Uzun Şapkalı Adam (Prolog)

Kimseden sevdiklerini , kesin olmayan ve zorlu bir savaş için tehlikeye atmasını bekleyemezsin. Etrafında toplanacak olan insanların seni terk etmesi , değer verdikleri şeylerle tehdit edilmelerine bakar.

Uzun Şapkalı Adam (Prolog)

X: Sen titriyor musun?
Delayn: Bunun bir önemi yok!
Dilimden dökülen bu cümleler ,yıllardır susmaya mahkum edilmiş ve sadece kalemi ile dertleşmesini bilen bedenime ağır geliyordu;
Delayn : Sabah kalkıp işine gidiyorsun. Saatlerce çalışıyor ancak asla hak ettiğini alamıyorsun. Para karşılığı paranın satın alamadığı tek şeyi harcıyorsun. Görüşmen gereken kişilerle görüşüyor inanman istenilen şeylere inanıyorsun. Onlar için sadece makinedeki bir dişlisin ama gene de onları savuna biliyorsun.
Oturduğu koltuktan hafif doğrulup üstünü düzelttikten sonra geri oturdu;
X: Çarkı olduğum bu makine kaç kişinin ailesine bakıyor biliyor musun? Düzenin kaostan doğması düzen olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Savaştığını söylüyorsun ama bu savaşının kaç kişiyi tehlikeye attığını göremiyor musun? Kimseden sevdiklerini , kesin olmayan ve zorlu bir savaş için tehlikeye atmasını bekleyemezsin. Etrafında toplanacak olan insanların seni terk etmesi , değer verdikleri şeylerle tehdit edilmelerine bakar. Sen ise bunu özgürce söyleye biliyorsun. Ailen hayatta değil , yakın dostların bir bir senden uzaklaştı ve sonunda kendi dünyada tek kaldın. Ben seni , senin yanında iken uyarmıştım.
Yavaşça masasının başından kalktı ve ofisini terk etti. Odada düşüncelerim ile baş başa kalmıştım. Belki de mutlulardı. Gördüğüm yanlışları değiştirmeye çalışırken onları kurban mı ediyordum? Ruhum bunca soruna karşı sessiz kalamazdı. Uğrunda yalnız ölmek olsa bile.
Hava iyice kararmış ve sokaklar arabalara bir bir veda ediyorken görünürde bir ben vardım. Nereye gideceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ta ki ileride yanan bir sokak lambasını altındaki bankta oturan birini görünceye kadar. Ona doğru yürümeye başladıkça detaylar belli oluyordu.
Kirli ve yırtık bir ceket giymiş, orta boylu ,uzun saçlı... “Bir saniye...” dedim içimden. Yaklaştıkça daha tanıdık geliyordu. Bu  sahaf çarşısındaki o yaşlı adamdı.

Yaşlı adam : Senin burada ne işin var?
Delayn : eee..şeyy..
Y.A: Aç gibisin. Benle gel , bir şeyler yeriz.
Delayn : Iııı.. şeyyy... adınızı sorabilir miyim?
Y.A: İsimlerin bir önemi kaldı mı sence? İsmimi boş ve sen , beni takip et.

Lambalar , ait oldukları sokaklara veda ederken biz o karanlık içerisinde yürüyorduk. Normalde insanlar ile dolu olan sokakların bu kadar boş olması gerçekten tuhaftı. Kısa bir süre sonra ra sokaklara girdik ve yaşlı adam konuşmaya başladı;
Y.A: Sokaklara nasıl düştün? Seni son gördüğümde evsiz kalacak birine benzemiyordun.
Delayn: Bazı eksilikler ve yanlış anlaşılmalar diyelim. Ben asıl seni merak ediyorum. Seni sahafta gördüğümde evsiz birine benzemiyordun.
Y.A: Bu sorun karşısında klasik sebeplere sığınmayı seçiyorum. Yalnızlık , yanlış kararlar , parasızlık , adaletsizlik vesaire.
Delayn: Gerçekten çok açıklayıcı oldu bu açıklaman. Sağ ol .
Y.A: Bir şey değil. Bak geldik.
Yapımı yarım kalmış , iki katlı bir bina. Bir beton yığını. Birlikte içeri girdik. 2. katta birkaç parça karton  , önce den içinde ateş yakıldığı belli olan bir tür metal kutu ve 2 tane dolu koli vardı.
Y.A : Kendini evinde gibi hisset. Burası artık sadece sokaktakilere ait. Evsizlere , köpeklere ve kedilere.
Yaşlı adam metal kutunun yanına gidip ceketinin cebinden çıkardığı kibrit kutusundaki tek kibrit ile metal kutunun içindeki üç beş kartonu tutuşturmayı başarmıştı.
Y.A : Bu fazla yanmaz. Şu kolilerin içindeki kitaplardan bir tanesini verir misin?
Delayn: Ne? Dur bir saniye...
Y.A: Acele et. Ateş sönmek üzere.
Ben hemen kolilerin bir tanesini açtım. Koli ağzına kadar kitap doluydu. Ne bu kolilerin içinin kitapla dolu olmasını , ne de yaşlı adamın bu kitapları öylece yakmak istemesine bir anlam veremiyordum. Ben bunları düşünürken o “Ne kadar da uzun sürdü.” diyerek bir hışım yanıma geldi e koliden rastgele bir kitabı ateşe attı.
Delayn: Bunlar senin kitapların değil mi?
Y.A: Evet.
Delayn: Bu kadar kolay nasıl yaka bildin?
Y.A: Kağıt , yeşil değilse bu devirde faydasız olarak kabul ediliyor. Ayrıca seni zeki bir sanmıştım. Sayfaların bir büyüsü ya da içinde yazanların sihirli bir gücü yok. Gördüğün , duyduğun , okuduğun her şey bir kalıp. Kalıplar sadece fikirleri korumak için varlar. Ve eğer bizi ve fikirlerimizi şuan bu buz gibi havadan korumayacaklar ise neden varlar?
Hafif şaşkın bir ifade ile tekrar yerime oturdum. Tüm bu konuşmaların arasında birde yiyecekleri getirmişti yaşlı adam.
Y.A: Hadi ye.
Delayn: Teşekkür ederim.
Biraz ekmek , biraz peynir ve su. Birlikte bunları yerken yaşlı dam bir şey sordu;
Y.A: Sana verdiğim kitap nerede?
Delayn: Üzgünüm ... ama ben onu kaybettim.
Bu sözüm üzerine yaşlı adam oturduğu yerden kalktı. Kitapların olduğu kolilerin içinden bana verdiği kitabı çıkardı. Şaşkınlığımı saklamamıştım. Onu yanarken  gördüğüme emindim. Yaşlı adam sofraya doğru yaklaşırken bir yandan da kitaptan rastgele bir sayfa açıp bana uzattı.
Y.A: Oku.
Delayn: Tamam.
“Kalkanını kaldırdığında zalimin kılıcına  “Dur!” demek için.
  Akan kanların kelimeler ile dansını resmeden bir şair mi olurum?
  Yoksa , silahımla meydan mı okurum kanı şiirlere zorla aşık edenlere?
 Belki de resmederken kalemin son danslarına ,çıkan kelimeler birinin kalbine dokunur.

 Hayatını feda ettiğin bu dans pisti üç beş kağıt parçası ile döner.
  Ancak son vals`i hep aynı konuklar oynar.
  Kurşunu  döktüğü mazlum kanı ve şair yazdığı hüzünlü şiirleri.
  Merhamet , bir zamanlar güller bahçesindeki en samimi güldü.
  Şimdi ise o , bir avuç kül”
Y.A: Bu kadarı yeterli.
Delayn: Tamam.

Hiçbir şey diyememiştim. Kafamda çok fazla soru vardı ve bu bani fazlasıyla rahatsız ediyordu. “Uyumak iyi gelir.” dedim içimden. Geceyi o beton yığınında geçirdik.
Gözlerimi gün ortasında , yemyeşil bir çayırda açtım. Ne insanlar nede pislikleri vardı etrafımda. Doğa kollarını açmış ve beni buraya getirmiş gibiydi. Çok huzurluydu . Karşımda biri (ya da bir şey) vardı. O kadar parlaktı ki detaylarını seçemiyordum ama o ışık beni büyülemişti adeta. Gitmeli ve ne olduğunu anlamak zorundaydım. Ona doğru yürümeye başladım. Ben adım attıkça benden uzaklaşıyor gibiydi. Adımlarım hızlandı ve koşmaya başladım...
Gördüğüm şey , arabanın korna sesleri ile gözümün önünden akıp gitmeye başlamıştı. Ani bir refleks ile kendimi sokağın bir köşesine attım. Canımı zor kurtarmıştım. O huzur dolu yere yürümek beni ölüme götürmüştü. Ya bilmediğim ağır bir psikolojik rahatsızlığım var  ya da rüya görüyorum. Kendimi attığım köşeden etrafı bir süre süzdüm.

Delayn: Neredeyim ben?

Yavaşça yerimden kalktım. Ağır adımlarla , biraz önce süzdüğüm sokağın içine daldım. Burası bana baya tanıdık geliyordu. Evim mi buradaydı acaba? Kesin buralarda bir yerdeydi. E peki ben neden buraları hatırlamıyorum? Her şey çok yabancı geliyordu.
Sokak lambaları bir bir sönerken , arabalar yolları yavaşça terk ediyorken ben evimin nerede olduğunu hafif hafif hatırlamaya başlamıştım. Bir müddet daha dolaştım. Anımsadığım kadarıyla evimi bulmaya çalıştım ve sonunda evim olduğunu düşündüğüm bir apartmanın yanında buldum kendimi. Benzerlerinin yanındaki başka bir apartman. Adımlarımın ağırlığını koruyarak yaşadığım apartmanın kapısına doğru yürümeye başladım. Kapıdan içeri girmemle bedenimin kontrolünü yitirmiş gibiydim. Bendenim hareket ediyordu ancak bunu ben yapmıyordum. Bir bir çıktım merdivenlerin basamaklarını. Ta ki benim olduğunu düşündüğüm dairenin kapısına gelene kadar. Elimi yavaşça kapı koluna uzattım ancak kapı kendiliğinden açılmıştı.

Delayn : Kilitlemeyi mi unutmuşum?

İçerisi baya karanlıktı. Bedenimin yavaşça tekrar benim kontrolüme geçtiğini hissediyordum. İçeride bir ışık kaynağı aradım. Ancak sadece bir masanın üstünde duran masa lambasına erişebildim. O da ne yerinden kıpırdıyor , ne de masanın üstü dışında bir yeri aydınlatıyordu. Sandalyeyi çekip masanın başına oturdum. Masanın üzerindeki defteri yanıma çektim , kalemi elime aldım ve yazmaya başladım.

 “Yükü büyük olsa da ezilmez altında karınca.
 Acıları arkanda bırakmalı ve boş kağıtlarına bakmalı bu garip.
 Mutsuz bir hayatı yaşamaktansa umutlu bir ölüm yeğlerim 
Allah`ım deli olayım ve huzuru tadayım dedim ,  gene aynı yerdeyim.
 Yerin en dibine giden uçurumda asılı kalmışım sanki , düşüyorum ama zirve hep   görünür
 Olunuyor  parasının kölesi , şiirlerde neden yer almaz artık o çocukların sesi.
 Benim çıkmıyor yalnızken cılız sesim çünkü hala çok gencim.
Öldüm ama hala var gibiyim , sokaklar dolusunu canlı cesetlere karşı.
 "Ağlayamam artık" derken bir gece dökülen göz yaşlarının anlamları beni ben yaptı.
Öfke oldu ilhamım zamanla ; kanarken elleri ismini kullanmayan şairlerin.
Gökdelen gibiydi umutlarım , hala ayakta ancak yaralarıyla. 
Umursamaması imkansız artık bu garibin ruhunun.
Önce den yalnız kalmaktan korkardım şimdi... ”
Kan ter içerisinde uyandım. Başımda müthiş bir ağrı , dışarıda insan ve araç gürültüsü... Etrafıma bakındığımda ise hiçbir şey yoktu. Ne yaşlı adam ne kitap dolu kolileri ... Hepsi yok olmuştu sanki. Başımın ağrısı hala devam ediyordu. O halsizlikle beton yığınından dışarı çıktım. Tüm o gürültü artık çok daha net ve rahatsız ediciydi ama benim artık katlanacak halim kalmamıştı. Kulaklarımı ve gözlerimi kapatıp koşmaya başladım. İnsanlara çarptığımı hissediyordum. Onlar bana “Ne yapıyorsun sen!” dedikçe ben “Susun artık. Gürültüyü duymuyor musunuz?” diyordum içimden. İnsanlar sesini yükselttikçe be hızımı arttırmaya devam ediyordum. Bir süre sonra ise ne yaptığımı unuttum. Ruhen artık orada değildim. Sonra durdum. Gözlerimi açtığımda ise yaşadığım apartman karşımda duruyordu. Soru sormayı bırakmıştım artık. Sadece apartmanın kapısına doğru yürüdüm. Kapıdan içeri girdim. Bir bir çıktım merdivenin basamaklarını. Ta ki kendi dairemin kapısına gelene kadar. Elimi yavaşça kapı koluna uzattım ama kapı kediliğinden açıldı.
Günün ilk ışıkları dairenin içine vuruyordu. Her şey hala bıraktığım gibiydi. Masamın başına geçtim. Lambamın kırılan cam parçalarını masanın üstünden attım. Defterimi önüme çektim , kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım..