Hokus Pokus 1.Bölüm

Kesit: Ben bir savaşçıyım, krallara boyun eğmeyen, eğdirten. Ben bir savaşçıyım, krala gücünü veren. Ben bir savaşçıyım, oyunun seyrini değiştiren. Ve ben bir ressamım, olacakları resmeden.

1. Hokus Pokus

İyi okumalar :)

Tarihleri alalım☆

Bölüm Müziği: Birileri Zamanın Dışında, Boşluğun İçinde

1.Bölüm: Kabustan Gerçek


"Katil olmak cinayeti işlemek değildi. Tanık olan herkes o cinayeti işlemiş sayılırdı."

*

Saat 21:03 siren sesleri yaklaşıyor. Kan... kan her tarafa gülümsüyor.

''Arel, kendine gel!''

''kalk hadi.''

Zihnime dolan keskin acıyla olduğum yerde inledim. Dişlerimi alt dudağıma sabitleyerek zihnimi susturmaya çalıştım. Ama... olmadı. Gözlerim... gözlerim açık, ama... kapalı. O öldü. Ben öldürdüm. Onu bu kuyuya ben çektim. Dudaklarımdan çaresiz bir hıçkırık koptuğunda zihnimde oluşturduğum Vera'nın sesleri şiddetini arttırdı.

''Hey..''

''Sana diyorum.''

Önümde boylu boyuna çaresizce uzanmıştı. Bedeni ise gittikçe soğuyordu. O... kelebek, kelebeğim üşüyecekti. Onu ben üşütüyordum. Kaşlarım istemsizce havalanırken dizlerimin üzerine çöktüm. Saat 21:07 hışımla kol saatimi çıkartıp sağ tarafa doğru fırlattım. Artık zaman benim için şu andan itibaren ilerlemiyordu. İlerlemeyecekti de...

Siren seslerini tekrardan kulaklarımda işittiğimde beynim bu anı zihnine kazırken hava gittikçe soğumaya başladı. Sesler, sesler ruhumla dans ediyor ve beni, adeta tüm gerçekliğimle bulunduğum ortama hapsediyordu. Dizlerimin üzerine çöküp ellerimi başıma götürdüm. Saçlarımı karıştırırken sinirlerim iyice gevşemişti. O ölmüş, ben ise ölümün eşiğindeydim. Dolgun dudaklarımın ucunda ki kanları elimin tersiyle silip, Vera'nın saçlarına dokundum. Çiçek gibi kokan saçları kana bulanmıştı. Sırf bu yüzden saç tellerinin her biri kan kokuyordu.

Bedenim soğuk havadan dolayı zangır zangır titremeye başlamıştı ancak içimde bir yerler yangının habercisiydi. Hissediyordum, yakında tüm vücudum yanıp tutuşacaktı. O soğuyordu... ben yanıyordum. Fakat içimdeki yangına rağmen onu ısıtamıyordum. O, Vera... Kışa dönüşmüştü, ben ise yaza. Dudaklarımdan ardı ardına hıçkırıklar koptuğunda ilk defa çaresizliği en derinden hissettim.

O ölmüyordu, ölmüştü ve ben onun ölüsüne bile sahip çıkamıyordum. Çünkü... sinirle güldüm. Hala zihnimle savaş ediyordum. Fakat asıl savaş önümdeydi. Gözlerinin içine baka baka feda ettiğim kelebekteydi. Ceketimi çıkartıp üstünü örttüm. Vera tekrardan zihnimde belirdiğinde "Beni bırak!" diyordu. Ama onu yine dinlemeyecektim. Ben onu bir kere bırakmıştım ve o ölmüştü. Şimdi ise bırakmayacaktım, bırakamazdım. En azından ruhunun aksine bedenine sahip çıkmalıydım. Aklımdaki kasırgayı elimin tersiyle itip sinirle güldüm.

Ceketimi çıkarmama rağmen artık üşümüyordum. Aksine içimdeki ateş gittikçe harlanıyor; vücudumu kaplıyordu. Gözlerimde ateşin yansımasıyla onun toprak gözlerine baktım. iki kapakçığı da kapalıydı, fakat açmalıydı. Bana, kinle bakmalıydı. Çünkü ben, bunu hak etmiştim.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Zihnimdeki tilkilere göz kırptığım da artık her şey daha da berraklaşmış önüme serilmişti. Ölüm ona hiç yakışmamıştı. Ölüm kelebeklere yakışmazdı. Ölüm kelebeklere gitmezdi. Kelebek ölüme giderdi. Doğanın kanunu buydu ve ben bu kanunu bozmuştum. Onu ölüme itmiş, öldürmüştüm. Ben onun ölümüydüm o ise kanatları kırık kelebekti.

Bu geceden sonra ben ateşin bir parçası olmuştum. O ise kar tanesi. Gülümsedim, vücuduma her dokunduğunda ürperirdim. Bunu hep sorgulamıştım. Sorgulamaya devam edeceğimi de düşünürdüm fakat, şimdi her şey açıklığa kavuşmuştu. Keşke kavuşmasaydı... Yaptığım benzetmeye sinsice gülerken lakaplarım artık cebime sığmıyordu.

Rüzgar sert esti, saçlarımız son kez beraber savruldu. Gözlerim boş bakışlara bürünürken içimdeki ateş, rüzgara rağmen sönmedi. Tam aksine daha çok kavruldu. Ve ben, onu bir kez daha yaktım. Ölümün yakışmadığı kadına, ölümü kendi ellerimle dikip yakıştırdım. Dudaklarımdan son kez hıçkırıklar koptuğunda artık ben Arel Özbey değildim. Vücuduna her kar taneleri değdiğinde ürperen, içindeki ateşi rüzgarla körükleyip büyüten canavarın, hayır! tilkinin tekiydim.

Güldüm. Vazgeçtim sırıttım. Ardından kahkaha attım. Kahkaham deponun duvarlarına çarpıp oradan da Veran'ın soğuk teniyle dans etti. Ve ben hapsolduğum derinliklere onu da çektim.

Bu gece 2 kişi ölmüştü.

Bu gece 2 kişi kozasından çıkmıştı.

Başımı iki yana salladım. Soğuk tenini okşarken ona son kez dokunduğumun farkındaydım. Kan kokusunu bir kenara bırakıp onun kokusunu aradım ama nafileydi. Boşuna uğraşıyordum, çünkü çiçekler, kışın yaprak döker; kokusunu bırakırdı. Vera yapraklarını dökmemişti belki ama kökünden koparılmıştı. Ve bu en beteriydi! Ben ve benim gibi olanlar ona bunu yapmıştı. Burukça tebessüm ettim.

''O ölümdü ben kelebek.

Hayır! o hep kelebekti.

Ve ben hep ölümdüm.

Ölüm kokuyordum.

Ölüm saçıyordum.

Ateşimi kavuruyordum.''

Ellerimdeki kanı yere sürterek silmeye çalıştım. Ellerini avuç içlerine aldığımda daha fazla kanın, ona bulaşmasını istemiyordum. Kafatasından akan kanlar ellerime bulaşmıştı. Yerler Veran'nın kanıyla boyanırken kulaklarıma çınlamalar dolmuş ve artık siren seslerinin yanında insan seslerini de işitmeye başlamıştım.

Ambulans...

Ve gerisi karanlık...

-

Bir kumarı kaybedebilirsiniz ancak kumar sizi kaybetmez. Çünkü bilir ki insanın içindeki kazanma dürtüsü kayıplarla harmanlanır ve her seferinde riskleşir kişiyi oyuna daha çok bağlardı. Böylelikle yolun sonunda kaybedeceğinizi bile bile kazanmak uğruna oynamaktan vazgeçmezdiniz. Ancak oyunun sonu yaklaşırken eldeki kartlar biter ve soğuk terler dökülürdü. O anda hiç ummadığınız birinden bile yardım isteyerek oyunun yarıda kalmasını dilerdiniz. Çünkü yenilmenin bıraktığı harabe duygular ileride oturulacak masaların haberci görevini üstlenirdi. Halbuki bir kere kazansam yeter diyerek girişilmiş bir yoldu ama siz daha duramadan o yol sizi içine çekmiş, bağımlığın esiri yapmıştı ve artık ne o yoldan sapabilirdiniz ne de evinize dönebilirdiniz...

Bağımlılığın daniskasını yaşarken yeşil ışığa doğru son sürat gidildiğinde kırmızının yanması için dua etmek gibi bir şeydir bu. Birinin sizi durdurmasını beklersiniz fakat, hızınızı bir nebze olsun düşürmek içinizden gelmez. Benim karmakarışık ip yumağımda bundan ibaretti. Önümdeki kumarı kazanabilirdim, kaybedebilirdim de ancak masadan kalkamazdım. Çünkü kumarın etkisi altına çoktan girmiştim. Yeşil ışığa doğru aracı sürerken kırmızıda durabilirdim fakat direksiyonu bırakamazdım. Çünkü gidecek tek yolum buydu. Duramazdım, o yoldan sapamazdım. Sadece kırmızının yanacağını ümit ederek ilerlerdim. Ancak tüm bunlara rağmen kumar masasından kalktığım, o yolda kırmızının yanmasını beklemeden durduğum bariz tek bir an vardı. O da Vera'nın kalbiydi. Vera benim evim, ailenin sıcaklığını hissettiğim yuvamdı. Vera'nın yanı yaşamı hissetmek demekti. Ellerini tutmak yaşamı avuçlarımın arasına almak demekti. Ona sarılmak ruhumun sökük kalan kısmını tekrardan dikmem demekti. Sesini duymak tüm baş ağrılarıma rağmen dinlemekten bıkmayacağım müzikti, tatlı bir melodiydi.

''Arel, iyi misin? yüzün çok solgun görünüyor.'' deyip elini alnıma koydu Gazel.

Omuzlarımı kaldırıp indirdiğimde hastane duvarlarına o da sırtını dayayıp yanıma çömeldi. Cevap verecek lüksüm yoktu. Gazel'in bile gözlerinin içine bakacak yüzüm yoktu. Çünkü ben Vera'ya karşı göz göre göre gözlerimi yummuş olacakları olacağına varmasına izin vermiştim. Böylelikle de durduğum tek durağı yok etmiştim. Ve artık ne o yolda kendi isteğimle durabilirdim ne de masadan kalkabilirdim. Fakat farkındaydım bir gün o yolda sert bir duvara toslayacaktım. O masada bedenimi ölümün kıyısına iteleyecektim. Kendi yok oluşumu bizzat kendim hazırlayacaktım.

Gazel benden sesli bir cevap alamayacağını anladığında, ''benimki de soru işte...'' diyerek burukça gülümsedi.

Yüzünde bir çocuğun kırgınlığı hakim olsa da güçlü kalmak için kızaran gözlerini saçlarıyla örtüyordu. Elimi sarı, kısa saçlarına götürüp kulağının arkasına tıkıştırdığım esnada dönüp bir an olsun yüzüme bakmadı. Sanırım onunda benim yüzüme bakacak kudreti yoktu.

''Ağlamak, güç taneciklerinin ortaya çıktığı ilk evredir deniz kızı.'' dedim karşımdaki duvardan gözlerimi ayırmazken.

Pembeye çalan dudaklarını birbirine bastırıp derin bir nefes verdi. ''O yüzden mi kendini ağlamamak için tutuyorsun?'' dediğinde başımı duvara yaslayıp sessizliğimi korudum.

Haklıydı. Gazel hep haklıydı. Onun haklılığı benim zihnime tuz serpmeme sebep olmuştu. En başından onu dinlemek olacakları engelleyebilirdi fakat ben kendimi dinlemiştim. Gazel'in sesine kulak kabartmak yerine zihnimdeki sesleri bir bir dinlemiş ve Vera'dan vazgeçmeyi göze almıştım ama vazgeçmemeliydim. Onu hep yanımda tutmalıydım. Tıpkı Gazel'in dediği gibi.

Elimi dizime yaslarken tıpkı az önce onun gülümseyişi gibi gülümsedim. Gerçi... onunki kadar çocuksu olur muydu emin değildim. Çünkü Gazel'in içindeki çocuk hala yaşıyordu.

''Arel,'' boğazındaki hırıltıyı yok edip, ''O yaşayacak mı?'' dedi Gazel.

Boş bakışlar eşliğinde başımı ona doğru çevirdim. Bu soruyu sormak bile lüksken cevabını ne ben verebilirdim ne de o. Depoda Vera'yı kanlar içinde bulurken çoktan öldüğünü düşünmüştüm ancak şimdi yaşayıp yaşamayacağını düşünüyordum. Gazel'in küçük ellerine baktığımda tırnaklarını avuç içlerine geçiriyordu. Kendini suçlamaya başladığının ilk evresindeydi Gazel. Ellerini usulca tuttum. Elindeki sıcaklık hızla soğuk ellerime geçerken düzelttim. Düşünüyorduk.

Suskunluğumu korumaya devam ettiğim de Gazel, ''Cevap yok...'' deyip dizlerini kendine doğru çekip bacaklarına sarıldı. Böylelikle ellerimizi de ayırmış oldu. Bir başkası olsa anında Gazel'e sarılırdı ancak bu onu öfkelendirmekten başka bir şey yapmazdı. Çünkü Gazel her zaman, ''İnsan kendine sarılmayı öğrendiğinde kimse onu incitemez ve yıkamaz derdi.'' bir bakıma doğruydu. İnsan, insandan öte kendine sahip çıktığında büyür, kimseye ihtiyacı kalmazdı. Dayanağını bir başkası oluşturmazdı. Kişinin bizzat kendisi Kendi dayanağı olurdu. Acıyla gülümsedim. Nabzımın düzensiz atışını duyarken Gazel'in ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım. O benden bile daha güçlüydü. Hatta o tanıdığım en güçlü insandı çünkü benim dayanağım Vera'yken Gazel'in dayanağı kendisiydi aramızdaki bariz farkta buydu .

''Zamanın dışında, boşluğun içinde değil mi?''

Anlamaz gözlerle Gazel'e baktığımda gülümseyerek başını dizinden kaldırdı.

''Mırıldanıyordun Arel.''

Gözlerim irice açıldığında Gazel hafifçe kıkırdadı. O söyleyene kadar mırıldandığımın farkında değildim çünkü, kendi kendime öyle çok konuşuyor ve düşünüyordum ki şarkı söylediğimi söylemese asla fark etmezdim.

''Hadi söyle! Unutma sessiz mırıldanışlar acı çığlıkların habercisidir.''

Gülümsedim, gülümsedi. Bu kez ikimizde gözlerimizin içine saniyelikte olsa bakabildik.

Boğazımdaki hırıltıyı yok edip, dudaklarımı ıslattım. ''Nasıl hissedeceğini şaşırmış bir vaziyetteyim Duygular, düşünceler arap saçına dönmüş... Kimseler üzülmesin diye düşünen o adam Ruhunun orta yerinde ölü bulunmuş.''

Hafif mırıltılar eşliğine Gazel'de mırıldanıyordu ancak benim sesim onunkinin önüne geçiyordu. Karşımızda oturan yaşlı çift gülümseyerek bizi izlerlerken ben çoktan ruhumu boğmaya başlamıştım. Bu şarkı Vera ve Çocuk Adamın şarkısıydı. Bu şarkı sadece onlara aitti ve ben davetsiz misafir misali söylüyordum.

''Zihninin derinlerinde ne bulunur insanın? Verdiği mutluluk mu donmuş nehre uzanmanın?Nerdedir bu kendi kendine yardım bölümü? Epeyce bi' vakittir onu aramadayım.'' deyip derin bir nefes verdim.

''Ama belki de hataların hepsi benim... Belki de şikayet etmemeliyim...'' sesimi yükselterek devam ettim. ''Bütün zayıflıklarım ve başıma bela bu canavarlar Beni boğmadan onları ben yok etmeliyim.'' doğruydu bu. Tüm zayıflıklarım Vera'daydı ve o artık yok olmuştu. Şarkı sözündeki gibi zayıflıklarım beni boğmadan ben onları boğmuştum. Geriye bir tek en büyük canavar olan ruhum ve örgüt üyeleri kalmıştı. Onları da boğduğumda şarkı bitecek, hayatımın kısık gelen melodisi son notaya varacaktı. Ve ben kumar masasında ölmüş, yolun sonundaki duvara çarpmış olacaktım.

''Bu da ne!''

Yangın alarmı çalmaya başladığında ortalıkta kısa sürede kaos ortamı oluştu. Sağlık çalışanları hastaları çıkarmak için koşuştururken hasta yakınları dış kapılara yöneliyordu. 2 dakika içinde değişen ortam Gazel'i şaşkına çevirmişti. Önümüzdeki yaşlı çift bile zilin çaldığını duyar duymaz koşarak merdivenlere yönelmişlerdi.

Gazel ''Arel, kalksana!'' diyerek bağırdığında kolumu çekiştirmeyi ihmal etmiyordu.

Ben şarkının devamını getirirken koridora yavaş yavaş is kokusu siniyordu.

''Satmak istedim bugün bütün saatlerimi...'' Sinirden gülümseyerek devam ettim. ''Artık onların da ölçebileceği bi' zaman yok.'' Onların eline saati verende ölçmelerini öğretende bendim. ''Göklerin yarıldığı bi' gün olmalı bugün Zamanın dışındayım, süzülüyorum'' ve artık ellerinden alma zamanım gelmişti.

''Ama belki de hataların hepsi benim Belki de şikayet etmemeliyim...'' sesimi giderek dafa fazla yükseltiyordum. ''Bütün zayıflıklarım ve başıma bela bu canavarlar Beni boğmadan onları ben yok etmeliyim.'' dediğimde Gazel şarkıyı bitirmemi sabırla bekliyordu. Fakat sabrının son demlerinde olduğunu yeşil gözleri ünlem misali vurguluyordu.

''Arel yeter bu kadar! Çıkalım şuradan.''

''Sen çık.'' dediğimde gözlerini olabildiğince açarak gülmeye başladı.

''Şaka yapmanın sırası değil! beraber çıkacağız buradan.''

Yangının kokusu yavaş yavaş bulunduğumuz kata ulaşıyordu ve insanlar giderek azalıyordu. Hemşireler ve doktorlardan bazıları hastaları odalardan çıkarmakla meşgullerdi ve bir tek onların panikleşen seslerini işitiyorduk. Koridorun sonunda otururken açıkçası tüm bunlar umurumda dahi değildi. Çünkü zaten ölmüş birini bedenen öldürmek hiçte korkunç gelmiyordu.

''Gazel oyun bitti!'' dedim bıkkınlıkla.

''Oyun bitmedi Arel, sadece sen bittin.'' Doğruydu. Ben bittim. Ben bizi bitirdim. ''Ama hatırla bizim bir amacımız var. Boğmadan boğulamazsın Arel. Bize ihtiyacı olan bir sürü insan varken bencillik yapamazsın.''

''Neden kendini feda eden hep biz oluyoruz. Neden birileri bizim için fedakarlık yapmıyor?!'' diyerek ayağa kalkıp Gazel'in tam karşısında durdum. ''Ben sana söyleyeyim. Bizim gibi insanlar dünyanın dengelerini korumakla meşgul fakat bizlerinde yoldan ayrıldığı ve bu davadan çekildiği anlar olur.''

''Ve sen o anda mısın Arel Özbey?!'' iddialı çıkan sesine alayla bakarak, ''Tam da o andayım.'' dedim.

''Bak anlıyorum, Vuslat'ın şu anki durumundan kendini sorumlu hissediyorsun ancak bunu sen yapmadın Arel.'' Ilıman yaklaşıyordu fakat benim iklimim çoktan kış olmuştu.

''O Vuslat değil VERA!'' diyerek bağırdığımda ses tonumun yüksekliği Gazel'i afallatmıştı. ''O Vera. O hiçbir zaman Vuslat Sözen olmadı! o her zaman Vera Sözen olarak kalmalıydı.''

İçimdeki intikam duygusu aynı zamanda sevdiğim insanın acısıyla harmanlanıyordu ve ağzımdan çıkanları takip dahi edemiyordum. Oysaki birkaç dakika önce herkesin işini bitirmeyi düşünüyordum. Şimdiyse her şeyi bırakmış, pes eden bir adamın acizliğini hissediyordum.

Dudaklarını dişlediğinde, ''Tamam, tamam! Vera.'' dedi.

Duman bulunduğumuz koridoru sarmaya başladığında ciğerlerime dolan kokuyu daha fazla çektim. Pes eden tarafım ağır basıyordu sanırım. Öksürmeye başlamıştım ve nefes alış verişim giderek zorlaşıyordu.

''Onları boğmadan boğulamazsın Arel.'' dediğini bir kez daha tekrarlamıştı. Niyeti açıkça ortadaydı çünkü Vera'yla bu şarkıyı dinlediğimizde yaptığım konuşmaya Gazel'de şahit olmuştu. Örgütü bitirmek, en nihai hedefimken canavar kısmında onları nitelendirmiştim.

Deli gibi gülerek uykusuzluk yüzünden şişen gözlerim kısıp başımı sağa yatırarak iki yana salladım.

''Arel, saçmalıyorsun çıkalım şuradan da öyle konuşalım.''

''Artık ben yokum Gazel. Kumar bitti. Sokaklarsa duvarlarını bir bir ördü.''

''Bizde duvarları yıkarız. Masaları teker teker deviririz. Unuttun mu? biz Arieliz!''

Ellerimi ensemde birleştirip yüksek sesle gülmeye başladım. O sırada duman gözlerimi yakmaya başlamıştı ve Gazel, kolunu yüzüne kapaklamış dumanı solumamayaçalışıyordu.

''Biliyor musun unutmak istediğim tek şey ensemde hissettiğim leş karakterim. Onu unutmak ve buradan siktir olup gitmek istiyorum.''

''Tamam gidelim. Nereye olursa olsun.'' şiddetli öksürmeler, ''Her şeyi herkesi siler atarız. Ama-,'' zor nefes alış verişler eşliğinde, ''Ama lütfen elimi tut ve buradan çıkalım.'' deyip ellerini uzattı.

''Görmüyor musun? etrafımıza bir bak! yanıyoruz Gazel. O içeride soğurken biz yanıyoruz.'' diyerek etrafımızı gösterdim.

Duman giderek artıyor ve koridorda ikimiz haricinde kimseden ses gelmiyordu. Pes eden Arel Özbey, intikam ateşini çoktan söndürmüştü.

''Benim gidebileceğim tek yer onun yanı bunu en iyi sen biliyorsun!'' dediğimde öksürmekten gözlerimden yaşlar gelmeye başlamıştı.

''Kurtulabiliriz bunu da en iyi sen biliyorsun.'' Panikleşen benliğini kendi kendine sakinleştirirken devam etti. ''Biz onu yaşananlardan uzak tutmak istedik. Sonuçların böyle olacağını kimse bilemezdi.''

''Ben bilmeliydim!'' deyip kendimi göstererek ona doğru yanaştım. Başımı yüzüne eğerken ''Ben bilmeliydim deniz kızı.'' diyerek kısık tonda konuştum.

Gazel'in öksürükleri şiddetlenirken konuşacak gücü kendinde bulamıyor olmalıydı çünkü benim aksime onun gözlerindeki yaşlar çoktan akmaya başlamıştı.

''Bu kadar dram yeter ama kardeşim!''

Arkamdan gelen kalın erkek sesine doğru döndüğümde dumanların arasından mavi gözlerini seçebiliyordum. Hızlı adımlarla yanımıza doğru geldiğinde yüzümü ona doğru çevirdim.

''Senin ne işin var burada?'' dedim doğrudan ona bakarken.

''Bu işim var.'' dediğinde anlamaz gözlerle ona baktım.

Yakamdan tutup aniden beni kendine çektiğinde yüzüme yediğim kafa darbesiyle geriye doğru sendeledim. O sırada Gazel öksürük krizine girmişti. Pars'ın varlığını unutarak Gazel'in yanına gitmek için adım attığım esnada yüzüme değen bez parçasıyla başım geriye doğru çevrildi. Gözlerim Gazel'den bir an ayrılmazken Pars, Gazel'i kucaklamış koridorun sonuna doğru koşarak gidiyordu. O sırada arkamdaki kişi bezi daha fazla burnuma dayamıştı ve gözlerim karanlığa giderek kendini teslim ediyordu.

-


•Düşüncelerinizi yorumlarda belirtin canlar!

Normalde hemen bitirecektim ama kıyamadım;)

Karakterler hakkındaki ne düşünüyorsunuz?

Hoş çakalın♡