Felsefe Hayatın Yolu, Bölüm 15 – Platon’un Mağara Alegorisi

Platon, bu devlet ve yasalarını asla ütopya olarak görmez, gerçekçi hedef olarak görür. Yalnız, ona göre bu sistemi sağlayabilmenin koşulu...

Felsefe Hayatın Yolu, Bölüm 15 – Platon’un Mağara Alegorisi

Yolumuz bu defa, çok büyük hatta felsefe tarihinin en büyük filozofu denilebilecek, Sokrates’in öğrencisi, Aristoteles’in hocası olan Platon’la kesişiyor. Platon ilk sistem filozofudur. Felsefesinin merkezinde “İdealar Öğretisi” yer alır. O filozof kimliğinin dışında çok iyi bir edebiyatçıdır, otuzun üzerinde eser kaleme almıştır. Onun düşüncelerini onaylamayabiliriz ancak felsefede açtığı çığırla insanlığın yolunu değiştirdiğini kabul etmemiz kaçınılmazdır. Alfred North Whitehead onun için “Avrupalı felsefi geleneğinin en genel özelliği, onun Platon'a düşülmüş bir dizi dipnottan meydana gelmesidir,” demiştir.

Platon’un görüşlerini anlayabilmenin en iyi başlangıç noktası bence “Devlet” adlı eserinde yer alan “Mağara Alegorisi”dir. Bu eserin orijinal adı “Politeía”’dır, İngilizce ismi “Republica” olup ülkemizdeki bazı kaynaklarda “Cumhuriyet” olarak anılır. Toplam on kitaptan oluşan bu eserin tamamını hocası Soktates’in ağzından diyaloglarla yazılmıştır.

Mağara Alegorisi’nin yer aldığı yedinci kitapta Sokrates, Platon’un ağabeyi olan Glaukon ile konuşmaktadır. Başlamadan evvel söylemek isterim ki okuyacağınız metin tüm yedinci kitabı kapsadığı için çok fazla bilgi ve detay içeriyor. Ancak Platon’un felsefesi için çok önemli olduğundan hiç kendi yorumu katmadan hemen hemen hiçbir detayı da atlamadan hepsini kısaca aktarmak istedim.     

Sokrates’in “Şimdi bir grup insanın hiç eğitim almamış olduklarını varsayalım. Hatta şöyle bir benzetme yapalım,” sözüyle başlar. Sonra mağara ve içinde yaşayan insanları tasvir etmesiyle devam eder.

Yeraltında mağarada yaşayan insanlar bulunur. Bu mağaranın girişi çok büyük ve mağaranın içi aşağıya doğru dik eğimlidir. Mağaranın aşağı doğru kısmında bir grup insan ta çocukluklarından beridir zincire vurulmuş olarak yaşamaktadırlar. Öyle sıkı zincirlenmişlerdir ki hareket edemezler ve hatta başlarını bile çeviremezler. Mağaranın o kısmı çok karanlık. Önlerindeki çok kısa bir mesafe dışında bir başka hiçbir yeri görmüyorlar. Arkalarında alçak bir duvar örülü, zincirlenmiş insanlar sırtları duvara dönük olarak oturuyorlar. Bu duvarın ardında, yukarıdaki kısımda bir ateş yakılmış. Ateş, mağaradaki zincirlenmiş insanların arkasından yansıyor.

Alçak duvarın ardında da insanlar var. O insanlar ise taş, ahşap gibi malzemelerden yapılmış insan veya hayvan şeklindeki kuklaları taşıyorlar. Bu bölümdeki insanların bir kısmı konuşuyor bir kısmı da susuyor. Mağaranın içinde zincirlenmiş insanlar, arkadan gelen ateşin etkisiyle o insanlarla kuklaların sadece gölgelerini görebiliyorlar ve onların uğultuları duyabiliyorlar.

Zincirlenmiş insanlar da kendi aralarında konuşuyorlar. Gördüklerine isim veriyorlar ve isimlerle gerçek şeyleri anlattıklarını düşünüyorlar. Duydukları sesleri ise o gördüklerinin sesi zannediyorlar. Bu zincirlenmiş insanlar için gerçek, esasında o nesnelerin gölgeleri.

Sokrates bu tarifinden sonra “Bu insanların zincirleri çıkarıldı ve her şeyi olduğu gibi görmeyi başladılar. Ne olacak?” diye sorar ve tek bir insan üzerinden konuşmaya devam eder.

İçlerinden birisini kurtarıp alalım, ayağa kaldıralım, kafasını çevirip yürütelim. Işığa baktığı zaman acı çeker, gözleri kamaşır. Yanından geçtiği bu nesnelerin ne olduğunu sorarsak şaşırır. Daha önceden gördüğü şeylerin esasında gölgeler olduğunu ve artık yüzünün gerçeğe dönük ve gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyelim. Eski gördükleri yani gölgeler ona daha gerçekmiş gibi gelir çünkü kendi gözleriyle gördükleri bizim gösterdiklerimizden daha güvenilir gelir ona.

Bu kişiye dik ve zorlu yokuşu tırmandırmaya devam edelim ta ki mağaradan çıkıp gün ışığı görmesini sağlayıncaya kadar. Kişi direnir çünkü çok canı yanıyordur. Gözleri de kamaştığı için hiçbir şey göremez ve bizim gerçek diye adlandırdığımız nesnelere bakamaz.

Sonra Sokrates senaryoyu değiştirir; kişinin kendi iradesiyle yukarıya çıkma durumundan bahseder.

Eğer bu kişi kendisi yukarıya çıkmak isteyip ışığa alışarak yavaş yavaş çıkarsa önce gölgeleri görür, ardından insanların sudaki yansımalarını ve daha sonra insanların kendilerini. (Su muhtemelen mağaranın dışında, metinde daha önce hiç sudan bahsetmemişti.) En son gözlerini yukarıya çevirip aya, gökyüzüne, yıldızlara bakar. Hepsinden sonra da gözlerini güneşe doğru çevirir. Artık hedefi yansıması değildir. Sonrasında mevsimlerin, yılların ortaya çıkmasını sağlayan şeyin güneş olduğunu anlar. Mağarada gördükleri de dâhil olmak üzere, görünen her şeyi güneşin belirlediğini fark eder. 

Tüm bu gördüklerinden sonra mağarayı ve mağaradaki zincirlenmiş arkadaşlarını düşününce kendi durumunun ne kadar iyi olduğunu fark eder. Onlar için üzülür.

Mağaradayken bilgi durumlarına göre (gördükleri şeyleri bilme, hatırlama, tekrar ne zaman göreceklerine dair en iyi tahminde bulunma…) kendi aralarında kişilere değer veriyorlardı. O dışarıdaki için artık bu değerlerin hiçbir önemi kalmaz, mağaradaki yüksek değerde olan insanı kıskanmaz, tekrar onlar gibi olmak, orada yaşamak istemez. Ayrıca oraya dönecek olsa, henüz daha gözleri karanlığa alışmadan yeniden karanlığa dalsa, bu defa gözleri gölgeleri görmez. Mağaradaki insanlarda onunla dalga geçerler; mağaradan çıkmasının boşuna olduğunu ve gözlerine de boşu boşuna zarar verdiğini söylerler. O ise onları kurtarıp dışarıya götürmeye kalksa onu öldürmeye bile kalkabilirler.

Platon bundan sonra yine Sokrates’in ağzından “Glaukon! Örneğimizi biraz önce konuştuğumuz şeylere uyarlayalım,” diyerek tasarlamış olduklarını yorumlamaya başlar. Ancak bu yorumun doğruluğunun tartışılabileceğini ilave eder. Diyalogların bundan sonraki kısmını şu şekilde özetleyebiliriz;

Görünen dünya mağaradır. Mağaranın etrafındaki ateş de güneştir. Mağaradan yukarıya çıkan yokuş ve yukarıda görülen şeyler ise ruhun düşüncelerde yükselişidir. (Dışarıdaki bu dünyayı algılanır dünya olarak adlandırmış.) Algılanır dünyanın içinde iyi ideası vardır. İyi ve güzel olan her şey ondan gelir. Algılanır dünyadaki doğruluk ve kavrama, görünen dünyadaki ışığın dağılması da ondan gelir. İnsan, bunları kavradığı zaman kendi içinde ve dışında bilgece hareket etmeye başlar.

Buradan insanın iyi olma durumuna geçer. İyinin ne olduğunu anlayan insan, dünyevi şeylerle pek ilgilenmez, hep bu iyinin yanında yer almak ister.

Bu kısımda aklıma Sokrates’in söylediği “İnsan bile bile yanlış yapmaz,” sözü geldi. Gerçekten iyinin ne olduğunu öğrendiğimizde kötüden uzak duruyoruz galiba. Neyse metne geri dönelim.

Eğer bir insan yukarıyı görmüşse ve tekrar diğer insanların yanına döndüyse önce her şeyi muğlâk olarak algılar, karanlığa alışamaz. O insanlara esas doğruyu anlatmaya kalkarsa onlar tarafından garipsenir.

Akıllı insan, gözünde farklı iki sebepten bulanıklık çıkacağını bilir ya karanlıktan aydınlığa ya da aydınlıktan karanlığa geçmiştir. Söz konusu düşüncelerimiz de benzerdir. İnsan karşısındaki kişiye ya gülebilir ya da eleştirebilir. O kişi ya aydınlıktan karanlığa gelmiştir ya da karanlıktan aydınlığa çıkıyordur. Bu durumlardan ilkinde o kişiye gülebilir ancak aslında gülünecek olan gülendir, diğer durumda ise eleştirebilir.

İnsanın eğitimine geçer buradan. Der ki; “İnsanlar eğitimin adeta kör olan birine göz vermek gibi, bilgiye sahip olmayan bir ruha bilgi vermek olduğunu zannediyorlar ama yanılıyorlar.” Ruhlar öğrenme konusunda yeteneğe sahiptirler. Karanlıktan aydınlığa geçişte hem bedenin tamamında hem de ruhta değişiklik olur. Ruhun varlığa bakabilmesi için sıradan şeyleri bırakması ve varlığın en aydınlık kısmı olan iyiye bakması gerekir. Ruhun iyiye dönmesi için en kolay yöntem eğitimdir. Eğitimin amacı görme gücüne sahip olan ruhun doğru yöne bakmasını öğretmektir. Muhteşem değil mi?

Düşünme haricinde, ruh ile bedenin diğer güçleri birbirine denk olur. Başlangıçta denk değillerse bile çabayla denk hale getirilebilir. Düşünme ise tanrısal bir güçtür ve asla yok olmaz. Kendisine yol verildiği gibi iyi, kötü, yararlı, zararlı şekillerle girer. Büyük sıkıntılara yol açan insanların sorunu kötü olmalarıdır. Esasında düşünmeyi bilirler ve çok akılı da olabilirler. Hatta düşünceleri geliştikçe yapabilecekleri kötülükler de artar. İşte böyle bir ruha çocukluğundan itibaren verilecek eğitim ile doğru tarafa bakması sağlanabilir.

Platon, iyi bir yönetici ile mağara alegorisini bağladığı kısımlara geçiyor bundan sonra. Konuyu iyi bir yöneticinin özelliklerine ve nasıl eğitilmesi gerektiğine getirmeden önce toplumu oluşturan bireylerin yapması gerekenden bahseder. Doğası gereği iyi olan insanları doğru bilgiye yönlendirerek karanlıktan aydınlığa çıkmalarının sağlanması gerektiğini; ancak tıpkı mağaranın dışına çıkmış kişi gibi yani yeterince iyiyi görmüş olanlara ise dokunulmaması gerektiğini anlatır. Bunun da sebebinin toplumun ortak mutluluğa ulaşmasını sağlamak olduğunu söyler.

Filozofların yönetici olmaları konusunda ise şöyle bir ayrımda bulunur. Eğer filozof kendi kendisini yetiştirdiyse ondan yönetici olması talep edilmemelidir. Eğer filozofu devlet yetiştirdiyse o zaman topluma karşı sorumluluğu olduğu için yönetici olması talep edilmelidir. Mağaradaki yansımaların gerçeklerini çok daha iyi bildikleri için bu filozoflar gerektiği zaman gözlerini karanlığa alıştırarak o mağaraya dönmelidirler.     

Bir ülkede ne zaman ki yönetime bunu en az isteyen insanlar gelirlerse, o ülkede düzen kurulur. Kurulu düzen de en iyi düzendir.” Bunun temel koşulu söz konusu yönetimin filozoflara verilmesidir.

Bu ülkeyi yöneten insanlar zengindir, kastım akılları ve erdemleri olmasıdır. İnsanlar ancak böyle zenginlikle mutlu olurlar. Öte yandan bir ülkede iktidara geldikleri zaman, amaçları kendilerini zenginleştirmek olan insanlar varsa o ülkede düzen yoktur. Bu durumda herkes yönetici olmak isteyecek, iktidar için mücadele artacak ve sonuç olarak bu mücadele hem kişilere hem de devlete zarar verecektir,” diye açıklamalarını sürdürür. Bu yöneticilerin eğitiminin kolay olmadığını, bu eğitimin esasında ruhun karanlıktan aydınlığa geçmesi yani gerçek varlığa yükselmesi ve bunun da gerçek felsefe olduğunu söyler.

Platon tüm bunları bence bilerek diyaloglar halinde yazmış. Öncelikle hocası Sokrates’in yöntemini kullanmak istemiş. İkincisi, insan okurken bu soruları önce kendisi cevaplamaya çalışıyor sonra okumaya devam ediyor. Kişi okurken uyumuyor, her daim okuduklarının içinde sorgulama yapıyor, zamanımızın post-modern romanları gibi bir nevi. Ayrıca Platon’un bu tür yazması sayesinde okuyucu, yazıdan, konudan kopmadan bu kadar yığılı bilgiye ulaşabiliyor.

Gelelim bu eğitimin hangi bilimleri içerdiği konusuna. Jimnastik ve müzik. Bunlar bir askerin alması gereken eğitimlerdir. Sonra sayılar ve matematik. Matematiği özellikle öğrenme zorluğu çekenlere tavsiye eder çünkü ona göre matematik bilimi öğrenmiş olanların düşünce güçleri artar. Akabinde geometri. Geometrinin ise değişmeyen bilgi olduğu için, ruhumuzun özünü yükseltmeye yaradığına, bilim sevgisini arttırdığına ve aşağıda kalmayı değil yukarıya çıkmayı sağladığına inanır. Ayrıca diğer bilimleri kolayca kavramayı sağlar. Sonra astronomi ve de en son olarak diyalektik yani mantık biliminin eğitimi verilmelidir.

 Bir insan sadece akıl yürütme yoluyla ya da duyu organlarını kullanmadan nesnelerin özüne ulaşabilir ve ardından da iyinin özüne giderse, buna ulaşana kadar durmazsa o zaman görülebilen dünyanın sonuna gelmiştir, artık algılanan dünya da sonlanır.” Başlangıçtaki alegorisine geri döner.

Diyaloglar burada bitmez ama az kaldı. Bilginin çeşitlerine geçer. Ondan sonra hangi kişilik özelliklerine sahip kişilerin, kaç yaşlarında, hangi eğitimleri alması gerektiğini konuşurlar. Bu seçimleri de yine mantık yürüterek tespit ederler. En cesur, en kuvvetli, en güzel, akıllı ve doğaları gereği iyi olmalarının yanında verilecek eğitime uygun insanlar olmalıdır. Anlatılanları kolayca akıllarında tutanlar, öğretilenleri unutmayanlar, yorumlayabilenler ve tüm eğitimi almaya razı olanlar olmalıdır.

Matematik, geometri ve mantık dışındaki bilimlere çocukluktan itibaren başlanmalıdır. Ancak eğitim zorla yaptırılmamalıdır. Eğitimden çocuklar keyif almalıdır çünkü zorla öğrenilen şey akılda kalmaz. Yaklaşık yirmi yaşına geldiklerinde içlerinden üstün olanlar seçilip, tekrar eğitime tabi tutulmalıdır. Otuzlu yaşlarına geldiklerinde branşsal olarak nelere yatkın olduklarına bakılmalıdır. Ondan sonra diyalektik yani mantık verilmelidir. Erken yaşta asla diyalektik öğretilmemelidir, çünkü bu durumda öğrenciler fikirleri çürütmeyi oyun olarak görürler. Amaç doğruyu öğrenmektense fikirlerin tam zıddını söylemek halini alır. Bu da belli bir süre sonra onları inançsızlaştırır. Bunun sonucunda halkın gözünde hem kendileri hem de felsefe değerini yitirir. İnsan büyüdüğü zaman ise diyalektiği oyun olarak görmez, doğruyu öğrenmek için kullanır beraberinde felsefe de değer kazanır.  Mantık eğitimi de beş yıl sürer. Sonrasında bu kişileri tekrar mağaraya sokmak gerekir. Orada onları gözlemlemeliyiz. Yaklaşık on beş yıl sonra bütün konularda diğerlerinden üstün olanların son kısım olan her şeyi aydınlatan varlığa bakmalarını sağlamalıyız. İyinin kendisini gördükten sonra artık insanları düzen içinde yönetebilen iyi bir yönetici olacaklardır. Yaşamlarının bundan sonrasında gerektiği zaman siyasetle uğraşıp geri kalan zamanlarında bol bol felsefeyle uğraşacaklardır. Amaçları ise kendileri için şan şöhret kazanmak değil, halkın ve devletin devamını sağlayabilmek için kendileri gibi vatandaşlar yetiştirmek olacaktır. Bunları tamamladıktan sonra Mutlular Adası’na (iyilerin öldükten sonraki mekânı) gideceklerdir.

Bildiğiniz üzere eski Yunan’da kadınların, çocukların, kölelerin ve yurttaş olmayan erkeklerin yönetime katılma hakkı yoktu. Platon ise erkeklerle kadınları eşit kabul eder hem eğitim almaları hem de ilerleyen aşamada yönetime katılmaları konusunda ayrım yapmaz, “… belirttiğimiz doğaya sahip olan kadınlar da erkeklerle aynı durumda olacaktır,” der.

 Söz konusu bu devlet ve yasalarını asla ütopya olarak görmez, gerçekçi hedef olarak görür. Yalnız, ona göre bu sistemi sağlayabilmenin koşulu devleti bir ya da birkaç filozofun yönetmesidir.

Platon’un felsefesine başlangıç yaptığımız bölümün sonuna geldik. Daha sonraki bölümlerde onun yaşam öyküsü ve varlık felsefesi başta olmak üzere tüm felsefelerini inceleyeceğiz.