KELEBEK

  Eski evimizin bahçesine, dolgun yapraklarının üstüne birer ışıltı düşmüş gibi görünen, haşmetiyle göz dolduran, portakal ağacının tam altına, boylu boyunca uzandım...

KELEBEK

KELEBEK

 

Eski evimizin bahçesine, dolgun yapraklarının üstüne birer ışıltı düşmüş gibi görünen, haşmetiyle göz dolduran, portakal ağacının tam altına, boylu boyunca uzandım. Ev karşımdaydı, taştan yapılmış yalancı bir şatoyu andırıyordu, üçgen çatısına konmuş tombul güvercin, korkak gözlerle etrafına bakıyor ben ise keyifle onu izliyorum. Etrafı yeşile boyanmış, evin küçük penceresine vuran güneş hoyrattı, inceden yakıyordu bacaklarımı. Yüzüm ağacın gölgesinde, taze havayı soludum önce, kapadım gözlerimi. O an ne olduysa rüzgar tüm gücüyle savurdu zihnimi geçmişe.  Annemin o tok sesi çınlatıyordu kulaklarımı, haydi Nadia uyan artık diyordu ve bunu birkaç kez tekrarlıyordu. Uyanmadığımı görünce öpücükler konduruyordu yanaklarıma, nemli dudakları ıslattığı yanaklarıma canlılık veriyordu, gülümseyip şımarıyordum. Annem güzel kadındı. Taze beyaz teni, canlı kumral saçları, güneş sarısı gözleri vardı. Saçları, ensesine yapıştırılmış yuvarlak bir saç yığını gibi sıkı sıkıya toplu, gözlerini örseleyen kakülleri ise daima düzdü. Sersem sersem kalktığım yataktan, miss gibi kızarmış ekmek kokuları ve muhteşem görünen kahvaltı beni kendime getiriyordu. İki odası, bir salonu ve şahane bir bahçesi olan küçük bir evimiz vardı. Bahçesinde, tam da portakal ağacının gölgesinde, ayaklarımıza dolanan Boby eşliğinde, inanılmaz neşeli kahvaltılar ediyorduk.

                                                                *

Annemin tuhaf halleri vardı. Önce gülüyor, sonra bir bıçak kesmişçesine bir anda duruyordu. Kumral saçlarının gölgesinde yarım kalmış bir umut ışığı, sadece ben de parlıyordu. Değdiği başka yerlerde sönüyordu. Anlıyordum, henüz çocuktum fakat bazı şeyleri öyle iyi anlıyordum ki… Babamın bizi terk edişinin olgunluğuydu bu. Hafızamda yeri yoktu babamın, annemin nezdinde babam; zıpkın gibi, yakışıklı bir delikanlıydı. Uzunca boylu, gözleri yeşil ve saçları sarıydı. Defalarca betimlediği halde, gözümde dahi canlandırmazdım hayalini. Hakkında hiç kötü konuşmazdı, yine de sevmezdim babamı. Terk etmişti bizi, sevemezdim. O vakitler en güzel anılarımı paylaşıyorduk birlikte, öyle iyi bakıyordu ki bana, giden babamın yokluğunu hissetmiyordum bile.

                                                               *

Annem en çok kitap okumayı severdi.  Ben, bana kitap okuduğu saatleri. İnsanı alıp götüren ses tonu huzura, huzur da uykuya götürüyordu beni. Öğrettiği her işte, öğütlediği her sözden önce “kişiliğine sağlam temeller atmak istiyorum Nadia” derdi. Hatta bir gün en sevdiği, el işlemeli cam vazosunu kırmıştım. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade ve kırılmış vazonun parçalarını elini keseceği korkaklığı ile hafifçe tutarak:

-Bunu sen mi kırdın Nadia?

-Hayır, anneciğim Boby kırdı.

Korkmuştum, yalan söylemiştim.  Omuzlarımdan tuttu, kurumuş bir yaprağın rengini andıran gözlerini gözlerime dikti, derin derin baktı önce.  O an öyle heybetli bir hal almıştı ki bu bende korku yerine, gurur uyandırmıştı.

-Niçin doğruyu söylemiyorsun, dedi

Şaşırmıştım, oysa rolümü çok iyi yaptığımı düşünüyordum. Nasıl da anlamıştı.

-Bak Nadia ben senin annenim, bir vazo için canını yakmam. Doğruyu söylememen beni çok üzdü. Gerçek canını yaksa dahi ondan kaçma, her ne olursa olsun kaçma.

Ehemmiyetli bir şey söyleyeceği belliydi, daha bir dik ve asil duruşuyla büyülüyordu beni.  Sesinin tonunu biraz daha yükselterek, şu sözleri ilave etti:

-Biliyor musun Nadia çok sevdiğim yazar, Ambose BİERCE’nin bir sözü var “Bir insanın hayatta yiyebileceği en büyük çelme, kendi yalanın ayağına dolaşmasıdır.”Bunu hiçbir zaman unutma sevgili kızım.

Ne dediğini anlamadığım halde başımla onaylamıştım. Çok doğru bir şey söylüyordu biliyordum. Bu sözü ardına onurlu bir tebessüm bırakmıştı dudağımda.

                                                               *

Geçimimizi sağlamak için büyük annemden kalan yüzüğünü satmıştı, iyi para etmişti, epeyce geçinmiştik. Fakat gün geçtikçe yadigar para bitiyor, yediğimiz şeyler azalıyor, bazı günler aç bile yatıyorduk. Çoğu zaman bize bahşedilen bu sefil hayat için tanrıya isyan ediyor ve dudaklarından eksik etmediği sigarasını daima tüttürüyordu.

                                                                *

O gün kendi kendime uyanmıştım. Annemin o tatlı tatlı uyandırmalarına alışık olduğumdan, şaşırmıştım. Rüya mı görüyordum? Gözlerimi kuvvetlice ovuşturdum, bir kez daha baktım etrafıma, bir kez daha… Evet yoktu. Öyle sevinç kaplamıştı ki içimi. Annemden erken uyanmıştım, bu sefer ben onu uyandıracaktım. Annemin aksine saçlarım sarı ve kıvırcıktı. Gözlerim ise iri ve yeşildi. Annemin gözünde babama benziyordum ama bunu asla kabul etmiyor, tersini iddia ediyor, öyle olmasını istiyordum.  Dağınık saçlarıma, çapaklı gözlerime, kıçımın arasına kaçmış geceliğime aldırmadan, dünyanın en güzel öpücüğünü konduracağımın hayali ile fırladım yataktan. Çıplak ayaklarımın yere değmesiyle bir ürperti kapladı içimi, umursamadım. Koştum anneme, derin bir nefes aldım önce, zihnim bana oyun oynuyordu, ben anneydim, o çocuk. Nihayet bir anne edasıyla girdim odaya. Yatağında göremediğim annemin, sallanan ayaklarını gördüm, yavaş yavaş yukarı çıktı gözlerim. Ah Tanrım rüzgar estikçe hafızam tazeleniyor, o anları ilk günkü gibi hatırlıyordum. Tazelen hafızam yüreğime inanılmaz acılar veriyor. Annemdi bu, tavanda asılı; sarı, siyah çizgileri olan bir ipti boynundaki. O güzel boynu, teni bu lanet ipin hışmına uğramıştı, mosmordu… Beyaz geceliği üstündeydi, yüzünde acı bir tebessüm vardı, çektiği acıların zaferiydi bu. Bir çaput gibi sallanan ayakları, buz gibiydi. Tıpkı bir bardak gibi cansız bedeni karşımdaydı, ne yapacağımı bilmez haldeydim. Ne olduğunu anladığım an ağlamaya başladım, ben de o an gözyaşlarımda boğulmak istedim. Kendime geldiğimde, yatağın kenarında, oldukça eski olan komodinin üstündeki, parçaları birleştirilmiş kırık bir vazoya ilişti gözlerim, hemen altında bir not: “Bir insanın hayatta yiyebileceği en büyük çelme, kendi yalanın ayağına dolaşmasıdır.” Ben gerçek kalamadım…  Seni seviyorum bunu hiçbir zaman unutma. Sevgili kızım Nadia.

Keşke o vazoyu kırdığım gün canımı yaksaydın anne, o günü unuturdum bu günü asla unutmayacağım, dediğimi hatırlıyorum en son…

                                                                 *

Yanağım konan kelebek, uyandırdı beni geçmişimden, tıpkı annem gibi. Belki de oydu, demek isterdim ki: Babam bizi yalnız bırakmıştı, şimdi ise senin bıraktığın yalnızlıkla yaşıyorum.