KUSURSUZ

Bir kadın var ki hayatının büyük bir bölümü bir şeyi bekleyen fakat neyi beklediğini bile bilmeyen... İnsanlarla kontağını kesmiş, sadece aklında ona vesvese veren ruha inanan bir kadındı o. Bu ruh ondan öylesine ürkütücü bir şey istiyordu ki o insan olmaktan çıkmak üzereydi belki de. Ruh ondan duygusuz olmasını istiyordu. Kusur olduğuna inandığı duygularını yok etmesini... Fakat sadece bir insan bunu nasıl başarabilirdi? İşte tam o sırada devreye kader giriyordu. Eflal Mara Yasvi sadece bir insan değildi. Bunu bambaşka bir boyuta geçtiğinde öğrenebilecekti. Fakat her şeyden önce bir sorun vardı. İki boyutta da insanlar normal değildi. Tek istisnalar Eflal Mara Yasvi ve Afşar Ahî Korşafak'tı. Eflal ve Afşar bu gizemi çözmeye çalışırken bir yandan da kendilerini hapsettikleri kafesten çıkaracak, geçmişlerini öğrenecek ve duygularının aslında onları özel yaptığını keşfedecektiler. Kusurlu canlılar ve kusursuz ölüler ile dolu bu tiyatroda çok tehlikeli bir kuklacının elindeki kuklalar olduklarının farkında değillerdi. İplerinizi devretecek sözleşmeyi imzaladınız mı? Perdeler açık. Gösteri başlıyor.

1. GİRİŞ

Yıkım ile taçlanan zalim bir geceydi. Ayın kızıllığı karanlık ormanı aydınlatan tek şey iken ormanın ortasındaki siyaha bürünmüş açıklıkta bulunan iki siluetin yaydığı enerji vahşi hayvanların bile inlerine sinmesine sebep olmuştu. Göğüste bir sıkışma hissi yaratan şey gece sarısı gözlerin içine bakmaktı.

Doğrudan içine.

Hırçın dalgalara sahip mor saçlarının uzunluğu göğüslerinin altına erişse de onları bağlama gereği görmeyerek ne kadar umurunda olduğunu açıkça beyan etmişti. Üstündeki siyah elbise her ne kadar gençlerin yılsonu partilerinden çıkmış gibi görünmesine sebep olsa da o bambaşka bir partiden gelmişti.

Katliamdan kalma izler elbisenin açıkta bıraktığı bacaklarını süslerken taktığı boş maske duygularının anlaşılmasını engelliyordu. Her ne kadar sıradan bir şeymiş gibi davransa da diğer siluetin sahibi olan yaşlı kadın biliyordu ki bu sadece bir maskeydi. Burada olma sebepleri bile sıradan bir şey olmadığını bilmekti.

Tozlanmış iki zümrüdü andıran gözleri genç kadının kurak bir bahçeden farksız gözlerine dikildi. Korksa da sormak zorunda olduğunu biliyordu.

Vazgeçmeliydi.

Vazgeçmeliydi yoksa hepsi savrulacaktı.

Ta ki onlar gelip düzeni bozanı yok edene kadar.

Şöyle bir sıkıntı vardı fakat: Bu kadın korku duygusunu kaybedeli çok olmuştu.

Kendi amacı hariç kimse umurunda değildi. Olsaydı böyle bir bedeli asla ödeyemezdi.

Yine de ona kızmak mümkün değildi. O, haklıydı.

Değil mi?

Dilinin ucuna zar zor gelen kelimeleri yutmamak için tükürdü. “Emin misin?” Sesi titreyerek sorduğu sorunun mantıksızlığını bilse de içi rahat etmeyecekti tekrar sormazsa. Belki... Belki vazgeçerdi?

Gölgeler dalgalandı, bir kuş çığlık attı. Sis yoğunlaştı, kan suya bulaştı. Bir mızrak deldi teni, soluğu kesildi zihnine yenilenin. Binlerce kabuğun cinayetini izleyen gözler karardı, katilin yüzüne delice bir tebessüm asıldı.

Vazgeçmeyecekti.

Bunu anlayan yaşlı kadın ince dudaklarını birbirlerine bastırdı. Onu kızdırmamış olmayı umuyordu. Gülüşüne kanmadı suya benzese de. Biliyordu ki su gibi görünen o gülüş aslında kıpkırmızı kandı. Çok fazla kan…

Zifiri karanlığa inat parlayan sarı gözler keskin bakışlı bir şahin gibi avladı yaşlı kadını. Dudaklarında büyüyen tebessüm yerini tuhaf bir sırıtışa bıraktı.

Çok tuhaf bir sırıtışa...

Sanki... Sanki günahkâr bir caninin onu arındırmak isteyen masumu öldürmek istediği an yüzünde oluşan sırıtış gibiydi.

Dehşet verici ve psikopatça hislerle oluşmuş derin bir kıvrım.

Tozlu zümrütlerin sahibi yaşlı kadın sertçe yutkundu. Bu kadın onun gibi birini bile bu derece ürpertebiliyorsa insanlar ne yapsındı? Onlar sadece ölümü beklemiş ve çoğu ölümden beterini tatmış bir dünya sefildi. Karşısındaki kadın için bu kadardı.

Sadece bir dünya dolusu sefil beden topluluğu idi insanlar.

“Eğer acelemiz olmasaydı cevabını bildiğin sorularla vaktimizi boşa harcadığın için kafanı koparırdık ama bak şu kaderin işine! Senin yaşaman için bize sebepler sunduğuna göre onunla aran iyi olmalı. Geçimsiz bir çocuk olduğumuzdan mıdır nedir, bizi hiç sevmiyor.” Son cümlesinde dudakların ağlamak üzere olan küçük bir çocuk gibi büzerek dolu gözleriyle yere bakmıştı. Fakat kafasını kaldırıp kahkahalar atarak gözlerini silmesi de aynı saniyelerde olmuştu. Aniden susup öfkeli gözlerle karşısındaki aptala baktı. İrkildi, bu genç gerçekten ürkütücüydü.

Onun da öyle düşündüğünü biliyordu.

Şimdi ise yeni bir perde açılıyordu ve bu sefer mor saçlı genç en heyecanlı oyununu oynayacaktı.

Yeni oyunu başlatacak olan kendisiydi şu an. Fakat devamında? Kuklacı mı olacaktı yoksa kukla mı? Aklından ne geçtiğini okuyamamak ilk kez bu derece canını sıktı yaşlı kadının. Beynini süzgece çevirebilen bir havası vardı. Şuan bunu planlıyor olabilirdi. Neticede mor saçlı kadının duygu değişimlerine ayak uydurmak her babayiğidin harcı değildi.

Aralarında büyüyen sessizliğin her saniyesi ihtiyar kadını daha da telaşlandırıyor, her uzvunu sular seller gibi terletiyordu. Öte yandan karşısındaki varlık sessizliğin tadını az sonra duyulacak sesler ile çıkarıyordu.

Parçalanan bir düzenin sesini işitmek onun gibi biri için öyle keyifli olmalıydı ki tek umurunda olan şey işkence süresini ne kadar uzun tutacağıydı herhalde. Bir hekkat olmanın sorumluluğunu üstlenerek yerine getirecekti görevini. Bu sâyede herkes haddini bilecekti. Kaplanları etçil olmaktan vazgeçirebilecek bir sırıtış yüzünü şenlendirdiğinde yaşlı kadın titriyordu. Öyle çok korkuyordu ki rengi birkaç ton açılmıştı.

Gece sarısı gözlerin sahibi havadaki kıyamet kokusunu içine çekti. Çaresizliğin tanıdık kokusu narin burnunu bulduğunda bir başkasının da onun kokusunu ciğerlerine doldurmak için yanıp tutuştuğunu nereden bilecekti ki?

Gecenin doğurduğu poyraz zarif ve genç bedenini sardığında sadece her miliminin görünmez hayaletin esiri olmasına izin verdi. Diğer kadın ise kendini şalına sarmaya çalıştı alelacele. Fırtına sert esiyordu, ne yapacaklarını biliyordu ve “Yapmayın!” diye yalvarıyordu.

Ancak bu gece bu hekkat binlerce soluğu kesecek hamleyi yapacaktı.

Aklından geçen düşünceleri bir kılıç hamlesi gibi aniden gelen yanağındaki yanma hissi dağıttı. Buruşuk teninin sardığı başı yana döndü, şak sesi açıklıkta yankılandı.

“Hadisene ihtiyar! Senin keyfini beklemiyoruz burada. Eğer canımızı biraz daha sıkarsan seni o küçük beyninin algılayamayacağı kadar büyük acılarla öldürürüz. Bunu bil!” Öfkeyle yıkanmış suratı birden gülümseme ile çiçeklendi. Yaşlı kadının dizleri titremeye başlarken başını telaşla onaylamak adına salladı.

Başlamak zorundaydı şimdi.

Hırıltılı nefesi hızlandı, gözleri usulca kapandı. Dudakları titreyerek açıldığında sarı gözlü genç keyiflendi. Biliyordu kadının ne kadar zavallı olduğunu. Burada olmasının tek sebebi vardı, o da belliydi. Tabii onun için...

"İf nıâzır! Citifa ıflezmîrız neşem ıfez ımrezlı yızı yiymizafos, yizliz bilir öböfosöş. Ayrisaş na şakazmis liajyaz, özörömımeb, das lıkı lı kaç kıresmızbıfız das naja omımeb. Cumcimis dıebyeşmeı nıwöjyöz, daş yozyöş das fomtömöı çenımeb. Yızı yiymizafosöş Nısızmeez Nosövye ılezı!"

Kızıl ay önce tüm gücüyle parladı, ardından karanlığa gömüldü. Şimdi son bir şey kalmıştı: Kurban.

Kurban daima ölü/diri insanlar olmak zorunda değildi. Bu sefer daha başka, daha zalimce bir şeydi verilecek olan. Mor saçlı olan hiç gocunmuyordu. Ona göre tamamen hak edilmişti yapılması gereken.

Elleri yavaşça havalandı yaşlı kadının. Avuçlarını yukarı bakacak şekilde açtı, genç kadının yapacağı hamleyi bekledi. Yüzündeki sırıtışı silmeden gecenin siyahlığında üzerinde parlayan taşlarla fark edilen çantasının içinden bir kutu çıkardı. Üstüne antik zamandan kalma harfler oyulmuş olan ahşap kutu uğursuz bir hissi yayıyordu. Tozlu zümrüt gözlünün içine bir ağırlık otururken siyahlara bürünmüş genç bir gıdım etkilenmemişti. Kutunun kilidini açmak için hamle yapmıştı ki üstüne atlayan beden buna engel oldu.

Boğazına sarılmış ellerin sahibi nefret kusarak “Yapmana izin verir miyim sanıyorsun?” diye haykırdı. Bomboş irisler öfkeli surata sabitlendi, ardından gülmeye başladı. Boğazında eller varken bu kadar rahat gülmesi yabancıyı rahatsız etti ve elleri sıkılaştı. Suratı da saçları kadar morarmış kadın gülmeye ara vermedi. Bu gerçekten sinir bozucu olmaya başlamıştı.

Tam kemerindeki hançere davranıyordu ki elleri sabitlendi. Akları siyaha bürünmüş gözler sırıtarak “Beni kendine denk mi görüyorsun?” dedi. Dudaklarını üzülmüş gibi büzdü. “Oysa ben kendimi eşsiz sanırdım. Öyle miyim şimdi? Ah, benim minik kalbim. Sen bir kalple oynamaya utanmıyor musun?” Yabancı tam dudaklarını aralıyordu ona gerek kalmadı, dudakları kendiliğinden açıldı ve içinden bir inleme çıkıverdi. İradesini kaybetmiş gibi yana devrilirken elindeki kalbi sıkıca kavramış genç bir kız çıktı ortaya.

Yaşlı kadın gözlerini yumdu ve yutkundu. Ortama gelen iki yenilik de onun bildiği şeyler olduğu için şaşırmamıştı fakat biliyordu ki bir bedel ödeyecekti. Karanlığın gazabını üzerine çekmişti ve bu karşılıksız kalmayacaktı.

“Sen,” diye fısıldadı ağır ağır. Sarı gözleri delice parlıyordu. Buruşuk elleri titriyordu yaşlı kadının. Ölü korkusu hiç bu kadar ağır basmamıştı çünkü zaman dolmuş, kızıl ay kaybolmuştu fakat o başaramamıştı. “Sen bana ne kadar pahalıya patladığını biliyor musun?” Kıvrak adımlarla kadının dibine geldi. Kadın korkuyla titriyor, yutkunup duruyordu. “Sen canına susadığının farkında mısın?” Gözleri kapalı kadının boynunda buluştu elleri. Dudaklarını yavaşça kulağına götürdü ve fısıldadı. “Bana cevap ver ölü!

Vurgusu ile pes eden kadın “Özür dile-” Son heceyi getiremeden sesi kesildi. Ağzı sonuna kadar açıldı ve içinden çıkarılan el sözlerini sonsuza kadar susturdu.

El bir dili tutuyordu.

İhtiyarın gözleri yaşlarla ıslandı. Acılı iniltisi istem dışı bir şekilde süzüldü dudaklarından. Sadece genci daha da delirtti bu olan.

Ellerini hemen ince telli beyaz saçların sardığı kafanın yanlarına bastırdı. Siyaha bürünmüş gözleri dağıldı, sadece irisi parlıyordu. Beyninden yolladığı emir ile tozlu gözlerin rengi yerini yeşilden siyaha bıraktı. Yere yığıldığında aldığı kesik nefesler onu dumana çevrilerek yerle bütünleşmesinden kurtarmaya yetmedi.

“Aptal! Sana burayı bir bariyer altına al demiştim. Değerli enerjimi böyle basit şeyler için harcayamam! Seni dönüştürüp enerjinden bir bariyer kurmak çok daha kârlı.” Şeytanî bir sesle söyledikleri yaşlı kadının bilincine sızdı. Hata yapmıştı ve bu hatanın bedelini ödüyordu.

Kadının artık olmayan bedeni her ne kadar kurda kuşa yem olmaya layık olsa da çok fazla vakit kaybetmişti. Sevimsiz kölesinin dumanlı enerjisi algılarının hükmü altına girdi ve o enerjiyi büyük bir ustalıkla şekillendirmeye başladı. Bizzat yaşamın enerjisi olduğu için çok güçlü olan bu enerji yarım küre şeklinde bölgeyi sardı. Artık gereksizdi fakat tekrar davetsiz misafirlere ev sahibesi gibi davranamazdı. Yeşiller ve griler ile süslenmiş bariyer kuvvetle parladıktan sonra karanlığa gömüldü.

Dişlerini sıktı. Havaya baktığında yaşlı kadının gördüğü ancak kendisinin görmek istemediği manzarayı izlemeye başladı. Kafasına dank eden gerçekle beraber öfkeli bir haykırış dile geldi. Gözlerini nefret bürümüştü. Çenesi o kadar kasılmıştı ki kırılsa haklıydı.

Ay tutulması bitmişti.

Büyü yarım kalmıştı.

Bağdaş kurarak yere oturdu. Bunu yaparken elit elbisesinin çıkardığı cart sesini görmezden geldi. İrisleri karanlığa gömüldüğünde bir oyun ile hatasının üstünü örtmek için kafa yormak şu an yapabileceği en mantıklı şeydi.

Aklına gelen fikirle dudakları yine o sinsi kıvrımla buluştu.

Bütün amaçlarına hizmet edebilecek bir perdenin senaryosunu yazmıştı bile.

Uzun zamandır gizlice onları izleyen genç adamı da kapsayacak bir senaryo…

*Hekkat: Parçalayan

2. 1. BÖLÜM - ÇIRPINIŞ

Sevdiklerinize zaman ayırın yoksa zaman sizi sevdiklerinizden ayırır.

 

-W. Golding

 

Kaybolmuş ruhların evi neresidir? Cennet fazla masumdu onlar için. Cehennemi hak edecek kadar da kötü değillerdi henüz. Araf? Araf nasıl bir yuva olabilirdi ki? Sadece kaybolduklarını kabul ettirirdi fakat onlar kendilerini bulmalıydılar.

 

Nerede saklanır mahvolmuş bir insan?

 

Acının aniden nüksetmesi sonrası bir hissizliği isteyen insanlar ne istediklerini aslında bilmiyorlardı. Belirleyebilecekleri bir yolları varken kaybolmayı tercih ediyorlardı. Güzel renklerini sona paket yapıyorlardı. Biraz dumanın çok net bir resmi içine saklaması mıydı bu yoksunluk, yoksa öyle bir resim hiç var olmamış mıydı?

 

Neden bizi zorluyordu ki bu kaos?

 

Donuk gözlerimi duvara odaklamıştım. Salladığım dizimin ritmik sesini duyamıyordum. Isırdığım dudaklarım perişan olmuş, kırmızı gözyaşlarıyla durmam için bana yalvarıyordu. Onları duyamıyordum. Kara delikler kör, insan kulağı biçimi verilmiş uzay boşluğundan parçalar sağır olalı çok olmuştu. Kendimi bu şekilde tanımıştım; kör ve sağır.

 

Gözlerimin önüne uzun, ince parmaklar uzatılınca odağım değişti. Sima koyu renk kaşlarını çatmış, yeşil gözleriyle bana endişeli bakışlar atıyordu. Tepkisizdim, milyonlarca kez algıladığım bu bakış beni etkilemiyordu. "Dünyaya döner misin abla?" Dünya? O da ne, diye düşünürken dudaklarımda buz gibi bir gülümseme belirdi. Kardeşimin açık kumral saçlarını okşarken henüz ergenliğinde olan kardeşimin beni benden daha çok düşündüğü için gözlerinin altında oluşmuş morluklara baktım. Her gece uyumadan bana antidepresan içiriyor, uykumda rahatsız olmamam için kendi yumuşak yorganlarını verip odayı olabildiğince sessiz tutuyordu. Ona bunun gereksiz olduğunu söylememe aldırmıyor, yine duymama engel olmak için elinden geleni yapıyordu.

 

O, beni öldürmeye çalışıyordu. Duvarlarımı parçalayıp benim bir mağaranın tepesinden düşen taşların altındaki hayat mücadelemi izlemek istiyor, bunun gerçekleşmesi için kendi kendisini paralıyordu. Bunu biliyordum.

 

 Ama bir gün gelecek ve ben kaçacağım buradan. Çok uzaklara gideceğim, çok uzaklara…

 

Sonra da o izleyemediği manzara için sahte gözyaşları dökecek, kendine yeni bir bez bebek bulduğu an beni unutacaktı.

 

Ondan nefret ettiğimi biliyordum. Öyle iyi biliyordum ki, bir gün onu parçalayacaktım.

 

Hayatımda en derinden hissettiğim ilk ve tek his… Güçlüydü. Çok güçlü. Yalnızca bunu bir kere belli edebilmiş, sonrasında dipsiz bir kuyuya attığım duygularımın bir sürüngen gibi kuyunun taşlarına tırmanıp beni yeniden bulmamaları için çaktığım kibriti kuyuya atmıştım. O günden beri gözlerim sonsuz birer boşluktan ibaretti.

 

Bir kara deliğin yardım çığlıklarının yankısıydım ben. O kara deliğe yardım etmek için önce çarptığım duvarlardan kurtulmalıydım.

 

"Abla, annemler yemeğe çağırıyor. Gidelim mi?" Sima'nın heyecanlı sesi düşüncelerimi bir satırla kesti. Bugün ona gösterdiğim sahte ilgi onu heyecanlandırmış gibi rol yapıyordu. Buzdan gülümsemem ufuklara gömülürken onu başımla onayladım. Kalkarken giydiği lacivert eşofmanı düzeltti, yeşil bluzunu eşofmanının içine soktu. Pembemsi dudakları bana içten bir gülümseme sundu. Bense yeniden hissizliğe dönmeyi bekliyordum. En azından o kapının eşiğindeyken "Bu da bir şeydir." dediğini duyabilmiştim.

 

Hissedebileceğimi sanan bir maymun. Küçük, aptal ve oyunbaz olduğunu sanan bir maymun.

 

Siyah taytımın cebindeki kibrit kutusunu çıkardım. Kibriti pürüzlü, kahverengi yüzeye sürttüğümde kendi yuvasında saklamaktan sıkılmış, kızıl alevleri seyrettim. Hemen yanımdaki sehpanın üstünde duran, sarımtırak bir renge boyanmış camın içindeki tuhaf maddeye baktım. Sıradan bir lambayı asla istememiştim. İçini kendi ateşimle doldurabileceğim, ateşi asla söndürmeyecek ve her saniye büyütecek bir lamba istemiştim. Annem gaz lambasını önerdiğinde ona kötü kötü bakmıştım. Ben gazın yanmasını istemiyordum, ben saf ateşi bir kutuya hapsetmek istiyordum. Talebimi babam yerine  getirmiş, bir camın içine koyu mor bir madde yerleştirmişti. Demire benzese de hemen tutuşan ve tutuşmasına rağmen minicik bir değişiklik bulunmayan bu sertlik demir olamazdı. Ne olduğunu sormamıştım. Umurumda değildi.

 

Lambamın camdan kapısını aralamadan önce kibriti bileğimde gezdirdim. Buruşan ve yanan derim bana acı sinyalleri yollasa da o sinyaller beynime ulaşamadan bir duvara çarpıyor, soğurularak yavaşça yok oluyordu. Ruhumun hıçkırıklarını duyunca dudaklarım bir tebessümle karardı. Dayanamadığını belirten feryatlarla beni tüketiyor, içimdeki zamanlayıcısı kurulmuş bombayı imha etmeye çalışıyor, kablolar parmaklarını yakıyor, yine de vazgeçmiyordu. Bugün ise atabileceği en korkunç çığlıkları atıyordu. Nedenini ben de anlamadım. Fitil hâlâ sağlamdı.

 

Ruhum, diye seslendim can çekişen karartıya. Neler oluyor sana?

 

Cevap yoktu.

 

Derin bir iç çekerek siyah yatağımdan kalktım. Parmaklarımı hapseden koyu mor terliklerimi çıkarmak için eğildim. Gözümün ayırt etmekte zorlandığı toz parçaları kapkara halımın üstünden terliklerime sıçramıştı. "İtler." diye fısıldadım onlara hitaben. Ayaklarımı terliklerden kurtardıktan sonra şahane bir orman manzarası sunan pencereme döndüm. Aşağıdaki gölgeleri ve hareketlerini iyice izledim. Işık, aydınlattığını sandığı karanlığa hareket özgürlüğü verdiğini öğrense ne düşünürdü acaba?

 

Sofraya kurulmaya başladıklarını fark etmemle pencerenin pervazına ayak basmam bir oldu. Soğuk mermer tenimi ürpertmişti. İçime kadar işleyen soğuğu hep yaptığım gibi görmezden geldim. Cam ve porselenlerin çıkardığı şıngırtıları algılayan kulağım iki günah parçasında sinsi bir kıvrım oluşmasına vesile oldu. Ayaklarımı pervazdan ayırıp öteki tarafa geçirdim, eğildim ve kendimi bütünüyle pencerenin dışına attım. Ellerim tutunduğu pencerenin başını bıraktı ve ben kendimi aşağıya attım.

 

Düşerken bahçemizdeki yaşlı çınar ağacının kalın dallarından birine tutundum. Büyük bir çeviklikle aşağıya sarkan bedenimi yukarıya attım ve tıpkı bir kedi gibi dalların arasından evin içine göz gezdirdim. Gözlerim önce aşağıdaki dallara, sonra da yere takıldı. Aşağıdaki dallara tutunarak rahatlıkla aşağı inebilirdim.

 

Tabii söz konusu ben olmasaydım.

 

Söz konusu ben olunca kendini yere bilmem kaç metre yükseklikteki daldan aşağı atıyordu. Ben de öyle yaptım elbette.

 

Normal birini belki de öldürebilecek olan bu mesafeden atlamak bana yalnızca sızlayan bir bilek ve soyulmuş avuçlar bahşetmişti. Çıplak ayaklarımla yerdeki keskin taşları umursamadan adımlar atmaya başladım. Ayağıma bir cam battı, umurum olmadı. Sonunda pencerenin önüne geldiğimde cama parmağımla bir fiske attım. Yeşil gözleri beni bulan annemin yüzü asıldı. Kendimi 'saçma aksiyonlara' atmamdan hoşlanmıyordu. Yasvi ailesi ("Yâğvi" der gibi belirsiz, tuhaf bir aksanla söyleniyordu.) benden bezmişti. Pencereyi açıp bana yol verdiğinde ayaklarımı görmesi ve dehşete düşmesi bir oldu. "Aman Allah'ım! Eflal, ayaklarının hali ne böyle?" Günün her saati beni camdan alıp ayaklarımı aynı şekilde görüyordu ve her seferinde aynı tepkiyi veriyordu. Açıkçası bu benim için çok komikti. Alt tarafı birkaç sıyrıktı, endişelenecek ne vardı?

 

Ah şu anneler!

 

"Memnun olmuşlar anne. Nasıl olduğunu soruyorlar. Ama merak etme, teşekkür etmiyorlar." Alaycı ifademle söylediklerim annemi kızdırmıştı. Burnundan soluyordu. Hafif ve tanıdık bir his nüksetti. Bu içimde hafif bir gülme isteği uyandırmış olsa da isteğim gözlerime ulaşamamıştı. Bu durum beni içten içe rahatsız etmişti. Hissi geldiği yere geri yolladım. Ne demiştik beyaz nevale ile? Unutma! Sanırım şu salakla yeni bir seans gerekliydi.

 

"Bu kızı anladığım gün ben toprağın altından öbür tarafa gideceğim." Annemin burnundan soluyarak söylediklerine karşın Sima önce bana kötü kötü baktı ve tahtaya üç kere vurmadan önce ince, büyük kalpli dudaklarını araladı. "Allah korusun, o nasıl söz anne? Sen bakma şu kara çalıya! O da seni seviyor da belli edemiyor. Değil mi Eflal abla?" Sertçe söylediği son sözlerine karşın yalnızca gözlerimi devirdim. "Aman, büyümüş de bana laf çarpıtırmış haspam." diye onun duyabileceği şekilde söylendim. Suratına kara gözlerimi diktiğimde iri, kalkık burnunun deliklerinin genişlediğini, tombul yanaklarının ise elmadan hallice olduğunu görebiliyordum. Zevkli manzara dudaklarımın keyifle kıvrılmasını sağlamıştı.

 

"Kesinlikle evet benim minik Sima'm." Bozulan yanaklarını hamur gibi yoğurarak parmaklarımı gevşetmek benim için büyük bir lütuftu. Kardeşimin tombul yanaklarını acıtana kadar sıkmak bu evdeki zevkli tek tük şeylerdendi. Lavaboya ulaşmak için ayaklarımı hareket ettirirken dudaklarımın kurumuş çatlaklarını dilimle ıslattım. Sahra Çölü'ndeki bir bedevi kadar susuz kalmış bedenim bu komutu layığıyla gerçekleştirememişti ama söyleyeceğim birkaç kelimeye yeter de artardı bu sıvı seviyesi.

 

Taytımın sıkıca sarmaladığı uzun, ince ve esmer bacaklarım kız kardeşimin yanından geçerken ona yavaşça, kasıtlı olarak sürtündü. İnce kemikli zarif parmaklarım vadi gözlü kızın kumral tenini sıkıca sardı. Dudaklarımı onun ufak kulaklarının yakınına getirdim ve ses tellerimi havayla dans ettirdim. Dansın ortaya çıkardığı ayak, nefes ve ölüm sesleri bir araya geldi; şekillendi, kalınlaştı ve bir kobradan daha zehirli sözcüklerimi açığa çıkarttı. "Laflarına dikkat et. Beni tanımıyormuş gibi davranma. Benim kim olduğumu da sakın ola ki unutma. Senin asker arkadaşın değilim." Öfkeden uzak kurduğum cümleler yavru kurdun miyavlamasına sebep olmuştu.

 

İyi ki baban bunları duymuyor. Değil mi kız?

 

Boş yapma, betona gömerim seni. Beton suratının izini de çerçeveletip duvara asarım.

 

İsmini bile söylemeye -düşünmeye- üşendiğim birisiydi. Hayatımı onunla geçirmiştim ve ona kendimi hâlâ yakın hissedemiyordum.

 

Beton surat? Hangi anlamda? Ah, sanırım ben her anlamı karşılıyorum. Mükemmellik böyle olsa gerek!

 

Sen ve gereksiz kibrin yine sahnede.

 

Hah! Kurban ol sen benim kibrime. Mal!

 

Salak!

 

Kıçımın aptalı! Gerçi sen benim kıçımın aptalı olsaydın Adriana Lima'dan güzel olurdu o şekilsiz suratın. Değil mi sweetie?

 

Cevap verme gereği duymadım. Bunu aptal bir ergen kavgasına çevirmenin lüzumu yoktu. O kara çalının da canı cehennemeydi.

 

Biliyordum, beni eğlendiriyor ve alttan alta korkumu canlı tutmam gerektiğini fısıldıyordu.

 

Kendimi taşlara vurmuştum. O taşlar beni binlerce kez deşmiş, binlerce kez öldürmüş, binlerce kez yaşatmış ve direncimin yükselmesini sağlamıştım. Evet, ben o kadındım. Aynada her gördüğünde seni delice korkutan, gözlerini oymak istemene sebep olan yansımanın sahibi olan kadın bu bedenin içindeydi. Belki üstünde, belki arkasında… Sonuç olarak bu bedeni yönetiyordu. Bir kumaş parçası ile kendini gizleyebileceğini sanacak kadar aptal, her adımında önceliğini mantığı yapacak kadar zeki bir şeytanın adını taşıyordum.

 

Eflal Diablo Yasvi.

 

Yarı Türk yarı İrlandalı, gezgin bir ailenin ilk çocuğu. Soyadı var olmuş en tuhaf aksanla söylenen, ismi "Hezimete uğramış şeytan" veya "Kurak acı" olarak çevrilebilen o genç. Aynı zamanda sorunlu, kliniğe yatırılması gereken ama mükemmel duygusuzluğu sayesinde durumunun ciddiyetini kimseye göstermeyen bir kadın. 22 yaşında, belki de var olan en siyah gözlere sahip, siyahtan başka renge yabancı…

 

Tanıdık geldi mi? Gelmiş olmalı.

 

Ben, senin kabuslarının süsüyüm.

 

Belki korktuğun örümcek, belki seni utandıran ailen, belki seni korkutan öğretmeninimdir. Her ne olursa olsun şunu bil: Eğer en korkunç kabusunu görüyorsan ben senin ensene nefesimi üflüyorumdur.

 

Korktun mu?

 

Kork!

 

Korku sana uzak durman gereken şeyleri gösterir. Sen sözüme uy, gölgelerle fazla haşır neşir olma. Ben de öyle yapıyorum, korkumu bana getirecek şeylerden uzak duruyorum.

 

Korku ile yaşadığın her saniye güvendesindir. Çünkü yapman gerekeni biliyorsundur.

 

İşte benim kızım! Fakat bugün onlarca tuhaflıkla karşılaşacaksın. Aklını yitirirsen benim kızım olamazsın, okey?

 

Buz bakışlarım kararlılıkla varlığını sürdürürken lavabo hemen birkaç adım ötemdeydi. O an hakkında hiçbir şey hatırlamadığım halı daha bir uzun gelmişti gözüme. Bedenimi anî bir yorgunluk sarmış, ne yapacağımı şaşırarak ayaklarıma komut göndermeye çalışmıştım. Sanki direncime bağlı kablolar vardı ve o kablolar tüm bedenimi sarmaya çalışıyor, ancak yalnızca üst gövdeme uzanabilecek boyuttalardı. Eğer zorlamaya devam ederlerse kopacaklardı ve kopacak olurlarsa üst gövdemi bile saramayarak ölümüme sebebiyet verecekti. Aslında, şuan bile bir ölüden farkım olduğunu düşünmüyordum. Yine de, daha çok izleyeceğim duvar vardı ve ben mükemmel duvar manzaralarını kaçırmak istemiyordum. Özellikle yumuşak olanlar daha da cazip geliyordu.

 

Dalgalanan açık sarı duvarlara tutundum. Dirayetimin son kırıntılarını yere çömelip nefeslenmek için harcadım.

 

Kız, yelloz, kaldır o kafanı. Hikâyenin eğlenceli kısmı başlıyor ve sen tembellik ediyorsun.

 

Böyle bir durumda bile saçma sapan konuşan kadın benim yıllar sonraki ilk öfkeme nail olma şerefini her an tadabilirdi.

 

Cehenneme git kara sinek!

 

Aman, zaten bu kadar çabuk pes eden zayıf bir kız çocuğundan bunlar beklenirdi. Hata bende.

 

Gözlerimin öfkeyle parıldadığını hissettim.

 

O, kimdi?

 

Kimdi ki beni yönetebileceğini, beni kışkırtabileceğini, beni aşağılayabileceğini zannediyordu?

 

Ben, yönetilemezdim.

 

Ben, kendimi yönetirdim.

 

Ben, kışkırtılamazdım.

 

Ben, irademe hakimdim.

 

Ben, aşağılanmazdım.

 

Ben, fazla yüksekteydim.

 

Ancak o bunları anlamıyorsa, demek ki ben bir hata yapmıştım.

 

Anlayacaktı.

 

Kararlılığımdan gelen dayanma gücü bedenimi sardı. Kabloların uzadığını ve tırnaklarımın ucuna kadar tüm bedenimi kavrayışına şahit olan genç kadının gülümsediğini hissettim.

 

Onun oyununa gelmemiştim. Öyle dursa da aslında ben yeni bir oyun kurma kararı almıştım. Bunun için de güçlü olmalıydım, değil mi?

 

Ustası tarafından ipleri yukarıya çekilmiş bir kukla gibi ayaklandım. İki yanımdan sarkan kollarımı havalandırdım ve suratımı sıvazladım. Birkaç saniye süren bu hareket rahatlamamı sağladı. Kapanan gözlerimi araladım ve kendinden fazlasıyla emin ruh halimin de etkisiyle lavaboya yürümeye başladım.

 

Oğ-oğlum, ç-çok iy-i ya! Cümlenin mükem-melliğine bak. Şah-eser resmen! Sava-şa gid-iyor gibi tuval-ete gi-diyors-un r-resmen!

 

Zihnimde kendinden geçmiş gibi kahkahalar atan kadını hep yaptığım gibi görmezden geldim. Varlığının sebebini sorguladığım şahsiyet buna takılamadı bile. O siyah saçlarının olmayan yüzüne döküldüğünü hayal edebiliyordum. Her ne kadar duygulardan noksan muşmulanın teki olsam da hayal gücümün boyutu bazen beni bile şaşırtıyordu. Aslında, benim gibi hayal gücüm de normal değildi. Mesela hiç yaratıcı değildim ama kanın atomlarını hayal edebiliyordum. Bu, hayal gücüne giriyordu sanırım.

 

Durduğumu fark ettiğimde dişlerimi sıktım. Kendimle ilgili bir şeyler düşündüğüm gibi ortamdan soyutlanmam gerçekten saçmalıktı.

 

Tüm düşüncelerimi saçlarım gibi arkaya attım. Özgüvenli halime dönmem kısa sürdü. Aşağıdan gelen kahkahaları duyduğumda bıkkın bir nefes aldım. Aşağıda eğlence devam ediyordu. Babamın kahverengi saçlarının o masada ışıldadığına emindim. Yemek yemeden önce saçını parlatıcı etkiye sahip şampuanlarla yıkamak gibi acayip bir takıntısı vardı. Bunu hep saçma bulmuştum.

 

Beyaz, sadece tepesinde daire bir oyuntu bulunan lavabo kapısını yavaşça ittirdim ve kendimi hemen içeri attım. Karşılaşacağım şeyi aklımın ucundan bile getirmezdim.

 

Çünkü hiçbir şey yoktu.

 

Sıkıntıyla etrafta göz gezdirirken saçımın kaçak bir tutamını kulağımın arkasına atmaya yeltendiğimde bir şey fark ettim.

 

Elim yoktu.

 

İrileşen gözlerim elimin olması gereken yeri kadrajına aldı. Yavaşça takip etmeye başladım.

 

Tırnaklarım…

 

Parmaklarım…

 

Ayalarım…

 

Bileklerim…

 

Ön kolum… (Kahretsin!)

 

Dirseklerim…

 

Pazılarım…

 

Omuzlarım… (Hayır, hayır, hayır…)

 

Ve… Devamı da var olmamış gibiydi.

 

İçimi dolduran his gözlerimi doldurdu. Sanki ne yaparsam yapayım hiçbir şey yapamayacaktım. Sanki hiçbir şey bunu düzeltmeye yetemeyecekti. Burun direğimi sızlatan bu salak his beni bir türlü terk etmiyordu.

 

Olmayan uzuvlarıma kafamın da girmiyor olmasını umarak elimin olması gereken hiçliği kafamın -umarım- üzerine bastırdım. Olmayan elim olmayan kafamın içinden geçmişti.

 

Hangi sonuca varmalıydım? Kafam yok olmadı diye sevinip elimin bir daha hiçbir şeye el süremeyeceğine üzülse miydim yoksa kafam da yok olduğu için kendimi bir yerlere mi atsaydım?

 

Çıldıracaktım.

 

Buradan çıkmalıydım.

 

Arkamı döndüm ve karşımda olması gereken kapıya baktım. Yoktu.

 

Deliriyordum.

 

Sakinleşmek için derin bir nefes çekmeye çalıştım ve ciğerlerime boşluk doldu. Ne yani, hava da mı yoktu?

 

Ben nasıl bir günah işlemiştim?

 

Burada hiçbir şey yoktu. Gerçekten hiçbir şey. Ne renk ne madde ne de enerji vardı. Ben… Lanet olsun, ben hiçliğe mi düşmüştüm?

 

O zaman son şansımdan bir önceki şansımı kullanmalıydım.

 

Hey, salak?

 

Ses yoktu.

 

Yahu kızım ses ver.

 

Zihnim bomboştu.

 

Bana bak kara haşere, konuş yoksa seni çıktığın deliğe geri sokarım!

 

O yoktu.

 

İsmini zikretmeye başladım içimden. Belki buna yanıt verirdi?

 

Vermedi.

 

"Tanrım, bu da ne böyle?" Sessiz fısıltım oksijenimi harcadığı için kendime fazlaca içten küfürler yağdırdım. Güz yağmurlarını andıran bir ses de bulunmadığına göre, yalnızdım.

 

Gerçekten yalnızdım.

 

Hep olduğu gibi.

 

Arkamı döndüm. Kapı yoktu. Hiçlik her yanımı sarmıştı. Burada ölecektim.

 

Benim sonum bu olmayacak, diye düşündüm. Ben burada ölmeyecektim.

 

Nefret ettiğim bir şey yaptım: Çığlık attım.

 

Bilincimi kaybetmemeye çalışarak başka bir çıkış ararken nefesimin tükenmesi umurumda değildi. Kahrolasıca hayalet kapının ardındaki biri sesimi duyardı belki.

 

Nefesim tükenmek üzereydi.

 

Gerçi o çığlığa rağmen hâlâ bir miktar bulunması ayrı tuhaftı ya!

 

Ciğerlerim bir parça oksijen için bulundukları konumda iç savaş çıkarıyordu. Kale devrilmemek için direniyordu ama devrilmeliydi. Elimde olsa onlara yardım ederdim ama benim için Azrail gelmek üzereydi. Misafirliğe geldiği evi yıkmak istiyordu, biliyordum.

 

Fakat ben misafirlerden nefret ederdim.

 

Ölemezdim.

 

Hayır, buna izin veremezdim.

 

Bomba patlamadan olmazdı.

 

Ben Eflal Diablo Yasvi isem kaçışı bulurdum.

 

Desīn nizlâza

 

Bırak kendini.

 

Sonunda cevap vermeye karar veren kadına önce küfürler savurdum, sonra ise kendimi hiçliğin kollarına teslim ettim.

 

~

 

"Durum ne?"

 

Siyah saçlı kız mor dudaklarını kararsız bir şekilde araladı. Kararsızlıkla başlayan sözleri öfkeyle devam etti. "Kız, fazlasıyla cüretkâr. Bazen işine yarasa da çoğu zaman sinir bozucu oluyor. Az önceki büyüklenmesini bir görseydin! Yok "Ben yönetilemem!" yok "Ben çok yüksekteyim!" falan filan. Hemen beyni yerine gelmezse kibri onun sonu olacak." Kaşlarını çattı. "Ha bir de bir duygusuzluk mevzusu var. Kız duygusuz olursa tamamen güçlü olacağına inanıyor."

 

Sarışın kadın hüzünle "O konudan haberim var. Lanet Cyrhtina! Beynini vesveselerle doldurmuş. Ona zerre değer vermiyor. Üstelik o… Tanrım!" Yutkundu ve gözlerini kapadı. "Diğer olayı da biliyorum. Eskiden böyle değildi o. Aklına böyle şeyler empoze edilmiş olması kötü. Özünde kendi halinde bağımsız bir kadın!"

 

"Ne yapmalıyız efendim? Kız derhal kendine gelmeli!"

 

Pencerenin pervazına elini koydu ve bezgin bir nefes verdi sarışın olan. Gözlerini açtığında kurduğu cümleyle kölesini dehşete düşürdü.

 

"Kız Nidumbra'ya gidecek!"

 

 

Bir kadın kıkırdıyor.

 

Oyunu zevkle izliyor.

 

Sahnedeki kuklaların çaresiz hareketlerini inceliyor.

 

Öyle zavallılar ki, sadistçe gülümsüyor.

 

Nereden geldiği belirsiz fısıltılar ortalığa saçılıyor.

 

Öfı… wı… cima… nöş…

 

Ancak onlar da o kadar çaresiz ki, kelimelerini tamamlayıp mesajı iletemiyor.

 

Biliyorlar, bu oyun bitince kuklalar parçalanacaktı.

 

~

 

Öfı… wı… cima… nöş…

 

Kulağıma dolan fısıltılara anlam veremedim. Daima tuhaf biriydim fakat az önce -ne kadar vakit geçtiğini bilmiyordum aslında- bu tuhaflığım çıtayı aşmıştı. Ruhum ağırlaşırken bunun yaşanmasının tesadüf olma olasılığı fazla düşüktü. Benim için tesadüflerin olamayacağını öğreneli çok oluyordu.

 

Birbirine kenetlenmiş göz kapaklarımı güçlükle araladım. Flu bir görüntüyle karşılaşınca gözlerimi kırpmak için indirirken aniden kaybolmak üzere olan odağıma bir karartı düştü. Hemen gözlerimi kırptım ve karartıyı bulabilmek için tuvalet fayansından kalktım. Hafifçe kırışan taytımı düzeltme zahmetine bile girmeden hemen fırladım. Üst katlarda deli gibi koşmam ailemi hiç rahatsız etmemiş gibiydi. Tuhaf.

 

Sanki bir yaratıktan kaçıyormuşum gibi geniş, saray koridorlarına benzeyen ihtişamlı koridorlarda koşuyordum. Bulabildiğim her kapıyı hızla açıyor, bazı utanç verici manzaralara şahit olsam da bunu umursamadan kapıları kapatma gereği bile duymadan karartıyı aramaya devam ediyordum. Ta ki aniden her yer karanlığa gömülene kadar.

 

Soğuk bir rüzgar esmeye başlamıştı. Tüylerim diken diken olurken durdum ve etrafıma bakındım. Siyaha bürünen malikanede görme duyum etkisiz kalmıştı. Matematiğe küfrettim. Siyahı sıfıra benzetmek zorunda mıydı doğa kanunları?

 

Çok kasma kanka, böyle de güzel.

 

Ergen misin kızım? Kanka ne ya!

 

25 yaşına kadar ergenlik bitmeyebilirmiş. Kanka da biz şekerlik muskası ergenlerin önüne gelene söylediği lakabımsı şeydir kanka.

 

Ben niye seni çekmek zorundayım?

 

Çekici olmadığındandır.

 

Saçmalamalarına karşılık iç çektim. Birisi şu kıza eğer buna devam ederse onu öldüreceğimi söyleyemez mi?

 

Ona cevap verip bu işkenceyi daha katlanılamaz hale getirmedim. Ellerimle duvarlara tutunarak ilerlemeye başladım. Attığım her adımda tuhaf fısıltılar aklımı çelmeye çalışıyordu fakat şöyle bir sorun vardı: Ben onları anlamıyordum.

 

O tanıdık hisle doldum ve gözlerimin hafifçe kararmasından sonra dünyaya geri dönüş yaptım.

 

Merdivenlere ulaşmam ile alt katın zeminine basmam aynı anda gerçekleşti. Koyu grinin baskın olduğu hole kıyasla daha canlı olan yemek odasına geçiş yaptım. Sima şakalar yapıyor, babam ona cevap veriyor, annem gülerek servis yapıyordu. Kendimi bu mutlu aile tablosunun artığı gibi düşündüm bir an.

 

Benim odaya girişim enerjik ortamın biraz daha ciddileşmesine sebep oldu. Burnumun direğini sebepsizce sızlatan bu durumu takmamaya çalıştım.

 

"Eflal? İyi misin bir tanem?" Annemin endişe ve şefkat dolu sesi beni kasvetli düşüncelerimden arındırdı ve masadakilerin şoka girmesine sebep olan sıcak bir tavırla gülümsedim ve onu yanıtladım. "İyiyim anne." Annemin yeşil gözlerinden bin bir duygu geçerken daha geniş bir gülümsemeyle bana sandalye çekti. İçimde yumuşak tınılı bir müzik çalmaya başladı. Kendimi biraz daha aile üyesi gibi hayal etmeme sebep olan bu şeyin adı neydi?

 

Şu sıralar tuhaf şeyler oluyordu.

 

Yine de bunu düşünmeyi sonraya bıraktım ve tatlı sıcaklık ile müziğin beni sarmasına izin verdim.

 

Babam önündeki bulgur pilavını kaşıklarken bir yandan da gazetede gördüğü bir espriyi anlatıyordu. Gülmemek için iç yanaklarımı ısırdım. Öyle sevimli bir görüntü çiziyordu ki… Fındık güneşi saçları yine çekiciliğini konuşturarak parlıyordu. Bu, onun zaten kırışıklıkları az yüzünü daha da genç gösteriyordu.

 

Sima önündeki bonfileyi bitirdikten sonra ayaklandı ve "Afiyet olsun Yasvigiller." diye şakıyarak âdeta kanatlanarak üst kata uçtu. Sevimliliğine gülümsemeden edemedim.

 

Anneciğimin de yemeğini bitirmesiyle bulaşıklara giriştik. Annem bazen gülümseyerek bana bakıyor, gözlerinin içi parlıyordu. Ona yardım etmem onu şaşırtmış gibiydi. Onu anladım çünkü normalde temizlikten olabildiğince uzak durur, evdekilere yabancı gibi davranarak onları canlarından bezdirirdim. Bugün ne oluyordu ben de anlamıyordum ki!

 

Mutfaktan çıkmadan önce babamın yanağına bir öpücük kondurdum. Yan gözle sanki dünya şampiyonu olmuş gibi bir sevinçle gülümsediğini görünce kendimi kötü hissettim. Onlara nasıl davranıyormuşum ben?

 

Yan odadan bu gece son ses Numb dinleyeceğimi belirten sesler duymak dudaklarımda bir tebessüm yeşertti. Müziksever Sima yine fazladan mesai yapıyordu.

 

Kıkırdayarak pencerenin önüne geçtim ve kelimenin tam anlamıyla kalakaldım. Bu… Bu gerçek olamazdı.

 

Gördüğüm manzara doğaüstünün de üstüydü. İmkansızdı. Olması çok… Çok saçmaydı.

 

Bu bir kabus olsun. Tanrım, yalvarırım bu bir kabus olsun.

 

Bu bir kabustu, evet. Hâlâ uyanamamıştım. Bugün o kapıdan geçip hiçliği görmemiş, kafamda saçma salak fısıltılar duymamıştım. Uyuyordum ben. Uyanmak için ne yapabileceğimi düşündüm. Galiba diğerleri kabuslarından uyanmak için kendilerini çimdikliyorlardı. Denemeye değerdi.

 

Tırnaklarımı sağ kolumdaki ete sertçe bastırdım. Hiçbir şey olmayınca uyguladığım kuvveti arttırdım. Sonra biraz daha… Ve biraz daha…

 

Geçirdiğim sivri tırnaklar sağ kolumda derin bir yarık açmıştı. Artık uyanma yoluna düşmüş olmalıydım. Gözlerimi kapattım, siyahın esir aldığı ışıksız bölgelerde hafif bir kıpırdanma bekledim. Dakikalarca… Ta ki artık pes edip gözümü açana kadar.

 

Yüzümde minik bir tebessüm oluştu, artık uyanmış olmalıydım. Ağrıyan ayaklarımın ağırlığı ile yüzümü ekşittim. Ayakta uyumuş olamazdım herhalde. Düştüğüm dehşeti yeniden yaşarken âdeta kirpiklerim titreyerek bakışlarımı ahşap pencerenin ardındaki gökyüzüne çevirdim. Uyandığımı o an fark ettim, gördüğüm şeyin gerçek olduğunu da.

 

Güneş sönmüştü.

 

Bir kuşun iniltileri salındı havaya. Yatırıldığı sedyede bir kadın kaybettiği bebeğinin arkasından feryatlarla ağladı. Bir ev yıkıldı, içinde yaşayan yaşlı çift altında kaldı. Bir ölü, sonsuz uykusundayken mezarından çıkarıldı, zalimce tekmelenmeye başladı. Yaralı bir kedi, aç kalan köpeklerin zavallı avı oldu. Bir kız çocuğu uçurtmasının arkasından koşarken bir yabancı minik dudaklarına eterli bez parçasını bastırdı. Karşıdan karşıya geçen bir oğlana son hızla ilerleyen araba çarptı. Uğradığı baskıyı kaldıramayan genç kendi nefesini kesti. Tek suçu ara sokaklardan ilerlemek olan bir liselinin bekâretini teninden söküp aldı alkollü adam. Kuyruğu kesilmiş bir köpek soğuktan son nefesini verdi bir kaldırım köşesinde. Yüzlerce göz ışığını kaybetti, binlercesi o ışığın söndürücüsü oldu, milyonlarcası seyirci kaldı.

Bir bombanın fitili ateşlendi, seyirciler zevkle alkışlamaya başladı.

Ölüme tutuşan bir delinin cesaret sandığı korkaklığını taşıyamazdı bu beden. Ben ki hissetmeden yaşanılabileceğini kanıtlamak için doğmuş, farklılaşmış, acı çekmiş fakat asla duygu belirtisi göstermemiş bir insan evladıydım. Benim kitabımda duygular yoktu, olamazdı, yasaktı. Âdem ve Havva'nın yasak elmaya duyduğu meraktı belki bu yaşananlar. Kendimi o kadar zorluyordum ki, ruhum beni protesto etmek için hissetmeye başlamış olmalıydı. Başka bir açıklama bulamıyordum.

Ama ruhum, neden bunu bana yapıyorsun?

İliklerime kadar hissettiğim şok ve korku yüz ifademe yansımış olmalıydı. Sanırım bir duygu çok yoğun hissedildiğinde insanın suratı şekilden şekle giriyordu.

Peki şimdi benim surat ifadem çarpılmış mıydı yoksa direkt yüzüm mü morarmıştı?

Bilmiyordum.

Şuan umursamam gereken bu korkunç kâbus gibi gerçeklerden nasıl kurtulacağım olmalıydı. Duygularım değil. Kendime derhal çekidüzen vermeliydim.  Yoksa içime hapsettiğim var olmayan cam kırıkları ruhuma saplanmak için hücrelerinden kaçacak ve nihai amaçlarını gerçekleştireceklerdi. Fakat benim ruhum zaten olmayan cam kırıklarıyla doluydu, yenileri gelecek olursa kaldırabileceği kapasiteyi aştığı için önce atomlarına ayrılır, sonra da cayır cayır yanarak tamamen yok olurdu. Ruhum bana lâzımdı, ona hiçbir el dokunamazdı. Buna ben de dahildim.

Titreyen uzuvlarım kendilerini bedenimden kurtarmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Benimle savaşmalarına izin veremezdim, onların sahibi bendim. Yumruklarımı sıktım, tırnaklarımı avuç içlerime batırdım. Acı beni kontrol altına aldı, bu hep olduğu için şaşırmadım. Sertçe alt dudağımı dişledim. Dipsiz bir çukura benzeyen gözlerim sımsıkı yumuluydu. Derin bir iç çekerek zincirlerimi serbest bıraktım. Gevşeyen bedenimi yönetmek kolaylaştığında gözlerimi açtım ve pencereyi açmak için hamlede bulundum.

Pencerenin dış pervazına ayağımı koymam ve kendimi aşağıya bırakmam aynı anda oldu. Düşüşüm biraz sert olmuştu ama zaten vücudumda etten çok kemik vardı ve bütün güç onlara gitmiş gibiydi. Güçlü kemiklerim sayesinde bu atlamalarım bana çok ağır patlamıyordu ama bu sefer bileğim dönmüştü. Gözlerimi devirdim, etkisi sinek ısırığı gibiydi. Sadece rahatsız ediyordu ama uğraşmazsam kaşınmazdı.

Attığım sert adımlar bileğime zarar veriyorsa da bu pek umurumda değildi, şu an sadece güneşi merak ediyordum. Taşlı yollarda yalın ayak koşmaya başladığımda zaten pek iyi durumda olmayan ayak tabanlarım şimdi fenalık geçiriyor olmalıydı. İçimdeki zırdeli ise büyük ihtimalle fosur fosur uyuyordu. -Uyuyabiliyorsa tabii-

Elimi kenarlardaki tahta korkuluklara yerleştirdim. Ev birden sessizliğe gömülmüştü, bu biraz saçma değil miydi? Neler oluyordu böyle?

Birden şimşek çaktı. Şimşek çakmasından korkan bir kız değildim, gayet sakin bir şekilde yoluma devam ediyordum. Ta ki arkamdaki hırıltılı sesi duyana kadar.

Arkamı yavaşça döndüm ve Harry Potter'daki Hipogrif çakması yaratığa baktım. Gözlerimi deviriyordum ki gözüme takılan detaya kadar. Şok her hücremi sarmaladı.

Yarı aslan yarı mutasyona uğramış güvercin olan yaratığın yeleli kafasına yerleştirilmiş iri yeşil gözler çok büyük bir dikkatle beni süzüyordu. Sarı yeleleri yerlere dökülüyordu, gözlerim kaydı. Ayakları aslan pençesiydi, gözlerim yine kaydı. Güvercin tüyleri ensesinde başlıyor ve kalçasının biraz altında bitiyordu, buna . Ama tüylerine, ayaklarına ve yelelerine bulaşmış koyu renk sıvı normal değildi. Yaratığın uzun, karanlıkta siyah gibi görünen iri dişlerinden sarkan kızın cesedi hiç normal değildi.

Yaratık yanıma yaklaştı, yaklaştı ve yaklaştı.

Fenerin ışığı kızın yüzüne vurdu, koyu kırmızılık sarımtırak ışıkla aydınlandı.

Sima…

Gözlerim şokla irileşti. Bu nasıl olabilirdi? Anlamıyordum. Sima'nın kimseye bir zararı yoktu ki! Sorun çıkaran hep ben olurdum. Ondan ne istemişlerdi?

"Dö ofökök yozözlı üşümitiğaza demefoslöz! Dözı sığbiz öbösyıbız. Ajri iyisizdı füşmıj jeble, Nöşcöz!"

(Nihcis diye okunuyor.)

Islanamayan gözlerim anî bir içgüdü ile arkama dönmemle  sızladı. Şahit olduğum manzara benim için bile fazlaydı.

Annem… Babam…

Siyah, sümüksü bir sıvının silindir şeklinde başarısızca dondurulmaya çalışılmasına benzeyen yaratıkların iğrenç kucaklarında parçalanmış cesetleriyle uzay boşluğuna benzeyen gözlerime dayanılmaz bir manzara sunuyorlardı.

Ruh bir kementle yakalanır, bir menfaat ile o kementten kurtulurdu. Ama ben o kadar bir başımaydım ki şimdi, verebileceğim minicik bile menfaatim yoktu. Üstü mavi yorganımla örtülmüş duygularım ezilip büzülerek solmuş bir çiçek buketine çevrilmeye çalışılmıştı. Ancak, duygularım neyse oydu. Değişmezlerdi. Değiştiririm sanmıştım ama bu sahne ruhumun kapatıldığı zindanın anahtarı olmuştu. Şimdi bu anahtarla ruhumu istersem kurtaracak, istersem sonsuza dek o hücreye mahkûm bırakacaktım. Bir karar vermeliydim ama şimdi veremezdim. Büründüğüm karanlık griden kurtulmalıydım önce. Ve şu ana bakacak olursam, bu biraz zor olacaktı. Yaratıklar gölgelerde kaybolurken ben gözlerimi tek bir noktaya odaklamıştım.

"İyisâz!"

Anlamadığım sözcüğe göz devirdim. Ses buğulu geliyordu ve hiçbir şey anlamıyordum. Zaten Türkçe konuştuklarını da pek sanmıyordum. Yine de burada benim yasıma karışmaları sinirlerimi bozmuştu. Çekerim orta parmağı, bozmasınlar asabımı.

Gözlerimi ailemin cesetlerine çevirdim. Göğsümde bir sıkışıklık vardı, adı neydi ki? Göğsüm neden bu kadar acıyordu? Gözlerime dolan bu sıvı da neyin nesiydi?

Kesik bir nefes alarak annemin kaskatı kesilmiş, uğursuz kırmızıya bulanmış bedenine ilerledim. Onun o güzel yeşil gözlerine son kez bakabilmek isterdim. Keşke bugün onu üzmeseydim.

Alnına bir öpücük kondurdum ve kırmızı bir bulutun onu sarışını irileşen gözlerimle izledim.

Bugünün geleceğini söylemişti ama ben böyle olacağını bilmiyordum ki!

Umursamamıştım o zaman.

Çünkü inanamadım.

Ciğerlerime porselen parçalar  dolarken babamın bedenine ilerledim. Hep kıvrık duran dudaklarının kenarları aşağı düşmüştü şimdi. Mutluluk kahvesi gözlerinin bu denli donuk bakacağını hiç düşünmezdim. Ama bakıyordu işte. Yokluğunu asla düşünemediğim, hayatımı paylaştığım o adam şimdi beni bırakmıştı. Daima beni bağışlayan süper kahramanım yoktu artık.

Yere yatırılan bedenine sımsıkı sarıldım. Onu çalan bulutun yumuşak dokusunu bir anlık hissettikten sonra ölüm taşlarının üstüne düşmüştüm. Bir süre yırtılmış dizlerimle orada kaskatı nefesimi düzenledim. Ardından çalınan son varlığıma döndüm.

Sima…

Bana hep elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışmıştı, bense saçma bir güdüyle onun bana zarar vermek istediğini düşünmüştüm. Bunun nedenini bile anlamıyordum ya. Sonuçta ona hep değersiz bir çöp gibi hissettirmiştim. Bunun için kendimi affedemeyecektim.

Onun o güzel, kumral saçlarını içimden taşan bir şefkatle okşarken daha bir saat önce o saçları koparmak istediğimi hatırladım.

Ondan nefret etmiyordum.

Onu çok seviyordum.

Kan kırmızısı bulut onu da benden çekip alırken gözlerimi kapattım. Artık yalnızdım.

Sadece ben ve o vardı.

Ruhumu yakan ateş beni bitiriyordu. Sadece bir saat… Her şey bir saat içinde olmuştu. Gözlerimden akan yaşlarla içten içe isyan ettim yaşama. Bu fazla haksızlıktı. Onları kabullendiğim gün kaybetmiştim.

Taştan bir ruhum vardı ve parçalanmıştı. O ruh zannetmişti ki yenilmez parçalanmaz, yıkılmaz. Ancak kader ona büyük bir çelme takmış ve aslında ne kadar küçük ve zayıf olduğunu hatırlatmıştı. Göğsümde bir şeylerin yok olduğunu hissettim. Saatleri geri almak isterdim ama istemek ne faydaydı?

Ben… Geç kalmıştım.

~

Ölüm denen dört harf iki heceden oluşan kelimenin bu derece sarsıcı olabileceğini kim tahmin edebilirdi ki?

Yaktığım hislerimi belli etmeden de olsa en derinlerine kadar yaşıyordum. Yine yüzüm soğuktu, boş bakıyordum, tenim yara bere içindeydi. Ancak hiç kimse açmamıştı ki göğüs kafesimi? Nereden bileceklerdi aslında paramparça bir et parçası barındırdığını içinde?

Genzim yanıyordu.

Ne hissettiğimi bilemezdim ama şuan acı çektiğimi anlıyordum.

Ama ben acıyı hissetmek istemiyordum.

Yuvasından koparılan bir çocuk daima istemediklerini yaşardı.

Bunu anlamıştım ben.

Anne, ben sana baktığımda içimde bir müzik çalıyordu. Kim neden susturdu benim müziğimi? Şimdi bakacağım gözlerin yok, nasıl tekrar çalacak o müzik?

Siyah kapüşonlumun başlığını uzun, siyah röfleli koyu kahve saçlarıma örttüm. Sadece siyah giyinerek yine dikkat çekeceğimi biliyordum. İnsanları umursamamayı yıllar önce öğrendiğim için bu bir sorun arz etmiyordu.

Evdeki kimseye yakalanmamak için parmak uçlarımda sessizce kapıya ilerledim. Nihayet evden çıktığımda önce yürüyerek evden biraz uzaklaştım, sonra tabanlarıma yağ dökmüş gibi bir hızla koşmaya başladım. Aksatmadığım egzersizlerimden olsa gerek yaşıtlarımdan çok daha hızlıydım.

Rüzgar suratıma çarparken soğuk, tenimi ürpertti. Sonbaharda bu kış soğuğu bana özel olmalıydı. Gözlerime sıcak sıvının nüksetmesine izin vermeden hızla koşmaya devam ettim. Spor ayakkabılarım ıslak zeminde ara ara kayıyor fakat mükemmel dengem düşmeme izin vermiyordu. Hıncımı koşarak çıkardım, hep olduğu gibi. Taşların bazıları keskindi ve spor ayakkabımın tabanının pek kalın olduğu söylenemezdi. Hele maddi durumumuz iyi olmasına rağmen hiç çıkarmadığım ayakkabılarımın tabanı iyice aşınmıştı. Kısaca: Bu ayakkabının cılkı çıkmıştı ve her an yırtılabilirdi.

Ayağıma batan keskin cismi görmezden geldim. Mükemmel hissettiren bu soğuktan vazgeçip ayakkabımı düzeltmek yapıma çok tersti. Aksi bir durumda pabuçlarımı sokağın kenarına fırlatıp yalın ayak 'stres atma koşuma' devam edebilirdim.

İnsanların bana manda görmüş domuz gibi bakmalarını umursamadım. Çünkü neden umursayacaktım? Her günü aynı geçen sıradan insan parçaları beni anlayabileceklerini zannediyorlarsa çok yanılıyorlardı. Beni yalnızca ben gibiler anlayabilirdi. Dedikodumu mu yapacaklardı? Bana hava hoştu. Yapacak iyi bir şeyi olmayan küçük boş beyinlerden ibaret insanları takmak şu durumda yapacağım son şeydi. Onlar anca milleti kendi aralarında gündeme getirip yalan yanlış şeyleri yayabilirlerdi. Göz devirir giderdim çünkü hayat çok daha değerli şeyler yapmak için vardı. Mesela bombayı patlatmak!

Kameraların flaş ışıklarını hissetmem gözlerimi kısmama sebep oldu. Manyaklar beni çekiyordu. Üstelik gazeteciler bile vardı!

Boş soruları duymamak için kapüşonlumun cebinde mutlaka bulundurduğum kulaklığımı hemen yuvasından çıkarıp kulaklarıma yerleştirdim. Son ses rock müzik açmamla birlikte bu iş tamamdı.

Arabayla beni takip eden paparazziler artık sinirlerimi bozmaya başlamışlardı. Geriden başladıkları için şuan birkaç adım arkamdaydılar ama bana ulaşmaları zor olmayacaktı. Sadece bir kemik torbası olmadığımın kanıtı olan esnekliğimi devreye sokma zamanıydı. Sırtımda hissettiğim ürperti ile birlikte içten içe dehşete düştüğümü çok rahat söyleyebilirdim. Beni ezecekti bu ruh hastaları!

Derhal derin bir nefes aldım ve âdeta zaman-mekan kavramlarına meydan okuyarak önce arabanın kaputuna, sonra da en tepesine zıpladım. Arabanın içindeki adamlar beni çekebileceklerini sanıp sevinirken ben yan binanın kırık dökük çatısına zıpladım. Bu, onlar gibi para için insanları tuvalette bile kıstıran akıl hastalarını şaşırtmış gibiydi. Tombul, esmer  bir adam ve ufak tefek kızıl genç çocuk sanki toz olmaları gerektiğini anlamış gibi şaşkınlık nidalarıyla arabayı geriye doğru sürmeye başlamıştı. Başımı gökyüzüne çevirdiğimde sebebinin ben olmadığımı anlamıştım.

 Şu an tepede ay vardı!

Kardeşim sizin güneşle zorunuz ne? Ne oluyorsa güneşe oluyor. Herkes de bir acayip, bir ben normalim ha!

Artık benim için karanlık demek kaçış demekti. Hemen topuklamaya hazırlandım ancak nefes nefeseydim. Şuan son hızla koşmam bedenimi bir miktar zorlayabilirdi. Ancak kendime pek önem verdiğim söylenemezdi. Tabii ki son hız şehrin çok dış kesimlerinde bulunan müstakil evimize doğru Usain Bold misali uçtum desem yeridir.

Ertesi gün o geceye dönen gün, haberlerden anladığım kadarıyla ay 17 saat tepede kalmıştı.

~

"İçimde kötü bir his var. Neler oldu?" Sarışın beyaz gözlü kadının içi hiç rahat değildi. Aslında insanlar arasında biraz boyadığı için şu an sarı görünüyordu. Esasında bu saçlar bembeyazdı.

"Hiç iyi şeyler olmadı efendim. Kanlı gölgeler Yasvileri öldürdü. Gecenin İşaretleri açığa çıkıyor. Sanırım Nidumbra'ya gidiş vakti geliyor!" Köle sanılan özgür kadının dedikleriyle beyaz kaşları çatıldı.

"Yasvi olanların ölmesi kötü oldu. Daha vakit değildi. Cyrhtina kanlı gölgeleri gözetim altında tutmayı reddediyor. Gücüm çok zayıf olduğu için ben de onlara söz geçiremem. Gecenin İşaretleri ortaya çıkacaktı zaten ama bu fazla geç olmadı mı? En azından 4 sene önce ortaya çıkmalılardı. Ortada hiç iyi şeyler dönmüyor Cassandra." Endişenin somut hali gibi gözleri vardı ve onlar yaşla doluyordu. "Böyle bir durumda Eflal Nidumbra'da değil başka bir yerde ortaya çıkabilir." Kesik bir nefes aldı. "İletişim kurup anlaşma yapmalıyız. Eflal Nidumbra'da ortaya çıkmalı. Onu kaybetme tehlikesini göze alamam."

1 Hafta Sonra

"Eflal, kızım gel hadi." Dipsiz bir çukuru aratmayan gözlerime lens takmıştım. Dışarı her çıktığımda hayret nidalarıyla yürümekten sıkılmıştım ve saçlarımın rengini de birkaç ton açmıştım. Bazen  bunu neden yaptığımı sorguluyordum ama… Böyle istemişimdir, böyle yapmışımdır. O halde kim -bu ben bile olsam- bunu sorgulamaya cüret edebilirdi ki? Odamda siyah eşyalarım da yoktu. Artık olabildiğince beyazlarla bezeli bir odadaydım.

İğrenç.

Beni evlerinde misafir eden amcam ve yengem tarafından bir konuşma için çağrılıyordum. Tam bir ev kuşu olmam zaten kuzenimin beni alaya almasına sebep olmuştu. Cam kuşuydum aslında. O gece gibi günlerden bir iz arıyordum. Güneş sönmüştü ve bir keresinde ay ile olmaması gereken bir şekilde yer değiştirmişti, insanlar bunu bir kıyamet alâmeti olarak düşünmüştü. Haberlerden anladığım kadarıyla koskoca üç saat boyunca ışıksız kalmıştık. Bundan faydalanıp suç işleyen insan sayısının normalden iki kat fazla olması ise midemin bulanmasına sebep olmuştu. Onların zihniyetini ben…  Neyse.

Dünyaya dön şeker kız.

 

Şeker kız? Tanrı korusun.

 

Şekerle alâkası olmayan suratım limon yemiş gibi ekşidi ve Nefeskesen'le aynı hızda aşağı indim. Amcamın kırlaşmış saçları daha da beyazlamıştı sanki. Ölüm ona geliyordu sanki, güçsüz kalbi bu olanları kaldırabilecek gibi değildi. O, yaşamın getirisi olan hüznü fazlasıyla tatmıştı. Yetimhanede büyümüş ve o dönemde çokça aşağılanmış, şiddet görmüş ve beş parasız bir şekilde sokağa atılmıştı. Babamı yıllar sonra bulmuştu ve kaybetmek onu feci sarsmış gibiydi. Ömrünün son demlerindeymiş gibi olması iyi değildi. Şuan konuşacağı sözler onu daha da bitiriyormuş gibiydi.

 

Yengem yutkundu. Morarmış göz torbaları benim mavi gözlerimin odağına takılmıştı. O da fazlasıyla yorgundu.

 

"Eflal," Amcamın hayattan bezmiş hüzünlü sesiyle onun ela gözlerinin derinliklerine daldım. O gözlerde ceviz ağacının erginliğe erişene kadar geçtiği yolları andıran bir ömrün üzerine düşen şimşeği ve o şimşeğin yakıp yıktığı umutları gördüm. Ne kadar perişan olduğunu tahmin edemezdim. Zira babamın mutlu bir hayat sürebilmesi için varını yoğunu feda etmişti. Şimdi düşünüyordum da, ne babamın yasından daha önemliydi onun için? Henüz bir hafta geçmişti. "Bizim seninle konuşmamız gereken bir şey var." Tek kaşımı kaldırıp ilgiyle beklemeye başladım. Tekdüze bir ses ile "Ne oldu amca?" dedim. Dağ gibi adam gözümün önünde büzüldükçe büzüldü. Söyleyeceği şey onu gerçekten rahatsız ediyor gibiydi.

 

Fazlasıyla derin bir nefes aldı. "Biliyorsun ki son yaşadıkların kolay şeyler değildi. Bu yüzden karşı çıkabilirsin, y-yas tutmak isteyebilirsin, bize kızabilirsin, isyan edebilirsi-" Ne kadar bezdiğimi belirten bir ses tonu kullanarak "Tamam, sadede gel." demek benim kurtuluşumdu. Yoksa bu adam sonu gelmeyen sınavlar gibi başımın etini yiyecekti. Gerçekten, bu kadar zayıf olabilir miydi bir insan evladı? Alt tarafı ölümdü. Herkesin başına gelen, kaçınılmaz huzur. Bu kadar abartı fazlaydı. Eflal neden bu kadar yıkılmıştı onu da anlamıyordum ya!

 

"Yani demek istediğim…" Duraksadı. Sürekli duraksaması artık sinir bozucu olmaya başlamıştı. "Sözünü bitirmeyi düşünüyor musun acaba?" Agresifliğim tamamen onun suçuydu. İlkokul çocukları gibi gevelemesini okula gidememesine verdim. Yoksa adamın yakasına yapışıp "Ne diyeceksen de ihtiyar!" diye patlayacaktım. Gerçi fena olmazdı ama bu sefer de birileri bana fena bozulurdu.

 

Amcamın konuşamayacağını anlayan yengem söze girdi. "Seni bir psikiyatri kliniğine yatırmayı düşünüyoruz." Amcamın ona kötü kötü baktığını görebildim ama umursayamadım. Şuan o kadar doluydum ki algılama yeteneğimi yitirmiştim.

 

Ben kesinlikle ölmüştüm.

 

Gebermiştim sonunda.

 

Şimdi cennetteydim.

 

Annem son durumumu yengemle paylaşmış olmalıydı. Bu haber verişinin -gerçi biz ona kadın klasikleri kitabının dedikodu maddesi diyorduk- kaynağını isteyerek oluşturmamla alâkası yoktu bence. Ben zaten kliniğe yatırılmalıydım, hatta direkt tımarhaneye kapatılmalıydım. Nedenini yaşatanlardan biri ben biri de içimdeki zırdeliydi.

 

Sonunda o karşında biri varmış gibi boşluğa konuşmaların ve sokağın ortasında "Ben sizin dünyanızı elden geçirmek için gelmiş Daenerys Targeryen'in reenkarne haliyim!" diye kendini yerden yere atmalarının ve ejderhalarını çağırmaya çalışmanın işe yarayacağını biliyordum! Hele o "Ben Ateşgeçirmez'im! Yanmam!" diyerek kamp ateşine atlamaya çalışmandan sonra annen kesin karar vermiştir de tam bir tımarhaneye başvuru yaparken öbür tarafa postalanmıştır.

 

İğrenç son sözleri yüzümü buruşturmama sebep oldu. Böyle bir şey yapmamıştım tabii ki. Ama ona bir şey söylemedim. O, duyguların olmaması gerektiğine inanıyordu ve böyle biri olduğunu hep söylerdi. Benim duygularım olduğunu fark ederse hükmümü elimden alırdı. Gerçi o gün hissetmeme ve son zamanlardaki halime rağmen ses çıkarmayışı beni düşündürtüyordu. Harbiden ben neden hissediyordum.

 

Salak, ben neden hissediyorum?

 

Aniden doğan sessizlik sonrası gelen sesi soğuktu. Sanki onun sormasını istemediğim bir şeyi sormuştum.

 

Çünkü dinlemedin, sen asla dinlemedin.

 

Onun sözlerini dinlemeyip hissetmiştim, evet, ama bu benim elimde değildi.

 

Neden beni suçluyorsun?

 

Çünkü suçlusun!

 

Hissetmem neden suç ki?

 

Duygular zayıflıktır, hata getirir. Bizim hata lüksümüz yok. Anla artık!

 

Anlamıyorum. Durduk yere hayatıma atladınız. Şimdi benden susmamı ve dediklerini yapmamı bekliyorsunuz, hem de beni suçlayarak! Siz benden ne istiyorsunuz?

 

Uzun süren bir sessizlik oldu. O da biliyordu, ben masumdum. Olmalıydım. Zira hayatı aniden mahvedilen bendim. Ancak o gün sebebiyle buna üzülemiyordum bile.

 

Zihnimdeki yabancı yalancı yine susuyordu. Sessizdi çünkü konuşursa doğrular çıkardı ve o korkunç bir sürtüktü. Bana dilediğini yaptırabiliyordu çünkü ona muhtaç olduğumu biliyordu. Yalnız kalamazdım. En son onu reddettiğimde neler olduğu zihnimde bu kadar tazeyken olmazdı.

 

Birden dünyaya döndüm ve karşımda beni endişeli gözlerle izleyen çifte çevirdim donuk bakışlarımı. İç dünyamda onunla konuşurken dışarıdan nasıl göründüğümü bilmiyordum. Genelde sohbetimiz çok koyu olmadıkça gayet sıradan görünürdüm. Her zamanki Eflal Mara Yasvi; donuk, suratsız ve kesinlikle duygusuz.

 

Sen öyle sanıyorsun. Duygusuz olman mümkün değil. Sen hâlâ insan kanı taşıyorsun.

 

Tuhaf da olsam insan olduğumdan olabilir miydi acaba?

 

Yine daldığımı fark ettiğimde kaşlarımı çattım ve amcam ile yengemin acı rengi gözlerine baktım. "Kabul." dedim gayet basit bir şeyden bahsediyormuşuz gibi. Amcam ile yengemin önce beni dikkatle süzüşü ve ardından rahatlamış iç çekişleri hafızamda yer edindi. Sinsi bir kıvrım edinen dudaklarım aralandı. "Amma velakin…" İki yaşlı insanın rahat ifadeleri parçalara ayrıldı. Ne diyebileceğimi biliyorlardı. Neler isteyebileceğimi, nasıl şartlar sunabileceğimi biliyorlardı. Ondan değil miydi keskin kulaklarımın birkaç dakikadır işittiği siren sesi?

 

İçimdeki kadının zafer kahkahaları attığını hissetmeden önce ses tellerimi bir keman misali çaldım. Anlamsız ses öbekleri önce harflere, sonra hecelere, bir cümleye ve son olarak keskin bıçaklara dönüştü. Her kelimemde havayı kestim, kesilen hava ciğerlerime bir yangının kaybettiği son is parçasını yuttu, onu yok etti.

 

"Bir süre sonra giderim."

 

Bir süre sonra…

 

Amcam derin bir nefes aldı. Ciddi ve otoriter bir maske takınmaya çalışsa da babamın son parçası hakkında bu kararı vermenin onu ne derece sarstığını görmemek için aptal olmak gerekirdi. "Ne kadar erken gidersen senin için o kadar yararlı olur kızım. Bu yüzden bizi affet."

 

Kızmamıştım ki affedeyim.

 

Kızmamıştım, değil mi?

 

Kulağı

3. 2. BÖLÜM - SORGU

Hiç küçük bir tercihin hayatını nasıl değiştirebileceğini düşündün mü?

-Mystic River

 

Derinlerde bizi boğan sular en merhametli cinayetlerden birini gerçekleştiriyorlardı. Öyle şefkatli öldürüyorlardı ki yeryüzünden uzaklaştırıyor, kendi sonsuz koyuluğuna hapsediyordu. Yeryüzünü göremeyen gözler sanıyordu ki en korkunç şey o sonsuz koyuluktu.

 

Ancak aslında hiçbir koyuluk dünyada yaşayan insanınkinden daha korkunç değildi.

 

Bu yüzden ben korkunçtum; bakışlarımla, saçlarımla, nefesimle, sesimle, kalbimle, ruhumla… Her şeyimle korkunçtum.

 

Ve o da öyleydi…

 

O gözler belki benden bile korkunçtu çünkü benim içimi ürpertebiliyorlardı.

 

Bu, kıyameti bile köşesine sindirecek kadar dehşet vericiydi.

 

"Kimsin sen?" diyerek sorusunu tekrarladı ürkme sebeplerimin sahibi. Kemikli çenesi kasılmıştı, gerçekten öfkeli gibiydi ancak aynı zamanda afallamıştı. Velfecri okuyan gözlerine tüm alaycılığımla baktım. Zihnimde dönen kadın sesi bana bu durumda ne yapmam gerektiğini hatırlatmıştı.

 

"Adını ağzına almak için fazla değerli olan kişi." Soylu birine benziyordu. Söylediklerim onu kızdıracaktı büyük ihtimalle. Nitekim öyle de oldu.

 

Çatılan kalın kara kaşlarının arasındaki çukurlara beni gömebileceğini içinde beyaz lekeler barındıran siyah gözleri ile ifade etmeye çalışıyordu herhalde. Öbür türlü böyle bakışların başka açıklaması olamazdı. "Adın ne ve burada ne işin var? Başka bir cevabı dile getirirsen işler senin için pek yolunda gitmeyebilir yabancı."

 

Dudaklarımı çeneme doğru büzerek karşımdaki tuhaf gözlü adama bön bön baktım. Tek kaşımı kaldırarak alayla "Ne o? Böyle havalı havalı fısıltıyla konuşunca korkutuyor musun beni? Yapabildiğiniz en fazla bu mu?" diye başladığım sözlerime kollarımı iki yana açıp haykırarak devam ettim. "Hadi! Bekliyorum, acaba ellerinizdeki silahlar gerçekten ölüm mü saçıyor yoksa yalnızca Bay Smith'e özenen birkaç mankafa mısınız?" Siyaha bürünmüş askerler ellerindeki silahları bana doğrulttular. Beni gram korkutmayan harekete orta parmağımla cevap verdim.

 

Azlem gecesi gözlerin sahibi yüzünü buruşturdu. Artık sıkıldığımı itiraf etmeliydim. Bu sebeple harekete geçme kararı aldım. Derince aldığım nefesle birlikte gümüş tozlu katran gözler kısıldı. Tam ince dudaklarını aralamıştı ki ona doğru ilerlemeye başladım. Dudaklarını kapattı, beni süzerek yerinde kaldı.

 

Deyim yerindeyse dibine girdiğimde sırıttım. Dizim ölümcül darbe için şaha kalktığında refleksleri gelişmiş olacak ki dizimi elleriyle engelledi. Yüzünü boş bırakan bu hamle ile suratına olağanüstü hızımla pek güzel bir yumruk geçirdim ve askerleri takmadan pencere pervazına zıpladım. Sırtlan gibi sırıtarak "Baksanıza, şu Sabriye'deki sinekli herif sizin ezik ponpon kızlar takım kaptanınız mıydı? Girişte tam da ona benzeyen bir sarışın var, hadi yallah!" diye çığlık atarak girişte donuk suratıyla bizi seyreden sarışın kızı işaret ettim. İşaret parmağımı orta parmağımla birleştirip asker selamı verdim ve kendimi camdan aşağı attım. Son gördüğüm suratı kızarmış şık giyimli adamın siyah gözlerinde intikam pırıltısıyla parlayan kar rengi tozlardı.

 

Galiba daha ilk dakikalardan başımı belaya sokmuştum.

 

Yere iki ayak üstünde düşünce ayaklarım sızladı. Acı eşiğim çok yüksekti ve bu acı benim için bir hiçti. Bir gram olsun takmayarak koşmaya başladım. İnsanlar bana tuhaf tuhaf bakmaları alışık olduğum bir şeydi fakat az ilerideki kalabalığın bakışları beni fazlasıyla rahatsız etmişti. Bir şehre girmek belki daha güvenli olabilirdi ama birkaç kişi bana atıldığında arkamdan da gelenler olduğunu bilmek beni tuzağa düşürerek ödül almaya çalışacaklarını anlamama yardım etti. Tabii insanların ufuktaki askerleri görünce "Suçluyu yakalayın!" haykırışlarının da ufak bir katkısı olmuştu.

 

Kısacası: Şehir işi yattı.

 

Yırtılmış ve kanlar içindeki pantolonum hareketlerimi kısıtlıyordu fakat bu herkesi şaşırtarak tek sıçrayışta ağacın en tepesine çıkmama engel değildi. Tam diğer ağaca zıplayacaktım ki bir anda kaskatı kesildim. Bedenimin hiçbir noktasında hükmüm yoktu. Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Memnuniyet mırıltıları yükseliyordu ve bu benim daha da çok sinirlerimi bozuyordu. Hayatım boyunca  topuklamak istediğimde kimse bana engel olamıyordu ancak burası daha ilk saatte benim bu yeteneğimi mors etmişti. Hem de saçma salak bir olayla!

 

"Çevikliğin ve hızın etkileyici, büyü kullansaydın belki yakalanman daha uzun sürerdi. Şimdi bize kim olduğunu söyle! Kötü bir amacın olmasa dahi soylulara saygısızlığından dolayı ceza alacaksın. Bırak teslim ol da cezan ağırlaşmasın." Garip gözlü adamla tekrar karşılaşmak pek hoş olmamıştı bence.

 

Sonunda bedenim özgürleştiğinde kaçmanın fayda etmeyeceğini fark ettiğim için olduğum daldan uzaklaşmadım. Manyak bir hokus pokusla beni yere indirdiklerinde nefes almam, kalp atışlarım ve ayakta durmam dışında hayat belirtisi göstermedim.

 

Boş boş ona bakmakla yetindim. O da bana beklentiyle bakıyordu. Böyle geçen bir süreden sonra "Dilini mi yuttun?" dedi kaşlarını çatarak. Gözlerimi devirerek olabildiğince küçümseyici bir ses tonuyla "Hayır, sadece akıl sağlığını ölçüyordum." diye karşımdakini böyle sağlam bir şekilde kızdırmak için ilk adımımı attım. Onu kızdıracak olan büyük çoğunlukla bu alaycı ses tonum olacaktı.

 

Duyguları hissediyorsan onları gizle ve üstünü alayla kapat. Muhatabını küçük düşür, acizliğin açığa çıkmasın.

 

Dişlerinin birbirlerine sımsıkı kenetlenişi ulu orta bangır bangır bağıran bir gerçekti. İnsanlardan şok nidaları, hakaretler ve küfürler saçılmaya başladı. Başımı çevirdim ve onlara hak ettikleri konumu belirten ifademle öğretildiği gibi baktım. Sessizleştiler. Şimdi çıt çıkmıyordu.

 

Buz gibi ses tonumla "Güzel. Böyle uslu olun." dedim yüksek sesle. Kıllarını kıpırdatamıyorlardı. Bir kraliçe edasıyla başımı kaşlarını kaldırmış soylu bozuntusuna çevirdim.

 

"İnsanları küçümsemek ve korkutmak hoşuna gidiyor anlaşılan. Sana sağlam bir ders vermek isterdim. Eğer senin amacını öğrenmek ve cezanı çekmen için yaşadığın bölgeden sorumlu aileye götürmek zorunda olmasam elimden çekeceğin vardı."

 

Kahretsin! Bu iyi olmamıştı işte.

 

Derin bir iç çektim. Artık asiliğin faydası yoktu. Biraz uysallıktan zarar gelmezdi, ha?

 

"Ne istiyorsunuz?" Soruma karşılık sabır dilendi. "Amacın ne?" diye soruma soru ile karşılık verdi.

 

"Bir amacım yok. Siz beni sebepsiz yere kıstırdınız." Adamın artık öfkelendiğini görebiliyordum. "Korşafak Köşkü'ne nasıl girdin?" Dediği yeri bilmiyordum fakat tahminimce gölgeye atladığımda kendimi bulduğum yerdi.

 

"Girmedim."

 

Burnundan soluyordu. Suratının kızardığını göremeyen kördü yani. "Kızım sen benimle dalga mı geçiyorsun? Girmediysen orada işin ne? Sen benimle oyun mu oynuyorsun?" Gözlerimi devirdim. Cidden, uğraşacak halim kalmamıştı. "Aynen, oyun oynuyorum. Aslında ailenizi ele geçirmeye gelmiş insan kılığında kötü bir cadıyım. Amacım sizi yok edip yerinize geçmek ve hükmümü dünyaya yaymak.

 

Ve şaka gibi bir şey oldu.

 

Askerler gard aldılar.

 

"Kimsin sen?" Dudaklarımı araladığında tehditkâr tavrıyla devam etti. "Sakın yalan söylemeye kalkma!" Yüzümü yüzüne yaklaştırdım ve dilimi şaklattım. "Sana ne?" Aramızdaki şöyle bir üç metre olması suratının kırmızının elli birinci tonuna kavuştuğuna şahit olmamı sağladı.

 

"ÇILDIRTMA ADAMI! DOĞRU DÜRÜST BİR CEVAP VER!" Kükreyişi resmen kuşları kaçırmıştı. Hafiften ürperdim ancak bunu kabullenemeyecek kadar gururluydum.

 

Ve de salakça bir 'duygusuz' olma takıntısıyla dolacak kadar manyak!

 

"Hop dedik birader! Bu kadar yükselmene gerek yok."

 

Birader mi? Annenin nezaket derslerini dinlemediğini bu kadar belli etme.

 

Canın cehenneme Efkâr! Oldu mu?

 

Efsane oldu böğürtlenli pankekim!

 

Dağıtma dikkatimi. Şu an bahane arıyorum.

 

Ya kızım sanki senin adını bilecek! Söyle gitsin işte, ne diye uzatıyorsun?

 

Haklı vallahi.

 

"Eflal Mara Yasvi. Tatmin oldun mu?" Sonunda rahat bir nefes alan adam yanındaki askere emrini -Haspam!- verdi. "Araştır şu kızı. Hangi ırktanmış, hangi ailedenmiş, kime çalışıyormuş… Hepsini bilmek istiyorum."

 

Tabii ben hemen araya daldım. "Ben cevaplayayım. Beyin hücresi çok olan ırktanım. Soyadım Yasvi olduğuna göre Taşçıkaran ailesinden olamam herhalde? Kime çalışıyorum?" Dudaklarımı düşünür gibi büzüp yukarıya çevirdim bakışlarımı. Sonra Edison'ın ampulünü yakmış gibi heyecanla parmağımı şıklattım. "Buldum! Kimseye çalışmıyorum."

 

Genç adamın yüzünde hafif bir gülümseme oldu. "Beyin hücren çok ama anlaşılan yarısından fazlası ölü." Gülümsemesini yok edip askere döndü. "Gözaltına alın şu kadını. Neden onu köşkte bulduğumuzu öğrenmeden çıkmayacak."

 

Ne? Kızım zindanda kalamazsın! Tüm karizma çizilir. Ah, Tanrım! Hemen her şeyi söylemelisin. Duydun mu Eflal?

 

Saçmalama be! Ne diyeceğim, "Ben gölgemdeki ruhla yaşıyorum, siz beni bulmadan önce o yeryüzüne çıktı, gölgeme basınca beni buraya yolladı." mı?

 

Kanka sen de haklısın ama karizma daha önemli. Söyle o yüzden.

 

Ses kes!

 

Birden ciddileşti hanımefendi. Sence boş yere olmasa o zindanda kalma diye sırrını açığa çıkarmana göz yumar mıydım? Bir bildiğim var ki bunu söylüyorum Eflal! Ama anlaşıldı, sen rahat durmayacaksın.

 

Sonra yavaşça, mistik bir havayla fısıldadı zihnime. Lófcömıs fon ômyöz.

 

O tanıdık hisle beraber suratım ifadesizleşti. O an fark ettim, ben Efkâr ile konuşurken hiçbir şeyin değişmediğini. Ya biz çok hızlı konuşuyorduk -ki zihinden telepati kurduğumuz için bu olasıydı- ya da bizim konuşmamızı dinleyen evren bölmemek için zamanı yavaşlatıyordu.

 

Kesin (!) ikinci seçenektir.

 

Âna dön Eflal!

 

Boş boş karşımdaki esmere bakıp tekdüze bir sesle "Gerçekleri anlatacağım. Zindana girmek istemiyorum." dedim. Bana aptal aptal baktıktan sonra yine aptalca bir ses tonuyla "Pekâlâ, sorgu odasına gidelim." dedi. Sanırım… Şaşırmıştı. Ne tesadüftü ki bu umurumda değildi.

 

Benim koluma asılarak arabaya sürüklemeye başladı. Kaçmamdan korkuyordu herhalde ama gayet doğal bir biçimde arabaya bindim. Siyah gözleri bana acayip bir canlı görmüş gibi dikiliydi. Bir şeyleri anlamamış gibi kaşlarını çatarak yanımdaki koltuğa oturdu ve yalnızca "Tuhaf." diye kendi kendine fısıldadı. Süper ötesi kulaklarım bunu işitmişti elbette.

 

Sen daha tuhaflık ne görmedin yiğidim.

 

Başımı cama yasladım ve gözlerimi kapadım. Bugünkü gürültü başımı ağrıtmıştı. Gözlerim yavaş yavaş kapanmadan önce gördüğüm son şey gözlerini ilgiyle bana çevirmiş komutan soylu bozuntusuydu.

 

~

 

"Efendim, o sonunda Nidumbra'da!" Ellerini neşeyle çırpan genç kadına gülümsedi taşlı elbisesi yerleri süpüren kadın. Eline aldığı kristal kadehteki suyu nazikçe yudumladı.

 

"Anlaşmayı kabullenmesi yararımıza. Işık toplarını Dafel'e söyle. İstediği şey çok güzel. Daima Eflal'a değer vermiştir zaten. Sadece çaktırmıyor." Gülümseyerek söylediklerinin ardından Cassandra hemen atıldı. "Hemen bunu kutlamalıyız! Üstelik hiçbir yere değil, Korşafak bölgesine düştü!"

 

Eflal'ın düşüşü gibi kadeh de düştü.

 

Parçalar zemine yayıldı.

 

"Efendim, iyi mi-" Genç kadının sözünü hemen kesti. "Ne? Eflal, Afşar'la mı beraber? Yani… Afşar Ahî Korşafak ile?"

 

Dudaklarını ısıran esmer kadın sessiz kaldı. Ama diğeri zaten anlamıştı anlayacağını.

 

~

 

Buğday rengi eller tarafından uyandırıldım. Dürtülmenin etkisiyle sıçrayıp komutan bozuntusunu uyku sersemi bakışlarımla tanıştırdım. Kolumdaki avcunu hemen çekmesini istemiştim çünkü elleri sıcacıktı ve mayıştırıcı etkisi beni yine uyutabilirdi. Kaşlarımı çatarak ona ters ters baktım.

 

Simsiyah gözlerinin tonu bir an yumuşamış gibi geldi. Pırıltıların şimdi lilaya kaçan renkleri daha parlak, daha canlıydı sanki. Birkaç saniye süren bu şey o ellerini çekip kendine çekidüzen verince sonlandı.

 

Hiçbir şey söylemeden zarif bir asilzade gibi kapımı açıp beni dışarının serin havasına değil de muhtemelen zindana davet etti. Bir de o gülümsemesi yok mu zalimin oğlunun!

 

Tam arabadan inmiştim ki cırtlak bir kadın sesi ile önce şok geçirip sonra gülme krizine girdim.

 

"Aslan oğlum, hırsızı yakalamışsın. Tam da senden beklenilecek hareket, anasının kuzusu. Ayla kuduracak! Gördü kimin oğlunun daha güçlü olduğunu. Aferin sana, kurban olduğum!"

 

Anasının kuzusu? Kurban olduğum?

 

En son bu bana afra tafra yapıyordu ama aslında ana kuzusuymuş.

 

Dayanamayıp gür bir kahkaha attığımda kadının çatık kaşlarının altından zor görünen mavi gözleri bana döndü. Gözlerimdeki yaşları silerken yan bir bakış attığım komutan bozuntusunun yanaklarının kızardığını görebildim. Vallahi haklıydı. Aşırı utanç verici bir durumdu şu an.

 

"O kadar afra tafra yaparken ana kuzusunun teki olacağın aklıma gelmezdi!" Karşımda kim olduğunu  gram umursamadan attığım kahkahalar yüzünden kadın aldan mora dönmüştü. Kimin umurunda? Mesela benim değil!

 

"Sen kim oluyorsun da bana gülüyorsun paçoz yelloz?"

 

Paçoz yelloz?

 

Mayday verme hakkımı kullanmak istiyorum!

 

Resmen o tiksindiğim zengin kocakarılarından birinin eline düşmüş gibi bir konumdaydım.

 

"Yaş bayağı ilerlemiş herhalde?" Kadının çirkin suratı patlıcan rengine yakındı. Zangır zangır titriyordu da. "Hani ben esmerim ya? Ha, paçoz demene kızmıyorum. Malûm, senin kokoşluğunun yanında ben paçoz kalıyorum."

 

Kokoş kılıklı acayip, çıldırmanın eşiğine gelmişti. Bir an yandakinin müdahale etmesinden korksam da herif resmen keyif alıyordu. Gülmemek için kendini sıktığı bayağı belliydi.

 

"Bana bak! Haddi-" Konuşmasına izin vermedim. "Sana bakıyorum zaten bunak. Acilen bir uzak gözlüğü lazım sana." İstifimi bozmadan verdiğim cevaplar sarışını -artık adını öğrensem pek güzel olacaktı- morun elli tonuna bürümüştü.

 

"Gelsene!" dediğimde kuduz köpekler gibi tükürükler saçmaya başladı. "Bak bir de çağırıyor. BAK BİR DE ÇAĞIRIYOR!" Afşar'ın kollarından kurtulup bana saldırdı. Millet "Aha dedikodu!" bakışlarıyla bizi izliyordu.

 

Tam benim saçlarıma asılmıştı ki kolundan tutup onu engelledim. Saçlarıma? Benim saçlarıma ha? Karnının ortasına tekmeyi bastım.

 

Büyüklere saygı diyeceğim de bu kadın benden en fazla üç yaş büyüktü. Kadın herhalde bebekken doğum yapmayı öğrenmiş.

 

"YETER!" diye araya bir girdi pir girdi asil ağabeyimiz.

 

Aslında daha çok araya değil de sana girdi.

 

Ne alâka ya?

 

Gururumuza girdi kızım. Dövemedin yellozu. Yüzde yüz söylüyorum üvey anne bu.

 

Herhalde öyledir. Neyse, daha mantıklı bir sebep bulunca döverim artık.

 

Ne dövme meraklısı çıktın diyeceğim de haklısın. Kadın kendini Aziyam Erese sanıyor. Öyle bir havası var.

 

Aziz Kalemtıraş mı? Yok yanlış oldu. Aziz Silgi mi? Ne salakça bir isim!

 

Bence de.

 

Kim ki o?

 

Boş ver.

 

Boş verdim.

 

Bu kadın nasıl çakma asilzadenin anasıydı? Ne görünüşleri ne de davranışları benziyordu.  Herhalde beyefendi şu "Babası doğurmuş."  denenlerdendi.

 

İnleyerek "Seni küstah!" diye leydi çığlığı attı. O kırmızı boyalı protez Lady Gaga tırnakları ile bana atılmıştı ki bunu gören kurban olduğu onu bileklerinden kavrayıp geriye çekti. Her ne kadar korunmaya muhtaç biri olmasam da kim bilir o tırnaklar ile bana saldırsa ne olurdu halim?

 

Tabii eli derime ulaşmadan elini parçalamazsam belki.

 

"Bırak beni Afşar, göstereceğim bu ukalaya benimle alay etmek ne demekmiş diye!"

 

Ya nine sen önce git o rezil görüntüden kurtul!

 

Bir dakika! Afşar mı demişti o?

 

Çakma komutanın adı Afşar mıymış yani?

 

Zihnime giren kramp ile sendeledim. Yine o his! O tanıdıklık hissi bir türlü geçmiyordu. Bu boyuta girdiğim andan beri sanki yüzlerce kez burada bulunmuş gibi hissederek geçirmiştim zamanımı. Özellikle Afşar'ın gözlerine baktığımda daha da yoğundu. Yüzü, saçları, sesi, dokunuşu… Her şeyiyle sanki defalarca kez okuduğum bir kitabı tekrar okuyormuşum gibi hissettiriyordu. Bu kesinlikle normal değildi. Bir yabancı nasıl bu kadar… Tuhaf hissettirebilirdi? Annem bile bana bu kadar uzakken o sanki bana gezegendeki herkesten daha yakındı.

 

Kimdi o?

 

Ben böyle düşünüyordum fakat hâlâ görüşüm düzelmemişti. Sonunda yere yığıldım. Kendime gelmeye çalışırken Afşar telaşla beni kucakladı. Dalgınlığıma gelen hareketine tepki bile verememiştim. Başım sıcak göğsüyle buluştuğunda şokla gözlerim irileşti.

 

"Höst lan!" diye inledim. Sadece kıkırdadı. "Olmaz, önce kendine gelmelisin." Arka plan sessiz kalır mıydı? Cırtlak sesli ruh hastası "Afşar, oğlum getir o meymenetsiz kızı bana! Afşar! Afşar diyorum!"  diye çığırıyordu. Bir anda çıkarttığı sesle kulaklarıma Fatiha okumaya başladım. "AFŞAR AHÎ KORŞAFAK!"

 

Bu nasıl bir sestir?

 

Tanrı sese güzellik verirken bu kadın manikür mü yapıyordu?

 

Afşar Ahî Korşafak beyimizin tam adıydı belli ki.

 

Vay anasını! Ne parlak zekâ ama!

 

Yalnız isim de şekildi.

 

En önemli şey zaten şu an adamın ismiydi zaten Eflal! Herif yakıyor ortalığı! Sen ismine mi takıldın salak!

 

Kes sesini Efkâr! Sen sakın ola ki konuşma!

 

Gerçekten susmuştu.

 

Dünyaya dönmeyi düşünüyor musun?

 

Tüh, susmamış!

 

Ayrıca başka gezegende olabilirdim.

 

Eflal, kızım, çok saçma yerlere takılıyorsun.

 

İç sesim bana ayar verince dünyaya dönme kararı aldım.

 

En son…

 

LAN BEN AFŞAR'IN KUCAĞINDAYDIM YA!

 

Bir an çırpındım. Afşar bana şaşkınlıkla baktı. Beklemiyordu herhalde. "Ne yapıyorsun?" Kaşlarımı çattım ve tip tip baktım. "Oğlum sen beni ne kucaklıyorsun? Olmuyor mu kolunu omzuma atsan? İlla bir yakınlaşmalar… Erkek milleti değil mi işte, hepsi aynı!"

 

Özenle seçtiğim sayıp sövüşlere öylece bakakalmıştı. Belki nankörlük ediyordum ama beni kucağına aldığında uzay boşluğunda bir yıldız doğması sinirimi bozmuştu.

 

Ben o yıldızı söndürürüm!

 

İçim ısınmamalıydı. Hayır, bu olmamalıydı.

 

Aferin kız! Kırk yılın başı düzgün bir şey yaptın.

 

Cevap vermeye tenezzül etmedim.

 

Ya ben bu kelimeden sıkıldım ama?

 

"Sana da iyilik yaramıyor!" Hayret içindeki konuşması kaşlarımdaki çukuru daha da derinleştirdi.

 

"Biz ona iyilik adı altında fırsatçılık diyelim."

 

"İçin fesat. Benim bir suçum yok ki! Sadece yardım etmeye çalıştım."

 

Böyle deyince de insan bir şey söyleyemiyordu.

 

"Neyse, indir beni!"

 

"Ben de çok meraklıydım zaten." diyerek beni yere yumuşakça bıraktı. Merakla arkama döndüm bir anda. Yüzüm yumuşamıştı. "Deli annen ne yaptı senin? En son avaz avaz bağırıyordu."

 

Böyle sorulur mu Eflal?

 

E ama doğru!

 

Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. "Üvey annem aslında." Belliydi zaten. Bu çocuğu o kadın doğurmuş olamazdı. "Ama ona 'deli' demen doğru değildi. Bu çok kabaca. Soruna gelince, onu bahçeye yolladım"

 

İngiliz beyefendisi çıktı herif, iyi mi!

 

Sen asilzade gibi davranmak için eğitildin bir de Eflal! Çok ayıp gerçekten.

 

Sana ne?

 

Saman ye mal!

 

Hoşt!

 

Sana hoşt!

 

Köpek olan sensin canım.

 

Deve olan da sensin canım.

 

Deveye "Hoşt!" mu denir süper zekâ?

 

İşte farkımız da bu! Sen kopyala-yapıştır yapıyorsun. Ben özgün fikirler ortaya atıyorum.

 

Üzerine kussam kusmuğum içinden geçer Efkâr. O derece boşsun!

 

Gölgeyim ben hayatım.

 

Gölgeyi ışık püskürtür ama.

 

Karnıma sancı girdi. Midem ağzıma doğru kervanlar yolluyordu. Efkâr tekrar konuştuğunda sesi hırlar gibiydi ve kesinlikle uzun zamandır duymadığım kadar öfkeyle vahşet doluydu.

 

Sakın bir daha o cümleyi tekrarlama yoksa seni yemin ederim öldürürüm Diablo! Geçmişi tekrar yaşamanı engelleyen tek şey benim. Eğer ben gidersem bir leş olarak önüme atılırsın. BİLİYORSUN DEĞİL Mİ?

 

Deli gibi titremeye başladım. Burnumdan kanlar akıyor, görüş açım daralıyor, kalbim sıkışıyordu. Bacaklarımdaki güç çekildiğince iki kaslı kol bedenimi düşmekten kurtardı.

 

"Doktor… Ne zaman… Hemen gel… O saat çok…"

 

Kesik kesik sesler kulağımı doldururken direnmeyi bıraktım ve boşluğa açıldım.

 

~

 

Afşar Ahi Korşafak'tan

 

Tuhaf...

 

Onu tanımlayan kelime kesinlikle buydu.

 

Daha biraz önce benimle alay edip sinirlerimle oynuyordu. Gözaltına alınacağını söylediğimde ise başta umursamamış, sonra saliselik de olsa duraksayıp kaşlarını çatmış ve birden bize robot gibi bir tavırla gerçeklerini anlatacağını söylemişti. Hem de o kadar koşturmacanın ardından!

 

Onu aile köşkümüzdeki zindanda ağırlayacaktık. Arabanın bizi götürmesi kısa sürmüştü ama bu süreçte yine kaçamasın diye onun yanında ben durmuştum. Nasıl yorgunsa artık hemen uyuyakalmıştı. Siyah saçlarından yayılan tanıdık koku beni mayıştırınca rüzgar anca kendime getirebilmişti. Onda bir şeyler farklıydı.

 

Gerçekten her şey onun kadar tuhaftı.

 

En çok da o tanıdıklık hissi...

 

En çok o tuhaftı.

 

Engel olamadığım bir dürtüyle yüzünü inceledim. Uykunun etkisiyle yumuşayan yüzü çocuksu bir masumiyete bürünmüştü. Dudakları bebek gibi sarkmıştı. Sürekli kıpırdamaları beni biraz tedirgin etse de yutkunarak incelememe devam ettim. Burnu zamanında kırılmış olmalıydı. Çünkü kendi isteğiyle estetik yaptıracak gibi görünmüyordu. Elbette insanları dışarıdan yargılamazdım ama bu asi kızın yüzüne önem verdiğini hayal bile edemiyordum.

 

Kaşlarımı çattım. Suratı yara izleriyle doluydu. Bazılarının izi kalmış, bazıları ise iyileşmeye yüz tutmuştu. Belalı bir tipti herhalde. Kaşları orta kalınlıkta ve dağınıktı. Çıkık elmacık kemikleri, sert çene hattı, esmer teninde dans eden kirpikleri onu bir tanrıça gibi gösteriyordu. Kadifeden farksız siyah saçlarına dokunma isteğimi zar zor dizginledim. Bu kadar siyah saçların varlığına inanmak zorken bir de aralarına daha koyu tonlar serpiştirilmesi boya olduklarını düşünmeme sebep oluyordu.

 

Ama en büyüleyici olanı kesinlikle gözleriydi. Saçlarından da siyah irisleri göz bebekleriyle birlikte kayboluyordu. "Sanki tek renkler." düşüncesine kapılacakken içlerinde pırıl pırıl parlayan melek ışıltıları bu tezi çürütüyordu. Daha da saçması vardı fakat.

 

İnsanlar sadece gözlerinin tonunun çok kapalı olduğundan bahsediyordu o kalabalıkta.

 

Neden kimse beyaz parçaları görmüyordu?

 

Yine tanıdık düşünceler beynime doluşurken sıvışmak için hemen kafamı salladım. Gerçekten, bu kez olmazdı.

 

Ona bakmanın bana iyi gelmediğini düşünüp başımı cama yasladım. Gözlerim kapanırken kurtulmaya çalıştıklarımdan beter düşüncelerle savaşmaya başladım.

 

Eflal ne demekti ki acaba? Kaç yaşındaydı? Nerede yaşıyordu? Hangi rengi severdi? Enerji deposu neredeydi? Sevgilisi var mıydı? Ailesi neredeydi? Ne yemeyi severdi? Hangi şarkıyı severdi? En son hangi kitabı okumuştu?

 

Dişlerimi sıktım. "SANA NE LAN!" Şoför yerinden sıçradığında araba bir an zikzak çizdi. Elimi alnıma koyup başımı sıvazladım. Zavallımı kara gözlü bir kadın yakmıştı.

 

Aklıma Eflal'ın uyuduğu gelince hemen ona baktım. Hanımefendi Afşar patlasa uyanmayanlardandı galiba. Çünkü az önce Afşar, yani ben, patlamıştım ama gram istifini bozmamıştı.

 

Sonunda evime geldiğimizde içimden sevinç naraları atıyordum. Eflal'ı dürttüğümde uyanmadı. Yine dürttüm, yine uyanmadı. Bir iç çektim ve onu âdeta çalkalamaya başladım.

 

Senin kaderin de çikolatalı milkshake olmakmış be kara kuzum.

 

Uyandığında bana kaşlarını çatıp ters ters baktı. Ama uyku sersemi olduğu için sert olmaktan çok sevimliydi. Dayanamayıp gülümsedim ve arabadan çıkıp asi tanrıçamıza yol verdim. Bana hâlâ kötü bakıyordu.

 

“Aslan oğlum, hırsızı yakalamışsın. Tam da senden beklenilecek hareket, anasının kuzusu. Ayla kuduracak! Gördü kimin oğlunun daha güçlü olduğunu. Aferin sana, kurban olduğum! ”

 

Mona yine klasik konuşmasını yapıyordu. Artık kusacak raddeye gelmiştim çünkü sürekli Kamber ailesiyle itişiyordu ve beni utanç duyacağım konumlara düşürüyordu.

 

Anasının kuzusu nedir be?

 

Eflal resmen kahkaha atmıştı. “O kadar afra tafra yaparken ana kuzusunun teki olacağın aklıma gelmezdi.”

 

Kimseyi takmadan attığı kahkahalar 'annemi' sinirlendirmişti. “Sen kim oluyorsun da bana gülüyorsun paçoz yelloz?”

 

Batıyorsun anne. Bu kız seni haşlar.

 

“Yaş bayağı ilerlemiş herhalde?” Bu sözle beraber Mona'nın suratı ten renginden mora çalmıştı. “Hani ben esmerim ya? Ha, paçoz demene kızmıyorum. Malûm, senin kokoşluğunun yanında ben paçoz kalıyorum.”

 

Araya girmiyordum çünkü her zaman Mona'ya sataşacak birisi çıkmıyordu karşıma. İleri gidilmediği müddetçe bu sadece komik bir gösteriydi bence.

 

“Bana bak! Haddi-“ Sözünü hemen kesti Eflal. “Sana bakıyorum zaten bunak. Acilen bir uzak gözlüğü lazım sana.”

 

Mona sinir krizi geçiriyordu.

 

“Seni küstah!” Tam Eflal’a atılmıştı ki onu bileklerinden yakaladım. “Bırak beni Afşar, göstereceğim bu ukalaya benimle alay etmek ne demekmiş diye!”

 

“Gelsene!”

 

Gözünü seveyim kışkırtma onu Eflal.

 

“Bak bir de çağırıyor. BAK BİR DE ÇAĞIRIYOR!” Mona kollarımda kurtulup Eflal’a atıldı. Onlara zarar vermek istemiyordum ama nasıl bu işin içinden çıkacağımı da bilemiyordum. Çevredekiler ise merakla buraya bakıyordu.

 

Yüzündeki gülümsemeyi bozmadı. Mona elini saçına daldıracakken elini sıkıca kavrayıp karnına bir tekme attı.

 

“YETER!”

 

Cezasız yırtamayacaktı.

 

Beş büyük aileden Korşafak’ların hanımına saldırdığı için istese de istemese de cezayı almıştı. Bu cezayı almasını istiyordum açıkçası çünkü gerçekten haddini aşmıştı. Laf dalaşı bir yana bunu kavgaya sürüklemesini affedemezdim. Ne kadar sinirimi bozarsa bozsun, ne kadar üvey olursa olsun o benim annemdi. Dayak yiyişini öylece seyredemezdim.

 

 

~

 

Eflal Diablo Yasvi'den

 

 

Sûr'a üflenerek taçlanan o gece benim içime ekilen şeytanî bir tohumdu. Bu tohum cehennemin şelaleleri tarafından sulanıyor, cahim sıcağı ile güçleniyor, içimdeki çaresizliği her geçen gün biraz daha artırıyordu.

 

Hâlâ her saniyesini hatırlardım o gecenin.

 

Demir parmaklıklar bana maziyi anımsatırken duyulan sesler birinin ziyaretçisi olduğuna işaret ediyordu.

 

Ah, tahmin edin kimin?

 

Benim!

 

Gelen de Afşar!

 

"Ne işin var burada bilmiyorum," dedim derin nefes almaya çalışarak. "Ama gitsen iyi edersin." Afşar beni tiye almadı bile. Parmaklıkların dibinde durup yavaşça eğildiğinde benim boyuma ulaşmıştı. "Gardiyanlar nöbet geçirdiğini söyledi. Seni almaya geldim."

 

Alayla güldüm. Beni almaya gelmişti ha? Cehennem olasıca!

 

"Şansa bak ki benim pek gidesim yok. Hem seni yanlış bilgilendirmişler. Nöbet falan değildi o, hıçkırıktı."

 

Ne? Bunu demediğini varsayıyorum Eflal.

 

Ben de öyle yapayım en iyisi.

 

Gerçekten saçma bir cevaptı.

 

Ama Afşar gülmeye başladı. Gülerken gamzeleri ve özenle fırçalanmış dişleri belli oluyordu. Gözlerinin kısılışı rengini görmemi engellemişti ama bu şekilde oldukça sevimli gözüküyordu.

 

"Hıçkırık olduğundan emin değilim." Zar zor kendini susturduktan sonra "Hadi," dedi. "Kalkmalısın, gidiyoruz." Emir verilmesinden gerçekten hoşlanmazdım. Dişlerimi birbirine sımsıkı kenetleyip ellerimi yumruk yaptım. Tırnaklarım etime batarken kanamaya başlamıştı. Bunu dehşetle izleyen Afşar'ın büyüyen siyah gözleri avuçlarımı buldu. Hemen elleriyle ellerimi sardığında ondan bana sıcak bir his aktı. Öyle yumuşak hissettiriyordu ki bu, elini hiç çekmemesini istedim.

 

Ama maalesef, hayaller dünyasında yaşamıyorduk.

 

Yutkundum ve silkinerek kendime geldim. Bana uzatılan eli az önceki gibi hissetmekten korkarak geri çevirdim. "Elin aşırı terli. Islaklıktan hoşlanmam." demem kaşlarının çatılmasına sebep oldu.

 

"İyi de ellerim terli değil ki!"

 

Ona yandan bir bakış fırlattım. "Sana öyle gelmiştir. Ellerin sular seller gibi ıslak."

 

Gözlerini devirdi. "Gıcık!"

 

Altta kalmadım elbet. "Kıçı kırık!"

 

Oha Eflal! Adamın kalçalar efsane ve senin dediğin… Çok ayıp gerçekten!

 

Kapının önündeki gardiyanlar deli gibi öksürmeye başladığında ilgisizce onları süzdüm. Sonunda Afşar'a döndüğümde yüzünde muzır bir ifade vardı. "Bu kanıya nereden vardın?"

 

"Salak gibi yürüyorsun!" Aldığım cevapla dumura uğradım.

 

"Asalak gibi yürümekten iyidir."

 

Kaşlarımı iyice çattım. Asaldan sonrasını duyamamıştım şu öksürenlerden.  Ters ters "Asal sayı mıyım lan ben?" dedim.

 

PARDON? ÖHÖ, ÖHÖ, ÖHÖ! TAM DUYAMADIM SENİ!

 

 Dudakları "o" harfini aldı. "Sen harbi normal değilsin." Ona küçümser bir bakış attım.  "Normal olduğumu düşünecek kadar ne yaşadın?"

 

Omuz silkti. "Zaten seni ilk gördüğümden beri bir ruh hastası olduğunu biliyordum."

 

Tek kaşımı kaldırdım. "E?"

 

Dudakları açılmıştı ki bir anda olay kafasına dank etti. "Sen beni oyalamaya çalışıyorsun ama şimdi benimle geliyorsun. Seni sorguya alacağız."

 

Benim de dudaklarım aralanıyordu ama Efkâr'ın sesiyle duraksadım. Uysal ol, Eflal. Bir delilik yapmanın sahiden sırası değil.

 

Suratımı asarak Afşar'ın elini tuttum. Beyefendi halinden memnun gözüküyordu. Belli etmeden ben de…

 

~

 

 

Oyunbaz kaskatı olmuş suratıyla  gözlerinin önüne gelen görüntüyü izliyor.

 

Hesapta bu yoktu, olmamalıydı.

 

İplerin ellerinden kaydığını hissettikçe hırçınlaşıyor.

 

Öfke dolu gözleri kara gözlü kızı kucaklayan komutanı buluyor.

 

Aniden aklına gelen fikirle dudakları sinsice kıvrılıyor.

 

İplere daha da sağlam tutunması için ellerini güzelce konumlandırıyor.

 

Fakat bihaber, bu kez karanlık hiç olmadığı kadar güçlü dönmeye hazır.

 

~

 

 

"Efendim," dedi genç kız nefes nefese. "Onun bir şeyler planladığı yönünde duyumlarımız oldu. Bilge Argus onun Idaho denen şehirde küçük çaplı katliamlar yaparken yaydığı enerjiyi hissetmiş. İnsanlar alelacele öldürülmüş, telaşlı gibiymiş."

 

Sarışın kadının kristal masaya vuruşu ile masa tamamen paramparça oldu. Kristal kırıntıları yere kanın suya yayılışı gibi yayılırken Cyrhtina'nın hayalî kahkahası genç kadının kulaklarını süsledi. Rengi atmış suratı her şeye rağmen güzelliğini koruyordu. Fakat o güzellikte yavrusunu korumak isteyen dişi aslanın hırçınlığı gizliydi.

 

"Kuyruğuna  bastık ya, saldırmaya çalışıyor. Hiçbir planı işlemeyecek! Afşar ve Eflal asla yalnız kalmayacak."

 

Yutkunan genç kız çekinerek sordu. "Mahzuru olmazsa bunun nasıl olacağını söyler misiniz leydim?" Sondaki hitabın mazi sebebiyle bu kudretli kadını yumuşattığını biliyordu. Nitekim öyle de oldu. Bir anda hülyalara dalan kadın zarif ve yumuşak ifadesiyle zıt bir şekilde kapıdaki kızı dehşete düşürdü.

 

"Casus yollayacağız!"

 

 

~

 

Sorgu odası taşla çevrilmişti. İç karartıcı bir ortam, üzerine düşen toz tanelerini gösteren beyaz masa ve karşımda bana dik dik bakan bir adamla beraber olunca oflamama engel olamadım. Gözlerim masanın ortasındaki su şişesi ve bardağa takılıp duruyordu. Özel bir işlemeye sahip olduğu kesindi. Her ne kadar pek inceleyemesem de oldukça varlıklı insanların yaşadığı bir yerde olduğum da öyle. Öyle ki buraya gelirken duvarlar yakut işlemelerle parlıyordu.

 

"Pekâlâ, başla bakalım sorularına."

 

Gözleri iyice kısıldı. "Adın ne?"

 

Gözlerimi devirdim. "Eflal Diablo Yasvi demiştim diye hatırlıyorum ama neyse."

 

Beni umursamadan "Nasıl girdin buraya?" diye ikinci sorusunu sordu.

 

Dudaklarımı ısırdım, gözlerimi kapattım ve sadece tek celsede anlattım her şeyi. "İnanmayacağını biliyorum ama sana her şeyi anlatayım iki dakikada. Şimdi ben gölgemde nereden geldiğini bilmediğim bir ruhla yaşıyorum, tamam mı? İşte bu ruh benimle tuhaf tuhaf konuşuyor kafamın içinde. Bana duygusuz olmamı söyleyip duruyor. Ben de kendimi odama kapattım falan. Sonra bir gün acayip olaylar olmaya başladı. Tuvalete gireyim dedim, kapıyı açtığımda boşluk gibi bir yerdeydim. Nefes bile alamıyordum. Orada kendimi bıraktım, uyandığımda normal tuvaletteydim ama odaya bir şey girmişti. Onu takip edeyim diye koştururken pencereye baktığımda bir de ne göreyim! Güneş sönmüş! Tabi ben çıldırma eşiğindeyim. Pencereden atlayıp bahçeye çıktım. O sırada," derken çenem titremeye başladı ama kendimi hemen toparladım. "Tanrı tokatlamış gibi birkaç yaratık ortaya çıktı. Ağızlarından ailemin cesetleri sarkıyordu." Yutkundum ve gözlerimi masaya diktim. "Ben teyzemlerde kalmaya başladım. Cenazeyi kendi aramızda yaptık. Sonra ben sokakta gezmeye başladığımda öğle zamanında ay, güneşin yerini aldı. Bir hafta geçtiğinde amcamla kavga ederken gölgemdeki ruh ortaya çıktı. Gölgem benden kayıp ona gitti ve ayağımı gölgeye attığımda kendimi orada buldum. Kalanını da biliyorsunuz."

 

Oh be!

 

Yüzü birkaç kat beyazlayan Afşar bana delirmişim gibi bakmaya başladı. Aslında haklıydı ama maalesef gerçekti bunlar.

 

"Hiçbir psikoloğa görünmeyi düşündün mü?"

 

"Konforlu değil bence. Annem istemişti ama oranın havası beni pek açmıyor. Her yer bembeyaz. İğrenç!" İşi şakaya vurmak istemişsem de Afşar hiç iyi bakmıyordu.

 

"Çok ciddiyim Eflal. Sana nasıl inanmamı bekliyorsun? Söylediklerin deli saçması!" Gözlerindeki çaresizliğe karşın gözlerimi kaçırdım sadece. Cidden, adama boyut değiştirdiğimi ima ediyordum. Buna kim inanırdı ki?

 

"Manyak gibi görünüyor olabilirim ama kanıtlayabilirsem olmadığımı anlarsın." Cümlelerim kulağıma çok yapay geliyordu. Bocalıyordum.

 

"Kanıtlayabilirsen, ha?"  Kısık sesli bir kükreme gibi çıkan sesiyle ürperdim.

Keskin hatlara sahip yüzü kasıldı. Nedenini anlayamadığım biçimde öfkeli gözüküyordu. Suratı kızarıyordu ve soluk alışverişi hızlanıyordu. Kesik bir nefes aldım. Kötü bir şey geliyormuş gibi hissediyordum. Görünmez bir el akciğerlerimi avuçluyordu sanki. Beyaz bir ışık boğazıma lav gibi doluyordu.

 

Lav ilerledi, ilerledi ve birden patladı. Kalbimin sarsıntısı ile bir anda kaburgalarıma ellerimi bastırdım. İnanılmaz bir sancı vardı orada ve acıyla ağzımdan bir inilti döküldü. Zihnimde şekillenen yeni parçalar oluşmaya başladı. Elimi uzatsam tutacaktım. Tam birine ulaşıyordum ki hepsi yok oldu.

 

Bir anda o acı verici his de dindi. Lavların yerini rahatlatıcı bir his aldı. Ciğerlerime oksijen merhem gibi dolduğunda ne zaman yumduğumu bilmediğim gözlerim açıldı. Afşar bembeyaz bir suratla bana bakıyordu.

 

"Ö-özür dilerim. Ben bir an-" Benim bomboş kafatasımda yankılanan sözcükleri bıçak gibi kesildiğinde elleriyle başını sıvazladı ve başını kollarına gömdü. Masanın üzerinde duran su şişesini bardağına boşalttı ve kafasına dikti.

 

Kendimize gelmeye çalıştığımız  birkaç uzun dakika sonunda ürpertici bir ses tonuyla konuştu. "Eğer anlattıklarını kanıtlayabileceksen sana iki hafta mühlet. Bu süre içerisinde hangi deliğe girer ne öğrenirsin bilmem ama…"

 

Son sözleriyle korku duygusu ile çırılçıplak karlar arasında yatıyormuşçasına üşüdüm. "Umarım ki diğerleri gibi bu uğurda can vermezsin."

 

 

Çok farklı ve tanıdık bir ses zihnimin koridorlarında süzüldü.

 

Wisîtinyaz!

 

Vereceksin!

4.