O ve Bay Tin - Esir Kuşlar

Bir kuşu nasıl esir edebilirsiniz?

O ve Bay Tin - Esir Kuşlar

O, ucuna ip bağladığı kırmızı oyuncak yelkenlisini çeke çeke sahil boyu yürüdü. Hava pusuluydu o gün. Saat öğlen olmasına rağmen kapalı, biraz da esiyordu. Ne de olsa yaz bitiyordu. O, yazın bitmesini istemiyordu. Hep yaz olsun, okul tatil olsun, o da sahilde denizi seyretsin istiyordu. Üstelik denizi seyrederken hiç yalnız olmazdı. Bay Tin de mutlaka ona eşlik ederdi. Hatta O, Bay Tin'e eşlik ederdi.

Bay Tin, O'nun en yakın arkadaşıydı. Hemen sahilin bitiminde eski bir barakada yaşardı. Çoğu zaman da günlerini sahilde geçirirdi. Balık tutardı, kuşları beslerdi, bankta oturup gazetesini okurdu ya da uyuklardı. Hava çok soğuk olduğunda bir ateş yakar ısıtırdı kendini. O, Bay Tin'i çok severdi. Özellikle de hikayelerini...

Kimileri Bay Tin için deli derdi. Hikayeleri uydurma, kendisi büyük bir yalancı, geçmişinde de büyük suçlar işlediği için şimdi de kimi kimsesi yoktu. Yani onu tanımayanlar öyle derdi. O, buna inanmazdı. Hiç inanmadı. Ona göre Bay Tin, büyük bir kahramandı. Bay Tin'in kendini adlandırdığı gibi: "Hayat Kahramanı".

"Geç kaldın." dedi Bay Tin, O'ya bakmadan. Oyuncak yelkenlisinin zeminde çıkardığı rahatsız takırtıdan anlamıştı, O'nun geldiğini. Bay Tin, o sırada çömelmiş kuşlara yem atıyordu.

"Öğretmen yine çok ödev verdi." O da, Bay Tin'in yanına çöktü. "Annem de yapmadan çıkamazsın, dedi. Anca gelebildim." O, yine hayıflanıyordu. Bay Tin hiç şaşırmadı. O'nun her zamanki haliydi.

O, dirseklerini dizlerinin üzerine dayayıp, yanaklarını iki yumruğunun arasına sıkıştırıp Bay Tin'i izlemeye koyuldu. 

Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Bay Tin, bu sessizliği bilirdi. O, yine tuhaf sorularından birini sormaya hazırlanıyordu. Yaşlı adam kuşlara yem atmaya devam etti.

"Bay Tin," diye sorusuna giriş yaptı O. "Bu kuşlar sizin mi? Sizinse diğer kuşlardan onları nasıl ayırıyorsunuz? Hiç, bir başkasının kuşunu beslediniz mi? Eğer sizin kuşlarınızsa neden özgür bırakıyorsunuz? Ya kaçarlarsa ya sizi terk ederlerse korkmuyor musunuz?" O, hiç nefes almadan bütün sorularını bir solukta sıraladı. Ama tuhaftır ki O, soru sorarken yorulsa bile Bay Tin dinlemekten yorulmuyordu. Hatta tam tersi her soruda daha fazla dikkat kesiliyordu. Bu saygısıydı zaten O'yu, ona bağlayan. 

Bay Tin tebessüm etti. 

O, Bay Tin'in tam yanında durduğu için yaşlı adamın sadece kırışık yüzünün yarısını görüyordu. O, gayriihtiyari yaşlı adamın alnındaki çizgileri saymaya çalıştı. Eski bir sorusu geldi aklına: "Kaç kırışık çizginiz var, Bay Tin? Onları seviyor musunuz, annem sevmiyor da." O, bu hatırasının üzerine kıkırdadı. Çünkü Bay Tin, bu sorusunun üzerine ona, "Bilmem, hiç ütülemeye çalışmadım, hiç de beceremem" demişti. Sonra O'nun, onu anlamadığını fark ettiğinde yine böyle tebessüm edip sorusunu cevaplamıştı. "Çok şey yaşadım, O. Koca bir hayat, koca bir ömür... Bütün hatıralarımı sayabilseydim, onların da sayısını bilmiş olurdum. Hatıraları güzel yapan çokluğudur, çizgilerim de çok oldukça güzel." 

Elbette O, Bay Tin'i her zaman anlamıyordu. Hatta çoğu zaman hiç anlamıyordu. Yine de Bay Tin'e soru sormak güzeldi. Bay Tin'i dinlemek güzeldi. Bay Tin'le konuşmak güzeldi.

O, eski hatırasından kopup şu ana döndüğünde, Bay Tin kuşlara yem atmayı kesmişti. Başını hafifçe gökyüzüne kaldırıp, taze deniz havasını kokladı. O sırada O da gökyüzüne kaldırdı kafasını. Çok bulut vardı, hem de çok... Ama O'nun gözlerine takılan kuş sürüsü oldu. Kuşlar ahenk içinde süzülüyordu gökyüzünde. O, cevabını almakta sabırsızlanmıştı. Ama biliyordu ki Bay Tin, geç cevap verse de mutlaka bir cevap verirdi.

Ve yine öyle oldu.

"Bir kuşu esir etmenin üç yolu vardır, O." diye söze girdiğinde Bay Tin, O dikkat kesilmişti çoktan. Şimdi dikkatle dinlemenin sırası O'daydı. "Birincisi, onu kafese koymaktır. Orada seninle sonsuza denk kalabilir ama gözü hep gökyüzünde, özgürlükte kalır." İkisi de sanki sözleşmişler gibi gökyüzüne baktılar kısaca. Sonra Bay Tin devam etti sözüne: "İkincisi, daha acımasızca..." Burada Bay Tin'in sesi katılaştı. "Onun kanadını kırarsın." Sesi tekrar eski haline geldi. "Böylelikle senden başka kimsesi olmayacağını bildiğinden, e tabii gücü de olmadığından sana muhtaç kalır ama garip bir şekilde minnettar da olur, sanki kanadını kıran sen değilmişsin gibi..."

"Nefret etmez mi?" diye atıldı O, iki sözün arasına merakla.

"Eder. Etmez olur mu? İçten içe nefret eder ama hep muhtaç olduğu taraf ağır basar da susar."

"Peki ya üç? Üçüncü seçenek ne?" O, iyice iştahlanmıştı. Kocaman gözleriyle yaşlı adamın yüzünün yarısını arşınlıyordu.

Bay Tin, küçük dostunu daha fazla meraklandırmadan sözüne devam etti: "Onu uçamayacağına inandırırsın..."

O'nun kafası karışmıştı. O da ne demekti? Kuş, hiç bir şeye inanır mıydı? Kuşlar düşünmezdi ki inansınlar. O hemen bunu da sormak istedi ama duraksadı. Biliyordu ki Bay Tin, bu soruya hemen cevap vermezdi. Son bir soru hakkı kalmıştı, O'nun. İçten içe bunu biliyordu. Bay Tin'in sözlerini bir kez daha tarttı aklından. Tekrar tekrar düşündü cevapları. Bir Bay Tin'e baktı, bir de yerdeki yemlenen kuşlara... Ne kafeste esirlerdi ne de kanatları kırık... Öyleyse Bay Tin, onları nasıl esir etmişti kendine? Nasıl olur da uçup gitmeden öylece dururlardı? 

O, sorusunu bulmuştu: "Bay Tin, bu kuşlar ne kafesteler ne de kanatları kırık, yine de burada sizinleler. O zaman geriye tek bir seçenek kalıyor: Uçamayacaklarına inanmışlar. Peki ya nasıl, nasıl inandırdınız bunu onlara?"

Bay Tin, derin bir nefes aldı ve hafifçe başını O'ya doğru eğdi. Sanki bir sır veriyormuş gibi sağ elinin tersini, dudağının sol kenarına dayadı. Gizli bir sır... Kuşlardan bile gizlediği bir sır... Sol avucunu biraz aralıyarak, elindeki yemleri gösterdi ve cevabı fısıldadı, O'nun kulağına: "Onlara umut verdim."