Ceren'in Hikayesi

Şubat 3, 2026 - 21:02
 0
Ceren'in Hikayesi

CEREN'İN HİKAYESİ

Ceren çocukluğunu hep tek bir kelimeyle anlatırdı: “Normal.”

Bu kelimeyi söylerken ne sesi titrerdi ne de gözleri uzaklara dalardı. Sanki kendi hayatını değil de, yarım yamalak bildiği bir yabancının özgeçmişini okur gibiydi. Düz, duygusuz, risksiz. İnsanlar genelde bu cevaptan tatmin olmazdı. “Nasıl yani normal?” diye sorarlardı. “Hiç mi ilginç bir şey olmadı? Hiç mi mutlu olduğun bir an yok?”

Ceren o anlarda susardı.

Çünkü ayrıntı yoktu.

On iki yaşından öncesi, zihninde kapısı kapalı bir ev gibiydi. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindeydi. Duvarlar ayaktaydı. Çatısı çökük değildi. Pencereleri vardı, hatta perdeleri bile. Ama kapı… Kapının kolu vardı fakat dönmüyordu. Ne kadar zorlasan da açılmıyordu. İçeri girilemiyordu.

Bazen bu evden sızıntılar olurdu. Aniden gelen bir koku. Islak beton gibi, rutubetli ve soğuk. Bazen bir ses. Bir bardağın masaya gereğinden biraz daha sert bırakılması gibi. Kısa, keskin, ürkütücü. Ama görüntü yoktu. Sahne yoktu. Hikâye yoktu.

Uzun yıllar bunun kendi kusuru olduğunu sandı.

“Demek ki ben yeterince dikkat etmemişim.” “Demek ki ben zayıfım.” “Demek ki beynim bozuk.”

Herkes çocukluğunu anlatabiliyordu. Kahkahalar, yaz tatilleri, anne yemekleri, baba sesleri… Ceren ise anlatamıyordu. Hatırlayamıyordu. Bu yüzden kendini eksik hissetti. Yanlış. Arızalı.

Bir insan geçmişini hatırlayamıyorsa, bugünü nasıl doğru yaşayabilirdi ki?

Bu düşünce onu yıllarca içten içe kemirdi.

Bir gün bir arkadaş ortamında, eski fotoğraflar masaya yayıldı. Doğum günleri, okul gösterileri, yamuk kesilmiş saçlar… Herkes bir şey anlatıyordu. Kim pastayı devirmişti, kim mumları üflerken ağlamıştı, kim dileğini yüksek sesle söylemişti.

Ceren fotoğraflara baktı.

Kendisine ait bir kare vardı belki. Ama o kareye ait hiçbir his yoktu. Fotoğraftaki çocuk ona yabancıydı. Gülümsüyor muydu, yoksa öyle mi yapması istenmişti, bilmiyordu.

İşte o an içinde çok tuhaf bir şey oldu.

Bu bir acı değildi. Bu bir üzüntü değildi.

Daha çok… bir boşluktu.

Ama bu boşluk sessiz değildi. İçinde bastırılmış bir gürültü vardı. Sanki yıllardır kapalı bir odanın arkasında biri yumruklarını duvara vuruyordu da, Ceren ilk kez o sesi duyuyordu.

O gece eve gittiğinde ışıkları açmadan aynanın karşısına geçti. Uzun süre kendine baktı. Aynadaki kadının yüzünde bir çocuk vardı ama o çocuğun hikâyesi yoktu. Gözlerinin içinde başlamamış cümleler, yarım kalmış sorular duruyordu.

“Ben neredeydim?” diye fısıldadı.

Cevap gelmedi.

Zamanla fark ettiği şey şuydu: Ceren sadece hatırlamıyordu; özlemiyordu da. İnsanlar “çocukluğumu çok özlüyorum” dediğinde, bu cümle ona başka bir dilde söylenmiş gibi geliyordu. Özlemek için bir yer gerekiyordu. Bir sıcaklık. Bir bağ.

Ceren’in içinde öyle bir yer yoktu.

Terapistin odasında, bir gün sessizlik uzadı. Öyle bir sessizlikti ki insanı rahatsız ederdi. Konuşmak, o sessizliği bozmak isterdin ama kelimeler boğazına takılırdı.

Terapist yumuşak bir sesle sordu:

“Çocukluğun hakkında konuşmak ister misin?”

Ceren omuz silkti.

“Konuşacak bir şey yok. Normaldi.”

Ama bu kez o kelime boğazında kaldı. Söylerken bir şey takıldı, ilerlemedi. Gözleri doldu. Neden dolduğunu bilmiyordu. Çünkü hatırladığı tek bir an bile yoktu.

Ama bedeni… Bedeni hatırlıyordu.

Terapist o gün basit bir cümle kurdu. Ceren’in zihninde aylarca yankılanan bir cümle:

“Bazen beyin, hatırlamayı fazla tehlikeli bulur.”

O geceden sonra rüyalar başladı.

Rüyalarında küçük bir kız vardı. Ceren’e benziyordu ama daha küçüktü. Daha sessizdi. Hep köşelerde duruyordu. Dizlerini karnına çekmiş, kendini küçültmeye çalışıyordu sanki. Görünmemek ister gibiydi.

Ceren rüyada ona yaklaşmak istiyordu. Ama her adımda kalbi sıkışıyordu. Göğsü daralıyordu. Kız başını kaldırmıyordu. Sadece çok kısık bir sesle şunu fısıldıyordu:

“Bakma.”

Ceren ağlayarak uyanıyordu.

Ve bir sabah, bir şey netleşti.

Hatırlayamamasının nedeni, bir şey yaşanmamış olması değildi.

Tam tersine… Çok fazla şey yaşanmıştı.

Beyni onu korumuştu. O küçük kızın tamamen parçalanmaması için, kapıları kapatmıştı. Hatıraları kilitlemişti. Unutmayı bir ihmal değil, bir savunma haline getirmişti.

Ceren ilk kez kendine kızmadı.

İlk kez “Neden hatırlayamıyorum?” diye sormadı.

Onun yerine şunu düşündü:

“Demek ki hayatta kalmak için unutmam gerekmiş.”

Bu düşünce onu acıtmadı. Onu rahatlattı.

Artık çocukluğunu anlatırken duraksıyordu. “Normaldi” demiyordu. Şöyle diyordu:

“Hatırlayamıyorum. Ama bunun bir nedeni var.”

Ve bu cümle, ilk kez ona yük değil; şefkat gibi geliyordu.

Ceren artık acele etmiyordu. Kapıyı zorlamıyordu. Çünkü biliyordu:

Bazı anılar kaybolmaz. Sadece seni yeniden incitmeyecek bir zamana kadar saklanır.

O kapı bir gün açılırsa, bunu ancak güvende olduğunda yapacaktı.

Ve belki de en önemlisi…

Artık kendini eksik hissetmiyordu.

Çünkü hafızasındaki boşluk bir yokluk değildi.

Onu hayatta tutan sessiz bir sevgiydi.

Yazan
Korhan KÜLÇE
03/02/2026

Tepkiniz nedir?

Beğen Beğen 0
Beğenmedim Beğenmedim 0
Sevdim Sevdim 0
Eğlenceli Eğlenceli 0
Sinirli Sinirli 0
Üzgün Üzgün 0
Vay Vay 0
Korhan KÜLÇE Ben; Kelimelerin sessiz ama derin gücüne erken yaşlarda kulak veren; fakat bu çağrıyı kaleme dökmeye ancak yıllar sonra cesaret eden bir anlatıcıyım. Çocukluk ve gençlik yıllarımda sözcükleri biriktirdim; kimi zaman defterlerin kenarına, kimi zaman zihnimin sessiz koridorlarına notlar düştüm. O yıllarda yazmak, bir eylemden çok bir bekleyişti, zamanla demlenecek bir içsel dilin hazırlığıydı. Yaşamın dönemeçlerinde sessizce biriken gözlemlerim ve iç konuşmalarım, sonunda kelimelere dönüşecek olgunluğa erişti. Yazıya geç başlamam bir gecikme değil, anlatacaklarımın derinleşmesine vesile olan uzun bir iç yolculuktu. Kalemimden dökülen metinlerde bu yolculuğun izleri açıkça hissedilir: kelimelerim acele etmez, duygularım yüzeyde gezinmez; her cümlem, yıllar boyunca içimde taşınmış bir düşüncenin ağırbaşlı yankısıdır. Benim dünyamda zaman yavaşlar, sesler usulca belirir; okur, hem kişisel hem evrensel bir anlatının kıvrımlarında kendi yolunu bulur. Kitaplarım… Onlar, içimde uzun yıllar sessizce yankılanan seslerin kâğıda bürünmüş hâli. Bir gecenin ortasında fısıldanan bir cümleden, bir sabahın ilk ışığında doğan bir düşünceden süzülüp geldiler. Her biri kendi zamanında, kendi mevsiminde yazıldı. Kimi bir yağmurun ince sızısıdır, kimi bir rüzgârın taşıdığı uzak bir hatıradır. Kelimelerimin arasından geçerken, belki kendi hikâyene benzeyen bir yankı duyarsın. Çünkü ben yazarken çoğu zaman kendime değil, sessizce bekleyen o görünmez okura seslenirim. Kitaplarım, yalnızca satırlardan ibaret değildir; onlar, kalbimin sakladığı seslerin, yıllarca konuşmayı bekleyen duyguların suretleridir. Ben sustukça onlar konuşur. Ben geçtiğim yerlerden uzaklaşsam da, onlar orada kalır, kelimelerin vefalı bekçileri gibi. Kitaplarım; Defne'nin Hikayesi - Fethiye'nin Sırları ve Kayaköy'ün Fısıltıları Elif'in Hikayesi - Gölgedeki Kadın Ece'nin Hikayesi - Güneşin Gölgesindeki Sır Alice'in Hikayesi - Küçük Bir Kalbin Yolculuğu Özlem'in Hikayesi - Zeytin Gölgelerinde Bir Tohum Farklı Hayatlar, Farklı Hikayeler İlişkiler Hakkında - 1 Biri Görür, Öteki Hisseder - Şiir Kitabı Sen de Haklısın Korhan KÜLÇE