Ca'Pera

"Okul müdürü pazartesi günleri okulda olduğuna dair bir mail atmıştı bana. Okula gideceğim şimdi."...

1. Pera (Kısım 1)

¶ Bölüm 2: SONER CA'PERA

 

"Okul müdürü pazartesi günleri okulda olduğuna dair bir mail atmıştı bana. Okula gideceğim şimdi."

Taytımı bacaklarımda geçirirken masanın üzerindeki telefondan sesli bir nefes verildiğini duydum.

"Canını sıkan bir durum mu var?"

Sanki İhsan karşımdaymış gibi ellerim belimde masanın üzerindeki telefona baktım. Bir süre karşı taraftan ses gelmedi. Adımlarımı makyaj masasına ilerlettim. "İhsan?"

"İşlerim bir hafta uzadı. Patron yerine birini bulmadan gitme diyor. Adamı da kıramadım. Bilirsin çok severim Ali amcayı."

"Bu muydu ya hu?" dedim adımlarımı tekrar dolabıma yönlendirirken. "Hiç sorun olmaz, sıkma canını."

İnce askılı, bordo bir cropu da üzerime geçirdim. Gür siyah saçlarımı at kuyruğu yaparken İhsan ile vedalaşıp telefonu kapatmıştık. Beni sıkı bir şekilde dikkatli olmam için tembihlemesine tekrar güldüm. Masadan telefonumla birlikte güneş gözümü de aldım. Odadan çıkıp kısa koridoru ardımda bıraktım. Portmantoya koyduğum sırt çantamı ve anahtarımı aldım. Gelmeden önce markete uğramayı aklımın bir köşesine not edip çıktığım kapıyı kilitledim.

Mahallenin uç noktasında olan evimden okula giderken birçok evin, dikkatli bakışlarını gizlemeden beni süzen insanların, birkaç dükkânın önünden geçiyordum. Çocuklar bir sokağı futbol sahasına çevirmiş bağırarak top oynuyorlardı. Onları rahatsız etmeden en sol taraftan, sık adımlarımla arşınladım sokağı. Sola döndüğümde bu kez karşımda kalan parkta çığlık çığlığa oynayan çocuklar vardı. Gülümsememi durduramadım. Kafamın içinde dönen şarkıyı adımlarıma uydurarak parka doğru yürümeye devam ettim.

"Burada böyle giyinemezsin!"

Parkın köşesinden gelen sese döndüğümde bir grup gencin bir bankın etrafında toplandıklarını gördüm. Kimisi oturuyor kimisi ayakta birbirleri ile muhabbet ediyordu. Muhtemelen bana laf atılmadan hemen önce durumları böyleydi. Şu an hepsi farklı yüz ifadeleriyle beni süzüyordu. Çoğu meraklı gibi görünürken bazısı eğlendiğini saklamıyordu. Bir genç vardı ki müthiş kızgınlıkla bana bakarken çattığı kaşlarının altındaki ela gözleriyle tenimi kavuruyordu. Ondan bana yansıyan öfke derime yapıştı. Kaynamaya başlayan deri daha sert başka bir deriyle yer değiştirdi. Karşımdaki gencin öfkesi artık bana yapışmıyor ona yansıyordu.

"Anlayamadım." Çatık kaşlarım güneş gözlüğü altından ne kadar belliydi bilemem lakin sesim istediğim kadar sert ve soğuk çıkmıştı.

"Bizim semtimizde bu şekilde giyinemezsin." Bana laf atan kumral çocuğa baktım. Beyaz yanaklarında hafif bir kızarıklık vardı. Arkasını döndüğü banktan bir adım uzaklaşarak bana yaklaştı. Aramızda iki metre kadar bir mesafe vardı.

"Semt, şehir, mahalle fark etmeksizin istediğimi, istediğim yerde giyerim. Sen o gözlerine ve diline sahip ol."

O çocuk dışında diğer çocuklar kıkırtılarını saklamak için başlarını eğmişlerdi. Yüzleri merakla çevrelenmiş olan gençler de eğlenenler kervanına katılmıştı. Kimse kumral çocuğa 'dur' demiyor, benim tepkilerimle zevkten dört köşe oluyorlardı.

"Başına geleceklerden biz sorumlu olmayız sonra." Gencecik çocuğun kelimeleri zehir saçıyordu. Ben gençleri böyle olan bir semtte ne kadar nefes alabilirdim ki. Oysa sevinmemiş miydim huzurun evine konuk oldum diye? İhsan'ın endişesinin yersiz olduğunu, kendi halinde bir semt olduğunu iddia eden ben değil miydim? Davulun sesi gerçekten uzaktan hoş geliyordu.

Tam dudaklarımı aralamış esirgemediğim laflarımı sıralayacakken gür, iç titreten, çıktığı dudakların sahibinin kendinden emin olduğunu gösteren bir ses doldurdu kulaklarımı.

"Ne gelecekmiş hanımefendinin başına Gökhan?!" Güzel ses sol tarafımdan geldiğinde o tarafa döndüm gayriihtiyari. Kollarını göğsünde bağlamış mavi gözlü adam bana değil direkt Gökhan diye seslendiği çocuğa bakıyordu. Kaşları birleşecek kadar çatık dursa da yüzü ifadesizdi. Siniri, sesinden akıyordu. Pazıları, kollarını göğsünde birleştirmesinin bir göstergesi olarak her an patlayacak gibiydi. Üzerinde motor yağı olduğunu tahmin ettiğim kirlerle dolu beyaz bir askılı ve yine kirli mavi bir kot vardı.

"Soner abi? Abi ben.." Çocuğun kekeleyen ve şaşkın sesini duysam da o tarafa dönmedim. Üç numaraya vurduğu saçlarından - tahminimce saçları siyahtı - zaten kısa diye bağlamadığı ayakkabı bağcıklarına kadar üstün körü baktım karşımdaki adama. Yaptığım eylem beni şaşkınlığa düşürdüğünde istemsiz kaşlarım havalandı. Ne zamandır böylesine pervasızca insanları süzüyordum? Gözlüklerime şükrederek karşımdaki adamdan çektim bakışlarımı.

"Dükkâna geç Gökhan. Giderken de hanımefendiden siktiğim sivri dilin ve geri zihniyetin için özür dile." Kesin ve net konuşan adam karşısında ezilip büzülen çocuğa baktım. Abi dediğine göre kardeşi miydi? Böyle bir adamın böyle bir kardeşi mi vardı?

Gökhan tam önümde durdu. "Özür dilerim," dedi mırıltıyla. Kafasını yerden kaldırmıyordu. Mahcubiyeti cam kırıklarına dönüştü ve halinden memnun bir şekilde ayaklarımın dibine döküldü.

"Duymadım!" Sakin konuşan adam bağırdığında yerimde sıçramamak için zor tuttum kendimi. Kaldı ki ufak bir titremenin beni sarmasına engel olamadım. Kendimi bu şekilde koruyabilecekmiş gibi kollarımı göğsümde birleştirdim.

Dudaklarım hafif aralık mavi gözlü adama döndüm gerek olmadığını söylemek için lakin bana attığı o üç saniyelik bakışla vazgeçtim. Bakışlarındaki dalgalar güneş gözlüğümü yarıp göz bebeğimi titretti. Dilime kilit vurup Gökhan'a döndüm tekrar.

"Özür dilerim," dedi Gökhan bu kez daha yüksek bir sesle. Daha sonra bir şey beklemeden, bana veya mavi gözlü o adama bakmadan onun yanından geçip gitti.

"Kusura bakmayın hanımefendi. Kimler ile arkadaşlık kuruyorsa bu çocuk artık, ergenliğin verdiği cahillik ile rahatsızlık verdi size." Dev gibi adam iki büklüm olacaktı karşımda. Ne zaman karşıma gelmişti? Kafamı kaldırarak suratına baktım, aksi halde göğsüne dahi gelemeyen başım nedeniyle yüzüne bakamayacaktım. Yanağında da yağ vardı. Parmağından bulaşmış gibi görünen yağ izini temizleme isteğimi, hala göğsümde bağlı duran ellerimi yumruk yaparak durdurdum. Benim dört katım vücudu ile güneşimi kesmiş öylece bana bakıyordu. Gözleri durgundu. Bir duygu akımı olmadı. Gözleri aksine sesi alabildiğine yumuşaktı. Mahcubiyet kırıntıları yumuşak sesine dağılmış dalga dalga yüzüme vuruyordu. Kemikli yüzü öylesine güzeldi ki...

"Sorun değil. Gençleri eğitmenin ne kadar zor olduğunu en iyi ben bilirim sanırım." Omuzumdan düşmeyecek olsa da çantamın askısını düzelterek karşımdaki adama elimi uzattım. "Nehir Güleyda."

Mavi gözlü koca adam; narin, siyah ojeli elime baktı. Sonra ufacık bir bakışla kendi ellerini süzdü. "Üzgünüm," dedi sesinin tonu beni bambaşka bir boyuta götürürken. "Ellerim kirli. Sanırım elinizi sıkamayacağım."

Gülümsedim. Sıcak, anlayış kokan gülümsemem kahverengi camlı gözlüğüme rağmen mavi gözlerle el ele tutuştu. "Alın teri kir getirmez." dedim elim hala havadayken. Omuzlarımı silktim. Karşımdaki adam da gülümsedi. Elini bir iki kez pantolonun sürüp öyle tuttu elimi. Nazik davranışı tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Sert, koca elleri arasında kayboldu elim.

"Soner," dedi kuvvetli sesi kulaklarıma dolarken. "Soner Ca'Pera."

"Ca'Pera," diye tekrar ettim ondan hemen sonra. "Yabancısınız sanırım."

"Olmamayı dilerdim." dedi. Sesi biraz öncekinin aksine sert çıkmıştı. Arasında özgürce ve rahatça dolaştığım bulutlar hızla kenara çekildiler. Bir anda soğuk, beton zeminde buldum kendimi. Hızlı hızlı kırpıştırdım gözlerimi. Derin bir nefesi ciğerlerim kabul ederken aşağı yukarı sallanan kafamı durdurdum. Kurcalamamayı tercih ettim. Kaldı ki bu bir tercih meselesinden çok daha fazlası olurdu. Bir kere haddim olmazdı. Yakışı kalmaz, iğreti dururdu. İradem dışında dikkatim bambaşka yöne kaydı. Hala el ele duruyorduk.

"Memnun oldum Soner Bey." Ellerim usulca kaydı ellerinden. Ağustos ayının bitmesine iki hafta vardı. Havalar tahmin edilemeyecek bir sıcaklıktaydı. Sıcak size nefes dahi aldırmamaya yeminliydi. Ancak hücrelerimi kurutabilecek bu sıcağa inat elinden kayan elim, üşüdü. Bir kez yumruk yapıp bıraktığımda parmaklarımı hissettiğime sevindim. Gülümseyerek Soner'e bakıyordum. Gözlerime ikinci bir perde görevi gören gözlüğe şükrettim.

"O zevk bana ait." dedi. İnci gibi dişlerini bana sergilerken yüzünden haylaz bir ifade geçti. Dikkatli bakmasam göremeyeceğim kadar kısa sürmüştü.

"Görüşmek üzere öyleyse." Hala ne yapacağımı bilemeden öylece karşısında dikiliyordum. Ne kadar gitmek istesem de bir o kadar da kalmak istiyordum. Farklı bir aurası vardı ve o aura beni ona çekiyordu. Şimdiye kadar başıma ne geldiyse bu auraların çekim gücüne kapılmam sonucu gelmişti ancak yenilen pehlivan güreşe doymuyordu işte.

"Görüşmek üzere hanımefendi."

Yanından geçip gittiğim adamın kokusu aldığım nefes ile birlikte beni fethetti. Garip bir kokusu vardı. Biraz sigara kokuyordu ama çoğunlukla tahmin edemediğim, adlandıramadığım ferah bir kokuya sahipti. Çam ağacı mıydı bu koku? Sırtım, bakışları bende olduğu için mi yoksa öyle olmasını istediğim için mi uyuşuyordu bilemiyordum.