HAYALCİ

HAYALCİ

Kendisini bildi bileli hayalleriyle uyur, gerçek hayata uyanırdı. İstediği yere gittiği, istediğini yapabildiği bir hayal kapısı vardı. Günün yorgunluğunu o hayal kapısının arkasında bırakıyordu. Bu yüzden kendine bir lakap bile bulmuştu. Hayalciydi. Bir hayal ettiği yerlere gitmeyi ve oraya özgü fikirler bulup hayata geçirmeyi çok istiyordu. Sonra düşündü, "Neden olmasın?" Bunu yapabileceği bir meslek vardı. Mimar olacaktı. Böylelikle hem işini yapacaktı, hem de hayalindeki yerleri görecekti. 

Bunun için çok çalıştı ve böyle yıllar geçti. Artık hayali hayal olmaktan çıkmış ve hedef olmuştu. İşe başlamıştı başlamasına ama daha hiçbir yeri görememişti. Ama onun yerine iş yerinde kocaman bir odası, çok güzel bir evi vardı. Artık bulutların üstünde değildi, gerçekle yüz yüzeydi. 

Bir gün evinde çalışırken mola vermeye karar verdi. Gözleri yorgunluktan kıpkırmızı olmuştu. Mutfağa geçerken gözü koridordaki aynaya takıldı. Karşısına geçti, artık kırk yaşındaydı ve göz kenarlarında çizgiler oluşmaya başlamıştı. Bu çizgiler mutluluğun değil, kocaman bir pişmanlığın çizgileriydi. Eve şöyle bir baktı, son model televizyonu, sehpanın üstünde duran kumandası, koltukları ve bahçesinde havuzu, rengarenk gülleri... Sahi o kumandayı en son ne zaman eline almıştı ya da bahçedeki güllerin hangisini kendisi dikmişti? Hepsi bahçivanın marifetiydi. Sonra dönüp aynaya bir daha baktı. Bu aynayı da kendisi seçmemişti. Üzerinde başkasının emeği vardı. Ahşap oymaları el işçiliğiydi. Halbuki gençken kendisi de ahşap oymacılığı ile uğraşmış ve birçok ayna yapmıştı. Ama iş hayatı bu uğraşı elinden almıştı. Yani kendisi de anlardı bu işlerden. 

Sonra tekrar çalışma odasına girdi. Masanın üzerinde kocaman bir kağıt ve kağıdın üzerinde bir sürü çizgiler... Bu hayat ona ait onun değildi. Hiçbir şey ona ait değildi. Hepsi emanetti. Garajdaki son model araba bile. 

Ve en sonunda karar verdi. Bu emanet hayattan kurtulacaktı. Ertesi gün ilk işi istifa etmek oldu. Belki yaz mevsiminde tatil köyüne gidemeyecekti. Ama deniz kenarı olan bir yerde mütavizi bir hayat kurabilirdi. Belki böyle bir evi olmayacaktı. Zaten bu ev koca bir hayal kırıklığı ile doluydu. Kısacası hayal kapısını tekrar aralayacaktı. 

Evi, arabayı her şeyini sattı. İzmir'e yerleşti ve orada eğitmenlik yapmaya başladı. Evinin bahçesinde belki havuzu yoktu ama gülleri dikmek için kocaman bir alanı vardı. Çalıştığı kurumda hayatının aşkı ile tanıştı, evlendi ve bir kızları oldu. Adını Hayal koydular. Artık çok mutluydu. Tek bir şey kalmıştı o da emanet hayatından o da aynaydı. Bu gerçekleri gösteren o aynayı bırakamazdı. Gece yatağa uzandı ve eşiyle, kızıyla birlikte hayal kapısını açtılar. 

Hoşgeldin Hayalci, eşi Gül ve kızları Hayal. 

            -SON-