SÜRA'YI DÜŞLEMEK

Her hikâyenin elbet bir doğumu ve ölümü vardır.

1. Yalnızlık

Yalnızlık

Yalnızlığından yakınıyordu. Uzun zamandır kalbi atmayı sadece kan pompalamak için yapıyordu. Aynada gördüğü yansımaya bile yabancıydı. Kalbi kan pompalamaktan başka işe yaramadığından aynalardan da nefret ediyordu. Yeni doğmaya başlamış olan Güneş aralık kalmış pencereden sırıtıyordu. Pencerenin hemen sol çaprazında çalışma masası vardı. Sağında da tek kişilik yatağı vardı. Odası pek büyük değildi. Odası gibi evi de pek büyük değildi. Çok sevdiği bir balkonu vardı. Yalnızlığıyla orada rakı içerlerdi. Yalnızlığıyla öyle birbirlerine karışmışlardı ki yalnızlığına tek ortağıydı yalnızlığı.

Güneş’in doğuşunu izledi. Sonra işe gitmek için hazırlandı. İyi bir işi vardı, mimardı. Ama yine de yalnızdı. Onun yalnızlığı sıradan bir yalnızlık değildi. Onu ölüm yalnız bıraktı. Sayısız kez sevdiklerinin ölümüne tanıklık etti. Şimdi ne halde olduğunu kendi bile bilmiyordu. Tek bildiği yalnız bırakıldığıydı.

Günler kemiklerinden iliklerini ayırdı. Bıçağı kemiklerine, en çok da kafatasına batırdı. Hele kalbi? Sanki üstünde Anadolu Ateşi tepiniyordu. Ondan da kötüsü, kalbi kor alevler içinde yanıyordu. Ölümün ölümsüzlüğünde boğuldu. Ölümü öldüremeyiz, ölüm ölümsüzdür. Bu gerçek insanı hırpalar, hırpalandı. İçini açarsanız gerçeği görürsünüz. Ne kadar kırgın ve yorgun, ne kadar ölüme yakın görürsünüz. Asıl ölümüyle ruhu parçalara ayrıldı. Asıl ölümü ruhunun ölümüydü. Ruhu hastaydı, komaya girdi, bir süre sonra da öldü. Nefes alıp da kendini diri sananlardandı. Öldüğünü çok sonra anladı. Meğer ruhu bir filin altında kalmış. Fili öldürmüşler de ruhu o cesedin altında can vermiş. Ölüydü, nefes alan bir ölüydü. Öldüğünü ilk kez anladığında korktu. Hayata dönmeye çalıştı ama olmadı. Yapamadı çünkü artık bir kere ölmüştü. Anlayamıyordu, anlayamadıklarını olduğu yerde bıraktı. Anlamak… Anlamak için yaşıyor olmak şart değildi. Değil işte! Bu adamda gördüklerimden çok şey öğrendim. Öğrendiklerimden biri de ölünce insanın artık tüm çabalarından uzaklaştığıydı. Canı yandığında acısı dinsin diye çabalayan, içinden bağıran adam gitmişti. Sahil kokusuna bayılırdı. Sahile gittiğinde artık onu mest etmediğini gördü. Su içmeyi çok severdi. Su içince artık acı bir tat alıyordu. En sevdiği yemekler bile artık acıydı, tatsızdı ve tuzsuzdu. Sabaha küfürler ederek, lanetler okuyarak kalktığını gördüm. Oysa eskiden ilk işi çiçeklerini sulamak olurdu. Artık çiçekleri gördüğü yerde koparıyordu. Bunları fark ettiğinde öldüğünü anladı. Öldü; yalnızlıktan, nefretten öldü, kendini yaşıyor sanarak öldü! Yaşadı ve öldü. Geldi, gördü ve öldü. Bu kadar işte, başka açıklaması yok. Ruhunu önce çaresizlik, sonra nefret sardı. Baş ağrıları bitmek bilmedi. Her şeyden rahatsız olmaya başlamıştı. Bilinmezlik ve ölüm ruhunu sardı. Sizlere bedeni kaldı. İsa da değildi ki bedeni sizin için besindir diyeyim. O bir havari de değil, bahtsız bedevinin tekiydi. Yalnız ve bahtsız biri… Her gün kendisine gülen sahte yüzlerden etkilenmemesinin bir nedeni de bu sanırım. Yine sahte bir yüz ona gülümserken iş saatlerini geçirmek üzere odasına gitti. Beş saatlik bir mesainin ardından evine dönebilirdi. Beş saat öyle ya da böyle geçti. Beş saatin sonunda eve gitmeyi sabahki kadar istemediğini fark etti. Bugün farklı bir şey yapmak istiyordu. Ama ne yapacağını da bilmiyordu. İş yerinden çıktı. Bir kafeye gitti. Kafenin karşısında çocuk parkı vardı. Filtre kahve içip kafeden çıktı. Biraz yürüdü. Sağanak yağmur başlamıştı. Sırılsıklam olmuştu. Bir sahaf dükkânına sığındı.

“Merhaba beyefendi, size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi, sarışın ve güzel kadın.

“Bir şiir arıyorum hanımefendi.”

O an aklına bunu söylemek geldi.

“Şiir kitabı mı yani? Adı nedir?”

“Adı…”

Biraz bekledi. Bir şeyler hatırlamaya çalıştı.

“Sanırım unuttum.”

“Ben isterseniz size Acılar Denizi’ni vereyim.”

“Peki.”

Kadın masanın sağ çaprazındaki rafa yöneldi. Belli ki orada şiir kitapları vardı. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Acılar Denizi kitabını çıkardı.

“Fiyatı nedir?”

“On Türk lirası.”

Cebinden parayı çıkarıp uzattı.

“Başka bir isteğiniz var mı?”

Evet, var. Bir süre daha burada kalmak istiyorum çünkü dışarıda yağmur var. Yağmurdan korkarım. Bilinmeyenin nefretini anımsatır bana.

“Hayır, yok.”

“Sanki var gibi, bir şey diyecekmişsiniz gibi.”

“Hayır, kolay gelsin. İyi günler.”

Kitabı alelacele alıp montuna sardı ve dükkândan çıktı. Yağmurun altında evine doğru yürüdü. Evine yarım saat yağmurun altında ıslanmanın ardından varmıştı. Sırılsıklamdı. Üzerini değiştirip bir kahve yaptı. Kahveyi yudumlarken aynanın karşısında ne kadar da yaşlandığına baktı. Yaşı otuz sekiz olmuştu bile. Neredeyse kırkına merdiven dayamıştı.

Kahvesi bitti. Yenisini almaya zahmet bile etmedi. Yenisini almaya zahmet etmedikleriyle bir ömür daha sürdürebilirdi. Sahi, çoğumuza koskoca yaşamdan sadece yenisini almaya zahmet etmediklerimiz kaldığında mı düşünmeye itiliriz? Hepsiyle bir ömür yaşayabilmek düşünmekten çekinmemenin bir alameti midir? Bir kırk yıl daha! Bir elli yıl daha! Belki de kırkından fazlasını yaşamak pek de akıllıcasına bir iş değildi. Yine de yaşayacaktı. Yine de kırk yaşından fazla kez nefes alacaktı. Ziyan olsun diye, başkalarının hakkına geçmek için yapacaktı bunu. Aldığı her nefesten nefret edecek, aldığı her nefeste bitecek, belki de Dünya’ya küfürler edecekti. En azından niyeti yaşamaktı. Bu herif çok küfür ederdi. Dünya’ya ve hayata sövmek onun için hobiydi. Lâkin işin olmadık yanı yaşamayan biri oluşuydu. Sadece nefes alan ve veren… Yaşamayan biri nasıl nefret edebilir ki? Yaşamayan biri nasıl Dünya ile konuşabilir? Ölü olmak kolay sanıyorsanız hiç de kolay değil. Hiçbir şey yapamamak aşırı boktan bir his. Herif etrafına iyice bir bakındı. Sigara paketini arıyordu. Masada yok, yere düşmemiş, kanepenin üstünde yok, cebini zaten bir on kez falan yokladı. Oysa daha demin kahvenin yanında sigara içiyordu.

“Hassiktir!” deyiverdi.

Dedim ya bu herif çok küfür eder. Eğerki kitabı sonuna kadar okumaya niyetliyseniz tüm küfürlerine katlanabilmeniz gerekir. Etkilenmeden okuyabilmeniz gerekir.

“Nerede bu amına kodumun sigarası?”

Bir bardak su içmek için mutfağa doğru gitti. Mutfak tezgâhının üstünde sigara paketini görünce rahatladı. Suyunu içti, sigarasını yaktı. Çalışma odasına gitti. Kitaplığına yöneldi. Hiç okumadığı, elini dahi sürmediği bir kitaba ilişti gözleri: Otomatik Portakal…

Kitabı alıp masanın başına oturdu. Bir yandan sigara içiyor, bir yandan kitap okuyordu. İlk sayfalarda ne olduğunu pek anlayamadı. Kitaptaki anti karakterin yaptıklarına şaşırırken şaşkınlıklarına bir yenisi ekleniyordu. Aptalof karakterini de iyice düşününce kitabı kapatmak istedi. Ama kapatmadı. Okumaya devam etti. Bir paket sigarayı kitabı okurken bitirdi. Kitap bittiğinde boğazı yanıyordu. Başı çok dönüyordu. Kitaba fazla odaklandığından hiçbirini fark edememişti. Kitap bitince anca durumun farkına vardı. Bir bardak su içmek için kalktı. Lâkin deprem olmuşçasına bir sarsıntı ile yerine geri oturdu. Bir süre bekledi. Sonra tekrar ayağa kalkmayı denedi. Yine kalkamadı. Başını masanın üzerine koyup orada uyudu. Saat gece yarısını gösteriyordu. Çok geçmedi, iki saat sonra uyandı. Yerinden kalktı, bir bardak su içti. Kitaplığın önüne tekrar dikildi. Eli Dostoyevski kitaplarına gittiyse de almadı. Peki, şimdi ne yapacaktı? Tanrı’ya sığınabilirdi. Lâkin Tanrı onu kabul eder mi bilmiyordu. Çok günah işlemişti. Tanrı’nın kapısını çaldığı elleri leş gibiydi. Tanrı, o eller yıkanmadan bu adamın yüzüne bakar mıydı? Bu adam tövbe etmeye niyetli değil, iflah olmaz biri. Tanrı onun yüzüne bakacaksa böyle bakmalı. Tanrı’nın bir kitabını okuma fikri pek de fena değildi. Belki Tanrı onun yüzüne bakardı. Ama yok, bu da kısmî bir tövbeye girer. Yine de kitaplığından İncil ve Kur’an’ı çıkardı. Kur’an’ın arkasına:

“Güzel şiirlerden kalmadı. Sana biraz kötü şiir sakladım. Avuçlarım bu yüzden yara oldu. Avuç içlerimde kötü şiirler yara yaptı. Bir şairin yıldızlara küfür etmesinden öte bir şey değil bu aramızdaki bağ. Kusmak üzere olan bir bebeğin bakışları kadar masum… Tanrı’m, bir kez olsun bana buradayım diyemez misin? Bir kez olsun ruhuma sarılamaz mısın? Tanrı olmak böyle bir şey mi? Yüzünün gülmemesi, hep ağlaman, ben buradayım dememen, ruhumuza sarılmaman ve bizi sırılsıklam bırakman… Bunlar sen Tanrı olduğun içinse beni bağışla, hiçbirine anlam veremiyorum. Haddim olmayarak sana küsüyorum. Biliyorum ki bana öğretilenler gerçek ve doğru değil. Sorularıma bile sahici cevap veremiyorlar. Tek gerçek kendimim. Seni de bana onlar öğretti. Eğer gerçeksen bana buradayım de ve ruhuma sarıl. Bırak artık tanrılığı mesela. Biraz hasta çocuklarla ilgilen. Kimsesizlerle, yalnızlarla, kalbi kırıklarla, ölmek isteyenlerle, ölmek istemeyenlerle, yaşama sıkı sıkı tutunacakken hep bir tekme yiyenlerle ve daha nicesiyle…

Bırak artık tanrılığı ve bunlarla ilgilen. Tanrı olmanın gerektirdiği eğer ruhumuza sarılmamaksa bırak tanrılığı. Birinin ruhumuza sarılmasına ihtiyacımız var, hem de hepimizin…” yazdı. Aynı satırlarını daha sonra İncil’in de arkasına yazdı. Ah, canım! Bir Tanrı’ya yakarışın en asil olanı başkaları için de edilen duadadır. Bu adam Tanrı ile arasının kötü olmasına rağmen hâlâ ona yakarabiliyordu. Bir kez olsun tövbe etse, bir gün olsa Tanrı’nın istediği gibi biri olsa ne olurdu ki? Yok, asla bugüne kadar taşıdığı alışkanlıklarından vazgeçmez. Huysuz ve huzursuz herif… Belki tövbe etse rahatlardı ve omzundaki tonlarca yük kalkardı. Yine de inadı inattı işte. Şimdi de Tanrı’nın onun duasını kabul etmesini ve ruhuna sarılmasını bekliyordu. Ona Tanrı’nın kapıları açılmasa da eşikte sabahlayacaktı. Çünkü yaratan yaralamazdı. Neyse ne, kapı açılmayacaktı işte! Eşiğinde sabahladığı hiçbir kapı o tövbe etmeden açılmayacaktı. İncil ve Kur’an’ı yerlerine koydu. Yatağına uzandı. Yalnızlığına sarıldı. Yalnızlığı ona derin bir uyku hazırlamıştı. Lâkin geç saate kadar uykusunu beklettiği için yalnızlığı hazırladığı uykuyu da toparlayıp gitti. Bu esmer kas yığını da düşünceleri ile kalakaldı. Sahi, annesinin öldüğü gün de böyle miydi? Evet, böyleydi. Tanrı’nın kapısında sabahlamıştı. O günü düşündü. Şimdi siz aklına annesinin ölümü geldiği için herifin ağlamasını bekliyorsunuz, değil mi? Hayır. Bir damla bile gözyaşı dökmedi. Zira o ağlamamaya, güçlü durmaya, açık vermemeye zorla alıştırılmış biriydi. O damlalar yıllarca gözpınarlarında bekledi. En son onlar da kuruyup veda etti o derin, kahverengi gözlere. En son ne zaman ağlamıştı? Düşündü. Sekiz yaşındayken babasının ölümüne ağladığını hatırladı. Annesi daha yirmi dokuzunda dul, kız kardeşi ve kendisi küçük yaşta yetim kalmışlardı. İki sene sonra ise öksüzlük onları can evlerinden vurdu. Kardeşi için acısını kalbine gömen bu herif çok iyi bir abiydi. Kardeşine hep sahip çıktı, onu koruyup kolladı. Lâkin günü geldi, kardeşini de anne ve babasını kaybettiği gibi kaybetti. Kanser… Bu hastalığın adını bile duyunca ürperirdi. Babası, annesi, dedesi, kız kardeşi bu yüzden ölmüşlerdi. Ölüm onu yalnız bıraktı. Daha sonraki zamanlarda arkadaş edinmeye çalıştıysa bile beceremedi. Sevgiliden yana da pek şansı olmadı. Aldatanı oldu, kullanmaya çalışanı oldu… Hayat onu yalnız bıraktı. İşte bazıları böyle yalnız kalır. Sonra o yalnızlığa sıkı sıkı tutunmak isterler. Beceremedi, yalnızlığa tutunamadı. Yalnızlık onu üvey evladıymış gibi elinin tersiyle itti. İşe bakın! Yalnızlık bile artık yalnız bırakıyordu onu. Bir karadelik düşünün, sizi içine çekiyor ve bırakmıyor. Kurtulmak imkânsız. Lâkin o da sizden bıkmış. Kusmak istiyor. Onun yalnızlığı da bu karadelikten farksızdı. Sonra yalnızlık kabullendi onu.

Uzanıyor, bir sağa bir sola dönüyordu. Düşün, düşün, düşün… Kafayı yiyecekti. Yeter artık dedi. Uyumaya inat etti. Kapattı gözlerini ve sadece karanlığı izledi. Hiçbir şey düşünmeden sadece karanlıkla baş başa kaldı. Akla bir selam verip giden düşüncelerle geçen bir buçuk saatin ardından uykuya daldı. Düşüncelerinin yatıya kalmaması nadir rastlanan bir şeydi. Nadir de olsa onun için güzel bir şeydi. Yalnızlık sizi sardığında biraz olsun tutunma şansınız vardır. Lâkin yalnızlık bile sizi yalnız bıraktığında dibe batarsınız. Şu son bir haftadır yeniden yalnızlığı ondan bıkmıştı. Tutunmak mı? Saçmalamayın lütfen. Bu durumda tutunamazsınız. Hep diplerde yaşar, diplerde ölürsünüz. Kafanız karışsın istemiyorum ama kırıcı konuşmak istememiştim. Kalbinizi kırdıysa bu satırlar, gözyaşlarınızı salın gitsin. Satırlarımın devamını da gözyaşlarınızla ıslatabilirsiniz. Zira cümlelerim o kadar boş ve anlamsız ki sadece gözyaşlarınızla anlam kazanabilir. Son kez soruyorum, devamını okumaya hâlâ kararlı mısınız? Eğer öyleyse yalnızlığınızdan yakınmadan okumanızı dilerim. Düşlerinizin pençesine düşerek, kâbuslarınızın perspektifinden bakarak, yeni varoluşsal sancılar çekerek lâkin yine de yalnızlığınızdan yakınmadan okuyun. Son satıra kadar da delirmeyeceğinize ya da ölmeyeceğinize söz verin. Kalabalıklara karışın, dostlarınızın yanı sıra gökyüzüne gülümseyin, hayvanları sevin lâkin delirmeyin ve ölmeyin. Kafanız da karışmasın. Zira kafa karıştıracak hiçbir şey yok bu satırlarda.