Vaveyla | 1. Bölüm

O gün, o an, o saniye yanına gitmek için aldığım karara lanet okudum. Gözyaşlarımı sinirle silerken sıkıntıyla nefes verdim. Beni bu kadar kısa sürede tanıyıp da bu denli canımı yakacak sözcükleri acımasızca söylemesi haksızlıktı. Ona karşı durmaya çalıştığım dik duruş, beni bir nebze olsun rahatlatsa da bana en çok dokunan cümlesi beynimde dönüp dolaşıyor ve asla susmuyordu. Yeniden hatırladığım cümleyle gözlerimi kapattım ve Yunus'un silüetinin zihnime düşmesine izin verdim. "Ruhun çığlık çığlığa, bunu görmüyor musun?"

Vaveyla | 1. Bölüm

'İnsan ruhu ne kadar yüce de, yaptıkları ne kadar aşağılık!'

Okuduğum cümleyle dudaklarım istemsizce bükülürken, kitabın kapağını usulca kapattım. Birkaç saniye Anne Frank'in Hatıra Defteri kitabının kapağını inceleyip kitabı hemen yanımda kalan beyaz renkteki komodine bırakmamla kendimi yatağa atmamın arasında sadece birkaç saniye vardı. Bu birkaç saniye içinde bile beynim bu cümle hakkında kendi içerisinde hararetli bir tartışmaya girmiş ve bu durum başımı ağrıtmaya başlamıştı.

Sahiden, insanlar bu denli yüce bir ruha sahipken neden eylemlerinden kötülük akmaya devam ediyordu? Neden hâlâ kadınlara, erkek çocuklarına, kız çocuklarına, hayvanlara tecavüz ediyorduk? Neden ülkeler kendi çıkarları için başka ülkelerdeki insanların özgürlüğünü ellerinden alıyordu da, neden hâlâ savaş içindeydik? Neden hala yoksulluk vardı? Çocuklarına bakamadığı için yan odada intihar eden anne, bu esnada o soğuk havada çocukları üşümesin diye ellerine saç kurutma makinesi tutuşturmuştu ya hani, neden o annenin vicdanına sahip değildik? O annenin ruhu gibi değil miydi en başta, doğduğunda, tüm bu savaş çıkartanlar, tecavüz edenler? Tıpkı o anne gibi doğmamış mıydı ruhları?

Bundan emin değildim ama kitaptaki bu cümleye milyonlarca kez katılırken aklımdaki tüm bu düşüncelerden çıkan tek bir sonuç vardı: Yan odada intihar etmeden hemen önce, çocuklarının ısınması isteğiyle ellerine saç kurutma makinesi tutuşturan annenin yüce ruhu gibi olsaydı tüm kötülerin ruhu; şu an beni ağlatacak dereceye gelen taciz, yoksulluk ve savaş gibi kavramların varlığı hiçbir zaman olmayacaktı.

Tüm bunları düşünürken yatağımın hemen yanında kalan pencereden dışarı bakıyordum. Gökyüzüne takılan bakışlarım, bunu seviyordum.

Kitap okurken arada bir duraksayıp cümlelerin üzerinde düşünmeyi seviyordum. Tüm bunları yaparken de gözlerimin önünde serili bir gökyüzü olması hoşuma gidiyordu. Yatağımın hemen pencere kenarında olmasının nedeni buydu.

"Sedanur!"

Odamın kapısının hızla açılmasıyla gözlerim büyürken odaya giren ev arkadaşım Elif'e baktım. 

"Geç kalıyoruz." Hâlâ yatıyor olmam ile kalın kaşları çatıldı ve sinirle homurdandı. "Tanrım, şaka gibisin!"

"Hey," diye itiraz ederek siyah renge sahip kanken çantamı omuzlarıma usulca taktım ve komodinin üzerindeki telefonumla beraber kitabımı elime aldım. 

"Hazırım zaten! Hem ilk günden dersimin öğleden sonra olması, bana bu tembellik hakkını sunuyor."

***

"Burada olduğun için mutluyuz, Sedanur. Not ortalaman oldukça yüksek ve Anadolu Üniversitesi, başarılı öğrencileri her zaman büyük bir mutlulukla karşılar."

Danışman öğretmen, kemik gözlüklerini düzeltirken hâlâ gülümsüyordu. Gülüşüne karşılık olarak tebessüm ettim ve bana uzatıyor olduğu kağıdı aldım.

"Burada ders programın var. Şimdi bir bakalım." derken bana vermiş olduğu kağıdın kopyasına göz gezdirmeye başladı. Onu taklit ederek bakışlarımı kağıda indirdim.

"Mühendislik Fakültesi, Mimarlık bölümü. Ve beş yıllık programa dahilsin."

Kendine, yine kendi mırıltılarıyla eşlik ederken onu yakalamaya çalışıyordum. 

"İlk senende İngilizce hazırlık okumuşsun." 

Tüm bunları elindeki kağıttan görüyor olsa bile hızla başımı sallayıp onu onayladım.

"Birinci sınıf not ortalaman da oldukça iyi."

Yeniden onaylama gereği duymadan, oturduğum deri koltukta arkama yaslanıp kağıda göz atmasını izledim.

"İkinci senende yani bu sene ise, toplam altı ders alacaksın. Ha bir de..." 

Kaşlarımı kaldırdığım sırada bakışlarını kağıttan ayırıp gözlerimle buluşturdu. 

"Üniversitemizde bulunan ancak İngiltere'deki  okulunda almamış olduğun üç ders var. Bu dersleri birinci sınıflarla alttan alacaksın, gördüğüm kadarıyla ders kredin buna yetiyor."

Bunu bekliyor olsam da sıkıntı dolu bir nefes vermeyi bu odadan çıktıktan sonraya erteledim ve kaşlarımı hafifçe kaldırıp danışman öğretmene baktım. 

"Alttan almam gereken derslerin isimleri nedir, efendim?"

Samimiyet dolu tebessümü eşliğinde parmaklarıyla saymaya başladı. 

"Türk Dili ve Edebiyatı, Temel Matematik ve Türk Tarihi."

Anladığımı belirten birkaç mırıltı sonrasında nihayet özgürlüğüme kavuşmuş ve danışman öğretmenin odasından çıkabilmiştim. Elimde tutmuş olduğum biri alacağım derslerin listesi, diğeri ders programımın olduğu kağıtlara göz gezdirirken, Türk Dili ve Edebiyatı dersi için ikinci kata doğru yürümeye başladım.

Dersliğe girdiğimde tüm gözlerin üzerime çevrilmesine aldırmamaya çalıştığım sırada orta sıralardan birine doğru ilerledim. Tekli olan sıra sisteminde, sınıf mevcudu fazlaydı. Ya da üzerimde toplanmış gözlerin çoğunluğu nedeniyle ben böyle hissediyordum.

"Merhaba!" 

Tatlı bir ses tonu düşüncelerimi bıçak misali keskince bölerken başımı hafifçe sesin geldiği yöne doğru çevirdim.

"Burası boş mu?"

Hemen yan sırayı gösterdiğinde başımla onayladım. "Evet, elbette."

"Teşekkür ederim."

Uzun ve simsiyah saçlara sahip kız, yanımdaki sıraya yerleşirken bakışlarımı üzerinden çektim. Ancak çekingen mırıltısını işittiğimde göz ucuyla yeniden ona doğru döndüm. 

"Ben, İdil."

Uzatmış olduğu elini ellerimin arasına alıp hafifçe sıkarken gülümsedim. 

"Ben de Sedanur."

Gürültülü sınıftaki ses düzeyi bir anda sıfırlandığında kaşlarımı kaldırıp neler olduğunu anlamaya çalıştım. İdil'in hayran dolu fısıltısına kulak kesildim.

"Tanrım, o burada." derken alt dudağını ısırmış dersliğin kapısına doğru bakıyordu. 

"Yunus Emre Akgöz, burada."