Ölümcül Sır (Bölüm 5)

Evet... Ezgi'nin bir kupa almasi gerekiyor. Dna numûnelerini alabilecek mi? Bu bölümde göreceğiz...

1. KUPA

KUPA

" Ezgiii!" ismimin ıssız ormanda yankılanmasını defalarca duydum.

"Ezgi, buradayım."

Ağaçların arasında çaresizce koşuyordum. Gri havadaki sis, ağaçların gövdesine kadar inmiş görüş alanımı kısıtlıyordu.

"Nerdesiin?"

Boğuk çıkan sese doğru gitmeye çalışıyordum fakat hangi yönden geldiğini bile anlayamıyordum.

Altımda duran topraktaki kuru yapraklar, üstlerine bastıkça ses çıkarıyordu.

"Ezgi lütfen..."

Alnıma düşen saçımın tutamını elimle ittim. Nefesim kesik kesik olmaya başlamıştı. Bacaklarımın titremeye başladığını hissettim. Bütün duyularım açık ve tetikteydi.

Kalbim kulaklarımda atarken bir anda başımın sert bir şeye değdiğini hissettim. Kafamı sisli havaya doğru kaldırırken yüzüme bir şeyin damladığını farkettim. Bir adım geri atıp ellerimi yüzümde gezdirdiğimde elime bulaşan kırmızılığın kandan başka bir şey olmayacağını anladım.

Ablam...Beyaz elbisesinin eteklerinde, bileklerinden akan kanın oluşturduğu kırmızılık hakimdi. Boynu iple asılmış, gözlerinin altından kan süzülüyordu. Karşımda hareketsiz duran bedeni, rüzgarın da etkisiyle hafifçe salınıyordu havada. Başı omuzlarının üstüne düşmüş, yüzü bana doğru eğikti.

Gözlerim dehşetle açılmıştı. Onu kurtarmak istiyordum.

"Ablaaaa!"

Bir anda eğik olan başını kaldırıp gözlerini açtı ve bağırmaya başladı.

"Ezgiiii! Kurtar beni, bunu bana kim yaptı?"

"Seni kurtaracağım abla, dayan! " Parmak uçlarımda yükselip bacaklarına yetişmeye çalışırken hâlâ bağırıyordu.

"Ezgi!, Ezgi kalk!" Bacaklarına yetiştiğimde kollarımı sardım fakat bacaklarıyla beni sarsıyordu.

"Ezgi uyan!"

Daha da sarstı. Sarsılmanın etkisiyle kendime gelmeye başladım.

"Hadi!"

Gözlerimi araladığımda beni sarsan kişinin ablama sarmış olduğum kollarımla salladığı bacakları değil de, Sevim olduğunu anladım.

"Kabus görüyordun sanırsam. İyi misin?"

Acil danışman koltuğunun üzerinde kollarımı yastık olarak kullanıp, kafam masanın üzerinde uyuyakalmıştım. Başımı masadan kaldırdığımda uyuşmuş kollarım ve tutulmuş boynumun sızlaması nüksetmişti bir anda. Gözlerimi açmış kâbusumdaki puslu havayı  hastanede de hissediyor gibiydim.

"Gece nöbetinde elenen bir arkadaş daha!" Yan tarafımda duran hasta danışmanı Elif'e bakarak konuşuyordu. Elif nazikçe kıkırdadı.

"Senin alanına sığınan birisini koruman gerekti." dedim onun masasında Sevim'in beni bulup uyandırmasına atıfta bulunup tebessüm etmeye çalışarak.

"Sana kıyıp uyandırmadım en azından." Bakışlarını Sevim'e çevirmiş gülümsüyordu.

"Evet Doktor Ezgi Hanım, bu kadar dinlenme yeter. Acil kısmını sakin bulup kaytarmanız hiç etik değil. Daha kutlama yapmadan sızmışsın sen." Cümlelerinde müzip bir tını vardı.

"Tamam haklısınız hanımlar. Birazcık bilinç dışı olarak dinlenmiş olabilirim ama uyandırıldığıma göre işimin başına geçmem gerek. Hasta dosyalarını düzenleyeceğim. Sana da teşekkür ederim Elif'ciğim beni masanın köşesinde ağırladığın için." Yerimden kalkmaya yeltenmiştim ki Erdem masanın yan tarafındaki duvardan elinde karton bardakların olduğu, kahve kokusu tüten küçük bir tepsiyle çıkıverdi.

"Hasta Dosyası mı duydum ben? Hemen koltuk altımda, alabilirsin Ezgi'ciğim ama ben kontrol edip gerekli düzenlemeleri yaptım, bilgin olsun." Uzanıp koltuğunun altından yuvarlanmış kağıtları aldım." Yaa teşekkür ederim."

Sırıtarak elindeki tepsiyi masanın üzerine koydu.

"Ayılmak isteyenlere kahvee!" Acil kısmı sakin olduğu için bu kadar rahat davranabiliyordu. Sevim kıkırdadı.

Saate baktığımda sabahın 4'üne geldiğini gördüm.

"Erdem Bey şımartıyorsunuz bizi." dedi Sevim bardaklardan birine uzanırken.

"Yakışıklı olduğum kadar düşünceliyimdir de. Aynı zamanda hanımları şımartmayı severim." Sevim'e göz kırpmıştı.

Evet benim pek tipim olmasa da beğenilmeyecek bir çocuk değildi. Omuzlarının birazcık üstünde sarı saçları, sık sakalları, mavi gözleri vardı. Uzun boyuyla orantılı hafif kaslı bedeniyle bir kadını etkileyebilecek özgüvene sahipti.

Sevim Erdem'in göz kırpmasıyla gözlerini kaçırdı. Yanakları kızarmış gibiydi. Aralarında bir elektriklenme seziyordum.

"Tekrardan teşekkürler." dedi Elif bilgisayarının ekranına dönerek.

"Ne demek, ne demek." Sesi neşe doluydu. Gözleri tekrardan Sevim'e kaydığında "Benim de rapor alan hastaları sisteme işlemem gerekiyor." Dedi Sevim önündeki kağıtları toparlayıp koridora doğru hareketlenmeye başlayarak.

Sevim önünden geçerken Erdem bize kaçamak bir bakış atıp "E ben de sana yardım edeyim öyleyse. Zaten işim yoktu." diyerek Sevim'in arkasından yürümeye başladı. Sevimse sadece çekingen bir tavırla "Olur." Demişti.

Arkalarından bakarken istemsizce gülümsedim. Yani belli etmediklerini sanıyorlardı ama apaçık ses tonlarından bile belliydi aralarındaki elektrik akımı.

Elif'e 'Kolay gelsin' dedikten sonra kahvemi alıp hastanenin dış kapısının önündeki banka oturdum. Cebimdeki sigara paketinden bir dal çıkarıp yaktım. Gözlerim dışarı üflediğim dumanı seyrederken, aklım gördüğüm rüyanın etkisindeydi. Kâbusumda beliren o ağaçtaki asılı bedeni, tekrar o günü hatırlatmıştı bana.

Yarın bu işi bitirmem gerekiyordu. O DNA numunesini alacaktım.

&

"Sana bu iş başımıza patlayacak demiştim!" Adam sessizliğini korumaya çalışıyor gibiydi. Karşısındaki adam hayıflanırcasına konuşmaya başladı.

"Bu iş gizliydi ve olay farklı yerlere gidiyor. Adımı vermeseydin oklar bana doğrulmayacaktı."

"En azından çocuğun senden olduğunu söylemedim." dedi sessizce konuşmaya çalışan adam.

"Bir de söyleseydin. Hatta Sevda'yla birkaç gecelik ilişkimin olduğunu, çocuğu  aldırmak istediğimi de dile getirseydin. En azından işlerini kolaylaştırmış olurdun." sesinde sitem vardı.

Aralık kapının ardından onları dinliyordu.

"Bir şekilde sıyrılacağız."

"Amına koyayım, sana güvendim. Bu çocuk mevzusunu açtım. Eğer bu konu duyulursa kariyer mariyer kalmaz sikip yollarlar bu hastaneden beni. Eğer bu hastaneden gidersem seni de burada barındırmam anladın mı? Özel kliniğine tıbbî malzeme yürüttüğünü biliyorum." Sesi artık tehditkâr ve heyecanlıydı.

Kapının ardından gözükmemeye çalışıyordu. Sessiz konuşmaya çalışan adamın sırtı kapıya dönük bir şekilde oturuyordu. Diğeriyse yüzü kapıya dönük bir şekilde ayaklandı. Kapının aralığındaki adam, kendini geri çekti. Neyse ki gözükmemişti.

"Bu durumda seni satmayacağımı söylemiştim. Eğer böyle bir niyetin varsa hiç durma. Benim en azından ek bir kliniğim var ya senin? Amına koduğumun hastanesinden başka nerede barınabilirsin?" Artık ses tonu yükselmeye başlamıştı adamın.

"Bu işte beraberiz ve ikimizin de zararlı çıkacağını biliyorsun. Beni tehdit edecek pozisyonda değilsin!" tıslar gibi konuşmuştu. Kapının ardındaki adam, ortamın gerginliğini aralık kapının ardından hissedebiliyordu. Kapı kolunu tutarak içeri girdi.

"Selam Beyler!" yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi. Adamlar kendilerini toparlayarak ona döndüler.

"Ooo, hoş geldin." Az önceki tıslamasından eser yoktu şimdi.

"Kişisel bir şeyse çıkabilirim." dedi içeriye yeni giren adam.

"Ha, yok. Toplu olacak seminerle ilgili konuşuyorduk." dedi sırtı kapıya dönük olan adam. Karşısındaki sandalyeye oturdu. Endişesini gizlemeye çalışarak gülümsemişti.

"Sen de katılacak mısın seminere?" ayaktaki adam masanın ardındaki sandalyeye yönelmişti.

"Tabii ki de. Böyle bir seminerde bulunmam dalım gereği önemli benim için." Karşısındaki adam gülümsedi.

"Evet, haklısın. Senin gibi dalında başarılı bir doktorun seminerde olmaması şaşırtıcı olurdu."

"Hey, ikimizde aynı daldayız dostum. Senin de kayda değer başarıların var. Mütevazilik etmene gerek yok."

İçeriye başka bir adam daha girdi.

"Ooo, beyler bu ne kalabalık. Hayırdır toplantı mı vardı benim haberim yok?"

Masanın karşısındaki adam sırıttı. "Senin geçen gün ki hastanın renkli göz istediği için göz nakli yaptırmak istediğinin makarasını yapıyorduk."

Dört adam birden kahkaha attı. "Evet böyle bir şey olabileceğini ve senin ela gözlerini takabileceğimi söyleyebilirdim aslında."

Adam, masanın iki yanında oturan doktorların ortasına bir sandalye çekip oturdu.

"Bunun tıpta mümkün olmayacağını ikimizde biliyoruz. Benim göz rengimde birçok lens var mesela, onları önerebilirsin ya da iris ameliyatı olabilir." Masanın karşısındaki adam cümlesini bitirdikten sonra yan tarafındaki tezgaha doğru yöneldi.

"Bak ben bunu hiç düşünmemiştim. Lens mantıklıymış. Hasta kendi ekomisine bakmadan ameliyat istiyor."dedi sonradan gelen adam şaşırmış gibi yaparak.

Ayaktaki adam, elindeki kahve dolu kupayı kendisine yakın tarafta oturan adama uzattı. Adam da yan tarafında oturan iki kişinin ortasında kalan doktorun önüne koydu kupayı.

"Teşekkürler."

Ayaktaki adam, biraz evvel tısladığı, onunla sessizce konuşmaya çalışan adama ve kendisine yakın taraftaki adama kahvelerini sahte bir gülümsemeyle uzatıp yerine oturdu.

Kahvesini yudumlarken gözlerindeki karanlık gölgeler tekrardan oluşmaya başlamış gibiydi. Artık kurbanı kendini belli etmişti. Şu an konuşup gülen adamın gözlerindeki sır dolu endişeler hâlâ kendini ele veriyordu. Onlar konuşurken bir kez daha avını inceledi. Normalde cinsiyeti ona pek cazip gelmiyordu ama gözleri ve gözlerindeki sır av olmasına yetmişti.

"Kalkmam gerek." dedi avıyla göz göze gelerek.

"Kahveni bitirseydin bari." Dedi ortadaki adam.

"Bu kadar mola yeter. Öğleden sonraya hastam birikmiş olabilir." dedi saatine bakarak.

"Tamam o hâlde. Görüşürüz tekrardan." Elindeki kupayla ayaklandı ve kapıya yöneldi.

"Görüşmek üzere." tekrardan avının sır dolu gözlerine bakıp gülümsemişti.

&

Yaklaşık beş dakikadır kapının önünde bekliyordum. Hakan'ın odasından sesler geliyordu. Bu yüzden koridorun başındaki danışman masasında sanki tahlil kontrol ediyormuş gibi gözükmeye çalıştım. Arada bir kapıya bakıyordum.

Odadan çıkmalarını beklemem lazımdı. Hakan Sert'in asistanı şu an ortalarda gözükmüyordu. Oda boşaldığı an içeri girip numune alabileceğim bardak veya kaşık gibi bir şey bulmam gerekiyordu.

Düşünüyordum. Heyecanımı yatıştırmam gerekti ve koridor boyunca yürümeye başladım. Kapının önünden geçerken bir anda kapı aralandı ve Adem Çet' le karşılaştım.

"Selam." Hafifçe tebessüm etmişti.

Gözlerim aralık kapıdan içeriye yöneldi. Büyük masanın önünde orta sehpa da bir adet boş kupa bulunuyordu. Gökhan'ın da içeride bulunduğunu gördüm. Gökte ararken yerde bulmuştum adamı. İkisinin de kupaları önlerindeydi. Bir bahane bulmam gerekiyordu içeri girmem için.

"Selam." Başımla da selamını onaylayarak yanından geçtim. Koridorda tekrardan bir tur daha attıktan sonra kapıyı tıklattım.

Artık bir şekil yapmam gerekiyordu. Yemin ederim kendimi Sherlock Holmes filminde gibi hissediyordum. Kapıyı tıklatıp içeriden 'Gel!' sesini işittim. Haydi bakalım.

"Merhaba hocam." Yüzüme sahteden de olsa gerginliğimi gizlemeye yetecek büyüklükte bir gülümseme yerleştirdim.

"Merhaba Ezgiciğim. Buyur?"

"Ben aslında Gökhan Hoca'ya bir şey danışmak için gelmiştim. Odasında bulamayınca burada olduğunu öğrendim."

Gökhan'ın gözlerini üzerimde hissettim.

"Evet?"

Yanına doğru yanaşıp elimdeki tahlil sonuçlarının olduğu kağıdı önündeki masaya koydum. Çaktırmadan kupalara baktım ve ikisi de kahvelerini bitirmişlerdi anlaşılan. Biraz daha eğilip parmağımı sonuçlardan birinin üzerine koydum.

"Hastanın sonuçlarında PLT, referans sınırının çok çok altında. Lösemi başlangıcı olabilir mi sizce?" aslında cevabı çok iyi biliyordum ve emin olmak için almam gereken kemik iliği testini de.

Kağıdı eline alıp sonuçları inceledi. Kafasını kaldırmadan konuştu. "Aslında sonuç belli ama sen yine de kemik iliği biyopsisi iste." dedi soğukkanlılıkla.

"Anladım." Deyip tekrardan masanın üzerinde duran kupalara gitti gözüm. Dışarı çıkmış olan Adem Çet'in de kupasını alacaktım. Tabii alabilirsem. Ne olur ne olmaz her an her şey olabilirdi. Alacaktım almasına ama nasıl?

"Size kahve yapmamı ister misiniz?" şu an aptal gibi göründüğüme yemin edebilirdim. Anlamamakla naziklik arasında bir edayla "A, yok teşekkür ederiz şimdi içtik." Dedi Hakan.

O sırada Gökhan ayaklandı. "Benim çıkmam gerek. Hastalar beni bekler. Hastanın biyopsisiyle ilgili bir şey sormak istersen tekrar danışabilirsin." Sevecen bir ses tonuyla konuşmuştu.

"Hı,hı sorarım hocam." Odadan çıktı.

Allah'ımm Hakan 'E daha ne istiyorsun, çıksana.' Der gibi bakıyordu bana.

Kızarmaya başlamıştım.

"Bana da mı soru soracaktın Ezgiciğim?"

"H-hayır. Sadece kutlamaya gelecek miydiniz diye merak etmiştim." Sıçayım böyle işe. Ne diyorum ben hay ağzıma...! Kaşları çatılmıştı.

"Anlamadım. Gelmemi mi istiyorsun?"Hehh, Ezgi bi cilve kalmıştı zaten.

"Yok... Ondan de-" Kapı tıklandı bir anda. İçeri asistanı Büşra girmişti. Telaşlıydı.

"Kusura bakmayın Hakan Bey. Saatimi doldurduğumu farketmemişim."

"Sorun yok Büşra sen yavaştan hastaları almaya başla ben lavaboya gidip geliyorum." Masanın ardındaki tekerlekli sandalyesinden kalktı. Yanımdan geçerken eliyle kolumu sıvazlayıp "Kutlama da görüşmek üzere Ezgi." dedi. Yüzünde egoist bir gülümseme sezdim.

Evet bir bu eksikti.

Kapıyı kapattığı an Büşra'ya döndüm.Masanın yan tarafındaki aralık perdenin ardındaki tezgahın başına geçmişti. Elinde kahve paketi çöpleri vardı. Alelacele buraları toparlamaya çalışıyordu.

"Kolay gelsin sana Büşra." hemen şu lanetli kupaları almam gerekti. Arkası dönük bir şekilde konuştu.

"Teşekkürler, sana da." Omzumun arkasından kapıya odaklandım. Her an gelebilirdi. Masanın önündeki sehpada duran kağıtlarımı düzenliyormuş gibi yaparak zaman kazanmaya çalıştım. Büşra hâlâ arkası dönük bir şekilde tezgahı toparlamaya çalışıyordu. Masadaki kupaları farketmemişti anlaşılan.

Sehpanın önünden bilgisayarın yanında duran kupaya uzanıp aldım. Bir gözümde Büşra'daydı. Ardından sehpanın üzerinde toparladığım kağıtları elime alırken Gökhan'ın yerindeki kupayı da aynı elime aldım. Kupaları kulplarından tutuyordum. Birbirlerine değmesinler diye aralarına orta parmağımı yerleştirdim. Kupalar birbirine değerse ses çıkartıp Büşra'ya yakalanabilirdim. Bir yandan da hangi kupa kimindi aklımda tutmam gerekti.

Hemencecik son kupayı da boştaki elimle tutarken gözümün ucuyla Büşra'ya bakmıştım. Hâlâ arkasının dönük olduğuna şükrettikten sonra hızla kapıya yönelip, kapıyı dirseğimle açıp odadan çıktım.

Ne gerginlikti be!

Etrafıma bakarak koridorda ilerlerken sol koridora yönelmemle bir sertliğe çarpmam bir olmuştu. Ne olduğunu anlayamadan elimdeki kupanın yere düştüğü an ki parçalanma sesini duydum.

Siktir! Kupa kırılmıştı.

"Dikkat et!"

Karşımda Ozan Doğan duruyordu. Çarpışmadan sonra yarım adım gerilemişti fakat hâlâ yakın duruyordu bana. Bir adım geriledim. Bir elimde Hakan Sert'in bir elimde de Adem Çet'in kupası duruyordu.

"Pardon, özür dilerim."

Yerdeki cam kırıklarına bakıp tekrardan gözlerini yüzüme kaydırdı. "Önemli değil. Bir sorun yok değil mi?" dedi beni süzerek.

"Aa, yok sadece acelem vardı biraz." Elimle önüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına yerleştirdim. Ne yapacaktım şimdi kupa gitmişti!

"Tamam o hâlde. Biraz daha dikkat et. Hastanedeyiz diye de kimsenin sakatlanmasını istemem." Tebessüm etmişti.

"Evet doğru söylüyorsunuz. Ben şu yerdeki parçaları temizlettireyim." Dedim kırıkların üzerinden geçerek.

Alelacele giyim odasına geçip bir plastik poşete koyduğum kupaların üzerlerine ticketle ait oldukları kişilerin isimlerini yazıp yapıştırdım. Özenle çantama yerleştirdikten sonra Yavuz'a mesaj attım.

Numûneler hazır
pastanenin önünde bekliyor
olacağım.


Cevabını beklemeden odadan çıktım. Beceriksizliğimi Yavuz'a nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. Artık sonuncu numune kutlamaya kalmıştı. Belki de bir sonuca varırdık bilemiyorum. Bu kısa süreli süreç bizim nereye yöneleceğimize yardımcı olacaktı.

-------------

Kalabalık caddenin ışıkları gecenin karanlığını aydınlatıyordu. Sağanak şeklinde yağan yağmur insanları evlerine yetişme telaşına sokmuştu. Hava iyice soğumuş, varlığını hissettirmek için vahşî bir çaba içinde gibiydi. Önünde durduğum pastane kapanmış, bulunmuş olduğum ara sokaktan cadde üzerindeki koşturmacayı seyrediyordum. Bir yandan da rüzgar ve soğuğun vermiş olduğu etkiyle hafifçe salınıyordum.


Gözlerim kısık bir şekilde etrafıma bakınırken tanıdık antrasit rengi Audi A3 bulunmuş olduğum kaldırıma yanaştı. Sonunda gelebilmişti. Dakikliğine nazaran trafiğe kalmış olmalıydı. Malum İstanbul'un asfaltları ıslansa trafik kaçınılmazdı sonuçta.

Açtığı camdan, çantamdaki plastik poşetleri çıkartıp ona uzattım.

Poşetlerin üzerindeki isimleri okuduğunda kaşlarını çatarak bana baktı.

"Gökhan'ınki yok."

"Evet Gökhan'ın da bardağını almıştım ama kırıldı maalesef ve ne olur ne olmaz masada bulunan Adem Çet'in de bardağını aldım." Yağmur şiddetlenmeye başlamıştı. "Kutlamaya kaldı artık."

"Arabaya binin! Yağmur şiddetlendi. Sırılsıklam oldunuz."

Çaresizce arabaya bindim. En azından yağmur dinene kadar burada bekleyebilirdim. Saçlarım sırılsıklam olmuş, birbirine yapışmıştı.

"Belki de Gökhan' dan numune almamıza gerek kalmaz. Sonuçlar bizi yönlendirecek." dedi elindeki poşete sarılı kupalara düşünceli bir şekilde bakarak.

"Umarım kalmaz. Bunları alana kadar kılıktan kılığa girdim çünkü." hayıflanarak konuşmuştum. Dudakları hafifçe yukarı kıvrılmıştı. Elleriyle direksiyonu sarıp bana baktı.

"Eve gidecektiniz değil mi?" Fujar parfümünün kokusu arabasını doldurmuştu.

"Eve-" daha kelimemi tamamlamadan arabayı hareket ettirdi.

"Ben metroyla giderim. Teşekkür ederim düşünceniz için."

"Zaten yeteri kadar sırılsıklam oldunuz. Doktor olmanız, hastalanmayacağınız anlamına gelmez." gözlerini yoldan ayırmadan konuşmuştu.

Sesimi çıkarmadım. Zaten yağmur da dineceğe benzemiyordu. Böyle ince  düşüncelere sahip olması beni şaşırtmıştı doğrusu. Başımı yanımdaki cama döndürüp yağmurdan sırılsıklam olmuş camın ardını görmeye çalıştım. Yağmur iyice yeryüzüne hükmetmiş, insanların telaşlı kaçışlarına acımıyordu.

Evin kapısının önüne vardığımızda Dedektif Yavuz hâlâ gözlerini yoldan ayırmamıştı.

"Teşekkürler." dedim ona bakıp kapıyı açarken.

"İyi geceler Stajyer Hanım." Dedi kısa bir an bana bakarak.

"İyi geceler, Dedektif." Kapıyı kapatıp koşar adım evimin yolunu tuttum.

Apartman kapısını kapatırken yağmurun izin verdiği kadar arabasının farlarının hâlâ yanıyor vaziyette orada olduğunu gördüm. Kapıyı kapattığım an, arabanın ıslak asfalttaki tekerleklerinin çıkardığı sesi duyar gibi olmuştum.