Kadın Neden Kırmızıyı Severdi Ki?

Not: Kırmızı Şemsiyeli Kadın giriş ve 1. bölümünün ardından 2. Bölümüdür.

Kadın Neden Kırmızıyı Severdi Ki?

Yanındaki kadının evine gelmişlerdi sonunda. Kadın binaya girerken arkasını dönüp gülümsedi ve kapı kapandı. Kadının göreceğini bilerek o da gülümsedi. Ardından sokağın sonundaki köşeden sağa döndü. Koşmaya başladı. Boğazının yandığını hissedebiliyordu. Dudakları titriyordu. Evine kadar koştu. İlk defa bir şey için acele etmiş, ilk defa bir şey için koşmuştu. Dairenin kapısını açarken gözleri de buğulanmaya başlamıştı. Girer girmez dizlerinin bağı çözüldü. Kapattığı kapıya dayadı sırtını. Kapının yanındaki sehpadan zarfı aldı. Kartı açar açmaz tuttuğu yaşlar yüzüne boca etti. Kabullenmek istemediği gerçeklik yüzüne soğuk su gibi çarpmıştı. 

****

Kırmızı tuğlalı binaların tablo gibi manzaralarına alışmış da olsa izlemekten alıkoyamadı kendisini. Kırmızı tuğlalı binaların yağmur sonrası nemli kokusu taze kahve kokusu ile karışırken işe odaklanması mümkün değildi. Sandalyedeki paltosunu üzerine geçirdi ve dolabını kilitleyerek dışarı çıktı. Kırmızı tuğlalı binalar, yağmur sonrası nemli kokusu bir şey anımsatıyordu. Ancak eksik bir şeyler vardı. Yıllardır her yağmur kokusunda aradığı, her kahvecide tanıdık gelen bir şey. Cevap uzak olduğu kadar yakındı. 

"Hakan Bey hepinizi toplantı için odasına çağırıyor."

Aklında kendisinden bağımsız ilerleyen olaylar dizisi, masasındaki telefondan gelen tiz ses ile bölünmüştü. Asla aşağı inmediğini kanıtlarcasına kuru olan kahverengi paltosu, düzenlediği son yazıların yanında sessizliğini koruyordu. Paltosu ve çantası ile birlikte mavi dosyadaki yazıları da alarak hemen üst kattaki editörün odasına gitti.

Ekip arkadaşlarının hepsi oradaydı, editör dışında.

Masanın uç tarafındaki sandalyesine yerleştikten sonra camdan bakınmaya başladı. Kırmızı tuğlalı binalar, yağmur sonrası nemli koku ve- Ve ne vardı? Eksik parça neydi? Kahve kokusunu anımsatıyordu.

"Sen ne dersin?"

Yine kendisine hitap edilmesiyle düşünceleri bölünmüştü.

"Konu neydi?"

"Derginin yeni sayısı satış rekorunu kırdı ya onu kutlamak için yemeğe gideceğiz yarın. Sen ne dersin?"

Dergi satış rekoru mu kırmıştı? Rekoru kırmak kutlanacak bir şey miydi? Sahi en son ne zaman katkısı olduğu 70 sayfalık büyük puntolu kitapları okumuştu? 

"Üzgünüm gelemeyeceğim."

"Mızıkçılık yapma ama. Ne zaman kutlama yemeği olsa her seferinde bahane buluyorsun."

Sarışın kadına anlam veremedi. Mızıkçılık mı yapıyordu gerçekten? Her seferinde mi? Gitmek zorunda hissettiği için gideceği bir yere gitmek istemiyordu. Yapmacık gülüşlerin altında derme çatma çatı katlarına sakladıkları gizli kıskançlığın kahkahalarına katlanmak istemiyordu. Sarışın kadına başını anlamsızca sallayarak saatine baktı. 17.40. Editör her zamanki gibi 10 dakika geç kalmıştı. 

"Geç kaldığım için üzgünüm arkadaşlar direkt konuya giriyorum."

Her hafta sonu toplantısının klasik giriş cümlesini tekrarlamıştı kır saçlı adam. Hemen bitirip evine gitmek istiyordu ancak kır saçlı editörleri lafa tuttukça tutuyordu. Saat 17.55 olmuştu.

"Evet arkadaşlar gelecek haftanın başında Eylül ayı programının ortalarına girmiş olacağız kendinizi ona göre hazırlayın."

Eylül ayı. Eylül'de bir şeyler olduğunu hatırlıyordu. Tekrar yağmur ve kırmızı tuğlalı binalar.

"Hakan Bey, Bazı arkadaşlarımızı yemeğe gelmeye ikna edemiyoruz. Siz bir el atsanız iyi olur."

Aklı Eylül ayındayken sarışın kadının hala onu kolundan tutup yemeğe sürüklemeye çalışmasını düşünmek istemiyordu. 

"Arkadaşlar hepiniz yarın gelmek zorundasınız, yarın ekibimize yeni katılan yazarlarımız  da bizimle olacak. Lütfen gelin ve mümkünse normal davranın."

Başını saklamakla yetindi. Normal davranmak. Neye göre normal davranacaktı ki? Herkesin kabul edip yaptıkları gerçekten normal miydi? Kahverengi paltosu onu anlıyordu.

Herkes gibi ayaklanıp paltosunu giydi ve mavi dosyalı belgelerini çantasına attı. Yorulmuştu. Düşünceleri onu yoruyordu.

"Ha arkadaşlar, yarın akşama kadar metinlerinizi mail adresime gönderin. Genel müdüre sunacağım."

İsteyeceği son şey bile değildi öykülerine zorla yazmak. Her seferinde eksikliğini hissettiği bir duygu ile yazmak istemiyordu. Hikayesi kötü bir hikaye değildi ancak diğerleri kadar oturmamıştı. Hala kahve kokusu eksikti. Hala bir şey eksikti. Ama editör asla anlamayacaktı. Ekip de asla anlamayacaktı. Başını sallamakla yetindi.

Küçük demir kapının yanındaki kutudan isminin yazılı olduğu kırmızı şemsiyeyi aldı. Yağmur yağıyordu hala. Kırmızı tuğlalı binaların rengi koyulaşmıştı. Daha az önce tozlu turuncu değil miydi?

Sadece yürüdü. Aklını boşaltabildiği kadar boşalttı ve hiç düşünmeden kontrolü elden bıraktı. Kahve kokusunun onu götürdüğü yere gitmek istiyordu. Eve gitmesi gerektiğini, yazması gereken yazıları her şeyi silip atmak istiyordu. Uzun zamandır aklını kurcalayan kahve kokusunu bulmak istiyordu. Eksik parçayı, kahve ve yağmur sonrası toprak kokusunu, kırmızı tuğlalı binaları. Sadece aramak istiyordu. Bulmak ile bulmamak arasında kalmak belki, belki de sadece kafasını kurcalayan şeyi çözmek. Kim bilir tam ulaşacağı an kaybedeceği bir parçasını arıyordu belki de. Yağmurun onu götürdüğü yeri takip etti sadece. Kahverengi paltosu ıslandığında eve girmişti.

Çantasını ve paltosunu askıya astıktan sonra kendini koltuklardan birine attı. Yorulmuştu. Yağmur yağdığı için bacakları da ağrıyordu. Gözlerini kapatsa sabaha kadar uyuyacak uykusu olmasına rağmen uyuyamıyordu. Kahve kokusunu özlemişti.

"Kahve kokusunu bulamadın mı?"

Başını kaldırıp tekli koltukta oturan adama baktı. Kahve kokusunu anlayan tek kişi oydu.

"Bulmam mı gerekiyordu?"

"Soruyu değiştirelim biraz. Bulmak için mi arıyorsun yoksa aramayı sevdiğin için mi bulmuyorsun?"

İsterse bulabilirdi mesela. Sadece bulmamayı tercih ediyordu.

"Her ikisi de diyemez miyiz?"

"Evet mi hayır mı sorusuna hem evet hem hayır diyebilir misin?" 

Diyebilir miydi? Diyemezdi. Belki diyebilirdi. Ama diyemeyeceğini karşısındaki adam da kendisi kadar iyi biliyordu. Soruyu cevapsız bırakmakla yetindi.

"Balık aldım gelirken."

*****

"Yani kısaca adam kadının gizemini çözmeye çalışıyor, çözmeye çalıştıkça merakı artıyor ve bu merak da aşka dönüşüyor, değil mi?"

Kadın elindeki bardağa biraz daha su koydu ve başını salladı. Kırmızı Şemsiyeli Kadın için başka bir görüşün de fikrini alması gerekiyordu. Editör veya sarışın kadın gibi insanlara ihtiyacı yoktu.

"Ve kadın, adam ona soru sorduğu zaman gülümseyerek arkasını dönüp gidiyor, doğru mu?"

Başını tekrar salladı. Sanırım bilinci onu terk ediyordu.

"Ancak yanlış bir şeyler var."

Yanlış bir şey mi? Dalıp gitmeye hazırlanan bakışları, yanlış sözcüğünü duyunca pür dikkat kesilmişti. Yanlış bir şeyler olma ihtimali yoktu. Doğru yazmıştı. Doğru yazmıştı, değil mi? Sorgulayan gözleri, önce şaşkınlıkla sonra tekrar sorgulayan bir ifadeyle baktı karşısındaki adama.

"Farkındasın değil mi?"

"Neyin?"

"Yanlış giden şeyin. Hayır, eksik olan şeyin." 

Kadın sustu. Tartışmak istemiyordu. Eksik şeyi bulabilseydi ona sormak zorunda kalmazdı. Doğru hissi aramaktan yorulmuştu. Adamın elindeki kibrite uzandı.

"Buyrunuz matmazel."

Kendi kibritini çakar çakmaz adama da uzattı elindeki ateşi. Daha sonra pencere kenarına gidip kendini zehirleyen dumanı hissetmek istercesine yavaş yavaş içine çekti. Zehrin rahatlatan yüzüydü. Gülümsedi. Zehrin rahatlatan yüzüne yakışan, acının tatlı tebessümüydü.

"Bugün sana bir mektup geldi."

Başını pencereden kaldırıp adama çevirdi. Elindeki mektubu sehpaya bırakıp tabakları toplamaya başlamıştı adam. Adamı görmezden gelerek sehpadaki mektuba izmaritini bastı. Mektubun ucunu yırtarak açmayı denedi ama zarf tamamen paramparça olmuştu. Yırtmayı denedikçe elleri daha da uyuşuyordu. Göz kapaklarının yavaş yavaş kapanmaya başladığını fark etti. Bir yere sızıp kalacaktı kesin yine. Gözleri kapanmıştı bile.

"Yatağına götürelim artık seni."

Gözlerini açtı o sırada genç kadın. Sehpanın yanına oturup uyuyakalmıştı yine. Karşısındaki adamın onu kaldırmasına izin verdi ve yine ona tutunarak odasına gitti. Kapısı kapandığında artık tek başınaydı. 

*****

Kadının arkasından bakakaldı adam. Aklındaki sorular her zamanki gibi tatlı bir tebessümle cevapsız kalmıştı. Ancak bu seferkinin farklı olduğunu içten içe hissedebiliyordu genç adam. Kadının yüzündeki tebessüm, hayal kırıklığı ve küçümseme dolu gözlerle her zamankinden farklı bir anlam kazanmıştı. Onu ilk gördüğü yerde, yine aynı elbise ve aynı şemsiye ile yine yağmurun altında aynı bakışı sunmuştu. Biliyordu genç adam. Kadının zamanının geldiğini içten içe hissediyordu ancak kabullenemiyordu. Sanki onunla hayata başlamış ve yine onunla bitirecekmişcesine yaşıyordu. Ama zihninin en derinlerinde bastırmaya çalıştığı o ses kendisine fısıldıyordu. Gidecekti. Hayatını adayacağı kadın gidecekti. Kırmızı Şemsiyeli Kadın. Sahi Kadın kırmızıyı çok severdi. Neden severdi ki? Bunu da soramamıştı. Belki de sormuştu. Hatırlayamıyordu. Kadına o kadar çok soru sormuştu ki... Ancak hatırladığı tek şey hiçbir sorusuna cevap alamadığıydı. Her seferinde gülümser ve giderdi.

Kırmızı şemsiyesini hava durumuna bakmaksızın yanında taşırdı. Yağmuru beklerdi Kadın. Kırmızıya ulaşmak için varması gereken griyi beklerdi yağmurda. Ama adam anlayamamıştı. Adam zaten hiçbir zaman anlamazdı. Sadece sorular sorardı. Hoş, zaten görse anlayacağı sorulardan hiç vazgeçmemişti. Kendisine bakardı genç adam. Sürekli izlerdi ama görmezdi. Belki de sorular sormak yerine görmeyi öğrenseydi farklı olacaktı. Kadına ihtiyacı da kalmayacaktı. Kadın biliyordu. Genç adam için kendisi sadece cevaplara ulaşmak istediği bir araçtı. Cevaplar... Cevaplar ayrılık demekti. Bu yüzden hiç sevmezdi Kadın cevaplamayı. Aramak yerine direkt ulaşmayı isteyen bu genç adamın cevapları aldığında kendisine ihtiyaç duymayacağını biliyordu. Adını bile hatırlamayacaktı belki de Kadının. İstediği bu değildi. Hayatından gelip geçmiş biri olmak istemiyordu. Hayatına anlam veren kişi olmak istiyordu. Fakat olmuyordu. Genç kadın ne kadar uğraşırsa uğraşsın adam görmüyordu. Görmeye kör birine daha fazla etrafını anlatmak istemiyordu. Gitmeliydi. Belki yeniden başlamalıydı. Sahi en başta nasıl başlamışlardı?

"Kimsiniz?" Diye sormuştu genç adam. Sevdiği kadına ilk rastladığı o yağmurlu akşamda, onu ilk gördüğü yerde, sorduğu ilk soru bu olmuştu. Ve yine ilk gördüğü yerde, son görüşünde sorduğu son soru da bu olmuştu. "Kimsiniz?" Kimdi bu kadın? Sevdiği kadın, hakkında hiçbir şey bilmediği, hiçbir zaman tanımadığı, asla tanıyamayacağı, Kırmızı Şemsiyeli Kadın. Kimdi ki Kırmızı Şemsiyeli Kadın? Sahi, Kadın neden kırmızıyı severdi ki?

"Kadın neden kırmızıyı severdi?"

"Bilmem neden severdi ki?"

Kırmızıyı neden severdi ki Kadın? Kim bilebilirdi ki sebebini? Basit insanlara derin bir kadını anlatmaya çalışıyordu. Kadın kimdi ki? Neden yağmurda kırmızı arardı?

"Sen neden kırmızıyı seviyorsun?"

"Bilmem neden seviyorum ki?"