Tek mollalı hayat Sabahattin Ali

Her hafta bir yazar yahut şair biyografisi için takipte kalın kaynak isteyenler bana ulaşabilir

Tek mollalı hayat Sabahattin Ali
Sabahattin Ali

"Gelecek günler her halde güzel olacaktır, üzülmeyin. Senin ve Filiz'in gözlerinizden, yanaklarınızdan, dudaklarınızdan milyonlar­ ca def a öperim. Arkad�lara selam. Sinirlerimi merak etme. Bilirsin ki demir gibidir ama demir gibi kalmaları için ara sıra, kimse görmeden sizin yanınızda sinirlenebilmeliyim. ihtiyarlığımda çekil­ mez bir adam olacağım hakkındaki iltif atına teşekkür ederim. Ama tahminin doğru çıkamayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi? 'Hep genç kalacağım. Hülasa beni düşünmeyin f akat ben sizi düşünmekten deli olacağım."  Şubat 1907 günü Osmanlı Piyade Binbaşı Selahattin Ali'nin bir çocuğu dünyaya geldi. Gümülcine doğumlu olan erkek evladına Sabahattin adını koydu babası. Asker bir babanın ve ruhen zayıf karakterli bir annenin üç çocuğundan en büyüğüydü. İstanbul' da başlayan çocukluğu Çanakkale ve Edremit'te sıkıntılı bir biçimde devam etti. Babasının cephe görevi, özellikle Çanakkale Savaşı sırasında ailecek savaşın tesirinde kalmaları nedeniyle annesinin bozulan ruh hali, yaşanan maddi zorluklar çocuk ruhunu fazlasıyla etkiledi. 

Evin ilk çocuğuydu ve belki de bu nedenle hep itilip kakı­ lan bir çocuk oldu Sabahattin. Babası başarısız ticari giri­ şimlerde bulunan emekli bir askerdi artık. Maddi durum-lan iyi değildi. Akranları bile yoktu. Ama hiçbir şey onu bir tutku­ dan alıkoyamadı: Okumak. 

Derslerde öğretmenleri dinlemek yerine kabak çekir­ değinin ritmik gürültüsü eşliğinde arka sıralarda dünya kla­ siklerini hatmeden bir gençti Sabahattin Ali. Okula gidip gelirken dahi yolda kitap okuyan, yapayalnız fakat zeki bir çocuktu. O yıl askeri okula öğrenci alınmadığı için giremeyen Sabahattin, yatılı olarak Balıkesir Muallim Okuluna kaydoldu. 

Başta öğretmenleri olmak üzere herkes onun yazıya yeteneği olduğunu kısa sürede anladı. Babası bile ona, gördüklerini içinden geldiği gibi yazmasını söylüyordu. Okul gazetesinde, dergilerde şiirler, hikayeler yazan okuldaki yeknesak gün­ lerini arada bir yaptığı sinema ve tiyatro kaçamaklarıyla süsleyen biriydi artık. Konuşkan, açık sözlü, iyimser, şen, alaycı ve şakacı bir genç olan Ali her zaman şık giyinmeyi iyi bildi. Ayrıca son derece hazırcevaptı. Karşısındaki ne kadar hazırlıklı olursa olsun, bir lafın altında kaldığı görülmemişti. 

Muzipliği ve zekası çarpıcıydı. 

Kız Muallim Okuluna, aşık olduğu kızı görmek için başında örtüsü ve üzerinde yeldirmesiyle bir kadın gibi girmesi başkası tarafından ispiyonlanınca okuldan kovulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bunun üzerine en yakın arkadaşına bir mektup bıraktı. Arkadaşı daha sonra açması için bırakılan mektubu, Sabahattin'in beline sardığı ipten şüphelenerek hemen açtı. "İşte ben karar verdim/Bu gece öleceğim/Üzülme serı çünkü ben/Göklerde gezeceğim " dizelerini okuyan arkadaşı Ali'nin kendisine zarar vereceğine düşüne­ rek korktu, nöbetçi öğretmene haber verdi. Her yerde Ali'yi aramaya başladılar. Kısa süre sonra Sabahattin'i bahçede ağacın dibinde oyalanır buldular. Yaşananlar çocukluğuna verilerek af f edildi. Bunun üzerine günlüğüne sevinçle şu no­ tu düştü: "Blöf yapmıştım!" Sabahattin bir süre sonra İstanbul Muallim Mektebine nakledildi. Artık son sınıftaydı. Hasta annesine ve yeni doğan küçük kız kardeşine bakan babasının hasta kalbi hayatın yoğunluğa daha fa zla dayanamadı. Ölen babasının ardından bunalıma giren Sabahattin Ali dert ortağım dediği yazıya ve yazmaya devam etti. 

Öğretmenlik stajına başladı. Stajda "Neticesiz bir aşka ver­ dim gençliğimi!" dediği Nahit Hanım'la tanıştı. Başta Orhan Veli olmak üzere hali hazırda birçok ünlü şairin büyük aşkı, İstanbul'un salon kadınlarından biri olan Nahit Hanım'a sahip olmak kolay değildi. Çok uğraştı. İlişkinin arkadaşlıktan öteye gitmesini çok istedi. Cevapsız mektuplarda ve şiir­ lerinde dile getirdiği bu aşkın maalesef karşılığı yoktu ve hiçbir zaman da olmadı. 

Okulunu bitirip Yozgat'a öğretmen olarak atandı. "Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi! Düşün kar­ deşim, konuşacak bir insan bile yok. Hepsi alelade, hepsi dümdüz! 

Memleketin civarı hep bozkır , gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor . Yalnız Yozgat'ın tam karşısında bir çam ormanı var . Ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor. Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor . Ahali f esat, dediko­ ducu ... Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor . " dediği Yozgat'ı hiç sevmedi. 

Okul tatil olur olmaz ilk fırsatta İstanbul'a döndü. Hemen bir iki dostunu aradı. Yozgat'a bir daha gitmemek için dost­ larının da yönlendirmesiyle yabancı dil sınavına girip sınavı kazandı ve Almanya'ya gitti. Dil öğrenmek en büyük kaygısı oldu. Önce yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak yerleşti. 

Sonra da özel bir kurumda Almanca kursuna başladı. Değişi­ min sancılarını yaşamaya başlıyordu artık. "Burada her şey herkes ruhsuz ve katı." dediği Almanya' da sosyalist bir çevre edindi kendine. Yabancı dilini de ilerletti. Almanya'da Türk öğrencilere parazit diyen bir Alman'ı tokatladığı gerekçesiyle okuldan atılınca çok sevdiği ülkesine geri döndü. 

Sabahattin gencecik yaşta ak saçlı, altın gözlüklü, ef e ndi kılığında bir çocuk insandı. Bir bakıma "palyaço" gibiydi. Dışa­ rıdan bakıldığında mutlu zannedilen ama içinde fırtınalar kopan bir adamdı. 

Sabahattin Ali, iyi giyinmekten, pahalı yerlerde yemek yemekten, lüks düşkünü, içki ve sigara içmekten hoşlanırdı. 

Rahat, serbest ve mutlu yaşamı sol düşünceye uygun görül­ medi. Yazdıkları ve düşündükleriyle yaşamı arasında çelişki bulundu. Bu noktada kimi arkadaşları ve sol çevrelerce eleştirildi. Aslında kimseye yaranamıyordu Sabahattin Ali. 

Belki de yalnızlığının asıl nedeni buydu. 

Sosyalizm tüm benliğini sarmıştı artık. Yönetime karşı ironinin dozunu artırmıştı yazılarında. Ali'nin kısa ömrünün yarısı aleyhine açılan ya da kendisinin açtığı davalar sebebiy­ le mahkemelerde geçti. Mayıs 1931'de Aydın'da komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle açılan dava ile Sabahattin Ali'yi ölüme sürükleyen davalar fa slı da başlamış oldu. Bir İlhan Aydın 47 arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu gerekçesiyle yargılandı ve bir yıl hüküm giydi. Sabahattin Ali, önce Konya, ardından meşhur "Sinop Kalesi" diye nam salmış Sinop Cezaevine gönderildi. Evliya Çelebi'nin "Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar e jderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmaz/ar . " dediği dillere destan tarihi cezaevinde kaldı. 

Birçok tanınmış ismin de bu cezaevinde yatmasıyla akıllara kazınan Sinop Cezaevinde özgürlüğe hasret, Karadeniz'in hırçın dalgaları arasında günlerini geçirirken belki de onu ayakta tutan yine yazma isteği oldu. Çünkü üç tarafı denizle çevrili bu cezaevinde nemden oluşan küf kokusunun eşliğinde yaşamak ve aklınıza mukayyet olmak mümkün değildi. Sinop Cezaevini meşhur eden en büyük neden aslında buydu. Yine de aldırmıyordu Ali. Hatta mahkumken yazdığı ve dilden dile dolaşan "Aldırma Gönül" şiiriyle Sinop cezaevinin avlularını inletti. Zorlu geçen 10 ay-dan sonra af l a serbest kalan Sabahattin Ali'nin eski güzel günlerine ve özellikle de öğretmenliğe dönme isteği "eski zihniyetini değiştirdiğini ispatlaması gerektiği" cevabıyla karşılaştı ve o da Atatürk'e sevgisini anlattığı "Benim Aşkım" şiirini yazarak memuriyete geri döndü. 

Sabahattin 15-16 yaşından beri şöyle bir haftacık olsun aşık olmadan duramadı aslında. Aşkını da şahsileştirerek kendine has hale getirdi. Kendinde hasıl olan aşkı kalburüs­ tüydü. Öyle ki her biri ateşlilikte Verter'i, bakirlikte Ro­ meo'yu geri bırakacak türdendi. Onda aşk mıknatıs gibi bir şeydi, daima mevcuttu, sadece mıknatısa yapışan şeyler değişiyordu. Yozgat'ta olduğu zamanlarda Nahit Hanım'a, Almanya' da olduğu yıllarda Frolayn Puder'e, Aydın' da bir  miralayın kızına, Konya'da da öğrencisi Melahat Muhtar'a ve şarkıcılık yapan Muhsine'ye aşık olmuştu. Bir yazar tavrıyla aşk duygusunun kendisine aşıktı hep. Ama aşk bahsinde hep kaybedendi Sabahattin. 

Büyük dostu ve aşkı Nahit Hanım evlenmişti. Yozgat'taki genç aşkı bir kızı da kendisi fişlendiği gerekçesiyle verme­ diler. Hapisteyken mektuplar yazdığı "İki gözüm Ayşe" diye tanımladığı bazen aşkı bazen de dostu olarak gördüğü ve 'f \ ma unutma! Taş duvarlar arasındaki karanlığımın senden başka penceresi yok." dediği Ayşe Sıtkı Hanım'a evlilik teklif i yaptı. 

Ali'nin evlenme teklifini şaka olarak kabul ettiğini söylediği Ayşe Hanım, bir süre sonra da başkasıyla evlendi. Aşk hayatı tek kelimeyle sükı 1 tu hayaldi Ali'nin. 

"Sevip sevip yari ele kaptırmak Kara bahtın bana eski işidir Ömrümdeki yıllar kadar yar sevdim Her biri başkasının eşidir." Amcasının İçerenköy'deki evinde yapılan bir sünnet düğününe katıldı. Düğünde kendi halinde takılmadı; eğlendi, oyunlar oynadı, çocukla çocuk oldu, tanıdık tanımadık kim varsa hasbıhal edip durdu. Orada birçok kişiyle tanışıp kaynaşyı. Bunlardan biri de Aliye Hanım ve ailesiydi. Aliye Hanım ve ailesi bu sıcakkanlı, yaramaz çocuklar gibi duran adamı çok sevdi. Kırk yıllık ahbaplarıymışçasına cana yakın buldular onu. Düğün bitip hep birlikte eve dönmek istedik­ lerinde Sabahattin'i etrafta göremediler. Özellikle Aliye'nin gözleri çok aradı Sabahattin'i. "Neyse artık gidelim biz!" demeye kalmadan Sabahattin'i lüks lambalı fe nerle bir ağaç altında kitap okurken buldular. Sahi, ne yapıyordu bu adam, ne ilginç biri, diye düşündüler istemsizce. "Biz gidiyoruz, geliyor musunuz?" diyen Aliye'ye doğru usulca yanaştı ve lüks feneri Aliye Hanım'ın yüzüne tutarak gözlerinin içine uzun uzun bakarak adeta içinden şunlar dökülüyordu: 

"Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı gene aynı şekilde f akat lıer şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.'' Sabahattin Ali, aşık olduğu Aliye Hanım'a mektuplar yazdı. Ona yazdığı ikinci mektubu ile birlikte "Değirmen, Dağlar ve Rüzgar" kitaplarını da gönderdi. Aliye Hanım: "Bu şiirleri ve hikô . yeleri okuyunca Sabahattin'e kör kütük ô. şık oldum." diyerek kısa süre sonra onunla evlendi. Eşine olan aşkını şiirlere taşımıştı Ali. Bu evlilikten bir kızı olan Ali çifti doğan kızlarına Filiz adını verdiler. 

Ali konuşmayı çok severdi. Konuşmadığı anlarda da mutlaka cebinden bir kitap çıkarır okumaya başlardı. Evde, misafirlikte, otobüste ayaktayken ... Hep okurdu. Kitaplarını ödünç verdiği herkese temiz tutulmasını muhakkak söylerdi. 

Küçük def t erine kime, hangi kitabı verdiğini yazar ve geri getirildiğinde derhal silerdi. Kitap okumak hayattaki en önemli işti onun için. Dakikalarca vitrinlerde, kitabevlerinde kitapları incelerdi. Aybaşında, maaşını alır almaz ilk iş Ulus'taki kitabevine gitmek olurdu. Bu kitapçı serüveni en azından bir iki saat sürerdi. Ankara'da Necati Bey ilkokulu karşısında, bir apartmanın çatı katında otururken bu evin bir adam boyundan kısa sandık odasını kendine kitap odası yaptırdı. Eğri tavana ve iki yan duvara dünya yazarlarının resimlerini yapıştırdı. Yerde dikine, yan yana sıralanmış kitapları vardı. Bu odaya girerek odanın tozunu alır, kapıdan bakarak Aliye'ye, "Güzel oldu değil mi?" derdi. Tavana yapış­ tırılmış yazarlarının resminin hizasına o yazarın bütün eserleri "Böylece bulmak kolay oluyor." derdi. Kitaplar, bu hayattaki en büyük hazinesiydi Sabahattin'in. 

Aziz Nesin ve Rıf a t Ilgaz' la birçok gazetede mizahi yazılar yazdı. Marko Paşa dergisinde İsmet Paşa ve daha birçok siyasi hakkında hakarete varan yazılar nedeniyle yargılandı, tazmi­ nat ödedi. Son olarak 1948'de Paşa Kapısı Cezaevinde üç ay yattı Sabahattin Ali. Hapisten çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başladı. "Ali Baba" dergisini çıkardı ancak istediği gibi olmayınca kısa sürede kapattı. Fazlasıyla sakıncalı bir tipti artık. İşsiz kaldı, yalnız kaldı, yatacak yatak, yazacak yer bulamadı. Yazıları, şiirleri, kitapları toplatıldı; yaşamla bağı koparıldı Ali'nin. Ailesini bile görmek için tebdil-i kıyaf e t vaziyette gezmek zorunda kaldı. 

"Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giy­ direnleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetle, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalıydı?"diye dü­ şünerek ülkeyi terk edip nef e s alabileceği, özgürce yazabi­ leceği bir ülkeye gitmek istiyordu. Yasal yollardan yurtdışına gidebilmek için pasaport almak istedi, verilmedi. O da gizlice ülkeyi terk etmeye karar verdi. Kaçmaktan başka çare yoktu artık. Kusursuz bir plan hazırladı. Önce Sofya sonra da Moskova'ya gidecek, oradan Çek pasaportu alıp Fransa'ya geçecek, her şey yoluna girince da eşini ve kızını yanına alıp yeni bir hayat kuracaktı. 

Sabahattin son zamanlarında yakın bir dostunun teş­ vikiyle nakliye işine girmişti. Bu bu iş sayesinde yurtdışına gidebileceğini düşündü. Hatta Suriye' de başarısız bir deneme gerçekleştirdi. Fazla zamanı yoktu. Hakkında açılmış yeni davalar vardı ve yeni mahkumiyetler içten bile değildi. Ali Ertekin adlı insan kaçakçısıyla anlaşıp onu kamyona şof ö r muavini olarak aldı. Bulgaristan'a geçişin anahtarı ondaydı. 

Kırklareli'nin bitiminde kamyondan inip Bulgar sınırına yakın  ormanlık araziye doğru yürümeye başladılar. Yürüyüş sırasında Sabahattin Ali kendinden ve hayallerinden bahse­ dip durdu. Karısı ve kızıyla yakın gelecekte ne kadar mutlu olacaklarını anlattı. Akşam olmak üzereydi. Bulgar sınır kapısına gelmeden Ali Ertekin'in, "Geceyi bu ormanlık alanda geçirip yarın devam ederiz." önerisini kendisi de yorulduğu için kabul edince mola verdiler. Yaktıkları ateşin başında ısın­ maya çalışan Sabahattin Ali planlarını anlatıyor, anlattıkça coşuyordu. Geceyi orada geçirdiler. Sabah erkenden kalkıp yola devam ettiler. Özgürlük birkaç yüz metre ilerdeydi. 

Sınıra yakın bir yamaçta fundalıkların arasında yine mola verdiler. 

Sabahattin Ali çantasını açtı, eline bir kitap aldı, ceketini yere serdi, sırt üstü uzandı, gözlüklerinin camını hohlayıp mendiliyle sildi ve sükunetin cıvıltısında kitabını okumaya başladı. Ara sıra da o bitmek bilmeyen hayallerinden dem vurup durdu. Doğru ya, insan hayal ettiği müddetçe yaşardı. 

Hayattaki en mesut birkaç dakikasındaydı. Bu anlar Ertekin'in elindeki yağlı kalın sopanın Sabahattin'in başının sol tarafına ininceye kadar sürdü. Sabahattin'in suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kaldı. Ardından tam aynı yere bir darbe daha indirdi Ertekin. Bu darbeden sonra sağa doğru yığıldı Sabahattin. Ağzından burnundan kanlar boşanıyordu. 

Ama hala nefes alıyordu, çok sevdiği hayata ölesiye bağlanıyordu Sabahattin. Derken son darbe de ensesine iniverdi Sabahattin Ali'nin. Nefesi kesildi. Ve sustu. Bir daha da konuşamadı. Kendi deyişiyle mor çiçekli dal gibiyken, ba­ har vaktinde kırılmıştı Ali. 

"İnsanı asıl öldüren kılıcı yemek değil, "Sen de mi Brütüs? " demek mecburiyetinde kalmaktı." Sabahattin Ali'nin cesedi, Sazara köyü yakınlarında bir dere yatağında bir çoban tarafından bulundu. Cesedi eşi ve annesının teşhis etmesine izin verilmedi. Bu görevi Aziz Nesin ile Adalet Cimcoz yerine getirdiler. Nesin'in, cesedin kolunun da Sabahattin Ali'ninki gibi kırık olduğunu söyle­ mesiyle "teşhis" tamamlandı. Daha sonra muayene edilmesi için def n edildiği yerden çıkarılan ceset bir torba içinde elden ele dolaştırılırken kayboldu. Eşyaları, "hacizli 11 oldukları gerekçesiyle ailesine teslim edilmedi. En acısı Ali'nin bir mezarı bile olmadı. Kızı Filiz, babasının cesedinin bulunduğu dere yatağının yakınındaki düzlükte, arkasını Istıranca Ormanları'na dayamış koskoca bir kayanın üzerine bir mermer parçası gömerek mermerin üstüne Sabahattin Ali'nin çok bilinen şu dizelerini yazdırarak veda etti: 

"Başım dağ/Saçlarım kardır/Benim meskenim dağlardır . "Kızim meskenim dağlardır .