Kimsesizliğin Ezgisi

Kimsesizliğin Ezgisi

Yağmur yağıyordu. Bardaktan boşalırcasına değil de hüngür hüngür ağlarcasına. Ağlarını yalnızlığa atıyor ve her seferinde biraz daha hüzün tutuyordu. Derya kuzuları değildi bunlar. Bunlar hayatın keskin kırıklarıydı. Şişman, sivilceli ve ölüme aşık kız yağmuru izliyordu okul denen hapishanenin penceresinden. Dün gece yediği dayaktan ötürü ayakları tutmuyor gibiydi fakat biraz daha yağmuru izlemek için direniyordu çünkü yağmur onun yerine ağlıyordu. Omzunda ağlayacağı tek bir arkadaşı bile yoktu ki nemrut misali ifadesizlik takındığı yüzüne kimsenin bakmasını da beklemiyordu. Acılarını sakladığı bu maske onu hissizleştirmeye yetmiyor aksine yalnızlığını hatırlatıp harlıyordu alevini. Bir ihtimal daha olabilirdi diye geçirdi içinden. Belki birilerine anlatır ve birinin omzunda ağlardı. Belki bu derman olurdu fakat kimdi o kişi? Kimin cesareti vardı ki onun acılarını paylaşmaya. Acılarının yarısı bile yeterdi bir insanı yakmaya. Kimseye bu kötülüğü yapmaya hakkı yoktu. Kimsesizliğini çıkardı gönlündeki sandıklardan. Yağmuru izlerkem bir yandan da anlattı kimsesizliğine yalnızlığını. Tek sırdaşı o kalmıştı. Bir daha sandığa koymamak üzere çıkarmıştı kimsesizliğini ve bir daha olmayacaktı kimse onun kimsesi. Anlatacakları bir türlü bitmiyor, yağmur bir türlü dinmiyordu. Susmuyordu inadına ilerleyen akrep ve yelkovan. On dakikalık kısa bir ara yetemezdi ona. Her şeyi öldürmek istedi içinde ama o zaman kimsesizliğini de gömmesi gerekirdi. Kim dinlerdi o zaman onu ki? Saçmalıyordu. Zil çaldığında topallayarak sınıfa adımladı. Yağmur hâlâ yağıyordu. Orada bıraktı tüm kırıklarını. Yağmura tembihlemişti kimseye anlatmaması için acılarını. Yağmur dinlemedi ve bağır çağır haykırdı herkese. Yağmur kendini yırtarak yağdı ve duyurdu herkese fakat bunun acılar olduğunu anlayamadı hiçkimse.​