1. BÖLÜM
Başlangıç mıdır bir insanın sonunu getiren yoksa başlamaktan korkmak mı?
1. ZORAKİ YOLCULUK
2. BAŞLANGIÇ
3. ÇIKMAZ
4. KAMP
4. Bölüm
KAMP
22.07.2012 – Christine Reyes
Yeni bir başlangıç yaptığı ülkedeki ilk kampı için çok heyecanlıydı. Normalde ilk kez gittiği yerlerde hep bir durgunluk hissederdi dünyanın neredeyse her yerini gezmişti ama bu seferki heyecanı bambaşkaydı.
Kamp malzemelerini ve yiyeceklerini arabasına yükleyip yola çıktı. Bir buçuk saatlik trafik ve ardından bir saatlik orman yolculuğundan sonra Ağva’ya girmişti. Güneş batmadan yerleşip bir de denize girmek istiyordu.
Arabayı kamp alanında denize en yakın yere bıraktı. Çantalarını ağaçlık, biraz daha taşlık bir alana taşıdı; karavanlardan ve kalabalık çadırlardan uzaktı. Hızlıca çadırını kurdu, eşyalarını yerleştirdi. Mayosunu giyip alacakaranlıkta denize daldı. Su, beklediğinden daha sıcaktı. Birkaç kulaç attıktan sonra kayalıklara doğru yüzmeye başladı. Dalmak onun için daha keyifliydi.
Kayalıklara ulaştığında biraz ileride tünel gibi bir boşluk fark etti. Üst kısımlarda nefes alabileceği hava boşlukları vardı. Ancak yorgun olduğu için riske girmedi, geri döndü.
Hızlı bir duş alıp çadırına geçti. Ateş yakarak yemeklerini hazırladı. Belki bir şeyler yazarım diye defterini çıkardı; sabah kalktığından itibaren yaşadıklarını yazdı. Son olarak yüzdüğü sırada gördüğü tüneli de not etti. Ateşi söndürüp uykuya daldı.
Ertesi sabah saat 06.00’da uyandı. Küçük bir ateş yakıp kahve için su kaynattı, birkaç sosis kızartıp kahvaltı yaptı. Ardından yeniden denize girmek için hazırlandı. Önceki akşam hafif karanlıkta yüzdüğü için mesafeyi tam görememişti; şimdi sahilden daha net görüyordu. Bu kadar kısa sürede bu mesafeyi yüzmesine kendi de şaşırmıştı.
Suya dalıp çıktıkça kıyıyla arasındaki mesafenin hızla açıldığını hayretle izledi. En sonunda tekrar daldı ve o kuytu tüneli aramaya başladı. Tam üzerinde karavanlar vardı, yan tarafta ise yürüyüş yolundan denize giren insanlar görünüyordu. Ne kadar derine dalsa da br önceki gün gördüğü tüneli bulamadı. Sonunda pes edip çadırına döndü.
Kısa bir duş alıp defterine yaşadıklarını yazdı. Ardından koşu ayakkabılarını giyip ormana doğru koşmaya başladı. İstanbul, diğer şehirlerden farklıydı: Ormanlarında yırtıcı hayvan yoktu, denizi çok güzeldi. Bir saatlik koşunun ardından, bir sonraki kampını tamamen ormanın içinde yapmaya karar verdi.
Dönüşte karavanların arasından geçti. İnsanların birbirleriyle bu kadar yakın ilişkiler kurabilmesine şaşırıyordu. Diğer ülkelerde insanlar daha mesafeli ve soğukkanlıydı. Çadırına vardığında telefonu çaldı; arayan Mr. Matt’ti.
Mr. Matt: “N’aber Chriss?”
Christine: “İyiyim, teşekkürler. Kamptayım, dinleniyorum. Sizden?”
Mr. Matt: “Gayet iyi. Yolculuk için hazırlık yapıyorum. İstanbul kamp için güzel mi?”
Christine: “Çok güzel. Açıkçası bence ekip olarak bir aktivite yapabiliriz burada.”
Mr. Matt: “Olabilir, kış gelmeden güzel olur. Bak sana ne diyeceğim…”
Christine: “Dinliyorum.”
Mr. Matt: “İşle ilgili bazı sorunlar çıktı. Ben gittiğimde Amerika’da kalmak zorunda olacağım. O yüzden Emy ile yer değiştireceğiz. O gelene kadar işleri sen yönetebilir misin?”
Christine: “Umarım çok ciddi bir sorun yoktur?”
Mr. Matt: “Açıkçasi büyük patron işleri daha hızlı yürütmek istiyor bir orta yol bulmaya gidiyorum.”
Christin: “Anlıyorum, Merak etmeyin, Emy gelene kadar elimden geleni yaparım. İsterseniz kamptan hemen dönebilirim.”
Mr. Matt: “Hayır, gerek yok. Zaten sen işbaşı yaptığında Amerika’ya geçeceğim. Teşekkür ederim destek olduğun için.”
Christine: “Her zaman. İyi günler dilerim.”
Mr. Matt: “İyi günler.”
Emy’nin geleceği haberi onu rahatlatmıştı. Koşu, yazma ve telefon görüşmesinden sonra akşam olmuştu. Hava alacakaranlıktı. Mayosunu giyip yeniden kayalıklardaki o boşluğa doğru yüzmeye başladı. Uzun dalışlar yapıyor, heyecanı giderek artıyordu. Kayalıklara vardığında derin bir nefes aldı ve daldı: Tünel karşısındaydı.
Gözlerine inanamadı. Ani bir kararla içeri süzüldü. Başta bir akıntı ya da çekim bekledi ama su normaldi. Biraz daha ilerledikçe derinlik azaldı, ayakları yere değmeğe başladı. Başını sudan çıkardığında karşısında gün ışığı görünüyordu.
Temkinli adımlarla ilerledi. Bir oyuktan girip diğerinden çıkacağını düşünmeye başlamıştı. Fakat karşısına çıkan şey bambaşkaydı: Etrafı bakır renginde tahta ile çevrili, cam mı demir mi anlayamadığı sürgülü bir kapı.
Şaşkınlıkla suya dalıp kapının altını inceledi. Yeniydi, sanki dün yapılmıştı. Tekrar yüzeye çıkıp kapıyı sağa sola kaydırmaya çalıştı. Son bir hamleyle kapıyı sağa doğru itti; kapı açıldı. Hem korku hem heyecanla çığlık attı.
İçerisi tamamen su altındaydı. Sadece karşıda beliren gün ışığı suyun içini aydınlatıyordu. Bir süre bekledi. Kapının kapanmayacağından emin oluduğu anda tekrar suyun içine daldı. Mantığı tamamen devre dışıydı.
O an içi ürperdi, pişmanlık ve merak arasında olduğu yerde dondu. Çünkü içeride çok sayıda mezar vardı. Lanetlere inanmasa da bu tür şeylerden hep uzak durmuştu. Ama merakı ağır basıyordu. Yavaşça derin nefesler alarak ilerledi, mezar taşlarını okumaya başladı.
Bir mezar Mısır lahitlerindendi, üzerinde İbranice yazılar vardı. Bir başka mezarda Ermenice yazıyordu. Birinde Arapça, diğerinde İtalyanca, daha ileride Rusça yazılar…
Sonra iki farklı mezar gözüne çarptı. Biri günümüz Amerikan mezarlarına benziyordu; toprak altına gömülmüş, üzerinde İngilizce bir yazı vardı:
“Those who take other people’s lives for money, not being satisfied with what God has given them, will pay the price of that money when they die.”
(“Tanrı’nın verdikleriyle yetinmeyip, para için başkalarının canını alanlar; o paranın bedelini öldüklerinde öderler.”)
Christine yazıyı okurken nefesi daraldı. Denize daldığı andan itibaren ilk defa nefessiz kalmıştı. Diğer mezarı da merak etti; kendisini zorla ona itti. Bu kez karşısında Türkiye’deki mezarlara benzeyen bir mezar vardı: Üzeri toprakla kaplıydı, üstünde çiçekler açmıştı. Çiçeklerin ortasında ise dokuz beyaz gül vardı.
Kanı dondu. Topraklar sudan dağılmıyor, çiçekler çürümüyor, sanki canlıymış gibi duruyordu. Nefes alışları ciğerlerini sıkmaya, gözleri kararmaya başlamıştı. Mezarda yazan isimleri okudu:
“Christine Reyes – Manolya İdil Öztürk”
Okuduğu son kelimeyle birlikte bilinci kapanıyordu. Neler oluyordu, yoksa bir rüya mı görüyordu. Aniden çırpınmaya ve su ile boğuşmaya başladı ancak yüzüne vuran bir dalga ile sanki su, onu kendisine ait olmayan bir cisim gibi yüzeye fırlattı…
5. KAYIP
5. BÖLÜM:
KAYIP
EMY
Chriss kampa gitmişti; ancak tam üç gündür ondan haber alınamıyordu.
Matt, “endişelenecek bir şey yok” dese de Emy hâlâ rahat değildi. Tekrar Matt’i aradı. “Bana yalan söyleme artık — Chriss nerede?”
Matt, pes etmiş bir halde: “Arıyorum ama ulaşamıyorum, hiçbir yerde yok. Ofise gidiyorum, belki bir ipucu bulurum.”
Emy’nin annesi de yanına gelmişti.
Emy: “İlk uçakla geliyorum oraya,” dediğinde annesi “Oraya gittiğinde sana her dakika ulaşabileceğime söz ver” dedi.
Emy ‘’merak etme’’
Annesi: ‘’onu buluur bulmaz buraya getir psikoloğu ile konuşup tekrar tedaviye başlayacak’’
Emy: “Yapma anne, bir şey olduğu yok kampta kafasını dinliyor sadece” dedi.
Annesi ‘’onu da senide uyardım Emy tedavisi yeni bitmesine rağmen Türkiye’ye göndermek mantıklı değildi en küçük krizde tekrar en başa dönecek’’
Emy ‘’ tamam anne bulunca durumuna bakacağım ve gerekirse onu geri getireceğim’’ Annesine söylemek istemesede oda tekrar hastalanmasından endişe ediyordu. Bu endişe ile havaalanına yol aldı.
MR. MATT
Mr Matt telaşla Manolya’nın odasına girdi ve Christine’in bilgisayarını açtı. “Chriss sana nereye gideceğini söyledi mi?”
Manolya: “Hayır, söylemedi.”
Matt, bilgisayarın geçmişine bakınca son aramalarında “AĞVA KİLİMLİ KOYU KAMP ALANI” ilanını gördü. “Buldum, ben çıkıyorum — haber gelirse beni ararsın.”
Manolya: “Efendim, bu saatte trafik olur; müsaade edin, ben de geleyim, daha hızlı gideriz.”
Matt kabul etti ve gerçekten bir saate kamp alanına ulaştılar. Otoparka geldiklerinde Matt sinirle: “Orada— araba orada!” diye bağırdı.
Beraber koşarak arabaya gittiler ama araç içi boştı.
Matt: “Telefonunu çaldır, ben etrafa sorayım.” Manolya telefonunu çaldırdı, ancak sessizlik vardı. Matt birkaç gencin yanına gidip fotoğrafı gösterdi; kimse tanımıyordu. Biraz daha tenhaya ilerlediklerinde çadırlardan birinden ses geldi. Matt çadırı açtığında Chriss, mayo ile içinde baygın yatıyordu — buz gibiydi ve nabzı çok düşüktü.
Matt: “Chriss! Chriss! İyi misin? Lanet olsun!” dedi, kucağına alıp koşarak araca yöneldi.
Arkalarından Matt’in adamları da gelip hızla araca bindiler. Matt ceketini Chriss’in üstüne örterek ısıtmaya çalışırken, telefonu çaldı. Manolya hem aracı sürüyor hem de telefonla konuşuyordu. “Efendim, Matt Bey’in telefonu — ben Manolya.”
Karşıdaki ses: “Ben Emy. Chriss’i buldunuz mu?”
Manolya: “Evet, bulduk. Hastaneye gidiyoruz.”
Emy: “Neden? Tanrım, ne oldu söyleyin hemen!”
Matt: “Nabzı çok düşük ve teni buz gibi soğuk.”
Emy: “Uçağım yarım saate kalkıyor. Matt, lütfen ona bir şey olmasına izin verme, o benim kardeşim.”
Matt: “Merak etme, izin vermem.”
Emy telefonu kapattı. Onlar da hastaneye ulaşmıştı. Acil doktoru hızla müdahale odasına aldı ve beklemeye koyuldular.
Matt koridorda volta atarken adamları geldi. Uzun boylu, esmer olanı: “Efendim, Christine hanımın eşyaları ve arabası evine gönderildi,” dedi ve elindeki poşetleri Matt’a uzattı. “Bir de bunlar gerekir diye düşündüm.” Matt poşetlere baktığında pijama ve günlük kadın kıyafetleri vardı. Derin bir nefes verip: “Teşekkür ederim” dedi.
Sonra Manolya’ya dönüp: “ Manolya Hanım’ı da evine bırakıp evinize gidin,” dedi. Ancak ikisi de kabul etmedi yarım saat sonra doktor yanlarına gelerek:
“Bozuk sosis yemiş ve zehirlenmiş; denizde uzun süre kaldığı için vücudu susuz kalmış. On dakika daha geç gelse başka şeyler konuşuyor olurduk ama şu an her şey yolunda. Yarın sabah kendine geldiğinde taburcu edebiliriz,” dedi.
Matt: “Özel hastaneye gitmemize gerek var mı? Daha iyi koşullar olsa—”
Doktor sözünü kesti: “İsterseniz gidebilirsiniz tabi, ama onların bizden farklı yapacağı bir şey yok. Çok hırpalanmış zaten; dinlensin, toparlar.”
Matt teşekkür ederek doktoru gönderdi.
Sabaha kadar Manolyada oda diken üstündeydi. Ve o gün oğğarken uyjuya daldı.
MANOLYAA
Üç gün tam üç gğndür herkes ona ulaşmaya çalışıyordu. Ve neredeyse ölecekken bulmuşlardı. Manolya uzun zaman sınra tekrar ölüm ile yüzyze gelmişti. Ve şuanda o endişenin yüküyle onun odasında sandalyede ona refakatçilik ediyordu. Chriss yavaş yavaş kendine geliyordu. Kendini toparlayıp: “Neredeyim ben?” dedi.
Manolya ayağa fırlayıp koridora koştu ancak Matt yeni uyuduğu için uyandırmadan içeri girdi. “Hastahanedesin Chriss; bizi çok korkuttun. İyi misin?”
Chriss: “Ben en son mezarlıktaydım. Senin adın mezar taşında yazıyordu.”
Manolya duyduklarına buz kesmişti. “Ne ne mezarlığı?” dedi neyden bahsettiğini billsede gerçekleştiğini kabul etmek istemiyordu.
Chriss ‘’Ben yüzmeye başladım sonra birkapı buldum içerisi su doluydu ve birçok kültüre ait mezarlar vardı suyun altında ve birince senin ile benim adım yazıyordu. Üzreinde de çiçekler ve vee..’’
Manolya ‘’dokuz beyaz gül vardı’’ dedi.
Chriss ‘’evet, evet ama sen nasıl biliyorsun?
Manolya ‘’ ben anlamıyorum neden tekrar başlıyor?’’
Chriss: “Neler oluyor Manolya? Anlamıyorum, ne tekrar başlıyor?”
Manolya artık onu duymuyordu. Kapı açılma sesiyle kendine geldi.
Matt içeri girdi: “Chriss, iyi misin? Bir şeyin yok değil mi?”
Chriss önce Mr Matt’a sonra Manolya’ya baktı.
Chriss: “Ben bilmiyorum Manolya anlatacak neyim olduğunu’’
Manolya bir anda gerçekliğe dönmüştü
‘’ iyi Mr Matt Chriss çok iyi sorun yok’’
Chriss ‘’ yok mu mezarlığa gittiğimi söyledim, Orada bir mezarda adımız yazıyor dedim sende tekrar başlıyor dedin sence bir şey yok mu?”
Matt: “Ne mezarlığı Christine biz seni çadırda bulduk— sosisten zehirlenmişsin, susuz kalmışsın. Tanrım, hipotermi geçirmek üzereydin. Eğer yetişmeseydik ölecektin ”
Chriss: “Hayır hayır, bak, Manolya da biliyor—”
Matt: “Evet, seni onun sayesinde hastaneye yetiştirdim; o her şeyi biliyor.”
Manolya yüzünde okunamaz bir ifadeyle ayağa kalktı
“Bence Christine bilinç kaybı esnasında rüya gördü ve şimdi kafası çok karışık,” dedi.
Matt: “Haklısınız Manolya Hanım. Ben de biraz gerginim, kusura bakma Chriss. Hadi, biraz daha dinlen; az sonra taburcu olacaksın zaten.”
Chriss tam cevap verecekken Manolya: “Efendim, izniniz olursa eve gidebilir miyim?” diye sordu.
Matt: “Tabi. Şoförüm bıraksın sizi; her şey için teşekkürler, bu iyiliğinizi unutmayacağız.”
Chriss: “Hayır, hayır bekle.”
Manolya: “Sen iyileş, zihnini topla; sonra tekrar konuşuruz,” dedi ve odadan çıktı.
Birkaç saat sonra Chriss taburcu olmuş ve eve gelmişti. Kafası çok karışmıştı, herşey gerçek olamayacak kadar doğaüstü. Gerçek olacak kadarda görünür ve hissedilirdi.
Duşun altında zihnini toparlamaya çalışmış ama saç kurutma makinesinin sesi bile düşüncelerini bastıramıyordu. Kapısı çaldığında karşısında Emy duruyordu.
Emy: “Chriss, iyi misin?”
Chriss: “İyiyim, iyiyim ama neden buradasın?”
Salona geçtiklerinde Emy:
‘’ sana üç gündür ulaşamadık sonrada Matt neredeyse öleceğini söyledi, sence neden buradayım ‘’
Emy ona sanki onu dövecek gibi bakıyordu. Ondan biraz uzaklaşıp sakinleşti ve tekrar konuşmaya devam etti.
‘’ Matt ile konuştum — kafan karışmış biraz, şimdi iyi misin?’’ dedi.
Chriss: “Hayır, karışmadı. Ne gördüğümü biliyorum” diye karşılık verdi.
Emy ‘’onunla da konuştum oda Matt ile aynı fikirde’’
Chriss sakin bir şekilde emy’i koluklara çekip olanları anlattı ama o:
Emy: “Bak ne yapalım biliyor musun? Yarın doktorunla Skype üzerinden görüşelim—”
Chriss: “Ne doktoru Emy? Ben iyiyim’’
Emy: “Farkındayım güzelim, sadece kafan karışık”
Chriss bıkkın bir tavırla: “ Emy ben iyiyim, ne görüdğümü bilecek kadar iyiyim. Sadece Manolya ile görüşmeliyim”
Emy omuzlarını düşürüp ‘’tamam sen toparlaınca beraber konuşacağız tamam m?’’ Chriss ‘’tamam’’
Gecenin geri kalanında Emy tedirgin bir şekilde onu izledi ve annesini arayıp olanları anlattı.
Teyzesi: “Chriss’in kafası karışmış; eğer daha kötüye giderse tekrar destek almalı,” dedi.
Emy: “Umarım kötüye gitmez. Ama bu defa yardım almayı reddediyor normalde o biz söylemeden yardım alırdı.”
Teyzesi: “ doktoru ile görüşeceğim umarım tedaviyi erken bırakmamıştır’’
Emy: “umarım’’
Teyzesi: “eğer işler kötüye giderse ve yardımı istemezse benim gelip onu alacağımı söyle” dedi ve kapattı.
Ertesi sabah Chriss hazırlanmış ve Emy’nin yanına gelmişti. “Hazır mısın?” diye sordu. Emy şaşkın bir şekilde: “Neye?” diyebildi. Chriss ‘’ofise tabiki ‘’
Emy: “Daha dün ölüyordun, bugün ofise mi gideceksin?”
Chriss: “Ben iyiyim; mezarlık meselesini Manolya ile konuşmam lazım.”
Emy: “Hayır, iyi değilsin; mantıklı düşünemiyorsun.” İkisi de sinirlenmişti. Chriss: “Gidelim, onunla beraber konuşalım; her şeyi anlayacaksın.”
Emy artık gerçekten sinirleniyordu.
Emy: “Konuştum, bir şey bilmiyor; o mezarlık yok, her şey senin hayal ürünün.”
Chriss: “Hayal ürünüm mü? Delirdin de bir de olsun, bitsin!”
Emy: “Sence böyle bir şey olabilir mi?”
Chriss: “Oldu — ama oldu. Gördüm hissettim.”
Emy ‘’ gördüklerin ve hissettiklerin senin hayal ürünün hastalığın tetikledi tekrar ve tedavi olmalısın’’ emy çok sinirlenmişti.
Emy bir an annesinin ona anlattıklarını hatırladı. Annesinin de onun gibi kafasındaki hayallerden kendini nasıl ölüme sürüklediğini ve onunda aynısını yapmasına izin veremezdi.
Bir an ne yapacağını bilemeyerek onu durdurmaya çalıştı.
Emy: “Annen gibi korkaksın; sen de köşeye sıkışınca kaçıyorsun. Hata olduğunu kabul etmektense kendini küçük düşürmeyi seçiyorsun”
Ancak işe yaramamış istemeden onu kışkırtmıştı.
Chriss: “Sen de teyzen gibi fırsatı değerlendirip param ve gücüm için peşimden ayrılmıyorsun.”
ikiside sınırı aşmış birbirlerini kırıyordı.
Emy: “Para için mi? Gerçekten mi? Defol git — nereye gidiyorsan defol!”
Artık emindi Christine gerçekten iyi değildi hemen Amerikaya gidip tedavi olmalıydı.
CHRİSTİNE
Ona inanmaya bilirdi ama annesi gibi olduğunu söylemesi kendini kaybetmesine neden olmuştu. Ne olursa olsun o kadın annesiydi nasıl böyle söylerdi. Hızla evden çıktı ve Manolya’yı sahildeki kafelerden birine çağırdı.
Manolya on dakika içinde oradaydı.
Chriss: “Ne biliyorsun mezarlıkla ilgili? Anlat.”
Manolya: “Ben çocukken mezarlığa gittim ve iki gün kayboldum; kimse bana inanmadı.” Söylediklerine kendisi bile inanmadı. Ancak yapacak bir şey yoktu.
Chriss: “Neden Matt ve Emy’e anlatmadın? Bana inanmıyorlar.”
Manolya: “Çünkü bu kabul edilebilir bir durum değil; sende olmamış gibi davranmalısın.”
Chriss: “Ya başımıza bir şey gelirse?”
Manolya: “Çeneni kapalı tutarsan gelmez.”
Chriss ‘’ O mezarda adımız yazıyordu neler oluyor en azından onu öğrenmeliyiz’’
Manolya ‘’ ben o olanları unutmak için elimden gelen her şeyi yaptım bundan sonrada öyle yapacağım sende aynısını yap’’ dedi ve hızla masadan kalktı.
Chriss: “Korkak,” dedi Manlya ise arkasında bile bakmadan oradan uzaklaştı. Chriss yayın evine doğru aracıyla yol aldı.
Yayın evine geldiğind Matt’in odasına girdi. Emy oradaydı. İçeri girip sandalyeye oturdu. Emy: “Manolya aradı, olanları anlattı,” dedi. Chriss: “Korkak,” diye yineledi.
Matt: “Biz de korkuyoruz senin için Chriss,” dedi.
Emy: “Teyzem ve psikoloğun Amerika’ya dönmen gerektiğini söylüyor.”
Matt: “Ben de eve dönüp biraz dinlenmeni öneririm.”
Chriss: “Hiçbir yere gitmiyorum. Mezarklık konusunuda burada kapatıyorum” en azından onlar öyle bilmeli diye düşündü. Dikkatleri daha fazla çekmek istemiyordu.
Matt: “Maalesef o kadar basit değil, kapattıysan bile gidip biraz destek alıp tekrar dönmeni istiyorum ‘’
Chriss’’ istediğiniz gibi konuyu kapatıyorum gitmeme gerek yok’’
Emy ‘’ nasıl göründüğün hakkında hiçbir fikrin yok değil mi?’’
Chriss ‘’ ben iyiyim ve hiçbir yere gitmiyorum’’
Mr Matt ‘’O halde bana başka yol bırakmadın.” Chriss soran gözlerle bakarken Matt telefonu ile bir arama yaptı: “Manolya, odama gelir misin?” Bir dakika sonra Manolya odaya girdi.
Matt: “Manolya Hanım, ortağınız ile bir projeniz var mı?”
Manolya: “Hayır efendim, yok.”
Chriss ‘’üzerinde konuştuğunuz bir proje var’’
Manolya: “Ortada taslak bile yok efendim.”
Matt: “Size verilen süre doldu; Christine Hanım Amerika’daki yayın evine dönmenizi istiyorum.”
Christine odadaki herkesi tek tek inceledi ve Emy’ye doğru eğildi: “ kardeşim dediğin birine bunu mu layık görüyorsun gerçekten?’’
Emy sesi çatallaşmış bir şekilde ‘’ seni kaybetmemek için yapıyorum iyileştiğinde-‘’
Chriss ayağa kaltı ‘’ben iyiyim ama değilsemde artık sen beni çoktan kaybettin çünkü bana inanmak yerine ona inanmayı seçtin’’ Chriss kapıya doğru yürüdü.
Emy: “teyzem orada karşılayacak seni.”
Chriss: “Yazık, gerçekten çok yazık,” dedi ve odadan ayrılıp kendi odasına gitti. Birkaç eşyasını alıp hızla eve geçti, oradan da birkaç eşyasını daha aldı ve taksi ile bir saatte havaalanındaydı. Uçağa bindiğinde gözlerini kapattı; uyumak değil, ölmek istercesine kırgın ve yorgundu.
6. İNANÇ
6. BÖLÜM
İNANÇ!
10.11.2012
CHRİTINE REYES
Türkiye’den döneli neredeyse 3 ay olmuş; hâlâ olanları hazmetmeye çalışıyordu. Emy’e olan öfkesi, her hatırladığında körüklenen bir alev gibiydi. Onu dinlemesine rağmen Manolya’ya inanması ve bu süreçte yalnız bırakması ne yazık ki iyileşme sürecini uzatmıştı. Psikoloğu da onu kapanmış defterleri açmaya zorlamıştı.
İlk defa bugün işinin başına dönebilmişt. Tek fark: artık Matt ve Emy ile arkadaşlıklarını sonlandırmış ve iletişim halinde olmamalarıydı. Bilgisayarını açıp kitabının son düzenlemmesini bitiriyor ve toplantıya hazırlanıyordu. Yarın baskıya vermesi gerekiyordu. Telefonunun titremesiyle eline aldı; arayan Emy’ydi.
Christine: “Efendim.” Sesi tok ve mesafeliydi.
Emy: “Merhaba Christine, nasılsın?”
Christine donuk bir şekilde: “İyiyim efendim. Buyrun ne istemiştiniz?’’
İkisi de sessizleşti.
Emy: “Ben de iyiyim… Şey, soracaktım; bugün online toplantı olacak mı kitaplar için?”
Christine: “Evet efendim, size bilgilendirme maili atılmış olmalı.”
Emy: “Aa evet, şimdi gördüm. Aslında ben seni merak ettim; işe döndüğünü duyunca aramak istedim.”
İkisi de sessizleşti. Christine: ,’’İişe dönmemi engelleyecek bir durum yok; isterseniz psikoloğumdan rapor alabilirim.”
Emy: “Hayır hayır, öyle bir şey söylemek istemedim; ben sadece—”
Christine: “ İzninizle toplantıya hazırlanmalıyım,” dedi ve telefonu kapattı.
EMY
Christine gideli iyi değildi; birbirlerinden çocukluklarından itibaren ilk defa bu kadar ayrı kalıyorlardı. Toplantı bir saat sonra Online olarak yapıldı ve kimse Christine ile iş dışında bir şey konuşamadı. Christine sorulara buz gibi cevap veriyordu; kimse konunun dışına çıkamıyordu. Toplantıdan sonra Emy dayanamayıp arabasıyla sahil kenarına gitti.
Ada vapurları etrafında yürümeye başlamıştı. Vapurlardan birinin üzerinde bir yavru kedi fark etti; kedi kendini aniden denize bıraktı. İnsanlar kediye aldırış etmiyordu; Emy bağırıp yardım etmelerini istiyordu. Kedi çırpındıkça Emy de çırpınıyordu; dayanamayarak oda suya atladı.
Kedi suya gömüldü; Emy derin bir nefesle kedinin arkasından daldı. Önündeki gider kapaklarından birine girdi. Emy ne olduğunu anlamadı; arkasından birinin onu hızla ileri ittiğini hissetti; ama arkasına döndüğünde kimse yoktu. Yukarı çıkmak için hamle yaptığında aşağı çekiliyordu. Ne yapacağını bilemeyip paniğe kapıldı. Kedi tekrar önüne geldi ve sakinleşti. Tekrar ileri hamle yaptı; ancak su onu daha da çekiyordu. Birkaç metre yüzdükten sonra karşılarında bir ışık gördüler.
Kedi onu açıklığa götürüyor diye düşündü; biraz daha ilerledi. Bir demir mazgalın arkasında olduğunu görünce mazgalı kenara itip açtı ve içeri süzüldü. Birden ayağının yere bastığını hissetti, doğruldu ve derin derin nefes aldı. Suyun onu boğacağını düşünmüştü ama temiz bir hava ciğerlerini doldurdu. Şaşkınlıkla etrafa bakındı. Neler oluyordı.
Etraf aydınlık ve toprak kokusu vardı. Kediyi bulup buradan çıkmam lazım diye düşündü. Derin bir nefes daha alıp tekrar yüzmeye başladı. Kedi tekrar karşısına geldi ve yüzmeye başladı artık emindi kedi ona yol gösteriyordu. Birkaç kulaç sonra; ileride kedi sabit duruyor ve hareket etmiyordu. Biraz daha yaklaştığında kedinin bir mezar üzerinde durduğunu fark etti. Herşey birkaç saniye içinde olmuştu.
Mezar Chriss’in anlattığı mezardı çiçekler 9 beyaz gül ve artık ortasında kırmızı bir gül vardı. Nefesleri sıklaşmış, göğsünde bir baskı hissediyordu. Mezar taşındaki ismi görünce daha da kötü oldu:
CHRİSTİNE REYES — ÖLÜM TARİHİ 12.12.2012
Ve notu okuyup mezarın yanına bayıldı.
Not: “Bir amaç uğruna ömürlerini feda edenler, hayatları boyunca çevrelerinden alacakları tepkiden korkarak yaşayan insanlardan mutlu ölürler…”
Manolya
İş ortamındaki gerginlikten sıkılmış olan Manolya, Christine’in gidişinden beri içindeki huzursuzluğu atmak için bisikletiyle deniz kenarında dolaşıyordu. Biraz daha ilerleyip taşların üzerine oturmak için bisikletten indiğinde Emy’nin arabasını gördü. Dikkatlice baktığında Emy’nin içinde uyuduğunu fark etti.
Cama tıklattığında uyanmamıştı. Hemen yanındaki yolcu koltuğunda bir kedi yavrusu vardı. Endişelendi ve cama daha sert vurdu. Bu kez Emy sıçrayarak uyandı. Manolya tekrar cama tıkladı. Emy, Manolya’yı fark edince kapıyı açarak kendini dışarı attı.
Derin derin nefesler alıyor, “Kedi… Manolya, kedi!” diye mırıldanıyordu.
Manolya, “Kedi burada, yan koltukta. İyi, sakin ol lütfen,” dedi.
Emy kafasını açık olan araba kapısından uzatıp hayretler içinde kediye baktı.
“Şaka mı bu?”
Manolya şaşkındı.
“Neler oluyor Emy? Anlamıyorum, anlatır mısın?”
Emy kısık bir sesle, “Anlatsam da inanmazsın… inanmazsın,” dedi.
Manolya’nın içinden bir düşünce geçti. Acaba o da mı mezarlığa gitti?
Emy panikle, “Christine’e ulaşmam lazım, onu uyarmalıyım!” diye arabaya uzanmaya çalıştı.
Manolya onu kolundan tutup engelledi.
“Bekle Emy, önce bana anlat ne oldu?”
Emy tedirgin gözlerle onu izliyor, güvenip güvenemeyeceğini tartıyordu.
“Emy, lütfen bana güvenebilirsin,” dedi Manolya. Sonra duraksayıp devam etti:
“Hadi, gel şu kafede oturalım. Biraz kendine gelirsin, hadi.”
Manolya, arabanın kapısını açıp yavru kediyi avucuna aldı. Anahtarı da kontaktan çıkarıp kapıları kilitledi. Emy ise onun ilerleyişini sessizce arkasından izliyordu.
Kafeye oturduklarında birer çay, kedi için de süt istediler. Manolya kediyi beslerken Emy başına gelen her şeyi tek tek anlattı. Manolya tüm olanları şaşırmadan, sakin bir şekilde dinledi. Sadece mezarda isminin yazıldığını duyunca gözleri büyümüştü. Bu defa korkan taraf Emy’di.
“Ne oluyor bilmiyorum ama iyi şeyler olmadığı kesin,” dedi Emy.
Manolya gerildi. Korku dolu gözlerle Emy’ye baktı.
“Emy… bu göründüğü gibi bir rüya olmayabilir.”
“Nasıl yani, anlayamadım?”
“Christine’in kaybolduğu günü hatırlıyorsun değil mi?”
“Evet”
“O gün Christine de mezarlığa gitti ve orada bir günden fazla kaldı. Sen birkaç saat… Ve sadece o da değil, ben de çocukken mezarlığa gitmiştim.”
Emy şaşkınlık ve öfkeyle, “bize gerçeği söylemediğin için onu hastahaneye yatırdık lanet olsun Manolya, lanet olsun sana’’
Manolya da sinirlendi.
“Anlatsam inanır mıydınız? Dinlemediniz bile. Onu kolundan tutup Amerika’ya geri yolladınız.”
Emy omuzlarını düşürdü.
“en azından hastaneye yatırmazdık, inanmıyorum biz, biz ne yaptık’’
Manolya’’ şimdi ne yapacağımız daha önemli’’
‘’onu arayıp özür dileyeceğim’’
‘’o zaman kalkar geri gelir buda hepimizi tehlikeye sokar’’
‘’neye karşı, bize ne oluyor?’’
Manolya derin bir nefes verdi.
‘’bilmiyorum ama bu olanları etrafa anlatamayız sadece temkinli davranmalıyız onu biliyorum’’
‘’hayır susmayacağım Chriss olanları öğrenecek’’
Manolya işte tam da bundan korkuyordu. Olanları öğrenirlerse o hayatın dışında kalamayacaktı artık. O yüzden yalan söylemekten ve onu korkutmaktan başka çaresi yoktu.
‘’ya biz ona anlattığımızda ona birileri zarar verirse ya da bize?’’
Emy, “Şaka mı yapıyorsun Manolya? Mezarda Christine adı yazıyordu diyorum! Ya ona orada bir şey olursa nasıl yaşarım ben bununla” diye çıkıştı.
Manolya sinirle, “İşte sorun tam da bu Emy! Neyle uğraştığımızı bile bilmeden nasıl mücadele edeceğiz? Ayrıca bu kadar şeyden sonra Christine seni affetmez.”
Emy gardını indirip denizi izlemeye koyuldu. Ancak pes etmiyordu.
“Bu durumu dillendirmemek çözüm değil. Bir kaç ay arayla önce Christine, sonra ben… Bunun devamı gelirse ya da başımıza bir şey gelirse ne yapacağız?” dedi Emy.
Köşeye sıkıştığımızın farkındayım ama bunlar neyin işareti bilmiyorum,” dedi Manolya.
Emy, Manolya’ya elini uzatıp kediyi gösterdi.
“Kedi… bu işaretlerden biri. Ve bunun ne anlama geldiğini öğreneceğim. Christine’i tehlikeye atamam.”
Manolya tam cevap verecekken, Emy kediyi onun kucağından alıp yürümeye başladı. Arabasına binip eve doğru yola çıktı. Kedi yan koltukta sessiz sessiz onu izliyordu.
Eve geçtiklerinde onu bir minderin üzerine bıraktı, sokak kedileri için aldığı mamalardan birini hazırladı. Ardından hemen laptopunu açtı ve Christine’e bir mail yazdı:
Merhaba Christine,
Nasıl başlamam gerekiyor cümlelerime bilmiyorum. Kendimi nasıl affettireceğimi de… Bildiğim tek şey, ben bir aptalım. Seni en başında dinlemem lazımdı. Ancak seni kaybetme korkusundan dolayı bunu yapamadım.
Biliyorum, söylediğim ya da söyleyeceğim şeyler bana olan kırgınlığını geçirmeyecek. Ama şunu bilmen lazım:
“Ben de mezarlığa gittim. Ve mezarlardan birinin üzerinde seninle Manolya’nın ismi yazıyordu. Lütfen beni ara Christine. Konuşmalıyız, lütfen.”
Emy
7. GERİYE DÖNÜŞ
7.BÖLÜM
Christine 12.11.2012
Christine koşmak için erkenden kalkmıştı, tüm gece uyumasına rağmen hiç uyumamış gibiydi. Üç gecedir her uyandığında sanki denizden çıkmış gibi sarsılmış hissediyordu. Psikoloğuyla görüşmüş, bunun aldığı depresyon ilacının yan etkisi olduğunu söylemişti. Ancak artık sıkılmıştı. Koşamayacak halde olmasına rağmen yolda yürümeye devam etti.
Dönüş yolunda, arkasında yürüyen bir çift dikkatini çekti. Kadın, adamdan korkmuş gibi görünüyordu ve içten içe “ Tanrım lütfen yardım et, beni öldürecek,” diye yalvarıyordu.
Christine hızla arkasına dönüp,
“İyi misiniz hanımefendi? Bu adam size bir şey mi yaptı?” diye sordu.
Kadın ve adam şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Adam sinirle,
“Ne oluyor? Ne saçmalıyorsun sen?” dedi.
Christine kararlı bir şekilde,
“Hanımefendi yardım istedi. Asıl sen ne yapıyorsun?” diye çıkıştı.
Adam sinirle gülerek,
“Deli misin sen? Hiçbir şey söylemedi. Defol git başımızdan!” diyerek Christine’i itti.
Christine öfkeyle karşılık verdi. Ortalık bir anda karıştı, kısa süre içinde etraflarını polisler sardı. Karakola götürüldüler. İfadeler alındığında adam tutuklandı.
Kadın, Christine’in karşısına geçip fısıltıyla,
“Ben o sözleri sesli söylemedim. Kocamın yanında asla söyleyemezdim… Siz beni nasıl duydunuz?” dedi.
Christine şaşkındı.
‘’Nasıl mümkün olur, siz yardım isteiniz bende yardım ettim.”
Kadın gözyaşlarıyla,
“Hayır. İçimden Tanrı’ya yalvarıyordum. Ama siz beni duydunuz… Nasıl oldu bilmiyorum ama teşekkür ederim,” dedi.
Christine’in kafası karmakarışıktı. Polis merkezinden çıkıp eve döndü. Yatağına uzandı… ve kendini tekrar mezarlıkta buldu. Bir mezarın üzerinde kendi adını gördü ve sıçrayarak uyandı.
Sabah olmuştu. Sinirle,
“Ne oluyor böyle Tanrım, delirmek üzereyim,” diyerek yataktan fırladı. Hazırlanıp ofise geçti. Bir hafta boyunca bu şekilde devam etti.
Cuma günü, işten arabasıyla dönerken önlerindeki araç bir motosikletliye çarptı. Şok içinde bakarken bir çocuğun çığlıklarla yalvardığını duydu:
“Lütfen yardım edin, babam ölüyor!”
Christine koşarak yerde yatan motosikletlinin yanına gitti ama adamın iyi olduğunu görünce derin bir nefes aldı. Ayağa kalkıp çarpan araca yöneldi. Araç ani fren yapmıştı, sürücünün hava yastığı açılmıştı. Şoför baygındı. Arka koltukta ise bir çocuk vardı. Çevreden yardım isteyerek adamı araçtan çıkardılar, ilk müdahaleyi Christine yaptı.
Polisler geldiğinde çocuğa sorular sordular ama çocuk işaret diliyle duyma ve konuşma engelli olduğunu belirtti. Cebinden bir kart çıkardı. Durumu anlayan polisler çocuğu da alarak oradan ayrıldı.
Christine yola devam ederken psikoloğundan ertesi gün için acil randevu aldı. Eve geldiğinde kapıda bir kutu buldu. İçeri girip sıcak bir duş aldı, ardından yemeğini hazırlayıp kutuyu açtı. İçinde birkaç ağaç dalı vardı. Kağıdın üzerinde “Başın ağrıdığında yak,” yazıyordu. Ayrıca iki zarf daha vardı. Birinde pazar günü için kendi adına kesilmiş bir İstanbul uçak bileti, diğerinde ise anlamadığı bir dilde yazılmış uzun bir metin duruyordu.
İçinden bir ses bunun Emy’nin işi olduğunu söylüyordu. Bilgisayarını açıp ondan gelen bir mail olup olmadığını kontrol etti, ama hiçbir şey yoktu.
Artık tamamen kontrolü kaybediyor gibiydi. Geceyi düşünceler içinde geçirdi, sabahı sabah etti. Erken saatte psikoloğunun ofisine gitti. Bekleme salonunda sessizce otururken uzun boylu, sert duruşlu, siyah takım elbiseli koreli bir kadın karşısına oturdu. Ellerini zarifçe birbirinin üzerine koymuştu. Koyu kırmızı ojelerinin arasında işaret parmağında parlayan garip bir yeşil oje vardı.
Kadın öne eğilip, “Bir sorun mu var acaba?” diye sordu.
Christine mahcup bir şekilde, “Hayır, sadece ojenizin rengini merak ettim,” dedi.
Kadın bakışlarını devirdi. Tam o sırada bir kapı açıldı:
“Ms. Asia, içeri gelin lütfen.”
Kadın kalkarken Christine’e tekrar gözlerini devirdi. Christine sinirlense de sessiz kaldı. Birkaç dakika sonra sıra ona geldi.
Odaya girip oturdu, tüm yaşadıklarını tek tek anlattı. Psikoloğu sakin bir şekilde,
“Türkiye’den kötü bir şekilde döndün. Orada kapanmamış bir defterin olduğunu düşünüyorsun. Yaşadıklarını da buna bağlıyorsun,” dedi.
Christine içten içe eskiden buna inanmıştı ama artık emin değildi. İnsanların onu anlayamayacağının farkındaydı. İşlerin tekrar karışmaması için,
“Evet, haklısınız. Bu meseleyi artık kapatmak istiyorum. Birkaç günlüğüne Türkiye’ye döneceğim ve her şeyi halledeceğim,” dedi.
Psikoloğu gülümsedi.
“Bir ay önce böyle bir şey söyleseydin seni ikna etmeye çalışırdım. Ama artık hayatında ilerleyebilmen için bir adım geri gidip sorunları çözme vakti gelmiş gibi duruyor.”
Christine, klinikten ayrılırken uzun zaman sonra ilk kez içi ferahlamıştı. Eve gidip bavul hazırladı. İstanbul’da yaşadıklarını an an not etmiş, bir kitap haline getirmişti. Şimdiye kadar olanları da yazarak gözden kaçan bir şey kalmamasını istedi. Gece geç saatlere kadar yazdı ve uyudu.
Sabah kalkıp duş aldı, havalimanına geçti. Uçağa binince gözlerini kapattı ve uykuya daldı.
Rüyasında yine mezarlıktaydı. Bu defa bir farkla: karşısında klinikte gördüğü kadın vardı.
Christine ona doğru yürüyüp,
“Ne oluyor burada?” diye sordu.
Kadın, kliniktekinin aksine kibarca gülümseyerek sağ elini uzattı.
“Bana sorduğun ojeden sende de var. Benim işaret parmağımda, senin başparmağında,” dedi.
Christine eline bakarak, “Bu bir rüya. Sen gerçek değilsin,” diye fısıldadı.
Kadın — Asia — sakince,
“Sakin ol, sakın bayılma. Bayılırsan uyanırsın,” dedi.
Christine şaşkındı. “Nasıl yani… sende de mi?”
Asia mezarı işaret ederek,
“Bak, Asia Ito. Sen kimsin?” dedi.
“Christine Reyes.”
Asia devam etti:
“Manolya İdil Öztürk, Emy… Onları tanıyor musun?”
“Evet… ama Emy’nin adı neden orada? Onun ne işi var mezarda?”
“Christine, sakin ol,” dedi Asia.
Christine’in sesi titriyordu.
“Demek bu yüzden Türkiye’ye gidiyorum… Emy… O iyi mi?”
Asia, “Tamam. Bana numaranı ya da mailini ver. Christine, bana bak. Christine!” diye onu sakinleştirmeye çalıştı. Ama Christine paniklemişti.
Asia son bir kez,
“Türkiye’deki Sümer çevirmenine gidin. Sizi bulacağım, tamam mı?” dedi.
Christine irkilerek uyandı. Önünde dört saatlik yol vardı. Notlarını toparladı, rüyadaki isimleri yazdı. Uçak İstanbul’a indiğinde nereye gideceğini biliyordu.
Emy’nin kapısında derin bir nefes aldı, zile bastı.
“Tanrım Emy, iyi misin?” dedi Christine ve ona sarıldı.
8. Sanguis Ordo (Kan Tarikatı)
BÖLÜM 8
UYANIŞ
Kim olduklarından dahi haberleri olmayan Chriss, Emy ve Asia herşeyden habersiz huzurla uykularına daldıklarında onların bir araya gelmeleriyle uyanan bir dünyanın ne denli tehlikeli olduklarını bilmiyorlardı.
Ancak bir mahzenin duvarında asılı olan
Yarım hilal ve ortasındaki binlece yıllık kılıçtan tekrar akan kan yerdeki Dünya haritasının sadece bir noktasına damlıyor duvardaki damla şeklindeki taşlar kırmızı rengine dönüyordu.
Mahzenin kapısındaki korumalar korku ile Norveç şehrinin onlarca metre altındaki tünelden çıkıp üç katlı bir eve girdiler. Telaşla kapıyı çaldılar. Kapıyı açan kadın ‘’size uyanış başlamadığı sürece yerinizi terk etmeyin emri verildi.’’ dedi. Sesi havayı bir an dondurmuş ve muhafızların nefesini kesmişti. Muhafızlardan biri titreyerek ‘’başladı efendim uyanış başladı’’dedi.
Kadın iki adama da bakıp ‘’emeklerinizi için minnettarız’’ dedi ve belindeki silahı çıkarıp adamlara birer el ateş edip öldürdü.
Sakin adımlarla cesetleri orada bırakıp bir üst kata çıktı ve bir ofisin kapısın çalıp içeri girdi. ‘’efendim uyanış başladı’’ dedi.
Masanın arkasında oturan yaşlı adam gözlüğünü çıkarıp ‘’yeni koruyucular kim öğrenin ben akşam için ayin hazırlığı yapacağım ve sevgili eşimde bana yardım edecek öyle değil mi?’’ dedi. Başını çevirip ayakta titreyerek ona bakan kadına dönerek.
Kadın ‘’evet, evet efendim’’
Kadın başıyla onaylayıp odadan ayrıldı.
Adam ‘’şimdi git duş al ve dinlen gece çok uzun ve yorucu olacak’’
Kadın ‘’peki, peki efendim’’
Birkaç saat sonra birçok yabancı yüz ve beyaz elbise giymiş kadın mahzende bekliyordu. Yaşlı adam yavaş adımlarla yanlarına gelerek. Sırtınıı işarete döndü ‘’şuan üç damla taşında kırmızıya döndüğünü görüyoruz buda demektirki uyanış gerçekleşti ve tarikatin her üyesi ölümsüzlüğe sadece bir adım uzakta’’
Birkaç saniye sessizlikten sonra ‘’şuana kadar ki gizliğimizi ve güvenliğimizi sevgili karım OLİVİA sayesinde sağlaldık ancak artık saklanmanın değil gücümüzü göstermenin zamanı geldi.’’
Olivia yavaş adımlarla yaşlı adamın yanına yaklaştı. Sonunun geldiğine üzülmek yerine içinde ve gözlerinde derin bir huzur ve mutluluk vardı. Yaşlı adam belinden eski bir hançer çıkardı ve Olivia ile işaretteki kılıcın yanına geçtiler. Olivia dizleri üzerine çöktü Olivia: ‘’bu hem tarikat hemde koruyucular için bir uyanış olacak ve siz yenilgiye uğrayan taraf olacaksınız’’
Yaşlı adam gür bir kahkaha atıp ‘’ah sevgili Olivia’m her zaman fazla iyimser oldun ve bunun bedelini birkaç damla kan yerine canınla ödeyecesin ve son bir şey söz veriyorum kızın SARA’yı kendi ellerimle öldüreceğim’’
Olivia ilk defa gözlerinde bir endişe belirdiğinde boğazında keskin bir acı ile yere yığıldı.
Ondan akan tüm kan önce yerdeki kanları ve oradanda duvardaki kırmızı lekeleri siyaha bürüdü.
Yaşkı adam onu izleyenlere dönüp ‘’artık yapılacak tek şey atalarımızın uyanmasını beklemek ve gücün bizim olmasını izlemek’’
izleyicilerden biri önce çıkarak ‘’Doktor peki ya koruyucular?’’ dedi
Doktor yardımcısı kadına dönüp ‘’ Katharine sen söyle kızın bize ne yapabilir?’’
Katharine ‘’hiç bir şey defalarca kez akıl hastahanesinde yatmış bir çocuktan bize zarar gelmez gelse bile gücün ne demek olduğunu öğrenince bize katılacaktır’’
Başka bir kadın öne çıktı ''belki haklısınızdır ancak kızınız yalnız olmayacak diğer koruyucuları görmezden gelmek ne kadar doğru''
katharine bir adım öne çıktı ''oruyucu soyları az çok belli kim olduklarını biliyorum ve hiç biri bizleri alt edecek güce sahip değil, en ufak şüpheniz varsa sizlerde araştırabilirsinizama tabi bunun için kimliğinizi açık etmeniz gerekecek sayın BAKAN'' sondaki vurgusu ortamda ağır bir sessizliik oluşturdu. bir süre sonra doktor.
‘’duydunuz, endişe edilecek bir şey yok. kafanızdaki endişelere son verin, biz sizden istediğimizde de bize destek verin ve ölümsüzlüğün keyfini çıkarın’’
Güç ve ölümsüzlüğün birçok cana bedel olacağını bilmesine rağmen bir grup insan belkide yüzlerce hatta binlerce insanın hayatanı riske atmayı göze aldı. İçlerinde hiçbir insanlık ve vicdan kırıntısı taşımadan.
Tepkiniz nedir?
Beğen
0
Beğenmedim
0
Sevdim
0
Eğlenceli
0
Sinirli
0
Üzgün
0
Vay
0