Tutmak mı? Bırakabilmek mi?

Şubat 19, 2026 - 22:52
 0
Tutmak mı? Bırakabilmek mi?

TUTMAK MI? BIRAKABİLMEK Mİ?

Bir insan yaşadığı acının niteliğini sorgulamaya başladığında özgürleşir. “Ben onu mu özlüyorum, yoksa onun beni seçmemiş olmasını mı hazmedemiyorum?” sorusu önemli bir eşiktir.

İlki sevgidir; ikincisi gururdur.
İlki kalpten gelir; ikincisi egodan.

---------------------------------------------------

İnsan çoğu zaman kaybettiği kişiye değil, kaybettiği kendilik algısına ağlar. “Beni istemedi” gerçeği, sevilen kişiden daha fazla acıtır. Çünkü burada yara alan kalp değil, egodur. Reddedilmek; “yeterli değilim”, “tercih edilmedim”, “yerime başkasını koydu” gibi derin inançları tetikler ve ortaya çıkan sarsıntı çoğu zaman aşk acısı sanılır.

Oysa aşk insanın benliğini daraltmaz, genişletir. Aşk varken dünya büyür, renklenir, derinleşir. Gurur incindiğinde ise dünya daralır; zihin aynı soruları tekrar tekrar üretir: “Nerede hata yaptım?”, “Nasıl bunu yapar?”, “Bensiz nasıl mutlu olur?” Bu noktada yaşanan şey sevgi değil, kontrol kaybının yarattığı bir krizdir.

Saplantı da benzer şekilde işler. Sevilen kişi bir insandan çok, kişinin içindeki boşluğu dolduracak bir sembole dönüşür. Onu elde etmek, değersizlik hissini onarmanın yolu gibi görünür. Bu yüzden saplantı huzur vermez; aksine huzursuzluk üretir. Aşk ise karşılık bulmasa bile insanın içinde bir zarafet bırakır.

Gerçek aşkın acısı “tatlıdır”; çünkü içinde saygı ve kabul vardır. Zorla sahip olma arzusu yoktur. Gerçek aşk “Sen yoksan hayat anlamsız” demez; “Sen varsın diye hayat güzeldi” der. Aradaki fark tam da buradadır.

- İncinmiş gurur ayrılırken saldırır.
- Saplantı ayrılırken yapışır.
- Aşk ise ayrılırken bile sevgisini, karakterini korur.

Gerçekten seven kişi şunu söyleyebilir: “Canım yanıyor ama seni zorla yanımda tutmak istemem. Eğer ben olmadan daha huzurlu olacaksan buna saygı duyarım. Seni seviyorum ve hayatında iyilikler diliyorum.” Bu söz kolay değildir; içinde acı vardır ama hırs yoktur. Kişi kaybın hüznünü yaşar fakat karşı tarafı cezalandırmaya çalışmaz.

Bir insan yaşadığı acının niteliğini sorgulamaya başladığında özgürleşir. “Ben onu mu özlüyorum, yoksa onun beni seçmemiş olmasını mı hazmedemiyorum?” sorusu önemli bir eşiktir.

İlki sevgidir; ikincisi gururdur.
İlki kalpten gelir; ikincisi egodan.

Eğer özlenen şey onun varlığı, sesi, birlikte paylaşılan anlam ise, orada sevgi vardır.
Ama özlenen şey “beni nasıl bırakır” düşüncesi, yerini bir başkasının doldurmuş olması ya da seçilmemiş olmanın yarattığı sızıysa, orada incinmiş bir benlik vardır.

Bu ayrımı yapabilen kişi acısını inkâr etmez; ama ona doğru ismi koyar. Ve insan, acısına doğru ismi koyduğu anda, onun tarafından yönetilmek yerine onu yönetmeye başlar.

Bu soruya dürüstçe cevap verebilen biri, aşkı bir zayıflık değil, bir bilinç hâli olarak görmeye başlar.

Belki de en büyük olgunluk şudur: Sevdiğini kaybettiğinde bile sevme kapasiteni kaybetmemek. Çünkü aşk bir kişiye bağlı bir duygu değil, insanın içinde taşıdığı bir yetidir. Doğru anlaşıldığında insanı esir almaz; özgürleştirir.

Yazan
Korhan KÜLÇE
19/02/2026 22:30

Tepkiniz nedir?

Beğen Beğen 0
Beğenmedim Beğenmedim 0
Sevdim Sevdim 0
Eğlenceli Eğlenceli 0
Sinirli Sinirli 0
Üzgün Üzgün 0
Vay Vay 0
Korhan KÜLÇE Ben; Kelimelerin sessiz ama derin gücüne erken yaşlarda kulak veren; fakat bu çağrıyı kaleme dökmeye ancak yıllar sonra cesaret eden bir anlatıcıyım. Çocukluk ve gençlik yıllarımda sözcükleri biriktirdim; kimi zaman defterlerin kenarına, kimi zaman zihnimin sessiz koridorlarına notlar düştüm. O yıllarda yazmak, bir eylemden çok bir bekleyişti, zamanla demlenecek bir içsel dilin hazırlığıydı. Yaşamın dönemeçlerinde sessizce biriken gözlemlerim ve iç konuşmalarım, sonunda kelimelere dönüşecek olgunluğa erişti. Yazıya geç başlamam bir gecikme değil, anlatacaklarımın derinleşmesine vesile olan uzun bir iç yolculuktu. Kalemimden dökülen metinlerde bu yolculuğun izleri açıkça hissedilir: kelimelerim acele etmez, duygularım yüzeyde gezinmez; her cümlem, yıllar boyunca içimde taşınmış bir düşüncenin ağırbaşlı yankısıdır. Benim dünyamda zaman yavaşlar, sesler usulca belirir; okur, hem kişisel hem evrensel bir anlatının kıvrımlarında kendi yolunu bulur. Kitaplarım… Onlar, içimde uzun yıllar sessizce yankılanan seslerin kâğıda bürünmüş hâli. Bir gecenin ortasında fısıldanan bir cümleden, bir sabahın ilk ışığında doğan bir düşünceden süzülüp geldiler. Her biri kendi zamanında, kendi mevsiminde yazıldı. Kimi bir yağmurun ince sızısıdır, kimi bir rüzgârın taşıdığı uzak bir hatıradır. Kelimelerimin arasından geçerken, belki kendi hikâyene benzeyen bir yankı duyarsın. Çünkü ben yazarken çoğu zaman kendime değil, sessizce bekleyen o görünmez okura seslenirim. Kitaplarım, yalnızca satırlardan ibaret değildir; onlar, kalbimin sakladığı seslerin, yıllarca konuşmayı bekleyen duyguların suretleridir. Ben sustukça onlar konuşur. Ben geçtiğim yerlerden uzaklaşsam da, onlar orada kalır, kelimelerin vefalı bekçileri gibi. Kitaplarım; Defne'nin Hikayesi - Fethiye'nin Sırları ve Kayaköy'ün Fısıltıları Elif'in Hikayesi - Gölgedeki Kadın Ece'nin Hikayesi - Güneşin Gölgesindeki Sır Alice'in Hikayesi - Küçük Bir Kalbin Yolculuğu Özlem'in Hikayesi - Zeytin Gölgelerinde Bir Tohum Farklı Hayatlar, Farklı Hikayeler İlişkiler Hakkında - 1 Biri Görür, Öteki Hisseder - Şiir Kitabı Sen de Haklısın Korhan KÜLÇE