Bekleten Mantık

...'Cebe sığdığı için saygı mı duyulurmuş bir kaleme?' -Duyulur tabii efendim! Cebime sığacak boyuta gelene kadar kaç kağıda yem olmuştur bu kalem! Bütün uğraşlarım bu kalemde saklıdır; onu cebime sığdıran şey emeklerimdir.

Bekleten Mantık

Havadaki sisin binaların üzerini örttüğü, soğuk havanın kuşları yuva yapmaya zorladığı mevsim; Kış. Sel felaketinden sonra kapısı yosun tutmuş evler, bu evlerin köşesinde uyuyakalan yavru köpekler var. Gecenin bir saati, odasında tavanı izleyen Sonay...Duvarlarında karalamalar, halısının üstünde buruşturulmuş kağıtlar var. Arada sol işaret parmağını kalem olarak kullanıp duvarda gezdiriyor, cümleler, satırlar yazıyor. Sonra minik ellerini yumruk yapıp siliyor duvarı. Sevmiyor yazdıklarını, sadece yazmış gibi yapıyor olsa bile. Uymuyor mantığına hiçbir yazdığı. Yüzünü buruşturuyor, kıvrık saçlarını diplerinden tutup çekiyor. Daha ne kadar bıkmış davranabilir ki? Ustası burada olsa ne derdi ona? Etkileyici yazmayı ondan öğrenmişti, şimdi ise yazamıyor. Gözlerini kapatıp derin derin nefes alıyor, düşünmek istemiyor. Bu baskı zincirini kırıp, tavanla olan uzun bakışmalarını sonlandırıyor.

Ayaklanıyor. Madem mantığı oturmuyor, dizeleri de oturamaz bu gece! 

Atlatılmış bir akşam, uyanılmış bir sabah daha. Büfenin yanındaki durakta elleri cebinde dolmuş bekleyen insanlar, otobüse yetişmek için koşturanlara gururlu bakışlar atıyor. Durağın ilerisindeki okuldan, çocuk bağırışları, tekerlemeler duyuluyor. Okulun yanındaki evin, zemin kattaki penceresinden gri kazaklı bir kız çocuğu göze çarpıyor. Sonay. Kanepesinin üstünde bir sürü duvar saati gözüküyor. Küçük kız, kehribar gözleriyle saatlere tek tek bakıyor. Hepsi farklı zamanları gösteren bu saatlerin nereden geldiğini düşünüyor. Tüm zamanını yazı yazarak geçiren biri, bunca saati ne yapsın? Bütün saatleri doğru zamana ayarlayabilir, fakat hangisinin doğru olduğunu bilmiyor. Ya da her saate yanlış muamelesi yapıp onları üzmek yerine, hepsini doğru oldukları yere götürebilir. Saatlere verdiği dikkatini, penceresinin önünden geçen ustası dağıtıyor. Haylaz kapıdan fırlayıp, siyah botlarını ayağına tam geçirmeden ustasının yanında bitiyor. 

-Bekleyin, size bir şey iletmeliyim!

-Hayr'ola küçük hanım... Bir soluklanın.

-Efendim...Ayakta kaldı dün gece dizelerim!

-Dizelerinin hâli zayıftır, yorgun düşerler hemen. Ne amaçla yaptın bunu? 

-Gece boyu bekledim. Yine de oturmadı dizelerim. Dizelerimden önce mantığımın oturması gerekiyordu, ona yer verdim efendim. Hâli zayıf dizelerimin, sağlam köşelere layık oluşunu kendime çok gördüm. 

-Satılık mıdır bu?

-Ne satılık mıdır; nedir sorduğunuz?

-Kaygıların genç...satılık mıdır?

-Kime satarım ben kaygımı. Üstelik daha bir değeri bile yok, hangi mantıkla değer biçeceğim kaygıma? 

-Değeri yok mu, delirdin mi sen evlat! Kaygın, saygındır! 

-Efendim, ben bir size saygı duyarım, bir de.... Bakın! Görüyorsunuz, cebimden çıkardığım bu kalemime!

-Peki n'için kalemine duyuyorsun bu saygıyı?

-Cebime sığdığı için olmalı.

-Cebe sığdığı için saygı mı duyulurmuş bir kaleme?

-Duyulur tabii efendim! Cebime sığacak boyuta gelene kadar kaç kağıda yem olmuştur bu kalem! Bütün uğraşlarım bu kalemde saklıdır; onu cebime sığdıran şey emeklerimdir.