1. BÖLÜM

Başlangıç mıdır bir insanın sonunu getiren yoksa başlamaktan korkmak mı?

Nisan 15, 2026 - 13:45
Nisan 9, 2026 - 23:23
 0

1. ZORAKİ YOLCULUK

ZORAKİ YOLCULUK

BÖLÜM 1:

ZORAKİ YOLCULUK

1 MAYIS 2012 – CHRISTINE REYES

   Bahar aylarının hafif esintisi ve sokaklardaki sessizlik içinde, kafasındaki düşüncelerden kaçmaya çalışarak 8 kilometre koşmuş, ancak hâlâ belirsizliklerle mücadele ediyordu.

   Son zamanlarda yaşadığı depresyondan dolayı kitabı için bir kurgu bulamamıştı. Yayınevinden izin alıp farklı yerler geziyor, farklı hikâyeler dinliyor ve ilham arıyordu. Ancak ne yaparsa yapsın hâlâ bir bilinmezlik içindeydi.

  Evinin etrafında 3 km daha koşmuş ve eve dönmüştü. Maillerini kontrol ettiğinde, öğleden sonra için online toplantısı olduğunu gördü. Saat 14.00’te toplantı için hazır bir şekilde bekliyordu.

Mr. Mat söze başladı:
“Evet arkadaşlar, Ms. Emy ile üzerinde çalıştığımız bir proje var. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan keşfedilmemiş yazar ve şairleri, o ülkelerde küçük ortaklıklar kurarak keşfetmek ve kendi bünyemize katmak istiyoruz. Bunun için de ortaklık kurduğumuz yayınevlerinin, kendi çalışanlarımızın yönetiminde ve desteğinde olmasını planlıyoruz.”

Herkes garip bir sessizliğe büründü. Christine nedense çok gerilmişti.

Mr. Mat devam etti:
“İlk durağımız Türkiye. Son zamanlarda birçok alanda ödül kazanan sanatçıları var; araştırmalarımız sonucunda gerekli desteği alamadıkları görülüyor. İlk aşama, ortaklık kuracağımız yayınevini belirlemekti ve görüşmeler olumlu sonuçlandı. İkinci aşama ise kimlerin Türkiye’ye gideceğini belirlemek olacak.”

Emy sözü devraldı:
“İki ekip olacağız. İlk altı ay Mr. Mat ve ekibi, sonra ben ve ekibim görevi devralacağız. Tüm ayarlamalar yapıldı, lütfen maddi bir endişeniz olmasın.”

   Christine her hangi bir ekipte olmak istemiyordu, hatta Türkiye’ye gitmeyi hiç istemiyordu. Ancak işler istediği gibi olmadı.

Mr. Mat devam etti:
“Evet, ekipleri belirledik. Vize ve pasaport işlemleri şirket tarafından halledilecek. İlk ekipte olanlar: Christine Reyes, Edvin Darell, Oven Harold…”

   Okunan diğer isimleri ve neler yapmaları gerektiğini anlatan konuşmayı dinleyemedi. Beyninde sadece “altı ay” sözü dönüyordu.

Toplantı bittikten sonra Emy aradı.
“İnan bana, seni kendi ekibime almak için çok uğraştım.”

Christine:
“Türkiye’ye gitmek istemiyorum.”

Emy:
“Biliyorum, ancak senin Türkçe bilmen ve sizin ekipteki birkaç kişinin daha önceden Türkiye’de tatil yapmış olması, ikinci grubun işini kolaylaştıracak.”

   Christine uzun zamandır yaşadığı huzursuzluğun büyüdüğünü hissederek:
“Orada yaşanacak herhangi bir sorun tekrar benim için işleri zorlaştırır, biliyorsun.”

Emy:
“Merak etme, haftaya yayınevini ziyarete gidip, sen oraya gittiğinde en az sorunla karşılaşmanı sağlayacağım.”

 Emy ile yaptığı görüşmenin üzerinden iki ay geçmiş, resmî işlemler bitmişti. Kalınacak evler, hatta yapılacak geziler bile planlanmıştı.

   Christine, çocukluğunda Türkçeyi Türk bakıcısından öğrenmişti. Yıllarca onunla yaşamış, daha sonra da öğrendiği dili geliştirmişti. Ancak her yıl Türkiye ile ilgili çıkan kadın cinayeti haberleri, onun o sevgisinin önyargıya dönüşmesine yetmişti. Şimdi ise o, tüm önyargılara sebep olan ülkede 6 ay geçirecekti.


30 HAZİRAN 2012

   Bavullarını toplamış ve Türkiye’ye gitmek için son anı beklemişti. “Ne kadar geç, o kadar iyi.” diye düşünüyordu.

Bir önceki akşam Emy ile vedalaşmış ve son kez şansını denemişti.

Christine:
“Türkiye’deki bu saçma sistem nereden çıktı?”

Emy:
“Benim fikrimdi. Birkaç senedir yaratıcı fikirler bulamıyoruz. Farklı kültürler ve mekânlar dikkat çeker, biliyorsun.”

Christine:
“Bahsettiğimiz ülke Türkiye…”

   Kahve bardağını masaya bırakıp arkasına yaslandı. Haklıydı ve bunu Emy de biliyordu.

Emy:
“Farkındayım ve sana hak veriyorum. Ancak aralarında yeteneğini göstermeye ve takdir edilmeye aç çok fazla insan var. Ve bize onlar lazım.”

Christine:
“Benim gitmem doğru değil. Burada bile evden çalışıyorum, orada ofiste çalışmak zorunda kalacağım.”

Emy:
“Senin derdin şimdi anlaşıldı. Merak etme, sen ve ortağın aktif olacaksınız. İstediğin zaman, istediğin yerde çalışabilirsin. Ancak haftada üç gün ofiste olman şartıyla. Hem tüm ülkeyi gezip kitabın için yeni konular bulabilirsin, işine yarar.”

Christine:
“Tamam, ama tek çalışmayı tercih ederim. Kimseyle uğraşamam.”

Emy:
“Üzgünüm, ekip olacaksınız ve beraber ortak bir şeyler çıkaracaksınız. Ayrıca kız hem şiir yazıyor hem de bilim kurgu… İngilizce de bir şeyler yapıyor, bayağı yetenekli.”

Christine:
“İyi bari, en azından İngilizce biliyor.”

Emy sitemle:
“Christine…”

“Tamam tamam, dün babanla vedalaştım.” dedi Chriss.

“Evet, bugün de ben seni Türkiye’ye gönderdiğim için fırça yedim.”

“Hiç üzülmedim.”

  Aralarındaki konuşma değişmiş, vedalaşmadan önce son sohbetlerini etmişlerdi.

  Ertesi sabah Christine evden bavullarını toparladı ve havaalanına geçti. 11 saat sürecek uçak yolculuğu için kendisini koltuğuna bırakıp derin bir uykuya daldı.

    Uyandığında uçak inişe geçmek üzereydi. Tüm yol boyunca uyumanın verdiği rahatlıkla toparlanıp uçağın inmesini bekledi. Uçak Sabiha Gökçen Havalimanı’na iniyordu. Burası Anadolu Yakası’nda bir havaalanıydı.

Yayınevi Maltepe’de, denize 5 dakika yürüme mesafesindeydi. Kalacakları ev önceden ayarlanmıştı. Christine herkesin aksine tek başına kalacaktı, o yüzden küçük bir ev kiralanmıştı. Daha önceden ayarlanmış bir rehber ile evine geçti.

2. BAŞLANGIÇ

BAŞLANGIÇ

2. BÖLÜM

BAŞLANGIÇ

11 Temmuz 2012 – Christine Reyes

Sabah 06.00’de kalktı, hazırlıklarını yapıp takım elbisesini giydi. Saat tam 08.00’de arabasıyla yayınevinin kapısındaydı.
Güvenlikten ismini onaylatıp binaya giriş yaptı. Etrafındaki insanları anlamaya çalışıyor, kendisi hakkında yapılan gereksiz yorumları ise göz ardı ediyordu.

Parmak izi ve giriş kartı işlemlerini halledip kendisine ayrılan odaya geçti. Oda geniş ve ferahtı. Camdan dışarı baktığında bahçeyi görebiliyordu. Daha sonra odayı dikkatle inceledi. Karşılıklı iki masa konulmuş ve üzerinde isimler yazıyordu. Kendi isminin yazılı olduğu masayı düzenlemeye başlayıp düşüncelerinden uzaklaşmaya çalıştı.

Ancak kısa bir süre sonra odanın kapısı birden açıldı. İçeri, orta boylarda, yataktan kalkıp gelmiş gibi görünen bir kadın girdi ve:
“Ne oluyor burada!” diye bağırdı.


11 Temmuz 2012 – Manolya İdil Öztürk

Bir haftalık yıllık iznin ardından sabah erken kalkmak ona çok zor gelmişti. İşini sevmesine rağmen çalan alarmla gözlerini zar zor aralayıp yatağından doğruldu. Saat 07.00 olduğunda hazır bir şekilde evden ayrıldı.

İşyeri evine aslında on dakika mesafedeydi ama kar olmadığı sürece yolu uzatıp sahil yolundan gitmeyi tercih ediyordu. Bisikletini alıp yola koyuldu. Deniz kenarına geldiğinde birkaç dakika durup denizi seyretti. Telefonunu çıkarıp sayısız deniz fotoğrafının arasına bir yenisini daha ekledi ve yayınevine ulaşmak için yola koyuldu.

Bahçeye geldiğinde arabaları fark etti. Daha önce hiç görmediği birkaç araç vardı. Genelde ilk kendisi geldiği için şaşkın ve biraz da tedirgindi. Bahçe kapısından içeri girdi. Güvenlik kulübesine görmeye aşina olduğu Ahmet Abi yerine iki genç güvenlik ve bankların yerinde çardaklarla karşılaştı. Şaşkınlıktan ağzı açık bir şekilde etrafa bakıyordu ki güvenliklerden biri yaklaşıp sordu:

“Afedersiniz hanımefendi, buyurun? Bir şeye mi bakmıştınız?”

Manolya kekeleyerek yanıtladı:
“E-evet… İşyerime bakmıştım.”

Güvenlik gülümseyip elini uzattı.
“Merhaba, ben Mert. Artık güvenlikten ben sorumluyum. Birkaç değişiklik oldu, içeride size detaylı bilgi verirler. İsminizi ve soyisminizi söyleyebilir misiniz? Listeden kontrol etmem gerekiyor.”

Mert cebinden bir kâğıt çıkarıp ona baktı. Manolya da şaşkınlıkla yanıtladı:
“Manolya İdil Öztürk.”

Birkaç saniye sonra Mert,
“Buyurun Manolya Hanım, iyi çalışmalar.” dedi.

Manolya başıyla onayladı, bisikletini park etti ve korkak adımlarla binaya doğru ilerledi. Binanın dışında “Engin Yayınevi” yazısının söküldüğünü gördü. Girişteki deri koltuklar gitmiş, yerlerine daha modern mobilyalar gelmişti. Hafta sonu arkadaşlarıyla konuşmuştu ama hiçbirinden böyle bir şey duymamıştı.

İlk kattaki odaların kapıları sökülmüş, yerlerine cam kapılar takılmıştı. Stajyerlerin masaları değişmiş, sayıları da artmıştı. Yeni bilgisayarlar, boyunlarında kartlıklarla dolaşan takım elbiseli yabancılar… Hatta bir kadının ona göz devirdiğini fark etti.

Tüm bu kargaşanın içinde koluna biri dokununca irkildi. Dokunan, yayınevinin kıdemlilerinden Hikmet Bey’di.
“Neler oluyor Hikmet Bey? Kim bu insanlar?” diye sordu Manolya.

Hikmet Bey de huzursuzdu:
“Engin Bey, Amerikan bir yayıneviyle ortaklık kurmuş. Hafta sonu gelip her şeyi değiştirmişler. İdareye gidip kaydını yaptır. Parmak izi saçmalığı falan da var. Yarından itibaren yeni düzenle giriş yapacakmışız.”

Manolya iç çekerek söylediklerini sindirmeye çalıştı ve ikinci kata, odasına ilerledi. Kapısında yazan “Editör ve Yazar: Manolya İdil Öztürk” yazısının sökülmüş olduğunu gördü. Sinirle kapıyı açıp içeri girdi. Masası değişmiş, odada iki masa karşılıklı konmuştu. Ve karşısında, onun tam tersi bir kişiliğe sahip bir kadın vardı. Masasındaki her şey kolilere konmuş, bilgisayar ve dolaplar gitmişti.

Sinirle bağırdı:
“Ne oluyor burada!”

Kadın ise sakin bir tavırla gülümsedi:
“Merhaba, ben Christine. Yardımcı olabilir miyim?”

Aksanı düzgün olsa da yabancı olduğu belliydi. Duruşu dik, kendinden emindi. Fakat yüzünden içinde bulunduğu durumdan mutlu olmadığı da anlaşılıyordu. Manolya, daha sakin bir sesle konuştu:
“Merhaba, ben Manolya. Bir yanlışlık olmalı, bu oda bana ait.”

Christine:
“Maalesef bir yanlışlık yok. İki yayınevinin ortak kararıyla artık odalar paylaşılıyor. İki editör aynı odayı kullanacak ve projeleri ortak yönetecekler.”

Bu haber, Manolya’yı başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi titretti.
“Bu mümkün değil!” diye çıkıştı.

Christine kaşlarını kaldırdı:
“Neden?”

“Çünkü ben hem şiir hem de kitap editörüyüm. Peki sen?”

Sesindeki küçümseme belirgindi. Christine’in sessiz kalmayacağı açıktı. Birkaç adım öne çıktı ve sert bir sesle konuştu:
“Hayır, değilim. Ancak bizden ne istenirse onu yapmak zorundayız. Eğer şiir editörü olmamamla ilgili bir problemin varsa yöneticilerle görüşebilirsin.”

Bu kez küçümseyici bakışları atan Christine’di. Arkasını dönüp masasına geçti. Manolya tam karşılık verecekken kapı açıldı, stajyer Serkan içeri girdi:
“Engin Bey, tüm editörleri 10 dakika içinde toplantı salonunda bekliyor.”

Manolya başıyla onayladı:
“Tamamdır.”

Serkan çıktıktan sonra odasını toparladı ve toplantıya geçti.

Toplantı salonunda tanıdık yüzlerin yanında birçok yabancı yüz de oradaydı. Küçük gruplar hâlinde salonda oturan herkes kapıdan girenleri inceliyor ve tekrar kendi aralarında konuşuyordu.

Manolya salona girince Emir’i gördü, yanına gitti.
“Delirmek üzereyim ya! Odamızı paylaşmak ne demek? Bu da yetmezmiş gibi bir de Türkçe bilmiyor kız!” dedi Emir öfkeyle.

Manolya gözlerini devirdi:
“Desene şanslısın. Ben ilk dakikadan kavga ettim kızla.”

Emir şaşkınlıkla,
“Ciddi misin?” diye sordu.

“Evet.” dedi Manolya, Christine’i işaret ederek. “Bak şu kız. Adı Christine ama Türkçeyi akıcı konuşuyor.”

Emir içini çekti:
“Söylesek Engin Bey’e, odaları değiştirir mi acaba? Hem sen İngilizce de biliyorsun hem de kavga etmişsiniz.”

Manolya omuzlarını silkti:
“Bana uyar ama bir neden söylemeden bunu istemek çocukluk olur.”

Grup içinde sohbet devam ederken birden sessizlik oldu. İçeri Engin Bey ve yanında sert görünümlü bir adam girdi. Adamın duruşu ciddiydi, takım elbisesi özenliydi. Hem Türkçe hem İngilizce selamladı. Adı Matt Dean’di.

“Öncelikle hepinize merhaba.” dedi Mr. Matt. “Yaşadığınız durumun farkındayım ama unutmayın ki değişim sadece sizin için değil, Amerika’dan gelen arkadaşlarınız için de zor.”

Herkes şaşkındı. Mr. Matt devam etti:
“Evet, Türkçeyi iyi biliyorum. Bu yüzden herhangi bir sorun olduğunda tarafsız davranacağım. Yarın yapılacak genel toplantıda yeni yol haritamızı açıklayacağız. Bugün Engin Bey ve ben, sizlerle tek tek görüşeceğiz. Hepinize iyi çalışmalar.”

Mr. Matt ve ekibi salondan çıkınca çalışanlar homurdanmaya başladı. Engin Bey masanın başına geçti, ceketinin içinden bir kâğıt çıkardı ve kalemiyle masaya vurdu. Uğultu kesildi.

“Bu yayınevini 20 yıl önce açtım. Hep birlikte çok şey başardık. Ama artık yaşlandım. Emeklerimin kaybolmasını istemiyorum. O yüzden değişim şart.” dedi.

Sorular geldi. Hikmet Bey,
“Peki Amerikalıların Türkiye’de çıkarı ne?” diye sordu.

Engin Bey,
“Amaç, Türkiye’deki yazar ve editörleri keşfetmek. Odanızı paylaştığınız kişiler farklı projelerle ilgileniyorlar. Sizden ortak işler yapmanızı bekliyoruz.” dedi.

Manolya endişeyle sordu:
“Ama biz aynı dili bile konuşamıyoruz. Anlaşamazsak ne olacak?”

“Dil eğitimi alacaksınız.” dedi Engin Bey. “Onlara Türkçe, size İngilizce eğitim verilecek. Anlaşamamak konusu sadece ciddi durumlarda değerlendirilecek. Lütfen kendinizi geliştirmeye odaklanın ve tüm yeteneklerinizi sergileyin.”

   Bu sözler kimsenin hoşuna gitmedi. Bir saat süren toplantı, hafta sonu düzenlenecek birleşme partisinden bahsedilerek kapandı.


Christine Reyes

   Uzun zamandır bu kadar çok insanla bir araya gelmemişti. Manolya’nın tavırlarını da hâlâ anlamamıştı. Ertesi sabah hazırlıklarını yapıp iş yerine gittiğinde asansörde Mr. Matt ile karşılaştı. Onunla odasına geçti.

“Nasıl gidiyor? Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu Mr. Matt.

“Teşekkür ederim efendim, şimdilik her şey yolunda.” dedi Christine.

Mr. Matt gülümseyip devam etti:
“Güzel. Bak, sana bir şey diyeceğim. İki ekip de birer müdür yardımcısı belirleyecek. En deneyimli olan sensin ve Türkçeyi de biliyorsun. Ben burada olmadığımda yönetimle sen ilgilenir misin?”

Christine şaşırdı:
“Teşekkür ederim ama bu benim için çok fazla. Yıllarca evden çalıştım, şimdi ofiste olmak bile bana ağır geliyor. Üstüne bir de yönetici olmak… Emin değilim.”

Mr. Matt ciddileşti:
“Christine, senin yöneticilik vasfın var. Projelerde hep sen ön plandasın. Benim bu ülkede güvenebileceğim birine ihtiyacım var. Sorumluluk bende, hata yapma lüksün var.”

Christine biraz düşünmek için zaman istedi:
“Eğer uygun görürseniz, partiye kadar düşüneyim.”

Mr. Matt başını salladı:
“Tabii. Cumartesi parti başlamadan önce cevabını bekliyorum.”

Odadan ayrıldı.

  Christine kendi odasına döndüğünde Manolya da oradaydı. Masasını düzenliyordu. İlk konuşan Christine oldu:
“Günaydın.”

“Günaydın, nasılsın?” dedi Manolya.

Ne dengesiz kız diye düşündü.

“İyiyim, sen?”

“Ben de iyiyim, alışmaya çalışıyorum. Sen alışabildin mi?”

İkisi de buzları eritmek için adım atmıştı.

“Evet, neredeyse rutine döndüm.” dedi Christine.

Manolya merakla sordu:
“Türkçeyi çok akıcı konuşuyorsun. Türk müsün?”

“Hayır. 18 yaşıma kadar Türk bir bakıcım vardı. Ondan öğrendim, sonra kendim geliştirdim.”

“Şanslısın. Türk bakıcı bulmak zordur.”

Christine gülümsedi:
“Öyle gerçekten. Peki senin İngilizce bildiğini duydum. Nereden öğrendin?”

“Çocukluğumdan beri İngilizce eğitimi aldım. Üniversitede Erasmus yaptım. İngiliz dili ve edebiyatı üzerine yüksek lisansım var.”

“Cesur bir hareket.” dedi Christine, biraz imalı bir şekilde.

Manolya aynı tonda karşılık verdi:
“Biz Türkler önce dinî ve ahlaki eğitime yöneliriz, sonra akademiğe. Sizde bunlar ön planda olmadığı için size cesur geliyor olabilir.”

Christine kahkaha attı:
“Ahlaki ve dinî eğitimin bu kadar önemli olduğu bir ülkede kadın cinayetleri bu seviyedeyse, almamayı tercih ederim.”

Gerilim artacaktı ki kapı çaldı. Emir içeri girdi:
“Manolya Hanım, Engin Bey sizi çağırıyor.” dedi.

Ve odadan ayrıldılar.

3. ÇIKMAZ

ÇIKMAZ

3. BÖLÜM

ÇIKMAZ

16 Temmuz 2012

Christine Reyes:

   Sabah uyanmakta zorlanıyor, kafasında partiye gitmemek için türlü senaryolar kuruyordu. Ancak tüm isteksizliğine rağmen yataktan kalktı, kendine yiyecek bir şeyler hazırladı. Kahvaltısını yaparken bir yandan da bilgisayarından maillerini kontrol etmeye koyuldu.

O sırada Emy görüntülü arıyordu.

Emy: “N’aber güzellik, nasıl gidiyor?”
Christine: “Gitmiyor… Akşam parti var ve ben istemememe rağmen katılmak zorundayım.”
Emy: “İstememene rağmen süreci kabullenmen büyük bir adım.”

Christine gözlerini devirdi.

Emy: “Değiştiremeyeceğimiz şeyler üzerinde düşünmenin bir yararı yok. Sen Matt’in teklifini kabul edecek misin, onu söyle bakalım.”
Christine: “Hayır, kabul etmeyeceğim.”

  Emy aslında onun bu teklifi kabul etmesini istiyordu, ancak yoğunluğun Christine’i olumsuz etkilemesinden de endişe ediyordu.

Emy: “İyi düşündün mü?”
Christine: “Evet. İnsanlarla uğraşmak istemiyorum. Bu ülkede farklı hissediyorum, biraz kendi dünyamda takılmalıyım gibi geliyor.”
Emy: “Anladım, nasıl istersen… Akşam bu durumu Matt ile konuşursun artık.”

Konuşma bitmişti.

  Birkaç saat sonra Christine, mavi mevsimlik bir elbiseyle yemek yiyecekleri mekâna geldi. İçeri girdiğinde neredeyse herkes oradaydı. Kafe, yayınevi için kapatılmış; masalar birleştirilmişti. Dans için ayrılan bir bölüm de vardı. Christine etrafı izlerken yanına gelen Manolya’ya şaşırdı.

Manolya: “Hoş geldin.”
Christine şaşırmıştı ama bozuntuya vermeden aynı şekilde karşılık verdi.
Christine: “Hoş bulduk.”

Manolya’nın elinde bir liste vardı.

Manolya: “Hadi gel, sana masada yerini göstereyim.”
Christine: “Gerçekten mi? Resmî bir yemekte değiliz ki.”

Manolya bozulmuştu.

Manolya: “Bizi bir araya getiren şey işimiz. Böylesi daha iyi.”

Christine pes etti.

Christine: “Tamam.”

 Manolya’nın yönlendirdiği yere oturdu. Karşısında, halinden memnun olmayan Jafe vardı. Christine ona gülümseyerek fısıldadı:

Christine: “Ne yapıyor bu, Tanrı aşkına?”
Jafe: (sinirli bir tebessümle) “İnan, Türkleri anlamak imkânsız.”

Sohbet ederlerken masaya Mr. Matt geldi, ardından başka bir masaya geçtiler.

Mr. Matt: “Karar verebildin mi?”

Christine, soruyu duymamış gibi davrandı.

Christine: “Türklerden de yönetici seçecektiniz, seçtiniz mi?”

Mr. Matt onun kafasının karışık olduğunu fark etti.

Mr. Matt: “Evet, hemen kabul etti. Organizasyonu da o düzenledi.”

Christine şok olmuştu.

Christine: “Manolya mı? Hayır ya… Çocuk gibi resmen! Partideyiz ve oturacağımız yerleri bile ayarlamış.”

İkisi de sesli bir şekilde güldüler.

Mr. Matt: “İşte kararını ona göre vermelisin. Yönetecek misin, yoksa bu saçma düzeni değiştirme yetkisini reddedip yönetilecek misin?”

Christine ona doğru eğildi.

Christine: “Daha önce söylendi mi bilmiyorum ama siz kötü bir insansınız.”
Mr. Matt: (ona doğru eğilerek) “Biliyorum. Emy her gün söylüyor. Ama adil bir insanım, kabul et. Seçim hakkı tanıyorum.”

Christine geri çekildi, derin bir nefes aldı.

Christine: “Bu yaptığıma pişman olacağımı bilerek kabul ediyorum. Yalnız bir şartla: Cuma günleri izinli olacağım.”
Mr. Matt: “Kabul. Hadi gidip bu kararı herkese duyuralım.”

İkisi de masaya geçti. Mr. Matt konuşmaya başladı:

Mr. Matt: “Merhabalar arkadaşlar, hepiniz hoş geldiniz. Umarım bu parti iki ekibin de birbirine kaynaşması için iyi bir adım olur. Bildiğiniz üzere ev sahibi ekip kendi arasında bir yönetici belirlemişti: Manolya Hanım. Şimdi de bizim yöneticimizi açıklama vakti… Ms. Christine, ben olmadığım dönemlerde ekibe öncülük edecek.”

  Alkışlar arasında Christine şimdiden pişmanlık hissetmişti. Gecenin geri kalanında düşünmemeye çalışarak eğlenceye dalmaya çalıştı.


Manolya İdil Öztürk: 18 Temmuz 2012

  Alarm sesiyle uyanmakta zorlanıyordu. Alkolü sık kullanmadığı için sersem gibiydi. Ancak uzun zaman sonra ilk kez bu kadar çok eğlenmişti.

   Yayınevinin binasına girdiği andan itibaren enerjisi yavaş yavaş yerine geliyordu. Odasına girdiğinde Christine her zamanki yerindeydi.

Manolya: “Günaydın, n’aber?”

Christine, bilgisayarından başını kaldırmadan cevap verdi.

Christine: “Günaydın. İyidir, senden?”
Manolya: “İyi, benden de. Erken başlamışsın çalışmaya.”
Christine: “Evet, malum artık iş yükümüz daha fazla. Yeni bir kitap yazmam gerekiyor, o yüzden yoğunum.”

Manolya: “Gerçekten öyle. Ortak çalışma için ne düşündün, nasıl bir şey yapalım?”
Christine: “Bence ortak bir konuda bir kitap yazalım ve birleştirelim. Benim tarzımla seninki arasında bir uyum sağlayabiliriz.”
Manolya: “Haklısın. O hâlde hafta sonuna kadar neler çıkarabiliriz, bir bakalım. Ne dersin?”
Christine: “Bu hafta burada olamayacağım maalesef. Üç günlüğüne bir seyahate çıkıyorum. Döndükten sonra ayarlarız mutlaka.”

  Manolya şaşkın bir şekilde Christine’e bakıyordu. Daha doğru düzgün işe başlamamıştı bile, şimdi de seyahate çıkacaktı. Ama başıyla onayladı ve kendi bilgisayarına döndü.

  Mr. Matt, Christine’e bir mail göndermişti. Bu ay Amerika’ya seyahat edeceği için, gitmeden önce Christine’in kampa gitmesini rica etmişti. Christine de internette yaptığı hızlı bir araştırmayla Ağva Kilimli Koyu kamp alanına gitmeye karar verdi. Aynı zamanda kamp malzemeleri alabileceği bir yer bakınıyordu.  

  Manolya ise tüm Türk ekibe toplantı odasında hazır olmaları için mail göndermişti. Şu an yürütülen projeleri inceliyordu. Toplantı başladığında herkes oradaydı.

Manolya: “Evet arkadaşlar, önümüzdeki ayın dergisi ne durumda?”
Ceren (dergi editörü): “Eylül sayısını sonbahar klişelerinden ziyade yazın son sıcak günlerini yansıtacak şekilde hazırlıyoruz. Birkaç eksik dışında her şey tamam.”

  Ceren sustuğunda odada buz gibi bir hava vardı. Uzun zamandır aynı ortamda çalışan insanlar gitmiş, yerine birbirini tanımayan insanlar gelmiş gibiydi.

Manolya: “Peki, blog sayfası ne durumda?”
Murat Bey: “Blog sayfası Türkiye için yeni yeni gelişen bir sistem. Henüz bir şey söylemek için erken.”

Manolya: “Ceren ve Murat, toplantıdan sonra birlikte üzerinden geçelim. Ek olarak neler yapabiliriz, beraber bakalım.”

Odadaki sessizlik hâlâ devam ediyordu.

Manolya: “Facebook şu an hem reklam açısından hem de gündeme hâkim olmamız için en büyük fırsat. Ama anlayamadığım şey, neden hâlâ yeterli PR’ı yapamıyoruz?”

Gökmen Bey öne doğru eğildi.

Gökmen: “Biz bu konuları her hafta toplantılarda konuşuyoruz. Anlamadığım şey, sizin bu konuyla hangi yetkiyle ilgilendiğiniz.”
Manolya: (aynı şekilde eğilerek) “Eğer bir eksik varsa bunu beraber tamamlamak adına soruyorum. Malum, biz bir ekibiz.”
Gökmen: “Peki diyelim ki bir hacker sayfamızı hackledi. Bana nasıl yardımcı olacaksınız?”
Manolya: “Ben bilişimci değilim ama—”
Gökmen: “Peki yazılarımız çalındığında ne yapmamız lazım?”
Manolya: “Bakın, benim yardımdan kastım bu değil.”
Gökmen: “Eğer editörlük açısından yardımdan bahsediyorsanız, ben 15 yıldır bu işi yapıyorum. Aynı zamanda bilişim uzmanıyım. Sizin bana yardımcı olabileceğiniz bir durum yok. Açılacak ortak Facebook sayfası ile ilgili sorularınız olduğunda tekrar konuşalım.”

  Gökmen Bey odadan çıktı. Onun ardından herkes de sessizce ayrıldı. Sadece Emir karşısında durmuş, sinirli bir şekilde ona bakıyordu.

Birkaç dakikalık sessizliğin ardından:

Emir: “Ne yapmaya çalışıyorsun? İnsanların gözünde nasıl bir konumdasın şu an farkında mısın?”
Manolya: “Amacım üstünlük sağlamak değil, Emir. Ama söyle bana, işleri sıkı tutmazsak nasıl işimize sahip çıkacağız?”
Emir: “Bu şekilde kimseye yardımcı olmuyorsun. Haklı bile olsan insanları yönetmek senin işin değil.” dedi.

Ve odadan çıktı.

Manolya, başta böyle düşünmese bile Ufuk’un yazdıkları kafasını karıştırmıştı. Sandalyeye yaslandı, bilgisayarındaki maile tekrar baktı:


Ufuk Kaya

Sevgili Manolya; 

   Anlattıkların her ne kadar masum bir iş birliği gibi dursa da ne yazık ki ben öyle düşünmüyorum. Çünkü buna benzer bir durumu 1 sene önce Azerbaycan’da yaşadık. İlk başlarda ortaklıklar ve süreç mükemmel ilerlerken daha sonra bir bir arkadaşlarımız işlerinden çıkarıldı ve tüm şirket Amerikan şirkete devredildi. Sana tavsiyem kendine yeni bir iş bul. Eğer bir savaş vereceksen de her şeye hazırlıklı ol.

Kendine iyi bak. Eğer bir gün yolunu kaybedersen her zaman destek olmaya hazırım.

UFUK KAYA…


  Şimdi her şey daha da karışık bir hâl almıştı. Ama bazen birilerini korumak için kendini feda etmek gerektiğini düşünüyordu. Nasıl sonuçlanacağını merak ederek…

4. KAMP

KAMP

4. Bölüm

KAMP

22.07.2012 – Christine Reyes

Yeni bir başlangıç yaptığı ülkedeki ilk kampı için çok heyecanlıydı. Normalde ilk kez gittiği yerlerde hep bir durgunluk hissederdi dünyanın neredeyse her yerini gezmişti ama bu seferki heyecanı bambaşkaydı.

Kamp malzemelerini ve yiyeceklerini arabasına yükleyip yola çıktı. Bir buçuk saatlik trafik ve ardından bir saatlik orman yolculuğundan sonra Ağva’ya girmişti. Güneş batmadan yerleşip bir de denize girmek istiyordu.

Arabayı kamp alanında denize en yakın yere bıraktı. Çantalarını ağaçlık, biraz daha taşlık bir alana taşıdı; karavanlardan ve kalabalık çadırlardan uzaktı. Hızlıca çadırını kurdu, eşyalarını yerleştirdi. Mayosunu giyip alacakaranlıkta denize daldı. Su, beklediğinden daha sıcaktı. Birkaç kulaç attıktan sonra kayalıklara doğru yüzmeye başladı. Dalmak onun için daha keyifliydi.

   Kayalıklara ulaştığında biraz ileride tünel gibi bir boşluk fark etti. Üst kısımlarda nefes alabileceği hava boşlukları vardı. Ancak yorgun olduğu için riske girmedi, geri döndü.  

   Hızlı bir duş alıp çadırına geçti. Ateş yakarak yemeklerini hazırladı. Belki bir şeyler yazarım diye defterini çıkardı; sabah kalktığından itibaren yaşadıklarını yazdı. Son olarak yüzdüğü sırada gördüğü tüneli de not etti. Ateşi söndürüp uykuya daldı.

 Ertesi sabah saat 06.00’da uyandı. Küçük bir ateş yakıp kahve için su kaynattı, birkaç sosis kızartıp kahvaltı yaptı. Ardından yeniden denize girmek için hazırlandı. Önceki akşam hafif karanlıkta yüzdüğü için mesafeyi tam görememişti; şimdi sahilden daha net görüyordu. Bu kadar kısa sürede bu mesafeyi yüzmesine kendi de şaşırmıştı.

Suya dalıp çıktıkça kıyıyla arasındaki mesafenin hızla açıldığını hayretle izledi. En sonunda tekrar daldı ve o kuytu tüneli aramaya başladı. Tam üzerinde karavanlar vardı, yan tarafta ise yürüyüş yolundan denize giren insanlar görünüyordu. Ne kadar derine dalsa da br önceki gün gördüğü tüneli bulamadı. Sonunda pes edip çadırına döndü.

Kısa bir duş alıp defterine yaşadıklarını yazdı. Ardından koşu ayakkabılarını giyip ormana doğru koşmaya başladı. İstanbul, diğer şehirlerden farklıydı: Ormanlarında yırtıcı hayvan yoktu, denizi çok güzeldi. Bir saatlik koşunun ardından, bir sonraki kampını tamamen ormanın içinde yapmaya karar verdi.

Dönüşte karavanların arasından geçti. İnsanların birbirleriyle bu kadar yakın ilişkiler kurabilmesine şaşırıyordu. Diğer ülkelerde insanlar daha mesafeli ve soğukkanlıydı. Çadırına vardığında telefonu çaldı; arayan Mr. Matt’ti.

Mr. Matt: “N’aber Chriss?”
Christine: “İyiyim, teşekkürler. Kamptayım, dinleniyorum. Sizden?”
Mr. Matt: “Gayet iyi. Yolculuk için hazırlık yapıyorum. İstanbul kamp için güzel mi?”
Christine: “Çok güzel. Açıkçası bence ekip olarak bir aktivite yapabiliriz burada.”
Mr. Matt: “Olabilir, kış gelmeden güzel olur. Bak sana ne diyeceğim…”
Christine: “Dinliyorum.”
Mr. Matt: “İşle ilgili bazı sorunlar çıktı. Ben gittiğimde Amerika’da kalmak zorunda olacağım. O yüzden Emy ile yer değiştireceğiz. O gelene kadar işleri sen yönetebilir misin?”
Christine: “Umarım çok ciddi bir sorun yoktur?”
Mr. Matt: “Açıkçasi büyük patron işleri daha hızlı yürütmek istiyor bir orta yol bulmaya gidiyorum.”
Christin: “Anlıyorum, Merak etmeyin, Emy gelene kadar elimden geleni yaparım. İsterseniz kamptan hemen dönebilirim.”
Mr. Matt: “Hayır, gerek yok. Zaten sen işbaşı yaptığında Amerika’ya geçeceğim. Teşekkür ederim destek olduğun için.”
Christine: “Her zaman. İyi günler dilerim.”
Mr. Matt: “İyi günler.”

Emy’nin geleceği haberi onu rahatlatmıştı. Koşu, yazma ve telefon görüşmesinden sonra akşam olmuştu. Hava alacakaranlıktı. Mayosunu giyip yeniden kayalıklardaki o boşluğa doğru yüzmeye başladı. Uzun dalışlar yapıyor, heyecanı giderek artıyordu. Kayalıklara vardığında derin bir nefes aldı ve daldı: Tünel karşısındaydı.

Gözlerine inanamadı. Ani bir kararla içeri süzüldü. Başta bir akıntı ya da çekim bekledi ama su normaldi. Biraz daha ilerledikçe derinlik azaldı, ayakları yere değmeğe başladı. Başını sudan çıkardığında karşısında gün ışığı görünüyordu.

Temkinli adımlarla ilerledi. Bir oyuktan girip diğerinden çıkacağını düşünmeye başlamıştı. Fakat karşısına çıkan şey bambaşkaydı: Etrafı bakır renginde tahta ile çevrili, cam mı demir mi anlayamadığı sürgülü bir kapı.

Şaşkınlıkla suya dalıp kapının altını inceledi. Yeniydi, sanki dün yapılmıştı. Tekrar yüzeye çıkıp kapıyı sağa sola kaydırmaya çalıştı. Son bir hamleyle kapıyı sağa doğru itti; kapı açıldı. Hem korku hem heyecanla çığlık attı.

İçerisi tamamen su altındaydı. Sadece karşıda beliren gün ışığı suyun içini aydınlatıyordu. Bir süre bekledi. Kapının kapanmayacağından emin oluduğu anda tekrar suyun içine daldı. Mantığı tamamen devre dışıydı.

O an içi ürperdi, pişmanlık ve merak arasında olduğu yerde dondu. Çünkü içeride çok sayıda mezar vardı. Lanetlere inanmasa da bu tür şeylerden hep uzak durmuştu. Ama merakı ağır basıyordu. Yavaşça derin nefesler alarak ilerledi, mezar taşlarını okumaya başladı.

Bir mezar Mısır lahitlerindendi, üzerinde İbranice yazılar vardı. Bir başka mezarda Ermenice yazıyordu. Birinde Arapça, diğerinde İtalyanca, daha ileride Rusça yazılar…

Sonra iki farklı mezar gözüne çarptı. Biri günümüz Amerikan mezarlarına benziyordu; toprak altına gömülmüş, üzerinde İngilizce bir yazı vardı:

“Those who take other people’s lives for money, not being satisfied with what God has given them, will pay the price of that money when they die.”
(“Tanrı’nın verdikleriyle yetinmeyip, para için başkalarının canını alanlar; o paranın bedelini öldüklerinde öderler.”)

Christine yazıyı okurken nefesi daraldı. Denize daldığı andan itibaren ilk defa nefessiz kalmıştı. Diğer mezarı da merak etti; kendisini zorla ona itti. Bu kez karşısında Türkiye’deki mezarlara benzeyen bir mezar vardı: Üzeri toprakla kaplıydı, üstünde çiçekler açmıştı. Çiçeklerin ortasında ise dokuz beyaz gül vardı.

Kanı dondu. Topraklar sudan dağılmıyor, çiçekler çürümüyor, sanki canlıymış gibi duruyordu. Nefes alışları ciğerlerini sıkmaya, gözleri kararmaya başlamıştı. Mezarda yazan isimleri okudu:

“Christine Reyes – Manolya İdil Öztürk”

Okuduğu son kelimeyle birlikte bilinci kapanıyordu. Neler oluyordu, yoksa bir rüya mı görüyordu. Aniden çırpınmaya ve su ile boğuşmaya başladı ancak yüzüne vuran bir dalga ile sanki su, onu kendisine ait olmayan bir cisim gibi yüzeye fırlattı…

5. KAYIP

KAYIP

5. BÖLÜM:

 KAYIP

EMY
Chriss kampa gitmişti; ancak tam üç gündür ondan haber alınamıyordu.

Matt, “endişelenecek bir şey yok” dese de Emy hâlâ rahat değildi. Tekrar Matt’i aradı. “Bana yalan söyleme artık — Chriss nerede?”
Matt, pes etmiş bir halde: “Arıyorum ama ulaşamıyorum, hiçbir yerde yok. Ofise gidiyorum, belki bir ipucu bulurum.”
Emy’nin annesi de yanına gelmişti.

 Emy: “İlk uçakla geliyorum oraya,” dediğinde annesi “Oraya gittiğinde sana her dakika ulaşabileceğime söz ver” dedi.

Emy ‘’merak etme’’

Annesi: ‘’onu buluur bulmaz buraya getir psikoloğu ile konuşup tekrar tedaviye başlayacak’’

 Emy: “Yapma anne, bir şey olduğu yok kampta kafasını dinliyor sadece” dedi.

Annesi ‘’onu da senide uyardım Emy tedavisi yeni bitmesine rağmen Türkiye’ye göndermek mantıklı değildi en küçük krizde tekrar en başa dönecek’’

Emy ‘’ tamam anne bulunca durumuna bakacağım ve gerekirse onu geri getireceğim’’ Annesine söylemek istemesede oda tekrar hastalanmasından endişe ediyordu. Bu endişe ile havaalanına yol aldı.

MR. MATT

Mr Matt telaşla Manolya’nın odasına girdi ve Christine’in bilgisayarını açtı. “Chriss sana nereye gideceğini söyledi mi?”
Manolya: “Hayır, söylemedi.”
Matt, bilgisayarın geçmişine bakınca son aramalarında “AĞVA KİLİMLİ KOYU KAMP ALANI” ilanını gördü. “Buldum, ben çıkıyorum — haber gelirse beni ararsın.”
Manolya: “Efendim, bu saatte trafik olur; müsaade edin, ben de geleyim, daha hızlı gideriz.”
Matt kabul etti ve gerçekten bir saate kamp alanına ulaştılar. Otoparka geldiklerinde Matt sinirle: “Orada— araba orada!” diye bağırdı.

Beraber koşarak arabaya gittiler ama araç içi boştı.

Matt: “Telefonunu çaldır, ben etrafa sorayım.” Manolya telefonunu çaldırdı, ancak sessizlik vardı. Matt birkaç gencin yanına gidip fotoğrafı gösterdi; kimse tanımıyordu. Biraz daha tenhaya ilerlediklerinde çadırlardan birinden ses geldi. Matt çadırı açtığında Chriss, mayo ile içinde baygın yatıyordu — buz gibiydi ve nabzı çok düşüktü.
Matt: “Chriss! Chriss! İyi misin? Lanet olsun!” dedi, kucağına alıp koşarak araca yöneldi.

Arkalarından Matt’in adamları da gelip hızla araca bindiler. Matt ceketini Chriss’in üstüne örterek ısıtmaya çalışırken, telefonu çaldı. Manolya hem aracı sürüyor hem de telefonla konuşuyordu. “Efendim, Matt Bey’in telefonu — ben Manolya.”

Karşıdaki ses: “Ben Emy. Chriss’i buldunuz mu?”
Manolya: “Evet, bulduk. Hastaneye gidiyoruz.”
Emy: “Neden? Tanrım, ne oldu söyleyin hemen!”
Matt: “Nabzı çok düşük ve teni buz gibi soğuk.”
Emy: “Uçağım yarım saate kalkıyor. Matt, lütfen ona bir şey olmasına izin verme, o benim kardeşim.”
Matt: “Merak etme, izin vermem.”
Emy telefonu kapattı. Onlar da hastaneye ulaşmıştı. Acil doktoru hızla müdahale odasına aldı ve beklemeye koyuldular.

Matt koridorda volta atarken adamları geldi. Uzun boylu, esmer olanı: “Efendim, Christine hanımın eşyaları ve arabası evine gönderildi,” dedi ve elindeki poşetleri Matt’a uzattı. “Bir de bunlar gerekir diye düşündüm.” Matt poşetlere baktığında pijama ve günlük kadın kıyafetleri vardı. Derin bir nefes verip: “Teşekkür ederim” dedi.

Sonra Manolya’ya dönüp: “ Manolya Hanım’ı da evine bırakıp evinize gidin,” dedi. Ancak ikisi de kabul etmedi yarım saat sonra doktor yanlarına gelerek:

 “Bozuk sosis yemiş ve zehirlenmiş; denizde uzun süre kaldığı için vücudu susuz kalmış. On dakika daha geç gelse başka şeyler konuşuyor olurduk ama şu an her şey yolunda. Yarın sabah kendine geldiğinde taburcu edebiliriz,” dedi.


Matt: “Özel hastaneye gitmemize gerek var mı? Daha iyi koşullar olsa—”
Doktor sözünü kesti: “İsterseniz gidebilirsiniz tabi, ama onların bizden farklı yapacağı bir şey yok. Çok hırpalanmış zaten; dinlensin, toparlar.”
Matt teşekkür ederek doktoru gönderdi.

Sabaha kadar Manolyada oda diken üstündeydi. Ve o gün oğğarken uyjuya daldı.

MANOLYAA

Üç gün tam üç gğndür herkes ona ulaşmaya çalışıyordu. Ve neredeyse ölecekken bulmuşlardı. Manolya uzun zaman sınra tekrar ölüm ile yüzyze gelmişti. Ve şuanda o endişenin yüküyle onun odasında sandalyede ona refakatçilik ediyordu. Chriss yavaş yavaş kendine geliyordu. Kendini toparlayıp: “Neredeyim ben?” dedi.

Manolya ayağa fırlayıp koridora koştu ancak Matt yeni uyuduğu için uyandırmadan içeri girdi. “Hastahanedesin Chriss; bizi çok korkuttun. İyi misin?”
Chriss: “Ben en son mezarlıktaydım. Senin adın mezar taşında yazıyordu.”
Manolya duyduklarına buz kesmişti. “Ne ne mezarlığı?” dedi neyden bahsettiğini billsede gerçekleştiğini kabul etmek istemiyordu.

Chriss ‘’Ben yüzmeye başladım sonra birkapı buldum içerisi su doluydu ve birçok kültüre ait mezarlar vardı suyun altında ve birince senin ile benim adım yazıyordu. Üzreinde de çiçekler ve vee..’’

Manolya ‘’dokuz beyaz gül vardı’’ dedi.

Chriss ‘’evet, evet ama sen nasıl biliyorsun?

Manolya ‘’ ben anlamıyorum neden tekrar başlıyor?’’

Chriss: “Neler oluyor Manolya? Anlamıyorum, ne tekrar başlıyor?”
Manolya artık onu duymuyordu. Kapı açılma sesiyle kendine geldi.

Matt içeri girdi: “Chriss, iyi misin? Bir şeyin yok değil mi?”

Chriss önce Mr Matt’a sonra Manolya’ya baktı.
Chriss: “Ben bilmiyorum Manolya anlatacak neyim olduğunu’’

Manolya bir anda gerçekliğe dönmüştü

‘’ iyi Mr Matt Chriss çok iyi sorun yok’’

Chriss ‘’ yok mu mezarlığa gittiğimi söyledim,  Orada bir mezarda adımız yazıyor dedim sende tekrar başlıyor dedin sence bir şey yok mu?”
Matt: “Ne mezarlığı Christine biz seni çadırda bulduk— sosisten zehirlenmişsin, susuz kalmışsın. Tanrım, hipotermi geçirmek üzereydin. Eğer yetişmeseydik ölecektin ”
Chriss: “Hayır hayır, bak, Manolya da biliyor—”
Matt: “Evet, seni onun sayesinde hastaneye yetiştirdim; o her şeyi biliyor.”
Manolya yüzünde okunamaz bir ifadeyle ayağa kalktı

“Bence Christine bilinç kaybı esnasında rüya gördü ve şimdi kafası çok karışık,” dedi.


Matt: “Haklısınız Manolya Hanım. Ben de biraz gerginim, kusura bakma Chriss. Hadi, biraz daha dinlen; az sonra taburcu olacaksın zaten.”
Chriss tam cevap verecekken Manolya: “Efendim, izniniz olursa eve gidebilir miyim?” diye sordu.
Matt: “Tabi. Şoförüm bıraksın sizi; her şey için teşekkürler, bu iyiliğinizi unutmayacağız.”
Chriss: “Hayır, hayır bekle.”
Manolya: “Sen iyileş, zihnini topla; sonra tekrar konuşuruz,” dedi ve odadan çıktı.

Birkaç saat sonra Chriss taburcu olmuş ve eve gelmişti. Kafası çok karışmıştı, herşey gerçek olamayacak kadar doğaüstü. Gerçek olacak kadarda görünür ve hissedilirdi.

Duşun altında zihnini toparlamaya çalışmış ama saç kurutma makinesinin sesi bile düşüncelerini bastıramıyordu. Kapısı çaldığında karşısında Emy duruyordu.
Emy: “Chriss, iyi misin?”
Chriss: “İyiyim, iyiyim ama neden buradasın?”
Salona geçtiklerinde Emy:

‘’ sana üç gündür ulaşamadık sonrada Matt neredeyse öleceğini söyledi, sence neden buradayım ‘’

Emy ona sanki onu dövecek gibi bakıyordu. Ondan biraz uzaklaşıp sakinleşti ve tekrar konuşmaya devam etti.

‘’ Matt ile konuştum — kafan karışmış biraz, şimdi iyi misin?’’ dedi.

Chriss: “Hayır, karışmadı. Ne gördüğümü biliyorum” diye karşılık verdi.

Emy ‘’onunla da konuştum oda Matt ile aynı fikirde’’

Chriss sakin bir şekilde emy’i koluklara çekip olanları anlattı ama o:
Emy: “Bak ne yapalım biliyor musun? Yarın doktorunla Skype üzerinden görüşelim—”
Chriss: “Ne doktoru Emy? Ben iyiyim’’
Emy: “Farkındayım güzelim, sadece kafan karışık”

Chriss bıkkın bir tavırla: “ Emy ben iyiyim, ne görüdğümü bilecek kadar iyiyim. Sadece Manolya ile görüşmeliyim”

Emy omuzlarını düşürüp ‘’tamam sen toparlaınca beraber konuşacağız tamam m?’’ Chriss ‘’tamam’’
Gecenin geri kalanında Emy tedirgin bir şekilde onu izledi ve annesini arayıp olanları anlattı.

Teyzesi: “Chriss’in kafası karışmış; eğer daha kötüye giderse tekrar destek almalı,” dedi.

Emy: “Umarım kötüye gitmez. Ama bu defa yardım almayı reddediyor normalde o biz söylemeden yardım alırdı.”
Teyzesi: “ doktoru ile görüşeceğim umarım tedaviyi erken bırakmamıştır’’
Emy: “umarım’’
Teyzesi: “eğer işler kötüye giderse ve yardımı istemezse benim gelip onu alacağımı söyle” dedi ve kapattı.

Ertesi sabah Chriss hazırlanmış ve Emy’nin yanına gelmişti. “Hazır mısın?” diye sordu. Emy şaşkın bir şekilde: “Neye?” diyebildi. Chriss ‘’ofise tabiki ‘’
Emy: “Daha dün ölüyordun, bugün ofise mi gideceksin?”
Chriss: “Ben iyiyim; mezarlık meselesini Manolya ile konuşmam lazım.”
Emy: “Hayır, iyi değilsin; mantıklı düşünemiyorsun.” İkisi de sinirlenmişti. Chriss: “Gidelim, onunla beraber konuşalım; her şeyi anlayacaksın.”

Emy artık gerçekten sinirleniyordu.
Emy: “Konuştum, bir şey bilmiyor; o mezarlık yok, her şey senin hayal ürünün.”

Chriss: “Hayal ürünüm mü? Delirdin de bir de olsun, bitsin!”
Emy: “Sence böyle bir şey olabilir mi?”
Chriss: “Oldu — ama oldu. Gördüm hissettim.”

Emy ‘’ gördüklerin ve hissettiklerin senin hayal ürünün hastalığın tetikledi tekrar ve tedavi olmalısın’’ emy çok sinirlenmişti.

Emy bir an annesinin ona anlattıklarını hatırladı. Annesinin de onun gibi kafasındaki hayallerden kendini nasıl ölüme sürüklediğini ve onunda aynısını yapmasına izin veremezdi.

Bir an ne yapacağını bilemeyerek onu durdurmaya çalıştı.
Emy: “Annen gibi korkaksın; sen de köşeye sıkışınca kaçıyorsun. Hata olduğunu kabul etmektense kendini küçük düşürmeyi seçiyorsun”

Ancak işe yaramamış istemeden onu kışkırtmıştı.
Chriss: “Sen de teyzen gibi fırsatı değerlendirip param ve gücüm için peşimden ayrılmıyorsun.”
ikiside sınırı aşmış birbirlerini kırıyordı.

Emy: “Para için mi? Gerçekten mi? Defol git — nereye gidiyorsan defol!”

Artık emindi Christine gerçekten iyi değildi hemen Amerikaya gidip tedavi olmalıydı.

 

CHRİSTİNE

Ona inanmaya bilirdi ama annesi gibi olduğunu söylemesi kendini kaybetmesine neden olmuştu. Ne olursa olsun o kadın annesiydi nasıl böyle söylerdi. Hızla evden çıktı ve Manolya’yı sahildeki kafelerden birine çağırdı.

  Manolya on dakika içinde oradaydı.
Chriss: “Ne biliyorsun mezarlıkla ilgili? Anlat.”
Manolya: “Ben çocukken mezarlığa gittim ve iki gün kayboldum; kimse bana inanmadı.” Söylediklerine kendisi bile inanmadı. Ancak yapacak bir şey yoktu.
Chriss: “Neden Matt ve Emy’e anlatmadın? Bana inanmıyorlar.”
Manolya: “Çünkü bu kabul edilebilir bir durum değil; sende olmamış gibi davranmalısın.”
Chriss: “Ya başımıza bir şey gelirse?”
Manolya: “Çeneni kapalı tutarsan gelmez.”

Chriss ‘’ O mezarda adımız yazıyordu neler oluyor en azından onu öğrenmeliyiz’’

Manolya ‘’ ben o olanları unutmak için elimden gelen her şeyi yaptım bundan sonrada öyle yapacağım sende aynısını yap’’ dedi ve hızla masadan kalktı.
Chriss: “Korkak,” dedi Manlya ise arkasında bile bakmadan oradan uzaklaştı. Chriss yayın evine doğru aracıyla yol aldı.

Yayın evine geldiğind Matt’in odasına girdi. Emy oradaydı. İçeri girip sandalyeye oturdu. Emy: “Manolya aradı, olanları anlattı,” dedi. Chriss: “Korkak,” diye yineledi.
Matt: “Biz de korkuyoruz senin için Chriss,” dedi.
Emy: “Teyzem ve psikoloğun Amerika’ya dönmen gerektiğini söylüyor.”
Matt: “Ben de eve dönüp biraz dinlenmeni öneririm.”
Chriss: “Hiçbir yere gitmiyorum. Mezarklık konusunuda burada kapatıyorum” en azından onlar öyle bilmeli diye düşündü. Dikkatleri daha fazla çekmek istemiyordu.
Matt: “Maalesef o kadar basit değil, kapattıysan bile gidip biraz destek alıp tekrar dönmeni istiyorum ‘’

Chriss’’ istediğiniz gibi konuyu kapatıyorum gitmeme gerek yok’’

Emy ‘’ nasıl göründüğün hakkında hiçbir fikrin yok değil mi?’’

Chriss ‘’ ben iyiyim ve hiçbir yere gitmiyorum’’

Mr Matt ‘’O halde bana başka yol bırakmadın.” Chriss soran gözlerle bakarken Matt telefonu ile bir arama yaptı: “Manolya, odama gelir misin?” Bir dakika sonra Manolya odaya girdi.
Matt: “Manolya Hanım, ortağınız ile bir projeniz var mı?”
Manolya: “Hayır efendim, yok.”

Chriss ‘’üzerinde konuştuğunuz bir proje var’’
Manolya: “Ortada taslak bile yok efendim.”
Matt: “Size verilen süre doldu; Christine Hanım Amerika’daki yayın evine dönmenizi istiyorum.”

Christine odadaki herkesi tek tek inceledi ve Emy’ye doğru eğildi: “ kardeşim dediğin birine bunu mu layık görüyorsun gerçekten?’’

Emy sesi çatallaşmış bir şekilde ‘’ seni kaybetmemek için yapıyorum iyileştiğinde-‘’

Chriss ayağa kaltı ‘’ben iyiyim ama değilsemde artık sen beni çoktan kaybettin çünkü bana inanmak yerine ona inanmayı seçtin’’  Chriss kapıya doğru yürüdü.
Emy: “teyzem orada karşılayacak seni.”
Chriss: “Yazık, gerçekten çok yazık,” dedi ve odadan ayrılıp kendi odasına gitti. Birkaç eşyasını alıp hızla eve geçti, oradan da birkaç eşyasını daha aldı ve taksi ile bir saatte havaalanındaydı. Uçağa bindiğinde gözlerini kapattı; uyumak değil, ölmek istercesine kırgın ve yorgundu.

 

6. İNANÇ

İNANÇ

6. BÖLÜM

İNANÇ!

10.11.2012
CHRİTINE REYES
Türkiye’den döneli neredeyse 3 ay olmuş; hâlâ olanları hazmetmeye çalışıyordu. Emy’e olan öfkesi, her hatırladığında körüklenen bir alev gibiydi. Onu dinlemesine rağmen Manolya’ya inanması ve bu süreçte yalnız bırakması ne yazık ki iyileşme sürecini uzatmıştı. Psikoloğu da onu kapanmış defterleri açmaya zorlamıştı.
   İlk defa bugün işinin başına dönebilmişt. Tek fark: artık Matt ve Emy ile arkadaşlıklarını sonlandırmış ve iletişim halinde olmamalarıydı. Bilgisayarını açıp kitabının son düzenlemmesini bitiriyor ve toplantıya hazırlanıyordu. Yarın baskıya vermesi gerekiyordu. Telefonunun titremesiyle eline aldı; arayan Emy’ydi.
Christine: “Efendim.” Sesi tok ve mesafeliydi.
Emy: “Merhaba Christine, nasılsın?”
Christine donuk bir şekilde: “İyiyim efendim. Buyrun ne istemiştiniz?’’
İkisi de sessizleşti.
Emy: “Ben de iyiyim… Şey, soracaktım; bugün online toplantı olacak mı kitaplar için?”

Christine: “Evet efendim, size bilgilendirme maili atılmış olmalı.”
Emy: “Aa evet, şimdi gördüm. Aslında ben seni merak ettim; işe döndüğünü duyunca aramak istedim.”
İkisi de sessizleşti. Christine: ,’’İişe dönmemi engelleyecek bir durum yok; isterseniz psikoloğumdan rapor alabilirim.”
Emy: “Hayır hayır, öyle bir şey söylemek istemedim; ben sadece—”
Christine: “ İzninizle toplantıya hazırlanmalıyım,” dedi ve telefonu kapattı.

 

EMY
Christine gideli iyi değildi; birbirlerinden çocukluklarından itibaren ilk defa bu kadar ayrı kalıyorlardı. Toplantı bir saat sonra Online olarak yapıldı ve kimse Christine ile iş dışında bir şey konuşamadı. Christine sorulara buz gibi cevap veriyordu; kimse konunun dışına çıkamıyordu. Toplantıdan sonra Emy dayanamayıp arabasıyla sahil kenarına gitti.


  Ada vapurları etrafında yürümeye başlamıştı. Vapurlardan birinin üzerinde bir yavru kedi fark etti; kedi kendini aniden denize bıraktı. İnsanlar kediye aldırış etmiyordu; Emy bağırıp yardım etmelerini istiyordu. Kedi çırpındıkça Emy de çırpınıyordu; dayanamayarak oda suya atladı.

 Kedi suya gömüldü;  Emy derin bir nefesle kedinin arkasından daldı. Önündeki gider kapaklarından birine girdi. Emy ne olduğunu anlamadı; arkasından birinin onu hızla ileri ittiğini hissetti; ama arkasına döndüğünde kimse yoktu. Yukarı çıkmak için hamle yaptığında aşağı çekiliyordu. Ne yapacağını bilemeyip paniğe kapıldı. Kedi tekrar önüne geldi ve sakinleşti. Tekrar ileri hamle yaptı; ancak su onu daha da çekiyordu. Birkaç metre yüzdükten sonra karşılarında bir ışık gördüler.

   Kedi onu açıklığa götürüyor diye düşündü; biraz daha ilerledi. Bir demir mazgalın arkasında olduğunu görünce mazgalı kenara itip açtı ve içeri süzüldü. Birden ayağının yere bastığını hissetti, doğruldu ve derin derin nefes aldı. Suyun onu boğacağını düşünmüştü ama temiz bir hava ciğerlerini doldurdu. Şaşkınlıkla etrafa bakındı. Neler oluyordı.
   Etraf aydınlık ve toprak kokusu vardı. Kediyi bulup buradan çıkmam lazım diye düşündü. Derin bir nefes daha alıp tekrar yüzmeye başladı.  Kedi tekrar karşısına geldi ve yüzmeye başladı artık emindi kedi ona yol gösteriyordu. Birkaç kulaç sonra; ileride kedi sabit duruyor ve hareket etmiyordu. Biraz daha yaklaştığında kedinin bir mezar üzerinde durduğunu fark etti. Herşey birkaç saniye içinde olmuştu.

  Mezar Chriss’in anlattığı mezardı çiçekler 9 beyaz gül ve artık ortasında kırmızı bir gül vardı. Nefesleri sıklaşmış, göğsünde bir baskı hissediyordu. Mezar taşındaki ismi görünce daha da kötü oldu:
CHRİSTİNE REYES — ÖLÜM TARİHİ 12.12.2012
Ve notu okuyup mezarın yanına bayıldı.

Not: “Bir amaç uğruna ömürlerini feda edenler, hayatları boyunca çevrelerinden alacakları tepkiden korkarak yaşayan insanlardan mutlu ölürler…”

 

Manolya

İş ortamındaki gerginlikten sıkılmış olan Manolya, Christine’in gidişinden beri içindeki huzursuzluğu atmak için bisikletiyle deniz kenarında dolaşıyordu. Biraz daha ilerleyip taşların üzerine oturmak için bisikletten indiğinde Emy’nin arabasını gördü. Dikkatlice baktığında Emy’nin içinde uyuduğunu fark etti.

Cama tıklattığında uyanmamıştı. Hemen yanındaki yolcu koltuğunda bir kedi yavrusu vardı. Endişelendi ve cama daha sert vurdu. Bu kez Emy sıçrayarak uyandı. Manolya tekrar cama tıkladı. Emy, Manolya’yı fark edince kapıyı açarak kendini dışarı attı.

Derin derin nefesler alıyor, “Kedi… Manolya, kedi!” diye mırıldanıyordu.
Manolya, “Kedi burada, yan koltukta. İyi, sakin ol lütfen,” dedi.

Emy kafasını açık olan araba kapısından uzatıp hayretler içinde kediye baktı.
“Şaka mı bu?”

Manolya şaşkındı.
“Neler oluyor Emy? Anlamıyorum, anlatır mısın?”

Emy kısık bir sesle, “Anlatsam da inanmazsın… inanmazsın,” dedi.

Manolya’nın içinden bir düşünce geçti. Acaba o da mı mezarlığa gitti?

Emy panikle, “Christine’e ulaşmam lazım, onu uyarmalıyım!” diye arabaya uzanmaya çalıştı.

Manolya onu kolundan tutup engelledi.
“Bekle Emy, önce bana anlat ne oldu?”

Emy tedirgin gözlerle onu izliyor, güvenip güvenemeyeceğini tartıyordu.

“Emy, lütfen bana güvenebilirsin,” dedi Manolya. Sonra duraksayıp devam etti:
“Hadi, gel şu kafede oturalım. Biraz kendine gelirsin, hadi.”

Manolya, arabanın kapısını açıp yavru kediyi avucuna aldı. Anahtarı da kontaktan çıkarıp kapıları kilitledi. Emy ise onun ilerleyişini sessizce arkasından izliyordu.

Kafeye oturduklarında birer çay, kedi için de süt istediler. Manolya kediyi beslerken Emy başına gelen her şeyi tek tek anlattı. Manolya tüm olanları şaşırmadan, sakin bir şekilde dinledi. Sadece mezarda isminin yazıldığını duyunca gözleri büyümüştü. Bu defa korkan taraf Emy’di.

“Ne oluyor bilmiyorum ama iyi şeyler olmadığı kesin,” dedi Emy.

Manolya gerildi. Korku dolu gözlerle Emy’ye baktı.
“Emy… bu göründüğü gibi bir rüya olmayabilir.”

“Nasıl yani, anlayamadım?”

“Christine’in kaybolduğu günü hatırlıyorsun değil mi?”

“Evet”

“O gün Christine de mezarlığa gitti ve orada bir günden fazla kaldı. Sen birkaç saat… Ve sadece o da değil, ben de çocukken mezarlığa gitmiştim.”

Emy şaşkınlık ve öfkeyle, “bize gerçeği söylemediğin için onu hastahaneye yatırdık lanet olsun Manolya, lanet olsun sana’’

 Manolya da sinirlendi.
“Anlatsam inanır mıydınız? Dinlemediniz bile. Onu kolundan tutup Amerika’ya geri yolladınız.”

Emy omuzlarını düşürdü.
“en azından hastaneye yatırmazdık, inanmıyorum biz, biz ne yaptık’’

Manolya’’ şimdi ne yapacağımız daha önemli’’

 

‘’onu arayıp özür dileyeceğim’’

‘’o zaman kalkar geri gelir buda hepimizi tehlikeye sokar’’

‘’neye karşı, bize ne oluyor?’’

Manolya derin bir nefes verdi.

‘’bilmiyorum ama bu olanları etrafa anlatamayız sadece temkinli davranmalıyız onu biliyorum’’

‘’hayır susmayacağım Chriss olanları öğrenecek’’

Manolya işte tam da bundan korkuyordu. Olanları öğrenirlerse o hayatın dışında kalamayacaktı artık. O yüzden yalan söylemekten ve onu korkutmaktan başka çaresi yoktu.

‘’ya biz ona anlattığımızda ona birileri zarar verirse ya da bize?’’

Emy, “Şaka mı yapıyorsun Manolya? Mezarda Christine adı yazıyordu diyorum! Ya ona orada bir şey olursa nasıl yaşarım ben bununla” diye çıkıştı.

Manolya sinirle, “İşte sorun tam da bu Emy! Neyle uğraştığımızı bile bilmeden nasıl mücadele edeceğiz? Ayrıca bu kadar şeyden sonra Christine seni affetmez.”

Emy gardını indirip denizi izlemeye koyuldu. Ancak pes etmiyordu.

“Bu durumu dillendirmemek çözüm değil. Bir kaç ay arayla önce Christine, sonra ben… Bunun devamı gelirse ya da başımıza bir şey gelirse ne yapacağız?” dedi Emy.

Köşeye sıkıştığımızın farkındayım ama bunlar neyin işareti bilmiyorum,” dedi Manolya.

Emy, Manolya’ya elini uzatıp kediyi gösterdi.
“Kedi… bu işaretlerden biri. Ve bunun ne anlama geldiğini öğreneceğim. Christine’i tehlikeye atamam.”

Manolya tam cevap verecekken, Emy kediyi onun kucağından alıp yürümeye başladı. Arabasına binip eve doğru yola çıktı. Kedi yan koltukta sessiz sessiz onu izliyordu.

Eve geçtiklerinde onu bir minderin üzerine bıraktı, sokak kedileri için aldığı mamalardan birini hazırladı. Ardından hemen laptopunu açtı ve Christine’e bir mail yazdı:


Merhaba Christine,

Nasıl başlamam gerekiyor cümlelerime bilmiyorum. Kendimi nasıl affettireceğimi de… Bildiğim tek şey, ben bir aptalım. Seni en başında dinlemem lazımdı. Ancak seni kaybetme korkusundan dolayı bunu yapamadım.

Biliyorum, söylediğim ya da söyleyeceğim şeyler bana olan kırgınlığını geçirmeyecek. Ama şunu bilmen lazım:

“Ben de mezarlığa gittim. Ve mezarlardan birinin üzerinde seninle Manolya’nın ismi yazıyordu. Lütfen beni ara Christine. Konuşmalıyız, lütfen.”

Emy

 

 

 

 

 

 

 

7. GERİYE DÖNÜŞ

GERİYE DÖNÜŞ

7.BÖLÜM

Christine 12.11.2012

Christine koşmak için erkenden kalkmıştı, tüm gece uyumasına rağmen hiç uyumamış gibiydi. Üç gecedir her uyandığında sanki denizden çıkmış gibi sarsılmış hissediyordu. Psikoloğuyla görüşmüş, bunun aldığı depresyon ilacının yan etkisi olduğunu söylemişti. Ancak artık sıkılmıştı. Koşamayacak halde olmasına rağmen yolda yürümeye devam etti.

Dönüş yolunda, arkasında yürüyen bir çift dikkatini çekti. Kadın, adamdan korkmuş gibi görünüyordu ve içten içe “ Tanrım lütfen yardım et, beni öldürecek,” diye yalvarıyordu.

Christine hızla arkasına dönüp,
“İyi misiniz hanımefendi? Bu adam size bir şey mi yaptı?” diye sordu.

Kadın ve adam şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Adam sinirle,
“Ne oluyor? Ne saçmalıyorsun sen?” dedi.

Christine kararlı bir şekilde,
“Hanımefendi yardım istedi. Asıl sen ne yapıyorsun?” diye çıkıştı.

Adam sinirle gülerek,
“Deli misin sen? Hiçbir şey söylemedi. Defol git başımızdan!” diyerek Christine’i itti.

Christine öfkeyle karşılık verdi. Ortalık bir anda karıştı, kısa süre içinde etraflarını polisler sardı. Karakola götürüldüler. İfadeler alındığında adam tutuklandı.

Kadın, Christine’in karşısına geçip fısıltıyla,
“Ben o sözleri sesli söylemedim. Kocamın yanında asla söyleyemezdim… Siz beni nasıl duydunuz?” dedi.

Christine şaşkındı.
‘’Nasıl mümkün olur, siz yardım isteiniz bende yardım ettim.”

Kadın gözyaşlarıyla,
“Hayır. İçimden Tanrı’ya yalvarıyordum. Ama siz beni duydunuz… Nasıl oldu bilmiyorum ama teşekkür ederim,” dedi.

Christine’in kafası karmakarışıktı. Polis merkezinden çıkıp eve döndü. Yatağına uzandı… ve kendini tekrar mezarlıkta buldu. Bir mezarın üzerinde kendi adını gördü ve sıçrayarak uyandı.

Sabah olmuştu. Sinirle,
“Ne oluyor böyle Tanrım, delirmek üzereyim,” diyerek yataktan fırladı. Hazırlanıp ofise geçti. Bir hafta boyunca bu şekilde devam etti.

    Cuma günü, işten arabasıyla dönerken önlerindeki araç bir motosikletliye çarptı. Şok içinde bakarken bir çocuğun çığlıklarla yalvardığını duydu:
“Lütfen yardım edin, babam ölüyor!”

Christine koşarak yerde yatan motosikletlinin yanına gitti ama adamın iyi olduğunu görünce derin bir nefes aldı. Ayağa kalkıp çarpan araca yöneldi. Araç ani fren yapmıştı, sürücünün hava yastığı açılmıştı. Şoför baygındı. Arka koltukta ise bir çocuk vardı. Çevreden yardım isteyerek adamı araçtan çıkardılar, ilk müdahaleyi Christine yaptı.

Polisler geldiğinde çocuğa sorular sordular ama çocuk işaret diliyle duyma ve konuşma engelli olduğunu belirtti. Cebinden bir kart çıkardı. Durumu anlayan polisler çocuğu da alarak oradan ayrıldı.

Christine yola devam ederken psikoloğundan ertesi gün için acil randevu aldı. Eve geldiğinde kapıda bir kutu buldu. İçeri girip sıcak bir duş aldı, ardından yemeğini hazırlayıp kutuyu açtı. İçinde birkaç ağaç dalı vardı. Kağıdın üzerinde “Başın ağrıdığında yak,” yazıyordu. Ayrıca iki zarf daha vardı. Birinde pazar günü için kendi adına kesilmiş bir İstanbul uçak bileti, diğerinde ise anlamadığı bir dilde yazılmış uzun bir metin duruyordu.

İçinden bir ses bunun Emy’nin işi olduğunu söylüyordu. Bilgisayarını açıp ondan gelen bir mail olup olmadığını kontrol etti, ama hiçbir şey yoktu.

Artık tamamen kontrolü kaybediyor gibiydi. Geceyi düşünceler içinde geçirdi, sabahı sabah etti. Erken saatte psikoloğunun ofisine gitti. Bekleme salonunda sessizce otururken uzun boylu, sert duruşlu, siyah takım elbiseli koreli bir kadın karşısına oturdu. Ellerini zarifçe birbirinin üzerine koymuştu. Koyu kırmızı ojelerinin arasında işaret parmağında parlayan garip bir yeşil oje vardı.

Kadın öne eğilip, “Bir sorun mu var acaba?” diye sordu.

Christine mahcup bir şekilde, “Hayır, sadece ojenizin rengini merak ettim,” dedi.

Kadın bakışlarını devirdi. Tam o sırada bir kapı açıldı:
“Ms. Asia, içeri gelin lütfen.”

Kadın kalkarken Christine’e tekrar gözlerini devirdi. Christine sinirlense de sessiz kaldı. Birkaç dakika sonra sıra ona geldi.

Odaya girip oturdu, tüm yaşadıklarını tek tek anlattı. Psikoloğu sakin bir şekilde,
“Türkiye’den kötü bir şekilde döndün. Orada kapanmamış bir defterin olduğunu düşünüyorsun. Yaşadıklarını da buna bağlıyorsun,” dedi.

Christine içten içe eskiden buna inanmıştı ama artık emin değildi. İnsanların onu anlayamayacağının farkındaydı. İşlerin tekrar karışmaması için,
“Evet, haklısınız. Bu meseleyi artık kapatmak istiyorum. Birkaç günlüğüne Türkiye’ye döneceğim ve her şeyi halledeceğim,” dedi.

Psikoloğu gülümsedi.
“Bir ay önce böyle bir şey söyleseydin seni ikna etmeye çalışırdım. Ama artık hayatında ilerleyebilmen için bir adım geri gidip sorunları çözme vakti gelmiş gibi duruyor.”

Christine, klinikten ayrılırken uzun zaman sonra ilk kez içi ferahlamıştı. Eve gidip bavul hazırladı. İstanbul’da yaşadıklarını an an not etmiş, bir kitap haline getirmişti. Şimdiye kadar olanları da yazarak gözden kaçan bir şey kalmamasını istedi. Gece geç saatlere kadar yazdı ve uyudu.

Sabah kalkıp duş aldı, havalimanına geçti. Uçağa binince gözlerini kapattı ve uykuya daldı.

Rüyasında yine mezarlıktaydı. Bu defa bir farkla: karşısında klinikte gördüğü kadın vardı.

Christine ona doğru yürüyüp,
“Ne oluyor burada?” diye sordu.

Kadın, kliniktekinin aksine kibarca gülümseyerek sağ elini uzattı.
“Bana sorduğun ojeden sende de var. Benim işaret parmağımda, senin başparmağında,” dedi.

Christine eline bakarak, “Bu bir rüya. Sen gerçek değilsin,” diye fısıldadı.

Kadın — Asia — sakince,
“Sakin ol, sakın bayılma. Bayılırsan uyanırsın,” dedi.

Christine şaşkındı. “Nasıl yani… sende de mi?”

Asia mezarı işaret ederek,
“Bak, Asia Ito. Sen kimsin?” dedi.

“Christine Reyes.”

Asia devam etti:
“Manolya İdil Öztürk, Emy… Onları tanıyor musun?”

“Evet… ama Emy’nin adı neden orada? Onun ne işi var mezarda?”

“Christine, sakin ol,” dedi Asia.

Christine’in sesi titriyordu.
“Demek bu yüzden Türkiye’ye gidiyorum… Emy… O iyi mi?”

Asia, “Tamam. Bana numaranı ya da mailini ver. Christine, bana bak. Christine!” diye onu sakinleştirmeye çalıştı. Ama Christine paniklemişti.

Asia son bir kez,
“Türkiye’deki Sümer çevirmenine gidin. Sizi bulacağım, tamam mı?” dedi.

Christine irkilerek uyandı. Önünde dört saatlik yol vardı. Notlarını toparladı, rüyadaki isimleri yazdı. Uçak İstanbul’a indiğinde nereye gideceğini biliyordu.

Emy’nin kapısında derin bir nefes aldı, zile bastı.

“Tanrım Emy, iyi misin?” dedi Christine ve ona sarıldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

8. Sanguis Ordo (Kan Tarikatı)

Sanguis Ordo (Kan Tarikatı)

BÖLÜM 8

UYANIŞ

     Kim olduklarından dahi haberleri olmayan Chriss, Emy ve Asia herşeyden habersiz huzurla uykularına daldıklarında onların bir araya gelmeleriyle uyanan bir dünyanın ne denli tehlikeli olduklarını bilmiyorlardı.

Ancak bir mahzenin duvarında asılı olan

Yarım hilal ve ortasındaki binlece yıllık kılıçtan tekrar akan kan yerdeki Dünya haritasının sadece bir noktasına damlıyor duvardaki damla şeklindeki taşlar kırmızı rengine dönüyordu.

Mahzenin kapısındaki korumalar korku ile Norveç şehrinin onlarca metre altındaki tünelden çıkıp üç katlı bir eve girdiler. Telaşla kapıyı çaldılar. Kapıyı açan kadın ‘’size uyanış başlamadığı sürece yerinizi terk etmeyin emri verildi.’’ dedi. Sesi havayı bir an dondurmuş ve muhafızların nefesini kesmişti. Muhafızlardan biri titreyerek  ‘’başladı efendim uyanış başladı’’dedi. 

Kadın iki adama da bakıp ‘’emeklerinizi için minnettarız’’ dedi ve belindeki silahı çıkarıp adamlara birer el ateş edip öldürdü.

Sakin adımlarla cesetleri orada bırakıp bir üst kata çıktı ve bir ofisin kapısın çalıp içeri girdi. ‘’efendim uyanış başladı’’ dedi.

Masanın arkasında oturan yaşlı adam gözlüğünü çıkarıp ‘’yeni koruyucular kim öğrenin ben akşam için ayin hazırlığı yapacağım ve sevgili eşimde bana yardım edecek öyle değil mi?’’ dedi. Başını çevirip ayakta titreyerek ona bakan kadına dönerek.

Kadın ‘’evet, evet efendim’’

Kadın başıyla onaylayıp odadan ayrıldı.

Adam ‘’şimdi git duş al ve dinlen gece çok uzun ve yorucu olacak’’ 

Kadın ‘’peki, peki efendim’’

Birkaç saat sonra birçok yabancı yüz ve beyaz elbise giymiş kadın mahzende bekliyordu. Yaşlı adam yavaş adımlarla yanlarına gelerek.  Sırtınıı işarete döndü ‘’şuan üç damla taşında kırmızıya döndüğünü görüyoruz buda demektirki uyanış gerçekleşti ve tarikatin her üyesi ölümsüzlüğe sadece bir adım uzakta’’

Birkaç saniye sessizlikten sonra ‘’şuana kadar ki gizliğimizi ve güvenliğimizi sevgili karım OLİVİA sayesinde sağlaldık ancak artık saklanmanın değil gücümüzü göstermenin zamanı geldi.’’
Olivia yavaş adımlarla yaşlı adamın yanına yaklaştı. Sonunun geldiğine üzülmek yerine içinde ve gözlerinde derin bir huzur ve mutluluk vardı. Yaşlı adam belinden eski bir hançer çıkardı ve Olivia ile işaretteki kılıcın yanına geçtiler. Olivia dizleri üzerine çöktü Olivia: ‘’bu hem tarikat hemde koruyucular için bir uyanış olacak ve siz yenilgiye uğrayan taraf olacaksınız’’

Yaşlı adam gür bir kahkaha atıp ‘’ah sevgili Olivia’m her zaman fazla iyimser oldun ve bunun bedelini birkaç damla kan yerine canınla ödeyecesin ve son bir şey söz veriyorum kızın SARA’yı kendi ellerimle öldüreceğim’’ 

Olivia ilk defa gözlerinde bir endişe belirdiğinde boğazında keskin bir acı ile yere yığıldı.

Ondan akan tüm kan önce yerdeki kanları ve oradanda duvardaki kırmızı lekeleri siyaha bürüdü.

Yaşkı adam onu izleyenlere dönüp ‘’artık yapılacak tek şey atalarımızın uyanmasını beklemek ve gücün bizim olmasını izlemek’’

izleyicilerden biri  önce çıkarak ‘’Doktor peki ya koruyucular?’’ dedi

Doktor yardımcısı kadına dönüp ‘’ Katharine sen söyle kızın bize ne yapabilir?’’ 

Katharine  ‘’hiç bir şey defalarca kez akıl hastahanesinde yatmış bir çocuktan bize zarar gelmez gelse bile gücün ne demek olduğunu öğrenince bize katılacaktır’’

Başka bir kadın öne çıktı ''belki haklısınızdır ancak kızınız yalnız olmayacak diğer koruyucuları görmezden gelmek ne kadar doğru''

katharine bir adım öne çıktı ''oruyucu soyları az çok belli kim olduklarını biliyorum ve hiç biri bizleri alt edecek güce sahip değil, en ufak şüpheniz varsa sizlerde araştırabilirsinizama tabi bunun için kimliğinizi açık etmeniz gerekecek sayın BAKAN'' sondaki vurgusu ortamda ağır bir sessizliik oluşturdu. bir süre sonra doktor.

‘’duydunuz, endişe edilecek bir şey yok. kafanızdaki endişelere son verin, biz sizden istediğimizde de bize destek verin ve ölümsüzlüğün keyfini çıkarın’’ 

Güç ve ölümsüzlüğün birçok cana bedel olacağını bilmesine rağmen bir grup insan belkide yüzlerce hatta binlerce insanın hayatanı riske atmayı göze aldı. İçlerinde hiçbir insanlık ve vicdan kırıntısı taşımadan.

 

 

 

 

Tepkiniz nedir?

Beğen Beğen 0
Beğenmedim Beğenmedim 0
Sevdim Sevdim 0
Eğlenceli Eğlenceli 0
Sinirli Sinirli 0
Üzgün Üzgün 0
Vay Vay 0