ÖLÜMCÜL SIR (Bölüm 6)

Gökhan'ın kupasını kıran Ezgi, kupayı tekrar alabilecek mi? Eğlence gecesinin sonunda ne sonuçlarla karşılaşacak?

1. Sonuç


Göğü delercesine yağmış olan yağmur, bugün sadece yerde birikintilerini bırakmıştı. Havanın soğuğuna rağmen içerisinin ısısıyla buğulanmış camdan dışarı baktım. Gökyüzü berraktı ama keskin bir soğuk barındırıyordu. Hastane kapısının önü sigara içenlerle doluydu. Belki de hepsinin kaybetmekten korktuğu parçaları vardı hastanede. Belki de kazanacak kimseleri kalmamıştı...

Birkaçı sigarasını alelacele içerken birkaçı da dumanı içinde barındırıp, sonrasında havaya karışmasını seyrediyordu. İşte bunlar, kaybetmekten korkmayan, kazanacak bir şeyleri kalmayanlardı. Tıpkı benim gibi...

"Öyle değil mi Ezgi?"

Bakışlarını bana çevirmiş olan Sevim'e yöneldim. Anlamayan gözlerle ona baktığımı farkedince sorusunu yineledi.

"Bu egoist Mert kutlama da sarhoş olmayacağını söylüyor da, geçtiğimiz kutlama da tam bir felaketti. Sen de hatırlıyorsun değil mi? Yani bu kutlamada da içip sarhoş olmayacağını söylemesi koca bir yalan ahhah." Mert' e bakıp gülüyordu.

"Evet hatırlar gibiyim sanki." Dedim karşımdaki Mert'e bakıp. Önündeki çay dolu bardağa şeker katıyordu. Dördüncü şekeri de katarken gözlerimi büyülttüm. Hastane yakınındaki cafe deydik.

"Yeter Mert, diyabet olacaksın o kadar şeker ne? Bi de üçüncü bardağın." Dedim dostane ses tonuyla.

Erdem araya girdi. "Ne üçü kız, dördüncü bardağı. Ben diyorum bu çocuk sıvı şeylere dayanamıyor, iradesiz diye."

"Sanane lan. İçtiğim bardak sayısını da biliyor piç." Mert sinirlenmeye başlamıştı sanki ama gülüyordu.

"Ya bi de doktor olacak bu. Alkol var, şeker var, sigara var, küfür var." Her söylediği cümleyi parmaklarıyla sayarak konuşuyordu. "E karı kızda var, nasıl doktor olacak bu gerçekten ben bir şey anlamadım." Konuşmasını dudaklarını büzerek bitirmişti.

Mert kolunu yanında oturan Erdem'in omuzuna attı. Mahcupmuş gibi yaparak kafasını yana yatırdı. Bardağıyla oynayarak "Düzelicez inşallah be!" dedi.

Sevim güldü. "Ya hâlâ unutamıyorum müzikaldeki hâlini. Hatırlıyor musun Ezgi? O kadar çok sarhoş olmuştu ki, DJ'in yanına gidip ' bu benim dedeeeem!' diye bağırmıştı." Erdem kahkaha atıyordu.

"Aa evet hatırladım, bir de adama 'senin kalbin var ne işin var burda?' demişti. Üstüne zorla elini öpmeye çalışıyordu adamın." Ben de gülmeye başlamıştım.

Mert eliyle esmer ve sakallı yüzünü kapatmış utanmış gibi yapıyordu. "Yemin ederim hatırlamıyorum."

"Bence de hatırlama zaten. Oğlum seni arabaya zorla bindirdik. Sevim bir taraftan ben bir taraftan tutuyordum. Ezgi de kapıyı açmış, bize yardım ediyor. Lan bi baktım fermuarını açmışsın arabanın kapısına işemeye başlamışsın şerefsiz! Sen hangi ara fermuarı indirdin, malı çıkarıp işemeye başladın anlamadım anasını satayım." Erdem sonlara doğru konuştukça sinirlenmeye başlamıştı.

"Ay evet! Ezgi'yle ben hemen arkamızı dönmüştük." Kahkahalarının arasından konuşuyordu Sevim.

"Bir de işerken 'dedem karşıda' diye boş boş el sallıyordu." Dedim gülmemi kontrol altına almaya çalışırken.

"Severdim rahmetliyi. Demek ki bilinçaltımda kalmış dedem." Mert gülümserken hüzünlü bir konuşma yapmaya çalışıyordu.

"Ahah, üstüne Erdem ensesine vura vura arabaya sokmuştu." Dedi Sevim.

"Tamam konuşmayın vallahi gene sinirlenmeye başladım bu pezevenk yüzünden." Erdem çenesini kasıp sağa çevirmişti.

"Bi de bana diyor 'doktorsun bu ne küfür' diye. Sen benden betersin." Mert sitem etmişti.

"Oğlum arabamın kapısına işemişsin. Dua et ciğerini deşmedim."

"Bak! Doktorsun diye de önüne geleni deşecek misin?" Cık cık sesi çıkartıp, kafasını olumsuz anlamda sallıyordu.

Aklıma Şair geldi bir an. O da bir doktordu ve insanları kesiyordu. Can kurtarmak için değil, almak için...

"Deşmek için doktor olmaya gerek yok." dedi Erdem.

Sevim yüzümün düştüğünü anlayacak ki araya girdi.

"Eee akşam kutlamadayız değil mi?" Elini omzuma koymuştu. Daha cevap vermeden Mert araya girdi.

"Tabii ki de gelecek." 'Değil mi?' der gibi yüzüme baktı. Daha Fetal DNA sonuçları çıkmamıştı. Riske girmemek için Gökhan'dan da numune almam gerekiyordu. Hem Gökçe'yi de görmek istiyordum.

"Evet." Dedim sadece.

"Mekanı sadece bize ayırmışlar. Sarp Hoca sağ olsun. Dört kadehe kadar bedava sonrası ücretli bilginiz olsun gençler." dedi Erdem yandan Mert'e bakarak.

Mert heyecanlı bir şekilde "Oha çok iyi. Zaten toplasan en fazla otuz kişi oluruz."

"Aynen." dedi Erdem. "Sarp Hoca adam yaa!"

"Evet ben de seviyorum o adamı. Adam hem karizma, hem eğlenmeyi biliyor hem de otoriter bir öğretim üyesi." Sevim'in sesinde hayranlık sezdim. Ama gözlerim Erdem'e gidince az önceki neşesi solmuş, sırtını sandalyesine dayamış, kollarını göğsünün altına sarmış bir şekilde yerde bir noktaya odaklanmıştı.

Konuşmayı Mert sürdürmüştü. "Vallahi öyle. Ben bile kendimden şüphelenip bazen 'acaba' diyorum yaniii..." dedi

Sesindeki imayı anlamıştık. Güldüm. Tam 'yok artık!' diyecektim ki. Erdem "Hadi ordan lan! Abartma sen de. Normal bir insan evladı işte. Sen de meraklıysan etraf travesti dolu seni bir ara atarım Taksim'e." Sesindeki sinir kendini belli ediyordu.

"Sakin ol yavrum yaa...Ben memnunum kızlardan sıkıntı yok. Şaka yaptık sadece aslanım. Ne sert yapıyorsun? Hem sen de yakışıklı, maviş gözlü selvi boylu bir çocuksun sana böyle düşünmedim diye kıskanma. "

"Yahu Mert bi defol, ne geveliyosun şimdi sen?" Erdem kaşlarını çatmış, vücudunu masaya yanaştırmıştı.

Sevim araya girerek yine konuyu değiştirdi. Tartışma uzamasın diye.

"Kalkalım mı artık? Biliyorsunuz biz bayanların bir hazırlık süreci var." Sevim'den önce ayaklandım.

"Aynen öyle, akşama hazırlanmamız gerek."

-------

Siyah tek askı crop ve altına yine siyah ince çorapla, kalçamın neredeyse bir karış altında olan siyah bir kalem etek giymiştim.

Aynanın karşısında toprak tonlarının hakim olduğu makyajlı yüzüme baktım. Ela gözlerimde bitkinlik olsa da ardındaki hırs hiçbir zaman kaybolmuyordu. Bu hırs, çoğunlukla beni güzel yerlere getirmişti. Her ne kadar bu hırsı içimdeki pusulayı yönlendirmek için kullansam da, bu sefer içimdeki kayıp yangını küle dönüştürmek için kullanacaktım.

Açık kahve saçlarıma hafif dalgalar kattım. Onları ablam öldüğünden beri düzleştirmiyordum. Üstüme uzun beyaz kaşe kabanımı çektim. Erdem birazdan kapıda olurdu. Kutlamaya arabasıyla götürecekti bizi. Altıma bir tarafı siyah, bir tarafı beyaz olan uzun topuklu çizmelerimi giyip, kapıya indim.

Her zaman siyah ve beyazın uyumunu sevmişimdir. Siyah kasveti ve pisliği temsil etse de bazıları için, bana göre tüm renkleri katleden çekici bir avcıydı . Tüm kusurları örtebilme yetisine sahip, iyiyi ve kötüyü içinde barındıran bir renkti. Beyaz da masumiyet ve temizliği temsil etse de üzerine değen ufacık bir kusuru yutamamaktan acizdi. Her ne kadar en güzel renkleri içinde bulundurursa bulundursun, bir kurban figürü gibiydi. İki renk ne kadar zıt olsa da, birbirini en iyi tamamlayan ve birbirini birleştiren renklerdi. Ne beyaz, siyah olmadan kendini belli edebilirdi. Ne de siyah, beyaz olmadan kusurları örtebilirdi. İşte bu yüzden iki renk birbirini tamamlayan en güzel parçalardı.

Havada kuru bir soğuk vardı. Bu soğuk, güneş gökyüzünü terkettikten sonra daha da artmıştı. Gözlerimi, önümde duran arabanın farlarının işgaliyle kıstım.

"Beş dakika dediniz on beş dakikadır sizi bekliyorum ya! Üşüdüm." Arabanın arka koltuğuna geçerken kapıyı sert kapatmıştım. Sevim yan tarafımdaydı ve bakışları üzerimdeydi.

"İstanbul'un trafiği mi biter?" diye söylenmişti ön koltukta oturan Mert.

"Sorma, anasını satayım. Yarım saatlik yolu nerdeyse bir saatte geldik." Derin bir nefes vererek konuşmuştu Erdem.

"Çok şık olmuşsunuz hanımefendi." Sevim beni süzerek devam etti. "Gözlerimi alamadım doğrusu."

Tebessüm ettim. "Teşekkür ederim. Sizin de benden aşağı kalır yanınız yok Sevim Hanım." seslerimizde beğeni dolu tınılar mevcuttu. Bordo renk kalın askılı bir elbise giyinmiş ve üzerine siyah pelüş bir kaban çekmişti. Soft makyajını elbisesiyle aynı renk rujla patlatmış, saçlarını topuz yapmıştı.

"Fazla içme sakın ha. Uğraşamam senle." Erdem yoldan gözünü ayırmadan, hafifçe başını Mert'e çevirmişti. Mert kara gözlerini Erdeme dikti. "Ya abi Allah'tan bir kere sarhoş olmuşuz. İnsanın adı çıkacağına canı çıksın demişler. Boş konuşmamış atalarımız valla." Nefesini verip tekradan kendi tarafına döndü.

"Ben uyarımı yapayım da."

"Merak etme kardeşim. Arabana işemem. O bir kere oldu, bitti." Aniden sesini yükseltmişti Mert ve sesinde sitem vardı sanki.

"İnşallah." Erdem gayet düz konuşuyordu.

Sevim gülmeye başladı. "Ya var ya, bayılıyorum sizin atışmalarınıza. Hele Mert senin bu saçma triplerin komiğime gidiyor."

Mert kafasını bizim tarafımıza çevirdi. "İltifat olarak kabul ediyorum bunu."

"Öyle zaten." dedi Sevim gülümseyerek.

"Götünü kaldırmayın şunun. Arabanın koltuklarına bir şey olacak şimdi." Dedi Erdem.

Güldüm.

"Yav sen ne pimpirik bir adamsın. Arabanın koltuğu benim mabâdımdan daha mı değerli? Pes diyorum sana kardeşim. Pes!"

Erdem dudaklarını yana kıvırmış dişlerini ortaya çıkaracak bir şekilde sırıtıyordu. İkisi atıştıkları kadar iyi de anlaşıyorlardı. Bence Erdem Sevim'in yanında Mert'in üzerine daha çok oynuyordu ama Mert bunun farkında değildi. Hayatta anı yaşayıp, sinirlenmeye çok da enerji harcamayan bir yapısı vardı Mert'in.

Müzikale geldiğimizde nerdeyse tüm çağırılan öğrenciler gelmişti. İçeriye girdiğim anda etrafı süzmeye başladım. Ortamda müziğin ritmiyle yanıp sönen led ışıklar sanki farklı bir alemdeymişsin hissi uyandırıyordu. Ne çok küçük ne de çok büyük bir mekandı. Girişin sağ köşesine yakın masaya yerleştik. Sevim de ben de kabanlarımızı çıkarıp koltuklardan birine koyduk.

"Oğlum ortam fenaaa!" Mert yerinde duramayıp piste doğru dans edenlerin arasına karıştı. Yani bir tıp öğrencisinin böyle ortamları görmesi pek alışılageldik değildi.


"Ulan bu Sarp Hocaa... Adamda her telden var yemin ederim." Erdem eğlenerek söylemişti bu lafı.

Sevim de ritme uygun bir şekilde oturduğu yerden kafasını sallıyordu. "Ben içecek bir şeyler getireyim." dedi Erdem. O an gözlerim tanıdık bir simayla buluştu. Gökçe.

Biraz ileride çaprazımızda kalan bar masasının arkasında bir öğrenciye içecek hazırlıyordu.

Erdem tam hareketlenmişti ki " Bana getirmene gerek yok. Ben bar masasında içerim. Siz Sevim'le takılın." Dedim.

"Neden?" dedi omzunun üstünden bana bakarak. Yerimden kalktım.

"Bir arkadaşımı gördüm."

Yanından geçip tam Gökçe'nin karşısındaki tabureye yerleştim. Gökçe arkası dönük bir şekilde raftaki içkileri düzenliyordu. Bana döndüğü an yüzüme bir gülümseme yerleştirdim.

"Ezgiii!" gözleri büyük bir coşkuyla açıldı. Masanın ardından kollarını boynuma doladı. Ona karşılık verdim.

"Yaaa nerelerdesin kızım sen?" neşesi hâlâ aynıydı.

Erdem yan tarafta duran yaşı en fazla yirmi üç olduğunu tahmin ettiğim genç çocuktan içecek alıyordu.

"Biliyorsun Tıp okumak kolay değil. Kafamı zor kaşıyorum. Bakma okuldan bu kutlama ayarlanmasaydı ben yine gelemezdim böyle yerlere. Eee senin okul nasıl gidiyor?" Önüme koyduğu kadehten bir yudum alıp, kollarımı masanın üzerinde birleştirdim.

"Aynı işte ne olsun. Yoruldum artık ben de. Biliyorsun benimde son senem. Artık bitse de kurtulsam diyorum. Hem okul hem iş... Bakma çok zor."

Bar masasının sol tarafında kalan masalarda kadeh tokuşturan öğretim üyeleri dikkatimi çekti. Oturdukları masa bizim yerleştiğimiz masanın açısında değildi ama bar masasının arka tarafında kaldığı için şu an bulunduğum konumda gayet rahat bir şekilde onları görebiliyordum. Gökhan Namlı'ya baktım. Gayet neşeli bir şekilde oturduğu yerde hafifçe ritim tutturmuş, kadehini yudumluyordu. Elindeki bardağa baktım. O, bu akşam ben de olmalıydı.

"Evet, doğrudur." Dedim Gökçe'yi onaylayarak. Bakışlarımı tekrardan ona çevirdim.

"Özlemişim seni bee..."bakışlarının ardinda derinlik vardı.

"İnan ben de özledim."

Ellerini boştaki elimin üzerine koydu.

"Eee, Sevda abla nasıl?" sesindeki merak içimdeki yarayı deşmişti. Gözlerimi avucumun sardığı kadehe sabitledim sadece.

"Ablam..." Yutkundum.

Elini koluma koyup okşadı. Gözlerimin dolmasını engellemeye çalışıyordum.

"Ezgi? Ne oldu?"

Cevap veremedim yine. Arka planda çalan yüksek basslı müzik şu an sadece uğultulu geliyordu kulaklarıma.

Merak ve hüzünle eğilmiş, gözlerime bakmaya çalışıyordu.

"Bir şey mi oldu Sevda Abla'ya?"

"O'nu kaybettim." Sağ gözümden bir yaş önümdeki masaya damlamıştı. Direnememiştim içime akmasına. Sesimin titrek tınısını bastırabilmiştim en azından.

"Ne! Nasıl olur bu? Ah, Ezgimm.." bu sefer diğer elimi de alıp daha da sıkı kavramıştı. Sanki ne kadar çok sıksa acım daha da azalacakmış gibi..

"Bilmiyorum. Bir ormanda öldürüldü ve katili araştırıyoruz." Yaşlarımı dizginlemiştim. Rafın altından bana bir peçete uzattı.

"Araştırıyoruz derken?" kaşlarını çatmıştı.

"Evet, araştırıyoruz. Özel bir dedektifle birlikte. Biraz karışık bir mevzu." Gözlerim tekrardan bar masasının arka tarafına gitti.

"Tamam canım çok zorlamak istemiyorum seni. Çok üzüldüm, gerçekten. Biliyorsun Sevda Abla'yı ben de çok severdim. İnşallah bulursunuz o şerefsizi." Üzüldüğü belliydi.

"İnşallah."

Sol tarafıma gelen uzun boylu çocuk Gökçe'ye içkisini tazelettirdikten sonra gitti.

"Senden bir şey isteyeceğim." Aklıma gelen fikri nasıl daha önce düşünmedim onun aptallığını yaşıyordum şu an içimde.

"Söyle kardeşim benim. Ne istiyorsun?" merakla bana dönmüştü. Eline bir bardak almış bir yandan da havluyla bardakları kuruluyordu.

"Bu katile dair bir ipucu için şu arka tarafta duran en arkanın bir önündeki masanın köşesindeki adamdan bardağını alman gerekiyor."

Bir yandan bardakları dizerken gözünün ucuyla o tarafa baktı. Kendini çok güzel role sokabilen bir kızdı. Tekrardan bana döndü. Bu sefer şarap kadehini almıştı kurutmak için.

"Şu beyaz kazaklı sakalsız olan adam mı?" masanın üzerinden bana doğru eğilerek konuşmuştu.

"Aynen öyle. Ona ait olan bardağı bir peçeteyle alıp bana getirmen gerekiyor."

"Tamam canısı o işi olmuş bil. Gecenin sonunda sana o bardağı getireceğim. O adamdan mı şüpheleniyorsunuz?" Yüzünü bana daha da yaklaştırmıştı.

"Biraz karışık bir mevzu. Daha sakin bir zamanda sana anlatacağım, söz." Daha fazla bir şey bilmesine gerek yoktu. Zaten şu an sırası da değildi.

"Eee, sen daha neler yapıyorsun? Yalova'dan sonra annenle aran nasıl oldu? Bir gelişme var mı?" Dirseğimi masaya dayayıp, çenemi avucuma yasladım.

"Benimki de biraz uzun bir hikaye." Elindeki havluyu bırakıp U şeklinde olan bar masasının biraz ilerisindeki çocuğun yanına gitti. Kulağına bir şeyler söyleyip geldi.

"Caner'e beni idare etmesini söyledim. Gel köşelerden bir yere geçelim daha rahat ederiz."

Geçmişten bahsettiğim an yüzü düşmüştü. Her ne kadar belli etmemeye çalışsa da bunu yansıtmıştı.

Hâlâ bir gelişme yoktu anlaşılan.

Merdivenlere yakın kısma geçmiştik. Arkamızda dolu bir masa daha vardı. Sırtı locaya dönük bir şekilde karşıma oturdu.

"Sanki moodun bir düştü. Bir gelişme yok mu hâlâ?"

"Ne gelişmesi be Ezgi, boka sardı iyice." Bakışlarını masanın bir noktasına odaklamıştı.

Yüzünü kaldırdığında bana gülümsedi. Bu sefer arkamda bir noktaya bakıyordu. Gözlerini kaçırıyordu. Çünkü gözlerinin dolduğunu görmemi istemiyordu ama bunun gözlerinin gözükmesine engel olmadığının farkında değildi kendince.

"Yalova'dan ayrıldıktan sonra kaç kere beni arayıp peşime düştü biliyor musun?" hâlâ aynı noktadaydı gözleri.

"Annen mi?"

Güldü. Çok da gerçek olmayan içinde dalga barındıran bir gülümsemeydi bu.

"Anne mi? Hayır, tabii ki de. Benim takıntılı psikopatımı biliyorsun." Bu sefer bakışları gözlerimi bulmuştu. Gözlerinin içinde çekingen bir çocuk ve o çocuğu silkeleyip güçlü olmasını isteyen bir Gökçe görüyordum.

Üvey babasıydı.

"Sen ne yaptın peki?"

"Kaç kere ağzına sıçtım, engelledim ama bir gün okul çıkışında beni beklerken gördüm onu. Nasıl olduysa beni bulmuş piç." Bu sefer kaşları çatılmıştı.

"Görmemezlikten geldim ama nafile. Peşimi bırakmadı. Evime kadar geldi." Yutkundu. "Gitti. Bu sefer son dedim belki peşimi bırakır dedim ama yine ge-" derin bir nefes aldı. Artık direnmeye çalıştığı gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Uzanıp elini tuttum. Sadece susup dinliyordum. Ne diyebilirdim ki? 'Geçecek', 'Unut', 'Üzme kendini' bunlar mı onu teselli edecekti ya da ızdırabını hafifletecekti? Hiçbir zaman boş teselliler vermeye çalışan biri olmamıştım.

Elinin tersiyle ıslanmış olan yanağını sildi.

"Ama yemin ederim bir daha gelirse onu öldüreceğim. O iğrenç mahluku öldürüp dünyadan bir pezevenk eksilteceğim. Çünkü bu iğrençlikle yaşamak bana ızdırap veriyor artık. Kimseye bir şey söyleyememek ve anlaşılmamak..."

"Ya Gökçe ben bu kadını anlamıyorum. Kırılma ama bu kadın nasıl bir ana ya?! Neyin psikolojisinde?" dedim.Içimde nükseden öfkeyi tutamamıştım.

Derin bir nefes verdi.

"Ya ben ne biliyim? Ne kırılacam. Paramparça olmuşum zaten. Karı hâlâ Kemalim yapmaz kafasında. Zaten ben de şans olsa erkek doğardım."

İstemsizce güldüm. Ne kadar paramparça olsa da her zaman bir şekilde parçalarının bir kısmını birleştirip kendine ait gamla bile dalga geçebiliyordu.

O da güldü.

"O dediğin şey için tıpta birçok yol var hâlâ geç değil."

"Ya kim uğraşacak onunla. Belli çekmeye gelmişiz bu dünyaya." Ne kadar dalga geçerek derdini hafifletmeye çalışsa da sönmüş yangının külleri bulunuyordu en derinlerinde, belliydi.

İç geçirerek bana baktı. "Senin şu işi halledeyim. Yeteri kadar dertlendik. Biraz da görevimizi yapıp sonuçlara odaklanalım değil mi canısı?" İki eliyle yanaklarını bir kez daha silip kendini silkeledi.

"Tamamdır. Ben bir lavaboya gideyim. Dönüşte senin yerine gelirim orada verirsin bana bardağı." Ayaklandı.

"O iş ben de bebeğim." Bar masasına doğru giderken omuzunun üstünden bana göz kırpıp tebessum etti.

Kendi ayaklarının üzerinde durup tek başına hayat mücedelesi veren bir kadındı.Bana göre güçlü bir kadındı. Acılarıyla dalga geçebilecek kadar hem de.

Ayaklanıp lavabonun olduğu koridora doğru ilerlemeye başlamıştım ki cropumun açıkta bıraktığı belimi arkadan bir el okşadı. Tam kafamı çevirdiğim anda kulağımda bir nefes hissettim.

"Çok hoş görünüyorsun." Arkamı dönmüştüm.

"Ödümü kopardın."

Bayanlar tuvaletinin önünde durdum. Arkamdan geldiğini bile farketmemiştim. Hatta ortamda da görmemiştim onu.

" O kadar dalgındın ki arkandan geldiğimi bile farketmedin." Her zamanki baştan çıkarıcı sırıtışını yerleştirmişti dudaklarına.

"Seni görmemiştim de."

"Daha yeni geldim. Senin masanın etrafındaydım." Alev alev olan elini tekrardan belime koydu. Tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.

"Sen de pek fena sayılmazsın bu arada." Dedim baştaki iltifatına cevaben.

"Senin yanından bile geçemem." Beni sarhoş eden nefesi yüzüme çarpmıştı. Kendimi bir yandan geri çektim. Tam lavabonun önündeydik ve birisi bizi görebilirdi. Cevabına aldırmadan lavaboya girdim. Kontrolümü kaybetmemem gerekiyordu.

Lavabo da kimse yoktu.Ellerimi yıkayıp lavaboya eğildim. Yüzüme hafiften su çarptım. Kafam çok doluydu. Kendime gelmem gerekiyordu. Başımı kaldırıp aynaya baktığımda kapalı kapıya tek omzuyla yaslanmış elleri göğsünde bağlı bir şekilde beni seyrettiğini gördüm. Beğeni dolu bakışlarla beni süzüyordu.

"İçeriye mi girdin?" dedim ona dönmeden aynadan konuşarak.

"O kadar çok aşıksın ki her yerde benim silüetimi görüyorsun." Gülümsemişti. Bulunduğu yerden bana doğru yaklaştı.

O'na doğru dönüp kalçamı lavabonun mermerine yaslayıp, ellerimi dayadım.

"Hmm, platonik bir şizofren olduğumu bilmiyordum Doktor Bey, bunun bir ilacı var mı?"

Bu sefer elleri omuzumdan başlayarak bütün kolum boyunca dans etti. Gözlerini benden ayırmıyordu. Kelebeklenmeye başlamıştım.

"Aşkın bir ilacı olmasını mı isterdiniz Ezgi Hanım?"

"Eğer platonik şizofrenliğe aşk deniliyorsa tabii ki isterim. Ama benim bildiğim tek taraflı aşk acıklı bir hastalık, ilacı ise karşılıklı olanıdır."

Elleri tekrardan açıkta kalan belimle buluştu. Bana bir adım daha yaklaştı. Artık tek bacağı bacaklarımın arasındaydı. Başını açıkta kalan boynuma yakınlaştırdı. Nefesinin sesini ve sıcaklığını tüm vücudum hissediyordu. Parmakları hafif ve yavaşça açıktaki belimde hareket ederken, tenime değen her dokunuşu beynime sarhoşluk veriyordu.

"O zaman bu durumda sizin ilacınız ben oluyorum." fısıldarken dudaklarının ıslaklığını kulak mememde hissettim. Şu an vücudum alevlenmeye başladığının sinyalini veriyordu bana. Durmam gerekti. Hem de başlamadan.

"Durmamız gerek." Sesim kesik nefesimden kısık bir şekilde çıkmıştı.

Başını kaldırıp gözlerime baktı. Diğer eliyle boynumu kavrayıp açıkta kalan baş parmağıyla yüzümü okşadı. Bakışları gözlerimi inceliyordu. Burnu burnuma değdiğinde direnemeyeceğimi anladım.

"Daha başlamadık ki..." nefesinin aralık dudağımdan içeri süzülmesine izin verdim.

Mermere dayalı duran ellerimi göğsüne koymak için kaldırmıştım ki kapıya yaklaşan ayak seslerini duyup onu ittim. O da durumu farketmiş olacak ki hemen yan tarafımdaki tuvaletlerden birine girdi.

Üstümü düzeltip tekrardan aynaya döndüm. Ellerim titremeye başlamıştı. Oksitosin hormonunun yayılmaya başlamış olduğu vücudumda şu an adrenalin salgılanıyordu. İçeriye fakülteden bir kız girmişti. Saçlarımı düzeltiyormuş gibi yapıp ellerimi yıkadım. İçeriye gitmem gerekiyordu. Kızla selamlaştıktan sonra yan tarafımdaki tuvalete bakıp istemsizce tebessüm ederek lavabodan çıktım.

Mert yorulmuş olacak ki bizim masaya geçmiş yüzünde salak bir sırıtışla etrafı inceliyordu. Kafası kırıktı, belliydi. Sevim'le Erdem piste geçmiş dans ediyordu. Yakınlaşmaya başlamışlardı anlaşılan.

Gözlerim Gökçe'yi aradı. Ortalarda gözükmüyordu. Bar taburesine geçip öğretim üyelerinin tarafına göz attım. Gökhan Hoca'yla Ozan Hoca, öğrencilerin arasına karışmış, ellerinde kadeh, ritme ayak uyduruyorlardı. Omuzumun üstünden arkaya baktığımda gizli kahramanımın lavabo koridorundan içeri girdiğini gördüm .Göz göze geldik. Bakışlarını ifadesizleştirip gözlerini kaçırdığında dudaklarının yana doğru kıvrıldığını gördüm. İstemsizce tebessüm ettim. Oynadığımız oyun hoşuna gitmişti anlaşılan. O öğretim üyelerinin olduğu tarafa doğru giderken ben de önüme döndüğümde Gökçe'nin masanın arka tarafından geldiğini gördüm.

"Ne yaptın?"

Rafların altına eğilirken büyük bir egoyla bana baktı.

"Sence?" Masanın üzerine poşetle sarılmış olan bardağı koyup kollarını göğsünün altında birleştirdi.

"Sen var ya cansın, cann! Nasıl yaptın?" üzerimden büyük bir ağırlığın kalktığını hissettim.

"Gayet kolay oldu canısı. Bardaklarının boşalmasını bekledim. Tabii çaktırmadan gözetledim. Peçeteyle alsaydım absürt olurdu. Ben de elime poşet eldiven geçirip tepsiyle boş bardakları toplayacağım bahanesiyle bardağı aldım." Omuz silkti. "Bu kadar."

"Valla ya poşet eldiven nasıl gelmedi aklımaa? İşini biliyorsun." Sanki omuzlarında toz varmış gibi elleriyle omuzlarını silkeledi.

"Tabii ki de bebeğimm."

Büyük bir tatmin olmayla ona baktım. Gerçekten kolay olmuştu. Bardağı çantama koydum. Kafamı kaldırdığımda Erdem ve Sevim'in bana doğru geldiğini farkettim.

"Eee hep oturacak mısın böyle?" Sevim'in sesi neşe saçıyordu.

"Gayet iyiyim ben."

"Şu salağı da alıp beraber eğlenelim. Ayrı gayrı olmuyor böyle." Salak derken kafasıyla Mert'in tarafını göstermişti. Mert'e baktığım da masasında oturduğu yerden dans ediyordu. Kafası iyice güzele bağlamıştı.

"Ya ben eğleniyorum işte." Kadehimi kaldırıp, kafama diktim. Şu an danstan daha önemli meşguliyetlerim vardı beynimde.

"İki dakika gel işte Ezgi yaa!" Sevim kolumdan tutmuş beni çekiştiriyordu.

Sevim'le Erdem'in arasından Sarp Sezgi belirdi. Kolundan birini Sevim'in birini de Erdem'in omuzuna attı.

"Eee gençler nasıl gidiyor?"

"Valla süper gidiyor hocam." Dedi Sevim büyük bir gülümsemeyle. Sarp Hoca kafasıyla onayladı. Bir yandan da vücuduyla ritme ayak uyduruyordu.

"Çok iyi yaptınız hocam bu kutlamayı ayarlayarak." Erdem Sarp Hoca'nın yüzüne bakmadan konuşmuştu.

"Aynen öyle." dedim, onları onaylayarak.

"Sevindim. Umarım bu moral sizin mezuniyetinize kadar hastanedeki performansınıza yansır."

"Ooo Hocam bunlara çok bile." Mert masasından kalkıp gelmişti.

Güldüm.

"Senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz Mert." Erdem yine takılmaya başlamıştı Mert'e.

"Zaten size çok bile dedim, bana iki üç kere daha böyle bir ortam olsa birincilikle mezun olurum hocamm!" ayakta sendelemeye başlamıştı.

"Ayık olmanız lazım demiştim koçum benim. Şu an seni gördükten sonra pek güvenemedim doğrusu."

Erdem Mert'in koluna girdi. "Hocam siz buna bakmayın." Yine sinirlenmişti.

"Ya kardeşim bırak. Sanki sarhoş olmuşum yaa!" Erdem'in kolundan sıyrılmaya çalışıyordu.

"Her şey için sağ olun." Erdem de Mert'i masaya götürmeye çalışıyordu.

"Görüşürüz o zaman çocuklar."

"Görüşürüz hocam." Sarp Hoca yerine dönerken Sevim'de Erdem'le Mert'in peşinden gitmişti.

"Canısı sen arkadaşlarının yanına git istersen." Gökçe nin de işine dönmesi gerekiyordu bir yandan.

"Tamam o hâlde daha sonra mutlaka görüşelim." Uzanıp elimi tutmuştu.

"Mutlaka. Kendine çok iyi bak tamam mı?"

"Sen de. Her şey geçecek." dedim elimin üzerinde olan elini tutarak. Gerçekten her şey geçecek miydi?

Tabureden kalkarken öğretim üyelerinin kapıya doğru ayaklandığını gördüm. Gizli kahramanım da aralarındaydı. Göz göze geldiğimizde bana göz kırpmıştı. Hafifçe tebessüm ettim.

Hakan Hoca'nın koluna Adem Çet girmiş, ilerliyorlardı. Sarhoş olmuştu anlaşılan.

Bizim çocukların yanına gittiğimde Mert masanın üstüne yatmış boş bardağı da mikrofon gibi ağzına tutmuş şarkı söylüyordu.

"Bir tek dileğim var mutlu ol yete-e-eeer.." Erdem sadece oturmuş Mert'i izleyerek küfür ediyordu.

Ben de yanlarına oturdum.

"En azından yerinde duruyor. Bu da iyi bir şey." Dedim gülerek. Sevim gülüşlerime katıldı.

"Ya bir insanın bu kadar mı başının götünün ayarı olmaz?"

"Her arkadaş grubuna bir tane Mert'ten lazım. Çocuk anı yaşıyor." Dedi Sevim.

"Birazdan kalkalım. Bunu ayıltmamız lazım. Yarın bu kafadan birazcık olsa bunda stetoskopla milletin kalbini değil başka bi taraflarını dinler."

"Ay evet doğru söylüyorsun." Diyerek onayladı Sevim.

"Kardeşim ben duyuyorum sizi. Stetoskopla kalp dinlenir o kadar da salak değiliz amına koyayım." Mert yüksek sesle cevap vermişti.

"Sus lan! Götün başın ayrı oynuyor sabahtan beri." Erdem her zaman ki gibi sinirlenince çenesini kasıp sağa çevirmişti.

Kaşe kabanımı omuzuma alıp bardağın bulunduğu çantamı da yanıma alarak ayaklandım."Ben bir sigara içeyim. Dışarı çıkıyorum."

"E burada iç." Dedi Sevim.

"Yok ya bi hava almak istiyorum." Yerimden doğrulduğumda Mert arkamdan seslendi.

"Kızz! Çıkarken kapıyı ört!"

Yürürken kafamı çevirip güldüm. Erdem'in sesini duymuyordum ama küfür ettiğine yemin edebilirdim. Kafamı önüme döndürdüğüm an tanıdık yeşillerle buluştu gözlerim. Yarım adım mesafelik önümde çarpışmaya ramak kala durmuştu. Bir adım geriledim.

"Siz burayı nereden buldunuz?" şaşkınlığım ses tonuma yansımıştı.

"En son görüşmemizde bahsetmiştiniz, hatırlatırım."

Siyah bedenine yapışan bir kazakla aynı renkte giydiği pantolonunun üzerine gri dizüstü dik yaka bir palto çekmişti. Ayakların siyah bağcıklı Cap Toe botlar geçirmiş, uzun haki yeşili atkısının bi ucunu omuzunun üzerine atmıştı. Değişik ve bir o kadar da ilgiyi üzerine toplayan bir tarzı vardı.

"Evet ama buraya gelebileceğinizi ummamıştım."

"Okulunuzun standart mekanı olduğunu öğrenmek pek de zor olmadı. Fakültedeki öğrencilerin kafa dağıtma mekanıymış zaten." Hafifçe tebessüm etti. Tebessümünde az da olsa bir ego sezmiştim.

Kısık bakışları etrafta gezinip bana döndü. Birisini arıyor gibiydi.

"Siz çıkıyor muydunuz?"

"Açık havada sigara içmek istemiştim."

Yana geçip bana yol verdi. "Beraber içelim." Bakışları hâlâ etraftaydı.

"Olur."

Kapının önüne çıktığımızda düşünceli yüzünü süzdüm.

"Bir gelişme mi var. Neden geldiniz?" İyice soğumuş olan hava, kabanımdan açık tenime işliyordu. Kabanımı iyice vücuduma sarıp sigaramı dudaklarıma yerleştirdiğimde çakmağı yakıp sigarama yanaştırdı. Derin bir duman çektim.

O da sigarasını yaktıktan sonra konuşmaya başladı. Bana göre müthiş derecede sakin bir insandı.

"Öğretim üyeleri katılmadı sanırsam."

"Hayır, onlar biraz daha erken çıktılar. Gökhan'dan alacağım numune için geldiyseniz yarın verecektim size. Almayı başardım."

Büyük bir heyecanla çantamdan poşete sarılmış bardağı çıkarmaya yeltenmiştim ki konuştu.

"Gerek kalmadı. Test sonuçları çıktı. Bebeğin babasıyla bir an önce görüşmek için gelmiştim."