Yalanın Kıyısı - Bir Pişmanlık Hikayesi
YALANIN KIYISI - BİR PİŞMANLIK HİKAYESİ
Ve en sert gerçek şudur:
Yanlış bir hayat, doğru cümlelerle kurtarılamaz.
Ama doğru bir suskunluk, bazen her şeyden daha onurludur.
Ben artık yalan söylemeyeceğim.
Kimseye değilse bile, kendime.
Bu geç kalmış bir karar.
Ama hâlâ benim.
----------------------------------------
Fethiye’ye geldiğimde takvimle aram çoktan kopmuştu. Günlerin adı yoktu, sadece saatler vardı. Sabah erken kalkıyordum, çünkü erken uyanmak hâlâ bir işe yarıyormuş hissi veriyordu. İnsan, hiçbir şey yapmasa bile uyanarak kendini hayatta sayabiliyor.
Evi bilerek limana uzak bir sokakta tuttum. Deniz görünmesin istedim. Deniz fazla dürüsttür; sakladıklarını yüzüne vurur. Ben yüzleşmeye değil, oyalanmaya gelmiştim.
Ama bazı yüzleşmeler insanı bulur. Sen istemesen bile.
O gün sahil boyunca yürüyordum. Ayakkabılarım ayağımı vuruyordu. Canım acısın istedim. Bazen fiziksel acı, zihnin gürültüsünü bastırır. Yürürken kendimi sakin biri gibi hissediyordum. İçimde olan biteni kimse anlayamaz sanıyordum. Ta ki onu görene kadar.
Bir bankta oturuyordu. Elinde telefon, başı hafif öne eğik. Yüzünü tam göremedim ama omuzlarını tanıdım. İnsan bazı bedenleri unutmaz. Dokunmamış olsa bile, beklemiş olduğu yerden tanır.
Durmadım. Devam ettim. Sonra durdum.
İnsan bazen kararını değiştirmez; sadece geciktirir.
Yanına yaklaştım. Beni fark etmesi uzun sürmedi. Göz göze geldik. Ne şaşkınlık vardı ne sevinç. Sadece kısa bir donakalma. Hayatın bazı anları vardır; tepki vermek için fazla geç, susmak için fazla erkendir.
“Sen…” dedi.
İsmimi söylemedi. Çünkü bazı isimler artık birine ait değildir.
“Merhaba,” dedim.
Sesim sakindi. İçim değil.
Oturmamı işaret etti. Oturdum. Aramızda küçük bir mesafe bıraktık. Eskiden bu mesafeyi koyamazdık. Şimdi kendiliğinden oluşmuştu.
“Ne yapıyorsun burada?” diye sordu.
Sorunun tonu masum değildi. Bu soru, “hayatım senden sonra gerçekten ilerledi mi?” demenin başka bir yoluydu.
“Buraya taşındım,” dedim.
İlk yalan.
Ama rahat bir yalan. Uzun süredir prova edilmiş gibi.
“İyi yapmışsın,” dedi. “Yakışır.”
Yakışmak… İnsanların en sevdiği kelime. Gerçeği ölçmez, görüntüyü onaylar.
“Sen?” dedim.
“Ben de sık geliyorum,” dedi. “İşim gereği.”
İkinci yalanı sezdim. İş dediği şey düzensizdi. Hayatının artık tek bir tanımı yoktu. Ama bunu kabul etmek, erkekler için zordur. Erkekler başarısızlıklarını yumuşatarak anlatır.
Bir kafeye geçtik. Deniz görünüyordu. İstemesem de.
Kahve söyledik. Aynı anda şeker ekledik. Aynı anda karıştırdık. Bunu fark edince ikimiz de gülümsedik. İnsan, geçmişle ortak reflekslere sahip olmaktan utanır.
Evliliğimi sordu. Bekliyordum.
“İyi,” dedim.
“Her şey yolunda.”
Üçüncü yalan.
Evliliğim yolunda değildi. Ama dağılmış da değildi. En kötü hâl buydu zaten: dağılmayacak kadar sağlam, yaşanmayacak kadar boş.
Onun gözlerinde bir rahatlama gördüm. Demek ki bunu duymaya ihtiyacı vardı.
O da anlattı. Birlikte olduğu biri vardı. Uzun süredir. Anlaştıklarını söyledi. Planlardan bahsetti. Tatillerden. Düzenli bir hayattan.
Dördüncü yalan.
Ses tonu çok düzgündü. Fazla düzgün. Mutlu insanlar böyle anlatmaz. Mutlu insanlar cümle kurarken duraksar, çünkü mutluluk anlatılırken dağılır.
“Çocuk?” dedim.
Başını salladı. “Şimdilik düşünmüyoruz.”
Beşinci yalan.
Şimdilik diye bir şey yoktu. Hayat bazı insanlara artık bu seçeneği sunmaz.
Sustum. Yalanların ağırlığı masaya çökmüştü ama kimse kaldırmak istemiyordu.
“Beni affettin mi?” diye sordu.
Bu soru, yalanların arasına sıkıştırılmış bir bıçaktı.
Affetmek…
O kelime yıllardır içimde başka bir anlama bürünmüştü. Affetmek, birine haklı olduğunu söylemek değildir. Affetmek, artık hesap sormayacağını ilan etmektir.
“Evet,” dedim.
Altıncı yalan.
Affetmemiştim. Ama affetmediğimi söylersem, bu buluşmanın anlamı değişirdi. O zaman bu bir karşılaşma değil, bir hesaplaşma olurdu.
Ayrıldık. Saatler geçmişti. Fark etmemiştik. Yalanlar zaman algısını bozar.
Eve döndüğümde ışığı yine açmadım. Karanlık artık kaçış değil, tercihti.
Sandalyeye oturdum. Gün boyunca söylediklerimi düşündüm. Onun söylediklerini düşündüm. Aramızdaki konuşma, iki yetişkinin başarısız hayatlarını birbirine satma çabasıydı.
Ve işte o an kendime ilk kez dürüst oldum.
Ben ona mutlu olduğumu söylemedim.
Ben ona yanlış bir hayat seçtiğimi itiraf etmemek için mutlu olduğumu söyledim.
O bana düzenli bir hayat anlattı.
Çünkü dağınık bir hayatı kabul etmek, erkekliğine ağır gelirdi.
Biz birbirimizi kandırmadık.
Biz, kendi seçimlerimizi aklamaya çalıştık.
Ve bu en utanç verici şeydi.
Çünkü insan bir hata yapabilir.
Ama o hatayı yıllarca savunmak, karakteri bozar.
Balkona çıktım. Deniz karanlıktı. Sessizdi. Kimseye bir şey vaat etmiyordu.
Şunu fark ettim:
Ben güvenli bir hayat seçmedim.
Ben cesaretsiz bir hayat seçtim.
Ve yıllar boyunca buna “olgunluk” dedim.
O ise yarım bir hayatı “idare ediyorum” diye süsledi.
Biz aynı noktada kaybettik.
Sadece kelimelerimiz farklıydı.
İnsan bazı karşılaşmalardan sonra değişmez.
Ama bazı yalanlardan sonra artık eskisi gibi devam edemez.
O günden sonra şunu biliyorum:
Geçmiş geri dönmez.
Ama yalan, insanın peşini bırakmaz.
Ve en sert gerçek şudur:
Yanlış bir hayat, doğru cümlelerle kurtarılamaz.
Ama doğru bir suskunluk, bazen her şeyden daha onurludur.
Ben artık yalan söylemeyeceğim.
Kimseye değilse bile, kendime.
Bu geç kalmış bir karar.
Ama hâlâ benim.
Yazan
Korhan KÜLÇE
30.01.2026
Tepkiniz nedir?
Beğen
0
Beğenmedim
0
Sevdim
0
Eğlenceli
0
Sinirli
0
Üzgün
0
Vay
0