveynleri gülümsediğinde Göksel deklanşöre basıp onların fotoğrafını çekti.

“Sıra sende,” dedi Güzin. “Ben de seni çekeyim. İtiraz kabul etmiyorum.”

“Peki,” dedi Göksel zorlamadan. Makinesini annesine uzattı. “Çek bakalım.”

Göksel avcunu çenesine yaslayıp gülümsediğinde annesi de onu çekti.

Sipariş ettikleri kahvaltılar gelince karınlarını doyurmaya odaklandılar. Evden kahvaltı etmeden çıktıkları için hepsi çok açtı ve masadaki çeşit çeşit kahvaltılık iştah açıcı görünüyordu.

“Hemen gezmeye başlarız diyorduk fakat yol beni yordu,” dedi Engin. “Pansiyona dönüp biraz dinlensek mi?”

“Lafı ağzımdan aldın,” dedi Güzin. “Ilık bir duş alıp biraz dinlenmek istiyorum, öğleden sonra çıkarız.” Kızına döndü. “Sen ne dersin bir tanem?”

“Size uyarım,” dedi Göksel. “Biraz dinlenmek iyi bir fikir.”

“O zaman karar verildi.”

Kahvaltılarını bitirdikten sonra hesabı ödeyip mekândan ayrıldılar. Pansiyona dönmek için yola koyulduklarında saat 1’i geçiyordu ve arabanın arka koltuğunda oturan Göksel, Gökhan’a mesaj yazmaya girişmişti.

Merhaba

10-15 dakika içinde seni aramayı düşünüyorum, müsait misin?

Göksel’in iki mesajının bildirimleri Gökhan’ın telefonuna art arda geldiğinde genç adam aynanın karşısında saçlarını tarıyordu. Kerem’le beraber güzel bir kahvaltı ettikten sonra duşa girmişti, üstünü giyip saçlarını kurutmuştu ve şimdi de saçlarını tarayıp şekillendirmekle meşguldü. Telefonu seslide olduğu için bildirimlerin sesini de duydu, yukarıya taradığı saçlarını eliyle şöyle bir düzelttikten sonra yatağının üstünde duran telefonuna uzandı. Göksel’in yazdığını görünce gülümseyerek onunla olan konuşmasını a.

Merhaba

Evet, evdeyim ve müsaitim

Onun mesajlarına cevap verdikten sonra telefonunu alarak odasından çıktı. Kerem salondaydı ve onun akustik gitarını çalıyordu. Gökhan içeri girince dikkatini ona verdi.

“Gitarına bayıldım,” dedi Kerem. “Bayağı kaliteli ve ses ayarları senin gibi bir profesyonelin ellerinde mükemmelliğe ulaşmış.”

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Biraz uğraştırdı ama ortaya çıkan performanstan ben de memnunum.”

“Sayende artık ben de akustik gitar almayı düşünüyorum, marka ve model araştırmaya başlayacağım.”

Gökhan onun yanına oturdu. “İstersen sana yardım ederim,” dedi. Arkadaşının omzuna dokundu. “Çalıştığım mağazada güzel modeller var, bir gün gelirsen çalıp seslerini dinleyebilirsin.”

“Çok iyi olur,” diyen Kerem gülümsedi. “Ona göre karar veririm.”

“O zaman anlaştık.”

“Göksel’den ne haber?” diye sordu Kerem. Göksel’den Gökhanların Sahne’de çıkacağı zaman haberi olmuştu, dün akşamsa Gökhan ona Göksel’den ve olanlardan ayrıntılarıyla bahsetmişti. Kerem ikilinin bugün görüntülü konuşacağını da biliyordu.

“10-15 dakikaya arayacak,” diye cevap verdi Gökhan. “Az önce yazdı.”

“Hazırlıklarını tam zamanında bitirmişsin desene.”

“Üstüme başıma şöyle bir çekidüzen verdim yahu.”

“Bu yüzden bir buçuk saattir hazırlanıyorsun. Yirmi dakika boyunca dolabının önünde tişörtlerine bakıp hangisini giyeceğine karar vermeye çalıştın.”

Gökhan kıpkırmızı kesilirken, “Bulamadığım bir tişörtümü arıyordum,” dedi. Kerem ona yemediğini belli eden bir bakış attı. “Tamam be! Evet, hangi tişörtü giyeceğime karar veremedim; ne olmuş?”

“Aşk olmuş Gök, aşk olmuş. Adı Kerem olan benim ama asıl Kerem olan sensin. Bu kıza abayı fena yakmışsın.”

“Yakmışım değil mi?”

“Yakmışsın.”

“Çok hoşuma gidiyor.”

“Orası belli oluyor,” diyen Kerem onun dizine dokundu. “Bunlar çok güzel hisler, gerçekten ve böyle davranman da çok normal. Şunu da belirtmem gerekir ki güzel bir tişört tercihi yapmışsın ve çok iyi görünüyorsun.”

“Harbi mi?” diye sordu Gökhan.

Kerem gülerek, “Harbi,” dedi. “Bir buçuk saat süren hazırlanmana değmiş.”

“Dalga geçmesen olmaz.”

“Dalga demişken aklıma ne geldi bak,” dedi Kerem. “Parfüm sıkmamışsın, çabuk sık.”

Gökhan onun omzuna vururken Kerem bir kahkaha patlattı.

“Parfüm de sıkacağım lan,” dedi Gökhan. “Hatta naneli şeker de yiyeceğim. Teknoloji çok gelişti, belki Göksel telefondan kokumu da alır.”

“Almazsa ayıp eder,” dedi Kerem. “Bu hazırlıklar boşa gitmemeli.”

Gökseller kaldıkları pansiyona vardıklarında Güzin ve Engin odaya çıktı, Göksel’se Gökhan’la konuşacağını söyleyip bahçede kaldı. Genç kadın bir çardağa oturduktan sonra telefonunun ön kamerasını kullanarak saçını başını düzeltti, ardından Gökhan’ı aradı. Birkaç saniye ekrandaki kendi görüntüsüyle bakıştıktan sonra Gökhan aramayı yanıtladı ve ekranda onun yüzü belirdi. Göksel’in onunla ilgili fark ettiği ilk şey tıraşlı yüzü oldu.

“Merhaba,” dedi Göksel gülümseyerek.

“Selam,” diyen Gökhan da gülümsüyordu. Dikkatli gözlerle Göksel’in bronzlaşmış ve güneşte yanlış yüzünü  inceledi. Genç kadının masmavi gözleri bronz teninde bir ayrı parlıyordu. “N’aber?”

“İyiyim, senden n’aber?”

“Ben de iyiyim, çok iyiyim. Ne yapıyorsun? Dışarıda mısın?”

“Evet, pansiyonunun bahçesindeki çardaklardan birinde oturuyorum.”

“Pansiyon mu? Dedenlerin yazlığında değil misin?”

“Hayır,” derken gülümsedi Göksel. “Fethiye’de değiliz.”

“Ya neredesiniz?”

“Gecesi Yavuz Çetin’e şarkı yazdırmayan yerdeyiz.”

Onun bu tanımını duyan Gökhan’ın bakışları derinleşti. “Bodrum,” dedi sakince. “Ne zaman gittiniz?”

“Bu sabah geldik, hafta sonunu burada geçireceğiz.”

“İyi yapmışsınız. Benim yerime de gez.”

“Gezerim. Sen ne yapıyorsun?”

“Evdeyim. Çok yakın bir dostum burada, dün bende kaldı ve bugünü de beraber geçireceğiz.”

“Ne güzel, siz de iyi yapmışsınız.”

“Aynen. Neler yapıyorsun, nasıl gidiyor?”

“Güzel gidiyor, tatilin tadını çıkarıyorum. Sende durumlar nasıl?”

“Senin adına sevindim,” dedi Gökhan samimiyetle. “Benim de bildiğin gibi, iş güç uğraşıyorum öyle. Farklı bir şey yok.”

“Bu akşam da sahneye çıkacaksın değil mi?”

“Evet hatta bugün bir misafirim bile var, Kerem beni izlemeye gelecek.”

“Çok iyi.”

Kısa bir sessizlik yaşandı.

“Bronzlaşmışsın,” dedi Gökhan biraz sonra. “Yakışmış.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel tebessüm ederek. “Güneş burada çok fena.” Telefonu yüzüne yaklaştırdı. “Yanaklarım ve burnum yandı. Artık doğal bir allığım var.”

Onun ekrandaki yüzüne bakan Gökhan gülümsedi. “Çok şirin görünüyorsun,” dedi. “Gözlerinin rengi iyice ortaya çıkmış.”

“Öyle oldu ama bu görüntümden hoşlanıyorum.”

“Hoşlanılacak bir görüntü.”

“Hoşlanılacak bir cümle, teşekkür ederim. Senin dövmelerin nasıl oldu?”

Gökhan sağ elini kaldırıp kameraya yaklaştırdı ve Göksel’e gösterdi. “Tamamen iyileştiler,” dedi. İşaret parmağındaki yıldız ve yüzük parmağındaki bulut dövmeleri çok güzel görünüyordu. “Son hâlleri böyle.”

“Kusursuz görünüyorlar,” dedi Göksel. “Sol elin?”

Gökhan telefonu sağ eline aldı ve sol elini de gösterdi. Parmaklarının kızarıklığı geçince Güneş dövmesinin dalgalarının ince ayrıntıları ortaya çıkmıştı ve Çağlar’ın mükemmel işçiliği gözler önüne serilmişti. Genç dövme sanatçısı dövmeleri Gökhan’ın parmaklarına dantel işlermiş gibi büyük bir incelikle ve ustalıkla işlemişti.

“Muhteşem,” dedi Göksel. “Çağlar olağanüstü bir iş çıkarmış, sana da çok yakışmışlar. Güle güle kullan.”

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan. “Çağlar genç yaşına rağmen bu işin ustalarından biri, her işinde harikalar yaratıyor.”

“Ona ne şüphe.”

“Sana dövme tasarımı gönderdi mi?”

“Hayır, henüz göndermedi.”

“Unutmamıştır ama çok meşgul, muhtemelen hâlâ üzerinde çalışıyordur.”

“Olabilir. Ne kadar yetenekli olduğunu göz önüne alırsak epey müşterisi olmalı.”

“Öyle, çevresi de çok geniş ve günleri yoğun geçiyor. Önümüzdeki hafta tasarımı sana gönderir gibime geliyor, gönderince bana da gönderir misin? Merak ederim.”

“Et,” dedi Göksel omuz silkerek. “Senin dövmelerin bana sürpriz olmuştu, benim dövme sürecim de sana sürpriz olsun.”

“Bak ya,” dedi Gökhan. “Çağlar’ın stüdyosu benim iş yerime çok yakın, gidip bakarım.”

“Göstermemesini istersem rüyanda bakarsın.”

“Sen öyle san.”

“Asıl sen öyle san.”

Gökhan güldüğünde Göksel kaşlarını kaldırdı.

“Ne oldu?” diye sordu Göksel. “Çok mu komik? Şimdi Çağlar’ı arayıp tasarımı sana asla göstermemesini söyleyeceğim.”

“Komiksin, evet,” diye onayladı Gökhan. “Ve çok tatlısın. Benimle atışman hoşuma gidiyor.”

Böyle bir cevap duymayı hiç beklemeyen Göksel’in gözleri büyüdü. Birkaç saniye şaşkın bakışlarla Gökhan’a baktıktan sonra dudakları yukarı kıvrıldı.

“Benim de hoşuma gidiyor,” dedi. “Ama o tasarımı gerçekten rüyanda görürsün.”

“Peki,” dedi Gökhan. “Senin tatlı canın nasıl isterse öyle olsun. Dövmeyi yaptırmaya karar verirsen stüdyoya beraber gideriz ve yapıldıktan sonra görürüm.”

“Yaptırmaya karar verirsem bana eşlik edeceksin yani?”

“Etmeyeyim mi?”

“Et tabii, bundan çok memnun olurdum.”

“Bu cümlenden sonra edeceğimden şüphen olmasın.”

Aynı anda gülümsediler.

“Sana biraz çevreyi göstereyim mi?” diye sordu Göksel. “Kıyıdan uzaktayız ama bu taraflar da güzel.”

“Göster,” dedi Gökhan. “Merak ettim.”

Çardaktan kalkan Göksel arka kamerayı açtı ve bahçede yavaşça yürürken, Gökhan’a etrafı gösterip konuşmaya başladı: “Burası kaldığımız pansiyonun binası, çok büyük bir yer değil ve bu mütevazı havasını sevdim. Bahçesi de çok büyük sayılmaz fakat çıkıp hava almak ya da şu an yaptığım gibi telefonla konuşmak için ideal bir yer. Ana caddenin bir arka sokağında olduğumuz için burası caddeye göre daha sakin ama tatil yöresi sakinliği, yani öyle fazla bir sakinlik bekleme. Çevrede evler ve yeme içme yerleri var, gördüğün gibi sokak hep hareketli.” Bahçe duvarının yanına yürüyen Göksel ona sokakta yürüyen insanları gösterdi. “Bu gecelik evimiz burası. Annemle babam biraz dinlenmek istediklerini söylediler, onlar biraz dinlenince gezmeye başlayacağız ve buraya muhtemelen çok geç döneceğiz. Yarın sabah pansiyondan çıkış yapacağız, gün boyunca da yine gezeceğiz ve akşam Fethiye’ye döneceğiz.”

Göksel sözünü bitirdikten sonra yeniden ön kamerayı açtı.

“Cici bir yere benziyor,” dedi Gökhan. “Pansiyon da çevresi de hoşmuş. Annenle baban odada mı şimdi?”

“Aynen, odadalar. Duş alıp biraz dinlenecekler, üç buçuk saat yol geldik ve hâliyle yoruldular.”

“Sen de yorgunsan dinlen, biz başka zaman da konuşuruz.”

“Yorgun değilim, aksine Bodrum’u gezeceğim için çok hevesliyim ve enerji doluyum.”

“O zaman lütfen çardağa geri dön, başına güneş geçmesin.”

“Ben de tam olarak çardağa yürüyorum,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok düşüncelisin.”

“Öyleyimdir,” diyen Gökhan da gülümsedi. “Bana mini bir Bodrum gezisi yaptırdığın için de teşekkür ederim.”

“Epey minik bir gezi oldu ama rica ederim.”

Göksel çardağa geri dönüp otururken Gökhan da onu inceledi. Genç kadının bronzlaşmış yüzü sağlıkla ışıldıyor, kızarmış yanakları ve burnu ona şirin bir hava katıyordu; rengi açılmış sapsarı kaşlarının masmavi gözlerinin üstünde parlaması da Gökhan’ın çok hoşuna gitti. Şu an bu güzelliği kanlı canlı karşısında görmek için pek çok şeyini feda edebilirdi.

“Sende ne var ne yok?” diye sordu Göksel. “Neler yapıyorsun? Biraz anlatsana.”

Göksel’in gök mavisi gözleri Gökhan’ın karamel tonundaki kahverengi gözleriyle buluşunca Gökhan gülümsedi.

“Kerem bende,” dedi Gökhan. “Bizim üniversitede Sanat Tarihi son sınıf öğrencisi, aynı zamanda gitar çalıyor ve biz de okuldaki bir müzik etkinliğinde tanışmıştık. Çok yakın bir dostumdur ve birlikte zaman geçirmeyi en sevdiğim kişilerden biridir. Dün bana geldi, beraber yemek yedik ve gece de film izledik. Bugün de beraber gitar çalacağız hatta o şu an salonda ve çalıyor bile; ben de odamdayım ve seninle konuşuyorum işte. Akşama Parça’da sahne alacağım biliyorsun, bugün Kerem de gelecek ve beni izleyecek.”

“Ne çok arkadaşın var,” derken gülümsüyordu Göksel. “Her geçen gün yeni isimler duyuyorum.”

“Hayatım boyunca pek çok şehir ve dolayısıyla okul değiştirince bir sürü insanla tanıştım, gittiğim yerlerde çoğunlukla yeni kişi olduğum için de girişken olup kendimi o ortamlara kabul ettirmem gerekti ve bu da beni hem sosyal hem girişken hem de arkadaş canlısı birine dönüştürdü. Yüzlerce arkadaşım vardır ama dostum diyebileceğim kişiler gerçekten azdır, Yağız ve Kerem onların başında geliyor. Mesela ailemle aramda geçenleri sadece onlar biliyor, senin dışında tabii. Gökhan’ı herkes şöyle böyle tanır ama beni gerçekten tanıyan insan sayısı bir elin beş parmağını geçmez.”

Duyduğu bu bilgi Göksel’i şaşırttı. “Ailenle olanları benim dışımda sadece o ikisi mi biliyor?” diye sordu.

“Evet,” diye onayladı Gökhan. Gülümsedi. “Her ne kadar açık biri olsam da özel hayatım konusunda ketumumdur ve bu çok hassas bir mesele olduğu için şimdiye kadar yalnızca üç kişiye anlattım.”

“Dürüst olmam gerekirse o üç kişiden biri olduğumu duymak beni çok şaşırttı.”

“Geçmişte uğradığın zorbalıkları bana anlattığında çok özel bir şeyi paylaşmıştık, bu da senin için çok hassas bir meseleydi ama bana yakın hissetmiş olmalısın ki bunu benimle cesurca paylaşmıştın. Ben de aynı yakınlığı sana hissediyordum -hâlâ hissediyorum-, beni anlayacağını biliyordum ve sana kendi acı deneyimlerimden cesurca bahsedebildim.”

“Peki seni anladığımı düşünüyor musun?”

“Elbette düşünüyorum,” dedi Gökhan hemen. “Beni anlıyor ve bana saygı duyuyorsun. Müzisyenliğime saygı duyuyorsun, müzisyenliğimi takdir ediyorsun; hayatının büyük bölümünde hor görülen benim için bunun ne kadar önemli ve özel olduğunu tahmin bile edemezsin.”

“Aslında edebilirim,” dedi Göksel. “Dış görünüşüm yüzünden zorbalığa uğrayan bir çocuktum, ortamlarda dışlanırdım ve kimse beni tanımak bile istemezdi. Bu yüzden şimdi insanların beni tanımak için çaba gösterip kişiliğimi sevmesi ve kişiliğim için benimle arkadaş olması da benim için çok önemli ve özel bir şey.”

Gökhan gülümseyerek, “Hem dıştan hem de içten çok güzelsin,” dedi. “Seni tanımak benim için büyük bir ayrıcalık ve seni tanıyan herkesin böyle düşündüğünden eminim.”

“Teşekkür ederim, seni ve çevremdeki diğer insanları tanımak da benim için büyük bir ayrıcalık.”

Göksel’in yanaklarındaki kızarıklık şimdi çok daha belirgindi.

“Ne zaman dönüyorsunuz?” diye sordu Gökhan.

“Haftaya,” dedi Göksel.

“Hangi gün?”

“Hafta sonu diye düşünüyoruz ama hangi gün olacağı kesinleşmedi.”

Aslında cuma sabahı yola çıkacaklardı, cuma akşamı da İstanbul’da olacaklardı ama Göksel bunu ona söylemedi. Aklında ona sürpriz yapmak vardı.

“Daha çok varmış desene,” dedi Gökhan yüzünü asarak.

“Ne oldu, beni çok mu özledin?”

“Özledim tabii.”

Göksel keyifle sırıttı. “İki hafta geçip gitti bile, bir hafta da geçer.”

“Ne zaman döneceğiniz kesinleşince haber ver, hemen ertesi günü görüşelim. Şimdiden söyleyeyim de başka plan yapma.”

“Bak sen,” derken sırıtmaya devam ediyordu Göksel. “Sen beni bayağı özlemişsin.”

“Çok hoşuna gitti bakıyorum. Sen beni özlemedin mi?”

“Ne yalan söyleyeyim, hoşuma gitti,” diye onayladı Göksel. “Ben de seni özledim ve söylediğin gibi döndüğümde bir buluşma ayarlarız.”

Sırıtma sırası telefonun ucundaki Gökhan’daydı. Göksel’in de kendisini özlediğini duyan genç adam az önce özenle fırçaladığı beyaz dişlerini göstererek kocaman sırıttı. Onun bu hâli Göksel’i gülümsetti.

“Ayarlayalım tabii,” dedi Gökhan biraz sonra. “Haber verirsin.”

“Veririm,” dedi Göksel başını sallayarak.

Vermeyecekti. Bu ona söylediği ilk yalandı ama ona aklındaki sürprizi yapmak için buna mecburdu. Gökhan onun daha Muğla’da olduğunu sanırken genç adamın karşısına çıkmak ve onu şaşırtmak istiyordu.

“Ailen nasıl?” diye sordu Gökhan. “Hepsi iyidir umarım.”

“İyiler, sorduğun için teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Ağabeyimle eşi hafta sonu için Kuşadası’na gittiler, yengemin bir arkadaşı ve eşiyle zaman geçirecekler; anneannemle dedem Fethiye’deler, ikisi de çok iyi şükür; annemle babam da benimle beraber zaten, yol biraz yordu fakat bir saate kendilerine gelirler ve sonrasında Bodrum gezimize başlayabiliriz. Hepimizin sağlığı da keyfi de oldukça yerinde.”

“Çok sevindim,” dedi Gökhan samimiyetle. “Ağabeyinle eşi çift olarak yalnız da takılıyorlarmış. Sanırım geçen sene evlendiklerini söylemiştin, daha yeni evli sayılırlar ve tadını çıkarıyorlardır.”

“Aynen öyle. Evlilikleri daha çiçeği burnunda, biz de anlayışla yaklaşıyoruz ve illa bizimle takılın demek yerine ne istiyorlarsa onu yapmalarını istiyoruz.”

“En iyisi. İkisi için de yoğun bir eğitim yılı olmuş olmalı ve istedikleri gibi tatil yapmayı hak ediyorlar.”

“Kesinlikle öyle. Yine de son bir haftamız kaldığı için üzülüyorum, çok çabuk geçti.”

“Sevdiğin insanların yanındayken zaman çok çabuk geçer,” dedi Gökhan. “Onlardan uzaktayken ise geçmek bilmez.”

“Haklısın. Kalan son günlerimizin tadını çıkarmaya bakacağız artık. İstanbul ne alemde?”

“Bilmem, hayatım iş ve ev arasında geçtiği için şehirde olan bitene hâkim değilim ama her şey aynı görünüyor.”

“Çok yoğun bir çalışma hayatın var.”

“Çoğu kişi gibi. Dürüst olmam gerekirse çalışmaktan bıktım usandım fakat çalışmak zorunda olduğum için her sabah kalkıp tıpış tıpış mağazaya gidiyorum. İnsanlarla uğraşmaktan yoruldum, karşımdaki kişiler dağdan inmiş olsa da kibar davranmak zorunda olmaktan yoruldum; profesyonel hayattan yoruldum, mağazada her şeye koşturmaktan yoruldum.” Gökhan susup derin bir nefes aldı. “Her neyse, kendi dertlerimle senin de canını sıkmayayım. Bir an içimi dökesim geldi, kusura bakma.”

“Ne kusuru? Duymamış olayım,” dedi Göksel hemen. “Bana her zaman içini dökebilirsin, benimle konuşurken dürüst olabilirsin hatta bundan çok ama çok memnun olurum.”

Gökhan yüzünü kameraya yaklaştırıp, “O zaman sana bir sır vereyim,” diye fısıldadı. “İstifamı basacağım günü iple çekiyorum.”

Göksel gülümseyerek, “Sırrının bende güvende olacağına emin olabilirsin,” dedi. “İstifanı bas, mağazadan koşarak uzaklaş ve bir kutlama yap.”

“Kutlama mı? Bunu hiç düşünmemiştim ama muhteşem bir fikirmiş. O zaman işten çıktığım zaman yakın arkadaşlarımla bir kutlama yapacağım ve onlara ne istiyorlarsa onu ısmarlayacağım. O akşam hesaplar benden.”

“Asıl muhteşem fikir diye buna derim,” dedi Göksel. “Ne zaman istifa edeceksin? Mezun olunca mı?”

“Aynen. Bir terslik çıkmazsa -ki çıkacağını düşünmüyorum- seneye haziranda mezun olacağım, ondan sonra istifa ederim ve sevdiğim işi yapmaya başlayabilirim.”

“Şimdi bakınca çok uzun bir zamanmış gibi geliyor ama göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Mezun olduktan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Müziğe ağırlık vereceğim,” diye cevapladı Gökhan. “Daha sık sahneye çıkarım, muhtemelen farklı mekânlarda da sahne almaya başlarım; şarkılarımı yayınlarım, sonrasında ilk albümümü çıkarırım; bunlardan kazandığım para yetmezse -ki başlarda yetmeyeceği ortada- müzik okullarının birinde öğretmen olarak işe başlayabilirim. Neticede konservatuvar mezunuyum ve müzikle ilgili her şeyi biliyorum, engin bilgilerimi öğrencilerle paylaşmaya hazırım.”

Onu pürdikkat dinleyen Göksel genç adam konuşmasını bitirince gülümsedi. “Çok ideal ve hoş bir yakın gelecek planı,” dedi. “Müzik öğretmenliği yapmak sana şimdiye göre daha çok boş zaman bırakır ve sen de müziğe zaman ayırabilirsin.”

“Evet, şimdi ulaşımı da ekleyince günümün yarısı işte geçiyor ve çoğu şeye vakit bulamıyorum ama o zaman vaktim daha çok olur. Planlarım bu yönde ama hayatın neler getireceğini ancak yaşayarak göreceğim. Hayırlısı olsun.”

“Hayırlısı olsun,” diye tekrar etti Göksel. “Ama umarım gönlünden geçen neyse onu da elde edebilirsin.”

“Teşekkür ederim Gök,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Eksik olma.”

Göksel de gülümsedi. “Rica ederim,” dedi. “Sen de eksik olma.”

“Bodrum’da neler yapacaksınız?”

“Çekim yapacağım için kültürel bir gezi olmasını istedim, ailem de kabul etti. Bodrum’un kalesini, müzelerini gezeceğiz. Bunun dışında ilçe merkezinde ve sahilde de gezer, yürüyüş yaparız.”

“İyi düşünmüşsün. Çekeceğin fotoğrafları ve videoları dört gözle bekliyorum. Ortaya muhteşem işler çıkaracağından eminim. Her zamanki gibi.”

Göksel gülerek, “Teşekkür ederim,” dedi. “İnancın çok değerli. Bu tatil fotoğraf açısından çok verimli oldu, Bodrum’dan da güzel fotoğraflar paylaşacağımı ve takipçilerimden güzel geri dönüşler alacağımı umuyorum.”

“Bundan hiç şüphem yok. Şimdiye kadar paylaştığın fotoğrafların hepsi mükemmeldi.”

“Fotoğraflara yaptığın yorumlarla beğendiğini açıkça gösterdin.”

“Yine yapacağım. Her zaman tam destek.”

“Teşekkür ederim, çok tatlısın.”

Göksel’den ikinci kez çok tatlı olduğunu duyan Gökhan ilk seferde olduğu gibi kocaman sırıttı. “Sen de çok tatlısın,” diyen genç adamın bakışları yoğunlaştı. “Ve ben seni çok özledim. Biliyorum tanışalı çok olmadı, sadece birkaç kez görüştük ama özledim işte. Kısa sürede çok şey paylaştık, sağlıklı bir iletişimle inşa edilen güzel bir bağ kurduk ve kısa sürede bu kadar şey paylaştıktan sonra araya giren bu üç haftalık ayrılıkta boşluğa düşmüş gibi hissettim.”

“Gerçekten çok tatlısın,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bu kadar dürüst olmanı seviyorum, hiçbir maskenin ardına saklanmadan kendini açıkça ve çok başarılı bir şekilde ifade etmeni de seviyorum. Söylediğin gibi kısa bir sürede çok şey paylaşıp güzel bir bağ kurduk ve tanıştığımızdan bu yana geçen dönemi dolu dolu geçirdik; şimdi ikimizin de birbirini özlemesi çok doğal ama çoğu gitti azı kaldı, bir hafta sonra İstanbul’a dönüyoruz ve yine görüşüp zaman geçirmeye devam edeceğiz.”

“İki hafta geçti gitti, bir hafta da gider değil mi? Gider elbette. Sen tatilinin tadını çıkarmaya bak.”

“Öyle yapıyorum. O zaman yavaştan kapatalım mı? Sen Kerem’i daha fazla bekletme, ben de çıkıp bizimkilere bakayım. Müsait olduğumuzda yine konuşuruz.”

“Kapatalım,” dedi Gökhan. “Dediğin gibi Kerem’i çok bekletmeyeyim, sen de Bodrum’da ailenle geçireceğin zamanın tadını çıkar. Size keyifli gezmeler.”

“Teşekkür ederiz, size de iyi eğlenceler.”

“Sağ ol Gök. Kendine çok iyi bak, görüşürüz.”

“Sen de kendine iyi bak, görüşmek üzere.”

Göksel aramayı sonlandırdığında dudakları yukarı kıvrıldı. Görüşme kısaydı ama çok iyi hissettirmişti ve bu his uzun süre devam edecekti.

Çardaktan kalkan genç kadın pansiyona doğru yürüdü.

Telefonu kapatan Gökhan’sa bir süre daha yatağında oturmaya devam etti. Genç adamın yüzünde bir gülümseme vardı. Göksel’e duyduğu özlem ona kötü hissettirse de genç kadınla konuşmak, onun haftaya İstanbul’a geleceğini duymak ve onun ağzından bu ayrılığın kısa sürede biteceğini duymak ona iyi gelmişti. Göksel’in de dediği gibi çoğu gitmiş azı kalmıştı, iki hafta geçmişti ve bir hafta da geçecekti.

Kapıyı açıp odasından çıkan Gökhan salona ilerledi. Kerem koltuğun üzerinde oturuyordu ve onun akustik gitarını çalıyordu. Gökhan içeri girince Kerem dikkatini arkadaşına verdi.

“Selam,” dedi Kerem gülümseyerek. “Konuşma nasıldı?”

“Selam,” diyen Gökhan onun yanına oturdu. “Çok güzeldi. Şu an ailesiyle beraber Bodrum’daymış, bu hafta sonunu orada geçireceklerini söyledi. Hangi gün olduğu daha kesinleşmemiş ama haftaya dönüyorlarmış.”

“Bayağı geziyorlar desene. Haftaya da geri dönüyormuş demek, hadi gözün aydın.”

“Aynen, epey gezdiler. Anladığım kadarıyla maddi durumları fena değil, annesi de babası da iyi pozisyonlarda çalışan insanlar zaten; senede bir tatil yaptıklarını da düşünürsek masraftan kaçınmıyorlardır. Göksel de çok iyi görünüyordu, bu tatilin ona yaradığı belli ve teşekkür ederim, nihayet kavuşuyoruz.”

“Bu dönemde en mütevazı tatil bile dünyanın parasına mal oluyor, karşılayacak durumları varsa biraz daha iyisini yapmaları çok normal. Göksel’den ne haber? İki haftadır Muğla’da olduğunu düşünürsek epey bronzlaşmıştır.”

“Bronzlaşmış,” diyen Gökhan gülümsedi. “Çok da yakışmış. Olağanüstü görünüyordu.”

Kerem gülerek başını iki yana salladı. “Ağzını sil,” dedi onun çenesine dokunup. “Salyaların akıyor.”

“Valla aktılar,” dedi Gökhan da gülerek. “Masmavi gözleri bronzlaşmış ve güneşte yanmış yüzünde bir başka güzel parlıyordu. Haftaya karşımda gördüğümde ne yapacağım? Bayılırım gibime geliyor.”

Kerem bir kahkaha patlatırken Gökhan da ona katıldı. İki arkadaş bir süre güldü.

“Göksel’in kollarına bayıl da seni tutsun,” dedi Kerem kahkahalarını susturabildiğinde.

“Tabii canım,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Kızdan 13 santimetre uzunum ve nereden baksan 15-20 kilo ağırımdır, o cüsseyle beni kesin tutar hatta kucağına alıp hastaneye bile götürür.”

Bir kahkaha tufanı daha yaşandı.

“Düşününce çok komik,” dedi Kerem. “Ama yaşanma ihtimali çok az tabii.”

“Hâliyle,” dedi Gökhan. “Avcum kadar beli var, ufacık bir şey.”

“Belinin ölçüsünü iyi bilirsin tabii,” dedi Kerem ona hınzır bir bakış atarak. “Elinin sürekli Göksel’in belinde olduğunu fotoğraflardan iyi gördüm.”

“Belini kavramayı seviyorum, genel olarak onunla temas hâlinde olmayı seviyorum. İyi hissettiriyor.”

“Konuştu Mecnun,” diyen Kerem gözlerini biraz büyüttü. “Mecnun olmayı bir kenara bırakıp müzisyenliğe dönmeye ne dersin? Hadi biraz gitar çalalım.”

“Leyla oldum, Kerem oldum, şimdi de Mecnun oldum. Sırada ne var? Ferhat mı?”

“Olabilir. Sende dağları delecek potansiyel görüyorum.”

“İstanbul’da dağ yok.”

“Olsa deleceksin yani?”

“Of,” diye sızlandı Gökhan. “Hadi gitar çalalım.”

Gökhan kendi akustik gitarını alırken Kerem de klasik gitarını çantasından çıkardı. Kerem’in Martinez marka iyi bir klasik gitarı vardı ve üç senedir düzenli olarak çalıp kendisini geliştirmeye devam ediyordu. Özellikle Gökhan’la tanıştıktan sonra gitara olan bağlılığı artmıştı. Gökhan gibi iyi bir gitaristin arkadaşı olmak onu motive ediyordu.

“Senin için küçük bir sürprizim var,” dedi Kerem kahverengi gitarı kucağındayken. “Bir parçanın girişini çalmayı öğrendim.”

“Öyle mi?” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak. “Hangi parçaymış bu? Çalmak ister misin?”

“Çalacağım,” diyen Kerem penasını eline aldı. “Başlıyorum.”

Kerem şarkıya girer girmez Gökhan bunun hangi şarkı olduğunu anladı: Oyuncak Dünya. Gökhan’ın bu dünya üzerinde en sevdiği şarkı.

Gökhan genişçe gülümserken, Kerem de ona kısa bir bakış atıp gülümsedi. Kerem’in parmakları klavyenin üzerinde zarafetle hareket ederken onun çaprazında oturan Gökhan da dikkatle arkadaşını dinliyordu. Oyuncak Dünya çalması çok zor bir parçaydı ama girişi şarkının kalanına göre daha sakindi ve Kerem de bu kısmı çalmayı çok iyi öğrenmişti.

“Devamı beni aşıyor fakat girişini öğrendim,” dedi Kerem girişini çalmayı bitirdiğinde. “Umarım bir gün şarkının tamamını da çalabilirim.”

“Bolca pratik yaptıktan sonra çalınamayacak şarkı yoktur,” dedi Gökhan kendinden emin bir sesle. “Girişi çok iyi çaldın, beğendim.”

“Sahiden mi? Teşekkür ederim.”

“Sahiden.”

“Sen de solosunu çalmak ister misin? Bu muhteşem soloyu akustik gitarında dinlemek isterim.”

“Büyük bir memnuniyetle.”

Gökhan gitarının duruşunu düzelttikten sonra şarkının solosunu çalmaya başladı. Bu şarkıyı akustik gitarla son çalışının üzerinden uzun zaman geçmişti ve bunu yapmayı ne kadar özlediğini daha solonun başında anladı. Bir gülümseme yüzünü süslerken usta parmaklarıyla bir diğer ustanın parmaklarının yarattığı bu sihirli müziği çaldı. Kerem onu büyük bir hayranlıkla izliyor, genç adamın perdeler arasında ve teller üzerinde gezinen parmaklarını seyrediyordu. Artık bu usta parmakların dördünde dövmeler vardı ve adıyla ilgili bu dövmeler enstrüman çalarken onun çok daha havalı görünmesini sağlıyordu.

Gökhan başını kaldırıp Kerem’e baktığında arkadaşını hayran bakışlarla kendisini izlerken buldu. Ona göz kırptı.

“Adama bak ya,” dedi Kerem. “Böyle bir parçayı klavyeye bakmadan çalıyor. Sen şaka mısın oğlum?”

“Şarkıyı adımdan iyi biliyorum,” dedi Gökhan. “Gözlerim kapalı bile çalabilirim.”

“Yap şovunu.”

“Şu an beni izleyen tek sen varsın, yani bu sana özel bir şov.”

“O hâlde bana özel yapılan en güzel şey olduğunu söylemeliyim.”

Gökhan gülerek bakışlarını yeniden gitara odakladı ve şarkının kalanını gitara bakarak çaldı. Bu şarkı ona buruk hissettirse de aynı zamanda diğer hiçbir şarkının hissettiremediği kadar iyi de hissettiriyordu. Bu yüzden Gökhan bu şarkının büyülü olduğuna inanıyordu. Şarkıyla büyük ve derin bir bağ kurduğunun, şarkıyı diğer tüm şarkılardan çok farklı ve hiçbirinin yanına bile ulaşamayacağı bir yere koyduğunun farkındaydı fakat sözlerinin birebir kendisini anlattığını düşündüğü bir şarkıya bundan daha azını yapamazdı. “Kimisi/Kimileri … oynar” kısımlarının ilkinde “askercilik” olan bir şarkıya bundan daha azını yapamazdı. Yavuz Çetin şarkıda geçen ya da geçmeyen bir başka meslek grubu ya da oyun adını söyleyebilirdi fakat o “askercilik” demeyi tercih etmişti ve bunun Gökhan için anlamı çok büyüktü.

Kimisi askercilik oynamıştı, kimileri evcilik oyunu oynamıştı; Gökhan’sa müzisyeni oynuyordu. Şimdi ve daima.

Gökhan penasını tellere sertçe vurup şarkıyı bitirdiğinde Kerem bağırarak onu alkışladı.

“Makine mübarek,” dedi Kerem. “Ellerine, yüreğine sağlık kardeşim benim. Kulaklarımın pasını sildin attın.”

“Eyvallah kardeşim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Gitar çalmaya bu kadar hızlı başlayacağımı düşünmüyordum ama devam edelim bakalım.”

“Hızımızı kesmeden tam gaz devam.”

İki yakın arkadaş birlikte gitar çalmaya devam ettiler.

***

Perşembe

Fethiye’deki yazlıkta toplanma telaşı vardı. Dinçerler üç haftalık tatillerinin sonuna gelmişti ve artık hem Gökseller hem de Giray ve eşi için evlerine dönme vaktiydi. Tüm aile üyelerinde bir burukluk vardı fakat belli etmemeye çalışıyorlardı.

“Kameralar gitmiş,” dedi Göksel’in kaldığı odadaki boş sehpaya bakan Giray. “Toparlandın mı?”

“Evet,” dedi Göksel. “Toparlandım. Siz ne yaptınız?”

“Biz de her şeyi hallettik. Birazdan valizleri indirip bagaja yerleştiririz.”

“Aynen. Hadi annemlere de bakalım.”

İki kardeş, ebeveynlerinin kaldığı odaya girdiğinde fermuarları kapatılan ve aşağı indirilmek üzere kapının kenarına koyulan valizi ve el çantasını gördü. Güzin’se boşalttıkları dolabı silmekle meşguldü.

“Kolay gelsin sultanım,” dedi Giray. “Siz de toparlanmışsınız.”

“Sağ ol oğlum,” dedi Güzin onlara bakarak. “Toparlandık tabii ya, valizleri arabaya koymak kaldı. Siz de hallettiniz sanırım?”

“Hallettik. Birazdan babamla beraber valizleri de indiririz.”

“Biz de yardım ederiz canım,” dedi Göksel. “Yirmi bir yaşında genç, sağlıklı ve güçlü biriyim; valizlerin de hakkından evelallah gelirim.”

“Bak sen,” diyen Giray onun omzuna kolunu attı ve kız kardeşini kendine çekti. “Soyadımın hakkını veriyorum, diyorsun yani?”

“Tabii ki.”

Duygulanan Güzin bakışlarını çocuklarından alıp dolaba çevirdi ve rafları silmeye kaldığı yerden devam etti.

“Biz de yardım edelim mi?” diye sordu Göksel.

“Ben hallediyorum,” dedi Güzin. “Siz Engin’i bulun da valizleri indirin.”

Göksel ve Giray babalarını bulmak için odadan çıktılar. Engin bahçede iş yerinden biriyle telefonda konuşuyordu. Tatili henüz bitmemişti fakat haftaya pazartesi işbaşı yapacağı için iş hayatına yavaştan geri dönmüştü. O telefonda konuşurken Göksel ve Giray da sandalyeye oturup onu beklemeye başladı.

“Üç hafta çabucak geçti,” dedi Göksel. Elleriyle oynuyordu. “Seni özleyeceğim.”

“Güzel günler göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor,” dedi Giray. “Ben de seni ve diğer herkesi özleyeceğim.”

Göksel onun beline sarılıp başını da omzuna yasladı. “İlk fırsatta İstanbul’a da gelin,” dedi. “Sevmediğinizi biliyorum -biz de âşığı değiliz- ama orada da beraber zaman geçiririz.”

“Yarıyıl tatilinde gelebiliriz, Ankara’nın dondurucu soğuğundan da biraz da olsa uzaklaşmış oluruz.”

“İstanbul daha ılık tabii.”

“Ankara’nın yanında Miami gibi kalıyor be kızım.”

Göksel kıkırdadığında Giray da güldü.

“Senin okulun da bir aya başlar,” dedi Giray. “Tatilinin son haftalarını nasıl geçireceksin?”

“Arkadaşlarımla görüşürüm,” dedi Göksel ona bakarak. “Okul başladıktan sonra görüşmemiz pek mümkün olmuyor malum. Onun dışında da evde dinlenmeye bakarım, okul başladıktan sonra bu da pek mümkün olmuyor malum.”

“Doğru,” dedi Giray gülerek. “Hem gezip tozmana hem de dinlenmene bak o zaman. Biz de Banu’yla gezeceğiz, tatilin son günlerinin tadını çıkaracağız ve yeni bir eğitim yılına bomba gibi gireceğiz.”

“Gezin tabii, sizin için dönem daha erken başlıyor.”

“Aynen, bu yüzden zamanımız daha kısıtlı ama planlarımızı yaptık.”

Telefon görüşmesini bitiren Engin çocuklarının yanına ilerledi.

“Merhaba gençler,” dedi gülümseyerek. “Sizi buraya hangi rüzgâr attı bakalım?”

“Valizleri indirelim diyecektik,” dedi Giray. “Hepimiz toparlandık.”

“Öyle mi? O zaman indirelim. Sonra da yemek yiyip uyuruz zaten. Hepimiz erkenden yola çıkacağız, uyuyup dinlenmemiz gerek.”

Yeniden eve giren aile üyeleri üst kata çıktı. Engin eşiyle kendisinin valizini indirirken Giray da kendi büyük valizlerini indirdi; Göksel kendi valizini aldı, Banu da kendilerinin küçük valizini ve Güzinlerin el çantasını indirdi.

“Resmen evi taşımışız,” dedi Engin bagajdaki iki büyük valize, el çantasına ve birkaç poşete bakarak. “Yetmedi buradan da bir şeyler aldık.”

“Üç koca insan için normal bence,” dedi Göksel. “Sonuçta burada da üç hafta kaldık.”

“Göksel haklı,” dedi Banu. “Bir şey olmaz babacığım.”

“Ah siz kadınlar,” dedi Engin başını iki yana sallayarak. “Başka bir şey kaldı mı?”

“Her şeyi indirdik,” dedi Giray. “Yine bakarız zaten.”

“Tamam o zaman. Hadi yemek yiyelim. Şahsen ben kurt gibi açım.”

“Ben de,” dedi Göksel. “Karnım kazınıyor.”

İçeri giren aile üyeleri el birliğiyle masayı hazırladı ve beraber yiyecekleri son akşam yemekleri için sofraya oturdular.

“Zaman ne çabuk geçti,” dedi Meryem. “Geldiğiniz gün daha dün gibi, yarınsa gidiyorsunuz.”

“Güzel olan her şey kısa sürüyor,” dedi Güzin. “Ama üzülmeyin, yine geliriz. Belki kışın siz gelirsiniz.”

“Artık uzun yolu gözümüz kesmiyor,” dedi Tahsin. “Hele de İstanbul’u. Siz gelirsiniz.”

“Tahsin haklı,” diye eşine arka çıktı Meryem. “Hem o yol hem de İstanbul’un çilesini çekemeyiz artık.”

Akşam yemeği genel olarak sohbetli geçti. Yemekler yendikten sonra sofra toplandı, bulaşıklar makineye yerleştirildi ve Türk kahvesi hazırlandı. Aile üyeleri şimdi de bahçede oturarak kahve içecek ve son akşamlarını beraber geçirecekti. Saatler akşam dokuz olmuştu bile, sabah erkenden yola çıkacakları için çok oturamayacaklardı; biraz sohbet ettikten sonra uyumayı planlıyorlardı.

“Aramızda tatili devam eden bir Göksel var,” dedi Engin bahçede otururken. “Annesiyle ben pazartesinden itibaren işe gitmeye devam edeceğiz, Göksel Hanım’sa yatmaya devam edecek.”

“Öğrenciliğin güzelliği,” dedi Göksel gülümseyerek. “Hem bu son yaz tatilim, bırakın da tadını çıkarayım. Önümüzdeki hazirandan sonra yüksek ihtimalle ben de iş hayatına atılacağım ve artık üç aylık bir tatil lüksüm olmayacak.”

“Ne ara bu kadar büyüdün?” diye sordu Güzin. “Giray okulu bitirdi, işe başladı, evlendi; sen de son sınıfa geçtin, seneye mezun olacaksın ve çalışma hayatına atılacaksın.”

“Bir de flörtü var tabii,” diye mırıldandı Engin. Sonra yüksek sesle devam etti: “İkinizi de çok güzel yetiştirdik, pırıl pırıl gençlersiniz ve sizinle gurur duyuyoruz. Umarım senin de başarılı kariyerini göreceğiz civcivim benim.”

“Ya baba!” dedi Göksel duygulanarak. “Teşekkür ederiz. Umarım o günler de gelecek.”

“Son akşamımızda duygulanmamalıyız,” diye araya girdi Giray. “Beraber yaptığımız bu tatilin bitmesi zaten üzücü, ateşe barutla yaklaşmayın.”

“Tamam tamam,” dedi Güzin. “Keyifle sohbetimizi edelim ve uyumak için odalarımıza çekilelim.”

Aile üyeleri bir saat kadar sohbet etti. Giray ve Banu yeni dönem başlamadan önce Banu’nun Amasya’da yaşayan ailesini de ziyaret edecek ve birkaç gün onlarda kalacaklardı. Güzin ve Engin çalışma hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekti. Göksel’inse yeni dönem başlayana kadar neredeyse bir ay zamanı vardı ve bu vakti hem arkadaşlarıyla görüşerek hem de evde dinlenerek geçirecekti. Meryem ve Tahsin’se buradaydı, yaşlı karı koca sakin hayatlarına devam edecekti.

Saatler onu geçerken hepsi uyumak için odasına çekildi. Odasının kapısını kapatan Göksel yatağına ilerledi, pikeyi kaldırıp altına girdi ve telefonunu eline aldı. Mesajlaşma uygulamasına girip Gökhan’la olan konuşmasını açtığında genç adamın çevrim içi olduğunu gördü. Gülümseyerek ona mesaj attı.

Selam, n’aber?

Gökhan onun bu mesajını saniyeler içinde gördü ve ona cevap verdi.

Selam

İyiyim, senden n’aber?

Göksel onun mesajlarına cevap vermeden önce yastığını düzeltti ve ona öyle cevap yazdı.

Ben de iyiyim, ne yapıyorsun?

Gökhan’ın cevabı yine gecikmedi.

Salonda oturuyorum öyle, sen ne yapıyorsun?

Konuşma sayfasında bekleyen Göksel ona hemen cevap verdi.

Ben de odamda uzanıyorum. Evdekiler odalarına çekildi, ben de benimkine çekildim

Gökhan onun bu mesajını hemen gördü fakat cevap vermek için aceleci davranmadı. On beş saniye kadar bekleyen genç adam ona bir soru sordu.

Müsaitsen arayayım mı?

Onun bu sorusu Göksel’i genişçe gülümsetti.

Müsaitim, ara

Göksel’in bu mesajı göndermesinden sadece birkaç saniye sonra telefonu çalmaya başladı. Genç kadın telefonu açmadan önce boğazını temizledi.

“Selam,” dedi Gökhan’ın neşeli sesli.

“Selam,” diyen Göksel’in sesi kısık çıktı. “Evdekiler uyuma moduna geçtiler, bu yüzden yüksek sesle konuşamayacağım.”

“Sıkıntı değil,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Neden bu kadar erken uyudular?”

“Uzun ve yorucu bir gündü,” diye cevap verdi Göksel. Yalan sayılmazdı. “Onlar da erkenden uyumak istediler.”

“Anladım. Sen yorulmadın mı?”

“Yoruldum ama biraz seninle konuşabilirim, sonra uyurum.”

“Peki o zaman. Nasıl gidiyor?”

“İyi gidiyor, son günlerimizin keyfini çıkarıyoruz.”

“Ne zaman döneceğiniz kesinleşti mi?”

“Pazar gün doğmadan yola çıkıyoruz,” diyen Göksel gülmemek için yanağının içini ısırdı. “Son iki günümüz kaldı yani.”

“Çok az kalmış,” dedi Gökhan neşeyle. “O zaman pazartesi görüşebiliriz değil mi?”

“Görüşebiliriz.”

“Çok iyi. Üç hafta bekledim, dört gün daha bekleyebilirim. Tatiliniz nasıldı peki? Güzel vakit geçirdin mi?”

“Harika zaman geçirdim,” dedi Göksel içtenlikle. “Ailemle hasret giderdim, kızgın kumlarla ve serin sularla hasret giderdim; bolca yüzdüm, bolca güneşlendim, bolca gezdim ve elbette bolca fotoğraf ve video çektim. Benim için dolu dolu bir üç haftaydı, çok keyifliydi.”

“Senin adına çok sevindim. Bu tatil sana çok iyi gelmiştir.”

“Kesinlikle geldi. Bütün negatif yüklerimden kurtuldum, senenin yorgunluğunu vücudumdan söküp attım ve severek okuduğum bölümde son seneme geçmeye fazlasıyla hazırım.”

“Ne güzel. Pazartesi karşımda çok enerjik bir Göksel göreceğim gibime geliyor.”

“Hiç şüphesiz. Senin haftan nasıl gidiyor?”

“Bildiğin gibi,” dedi Gökhan omuz silkerek. “İşe gidip geliyorum, karnımı doyuruyorum; biraz oturuyorum ve yatıp uyuyorum. Bugün bilgisayardan bir şeyler izledim, seninle konuşmadan önce de sessizlikte kafa dinliyordum biraz.”

“Sessizliğini bozmuş mu oldum?”

“Elbette hayır, seni aramak isteyen bendim; unuttun mu? Sesini duymak istedim, sesini duymak bana iyi geliyor ve şimdi de geldi.”

Göksel kıkırdadığında onun tatlı kıkırdamasını duyan Gökhan gülümsedi.

“Çok şirinsin,” dedi Göksel. “Senin sesini duymak da bana iyi geldi.”

“Hım,” dedi Gökhan kelimenin sonunu uzatarak. “Tatil boyunca bana söylediğin tüm bu tatlı cümleleri İstanbul’a döndükten sonra yüzüme de söylersin umarım.”

“Çok hoşuna gidiyor bakıyorum.”

“Sen ve seninle ilgili her şey çok hoşuma gidiyor.”

“Demek öyle.”

“Öyle.”

Göksel güldü. O sırada bir adım sesi duydu ve koridorun ışığı açıldı.

“Birini uyandırdım sanırım,” dedi Göksel. Adım sesleri yaklaşıyordu. “Ve sanırım odama geliyor. Bir dakika.”

Odasının kapısı açıldığında telefonu pikenin altına soktu. Gelen kişi babası Engin’di.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Engin. “Sesin geliyor, biriyle mi konuşuyorsun?”

“Arkadaşıma ses kaydı atıyordum,” diye hızlı bir yalan uydurdu Göksel. “Yatıyorum şimdi.”

“Hadi yat uyu, iyice dinlen.”

“Tamam. İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Engin odadan çıktığında Göksel rahat bir nefes aldı. Babası neyse ki yarın yola çıkacaklarıyla ilgili bir şey söylememişti.

Telefonu yeniden kulağına yaslayan Göksel, “Kusura bakma,” diye fısıldadı. “Babam odayı bastı, kapatmam gerek.”

“Duydum,” dedi Gökhan. Baba kızın konuşmasını rahatça duymuştu. “Baban sana kızmasın, sen yatıp uyu. Biz yine konuşuruz.”

“Tekrardan kusura bakma.”

“Önemli değil, gerçekten. Hem uzun ve yorucu bir gün olduğunu söyledin, babanın da dediği gibi yatıp dinlen.”

“Öyle yapacağım. Sana iyi geceler, görüşmek üzere.”

“Sana da iyi geceler Gök, tatlı rüyalar. Görüşürüz.”

“Hoşça kal.”

Göksel telefonu kapattı.

“Ya babam yarın erkenden yola çıkacağımızı söyleseydi?” diye düşündü. “Ucuz kurtuldum.”

Telefonu komodine bırakan genç kadın sağına döndü ve gözlerini kapattı.

***

Ertesi gün Dinçerler gün doğmadan uyandılar. Etraf karanlık ve sessizdi fakat onların yaşadığı yazlıkta birkaç odanın lambası açıktı ve evden konuşma sesleri yükseliyordu. Göksel yolda rahat etmek için üzerine penye bir şortla bol bir tişört giydi, akşam giydiği kıyafetleri de sırt çantasına koydu. Aynı sırt çantasının içinde yedek kıyafetler ve profesyonel fotoğraf makinesi vardı. Yolculuk yaparken fotoğraf ve video çekimi yapmayı seven genç fotoğrafçı dönüş yolunda gün doğumunu çekmeyi istiyordu.

“Kahvaltı etmeyeceğinizi söylediniz fakat size akşam muz çıkarmıştım,” dedi Meryem. “Ayılmanız için kahve de yaptım. Hadi oturup yiyin.”

“İyi düşünmüşsün anne,” dedi Engin. “Yiyip çıkalım.”

Hepsi uyku sersemi olduğu için masada pek konuşmadılar. Kahve içen aile üyeleri yavaşça kendine geldi.

“Aman dikkatli sürün evladım,” dedi Meryem. “Etraf trafik magandası kaynıyor, kimseyle münakaşaya girmeyin.”

“Merak etme annem,” dedi Güzin onun koluna girerek. “Biz elli dört senedir İstanbul’da yaşayan ve otuz küsur senedir orada araba süren insanlarız, trafiğe ve sürücülere oldukça hâkimiz.”

“Ben yine de söyleyeyim de içim rahat etsin.”

Aile üyeleri yanlarına alacakları çantaları da arabalara koydular ve vedalaşma kısmına geçtiler. Büyükler vedalaşırken Göksel bir kenarda bekledi. Ailenin en küçüğü olduğu için vedalaşmalarda sıra en son ona geliyordu ve o da bu durumu bildiği için sıra kendisine gelene kadar sessizce bekliyordu.

“Öpeyim dedeciğim,” diyen Göksel dedesi Tahsin’in elini öptü ve ona sarıldı. “Her şey için teşekkür ederim, hakkınızı helal edin.”

“Helal olsun civcivim benim,” dedi Tahsin onun sarı saçlarını okşayarak. “Kendine çok iyi bak, derslerine iyi çalış.”

“Çalışacağım. Sen de kendine çok iyi bak.”

Göksel anneannesiyle de vedalaştı ve onunla da benzer bir konuşma gerçekleştirdi. Anneannesinden sonra ağabeyine ilerledi ve ona da sıkı sıkıya sarıldı.

“Güzelim benim,” dedi Giray gülümseyerek. “Kendine ve annemlere iyi bak, üçünüz de birbirinize emanetsiniz. Derslerine çalıştığını biliyorum ama ben yine de derslerine çalış diyeceğim, yazın mezuniyetine gelip seni gururla izlemek için sabırsızlanıyorum.”

“Sen de kendine ve Banu ablaya çok iyi bak,” dedi Göksel. Mavi gözleri dolmuştu. “Biz başımızın çaresine bakarız, aklın sakın bizde kalmasın. Derslerime de çalışacağım ve yazın hepiniz mezuniyet törenimde orada olup beni gururlandıracaksınız.”

“Biz de başımızın çaresine bakarız, senin de aklın bizde kalmasın. Seni çok sevdiğimi ve fiziksel olarak uzakta olsam bile her daim yanında olduğumu sakın unutma.”

“Ben de seni çok seviyorum.”

İki kardeş yeniden sıkı sıkı sarıldılar ve birbirlerini öptüler. Ağabeyiyle vedalaşmayı bitiren Göksel yengesiyle de vedalaştı.

“Kendine çok iyi bak canım,” dedi Banu. “Yeni eğitim döneminde de şimdiden başarılar dilerim.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Sen de kendine iyi bak. Ağabeyim sana, sen de ağabeyime emanetsin.”

Göksel, Engin ve Güzin kendi arabalarına binerken Giray ve Banu da kendi arabalarına bindi. İki araç ana yola çıkana kadar peş peşe ilerledi, ana yola çıktıklarında Giraylar doğuya dönerken Enginler de batıya doğru devam etti.

“Bundan nefret ediyorum,” dedi Güzin’in ağlamaklı sesi. “Kocaman adam oldu, evlenip kendi yuvasını kurdu ama hâlâ benim oğlum ve ondan ayrılmaktan nefret ediyorum.”

Ön koltukta oturan Göksel arkasına dönüp annesinin dizine dokundu. “Ayrılıklar hepimiz için çok zor,” dedi. “Ama sakın ağlayayım deme, kızarım bak. Kış tatilinde yine gelirler, yine görüşürüz.”

“Kış tatiline daha çok var.”

“Haklısın ama zaman çabucak geçiyor, bir bakmışsın kış gelmiş ve ağabeyimler İstanbul’dalar.”

“Zaman çabucak geçecek ve sen de yanımızdan gideceksin. Ne vardı da bu kadar çabuk büyüdünüz sanki?”

“Bak ya,” dedi Göksel. “Kendi kendini boşuna üzüyorsun şu an, anın tadını çıkar sultanım.”

Güzin burnunu çekip işaret parmağının eklem yeriyle gözlerinin altını sildi. “Tamam, bir şey yok,” dedi. “Hazır arka koltuktayım, biraz kestireyim.”

“Çok iyi fikir.”

Göksel önüne döndüğünde babasıyla göz göze geldi ve baba kız birbirine gülümsedi. Onlar da duygusal ve üzgündü fakat bunu belli ederlerse arabanın içi bir anda gözyaşlarıyla dolacağı için hislerini içinde tutmayı tercih ettiler.

Gün ağarırken Göksel kamerasını torpidoya yerleştirdi ve gün doğumunun her anını videoya aldı. Güneşin ilk ışıkları etrafı aydınlatırken de camını açtı ve kendisini dikiz aynasından çekti. Onun fotoğraf çektiğini fark eden Güzin de kendi camını açtı ve kadraja dahil olarak kızıyla beraber poz verdi. Hızlı giden araba yüzünden sarı saçları uçuşan anne kızın yüzlerinde samimi birer gülümseme vardı ve ikisi de çok hoş çıktı.

“Aman dikkat et,” dedi şoför koltuğunda oturan Engin. “Kamerayı açık camdan uzak tutalım lütfen.”

“Askısı var ya,” dedi Göksel askıyı göstererek. “Güvenlik önlemimi aldım elbette, hiç merak etme. Bu makineye bir servet yatırdım, kendimden iyi bakıyorum.”

“Sen en çok kendine iyi bak ama makineye iyi bakmakta da fayda var tabii.”

“O iş bende babacığım.”

Birkaç saat sonra İzmir’e ulaşan aile üyeleri kahvaltı etmek için burada mola verdiler. İzmir’in meşhur boyozunu yiyip yanında da çay içtiler. Göksel, İzmir’de de birkaç fotoğraf çekti ve aile vakit kaybetmeden yola devam etti. Bu sefer şoför koltuğunda Güzin oturuyordu, Engin onun hemen yanındaydı ve Göksel de arka koltuğa geçmişti. İstanbul’a varana kadar iki kez kısa süreli ihtiyaç molası haricinde hiç durmadılar ve öğleden sonra İstanbul’a vardılar. Anadolu Yakası’nda şehir içi trafiğinin içine karıştılar.

“İşte bunu hiç özlememişim,” dedi Güzin. Bursa’da verdikleri son molada yolcu koltuğuna geçmişti. “Hiç köprü trafiğine girmesek mi hayatım? Avrasya’dan geçelim.”

“Aynısını düşünüyordum,” dedi Engin ona bakarak. “E5’ten direkt tünele gidelim.”

Trafik içinde yavaş yavaş ilerleyerek de olsa Göztepe civarına ulaştılar. Göksel, İstanbul Medeniyet Üniversitesini görünce gözleri biraz açıldı.

“Burası Merdivenköy, değil mi?” diye sordu.

“Yolun aşağısı,” dedi Engin. “Üniversitenin arkası Merdivenköy Mahallesi.”

Göksel kendi kendine gülerken Engin dikiz aynasından garipçe ona baktı.

“Sen burayı nereden biliyorsun ki?” diye sordu Engin. Başını eğdi. “Yoksa tahmin ettiğim şey mi? Gökhan burada mı yaşıyor?”

“Evet,” dedi Göksel. “Merdivenköy’de oturduğunu söylemişti. İş yeri ve sahne aldığı kafe Caferağa’da, evinin de o civarda olup olmadığını sorduğumda söylemişti. Laf arasında geçti yani.”

“Açık adresini de verdi mi? Laf arasında yani. Evdeyse uğrayıp selam verelim.”

“Baba!” dedi Göksel sesini yükselterek. “Yaşadığı mahalleyi bilmemde ne sakınca var? Dediğim gibi laf arasında geçti ve gayet normal bir durum.”

“Tabii tabii,” diye mırıldandı Engin. Güzin’le göz göze geldi. “Yine kıskançlık yapıyorum değil mi? Tamam, son birkaç konuşmayı unutalım. Demek Gökhan burada oturuyormuş. İşiyle okulunun arasında bir yer, ulaşımı kolaydır.”

Göksel gülerek, “Yorum yapmak zorunda değilsin,” dedi. “Sadece soru sordum.”

Engin sabır dilenir gibi derin bir nefes alsa da bir şey söylemedi. Arabanın içine bir sessizlik yayıldığında Göksel rahatladı ve bir daha ağzını açmayı kendine yasakladı.

Fatih’e varan Dinçerler bir işletmeden yemek aldıktan sonra eve geçtiler. Daireye çıkarttıkları valizleri koridorda bırakıp yemek yemek için mutfağa geçtiler. Hepsinin karnı kazınıyordu ve düşündükleri tek şey bir an önce karınlarını doyurmaktı.

“Valizleri boşaltalım,” dedi Güzin yemekten sonra. “Bunlar da aradan çıksın da sonra dinleniriz. Yarın sabah temizlikçi kadın gelecek, bu yüzden etrafta kıyafet görmek istemiyorum.”

“Siz nasıl isterseniz kraliçem,” dedi Göksel. “Çok yorgun sayılmam zaten, valizimi boşaltır ve öyle uzanırım.”

“O zaman hadi iş başına.”

***

Ertesi sabah Güzin’in de dediği gibi temizlikçi kadın erkenden geldi, Güzin ona temizlikle ilgili bir şeyler söyledikten sonra Göksel’le beraber evden ayrıldı. Engin’in bir toplantısı olduğu için o işe gitmişti, anne kız da beraber Eminönü’ne gittiler ve kahvaltı ettiler. Kahvaltıdan sonra Göksel’in filmlerini banyoya vermek için genç kadının senelerdir gittiği bir fotoğrafçıya girdiler.

“Merhaba,” dedi Göksel. “Kolay gelsin.”

“Sağ olun,” dedi orada çalışan genç. “Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk,” dedi Göksel gülümseyerek. Gençle tanışıyorlardı. “İki filmimi yıkatacağım.”

“Hayhay,” dedi genç. “Tatil dönüşü mü?”

“Evet.” Göksel çantasından filmleri çıkardı. “Her zamanki gibi yüksek kalitede yıkanıp taranacak.”

“Formu şöyle vereyim,” deyip kâğıdı uzattı genç. “Nereye gittiniz?”

“Muğla’daydık. Fethiye’de dedemlerin yazlığı var.”

“Ne güzel.”

Göksel ona kibar bir gülümseme gönderdikten sonra formu doldurdu ve formla beraber filmleri de uzattı.

“Borcumuz ne kadar?” diye sordu Güzin.

Genç ona fiyatı söyledi.

“Her şey gibi buna da zam gelmiş tabii,” diyen Güzin ödemeyi yaptı.

“İki saate falan yazdığın e-posta adresine gönderilir,” dedi genç. “Yardımcı olabileceğim başka bir şey var mı?”

“Hayır, yok,” dedi Göksel. “Teşekkür ederim. Kolay gelsin.”

“Biz teşekkür ederiz. İyi günler.”

“İyi günler.”

Anne kız fotoğrafçıdan çıktılar.

“Oha!” dedi Güzin. “Bir banyo bu kadar pahalı olur mu yahu? Yazıktır, günahtır.”

“Oluyor maalesef ki,” dedi Göksel. “İşte bu yüzden aylardır analog film almıyordum, bir süre de almam gibi.”

“Fotoğrafçılık bir meslek ama aynı zamanda çok güzel bir hobi fakat bu fiyatlardan sonra zengin hobisine dönüşmüş artık. Neyse, biricik kızımızın en büyük tutkusu ve mecburen karşılayacağız.”

“Seni yerim,” diyen Göksel onun boynuna sarıldı. “Yılbaşından önce birkaç film alıp stok yaparım, dönem sonuna kadar onları kullanırım.”

“Mantıklı. Eylül gelince konuşuruz yine.”

Anne kız Eminönü’nde birkaç saat dolaştıktan sonra eve döndüler. Temizlikçi kadın tüm odaları temizlemişti, sona salonu bırakmıştı ve Gökseller eve döndüğünde de orayı temizliyordu. Göksel hızlı bir duş alıp odasına girdi. Yavaştan hazırlanmaya başlayabilirdi. Akşama Parça Kafe’ye gidip Gökhan’a sürpriz yapacaktı. Onu hâlâ Fethiye’de sanan genç adamın onu karşısında görünce yüzünde oluşacak ifadeyi görmek için sabırsızlanıyordu.

Engin eve döndükten biraz sonra temizlikçi kadın da işini bitirerek evden ayrıldı. Üç haftada tozlanan ev artık pırıl pırıldı fakat temizlik yüzünden yemek yapmaya vakit olmamıştı ve Güzin bu akşamın yemeğini de yine dışarıdan söyledi.

“Etraf tertemiz olmuş,” dedi Engin. “Kadının ellerine sağlık.”

“Çok güzel temizlemiş gerçekten,” diye eşine katıldı Güzin. “Temizlik işi de halloldu. Yarın da dinleniriz ve yeni haftayla beraber iş hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz.”

“Aynen öyle. Göksel ne yapıyor? Odasında mı?”

“Evet, akşam Gökhan’ın yanına gideceği için hazırlanıyor.”

“Hazırlansın bakalım. Gökhan Bey’le hasret gidersinler.”

“Biz de aynı yollardan geçtik hayatım.”

“Biliyorum. Bazen kıskançlık yapsam da anlayışla yaklaşıyorum zaten, hepimizin geçtiği yollardan geçiyor. Gökhan’ı biraz kıskansam da Göksel’i mutlu ettiği bir gerçek ve Göksel mutluysa biz de mutluyuzdur.”

“Kesinlikle.”

Akşam yemeğini hep beraber yediler.

“Kesenize bereket,” dedi ağzını silen Göksel. “Şimdi izninizle hazırlanmaya devam edeceğim.”

“Afiyet olsun güzelim,” dedi Güzin. “Hazırlan tabii. Saat altıyı geçiyor bile, çok geçe kalmadan çık.”

“Farkındayım, hızlıca giyinir ve yüzüme birkaç şey sürerim.”

Göksel bu akşam için beyaz puantiyeli lacivert elbisesini giydi. Saçlarını yine köpükle şekillendirmişti ve dalgası ortaya çıkan sarı saçları çok hoş görünüyordu. Gözlerinde sütlü kahverengi tonunda bir far kullanıp, makyajını siyah maskarayla tamamlarken dudaklarına da pembe parlatıcısını sürdü. Yanakları ve burnu fazlasıyla kızarık olduğu için allık kullanmadı, rengi iyice açılan sarı kaşlarını da yukarı taramakla yetindi. Kaşları artık çok daha az belli oluyordu ama bu görüntü Göksel’in hoşuna gitmişti.

Beyaz çantasına birkaç eşyasını koyduktan sonra odasından çıktı.

“Ben çıkıyorum,” dedi salondaki annesiyle babasına. “Çok geçe kalmam ve sizi güncellemeyi de unutmam. İkinizi de öpüyorum.”

“Kendine dikkat et,” dedi ayağa kalkan Engin. “Söylemeden geçemeyeceğim, çok güzel olmuşsun.”

“Teşekkür ederim.”

Göksel arabanın anahtarını aldı, beyaz sandaletlerini giydi ve evden ayrıldı. Gökhan’la görüşeceği için çok heyecanlıydı, ona sürpriz yapacağı için ise daha da heyecanlıydı. Yola çıkmadan önce çantasını kontrol etti ve Gökhan’a aldığı hediyelerin içinde olduğuna emin olduktan sonra gaza bastı.

Göksel Parça Kafe’ye ulaştığında saatler 19.50’yi gösteriyordu. Arabayı kafenin biraz gerisine park eden genç kadın dikiz aynasından kendisini kontrol etti, parlatıcısını tazeledi ve çantasını alarak arabadan indi.

En son bu kadar heyecanlandığı zaman Gökhan’ın yanağını öptüğü zamandı.

Derin bir nefes alan genç kadın kafenin kapısına doğru yürüdü. İçeri girmeden önce sırtını dikleştirdi, boğazını temizledi ve yüzüne bir tebessüm kondurdu.

Merhaba Gökhan. Hayır, çok resmî. Sürpriz! Doğum günü kutlamıyorsun Göksel. Ben geldim. Hoş geldin salak. Selam. Evet, en iyisi bu.”

Kendi kendine yaptığı tartışmaları bitiren Göksel kafenin kapısından geçip içeri girdi. Kafe çoğu zaman olduğu gibi doluydu, çoğunluğu gençlerden oluşan müşteriler masaları dolduruyordu. Gözlerini içeride gezdiren Göksel yavaş adımlarla da yürüyordu. Sağ tarafa bakan ve Gökhan’ı göremeyen genç kadın bakışlarını sol tarafa çevirdiğinde aradığı kişiyi buldu.

Masaların arasındaki Gökhan, Doğuş’la sohbet ediyordu. Üstünde bisiklet yaka siyah bir kısa kollu tişörtle mavi kotu vardı, siyah spor ayakkabılarını giymişti ve gümüş renkli küpeleriyle yüzüklerine bu sefer birkaç bileklik eşlik ediyordu. Saçları biraz uzamıştı ama Gökhan onları yine özenle taramış ve şekillendirmişti.

Çok hoş görünüyordu.

Doğuş’un söylediği bir şeye gülerken başını yere eğdi. Bu çekici gülüşü üç hafta sonra kanlı canlı gören Göksel içinin sıcacık olduğunu hissetti. Onu özlediğini biliyordu fakat bu kadar özlediğinin farkında değildi.

“Bakar mısınız?”

Bir müşteri Doğuş’a seslendiğinde Doğuş kafenin içine baktı ve köşedeki masaların birinde oturan genç bir kızın elini kaldırdığını gördü.

Doğuş o masaya gitmek için Gökhan’ın yanından geçti, o esnada Gökhan da soluna dönüp Doğuş’a baktı ve arkadaşının omzuna iki kez vurdu. Doğuş uzaklaştığında koridorun ucunda duran kişiyi fark etti. Gülümsemesi yüzünde asılı kalırken bir şok ifadesi de yüzüne yayıldı.

“Göksel?”

]]>
Sun, 25 Dec 2022 13:00:00 +0300 eylemoykuozdemir
Anneler Yaşamın Risperdal'ıdır https://edebiyatblog.com/anneler-yasamin-risperdalidir https://edebiyatblog.com/anneler-yasamin-risperdalidir Birinin bizi izlediğini düşünmek hem korkutucu hem de dizginleyicidir. Söylesenize, sizi izleyen bir Tanrı'ya inanıyor olmanıza rağmen nasıl bu kadar batabiliyorsunuz kötülüğe ve iğrençliğe? Bu demek oluyor ki inandığınızı iddia ettiğiniz Tanrı'ya o kadar da inanmıyorsunuz. Sadece kendinizi kandırıyorsunuz. İnansaydınız bu sizi dizginlerdi. İnançlarınızı bir kenara bırakın da vicdanınıza nasıl hesap veriyorsunuz? Gece yastığa başınızı rahatça koyabiliyor musunuz gerçekten? İlginçsiniz yani, pes doğrusu. Vicdanınızı, merhametinizi, gururunuzu gerektiği kadar yanınıza alın lütfen çünkü onlar olmadan çırılçıplak görünüyorsunuz ve bu gerçekten utanç verici bir durum. Bir Tanrı'ya inanmak beni de dizginledi ama vicdanım hep daha baskındı. Hangi Tanrı'ya inandığımın bir önemi yok bu yüzden. Tecavüzcümü öldürürken acı çekmemesi için bıçak kullandım. İki buçuk saattir annemin mezarının başındayım. Neredeyse iki kilo elma yedim. Bu yüzden mezarın etrafı elma koçanlarıyla doldu. Dün gece öldürdüğüm adamın kanı hâlâ üzerimde. Bu işlediğim ilk cinayet değil. Anneme her şeyi anlattım. Merak etme anne, tüm delilleri yok ettim. Kıyafetlerimi de çıkardıktan sonra yakacağım. Beni asla bulamayacaklar. Yarım saat sonra yurt dışına kaçıyorum. Amerika'daki halam beni bekliyor. Sahi, yeri gelmişken söylemek isterim: Halamı hep senden daha çok sevdim biliyor musun sevgili anneciğim? Çünkü o senin gibi değildi. Beni senden korumaya çalışıyordu. Seni öldürdüğüm zaman da bana sahip çıkmıştı. Delilleri beraber toplayıp yok ettik. Hep merak etmişimdir, acaba öldürdüğü kişinin mezarına giden kaç katil var? Seni öldürdüğümde daha on yedi yaşındaydım. Şimdi senin yüzünden defalarca kez tecavüze uğramış yirmi sekiz yaşında genç bir kadınım. Ve bana tecavüz edenlerin çoğunu seni öldürdükten sonra belirsiz zaman aralıklarıyla öldürdüm. Bazılarını bulmam zaman aldı, bazılarını hatırlamıyorum bile. İyi ki o zamanlar günlük tutmuşum yoksa hiçbirini bulamazdım. Neyse, ben artık gidiyorum. Mezarında acıyla kıvranman dileğiyle. Artık yoluma bakma zamanı insan evlatları. Geçmişimin acısını çıkarttım, annemle veda konuşmamı da yaptım, gitmek için uçak biletim hazır. Arkamda bıraktığım kırk dört leşin hesabını elbet ahirette Tanrı bana soracaktır. Ben de ona gecikmiş adaletinin hesabını soracağım.

]]>
Sat, 24 Dec 2022 21:25:57 +0300 kasvetli_seysi
Kafka'dan Sabaha Uyanmak https://edebiyatblog.com/Kafkadan-sabaha-uyanmak https://edebiyatblog.com/Kafkadan-sabaha-uyanmak Saçlarımı kestiğim zaman kestiklerimi ne yapacağımı hâlâ öğrenemedim. Kuaföre gitmek istemiyorum. O sürekli beni izliyor. O'na göre kuaföre gidilmemeli çünkü kuaförler günahlarımızın asıl kaynağıdır ve berber salonları... O sürekli hepimizi bir bardağın içinden izliyor. Bazen sorular soruyor bana. Gregor Samsa diyor, ya dev bir uğur böceği olarak uyansaydı? Kafka ne kaybederdi Kafka'lığından diye devam ettiriyorum. Seni aptal diyor. (Bana sürekli aptal der.) Kafka'yı Kafka yapanlardan biridir Gregor Samsa. Kesinlikle çok şey kaybederdi ve en önemlisi bir daha Kafka olamazdı diyor. Ben hiç Franz Kafka yemedim. Tadı nasıl bilmiyorum. Gün doğarken yıldızlar ufak ufak siliniyor penceremden. Benden yana açılmıyor hiçbir kapı. Hep ayakta bekletiliyorum. Kocaman dağların yanında git gide küçülen gövdem bir karınca misali kalıyor sonunda. Ayaklarım suya değmiyor. Bileklerimde metal soğuğu... Aynalarımı çöpe atmalıyım. Salonumda üniformalı birileri var. Sarı bir şeritte olay yeri yazıyor. Gürültüleri göğsümü sıkıştırıyor. Bu sabah dev bir uğur böceği olarak uyanmak istedim. Sen yokken bu pek mümkün değil gibi. Annene selam söylemeyi unutma. Salonumdaki yabancıları kovmaya cesaretim yok. Oturmuş seni ve anneni çekiştiriyorlar. Omuzlarım istemsizce boynuma sabitleniyor.

Gırtlağımı korumak ister gibi.

Şah damarımı korumak ister gibi. 

Seni korumak ister gibi.

Seni...

Seni aptal!

Balkonumda kuş pislikleri var. 

Böylesine bir acının verebileceği do sesini daha önce hiç duydun mu diye soruyorum. Senin adına konuşup nereden duyabilir ki, daha sen yanındayken seni bile duyamadı diyor. O'nun haklı olmadığını bana gösterebilir misin avuçlarında? Her sabah bıkmadan ve usanmadan işe gidenler bir gün uyuyakaldıklarında nasıl bir pişmanlık duyuyorlarsa sana karşı öyle hissediyorum. Sanki uyuyakalmışım. O yüzden bana avuç içlerini göstermelisin. Ben de sana maket ev koleksiyonumu belki o zaman gösterebilirim. Banyodan önce maket evlerimden herhangi birinde omuzlarımı öpmeyi ihmal etmiyorum. İnce düşünceli bir şeyler yazmak istiyorum. Anlarsın ya, ince düşünülmüş ve başka bir yazarın bunu ben yazmalıydım diyeceği şeylerden bahsediyorum. Annenden bahsediyorum bazen. Günlüğüm suratıma mürekkep kustu. Günlüğüm ince düşünceli şeylerden anlamaz. Aynalarımı çöpe attım. Biblolarım hâlâ o yabancılarla beraber salonda. Günlüğüm bunu yazdığımda yine suratıma mürekkep kustu. Saçlarımı kesmem için bana yardımcı olur musun? Hiç aynam kalmadı. Gelirsen belki salondaki üniformalı yabancıları da kovabilirsin. Sarı bir şeritte olay yeri yazıyor. Ne olayı diye sormaya korkuyorum. Yatak odamdan hâlâ çıkmadım. Bileklerimde metal soğuğu... Korkuyorum ve O yine bana aptal diyor. Mahzar Alanson dinlemek istediğimi söyledim. O ise bana seni aptal diye bağırdı. Bu sabah Franz Kafka yiyebilseydim böyle olmazdı, biliyorum. Bir tek çiçek ekmesini öğrendim geçen sene. Begonviller, yaseminler, papatyalar, sardunyalar dikseydim balkonum da temiz olurdu. Ben artık begonyaların samimiyetine inanıyorum. Alnımı tokatlamak istiyorum, bileklerimde metal soğuğu...

Balkonumda kuş pisliklerini yiyen böcekler var.

]]>
Wed, 21 Dec 2022 21:05:38 +0300 kasvetli_seysi
YARASI DERİN https://edebiyatblog.com/yarasi-derin https://edebiyatblog.com/yarasi-derin YARASI DERİN

Hayat ona hiç adil davranmıyordu. Seneler gözünün önünden bir bir kayarken sanki sırma kaplı bir cam kavanoz içinde sakladığı hayatı da elinden alınıyordu. Halbuki hevesleri vardı. Hiçbir aklın erişemediği orjinal fikirler. Hele ki sevmeleri vardı. Dağı, taşı, toprağı…kainatın her bir zerresini keşfederek büyümüştü. Her sabah solgun yüzüne baktığı aynalarda alnındaki her kıvrımın zamanın emeği olduğunun farkındaydı. Geçe kalmış bir randevunun hüznü çöktü içime. Sanki koşup yetişemediği o gecede o masada iki kişinin içindeki tek kişilik yalnızlığı yaşıyordu. Biliyordu orada otururken onunda içindeki o derin boşluğu. Anlıyordum yaşadıklarını unutamazdı ama hissettirmeli miydi bunca kederini?

Yüzümü duvara döndüm. Kırk kat yorganlara büründüm. Sahipsizlik zordur dedi annem. Zamanı yakalayamazsın. Düşersin kalkamazsın. Yaraların açılırda kapanmaz öyle kolay kolay. Sıcak bir çaya hasret kalır bazı adamlar kır kahvesinde başı açık yüzü pak. Sanrılarım gittikçe çoğalıyor son günlerde.

-Sen bana bakma diyor! durmuş karşımda. -Kime bakayım! Gözleri tabiatın yeşilini içine hapsetmiş adam. Nerelere döneyim yüzümü. Hangi yöne baksak götürmez miyiz sevdiklerimizi. Aynalara baktıkça gördüğüm senken ben kime bakayım? dedim içimden..

Bu gece de bir gariplik var seziyorum. Bunca yükün altında eziliyor bedenim. İçimden bir his bekleme diyor. Çaresizlik insana nelerde yaptırıyor. Hatırlar mısın o ilk karşılaşmamızı. Bir gülün ilk kez açıldığı anı ben ilk doğumum saydım. Gülüşümün ardındaki sevgimi sakladım sarmaladım ki sen bile duyamadın. Sözümona herkes geçecek diyor. Onlar ne biliyor. Ne yaşadı, ne hissetti. Sabahları her yola çıkışında vatanın için içimde çocuk elinden tuttu hep yanında sahici. Gözlerim ağlamaktan sızlatıyor yüreğimi. Keşke koşsaydım yalınayak seferi. Yine bir sabah anlamıyorsun beni diyerek çıkmıştın kapıdan bir daha dönmedin. Sana avaz avaz anladığımı iletmek isterdim tekrar geri dönseydin. Öyle bir saklardım ki dönülmez diyarlara salmazdım ben seni. Evin içi çok kalabalık benim içim bir o kadar yalnız. Herkesin içinde kimsesiz kaldım.

Hoca dua okuyor. Senin adın geçtikçe içimi bin kelebek sarıyor. Tesirini anlıyor musun? Acaba beni o diyarlardan da duyuyor musun? Herkes üzülme diyor, geçecek…Bu sabah baktım yine ayna karşısında gözlerim sen olmuş, dilim, yüzüm, burnum, kulağım her hattım sen. Aradan geçti 15 yıl. Çocuğumuz büyüdü evleniyor. Bak işte yine seni anıyorum. O kara günleri unutmam, unutamam.

]]>
Tue, 20 Dec 2022 21:46:22 +0300 Gamze
Derin Yanılgı https://edebiyatblog.com/derin-yanilgi https://edebiyatblog.com/derin-yanilgi Derin Yanılgı

Aynada kalmış iki üç çizgi yüzündeki hüznü derinde saklıydı şimdi. Aklından nelerde geçiyordu bu gece vakti. Zamanı kovalasa yetişecekti sanki. 

Sır perdesi aralanmazdı kolayca her yanılgısı bir teslimiyetin bedeliydi. Yine bir gün geceye kavuştu saatler sustu. Yalvarmıştı binbir yükünü taşırken en derin kuyulara. Ayağı tökezledi güneşin seraba yenildi ilk günden habersizce.

-Konuş benimle! yalnızlıktan karardı odalar kalbin kapısını araladı hesapsızca. Korkular biriktiriyor günden güne ve dünden yarına. Derinlerde saklı yarası kanarda boyuna bakmaz gözünün yaşına. Yeni bir yaş alır gibiydi sesi. Durmaksızın büyüdükçe odayı kaplardı her hecesi. 

-Koyup gitti mi şimdi seni? dedi oradan biri. Gün ağarmadan gidilmezdi geceleri. Topladı hüznünü sormadan açtı pencereyi. Yıkık bir duvar mıydı yüreği? Aklının almayacağı oyunlara karışmış besbelli. Yarına kapı aralar bakışları derin ve takipsiz. Sanmıştı basit bir oyundu kederi büyüdükçe doldurdu o karanlık geceyi. 

“Ha” diyordu! “Ha gayret!” sonunda ferahlık gelecek. Tuttu yakasından akrebin yelkovanın peşi sıra gitmesini istemedi. Tuttukça kaydı en sessiz ve kör noktaya uzandı. Tuttu elleri dikene battı. Battı elleri dikeni sardı. Ruhumda bir sancı hep bu Pazar geceleri. Uğuldadıkça sesi kulaklarını tıkadı kalbinin. Yarınlara yazdı mektubunu katı bir silüetin yansıttığı aynada bir bir…

-Sus! dedi sonunda karış ötekilere de hayırla yad edelim seni de. Su gibi aziz ol da git! mertçe ve telaşsız. Üzerine bulaşmasın kiri tozu dönemeçlerin. Bir bulanki pamuklara beyaz ve serin. Pare pare olsun aşkı derin. Susmanın vakti değil dese de beri ki kapat gözlerini perdenin. Gizli olanı aşikar edemezsin üzerine bin kat toprak yığılmış çözemezsin. En zorunu elde etmek başarı değil ellerini saran yüreğini yoran ve en derine katan bu hissi yakta koş yamacına gecelerin.

Kaldırım taşına düştü gülleri. Elinde binbir surat izleri. Ayakları sürüldü taşlara kare kare deldi yüreği pare pare harcadı izleri. Yaktı en derinden acısı derin kederi. “Ruhuna tesir edemezsin” demişti yapamazsın yorgundur yüreği. Ne konuştu ne de sustu o koca cüsseli ihtiyar elleri. Hikayenin başında yazılmış olana da uymak istemedi. Gönlüne denk düşene öteledi sözleri.

Durdu zaman sonunda alnındaki çizgileri aynada incelerken…Zamansızlığa yenik düşeceğine sevda yüklü bir gemiye binmeyi istedi. Uzun süren yılların kıyısında soluklanırken buldu merhemini…

]]>
Mon, 19 Dec 2022 21:54:14 +0300 Gamze
Kadrajdaki Dünyalar | 16. Kare: Güneye Yolculuk https://edebiyatblog.com/kd-16kare-guneye-yolculuk https://edebiyatblog.com/kd-16kare-guneye-yolculuk Bölüm fotoğrafı: Anastasia Shuraeva

Beyaz Hyundai sitenin bahçesine girerken saatler akşam altıyı geçiyordu. Vakit akşamüstü olmasına rağmen Fethiye hâlâ çok sıcaktı, parıl parıl parlayan güneş yakmaya devam ediyordu. Şoför koltuğundaki Engin aracı kayınvalide ve kayınbabasının yazlık evinin arka bahçesine park ederken evin arka kapısında da ev halkı belirdi. Giray ve eşi Banu geleli iki saat olmuştu ve evin büyükleriyle beraber ailesini karşılamaya çıkmışlardı.

Engin arabayı park ettiğinde arka koltukta oturan Göksel araçtan indi.

“Hoş geldiniz,” diye karşıladılar onları.

“Gözümüz yollarda kaldı,” dedi ailenin dedesi Tahsin. “Yolculuğunuz çok uzun sürdü.”

“Yol çok uzun baba,” dedi Güzin. “Üçümüz birden vardiyalı olarak sürdük ama yemek molası, ihtiyaç molası derken ancak şimdi geldik.”

“Sağ salim geldiniz ya, gerisi hiç önemli değil.”

Güzin annesiyle babasının elini öpüp onlara sarıldıktan sonra Göksel de aynılarını yaptı.

“Hoş geldin güzel kızım,” dedi onun yanaklarından tutan dedesi. “Son gördüğümden bu yana daha da büyümüşsün, güzelleşmişsin.”

“Hoş buldum dedeciğim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Ben de sizleri iyi gördüm.”

“İyiyiz iyi, taş gibiyiz.”

Göksel onlarla selamlaştıktan sonra ağabeyine ilerledi.

“Prenses?” dedi kollarını iki yana açan Giray. “Gel bakalım buraya.”

Göksel ağabeyinin kollarının arasına girip ona sımsıkı sarıldı. İki kardeşin gözleri de huzurla kapanırken birbirlerine uzun uzun sarıldılar, hasret giderdiler.

“Nasılsın?” diye sordu onun yüzüne bakan Göksel.

“Sizleri gördüm, çok daha iyi oldum,” dedi Giray gülümseyerek. “Sen nasılsın? Yolculuk nasıldı?”

“Epey yoruldum ama ben de sizleri gördüm ya, iyi geldi.”

“Birazdan yemek yeriz, sonra duş alıp yatar uyursun. Biz de yol yorgunuyuz, bu akşam hepimiz iyice dinlenelim de yarına bomba gibi başlayalım.”

“Öyle yaparız.”

Göksel ağabeyinin kollarının arasından çıkıp yengesine sarıldı.

“Merhaba güzelim,” dedi onun sırtını sıvazlayan Banu. “Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk, siz de hoş geldiniz,” dedi Göksel. “Nasılsın?”

“Yol yorgunluğu hariç iyiyim, sen?”

“Ben de aynı durumdayım.”

Ailenin tüm üyeleri birkaç dakika sonra yazlığın alt katındaki geniş salondaydı. Büyükler kendi arasında sohbet ederken Göksel de ağabeyinin yanında oturuyordu, başını onun gerdanına yaslamış ve beline sarılmıştı.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu Giray onun saçlarını okşarken.

“Güzel gidiyor,” diye cevap verdi Göksel. Gözlerini kaldırıp ağabeyinin yakışıklı yüzüne baktı. “Yaz tatilinin tadını çıkarmaya bakıyorum, önümüzdeki üç haftanın da keyfini çıkaracağım. Sende durumlar nasıl?”

“Bende de aynı. Okullar kapandıktan sonra Banu’yla birlikte tatilin tadını çıkarmaya başladık biz de. Hem dinlenmeye hem de gezip tozmaya, eğlenmeye vakit ayırıyoruz.”

“En iyisini yapıyorsunuz. Okul dönemi hem öğretmenler hem de öğrenciler için fazlasıyla yoğun ve yorucu oluyor.”

“Aynen öyle. İstanbul nasıl? Her geçen gün daha da kötüleşmeye tam gaz devam ediyor mu?”

“Hem de hiç hız kesmeden,” dedi Göksel gözlerini biraz açarak. “Önceden yerli halk ve turist kalabalığı vardı, şimdi sokaklar ne olduğu belirsiz tiplerden geçilmiyor. Fatih’te Türkçe konuşan birine rastlamak mucize sayılacak duruma geldi, şehir geneli de farksız sayılmaz.”

“Güzelim şehir ne hâle geldi? Kış tatilinde geldiğimizde tanıyamadım resmen, bambaşka bir yere dönüşmüş. İstanbul ben çocukken güzeldi, sonradan battı.”

“Ben çocukken de güzeldi ama şimdi ne yazık ki korkunç bir durumda. Neyse, çok tatsız konular. Ankara nasıl?”

“Güzel. Şehre epey alıştık, pek çok kişiyle de tanıştık ve artık gerçek anlamda şehrin tadını çıkarmaya başladığımızı düşünüyorum. Arkadaşlarımıza oturmaya gidiyoruz, onlar bize geliyor; dışarı gidip mekânlarda vakit geçiriyoruz, açık havada bir şeyler yapıyoruz. Ankara tam anlamıyla evimiz oldu artık.”

“Ne güzel. Sizin adınıza sevindim.”

“Teşekkür ederiz güzelim benim.”

Giray onu alnından öptü.

Göksel anneannesi ve dedesiyle de sohbet etti. Güzin’in ebeveynleri Tahsin ve Meryem yetmiş beşine merdiven dayamış yaşlı insanlardı ama tüm işlerini kendileri yapacak kadar sağlıklı ve dinçlerdi. Uzun yıllardır burada yaşayan yaşlı çiftin çok tatlı komşuları vardı; çift onlarla vakit geçiriyor ve bir yandan da bahçe işiyle uğraşıyor, şartların el verdiği meyve ve sebzeleri yetiştiriyorlardı. İkisi de İstanbul’da doğmuş ve hayatlarının neredeyse tamamını şehirde geçirmiş insanlardı; altmışlarında küçük bir tatil beldesine taşınmak ve köy hayatı yaşamak onlara çok iyi gelmişti. Bu sakin hayat karı kocaya yaramıştı. Göksel’e ve diğerlerine de buradaki tatlı hayatlarını anlattılar.

“Hadi yemek yiyelim,” dedi Meryem. “Size lezzetli yemekler pişirdim, Tahsin de bahçemizde yetiştirdiğimiz organik sebzelerimizle muhteşem bir salata hazırladı. Çok aç olmalısınız, hadi sofraya.”

Akşam yemeği için sofrayı el birliğiyle hazırlayıp oturdular. Yoldan gelen Dinçerler gerçekten de çok acıkmıştı ve aile büyüklerinin hazırladığı yemekleri afiyetle yediler. Yemek sohbetli ve keyifliydi. Uzun bir aradan sonra ilk defa bir araya gelen aile üyeleri bolca sohbet etti, hayatlarında olup bitenleri anlattı. Engin, Güzin, Giray ve Banu çalışma hayatlarından bahsederken Göksel de birkaç cümleyle okul hayatını özetledi. Göksel’in dersleri çok iyiydi, ortalaması 3’ten yüksekti ve bu da onu onur öğrencisi yapıyordu; genç kadının geçen dönem de puanları çok yüksek gelmişti ve seneye onur öğrencisi unvanıyla mezun olacağı kesinleşmiş sayılırdı. Aile üyeleri onu tebrik ettiğinde genç kadın gülümseyerek hepsine teşekkür etti.

Yemek bittikten sonra eşyalarını bagajdan çıkarıp kalacakları odalara yerleştirmeye başladılar. Yazlık ev büyüktü ve herkese yetecek kadar oda vardı. Giray ve eşi Banu bir odada, Engin ve Güzin bir odada, Göksel de bir odada kalacaktı. Göksel’in kalacağı oda küçücük bir odaydı. Oda duvar kenarına yaslanan tek kişilik bir yatak, yatağın yanındaki komodin ve kapının kenarındaki iki kapaklı kıyafet dolabından oluşuyordu. Göksel birkaç kişisel eşyasını koymak için salondaki sehpalardan birini odaya çıkarıp dolabın yanına yerleştirdi ve sehpanın üstüne fotoğraf makineleriyle birkaç ekipmanını koydu.

“Ben de valizinin neden bu kadar ağır olduğunu merak ediyordum,” dedi Giray şakayla karışık. Göksel’in odasındaydı ve sehpanın üstündeki fotoğraf ekipmanlarıyla bakışıyordu. “Çünkü bir stüdyo dolusu fotoğraf ekipmanını getirmişsin. Analog kamera mı o?”

Giray analog kamerayı eline alırken Göksel kıkırdadı.

“Makinelerim ve ekipmanlarım olmadan ben bir hiçim,” dedi genç kadın. “Ve evet, şu an analog kameramı tutuyorsun.”

“Bir sürü fotoğraf çekeriz,” deyip kardeşine baktı Giray. “Çekeriz değil mi?”

“Bir servet yatırıp iki tane taptaze Kodak film aldım, bu yüzden her fotoğraf için fotoğraf başına 10 lira civarı bir ücret talep ediyorum.”

“Ne? Bir film kaç lira ki?”

“Çok lira ağabeyciğim, çok lira. Ortalama olarak 400 lira bandında seyrediyor.”

“Yuh!” diye bağıran Giray makineyi sehpanın üstüne koydu. “Bu kadar değerli bir şeye dokunmasam iyi olacak.”

Göksel gülerek, “Dokun canım,” dedi. “Şaka yapıyordum. 72 fotoğraf hakkımız var ve hepsini kullanmayı düşünüyorum. Aslında 71 tane var çünkü yoldayken bir tane çektim. Her neyse işte, iki filmi de bitiririz ve İstanbul’a dönünce filmleri yıkatırım.”

“Çok pahalıymış ama analog fotoğraflara bayılıyorum.”

“Ben de çok seviyorum, bu yüzden sağ böbreğimden vazgeçip iki tane film -hem de taze- aldım. Polaroid için de iki tane film aldım. Bu tatil bana, daha doğrusu annemle babama, epey pahalıya mal oldu.”

“Bu paraya beş yıldızlı otelde bir hafta tatil yapardık be kızım.”

İki kardeş gülüşürken onların sesini duyan Güzin ikisine bakmaya geldi.

“Ne oluyor?” diye sordu Güzin. “Kahkahalarınız koridorun ucundan duyuluyor.”

“Gök’le filmlere verdiği paraları konuşuyorduk,” dedi Giray arkasına dönüp annesine bakarak. “Duydum ki bu filmleri alabilmek için evi satmak zorunda kalmışsınız.”

Odadan yine kahkahalar yükseldi.

“Epey pahalıya mal olduğunu kabul etmek gerekir,” diyen Güzin oğlunun koluna dokundu. “Göksel filmler çok pahalandı diye aylardır almıyordu ama tatil için alabileceğini biz söyledik. Dolu dolu geçecek bir üç hafta olacak, fotoğraflar hepimiz için çok güzel hatıralar olarak kalacak.”

“Haklısın,” dedi Giray. “İyi yapmışsınız.”

“Babam ne yapıyor?” diye sordu Göksel.

“Kıyafetleri dolaba yerleştiriyor,” diye cevap verdi Güzin. “Ben de size bakmaya gelmiştim. Oğlum siz yerleştiniz mi?”

“Yerleştik,” diye onayladı Giray. “Her şeyi hallettik.”

“İyi bakalım. Göksel sen ne durumdasın?”

“Ben de yerleştim sayılır,” dedi Göksel. “Çok kıyafet getirmemiştim zaten, olanları da dolaba yerleştirdim. Sadece ayakkabılarım kaldı.”

“Onları da aşağıdaki ayakkabılığa koyarsın. O zaman ben odamıza dönüp Engin’e bakayım.”

“Ben de bir Banu’ya bakayım,” dedi Giray.

Annesiyle ağabeyi odadan çıkınca Göksel yalnız kaldı. Genç kadın yatağına oturup komodindeki telefonuna uzandı. İnternetini açıp evdeki ağa bağlandı. Sosyal medya hesabından gelen birkaç beğeni ve kullandığı uygulamaların gönderdiği reklam bildirimleri hariç yeni bildirimi yoktu. En son mesajlaşmalarını dün Ahsen ve Gökhan’la gerçekleştirmişti. İkisiyle de kısaca sohbet edip yarın erkenden yola çıkacaklarından bahsetmişti, onlar da ona iyi yolculuklar ve keyifli tatiller dilemişti.

Göksel WhatsApp uygulamasına girip Gökhan’la olan sohbetini açtı. Gökhan’ın onun yanağını öptüğü perşembe günü eve döndükten sonra genç adama eve vardığına dair mesaj atmıştı ama ayaklarını yerden kesen bu öpücükten sonra ona ikinci bir mesajı atması birkaç saati bulmuştu. Genç kadın kendi kendine gülerek ve sık sık Gökhan’ın öptüğü yere dokunarak eşyalarını hazırlamıştı. Gökhan’ın biraz arayla attığı tamam ve ben de vardım şimdi mesajlarına döndüğünde saatler akşam 10’u geçiyordu. Ona hazırlanmakla meşgul olduğunu yazmıştı, Gökhan da kendisinin de biraz ev işi yaptığından bahsetmişti ve kısaca sohbet etmişlerdi. Dün akşam da Gökhan işten döndükten sonra ona yazmıştı ve yine çok farklı olmayan, tipik bir mesajlaşma gerçekleştirmişlerdi. Göksel sabah çok erken vakitte yola çıkacakları için erkenden uyumuştu ve ikili neredeyse 24 saattir tek kelime konuşmamıştı.

Genç kadın parmaklarını ekranda gezdirip genç adama Fethiye’ye sağ salim vardıklarına dair bir mesaj yazdı. Dün akşam Gökhan Gökseller Fethiye’ye vardığında Göksel’in kendisine haber vermesini rica etmişti.

Selam. Biz Fethiye’ye sağ salim vardık hatta karnımızı doyurup eve yerleştik bile, haberin olsun

Mesajı gönderdiğinde mesajın yanında iki tik belirdi. Genç adamın internetinin açık olduğunu anlayan ve muhtemelen kısa sürede mesajı göreceğini bilen Göksel tebessüm etti.

“Göksel!”

Annesi kendisine seslenince telefonu bırakıp odasından çıktı. Güzin elinde içinde ayakkabıların olduğu birkaç poşeti tutuyordu.

“Hadi sen de ayakkabılarını getir,” dedi Güzin. “Beraber aşağı indirip ayakkabılığa yerleştirelim.”

“Tamam,” dedi Göksel. “Hemen getiriyorum.”

Anne kız beraber ayakkabıları aşağı indirip girişteki ayakkabılığa yerleştirdi. Göksel’in anneannesi ve dedesi yılın çok büyük bir kısmında burada yalnız yaşasa da tatillerde çocukları ve torunları ziyarete geldiği için onların eşyalarını rahatça koyabilmeleri için girişe büyük bir portmanto ve ayakkabılık almıştı.

“Ayakkabıları da hallettiniz mi?” diye sordu onların yanına gelen Tahsin.

“Hallettik,” dedi Güzin. “Tamamen yerleştik.”

“İyi bakalım. İsterseniz girip duş alın, sonra da yatar uyursunuz. Saat de geç oldu zaten.”

“Öyle yapacağız.”

“Sen de yerleştin mi civcivim?” diye sordu Tahsin. Muhatabı Göksel’di.

“Yerleştim dedeciğim,” diye onayladı Göksel. “Çok yorucu bir gündü, duş alıp uyuyacağım.”

“Gününüzün yarısı yolda geçti, yorulmuşsunuzdur tabii. Hepiniz güzel bir uykuyu hak ettiniz.”

“İyi geceler dede,” deyip onun yanağını öptü Göksel. “Sabah görüşürüz.”

“Görüşürüz güzel kızım benim. İyi geceler.”

Güzin babasıyla biraz daha sohbet ederken Göksel üst kata çıktı. On dakika bile sürmeyen hızlı bir duş alıp odasına girdi. Temizlenmiş ve rahatlamış hissediyordu. Deliksiz bir uyku çekmesi için bu ikisi yeterliydi.

Üstünü değiştirmeden bornozuyla yatağına oturup telefonunu eline aldı. Gökhan ona cevap vermişti. Saat akşam 10’a yaklaşıyordu, Gökhan şu an sahnede olmalıydı fakat anlaşılan kısa aralarının birinde telefonuna bakmıştı.

Selam. Haber verdiğin için teşekkür ederim, sağ salim vardığınızı duyduğuma sevindim. Uzun ve yorucu bir yolculuk olmuştur, dinlenmeyi ihmal etme lütfen

Göksel kendi kendine gülümseyerek ona cevap verdi.

Düşündüğün için teşekkür ederim, çok incesin. Karnımı doyurdum, duşumu aldım ve birazdan da uyuyacağım. Gerçekten de uzun ve yorucu bir gündü, dinlenip yarına ve tatile bomba gibi başlamak istiyorum

Sen neler yaptın? Şu an sahnede olmalısın, mesai çıkışı hemen Parça’ya geçmişsindir. Senin için de uzun ve yorucu bir gün olmuş olmalı, sen de eve dönünce dinlenmene bak

Göksel ona cevap yazdıktan sonra ayağa kalkıp giyindi. Askılı bir üstten ve şorttan oluşan sarı pijama takımını giyip saçlarını da taradı ve kendi hâlinde kurumaya bıraktı.

Genç kadın yatağına uzanmış sosyal medyada geziniyordu ki odasının kapısı çaldı. Saatler 10’u geçmişti ve gelen kişi babasıydı.

“Ne yapıyorsun?” dedi odaya giren Engin. Nemli saçları onun da duş aldığını gösteriyordu.

“Uzanıyordum öyle,” dedi Göksel. “Birazdan yatacağım. Siz ne yaptınız?”

“Ben duştan çıkınca annen girdi, ben de sana bakmaya geldim. Uyudun sandım.”

“Uyuyacağım. Çok uzun ve yorucu bir gündü hatta haftaydı desem abartmış olmam. İyice dinlenmek istiyorum.”

“Dinlen tabii. Yarın sabah uyanınca denize gidelim mi? Bence hepimiz denizi çok özledik.”

“Olabilir. Sabahları deniz daha güzel oluyor, tadını çıkarırız.”

“Tamam o zaman, anlaştık.”

O esnada odadan içeri giren Giray, “Neyde anlaştınız?” diye sordu. “Neler oluyor?”

Baba kız içeri giren genç adama baktılar.

“Sabah denize gitme fikrini Göksel’e de söyledim,” diye karşılık verdi Engin. “O da kabul etti.”

“Gök sabahları denize girmeyi çok seviyor zaten, yarın da hep beraber girelim.”

“Etrafın dinginliği, suyun serinliği ve havanın da öğlene kıyasla daha ılık olması muhteşem,” dedi Göksel. “Yüzmek için en iyi zaman dilimi.”

“Yarın bol bol yüzeriz. Sen uyuyor musun?”

“Evet, uyuyacağım. Çok yoruldum.”

“Hepimiz yorulduk ve dinlenmeye ihtiyacımız var,” diyen Giray kız kardeşine ilerledi ve onun yanağını öptü. “İyi geceler güzelim. Sabah görüşürüz.”

Engin de Göksel’in alnını öpüp, “İyi geceler cimcime,” dedi. “Sabah görüşürüz.”

“Görüşürüz,” diye cevap verdi Göksel ikisine de. “İyi geceler.”

Babası ve ağabeyi odadan çıkarken gülümseyerek arkalarından baktı. Tüm aile üyelerinin bir arada olmasını özlemişti, bu ortamı özlemişti. Ailesi en değer verdiği şeydi ve üç hafta boyunca onlarla olacağı için çok mutluydu.

Göksel biraz daha sosyal medyaya baktıktan sonra Gökhan’ın gönderdiği mesaj ekranının üstünde belirdi. Saatler 22.23’ü gösteriyordu ve genç adam bir performansın daha sonuna gelmişti.

Aynen, dinlenmene bak. Ben de performansımı az önce bitirdim, son işleri de halledip evime döneceğim ve kendimi yatağa atacağım. Benim için de çok ama çok uzun ve yorucu bir gündü, sabah 7’den beri ayaktayım ve artık tek isteğim yatağıma yatıp deliksiz bir uyku çekmek

Göksel onun gönderdiği bu mesajı okuduğunda yüzünde anlayışlı bir ifade belirdi.

Yorgunluktan ölüyor olmalısın, yatıp dinlen tabii

Gökhan sahneyi toplayıp eşyalarını aldıktan sonra kafeden çıktı ve Göksel’e cevap yazdı.

Çıktım şimdi, otobüse binip eve geçeceğim

Genç adam çantasından kulaklıklarını çıkarıp kulaklarına takana ve bir şarkı açana kadar Göksel ona cevap verdi.

Tamam, iyi yolculuklar ve şimdiden iyi geceler dilerim. Ben artık yatıyorum, sonra görüşürüz Gök. Kendine iyi bak

Kulaklıklarından Yavuz Çetin’in sesi yükselen Gökhan onun bu mesajını kalabalığın arasında caddeye yürürken okudu. Aralarında yüzlerce kilometre olduğu gerçeğiyle de tam şu an yüzleşti.

Teşekkür ederim Gök, sana da iyi geceler. Görüşürüz

Ve sen de kendine iyi bak

Mesajlarının mavi tik olmasını, ardından Göksel’in çevrim dışı olmasını seyretti. İç çekip uygulamadan çıkarken müziğin sesini biraz daha yükseltti.

***

Ertesi sabah Göksel uyandığında saatler sekizi gösteriyordu. Genç kadın denize gitmeden önce ailesiyle beraber birkaç taze meyve yedi. Kahvaltıyı denizden sonra yapacaklardı. Göksel, Engin, Güzin, Giray ve Banu mayolarını giyip yanlarına birkaç eşya aldıktan sonra denize gitmek için evden ayrıldılar. Meryem ve Tahsin denize gitmeyi pek sevmezdi, yaşlı karı koca onları uğurlayıp pazar kahvaltısı için güzel bir şeyler hazırlayacaklarını söylediler.

Yazlık, sahile yürüyerek birkaç dakika uzaklıktaydı. Dinçerler sahile vardığında sahilde yalnızca iki kişi olduğunu gördüler, onlar da ikisi de otuzlarında olan genç bir çiftti ve Dinçerler gibi pazar sabahı denizin tadını çıkarmak için buraya gelmişti.

“Marmara’dan sonra nihayet başka bir deniz görebildim,” diyen Göksel bikinisinin üstüne giydiği elbiseyi çıkardı. “İzninizle kendimi Akdeniz’in sıcak ve tuzlu sularına bırakıyorum.”

“Bırak gitsin,” dedi annesi. “Biz de birazdan geliyoruz.”

Göksel denize ilerlerken Giray da tişörtünü çıkardı ve sadece deniz şortuyla kaldı. Kız kardeşine doğru koşan genç adam onu kucakladığında Göksel bir çığlık kopardı.

“Akdeniz’in sıcak ve tuzlu sularına bensiz giremezsin,” dedi Giray kucağında Göksel’le denize koşarken. “Ben aylardır Ankara’da su birikintisi bile görmedim.”

Göksel ağabeyinin boynuna sarılırken gülüyordu. “Sana gidip Ankara’ya yerleş diye ben mi dedim? Denize kıyısı olan onlarca şehir var.”

“Ankara’yı seviyorum ama her güzelin bir kusuru vardır işte, Ankara’nın kusuru da denizi olmaması.”

Giray beline kadar suya girdiğinde kucağındaki Göksel’in de belinin bir kısmı ve poposu suyun içindeydi.

“Su çok güzel,” dedi Göksel bir eliyle suyla oynarken. “Ilık.”

“Bir de komple gir bakalım,” dedi Giray sırıtarak. “Hop!”

“Ağabey!” diye bağırdı Göksel. “Hayır!”

Giray onu suya attığında Göksel son anda ağzını kapatıp tuzlu suyun ağzına dolmasını engelledi. Göksel suya gömülürken Giray da kahkaha attı.

“İşte bunu yapmayı çok özlemişim be!” dedi genç adam.

Göksel birkaç saniye sonra sudan çıkıp yüzüne yapışan ıslak saçlarını çekti. “Seni var ya!” dedi işaret parmağını sallayarak. “Gel buraya.”

Göksel ağabeyinin üstüne atlayıp onu suya attı ve ikisini de suyun içine batırdı.

“Bunlar yine başladı,” dedi kıyıdan onları izleyen Engin. “Hem de ilk dakikadan.”

“Bu hâllerini izlemeyi özlemişim,” diyen Güzin gülümsüyordu. “İkisi de kocaman oldu ama hâlâ çocuk gibiler. 10 yaşındaki Göksel ve 15 yaşındaki Giray’dan hiçbir farkları yok.”

“Öğrencileri Giray’ın bu hâlini görse gözlerine inanamaz,” dedi Banu. “Okulda çok ciddi biri ama şu an gerçekten de bir oğlan çocuğu gibi davranıyor. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin kardeşinin yanında hep çocuklaşıyor sanırım.”

“Gerçekten öyle,” dedi Güzin. Giray ve Göksel’in bağırış sesleri gelince bakışlarını denize çevirdi. Denizdeki iki kardeş birbirine bağırıyor ve su atıyordu. “Hey!” diye seslendi onlara. “Gözlerinizi yakacaksınız, yapmayın.”

“O başlattı!” dedi Göksel ağabeyini işaret ederek.

“Hayır, sen başlattın,” dedi Giray.

“Sen başlattın.”

“Hayır, sen başlattın.”

“Beni suya atan sendin.”

“Sonra üstüme atlayıp beni denize atan ve denizden çıktıktan sonra yüzüme su atmaya başlayan da sendin küçük hanım.”

“Sonuç olarak sen başlattın.”

İki kardeş atışmalarına devam ederken, sahilde onları izleyen üçlü gülerek başlarını iki yana salladı.

“Asla büyümeyecekler,” dedi Engin.

“Hem de asla,” diye eşine katıldı Güzin. “Biri son sınıf üniversite öğrencisi, biri de evli barklı öğretmen olacak.”

Aile üyeleri denizde iki saat vakit geçirdiler. Giray ve Göksel biraz açılıp bol bol yüzdüler, Engin bir süre onlara eşlik etse de çoğunlukla eşiyle beraber ılık suyun tadını çıkardı; Banu da onların yanında durdu. Genç kadın denizden çok hoşlanmazdı, yüzerken de Göksel ve Giray gibi açılmayı tercih etmezdi.

Denizden son çıkan kişiler Göksel’le Giray oldu.

“Yüzmek çok iyi geldi,” dedi Göksel. “Açıldım resmen ama inanılmaz acıktım.”

“Bana da iyi geldi ama acıktırdı gerçekten,” diye ona katıldı ağabeyi. “Eve gidip karnımı doyurmak istiyorum.”

Kıyıya varıp diğerlerinin yanına oturduklarında Göksel çantasından analog kamerasını çıkardı.

“Biriniz ağabeyimle beni çekebilir mi?” diye sordu genç kadın. “Ben de isteyeni çekerim.”

“Ben çekeyim,” dedi Banu. O da Göksel’in makineyle nasıl fotoğraf çekildiğini öğrettiği kişilerden biriydi.

Kardeşler havlunun üstünde yan yana oturuyordu. Bacaklarını karnına çeken Giray bir koluyla Göksel’in belini kavrarken Göksel de yanağını ağabeyinin omzuna yaslayıp poz verdi. İkisi de gülümsediğinde Banu deklanşöre bastı.

“Vizörde çok tatlı görünüyordunuz,” dedi Banu. “Çok iyi çıktığınıza eminim.”

“İstanbul’a dönünce göreceğiz artık,” dedi Göksel. “Hadi ben de sizi çekeyim.”

Banu, Giray’ın önüne oturup sırtını onun göğsüne yasladı ve bacaklarını da ayak tabanları sağa bakacak şekilde kendine çekti. Giray ellerini eşinin karnında birleştirip başını onun başına yasladı ve gülümsedi; Banu da gülümsediğinde Göksel deklanşöre bastı.

“Sahilde romantik anlar,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok tatlı çıktığınızdan eminim.”

“Keşke hemen görebilsek,” dedi Banu. “Filmin bitmesini ve yıkanıp fotoğrafların bize gönderilmesini beklemek çok uzun bir süreç.”

“Analoğu güzel yapan şey de bu bence. Beklemek işin içine heyecan katıyor.”

“Deli bu kız,” dedi Giray kardeşine bakarak. “Ama haklılık payın var. Şimdi ne çektiğimizi de unuturuz ve fotoğraflar elimize ulaşınca şaşırarak inceleriz.”

“Aynen öyle. Bence bu çok keyifli bir şey, ben seviyorum.” Ebeveynlerine baktı. “Hadi sizi de çekeyim.”

“Çift fotoğrafçılığına mı başladın?” diye sordu babası. “Bize hava hoş.”

Göksel annesi ve babasının da bir fotoğrafını çekti. Yan yana oturan çift birbirine yaslanarak poz verdi. Engin sol koluyla eşinin belini sarmalarken sağ eliyle de Güzin’in elini tuttu ve çift gülümsediğinde Göksel onları çekti.

“Çifte kumrular sizi,” dedi Göksel sırıtarak.

“Şimdi bu fotoğrafı görebilmek için üç hafta bekleyeceğiz,” dedi Güzin. “Bu gerçekten can sıkıcı.”

“Hiç de bile. Analog kameraları güzel yapan şey bu.”

Eşyalarını toplayan aile üyeleri yine hep beraber yazlığa doğru yürümeye başladı. Saat on bire yaklaştığı için hava buraya geldikleri zamana göre daha sıcaktı ve gittikçe ısınmaya devam ediyordu.

Dakikalar içinde eve vardıklarında evin büyüklerini kahvaltı masasını hazırlarken buldular. Yaşlı karı koca ailecek yapacakları pazar kahvaltısı için sucuklu yumurta, patates kızartması ve kızarmış ekmek hazırlamıştı. Bunların yanında bir sürü çeşit kahvaltılık da masada duruyordu.

“Siz ne yaptınız böyle?” dedi masaya bakan Güzin. “Bu kadar yemekle bir ordu doyar.”

“Biz de bir ordu gibiyiz zaten,” dedi Tahsin. “Yedi tane kocaman insanız, anca doyarız.”

“Kurt gibi açım,” dedi Engin. “Vücuduma bir su geçirip geliyorum.”

 “Çabuk olun,” dedi elindeki çaydanlığı masaya bırakan Meryem. “Yemekler soğumadan herkesi sofrada görmek istiyorum.”

Evde biri üst biri de alt katta olmak üzere iki banyo vardı. Denize giden beş aile üyesi bu iki banyoyu kullanarak birkaç dakikalık kısa duş aldılar ve temizlendiler. Hepsi birden yemek masasında toplandığında aradan on beş dakika ancak geçmişti.

“Kim ne istiyorsa tabağına alsın,” dedi Tahsin. Torunu Göksel’e döndü. “Sen ne istiyorsun civcivim?”

“Sanırım kızarmış ekmekle başlayacağım,” dedi Göksel. “Üstüne krem peynir sürüp yemeyi seviyorum.”

“Krem peyniri uzatın bakayım benim civcivime.”

Dedesi Göksel’in tabağına iki tane kızartılmış ekmek dilimi bıraktı, Güzin de ona krem peyniri uzattı.

“Ye bakalım güzel kızım,” dedi Tahsin torununun saçlarını okşayarak. “Herkese afiyet olsun.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Anlaşılan bu kahvaltının şanslı kişisi benim.”

Masadakiler gülüştü.

“Akşama ilçe merkezine gidip biraz dolaşalım mı?” diye sordu Giray. “Dondurma yeriz ya da bir şeyler içeriz. Fethiye’yle de biraz özlem gidermiş oluruz.”

“Olabilir,” dedi Engin. “Tatil yapmaya geldik sonuçta, gezeriz.”

Aile, tatilin ilk gününün planlamasını yaptı. Üç hafta uzundu ama çabucak geçeceği de bir gerçekti ve onlar da kısıtlı zamanlarını en eğlenceli ve dolu dolu şekilde geçirmek istiyordu. Nerelere gideceklerini, neler yapacaklarını ana hatlarıyla belirlemişler; kendilerine bir tatil planı hazırlamışlardı ama ilk birkaç gün hepsi dinlenmek istiyordu. İlk akşamı Fethiye’nin ilçe merkezinde geçirmek güzel bir başlangıç olacaktı.

***

Altı gün sonra

İstanbul’da sıcak bir ağustos günüydü. Hava öylesine açıktı ki gökte tek bir bulut bile yoktu, gökyüzü alabildiğine maviydi. Öğle vakti olduğu için etraf hareketliydi, Gökhan’ın üçüncü kattaki dairesinin açık camlarından içeri şehrin sesi doluyordu. Koltukta uzanan genç adam sokakta yürüyen insanların konuşma seslerini ve araçların seslerini duyuyordu. Yarım saat önce kahvaltısını edip salona geçtiğinden beri koltukta uzanıyordu, gözleri kapalıydı ve üzerinde çalıştığı şarkılar aklından geçiyordu. İzin günündeydi, hemen yan taraftaki gitarını alıp eserleri üzerinde çalışabilirdi fakat bunu istemiyordu; gözlerini dinlendirirken zihnini müzikle meşgul tutmayı tercih ediyordu.

Bir müzik çalmaya başladığında bunun telefonunun zil sesi olduğunu anlaması birkaç saniyesini aldı. Gözlerini açan genç adam kolunu yan taraftaki orta sehpaya uzatıp sehpanın üzerine bıraktığı telefonuna uzandı. Hem çalan hem de titreyen telefonunu eline alıp kendisine yaklaştırdı. Kimin aradığını görmek için ekrana baktığında ekranda gördüğü isimle gözleri kocaman açıldı.

Arayan kişi Göksel’di.

Boğazını temizleyen genç adam telefonu açıp kulağına götürdü. “Efendim?” dedi.

“Merhaba,” dedi Göksel’in neşeli sesi. “Müsait misin?”

“Merhaba,” diye karşılık veren Gökhan gülümsememeye başlamıştı bile. “Müsaitim.”

“Nasılsın?”

“İyiyim,” dedi Gökhan. Dokuz günden sonra sesini duyunca iyi olmamam mümkün mü? “Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim. Ne yapıyorsun, nasıl gidiyor? Hafta içi yaptığımız kısacık mesajlaşmayı saymazsak geldiğimden beri konuşamadık, arayıp hâlini hatırını sormak istedim.”

“İyi yaptın, sağ ol Gök. Koltukta uzanıyorum öyle, bu izin günümde biraz kafa dinlemek istedim.” Yoksa günlerdir seninle konuşamadığım için kendimi kötü hissetmemle hiç alakası yok. “İş güç uğraşıp duruyorum, bir değişiklik yok. Asıl sen ne yapıyorsun, tatil nasıl gidiyor?”

“Ben de evin bahçesindeyim,” dedi Göksel. Gökhan’la konuşmak için dışarı çıkmıştı. “Tatil de muhteşem geçiyor. Muğla harika, ailemle beraber keyfini çıkarıyorum. Bu hafta yakınlardaki turistik yerleri ziyaret ettik ya da denize gittik; bu yüzden telefona bakacak, hâliyle de seninle ya da başkasıyla konuşacak fırsatım olmadı. Günlerim dolu dolu geçiyor.”

“Tatilinin tadını çıkarmaya bak sen,” dedi Gökhan samimiyetle. Evet, onu çok özlüyordu fakat bunun geçici bir durum olduğunu da biliyordu ve Göksel’in çok güzel bir tatil yapmasını istiyordu. Genç kadın nasıl olsa İstanbul’a dönecekti ve ikili görüşmeye devam edecekti. “Nerelere gittiniz şimdiye kadar?”

“Ölüdeniz’e gittik, orayı çok seviyoruz ve her sene gidiyoruz. Çevredeki koyları gezdik, Kızılada Deniz Feneri’ni ziyaret ettik.  İnanılmaz yerler, sanki bu dünyaya değil de cennete aitler. Önümüzdeki haftadan itibaren de diğer ilçelere gideceğiz. Mesela haftaya Bodrum’a gidiyoruz ve bir akşam pansiyonda kalacağız. Çok heyecanlıyım.”

Son buluştukları zaman Bodrum hakkında sohbet ettiklerini hatırlayan Gökhan gülümsedi. “Programınız çok dolu ama harika görünüyor,” dedi. “Senin adına çok sevindim, muhteşem zaman geçiriyor olmalısın. Fotoğraf çekiyor musun? Henüz hiç paylaşım yapmadın.”

“Teşekkür ederim, gerçekten muhteşem zaman geçiriyorum. Fotoğraf da elbette çekiyorum ama henüz fotoğrafları uzun uzun inceleme fırsatı bulamadığım için hesaba bir şey atamadım. Bugün biraz boşluğum var, muhtemelen bir fotoğraf atarım.”

“Senin kadrajından oraları görmeyi çok isterim, mutlaka atmalısın.”

“Bu tatlı cümlenden sonra kesin atacağım,” diyen Göksel kıkırdadı. “İstanbul ne âlemde?”

“Bildiğin gibi,” dedi Gökhan omuz silkerek. “Anadolu’da hiç değişiklik yok, Avrupa da aynı olsa gerek. Havalar çok sıcak, mağazada klima nimeti var ama işe gidip gelirken sıcaktan buharlaşmaktan korkuyorum.”

Göksel güldüğünde onun tatlı gülüşünü duymak Gökhan’ı gülümsetti. Genç kadının gülüşünü gözlerinin önünde canlandırabiliyordu.

Onu çok özlemişti.

“Burası da dehşet sıcak,” dedi Göksel biraz sonra. “Deniz olmasa hiç çekilmez.”

“Bronzlaştın mı?”

“Evet, bir haftada bile buraya geldiğim zamana göre çok farklı görünüyorum. Tenim karardı, saç rengim açıldı.”

“Öyle mi?” dedi Gökhan şaşırarak. “Çok merak ettim.”

“Bir gün görüntülü konuşursak görürsün.”

“Tamam.” Kesinlikle konuşmalıyız. “Seninkiler nasıl? Ailen?”

“Onlar da iyi. Şimdi evde kahve içiyorlar. Banu abla -yengem- kahvaltıdan sonra Türk kahvesi yaptı, ben de benimkini alıp bahçeye çıktım.”

“Afiyet olsun. Bugünkü planlarınız neler?”

“Teşekkür ederim. Bugün kültürel bir gezi yapmayı planlıyoruz, hep beraber Fethiye Kalesi’ne ve Amintas Kaya Mezarları’na gideceğiz. Bir kez ziyaret etmiştik ama kısa bir ziyaretti ve bir şey anlamamıştık; bugün birkaç saat ayırıp iyice gezeceğiz. Tabii ben de bol bol fotoğraf çekeceğim.”

“Hiç duymadığım iki yer ama şu kaya mezarlarını merak ettim, nasıl bir yer?”

“Büyülü bir yer. Sütun ve revakları dağdaki kayalıkların içine oyarak mezarlar yapmışlar, epey ilgi çekici bir yer.”

“Bak sen, fotoğraflarını çekip hesabında paylaş da ben de göreyim.”

“Oradan kesinlikle fotoğraf atarım. Tarihî yapıları çekmeyi çok seviyorum, makinemle her köşesini çekeceğim hatta video da çekerim. İstanbul videosundan sonra bir Muğla videosu da gelir belki, kim bilir?”

Gökhan uzandığı yerden kalkıp, sırtını koltuğun arkasına yaslayarak oturma pozisyonuna geçti. Koltukta bağdaş kurarken, “Bu bir spoiler mı?” diye sordu. “Eğer öyleyse senden yeni bir video izlemeyi çok isterim.”

Göksel ayaklarını birbirine sürterken, “Olabilir,” dedi. “Belki de buranın doğasının güzelliği benim ilhamımı uyandırmıştır ve ben de farklı yerlerde videolar çekerek bu anları ölümsüzleştiriyorumdur.”

“Yaptığına eminim. Yeşili, doğayı seviyorsun.”

“Haklısın,” dedi Göksel gülümseyerek. “Özellikle bu tarafların doğası da denizi de çok güzel.”

“Sen videoyu paylaşınca ben de izlerim. Üç yıldır yaşadığım İstanbul’u bile senin gözünden izleyince şehir gözüme çok farklı gelmişti, Muğla’da da harikalar yaratacağına eminim.”

“Teşekkür ederim. İnancın çok değerli.”

“Senin gibi bir yeteneğe inanmamak mümkün değil,” dedi Gökhan. “Neyse, seni daha fazla utandırmayayım.”

Göksel kıkırdadığında Gökhan da gülümsedi. Şu an onun gülüşünü görebilmeyi öyle isterdi ki…

“Bugün akşama kadar evde mi duracaksın?” diye sordu Göksel.

“Planlarım o yönde,” dedi Gökhan. “Bugün hiçbir şey yapasım yok, dinlenmek istiyorum. Belki biraz gitar çalarım, o kadar.”

“Canın bir şeye mi sıkıldı? Her şey yolunda mı?”

“Her şey yolunda,” diyen Gökhan başını koltuğun arkasına yasladı ve bakışlarını tavana dikti. “Dürüst olayım mı?”

“Lütfen.”

“Seni özledim.”

Telefonun diğer ucundaki Göksel duruldu. Böyle bir şey duymayı hiç beklemiyordu. Birkaç saniye sessizce durduktan sonra dudakları yukarı kıvrıldı. Bunu duymayı beklemiyordu ama bunu duymak çok hoşuna gitmişti.

“Canın bu yüzden mi sıkkın?” diye sordu Göksel.

“Belki,” diye kaçamak bir cevap verdi Gökhan. “İstanbul’da olsaydın bugün buluşabilirdik. Mesela beni yine güzel bir yere götürürdün, akşama da kafeye geçerdik ve ben sahne alırken beni izlerdin.”

“Güzel bir plan,” dedi Göksel gülümsemeye devam ederek. “Döndüğümde yapalım.”

“Yapalım.”

“Gökhan,” diye onun adını zikretti Göksel. “Ben de seni özledim.”

Gökhan başını koltuğun arkasından kaldırırken gülümsedi. Boş olan sol elini ensesine götüren genç adam güldü, onun gülüşünü duyan Göksel de güldü.

“Bir anda çok iyi hissetmeye başladım,” dedi Gökhan. “Şu an enerjiyle dolup taşıyorum, öyle ki çıkıp dakikalarca koşabilirim ve asla yorulmam.”

“Bu sıcakta düşüp bayılırsın,” dedi Göksel ama o da sırıtıyordu. “Bu enerjini gitar çalıp eserlerin üzerinde çalışırken kullan bence.”

“Çok güzel şarkılar yazacağım, söyleyeceğim. Göksel, sana şarkı söyleyeyim mi?”

“Şimdi mi?” dedi Göksel şaşırarak.

“Şimdi,” diye onayladı Gökhan. “Tam şu an.”

“Elbette, memnuniyetle dinlerim.”

“Bir dakika,” diyen Gökhan koltuktan kalktı. “Gitarımı alayım. Kısa bir performans olacak, seni çok tutmayacağım.”

“Hiç sıkıntı değil, hepsini dinleyeceğim.”

Gökhan beyaz Fender’ını alıp yeniden koltuğa oturdu. “Hoparlöre alacağım,” dedi. Boğazını temizledi. “Başlıyorum.”

Gökhan telefonu hoparlöre alıp orta sehpanın üstüne bıraktı. Bir eliyle klavyeyi kavrayan genç adam diğer elini de kasada tellerin üstüne götürdü ve derin bir nefes aldıktan sonra şarkıya girdi. Hangi şarkıyı çaldığını hemen anlayan Göksel telefonun başında donup kaldı.

Gökhan’ın çaldığı şarkı İkiye On Kala grubunun Bazı Şeyler Telefonda Eksik Anlatılır adlı parçasıydı.

Genç adam şarkının giriş müziğini çaldıktan sonra şarkıyı söylemeye başladı.

“Dilimin ucunda bir şeyler var aslında / Söylesem kızar mısın bilemedim,” derken telefonuna kısa bir bakış attı. Telefon ekranı siyahtı ama Göksel’in orada olduğunu ve kendisini dinlediğini biliyordu. “Korkmuyor değilim biraz bira lazım / Bilirsin işte anlatması zor şeylerden / Yine zamanı karıştırdım, doğru yerde olamadım /
Galiba saatimi ileri almamışım.”

Pürdikkat onu dinleyen Göksel, Gökhan nakarata girdiğinde dudaklarını oynatarak sessizce ona eşlik etmeye başladı.

“Otobüsler kaçar yoksa duraklar yalnız kalır / Bazı şeyler vardır telefonda eksik anlatılır / Doğrusu biraz alındım ama sonra konuşalım /
Sen ve ben nasıl desem,” diyen Gökhan yine telefonuna baktı. “Neyse.”

Göksel tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Gökhan bu kısmı şarkının sahibinden bile daha hissederek söylemişti.

Gökhan’ın planı şarkıyı burada bitirmekti fakat devam etmek istedi ve Göksel’in de sessizce kendisini dinlemesinden güç alarak şarkıya devam etti. İlk nakarattan sonraki müzikli kısmı klavyeye bakıp çaldı, bu sırada kalp atışlarını da biraz yatıştırdı ve şarkının ikinci kıtasına daha sakin girdi.

“Nasılsın diye sorduğunda neler anlatasım var / Ama bunlar bilmek isteyeceğin şeyler değil / Yine de sıkılırsan ara, ikincisinde açarım / Belki titrek gelir sesim ama alışırım.”

Onu eli göğsünde dinleyen Göksel göğüs kafesinin içinde, iki akciğerinin ortasında çarpan kalbinin ritmini avcunda hissediyordu. Kalbi küt küt atıyordu ve sanki akciğerleri iki yandan ona baskı yaparak onu sıkıştırıyordu. Derin nefesler alması gerekiyordu fakat nasıl nefes alacağını bile unutmuş durumdaydı.

Gökhan ikinci kez nakaratı söylerken sadece dudaklarını oynatarak olsa bile ona eşlik etmedi, sadece onu dinledi. Dünyanın en önemli şeyini dinliyormuş gibi dinledi. Evrenin tüm gizemleri çözülmüş de onlar açıklanıyormuş gibi dinledi. Yapayalnız olduğu gecelerde yüzleştiği gerçekleri dinliyormuş gibi dinledi.

“Sen ve ben nasıl desem,” diyen Gökhan derin bir nefes aldı. “Neyse.”

Şarkının orijinalinde ikinci nakarattan sonra kısa bir solo geliyordu, ardından solist nakaratı iki kez daha söylüyordu ama Gökhan şarkıyı burada bitirdi.

Onun şarkıyı bitirdiğini fark eden Göksel boğazını temizledi. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama kelimelerden yoksundu. Bir şeyler söylemek için kendini zorlamadı, sadece sustu. Telefonun ucundaki Gökhan’sa gitarını kucağından kaldırıp koltuğa yasladı. Göksel’in bir şeyler söylemesini bekledi fakat duyduğu tek şey sessizlik oldu. Sertçe yutkunan genç adam gitarının klavyesini bırakıp sehpadaki telefonuna uzandı.

“Göksel?” dedi Gökhan. “Orada mısın?”

Telefonunun ekranını açan genç adam Göksel’in hâlâ hatta olduğunu görünce rahat bir nefes aldı.

“Buradayım,” dedi Göksel kuru bir sesle. “Güzel bir performanstı.”

“Teşekkür ederim,” diyen Gökhan telefonunu yeniden kulağına yasladı. “Beğendin mi?”

“Beğendim, çok beğendim.”

“Sevindim.”

Göksel bir adım sesi duyunca, başını arkaya çevirip evin kapısına baktı. Kapıda duran annesi işaret parmağıyla sol bileğine vurduğunda Göksel başparmağını kaldırdı ve yeniden önüne döndü.

“Artık kapatmam lazım,” dedi Göksel. “Hazırlanıp çıkacağız.”

“Tamam,” diyen Gökhan sanki o kendisini görebilirmiş gibi başını salladı. “Size iyi gezmeler.”

“Teşekkürler.”

“O zaman görüşmek üzere. Kendine iyi bak.”

“Görüşürüz,” diye karşılık verdi Göksel. Bir saniye durduktan sonra devam etti: “Gökhan?”

“Efendim?”

“Bilmek isterim ve sıkılmasan da arayabilirsin, birincisinde açarım.”

Gökhan başını yere eğerken güldü. Onun gülüşünü duyan ve bu gülüşteki rahatlamayı hisseden Göksel de gülümsedi.

“Tamam,” dedi Gökhan. “Sen de arayabilirsin, ben de birincisinde açarım.”

“Aklıma not ettim. Görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Göksel telefonu kapatır kapatmaz çığlığa benzeyen ama daha sessiz olan ince bir ses çıkardı; Gökhan’sa koltuğa yaslanıp başını da koltuğun arkasına koydu ve saçlarını iki eliyle avuçlayıp güldü.

Bahçe sandalyesinden kalkan genç kadın boş fincanını da alarak arka kapıdan eve girdi.

“Sohbet epey keyifliydi anlaşılan,” dedi Engin.

“Öyleydi,” dedi Göksel çekinmeden. “Birkaç dakikaya hazır olurum.”

Fincanı mutfağa bırakan Göksel koşarak merdivenlerden çıkarken Engin onun arkasından baktı.

“Yüzünde güller açıyordu diyeceğim ama bu bile yetersiz kalır,” dedi Engin eşine dönüp. “Yüzünde gül tarlaları açmıştı. Binlerce hektarlık gül tarlaları! O kadar gülmek yanaklarını ağrıtmıyor mu?”

Onun bu cümlesi Güzin’i güldürdü. “Deli gibi hoşlandığı çocukla flört eden ve onunla epey keyifli bir telefon konuşması gerçekleştirmiş genç bir kızın yüz ifadesine sahipti,” dedi. “Ve hayır, yanaklarının ağrıdığını sanmıyorum ama kalbinin küt küt attığından eminim.”

“Bir tanesi evlendi, bir tanesi de sevgili yapmak üzere. Sen şu eşek sıpalarına bak! Daha dün bezlerini değiştiriyorduk, ne ara büyüdü bunlar? Yaşlı ve kıskanç hissediyorum.”

“Hayır, bilakis bir çocuk gibi davranıyorsun. Kabul etmek istemesek de ikisi de kocaman insanlar oldular ve hepimizin geçtiği yollardan geçiyorlar. Göksel de çok mutlu görünüyor, yaşlı ve kıskanç bir baba gibi davranmak yerine kızın için mutlu ol.” Koltuktan kalkan Güzin eşinin yanağını öptü. “Hadi kalkıp hazırlan, az sonra yola çıkacağız.”

“Yirmi iki yıllık babasıyım, bana böyle gülmedi.”

“Engin!” dedi Güzin sesini yükselterek. “Hazırlan.”

“Of be, tamam.”

Göksel üstüne beyaz puantiyeli lacivert elbisesini giyip saçlarını da büyük bir maşa tokayla ensesinde topladı. Beyaz omuz çantasının yanında profesyonel makinesinin çantasını ve analog kamerasının çantasını da alarak odasından çıktı. Koridorda Giray’la karşılaştı.

“Nakliyecileri arayayım mı?” dedi onun elindeki çantalara bakan Giray. “Bu makineleri ancak onlar taşır.”

“Ha ha ha,” dedi Göksel gözlerini kısarak. “Çok komik.”

“Oraya gezmek için gidiyoruz.”

“Siz gezmek için gidiyorsunuz, bense gezmek ve çekim yapmak için gidiyorum.”

“İnsanlar dinlenmek için tatile gidiyor, sen çalışmak için. Hadi bir tanesini ver de ben taşıyayım.”

“Teşekkür ederim,” diyen Göksel ona beyaz baget çantasını verdi. “Çok incesin.”

Giray eline tutuşturulan beyaz çantaya bakarken Göksel çoktan merdivenlerden inmeye başlamıştı.

“Makineleri kastetmiştim!” diye bağırdı Giray onun arkasından.

“O çantada da telefonum var,” diye cevap verdi Göksel. “O da bir teknolojik alet sonuçta.”

“Fotoğraf makineleri!”

“Teknolojinin çok gerisinde kalmışsın ağabeyciğim, telefonlarla da fotoğraf çekiliyor artık.”

“Seni var ya.”

Giray onun peşinden koşmaya başladığında Göksel çığlık atarak kapıya koşturdu.

“Ne oluyor yine?” diye bağırdı Güzin. “Giray merdivenlerde koşma oğlum, düşüp bir yerlerini inciteceksin. Ben az önce yirmi yedi yaşında kocaman bir adama merdivenlerden koşmaması gerektiğini ve düşüp bir yerlerini incitebileceğini mi söyledim gerçekten?”

“Kemik yaşı yirmi yedi,” dedi onun yanına gelen Engin. “Hâl ve hareketlerine bakacak olursak akıl yaşı maksimum yedi.”

“Bir haftadır iki çocukla uğraşıyormuşum gibi hissediyorum. Bana dejavu yaşatıyorlar.”

“Bundan on sene önce oldukları hâllerinden hiçbir farkları yok gerçekten.”

Engin ve Güzin çocuklarının peşinden bahçeye çıktığında onları gülerken buldular. Giray kolunu kardeşinin omzuna atıp onu kendisine çekmişti, Göksel de ağabeyinin kendi omzundan sarkan elini tutuyordu.

“Tam afacansın biliyorsun değil mi?” dedi Giray.

“Biliyorum,” dedi Göksel sırıtarak. “Senin yanında afacanlık yapmak hoşuma gidiyor.”

“Ne tesadüf, benim de.”

“Atışmanız yine kısa sürmüş,” dedi Güzin.

“Öyle oldu,” dedi Giray. Göksel’in beyaz çantasını onlara gösterdi. “Yeni çantam nasıl? Göksel hediye etti.”

“Harika,” dedi Engin. “Tam sana göre.”

“Değil mi? Bence de.”

Giray çantayı omzuna taktığında hepsi kahkahalarla güldü. O esnada evden çıkan Banu da eşinin omzuna taktığı çantayı gördü.

“Hoş geldin hayatım,” dedi Giray. “Çantam nasıl?”

“Muhteşem,” dedi Banu gülerek. “Bu senenin favori parçalarından. Modayı takip ediyorsun anlaşılan.”

“Elbette, moda benden sorulur.”

“Sizin goygoyunuz bitmez,” diye araya girdi Engin. “Ama gitmemiz gereken iki yer var, bu yüzden artık arabaya binip yola çıkabilir miyiz?”

Arabaya en son evin kapısını kilitleyen Güzin bindi, ailenin annesi de araca bindiğinde yola koyuldular. Meryem komşusuna, Tahsin de arkadaşlarıyla kıraathaneye gitmişti; evden son ayrılanlar Dinçerler olduğu için kapıları kapatıp kilitleme görevi de onlara kalmıştı. Bugün çok gezecek, fazlasıyla da yürüyeceklerdi ve Güzin’in ebeveynleri de yaşlı insanlar olduğu için onları hiç yormak istememişlerdi, zaten onlar da gelmeyeceklerini söyleyerek onlara iyi gezmeler dilemişlerdi.

Şoför koltuğunda Giray vardı, Engin de onun hemen yanındaki yolcu koltuğunda oturuyordu ve üç kadın da arka koltuğa geçmişti. Yazlık, Fethiye ilçe merkezinin dışında kalıyordu; bu yüzden biraz uzun bir yolları vardı ve bu yolu sohbet ederek geçirdiler.

Fethiye Kalesi’ne ulaştıklarında arabadan en son Göksel indi. Genç fotoğrafçı profesyonel fotoğraf makinesini çantasından çıkarıp boynuna asmakla uğraştığı için arabanın içinde biraz onaylandı ve araçtan diğerlerinden daha sonra indi.

“Kameramanımız da aramıza katıldı,” dedi Giray. “Fotoğraf makinesi bu şekilde boynundan sarkarken çok havalı görünüyorsun.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Farkındayım.”

Dinçerler turistik gezilerine başladı. Diğerleri etrafı inceleyip kendi arasında sohbet ederek önden yürürken, Göksel de fotoğraf çekerek onların arkasından ilerliyordu. Arkasına bakan Güzin kızını birkaç adım geride gördüğünde rahatlayarak önüne döndü.

Kalenin kalıntılarına ulaştıklarında Göksel video çekmeye de başladı. Genç kadın büyük bir mimari hayranıydı ve bu tarz kale gibi eski ve büyük yapılar çok ilgisini çekiyordu; bu yerlerde fotoğraf ve video çekmekten de büyük keyif alıyordu.

“Yıkık dökük bir yer,” dedi etrafı inceleyen Banu. “Ama hoş. Manzarası çok güzel.”

“Tüm Fethiye insanın ayakları altında,” diye eşine katıldı Giray. “Çok güzel.” Göksel’e kısa bir bakış attı. “Göksel video çekimini bitirsin de bizi de çeksin. Hatıra kalır.”

“Çalışırken ne kadar ciddi görünüyor.”

“Yaptığı şeyi çok seviyor.”

“Ona hiç şüphe yok.”

Göksel birkaç video çektikten sonra ailesinin yanına ilerledi.

“Ne kadar çok şey çektin,” dedi Engin.

“Öyle oldu,” diye cevap verdi Göksel. “Burayı sevdim, güzel bir yer.”

“Bizi de çek,” diye araya girdi Giray. “Manzara çok güzel.”

Göksel aile üyelerini çekti, rica ettikleri bir kişi de onların hepsini çekti. Ardından geziye devam ettiler, kalenin farklı yerlerini de gördüler. Göksel oralarda da fotoğraflar ve videolar çekti.

Kale gezisini bitiren aile Amintas Kaya Mezarları’na geçti. Göksel buraya gelmeden önce burası hakkında araştırma yapmış, çekilen fotoğrafları incelemiş ve kafasında bir çekim taslağı oluşturmuştu. Mezarların mimarisini hayranlıkla inceleyen genç kadın hem profesyonel kamerasından hem de analog kamerasından fotoğraflar çekti hatta ağabeyinden kendisini çekmesini de rica etti ve Giray analog kameradan onun fotoğrafını da çekti.

Göksel burada da videolar çekti ve bu videoları kalede çektiklerinden daha çok beğendi. Hem kalede hem de burada çektiği görüntülere hazırlayacağı Muğla videosunda yer vermek için sabırsızlanıyordu.

“İnanılmaz bir yer,” dedi Giray. “Mimarisi muhteşem ve nasıl desem, karanlık bir havası var.”

“Kasvetli,” diye ona katıldı Banu. “Değişik hissettiriyor.”

“Ama çok bakımsız,” diye bir yorumda bulundu Güzin. “Oysaki değeri bilinmesi gereken bir yer.”

“Tarihimize sahip çıkmıyoruz ki,” dedi Engin. “Bakım yok, ilgilenen yok, umursayan yok. Turistler bile gelip burayı gezmiyor, varlığından bihaberlerdir.”

“Ne yazık ki. Biz gelip gördük, çok da iyi yaptık. Göksel şurada babanla beni de çeker misin kızım?”

Bir mezarı çeken Göksel onların yanına ilerledi. “Çekerim tabii,” dedi genç kadın. “Geçin bakalım çifte kumrular.”

Göksel bir mezarın önünde poz veren annesiyle babasının birkaç fotoğrafını çekti.

“Sen de gel,” dedi Engin. “Giray üçümüzü çeksin.”

“Ben gelmeyeyim mi?” dedi Giray üzgün bir sesle. “Evlendim diye dışlandım mı?”

“Seninle de çekiliriz oğlum. Göksel’den sonra da sen gelirsin hatta hep beraber de çekiliriz.”

“Peki.”

Göksel kamerayı ağabeyine verirken güldü ve annesiyle babasına ilerleyip onların arasına girdi. Bir dizini kırıp yere eğilen Giray onların birkaç fotoğrafını çekti.

“Sen gel bakayım,” dedi Güzin. “Seninle de birkaç tane çekilelim, sonra Göksel de aramıza katılır.”

“Ben çekerim,” dedi Banu.

Giray kamerayı eşine verirken onun alnına bir öpücük kondurdu ve ebeveynlerinin yanına gitti. Göksel köşede beklerken Banu onları çekti, sonra Göksel de onlara dahil oldu ve Banu hepsini birden çekti.

“Çok fazla poz verdim,” dedi Göksel gergin bir sesle. “Yeterli.”

Buradaki gezisini de bitiren aile üyeleri aşağı indiğinde vakit akşamüstüydü.

“Acıktınız mı?” diye sordu Engin.

Herkes acıktığını söyledi.

“O zaman size akşam yemeği ısmarlayayım,” dedi Engin. “Güzel bir restoran biliyorum. Hadi arabaya.”

Restorana doğru yola çıktıklarında yine arka koltukta oturan Göksel çok beğendiği birkaç fotoğrafı kamerasından telefonuna aktardı. Amintas Kaya Mezarları’nda çektiği bir mezar fotoğrafına bayılmıştı. Bu fotoğrafı hesabında paylaşmaya karar verip fotoğraf üstünde küçük düzenlemeler yaptı.

İşte, fotoğraf paylaşılmaya hazırdı.

Sosyal medya hesabına giren genç fotoğrafçı bu fotoğrafı paylaşılmak üzere seçti. Konum bilgisini fotoğrafa ekledi ve herhangi bir açıklama yazmadan fotoğrafı paylaşarak sayısı 700’ü geçen takipçilerinin beğenisine sundu. Yaz tatili başından beri hesabı aktif olarak kullanması, düzenli olarak fotoğraf atması hesaptaki takipçi sayısını ve dolayısıyla etkileşimi de arttırmıştı. Hesabının ellerinde bir çocuk gibi büyüdüğünü görmek Göksel’in çok hoşuna gidiyordu.

Dakikalar içinde deniz kenarındaki restorana ulaştılar. Giray arabayı restoranın önündeki boş park yerlerinden birine park ettiğinde hepsi araçtan indi.

“Fethiye’deki meşhur restoranlarımızdan birine geldik,” dedi Göksel mekânın tabelasına bakarak. “Burayı seviyorum.”

“Ben de öyle,” diyen Engin kızına kolunu uzattı. “Restorana girerken bana eşlik etmek ister misin cimcime?”

“Memnuniyetle,” deyip onun koluna girdi Göksel. “Hadi gidelim.”

Restorana giren aile üyeleri garsonun yönlendirmesiyle ortadaki bir masaya oturdu. Aslında denize bakan kenardaki masalara oturmak istiyorlardı fakat oradaki bütün masalar dolu olduğu için ortadaki masalardan birine oturmak zorunda kaldılar.

Menüye bakan Göksel balık yemeye karar verdi. Genç kadın balığı pek sevmezdi ve balık konusunda oldukça seçiciydi fakat bu restoranın balıklarının tadını beğeniyordu ve balık kokusunu alınca canı çekmişti.

“Ne yiyorsunuz?” diye sordu Engin.

“Ben balık yiyeceğim,” dedi Göksel. “Canım çekti.”

“Senin canın balık mı çekti?” dedi Güzin şaşırarak. “Kulaklarım bunu da mı duyacaktı?”

“Buranın balıklarını seviyorum ve şu an güzel bir balık kokusu var, canım çekti.”

“Çok faydalı,” dedi Engin. “Keşke hep yesen ama inadım inatsın, bir de hazırlaması çok zahmetli olduğu için hiçbirimiz uğraşmıyoruz.”

“Balık dışarıda yiyince güzel,” dedi Güzin eşine bakarak. “Önüne hazır konulunca yiyiliyor ama dediğin gibi kendin hazırlamak istediğinde çok zahmetli geliyor ve hiç hoşlanmıyorum.”

“Biraz daha balık hazırlama muhabbetine devam ederseniz fikrimi değiştireceğim,” dedi Göksel. “Bu konuyu burada kapatabilir miyiz? Lütfen?”

Masadakiler gülüştü.

“Tamam tamam,” dedi Güzin. “Kırk yılın başı balık yemek istemişsin, seni soğutmayalım.”

Göksel’in fikrinden etkilenen aile üyelerinin hepsi balık siparişi verdiler. Göksel yemekleri beklerken telefonunu çıkardı. Sosyal medya hesabından gelen yeni bildirimleri vardı. Uygulamaya girdiğinde onu yeni beğeniler ve yorumlar karşıladı. Her zamanki gibi beğenileri es geçen genç kadın yorumları açtığında onu şaşırtan bir isimle karşılaştı.

Gökhan fotoğrafına yorum yapmıştı: Olağanüstü.

Genç adam yorumunun sonuna bir tane de mavi kalp emojisi koymuştu.

Onun yorumunu okuyan Göksel genişçe gülümsedi ve içinin sıcacık olduğunu hissetti. Sanatçılığına hayran olduğu ve çok saygı duyduğu Gökhan’dan böyle güzel sözler duymak, iltifatlar almak genç kadın için çok önemliydi; aynı zamanda onu fazlasıyla mutlu ediyor ve motive olmasını sağlıyordu.

Gökhan’ın yorumunu beğenen Göksel ona cevap da verdi: Teşekkür ederim. Yorumunun sonuna da sarı kalp emojisi ekledikten sonra yorumu paylaştı.

“Bizim kızın yüzünde yine gül tarlaları açtı,” dedi Engin eşine. “Kesin Gökhan’la ilgili.”

“Muhtemelen,” dedi Güzin kızına bakarak. Gülümsedi. “Gerçekten çok mutlu görünüyor cimcime. Kokusu çıkar.”

“Merak ettim ama dediğin gibi kokusu çıkar.”

Göksel bir takipçisinin alkış ve kalp emojileri içeren yorumunu da beğendi. Fotoğrafına dakikalar içinde iki yorum ve 37 beğeni gelmesi genç fotoğrafçıyı çok sevindirmişti. Bu kadar kısa süre içinde bu kadar etkileşim alan fotoğrafları genelde ortalamanın üstünde beğeni sayısına ulaşıyordu ve Göksel bu fotoğrafın da onlardan biri olacağını hissetti.

Sadece saniyeler içinde Gökhan’ın yorumunu beğendiğine dair bir bildirim aldı. Birkaç saniye gülümseyerek bildirime baktıktan sonra telefonun ekranını kapatıp masaya koydu ve yumruk yaptığı elini çenesine yaslayıp sağ taraftaki denize baktı.

Göksel tatile geldikten sonra konuşamadıkları bir haftanın acısını bugün fazlasıyla çıkarmışlardı. Kalpleri hâlâ bir atıyordu, aralarında kaç yüz kilometre olduğunun hiçbir önemi yoktu.

]]>
Sun, 18 Dec 2022 13:00:00 +0300 eylemoykuozdemir
Anılar Sokağı https://edebiyatblog.com/anilar-sokagi https://edebiyatblog.com/anilar-sokagi Anılar Sokağı

Tarifi zor bir acıdır bu. Yüreği güzele denk düşen anlar bu sözleri. Güllerin en kırmızısını seçtim dikenine bakmadan ilk hecede…

Yüzü dünden kalan gecenin karanlığı ile donakaldı. Her zaman en zor olanı seçmek bazı durumlarda çare olmayabiliyor. Nedenini bilmediği bir hüzünle çarpan yüreği gerçekleri artık duymak istemiyordu. Askıda duran paltosunu eline aldı ve usulca kapıyı çekti. Dışarıda yağan yağmura kendini bırakarak sokakta boyuna yürümek istiyordu. Yürüdükçe sanki her şey düzelecekti. Tüm acıları dinecekti. Henüz yeni kaybetmişti onu fakat şefkati hala yüreğindeydi. Keyifli halleri, utandığında kızaran yanakları, masumiyetini saf ve temiz hallerini özlüyordu. Adımları hızlandıkça ona olan öfkesi diniyor ve eski güzel günler aklına geliyordu. Gün ağarmaya başlıyordu. Sabahın ilk saatleri yaklaştıkça şehirde hareketleniyordu. Önce tabiat uyanıyordu derin uykusundan. Ardından on binlerce insanın rızık telaşı başlıyordu. Araçların egzozundan çıkan duman insan seslerine karışıyor topuk sesleri kuşları dahi irkitiyordu. 

Gün doğumu ile yayılan ilk ışık hüzmeleri evlerin, dükkanların üzerine düşüyordu. Aklıma onunla geçen ilk yaz günlerimiz geliyordu. Neşeli kahkahaları, şakaları henüz kulağından silinmemişti. Kendini gerçeklikte bulduğu o an da çaresizliği iliklerine kadar yaşadı. Olduğu yerde dona kaldı. Bir korna sesi ile irkildi, köşeye çekildi. Başını hafifçe yana çevirince gözleri büyüdü ve şaşırdı. Gün ışığının vurduğu mekan içindeki çocuk sevincini yeniden yeşertti. Burası onunla ilk buluştukları yerdi. Ne çok anıları vardı bu yerde…Kalbi yandı sanki gözleri doldu. Yürüdü…yürüdükçe hüznü çoğaldı. Yürüdü ve sanki gökyüzü yüreği ile ağladı. Korkmuyordu artık sanki..korkusu aşkına galip gelmeyecekti bir kez daha. Her sabah bu kararlılıkla uyanıyordu yeni güne gün bitiminde ise binbir ıstırap…

Bir sandalye çekti ve oturdu. Masa üzerinde duran vazo içindeki iri güllere takıldı gözleri. İlk sevgililik dönemleri, en mutlu, en hüzünlü, en çaresiz anlarını dahi ortalaşa paylaştıkları yerdi burası. Ortak bir eve çıkma kararları da yeni bir hayata başlayacakları o ilk evetin heyecanını da bu kafede tatmışlardı. Ardından başlamıştı çocuk hayalleri. Geleceğe iz bırakacak sevgilerini bu topraklarda yeşerteceklerdi. Zamana yenik düşüyoruz. Her saniyemizi düşünerek yarını heba ediyoruz. Korku ile başlayan her yeni günümde canımın parçasını yine bu kafede bırakarak ayrılıyorum.

O bir masaldı düşten öte. Sonsuz iri güllerin içinde bana bakan. Sözlerim duvarına çarptıkça tattım ben de kekremsi baharın sarhoşluğunu bir kış gününün sabahında…

]]>
Sun, 18 Dec 2022 01:55:17 +0300 Gamze
KANLI PAPATYA 8. BOLÜM https://edebiyatblog.com/kanli-papatya-8-bolum https://edebiyatblog.com/kanli-papatya-8-bolum 8.BÖLÜM

Ya mecnun olup aşkı yaşayacaktık ya da bu ölümü kabullenecektik..

İnsanın beyni her şeye alışmak zorunda mıdır yoksa biz mi kuruntu haline getiriyoruz anlamıyorum ama şu an kolumdaki serumları fırlatıp beni acımla başbaşa bırakmalarını istiyorum çünkü ölü biri bir kez daha canlanamaz. Sirenlerin sesi kulaklarımı kemirdi, yollar karmakarışık bunu hissedebiliyorum bu insanların bir yere yetişme telaşı ancak benim gibi ölmeye yakın olduğu zaman bitecek.Güya hastaneye geldik, sallana sallana ambulansdan indiriyorlar o da yetmemiş gibi yoğun bakıma aldılar, ilk defa görmedim sırtımın her tarafında yara var hepsinin acısıda farklı tıpkı bugün olanın ki gibi… bir daha narkoz verdiler korkuyorum biliyorum sen geleceksin karşıma ya yine benden yardım istersen edemezsem onun pişmanlığıyla devir eskitemem. Bir ışığa doğru yürüyorum kapı aralanıyor arkasında kim var bilinmez gözlerimi kapatmamaya çalışıyorum doktorun birinin elindeki neşteri gördüm. Senin sevgin gibi kurşun içime işlemiş üşüyorum canımın yandığını hissetmiyorum bile…

Doktor: Kurşun çok derine inmiş anons edilsin BRH pozitif kan bulunması lazım nabzı düşüyor bu gidişle hastayı kaybedeceğiz hadi ne bekliyorsunuz. Nabzı duruyor Allah kahretmesin bu adam ölemez defibrliatörü hazırlayın 3000 woltluk şok hızlı kımıldayın sür çek (Şok cihazını kalbime vurduklarında hayalin gözümün önüne geldi, kapının ardından biri bana bakıyordu kısa boylu, siyah saçlı sen olduğunu anladım Mira diye seslendiğimde duymadın bir daha seslendiğimde yanıma doğru gelmeye başladın bense koşup sımsıkı sarılmak istiyordum kokunu sonsuza denk içime çekmeyi ve beklenen an son buldu tenin tenimdeydi sana dokunuyordum kulağıma fısıldayarak dedin ki

_Egemen seni çok özledim bensiz yapamıyorsun biliyorum bizim bir çocuğumuz var ölüde olsa bizim kızımızdı. Bize kim ne yaşattıysa bul ve sor bu kibirini gururunu