Lahza Sineması

Polis arabasının uzaktan gelen siren sesini duydu. Hızlıca dolmuşa yürümeye başladı...

Lahza Sineması

Sedir ağacından yapılmış kutudan fotoğrafları çıkardı, masaya saçtı, çocukluk, gençlik, orta yaşlı halleri döküldü önüne. Ayakta dururken elini gezdirdi üstlerinde, birkaçını seçip baktı, geri bıraktı. Altta buldu, yaşadığı en güzel çocukluk yazının tek karesini; siyah beyaz solmuş bir fotoğraf. Lahza Sineması’nın girişinde çekilmiş; kardeşi Yunus, kuzeni Melek, aklından hiç silemediği Betül ve kendisi yan yana durmuşlar.

Resimdeki kardeşinin yüzüne baktı uzun uzun; siyah düz saçları alnını kapatmış, küçük yüzü, minik burnu ve biçimli dudaklarıyla güzel bir çocuktu Yunus, sol gözünün altındaki doğum lekesi olmasa.

Dilan Türkü Bar’daki programı bitince dolmuşa yürüdü. İstiklal Caddesi’nin kalabalığının sesi ara sokağa geliyordu, hava çok soğuk. Taksim meydanına çıkan sokağın köşesindeki lambanın altında bir berduş oturuyordu, önünde eski bir şapka. Üstüne kat kat battaniyeler atmış, renkleri çoktan solmuş, pis, yırtık pırtık. Altına kartonlar sermiş. Titreyerek konuşmadan dileniyordu. Ozan dayanamadı cebindeki bozukları çıkardı, koydu şapkaya. Omzuna astığı kayan saz çantasının sapını düzeltti. Adam kafasını kaldırdı, tinerden ruhu kaçmış gözleriyle belli belirsiz baktı Ozan’a. Yılların öncesinden silik bir bakış belirdi zihninde. Hızlıca uzaklaştı oradan. Dolmuşun sarsıntıları içerisinde ilerlerken adamın sol gözünün altındaki yüzünün kiri mi yoksa leke mi olduğunu anlayamadığı karaltı geldi gözlerinin önüne, gitmedi.

Sen miydin? Tekrar tekrar sordu zihni aynı soruyu yol boyunca.

Elindeki fotoğrafı masaya bıraktı, sandalyeyi çekip oturdu. Sudan zıplayan tombul balığa benzeyen Yunus’un doğum lekesinin üstüne elini gezdirdi.

Sinemaya öğlen giderlerdi. Annesi tuvaletleri temizler, Melek ve o deterjanla köpük köpük yıkarlardı yerleri. Babası tahta sandalyeleri silerken, Yunus bir köşede kırık oyuncak arabasıyla oynardı. Temiz zemine sandalyeleri sıraladılar mı akşam hazırlıkları biterdi. Hepsi yorulup buldukları kuytu bir köşede dinlenirlerdi, telaş tekrar başlamadan. Ozan “Hadi kapıdaki gölgede oturalım,” derdi hep. Yunus’la Melek anlamazdı neden burayı istediğini ama o Betül’ün babası Muhittin Amca’nın elinden tutarak gelişini kaçırmak istemezdi. Köşeden dönüşleri görünce küçük kalbi pıt pıt atardı. Koşup dolaptan frigoları getirir, dördü birlikte o gölgede oturup yerken ya akşamki film hakkında konuşurlardı, ya da kim hangi aktrisi, şarkıcıyı seviyor diye. Günün en keyifli saatleriydi Ozan için. Akşam yedi buçukta açarlardı kapılarını sinemanın. Babası gişeye geçer, çoluk çocuk gelen kalabalık ailelere bilet satar, annesi tertemiz yaptığı minderleri kiralardı. Saat sekiz olunca Muhittin Amca, yanında Betül başlatırlardı filmi. Ara verilmeden önce babası onu dürter “Hadi,” derdi, Ozan çok kızardı içinden hep filmin aynı dakikalarını göremediği için. Ekran kararıp, ışıklar açılınca başlardı bağırmaya, elinde tahta kutu, “Alaska Frigo”,  “Yok mu buz gibi gazoz isteyen?” Babasına parayı teslim edip kalan dondurmaları yerine yerleştirdikten sonra en arka sıradaki yerini alır, aklında Betül izlerdi kalanını. Film bitince aileler yavaş yavaş terk ederlerdi yazlık sinemayı. Yerler hep pislik içinde kuruyemiş kabukları, şişeler, kirli poşetler… Gözlerinden uyku aksa da uyumazdı Yunus gibi. Babasıyla birlikte çöpleri toplar, yerleri süpürür, sandalyeleri ters çevirirdi. Betül’ün babasıyla gidişini göremezdi. Annesi büyük bez çantasına minderleri doldurduktan sonra birleştirilmiş iki sandalye üstünde yatan kardeşinin yanına gider, başını okşar, uyandırırken konuşurdu.

“Yunus’um, paşam benim, hadi kalk. Eve gitme zamanı geldi. Evde devam edersin.”

Kardeşi mırıldanır açamazdı gözlerini.

“Paşam büyüyecek, kocaman adam olacak. “Lahza” sineması ne ki yapacak en güzelini bize. Bu şerefsizin yanında çalışmayacağız o zaman, en önde oturacağız, her gece başka filmler izleyeceğiz. Başkaları temizleyecek… Yunus’um kara gözlüm, hadi uyan.” Uyanmazsa kardeşi, annesi kıyamaz alır sırtına eve kadar taşırdı. 

Ozan hiçbir şey demez uzaktan bakardı onlara. Anlayamazdı annesinin neden küçüğünü o kadar çok sevdiğini.

Bir gün dayanamadı Melek’e dert yandı. Ondan iki yaş büyük kuzeni ailesiyle birlikte Almanya’da yaşıyorlardı. Annesi her yaz tatilinde Türkiye’deki akrabalarının yanına gönderirdi ta ki okullar açılıncaya kadar. Melek sessizce dinledi, Ozan’ın üzgün haline dayanamadı, anlattı “Annen çok küçük yaşta doğurmuş seni, baban askerdeymiş, çok çekmiş, ondandır herhalde.” Şimdilerde adı gibi melek olan iyi kalpli kuzeni.

Fotoğraftaki Betül’e bakınca içi aydınlandı, gözleri güldü. O yazlık sinema günlerinde her akşam yorgun Ozan yatağında hep aynı hayali kurardı; koca adam olmuş ya ünlü bir şarkıcı ya da ünlü bir aktör, çok para kazanıyor ve Betül ile evli, çok mutlular…

Yatak odasından eşi Nermin’in sesi geldi “Geldin mi Ozan?”

“Geldim canım, geldim.”

Ozan fotoğrafları kutusuna topladı, biri hariç.

 

***

Aynı berduş pis eski battaniyelere sarınmış, başı önde aynı yerde oturuyordu. Şapkası önünde. Arada bir şapkaya geçenlerden birisi para atınca kafasını kaldırıp bakıyordu. Ozan az ötedeki sokak lambasının yanında durdu. Uzunca bir süre izledi onu. Cebinden fotoğrafı çıkardı. Lambanın ışığına tuttu. Yunus’un gülen gözlerine, gözlerinin altındaki doğum lekesine baktı. Bakışlarını karşıdaki adama çevirdi. Bu mesafeden seçemedi yüzünü. Fotoğrafı cebine koyup yanına yaklaştı, önünde durdu. Çürümüş et kokusu yayıyordu çevresine kir pas içindeki adam. Berduş yavaşça kaldırdı başını yerden. Yüzü o kadar kirliydi ki lekeyi seçemedi. Ruhsuz gözlerle göz göze geldi.

“Yunus?”

Adam kolunu uzattı, titreyen avucunu açtı.

“Yunus,” dedi tekrar.

Ozan cebindeki kâğıt elliği koydu şapkanın içine. Berduş kıpırdandı, ellerini battaniyenin altından çıkarıp parayı kavradı. Bir Ozan’a bir de paraya baktı. Yüzüne belli belirsiz bir sırıtma yayıldı. Dudağının bir ucu yukarı yuvarlandı, aynı Yunus’unki gibi. Kirlerin arasındaki sıçrayan balığı seçebildi Ozan.

“Yunus benim, ben Ozan.”

Hiç ses gelmedi karşısındakinden. Sağır, dilsiz gibi.  Parayı alıp battaniyenin altına aldı kollarını, başını önüne eğdi.

Çekip gidemedi önünden, başka bir şey de söyleyemedi. Meydanın sesleri azaldı. Öylece durdu. Tek tük ayak sesiyle bir iki sarhoşun kahkahası yankılandı boş sokaklarda.

Önündeki tiner kokan dilenci huzursuz sesler çıkarmaya başladı. Kıpırdandı. Battaniyeler aralandı, ağır koku taştı içinden. Ozan bir şey diyemedi. Başını kaldırıp öfkeyle baktı Ozan’a. Homurdandı, sözleri anlaşılmaz. Ozan, berduşun elini yeniden çıktığını gördü pis battaniyelerin arasından. Parlak, ince bir metal ışıldadı. Geriye bir kaç adım attı Ozan, kalbi küt küt atarken meydana kaçtı. Polis arabasının uzaktan gelen siren sesini duydu. Hızlıca dolmuşa yürümeye başladı. Meydanı geçince cebindeki fotoğrafı aldı, bakmadan buruşturup yere fırlattı. Az sonra yanından geçen polis arabasının arka camından ona bakan kirli yüzü gördü.  

 

***

Dingile bak be! İki saattir dikildi kaldı önümde. Çöp oldu gece. Şerefsiz. Kime benzettiyse. Bi çektirip gidemedi önümden. Dondum vallahi. Yarın yine gelmez inşallah. Nerde kaldı bunlar? Battaniyeler de battaniye değil elek mübarekler! Nerden bulmuşlar? Leş gibi kokuyorlar! Üstüme başıma sindi. Emine bırak yatağa almayı eve bile almayacak alimallah. Yunus, Melek, Ozan, Lahza Sineması ha! Maşallah bana. Ne hayal gücü varmış bende de. Kartaloz kime benzettiyse beni Yunus deyiverdi. Hadi be hadi! Nerde kaldınız. Götüm dondu! Elinde tuttuğu sazdan neler uydurdum. Polis yerine yazar olmalıymışım. Hah, bıçağı değil de benim beyliği gösterseydim. Şaaaak düşüp yapışırdı yere dangoz. Ayıkla o zaman pirincin taşını! Tüm operasyonu batırırdı düdük makarnası! Nihayet geldi ekip otosu! Toplayın bakayım şu donmuş Musti’yi.