KIŞ KOKUSU

Akacak kanın damarda durmaması gibi, kaçışı yoktur bazı gerçeklerin... Korkular cesaretle takas edilirse şayet, yaralar yeni doğmuş mutluluklara evrilir.

KIŞ KOKUSU

Aralık ayının tüm hüznünü yüklenen bulutlar, içini döküp şehri yıkamaya başladığında, camdaki davetkar pıtırtılara kayıtsız kalamayan adam, oturduğu bilgisayar başından kalkıp yağmuru izlemeye başladı.

Yağmurun birikintiler ve  minik bir nehir gibi akıntılar oluşturduğu caddeyi seyretmek, adamda derin bir huzur uyandırıyordu. Birçoklarının aksine, sisli ve kasvetli havaya eşlik eden damlalar onun ruhunda güneşi doğuran eşsiz bir manzaraydı. Perdeleri sıyırdı, pencereyi ardına kadar açıp isle karışık ıslak toprak kokusunu derin bir nefesle ciğerlerine doldurdu. Duyduğu memnuniyet yüzünde tebessüme dönüştü ve bir an teşekkür edercesine bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Doğum gününde kar görmeye alışık olsa da,  doğa ona bu defa armağan olarak yağmurunu sunmuştu.

Soğuk havaya aldırmadan, otuz altıncı yaş günü hediyesi saydığı yağmur sesi ve toprak kokusunun tüm evi sarması için pencereyi açık bıraktı. Ardından bilgisayarı dizlerinin üstüne alıp koltuğa oturdu. Yağmur pıtırtılarına klavye tıkırtıları karışmış odadaki sessizliği delen zil, adamın irkilmesine sebep oldu. Beklediği kimse yoktu, şimdiye dek evine çat kapı misafir gelmişliği de vaki değildi. Bilgisayarı koltuğun önünde duran masaya bırakıp kapıya doğru ilerledi. Merakla kapı merceğinden baktığında, karaltıdan başka bir şey göremedi. Harekete duyarlı lambanın yanmayışına lanet edip geleneksel yöntemi uygulayarak "Kim o?" diye seslendi. Ancak kapıdaki kişiden cevap gelmedi. Bu  gizemden hoşlanmayan adam, sinirle kapıyı açtığında elinde pasta kutusu, yüzünde muhteşem gülüşüyle iş arkadaşı kadını gördü. Yağmurdan korunmak için başına geçirdiği siyah montunun tüylü kapüşonu ve karanlık, kadının dolunayı andıran yüzünü seçilmez kılıp gizlemişti. Rüyalarında bile kalbini delicesine çarptıran bu kadını karşısında görmeyi beklemediği için şaşkınlıkla bakakaldı adam. Kalbi seri atışlarla göğüs kafesini  daraltırken dizlerinin çözülüp düşeceğini hissetti o an. Kendini toparlamak için bir eli kapı kolunu tutarken diğer elini kapı pervazına dayadı. Ancak dışarıdan bakıldığında sergilediği bu tavır, misafirini buyur etmemek için kapı önüne kendini siper ettiğini düşündüren bir eylem gibiydi. Mimiksiz yüzü, tüm duygularını öyle ustalıkla kamufle ediyordu ki, içinde fırtınalar koparken dışında yaprak kımıldamıyordu. Kontrolünü asla kaybetmeyen ciddi yapısı ve soğuk görünümü, bu anlık heyecan dalgasını atlatmasını kolaylaştırsa da bastırdığı her şeyin bir dalgayla kıyıya vurabilme ihtimali tatsız ve tedirgin ediciydi adam için.

Kapıyı açmasını izleyen üç beş saniyede, yükselen duygularını dizginleyebilmesi için hatırı sayılır bir çaba harcayarak hayli yoruldu adam. Ev sahibinden davet gelmeyeceğini anlayan kadınsa, yüzünde solmaya meyletmiş cansız bir gülüşle konuşmaya çalıştı. "Müsait değilsin anlaşılan, habersiz geldim benim hatam... Eee şey, doğum günün kutlu olsun." deyip pastayı adama uzattı.   Adam pastayı alırken kadının gitmek üzere olduğunu ve yanlış anlaşıldığını fark etti. "Teşekkür ederim, içeri gelsene." Kelimeleri hava kadar soğuk olan adam, kadını gönülsüzce davet ediyormuş gibiyken, içindeki çocuk, oracıkta kadının boynuna sarılmıştı bile...

"Rahatsızlık vermeyeyim, iyi günler sana..."

Kadın, bu zoraki davete icabet etmekteki gönülsüzlüğünü gösterdi. Samimiyet denizinden geçmeyen sözcükleri limanına kabul etmesi düşünülemezdi zira.

Kadının kırgınlığı yüzüne yansıyınca; adam, beklemeksizin davetini daha içten şekilde yineledi. "Ne rahatsızlığı, lütfen gel. Pastayı bir başıma kestirmeyeceksin değil mi?" Koca bedenini kapının önünden çekip girmesi için kadına yol gösterdi. "Buyurun hanımefendi..." diyerek yüzüne yerleşen tebessümle göz kırptı.

Beklediği daveti alan kadın, içeri girdi. Kapıyı kapattıklarında üzerindeki ıslak montu çıkaran kadın, imalı şekilde "Bir an kovacaksın sanmıştım ama neyse..." deyip adama baktı. Kadının gönlünü alabilmek için nezaket silahına davranan adam, montu kadının elinden alıp vestiyere astı. Bir yandan da iğnelemeye gülerek cevap verdi. "Neden kovayım arkadaşım? Kusura bakma, kimseyi beklemiyordum şaşkınlıktan oldu ne olduysa. Bünyem böyle hoş sürprizlere alışık değil. Barıştık mı?" özür içerikli açıklamayı kabul eden kadın, "Barıştık." deyip güldü. Adamın yol göstericiliğinde salona doğru ilerlediler. İlerledikçe soğuyan havaya anlam veremeyen kadın, salondaki açık pencereyi gördüğünde adama şaka yollu "Size yaz gelmiş anlaşılan beyefendi. Ama biz sıradan ölümlüler böyle havalarda üşüdüğümüzden kapıları, camları kapatır ısınmaya çalışırız." deyip güldü. Adam pencereyi kapatırken yeni bir durum izahına koyuldu "Yağmurlu havayı ve toprak kokusunu çok severim ben. O yüzden açmıştım pencereyi. Benim gibi tuhaf ölümlüler de üşür hanımefendi."

"Yağmuru ben de çok severim ama sen bir üst seviyeye taşımışsın sevgini. Saygı duyarım." Diyen kadın, montunun sıcaklığıyla gevşeyen bedeninde soğuğu yoğun şekilde hissedip elleriyle kollarını ovuşturmaya başladı. Kadının üşüdüğünü gören adam, bir dakika beklemesini söyleyip odadan çıktı. Ardından yatak odasına geçip gardıroptan aldığı siyah  hırkasını kadına verdi. 

Hırkayı üstüne geçiren kadın, adama teşekkür etti. Üstüne birkaç beden büyük gelen hırkanın kollarını kıvırmaya koyuldu. Başını kaldırıp kendisini izleyen adamla göz göze gelince mahcup şekilde gülümsedi. Adamın saçları ve sakallarındaki aklardan başka  olgunluk emaresi bulunmayan yüzünü, duygusuz görünümüne tezatlık arz eden gözlerindeki derinliği ve gülüşünün güzelliğini  görmekten duyduğu heyecan her geçen gün, içinde yepyeni çiçekler açtırıyordu. Ancak susuyordu kadın. Aralarındaki çekimden adı kadar emin olsa da kokusu duyulmasın diye suskunluk örtüsüyle saklıyordu yüreğinin tüm çiçeklerini... 

Kadınla göz göze gelince, çocuksu bir tavırla elini saçlarına daldırıp ensesine indirdi adam. Özel misafirine ikramda bulunabilmek için kahve teklif etti. Teklifine olumlu yanıt alması üzerine de  mutfağa geçti. 

Adam, mutfakta kahveleri hazırlarken oturduğu odaya göz gezdirdi kadın. Bir berjer, bir köşe koltuğu, duvarda mavinin her tonuna ev sahipliği yapan deniz ve gökyüzünün resmedildiği bir tablo, duvara monte edilmiş geniş ekran bir televizyon ve ortada duran ahşap masadan oluşuyordu tüm dekorasyon.

Kimi zaman gözlerini kapatıp düşlediği manzaraya neredeyse bire bir uyan bu görüntü, şaşırtmamıştı kadını. Adama yardımcı olmak için masadaki bilgisayarı koltuğa kaldırmak istedi. Açık durumdaki bilgisayar ekranında gözüne ilişen dizeleri, bir hazine avcısı merakı ve ilgisiyle okudu.

"Yıllanmış sevinçler meskeninde

Ölümü uyuturken dizlerimiz

Soluksuz bıraktık tek heceyi

Sırrı yitik aynamıza yansıdı suretimiz

Başlarımız öne eğikti  

Silik varlığımız koptu sayfalardan

Yabancılaşmak, 

En tesirli zehirdir her zaman..."

Yaşam alanını, evini tahayyülde zorlanmamışsa da kendisine sorulsa, adamın, şiir okuyacak ya da sevebilecek son insan olduğunu söylerdi muhtemelen. Hem hayret verici hem de hayranlık uyandırıcı bulmuştu bu durumu. En keyifli yanılgısı, aklının ve kalbinin bir köşesine kazınırken, elinde fincanlarla odaya giren adamı görünce afalladı. Çocuksu bir panikle bilgisayarı aldığı yere koymaya çalıştı, "Şey... bilgisayarı alayım demiştim... yardım olsun diye." Kadının mahcup haline gülümseyerek karşılık verdi adam, "Yardım etmekten şu dakika vazgeçtiğini görmek, işte bu biraz üzdü." deyip fincanı kadına uzattı. 

İçilen kahveler, kesilen pasta eşliğinde iş ve hayata dair birçok konuda sohbet ettiler. Kimi zaman yükselen kahkahalarla oluşan samimiyet ortamından cesaretle, az evvel okuduğu dizelerden dem vurdu kadın. Şiirden aldığı mesajı kurcalamak için fırsat kolluyordu adeta. Biraz utangaçlık, biraz sabırsızlık karması ruh halini yansıtan titrek sesiyle "Aşık olmak mı seni böylesine korkutan?" diye sordu. "Korkmak mı?..." dedi adam ve sustu. Sigarasından derin bir nefes çekip elini kırçıl sakallarında gezdirdi bir süre. Düşüncelerini karşısındakine net şekilde aktarabilmek için doğru sözcükleri seçiyor gibiydi.

İzmariti kül tablasına bastırırken ara verdiği konuşmasına devam etti. "Haksız sayılmazsın, belirli bir sınırı olmayan her şey beni ürkütüyor. Çizgisiz kağıt gördüğüm an bile gerilirim biliyor musun? Oldum olası düzgün yazı yazamam çizgisiz kağıda.  Önümde duran o beyaz sayfayı görünce kara kara düşünürüm; acaba nerden başlasam, nasıl yazsam diye. Uzun uzun bakışırım beyaz kabusumla, ellerim titrer, avuçlarım terler. Bir şekilde kendimi toplar güzel bir iş çıkarmak ümidiyle kalemi kağıtla buluştururum. Ancak bu beceriksizliğim öyle işlemiştir ki kanıma, sonuç değişmez. Titreyen elinse, kullandığın kalem kusursuz da olsa önemi yoktur. Yazım... görüp görebileceğin en rezil görüntü budur belki de! Aşk da böyle, ne yazık ki... Sonsuz güvenir, sınır tanımadan bağlanırsın. Bardağın dolu tarafı sende denizlere, okyanuslara tekabül ediyorken; karşındaki, yavaş yavaş hayalindekini sevmeye başlar.  Ardından da senden uzak "o" insanı yaratmak üzere sinsice harekete geçer. Netice ne olur sence? Sınırsız beklenti ve doymak bilmeyen vahşi bir hayvan gibi üstüne çullanmış değiştirme teşebbüsleri! Kimse özünde kim olduğunla ilgilenmez ve yapabildiğin kadarıyla yetinmez. Herkes kendince güzel gördüğü ötekiyle, berikiyle kıyaslar, hep kendi idealini dayatır. Önüne sunulan kalıba uymadığın zaman da mutsuzluk nağmeleri dökülmeye başlar. Suçlu ilan edilirsin. Aradaki tüm bağlar usul usul boynuna dolanır ve beklemediğin bir anda sehpaya tekme vurulur. Sevdiğim kadınlar, infazcım olmaktan hiç çekinmediler." Adamı dikkatle dinleyen kadın, bu konuşmanın içinde alevden bir fırtına estirdiğini hissetti. Aşktan böylesine kaçan birine ne denilebilirdi ki? Aralarında var olduğunu düşündüğü çekim de kendi hisleriyle yarattığı bir kurmacaydı belki. İçindeki son ümit küle dönüşmeden, zor da olsa, duygularını dile getirmeye karar verdi. "Demek böyle düşünüyorsun... Sana bir çizgisiz kağıt vemek isterdim. Yazı yazmak yerine resim yapmayı denemen için. Sonsuz mutluluk ve özgürlüğün anahtarı, tecrübe etmediğin bir şeyde gizlidir bazen..." Ağzından çıkan sözleri işittiğinde, cesaretinden eser kalmadığını hissetti. Utanç ve umutsuzluğun haletiruhiyesini ele geçirmesiyle gözleri dolan kadın, ayağa kalktı ve hızla odayı terk etti. Beklemediği bir cevap alan adamsa şaşkınlık içinde öylece kalakaldı. Bir şey yapması gerekti; bir söz söylemesi... Düşündü... Belki de sadece hissettiğini yapması lazımdı. Koridoru geçen kadın, dış kapıyı açmak üzereyken kolunda hissettiği el ile durdu ve arkasına döndü. Duyduğu çekime karşı koymayarak göğüs göğse geldiği adamın boynuna sarıldı. Aynı anda adam da kadının beline kollarını dolayıp titrek bir sesle  kulağına fısıldadı, "Resim yapmayı sen  öğret bana, al siyah kalemi elimden renkli boyalarını karıştır ruhuma..."