TATLI (ÇÜRÜK) ELMA

Kitaplar, elmalar ve öyküler.

TATLI (ÇÜRÜK) ELMA

Eski ahşap kapıyı itip içeri girdiğinde burnuna dolan tatlı kitap kokusuyla birlikte adımları birkaç saniye donakaldı ve kendini uzun soluklu bir romandan tek nefeslik bir öykünün içine bırakıverdi. Sonbaharı geride bırakıp yüzünü kışa çevirmiş olan gökyüzü, kar tanelerinin habercisiymişçesine kızıla bürünmüş ve soğuk havaya acılı bir rüzgâr eklemişti. Sahaftan içeri girdiği anda vücudu ısınmış, atkısına gömdüğü burnu kitapların sıcaklığına güvenerek özgürleşirken onu çağıran sıra sıra rafların arasına karıştı.

Kendini bildi bileli yerinde duran ve öncesinde geniş bir geçmişe sahip olan bu sahaf genç kıza dört mevsim ev sahipliği yapıyordu. Kahverengi, sarı ve bordo tonları günün her vaktinde dönüp duran gramofonla birleşir, cam kenarındaki köşeye yerleştirilmiş karşılıklı koltuklar ile birleşerek konuklarını orta çağdan kalma bir zaman kapsülünün içine alıverirdi. Yeşim, bu konukların en süreklisiydi. Haftanın her günü fırsat buldukça ziyaret eder, rafların arasında dolaşıp dokunmaya kıyamadığı kitapları seyredip bazılarını inceleyerek kendine ait zaman akışını hızlandırır veya yavaşlatırdı.

Önce sahafın sahibi Mustafa Bey ile kısa bir hasbihal etti, ardından en sevdiği bölüme yani öykü kitaplarının arasına karıştı. Gelmiş geçmiş en iyi öykücülerin eserleri kimi ciltli ilk basımlarıyla, kimi yıpranmış ikinci el yaşanmışlıklarıyla bir aradaydı. Boyunun ulaşabildiği son rafı gözleriyle süzerken kırmızı, dışı deri bir ciltle kaplanmış yeni ama bir o kadar eski bir kitaba rastladı. Yan taraftaki küçük basamak sayesinde kitabı alıp okuma köşesine çekilirken bir yandan cildi inceliyor, kaç yılına ait olduğunu bulmaya çalışıyordu. İşin tuhaf tarafı kitabın üzerinde yazarın adı ya da yayınevi yazmıyordu. Yalnızca altın sarısı harflerle işlenmiş bir başlık yazılıydı: Tatlı Çürük Elma…

Çürük kelimesinin üstünden ince bir çizgiyle geçilmişti. Merakı git gide artarken yerine iyice yerleşti ve bacak bacak üstüne atarak rahat bir pozisyona geçti. İç kapakta bir şey bulurum umuduyla sayfaları karıştırmaya karar verdiğinde kitabın kapağını açtı ve öykünün ilk kelimesiyle karşılaştı:

Gökten Düştü Elma ama Nasıl Elma?

Tatlı, kokusu insanı mest eden elmalar gökten düşmeye başladığında kimse bu durumu garipsememiş, aksine çılgınlar gibi hikâyelerinin sonunda kendi bahtlarına ne düşeceğini merakla beklemeye başlamışlardı. Doğu masallarının sonunda gökten her daim üç elma düşer; kimin ne isteği varsa, hepsi onun başına… Bunu bilen insanlar başlarındaki şapkaları çıkarmış, saçlarını rüzgâra bırakmıştı. Herkes kırmızı, parlak ve tatlı elmaların güzellik getireceğini, bütün sıkıntıları alıp götüreceğini ve mutlu son vereceğini zannediyordu. Kimisi sevdiğine kavuşmak, kimisi zengin olmak, kimisi sağlık, kimisi hürriyet düşlüyordu. Oysa kimse bunları hak edip hak etmediğini düşünmüyordu. Karşılıksız bir şekilde elmalara denk gelecek ve hiçbir şey yapmadan arzularına kavuşacaklardı… Gözleri açlığa bürünmüş, iştahları kabarmış insan topluluğu sokaklarda birbirini itip kakar ve önündeki engelleri hiç düşünmeden yok etmeye dalmıştı. Kan bir süre sonra örme taşlı sokakların oluklarında birikmiş, acı dolu çığlıklar evlerin arasında yankılanmaya başlamış ve tüm şehir ezik elma kokusuna bulanmıştı. Bir kez olsun dursalar, vaziyetin ne olduğunu görüp belki de düştükleri kör çukurdan çıkmaya karar vereceklerdi ama hiçbirinin durmaya niyeti yoktu.

Zira dursalardı, gökten düşen tatlı elmaların esasında çürüklerle dolu olduğunu göreceklerdi.

Hikâye bitmiş, Genç kız kitabın kapağını kapattığında çürük elma kokusu burnunun direğini sızlatıyordu. Başını kaldırıp kitaptan ayrıldığında ise önünde bir sepet çürük elma duruyordu. Eğer hikâyedeki insanlar gökten çürük elma yağdığını görselerdi, artlarına bakmadan kaçar ve burun kıvırırlardı. Kör olmuş gözleri çürük elmaların sağlam elmalardan daha lezzetli ve tatlı olduğunu görmezdi. Gülümsedi, eğilip bir tane elma aldı ve ısırıp bahtına düşecek olanı kabullendi.

Elinden başka bir şey gelmezdi…