EVREN EVİ

EVREN EVİ

Bir ağaç kavuğu düşünün, yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgi. Ürkekliğim üzerindeydi o kavuğun içerisinde. Elinde olup da bile bile ölüme göz yummaktı belki de. Etrafıma sardığım koza beni korurdu kötülüklerden. Hep sarmaya çalıştığım kanatlarım vardı kendime. Ruhum soğumaya başlarsa o zaman uçardım. Öyle sanıyordum. Olup biteni izlerdim bulduğum küçücük bir delikten. Hayatı takip etmeye çalışmak oyundu dikenli teller arasında. Hiçliğe sahip olduğum bu soğuk evrene art arda kelepçeler vurduğumdan gökyüzünden kanatlarıma yıldızlar düşürüyordum. Ben ben değildim, hiçbir zaman da olmamıştım. Kendimden kendimi azat edemediğindendi ya zaten kırıklıklarım. Baktığım yerde değil gördüğüm o minik küre içinde baş aşağı olmuş, adlandıramadığım hislerim sağlı sollu sıkıştırıyordu beni. Sorun şu ki asla kaçacak bir iğne deliği bile bırakmamalarıydı. Bir kaçış yolu vardı aslında ama ben kendimi kendimden çalamadığım için sıkışıp ölmeyi bekliyordum. O kozadan ve etrafımda ağaç kavuğundan kanatlarımı terk etmek, kaçıp hep uzaktan izlediğim evrene ayak basmak zordu. Dünyayı izlediğim küçücük boşluktan ruhumu geçirebilir miydim bilmiyordum. “Acaba"larım vardı. Olur da bir gün çıkarsam dışarıya silip atacaktım düşlerimdeki yağmur izlerini. Her şeye rağmen inanıyordum yine de o küçük deliği yırtıp maviye tutsak olup beni kafesine hapsetmesine izin verecektim. Kanatlarımın bir günü rehin olarak geçirmesini içimdeki yirmi dört saatlik mutluluğa sığdıracaktım. Çünkü ben hep hasretle beklediğim kasırgaları gökkuşağı gibi renklerine ayırıp benliğimin içinden geçirecektim. Doğru yerde doğru zamanda kanat çırpıp kasırgaları savuracaktım dünyanın her bir yerine, kozandan çıktığım günün akşamına ölümü her şeyimle hissedebilmek için. Ben bir günde hem yaşamı hem ölümü mezarıma götürecektim.