Hokus Pokus 6.Bölüm

-Hokus Pokus- "Bir varmış bir yokmuş..."

1.

İyi okumalar :)

6.Bölüm: Ariel

''Sigara dumanı gibi yanıp kül oldum ama özgür olamadım.''

Temmuz ayının en sıcak günleriyle karşı karşıyaydı İstanbul. İnsanlar sıcaktan bunalır kendilerini sahil kenarlarına atarlardı. Çocuklar parklardan, sokak aralarından çıkmayı istemez; evlerinin yollarını unuturlardı. Aileler arasında tatlı çatışmalara yol açan bu durum, çaylar demlenince yok olurdu. Evet, tüm bu sıcağa rağmen yine de çaylar demlenmekten vazgeçilmezdi. O esnada ılık bir meltem insanların tenleriyle oynar, hissedilen havaya kendisini alıştırırdı. Bu hisse kuşkusuz en çok çocuklar bayılır ve yine çocuklar hoşnut olmazdı. Koşuşturma devam ederken meltem rotasını değiştirip Üsküdar'a doğru limana yaklaşan gemi edasıyla ilerlerdi. Geride bıraktığı insanların onu özleyeceğini bile bile rotasını değiştirmekten kaçınmazdı.

Yeni insanlar, yeni ruhlar keşfetmek Gökkuşağı yuvasında ellerini ceplerinden çıkarmayan çilli çocuk gibi hobilerinden bir tanesiydi. Tatlı meltem, önce çilli çocuğa sokuldu ve ardından tüm bahçede gezindi. Çilleri güneşe göz kırpan oğlan çocuğu sevinçle gülümsedi. Belki de en yakın arkadaşı rüzgardı. Yaşıtlarının aksine sadece meltemi sevmezdi; kasırgalar yaratan rüzgarlara da kollarını açardı. Aslında en sevdiği rüzgar çeşidi de buydu oğlan çocuğunun. Kendisini ancak o havalarda olduğundan daha güçlü hissederdi. Koyu kestane saçları dalgalanırken ellerini ceplerinden çıkarıp ısınmış banka bastırdı. Bu his her ne kadar hoşuna gitmese de yapmaya devam ediyor ve asla bırakmıyordu. O sevmediği şeyleri yapacak kadar umarsız bir çocuktu.

Gözlerini kısıp bahçenin tam ortasında parlak güneşe, resmen ben buradayım diye bağıran kıza doğru bakışlarını çevirdi. Altın sarısı saçlı, küçük kız hem bahçenin ortasında durduğu yetmemiş gibi birde hayıflanıyordu! Küçük kız hiç ama hiç sevmezdi böyle havaları. O yağmurun kızıydı. Yağmur yağdığında anında bahçeye giderdi. Islanmayı umursamadan deliler gibi koşar ve ardından usulca göz yaşlarını bırakırdı. Yağmur onun maskesiydi. Belki de bu yüzden seviyordu yağmuru, ama hiçbir zaman bunu kendine itiraf etmemişti. Edememişti.. Beline kadar uzanan saçlarını bir çırpıda geriye attı. Az sonra o saçları bir daha uzamamak üzere kesilecekti. Geçmişine ait son anıyı da böylelikle kaybedecekti. Fakat, küçük kız bunu kendine dert edinmedi. Yeşilin tonlarına bürünen gözlerini kendisini gizliden gizliye izlen çilli çocuğa çevirdi.

Oğlan çocuğu, kendisiyle hemen hemen yaşıt olan kız çocuğundan bakışlarını çekip önüne döndü. Dudaklarını birbirine bastırırken içten içe gülmek istiyordu. Daha fazla kendini tutamayacağını bildiği için gür bir kahkaha dudaklarında yer edindi. Küçük kızın yeşilleri anında koyulaşıp sinirle parıldarken oğlan çocuğuna doğru adımladı.

Önüne doğru gelip yüzüne eğildi. Pembemsi dudakları aralandığında dilini çıkarıp yüzünü buruşturdu. Oğlan çocuğunun gözleri şaşkınlıkla irileşirken küçük kız saçlarını savurup oğlanın önünden çekip gitti.

Bahçede kızın gidişiyle yapayalnız kalan oğlan çocuğu, dudaklarını birbirine bastırıp gökyüzüne umutla baktı. Etrafı kalabalıktı, birçok insan ona değer veriyordu, ama oğlan şunu çok iyi biliyordu; İnsanlar paranın değerine göre değer biçerdi. Kendisi yetimhane çalışanlarından dürüst bir sevgi, değer beklemiyordu, fakat yine de içinde öldürdüğü masum çocuğu saf umutla yaşatmak istiyordu. Karakteri gibi hayatı da tezatlarla dolu olan çilli çocuk banktan kalktı. Gökyüzü ona gittikçe boş bir manzarayı anımsatırken ellerini tekrardan ceplerine koydu.

*

O esnada kahvesinden yudum alan Cihan Sözen, gelecekteki kuklaları için hazırlık yapıyordu. Gökyüzünün bin bir tonunu barındırdığı gözlerini önündeki dosyaya çevirdi. Gözleri hızla Gökkuşağı yetimhanesinin çocuklarında gezinirken içlerinden yalnızca birisini arıyordu. Yeni piyonu ve belki de ilk piyonu olacak kişiyi... Yıllar önce kendisi bir piyon olmuştu. Ondan habersiz, izinsiz, hayatı adına önemli kararlar alınıp çizilmişti. Cihan Sözen'in aklına ve yüreğine uymayan bu kararlar şimdi meyve verecekti.

Koltukta daha çok yayılarak kibirle gülümsedi. Yaşına göre daha dinç duran orta yaşlı adam kırışıklıklarında ellerini gezindirdi. Ona göre tüm bu kırışıklıklar yaşamın kendisiydi. Nabzının attığı; yaşamın doğup büyüdü tek yer kırışıklarıydı. Cihan Sözen'e göre hayatının izi bunlardı.

Telefonunun zil sesi kulaklarına ilişirken huzursuzca yerinde kıpırdandı. Arayan her kimse içinde ona karşı saf nefret besliyordu. Biraz hayal kırıklığı birazda üzerine toprak attığı sevgi, aşk. Mavi gözlü adamı arayan karısından başka kimse değildi. Telefon masanın üzerinde titrerken adamın yüreği kıpır kıpırdı. İçinde ki intikam ateşi evrilmişti. Örgütü devirmek için çıktığı bu yol, onu psikolojik anlamda da savaş açması gerektiğini zihnine kazıttırmıştı.

Cihan Sözen'e maddi manevi kumpas düzenlenmiş, bataklığa saplanmıştı. Tüm bunlara karşı kaybetmiş olsa da aslında bataklığa batarak yeni bir hayat yaratmıştı. Cihan Sözen, bataklıktan çıkmak için çok uğraşmış daha sonra fark etmişti ki örümcek ağı misali ne kadar çıkmak için uğraşırsa o kadar çok dibe çekiliyordu, yapışıyordu. Bunu fark ettikten sonra düşmanlarına karşı pes ediyormuş gibi gözüküp bataklığın kendisini dibe çekmesini, örümcek ağının kendisini sarmasına yıllarca izin vermişti. Zaman içinde artık sıra ona gelmişti. Cihan Sözen: dibi görmüş, geçmişin ağlarına takılmış biriydi ve anka kuşu misali küllerinden doğmuştu. Sıfırdan başlamış ve ilerlemişti. İlerleyecekti de..

Beyaz spor ayakkabısının kirlenmesini umursamadan toprak zemine basarak ayaklandı. Hesabı ödeyip kafeden çıkarken telefonunu eline aldı. Yetimhanenin müdiresine kısa bir mesaj atıp arabasına doğru yol aldı.

Yetimhanenin önüne arabasını park ederken arabanın asfalta bıraktığı ses etrafa yayılmıştı. Sözde çocuk sahibi olmak için geldiği bu yetimhaneye göz ucuyla baktı. Çocukların hayali dünyasında yuva demek daha pembe kaçsa da büyükler acımasızdı. Onlar kurum ve kuruluş adlarına çocukların yetim olduğunu hatırlatacak kadar acımasızdı.

Gözlüğünü çıkartıp bahçeye adımladı. Üzerine giydiği kot pantolonu, ne yazdığını bilmediği beyaz tişörtüyle yetim ruhlara merhaba diyordu. Gözleri ışıl ışıl etrafı taramaya başlamıştı. Gökyüzünü andıran mavi gözleri ilk olarak beş bilemedin altı yaşlarında küçük bir oğlanda takılı kaldı. Ardından başını eğip müdirenin odasına doğru yürümeye başladı. Koridorlar yetimhaneyi adı gibi birbirinden farklı renklere ev sahipliği yapıyordu. Kimi duvarda çocukların yaptığı resimler asılıyken kimisinde ise süslemeler yer alıyordu.

Mavi gözlü adam, buraya gelmeden önce kendine bir piyon seçmişti. Gelmesinin asıl nedeni de oydu. Balat sokaklarında gezerken görmüştü oğlan çocuğunu. Kendisinden büyüklere karşı tutumu adamı etkilemiş ve çocuğa ilgisinin kaymasına yol açmıştı. Aylarca çocuğu izlemişti, adım adım. Yaptığı her şeyden de haberi olmuştu. Çocuğun özellikle kıvrak zekası hoşuna gitmişti. Oğlan çocuğunda tek sevmediği şey merhametti. Satranç karelerinde merhamete yer yoktu. Merhamet, çocuğu belki de bitirebilecek tek şeydi. Sırf bu yüzden, oğlan çocuğunu almaktan vazgeçecek gibi olmuş, daha sonra fark etmişti ki bunu kullanabilirdi. Çocuğun kendisine merhamet etmesini, kendisine minnet duymasını sağlayabilirdi. Bu fikir Cihan Sözen'in ağlarında yer edinmişken oğlan çocuğu bir anda ortadan kaybolmuştu. Fakat bu, onu bulmak için engel değildi.

Müdire Zerrin hanımın, odasının önüne gelerek düşüncelerinden sıyrıldı. Saçlarını karıştırıp kapıyı tıklattı. İçeriden gelen bağırış sesleri adamın kulaklarına ilişirken kapı hışımla açıldı. İçeriden iki küçük çocuk çıkmıştı.

''Arel! Gazel! Çabuk buraya gelin.'' müdire hanım arkalarından bağırıyordu.

Cihan'ın meraklı bakışları el ele tutuşup kaçan çocuklara kaydı. Çilli oğlanın tutuşu ne kadar sağlamsa kızınki bir o kadar bırakmaya hazırdı. Tebessüm ederek içeri girdi. Müdire hanım, adamın gelişiyle utançtan ne yapacağını bilemedi.

Kadının mahcup ifadesi karşısında mavi gözleri sahte bir sevecenlikle parıldadı Cihan'ın.

''Kusura bakmayın, çocuklar kavga etmişler.'' diyerek açıklamada bulundu orta yaşlı kadın.

''Sorun değil, adı üstünde çocuk.''

Aldığı cevap karşısında derin nefes veren müdire hanım sinirle kalktığı sandalyesine usulca geri oturdu. Eliyle Cihan'a oturmasını işaret ederek adamın konuşmasını bekledi.

''Ben Pinhan Tongacı.'' dedi yalana başvurduğunu belli etmeden. Kimliğini masanın üzerine bırakarak ekledi. ''Az önce çıkan çocukların ailesi olmak isteyen bir arkadaşım var, Zerrin hanım.''

Yaptığı açıklama Müdire hanım Zerrin'in, şaşırmasına sebep olmuştu. Adamı baştan aşağı göz ucuyla süzüp gergince konuştu.

''Tabi olabilirsiniz.'' dedi. ''Buraya gelmeden önce prosedürleri az çok okumuşsunuzdur.''

Pinhan Tongacı, başını aşağı yukarı salladı. Bazen pinhan oluyor bazen Faruk, Ali... Cihan Sözen'in sahte kimliklerinin sayısı asla bitmiyordu.

Adam memnuniyetle gülümseyip gerekli olan tüm belgeleri kadının önüne bıraktı. Hayretle kaşları havalanan müdire hanım bakışlarını kaçırdı.

''Arkadaşınız Arel ile Gazel'i tanıyor muydu?''

''Tanımak istiyor.'' dedi kadına doğrudan bakarak. 

Müdire Zerrin hanım, adamın rahat fakat insanları geren tavırları altında ezildiğini hissetti. Karşısındaki adam kır saçlı kırklarının başında biriydi ama bakışlarındaki perde hiçte öyle söylemiyordu.

''Çocukları alabilmek için arkadaşınızın bizzat gelmesi gerekiyor.''

''Benim burada olma sebebimde buydu müdire hanım.''

''Anlamadım?'' dedi kadın gözlüğünü düzelterek.

''Çocukların başka bir aileye gitmemesi adına önceden sizinle konuşmak istedim. Birazda süreci hızlandırmak için  ''

''Neden bu kadar acele ediyorsunuz?'' Müdire hanım kaşlarını çatıp ellerini birleştirdi.

''Arkadaşım çocuklarını daha fazla burada bulunmasını istemiyor.'' deyip kibirle gülümsedi Pinhan Tongacı.

Cihan Sözen'in hazır cevaplılığı kadının düşünmesine yol açıyordu, fakat ne kadar düşünürse düşünsün vereceği karar adamın istediğine uyan bir şey olacaktı.

*

                                                                                   ''Masallar, çocukları gerçeğe dönüştürmek için var.''

Rüzgarın uğultuları ormanın derinliklerinde dolanıyordu. Bin bir duyguya kucak açan rüzgar önce ağaçlara sürtünüp kendini bir fahişe gibi satmış, ardından usulca düşmeyi bekleyen yaprağa dayanma gücü verip daha sert esip düşmesine izin vermişti. Böylelikle de acımasız, yalancı olmuştu. İki ucu birbirine bağlayan tellerde ise cambaz misali ilerleyip kendini aşağı bırakmıştı. Yarattığı kasırgayı dizginleyip gözüne kapalı ışıklara ev sahipliği yapan müstakil evi kestirdi. Sinsice ıslık çalarak evin etrafında kasırgalar yarattı. Camlara vurmuş, evin duvarlarına iz bırakmıştı. O gece yıllarca sürecek kasırganın ilk ıslık sesi duyulmuş, sessizliğin sesi açığa çıkmıştı.

Gecede, tıpkı rüzgar misaliydi. Ruhlar pazarında, kimisi ana rahmine yeni düşerken kimi ruh; yüzlerine acı, keder, tebessümü barındırırdı. Tüm bunlar olurken dolunay geceye göz kırptı. Rüzgarın sardığı iki katlı bahçeli evde masallar okunmuş, lambalar kapanmıştı. Etraf karanlığa bürünürken sarışın, küçük kız yatağında sıkıldığını beli eden mırıltılar eşliğinde bir sağa bir sola dönüp duruyordu. O esnada kapalı odanın kapıları aralanmış, içerisi ışık huzmesiyle dolmuştu. Küçük kız yatağında doğrularak kısa saçlarını yüzünün önünden çekti. Bakışları gelen kişiyle kesişince şaşkınlıkla gözleri büyüdü.

Işık huzmesi yavaş yavaş kaybolarak kapı kapandı. Rüzgar, gördüğü ışık karşısında daha çok camlara vurmaya başlamıştı. Karşılıklı bakışlar oluştuğunda gelen kişi oğlan çocuğundan başkası değildi. Çillerini aya doğru uzatırken sinsice gülümsedi. Rüzgar, hissettiği ruh karşısında kendini dizginlemeye başlamıştı. Kulaklarını kabartarak yandaşını dinledi. Oğlan çocuğu, rüzgarı hissettiğini belirten mırıltılarla şarkı söylüyordu. Rüzgarın şekilden şekle girmesinin sebebi kendine uygun ruh arıyor olmasıydı. Ve şimdi de beklenmedik bir şekilde bulmuştu. Ablukaya aldığı ev, kasırganın doğuşunu temsil ediyordu.

Oğlan çocuğu, koyu kahvelerini kızın üzerinden alıp dışarı baktı. Camın etrafında oluşan rüzgarın münakaşasını gördüğü gibi kaşlarını çattı. Zihninde ki tilkiler tüm bunların onun için olduğunu söylese de oğlan çocuğu, bunu zaten biliyordu. Oğlan, kasırganın bizzat kendisiydi. İçinde dinmeyecek kasırgaya ev sahipliği yapıyordu. Fakat hiçbiri bunun farkında değildi; dışarıda kendine beden arayan rüzgar bile.

Oğlan çocuğu, rüzgarın ta kendisiydi. Başını iki yana sallayıp kısa bir süre düşündü. Rüzgarın yarattığı kasırga, içindeki ateşi harlayarak kin tohumlarını ekmekten başka bir işe yaramayacağına kanaat getirtmişti. Oğlan ise kinden uzak duruyordu, çünkü kin, onu akıl almaz olaylara sürükleyebilirdi. Tüm bunların dışında şahını devirmesine yol açabilirdi. Bu fikirden hızla uzaklaşıp gözlerini devirdi.

''Uyudun mu?'' diyerek kısık sesle konuştu.

''Uyuyor olsaydım, şu an sana bakıyor olur muydum?'' dedi, sarışın kız, çocuktan daha yüksek çıkan sesiyle.

''Mantıklı bir cevaptı Gazel hanım.'' diyerek sevecenlikle gülümseyip kızın yatağına oturdu. ''Masalı sevmedin değil mi?''

Oğlanın yatağa oturmasıyla Gazel, sola doğru kayıp çocuğa yer açtı. Beraber yatağın içinde otururlarken kız kafasını salladı.

''Masalları, sevmiyoruz.''

''Masalların, okunmasını istemiyoruz. ''diyerek çocuğa katıldı.

''Ama istemediğimiz halde okuyorlar ve bizde dinliyoruz.'' Oğlanın kahverenginin tonlarına bürünen gözleri samimiyetle parıldıyordu.

Oğlanın, birkaç dakika önce tıpkı büyük bir adam edasıyla dışarıya baktığını ortamın karanlığından dolayı Gazel, fark edememişti, ama çocuğun bedeninden farklı bir ruha sahip olduğunu adı gibi biliyordu.

Oğlan çocuğu, on dört yıllık ömründe sadece yanında oturduğu kızı sevmiş, güvenmişti. Sığınacak limanı kızın yüreği olmuştu. 3 yıl önce yetimhanede tanıştığı kızı, onlara sahip çıkan adamın gelişiyle bırakmak istememişti. Mavi gözlü adam çocukları ilk el ele gördüğü an bunu zaten anlamıştı. Zaman içinde gelişen tek fark o el tutuşu iki taraf açısından da sabit hal almıştı. Hem ruhen hem de bedenen bağlanmıştı bu iki bedenleri küçük, ama ruhları büyük insanlar.

''Gazel... Sevmediğimiz hiçbir şeyi yapmayacağız,'' dedi kızın bakışlarını kendisine çevirerek, ''Biz Arieliz unuttun mu?'' ellerini havaya kaldırıp yumruk yaptı. ''Masallar ruhumuzu acıtmak için vardır. Büyükler, çocuk ruhlarımızı sahte bir düşün içine sokar, sonrada uymamızı beklerler. Ama bilmezler ki biz çocuklar masalları önümüzde isteriz. Sıcak yemekler, aileler, iyi yürekler... Masallarda hep mutlu son vardır ve her zaman iyi olan kazanır.'' dedi ellerini kıza doğru daha çok yanaştırarak. ''Fakat biz Ariel'iz. Arel ve Gazel'in İstanbul'da ki masalıyız. Okyanusta tek başlarına kalmış; karada savaş açmış masalın sahipleriyiz.''

Cihan Sözen, Gazel ve Arel'e kucak açmıştı. Onları alacağı intikam için birer savaşçı şeklinde yetiştirmeyi planlamıştı. Başlarda tek bir kişiyle kaleyi içten fetih etmeyi planlasa da Gazel'in de hayatına girişiyle oyunu daha farklı yerlere çekmişti. Gazel, oldukça zeki ve bilgili bir kızdı. Bunun yanı sıra kurduğu cümleler ve çevikliği insanda hayret uyandırıyordu. Cihan Sözen, için bunlar bahane teşkil etse de kızı tanıdıkça onu da oyuna sızdırmanın yollarını arar olmuştu.

Gazel, gözlerini kısa süreliğine odada gezindirdi. Ufak ama tamamıyla kendi zevkiyle döşenmiş oda da en sevdiği şey fotoğraflarıydı. Nermin, Arel, Cihan ve kendisinin olduğu fotoğraf köşesi onun için paha biçilmezdi. Saçlarını elindeki tokayla bağlamaya çalışırken dişlerini dudaklarının üzerine bastırdı.

''Biz kahraman değiliz. Bizim bir sonumuz, kurallarımız yok.''

Küçük kızın yaptığı vurgu oğlanın kulaklarına iliştiğinde sinsice sırıttı. Bu eve geldikleri ilk andan itibaren Cihan Sözen, onlara birçok yönden dersler aldırsa da Nermin hanım, çocuklara gizliden gizliye masallar okuyup dururdu. Cihan'ın küçük bedenleri büyütmesine içten içe karşı olan bakıcı kadın, çocuk ruhlara sahip çıkmak için masal okumanın önemli olduğunu düşünürdü.

Cihan Sözen, kadının bu davranışın farkında olsa da karşı çıkmak yerine sessizliğini korumuştu. Çünkü, biliyordu ki Arel ve Gazel masalları sevmezlerdi. Onlar masalsız dünyanın çocuklarıydı. Gerçeğin kendisi, doğruların sahipleriydi onlar. Nermin'i kırmamak adına masalları sevmediklerini açıkça söylemeseler de kadında hissetmişti sevmediklerini, ama ısrarla okumaya devam ediyor vazgeçmiyordu.

Yine bir gün masal okurken Ariel'in masalı ela gözlerine ilişmiş kadife ses tonunu çocukların kulaklarına bırakmıştı. Arel ise Gazel'in daha fazla masallara dayanamayacağını bildiği için masalları kendilerine uyarlamayı öne sürmüştü. Ariel, masalını da yaşadıkları hayatı göz önüne alarak soyut anlamlarla kendilerine uyarlamışlardı.

''Biz masalın sahipleriyiz ve biz ne istersek satırlara dökülür.'' dedi Arel kendinden emince. ''Burası bizim gezegenimiz ve buradan kaçış yok!'' Yumruk yaptığı eline kısa süreliğine bakıp kızın dikkatini oraya çekti.

''Bizi kimse ayıramaz!'' gözleri önüne girecekleri oyun gelirken, ''bizi kimse istemediğimiz bir şeye zorlayamaz.'' deyip yumruklarını tokuşturdular.

Arielin hikayesi okyanustaki deniz kızına ait sanılırdı ama masalın asıl sahipleri Arel ve Gazel'di. İnsanlar yıllarca denizkızı Arieli okudular, fakat artık yeni bir devrin kapıları aralanmıştı. Masalın gerçek yüzü Arel ve Gazel'in zihninde saklıydı. Hokus Pokus'un 5'te 5'i; birbirlerinin Arieliydi onlar.

Masalın bilinen yüzüne ait tek bir şeye sahiplerdi. O da insanların akıllarına kazımak adına küçük bedenlerine yaptırdıkları dövmelerdi. Büyüdükleri zaman kalıcı yapmaya ant içmişlerse de her gün Arel, ikisinin de kol bileklerine Arielin kuyruklarını çizerdi.

Ariel, Gazel ve Arel'in dünyaya seslenişi,

Güneşin iblisleri kavurması,

Yeryüzünün gökyüzüne gebe kalmasıydı.

*

Zihnim aydınlanmıyordu, tam aksine daha çok karanlığa gömülüyordu. Söz konusu böyle olunca da başıma ağrıların girmesi kaçınılmaz sonum olmuştu. Ellerimi şakaklarıma getirip bastırdım. Adım haricinde kendime dair en ufak bir bilgim yoktu, ama hislerim hala yerinde duruyordu. Güven, yalan, şüphe ve daha nicesi içimi kemirmeye başlamıştı. Anılarımın yok olmasının getirdiği karışıklık mıydı? yoksa geçmişimin izleri miydi? emin değildim. Bildiğim bir şey varsa, o da geçmişimin tozlu sayfalarının başkaları tarafından çoktan aralanmış olmasıydı.

Ellerimi şakaklarımdan çekip Cihan Sözen'i gözlerimin önüne getirdim. Adamın isminin geçtiği her cümlenin ağırlığında eziliyor, mavi gözlerini anımsadıkça tarif edilemez bir hayal kırıklığına hakim oluyordum. Tıpkı Arel'in herkes üzerinde bir etkisi olduğu gibi Cihan Sözen de aynı etkiyi taşıyordu. Örümcek ağı misali herkese uzanmış; kimisini kendine yapıştırırken kimisine nasıl avlanması gerektiğini öğretmişti. Peki ben Cihan Sözen'in kurbanı mıydım yoksa avlanan tarafı mıydım?

''Bu dövmelerden Arel'de de var ama onun parmaklarında yok.'' dedi Gazel, zihnimdeki kargaşadan kurtulmamı sağlayarak.

Gazel'in elini göstermesiyle beraber daha önce fark etmediğim dövmeleri gördüm. Parmaklarının arasında ve sağ ayak bileğinde birer adet deniz kızı dövmesi vardı. Başımı sağa yatırıp Arel'e baktım. Ceren'in eline zorla tutuşturduğu çayı yudumluyordu. Bana bakmaya bile tenezzül etmeden dövmeyi saniyelik bir zaman diliminde gösterip kapattı. Sol ayak bileğinde dövmesi vardı. Tam olarak şeklini bilmesem de Gazel'in ki ile aynı olmadığı kesindi. Gözlerim yukarı doğru tırmanıp yüzüyle birleşince bakışlarındaki ifadesizliği yakalamıştım. Arel, bu ortamda Cihan Sözen'den sonra en çok duygularımı karıştıran kişiydi. Cihan Sözen, geçmişimi bulandırıyorsa Arel Özbey ise şimdimi ele geçirmişti. Birine karşı hayal kırıklığı, şaşkınlığı hücrelerimde hissediyorken diğerine karşı şüphe ve güvensizlik besleyip içimin giderek kendisini kemirmesine yol açıyordum.

Geçmişler, bir bir önüme serilirken çoğu zaman kendimi zihnimle savaşırken buluyor, Gazel'in cümlelerinin zihnimde boşa yankı yapmasına yol açıyordum. Ellerimi kıvırcık, kendiliğinden kuruyan saçlarıma daldırdım. Gözlerimi kısıp bir süre öylece durdum.

''Biz farklı hayatlardan kopup gelmiş, aynı acıları paylaşan insanlarız.'' dedi Ceren. ''Lütfen ne hissettiğini paylaş. '' Siyaha çalan gözlerini bana doğrultup sahici olduğunu belirten tebessümler yolladı.

Gözlerimi ona çevirip üsten üsten bakarak başımı hayır anlamında salladım. Yapbozun, onlara göre satrancın diğer taşına, -parçasına- geçerek Pars'a baktım.

"Sıra sende," yüzümde tek bir mimik hareket etmezken, "senin geçmişin nelerle dolu?" dedim.

O ise koltukta rahat rahat oturduğu pozisyonu terk edip sırtını dikleştirdi. Benim gibi yüzündeki mimiklerden tek biri bile hareket etmiyordu. Okyanusu anımsatan gözlerine kendimi odakladığım da sert duvarları darbe gibi ruhuma indirmişti.

"Benim bir geçmişim yok," dedi sırıtarak. "Eğer beni tanımak istiyorsan şu andan itibaren tanı."

Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı, gözlerim büyürken Gazel, Pars'a karşılık gözlerini devirmişti.

''Kendimi tanıyabilmem için sizleri tanımam gerekiyor.'' dedim Arel ile olan konuşmamı tekrardan ortaya dökerek.

Pars küçümseyici bakışını bana yöneltirken Arel ilgisini Pars'a vermişti.

"Sen, kendini tanımak için geçmişimizi öğrenmiyorsun," damağını şaklatıp dudaklarını dişlerinin arasına aldı. "Bize nasıl davranman gerektiğini öğrenmeye çalışıyorsun," ellerini birbirine kavuşturup alayla bana baktı. "Dikkatini çekmek isterim. Öğrenmeye çalışıyorsun." dedi.

Düşünceleri alayım:)

Arel ve Gazel arasında ki ilişki nasıl sizce?

•Arieli sevdiniz mi?

Hoşça kalın♡