Ah Bu Yangın Beni Öldürüyor

Vedalar...

Ah Bu Yangın Beni Öldürüyor

Her insan, vedalarıyla birlikte doğardı. Gözlerini, bir gün kapatacağını bilerek açar; ilk adımını, yürüyemeyeceğini bilerek atardı. İlk gidişler, esasında son değildi. Her insan hayatında birden fazla veda barındırır ve onların hüznüyle yaşardı.

Kışın soğuk rüzgârını ciğerlerine hapsederken dudaklarının arasından karanlığa kayıp diyen buhara puslu gözleriyle bakıyordu. Her ne olduysa yine bir şekilde kendini burada bulmuştu. Giderken aklında geri dönmek olmazdı. Bir kere yola çıkmışsa geride bıraktığı her şey onun için sisli bir perdenin arkasında, yaşanmış anılar olarak kalır ve unutulup yeri geldiğinde hatırlanmak için rafa kaldırılırdı. Zaman kavramı, ayın bulutların arasından yansıyan ışığına göre şekillenmişti zihninde. Yazacak kelime bulamayan bir yazarın çaresizliği çökmüştü omuzlarına. Kendine öfkeliydi ama gözleri buna inatla ağlamamak için direniyordu. Yalnızlığı, üzerine bir yorgan gibi örtülmüş vedasına incelikle işlenmişti. Hani bir soru vardı, kalana mı zor, gidene mi? Asla sorunun cevabını tam anlamıyla veremiyordu. Bir insan aynı anda hem kalan hem de giden olabilir miydi? İnsan veda ederken terk edilir miydi?

Kollarını gövdesine sarıp titremesini gidermeye çalışarak önündeki banka oturdu. Soğuğun yaşarttığı gözleri bunu beklediğini belli etmemeye çalışırcasına önündeki manzaraya dikilmişti. İlk yaşandığında olayın şokundan idrak edemediği çoğu şeyi, üzerinden geçen zamana karşı yeni yeni anlıyor anladığı her saniyede bir parça daha sarsılıyordu. Anlatmak istiyordu içinden geçenleri. Bu acıyla yaşamanın ne kadar zor olduğunu, koparıp atmak için elinden gelen her şeyi yaptığını ama başaramadığını anlatmak istiyordu.

Terk edilmiş ve terk edilmeye mahkûmdu bütün şehirler aslında. Tarih boyunca çıkan her savaş ve ölümde bir parça bırakılır o şehirden. Yavaş yavaş eksilir insanlar. Eksildikçe küçülür ruhlar. Küçüldükçe kaybolur. Kaybolmuştu. Ölü ve terk edilmiş şehrin sokaklarında, limanında, evlerinde, ölülerinin arasında kaybolmuştu. Gidenin ardında kalmış, el sallamasına fırsat kalmadan kendini de terk etmişti. Yağmurları durmuş, rüzgârı esemeyecek kadar kaybetmişti şiddetini. Çok üşüyordu, bedeni titriyordu ama üşüyen ruhuydu. Kim bilir ne kadar zamandır nefes alamıyordu. Gidecek, kaçacak, uçacak gücü kalmamıştı. Yorulmuş, tükenmiş bir asker kadar perişan halde bekliyordu son vedasını.

“Ah bu yangın beni öldürüyor yavaş, yavaş. Kor kor ateşler yanıyor içimde…” Takılı kalmış bir plak gibi aynı kısım defalarca tekrarlanıyor içinde. Şarkının sözlerine kapılıyor, lal olmuş dilinin ahıyla eziliyor. Bir ah çıkıyor dudaklarında ve kalabalığın içinde sakladığı ne kadar yaş varsa hepsi veda ediyor göz pınarlarına. El ele tutuşup göğe süzülen ruhlar kadar özgür bir şekilde aşağı bırakıyorlar kendilerini. Herkes, etrafındaki herkes veda ediyor ona.

“Vedalar ayırır insanları,” derdi dedesi. “Giden veda etti mi bir daha geri gelmez.” Dedesi bu sözleri söylediğinde henüz küçüktü, ne anlama geldiğini anlamamış sadece kafasını sallayarak onun yaşlı gözlerini silmişti. Şimdi daha iyi anlıyordu işte. Dedesinin gözlerinde gördüğü hisler kırgınlıktı. Kalbinde ise sessiz bir vedanın acısı vardı. Elinde olsaydı onu iyileştirmek için her şeyi yapardı ama yapamamıştı. Biliyordu ki hiç kimse, hiçbir şey, yeryüzündeki her ‘hiç’ bir araya gelse bile bu hissi silip atamıyor, bir vedanın ardındaki külleri uçuramıyordu. Oysa mümkün olsaydı, ilk dedesinde sonra kendisinde denerdi. Külleri uçurur, rahat bir nefes alırdı. O kadar çok ihtiyacı vardı ki…

Terk edilmiş bir insanın ilk düşündüğü şey, yaşamının bir daha asla aynı olamayacağıdır. Bir gidiş bin ayrılık demektir aslında. Her anı ayrılıkla yüzleşir, boşluklar doldurulamayacak kadar çoktur. Çaresizlik, ne yapacağını bilmezlik ele geçirir insanı. Otogarlar, havaalanları, limanlar, evlerin önü… Ağzına kadar su ile doldurulmuş kaplar, yaşlı gözler ve korkulu yürekler. Herkes dönüşlere doğru umutla bakar, el sallar ama hisler bellidir. Ya bir daha göremezsem?

Ne çok veda eder insan. Okula gitmek için evden çıktığın ilk anda başlar veda. Her akşam eve geri döneceğini bilerek çıkarsın, kimilerine göre bu bir veda sayılmaz ama öyledir. Bazen gidersin ve istesen bile geri dönemezsin. İlkokul biter ortaokula; ortaokul biter liseye geçersin. Her gün evden çıkarsın, görüşürüz diyerek kapatırsın kapıyı; ben geldim, diyerek girersin eve. Sonra üniversite zamanı gelir ve gidersin. Uzağa, ailenden ayrı bir yere yerleşirsin. Hayatlarına veda edeceğin yeni insanlar tanırsın. Kimisi dost olur, kimisi sadece arkadaş. Fark etmez, yıllar sonra yine veda edersin. Üzülürsün, sürekli geçmişi düşünürsün. Güzel veya kötü her gün senin için bambaşka anlamlar taşır. O günlere de veda edersin. Kaçınılmazdır vedalar, istemesen bile kapına dayanır ve seni ellerinden tutarak uzaklara çeker. Birini seversin, kalbinin kapılarını açarsın. Hiç düşünmeden vedaları, tutarsın ellerinden. Hiç düşünmezsin sevdiğin kalbin bir gün sana veda edeceğini. Hiç düşünür mü insan? Yaşamış olmasına rağmen düşünmez, getirmez aklına. Sonra aniden yüzleşiverir gerçekle. Kalbinin kapıları, acı bir veda ile kapanır.

İlk gecenin hissizliği hala hatırasındaydı. Işıklarını açmadan saatlerce evin ortasında oturmuştu. Zihni sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor, idrak etmeye çalışıyordu. Birdenbire çıkmıştı hayatından, küçük bir veda busesi konmuştu ruhuna. Ruhu bu öpücüğün soğukluğunu ikinci kez hissettirdiğinde ağlamaya başlamıştı. Oturmuş, saatlerce belki de günlerce ağlamıştı. Hiç dinmemişti yaşları, kendine sarılmıştı sanki sarılırsa geçecekti. O sarılsaydı geçerdi ama yoktu. Ah vedalar… Ne çok üzer insanları. Ne çok hırpalar, ufalar, yok olmaya yaklaştırır… Gözyaşları, tükendiğini hissettiği anda yeniden yerlerini alıyordu. İnsan vücudunda bu kadar çok yaş olduğundan haberi yoktu, o zaman öğrenmişti. Acı ile yaşamayı öğrenmişti. Terk edildikten sonra terk etmeyi öğrenmişti. Gitmek artık sandığı kadar zor değildi. Gözlerini kapatıyor ve vazgeçiyordu. Her şeyi bir kenara bırakıp arkasını dönüyordu. Artık kimse ona dur diyemiyordu ki. Ne gidendi, ne kalan. Arada kalmış bir kimsesizdi.

Önündeki manzaranın yapay ışıklarından göğe çevirdi gözlerini. Önce aya veda etti. Saatler sonra gidecek, yerini güneşe verecekti. Bulutlara bakılacak olursa, çoktan yola koyulmuştu belki de. Gözlerini kapatıp boğazına tırmanan hıçkırıklara veda etti. Ciğerlerini titreten bir şiddetle bedeninden ayrılmalarına izin verirken nefes almaya çalıştı. Hıçkırıkları gidince, kapalı gözlerini süsleyen gözyaşlarına veda etti. Bu veda diğerlerine göre biraz uzun sürmüştü. Elini yüreğine götürdü, altında barınan acıya iyi geceler diledi. Biliyordu, ne kadar veda ederse etsin o hep orada kalacaktı.