Hovarda mesleki orhan

Orhan velinin zatı alimce bilinen biyografisi

Hovarda mesleki orhan

“İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanar ya sarısı bir kaşkol ... Dağınık ve şişirilmiş bir göğse benzeyen sırt ve ergenlik bozuğu bir yüz ... Bit pazarına kim bilir kaçıncı kez gelmişti bu garip adam? Yine meteliksiz kalmıştı çünkü. Siyah deri çantasından birkaç gömlek çıkardı. Umarsızca yaşlı pazarcıya uzattı. Kürkçü dükkanı misali, pazarcı büyük bir memnuniyetle gömlekleri aldı.

Adam üşümüş olmalı ki trençkotuna büründü adeta. Biraz bekledi, üç beş kuruş aldı, cebine koyup kalabalığa karıştı. Nisan 1914’te Beykoz Yokuşu’ndaki Çayır Sokağında 9 numaralı konakta dünyaya geldi Orhan. Babası İzmirli Mehmet Veli, annesi ise Beykozlu Hacı Fatma Nigar Hanım’dı.

Nüfusu tezkeresi suretine göre asıl ismi Ahmet Orhan olan şairin babasının adı Veli olduğu için, sanatçı Soyadı Kanunu’ndan önce Orhan Veli olarak tanındı.

Çocukluğu Beykoz ve Beşiktaş’ın yokuşlarında Boğaz’a nazır geçti Orhan’ın. Denizle hep iç içeydi. Beykoz’daki evin bahçesi Orhan’ın sahnesi gibiydi, delikanlılarla birlikte komşulara Moliere’in oyunlarını oynadı. Mahalledeki çocuklara ve kardeşlerine daha o yaşlarda Karagöz-Hacivat oynattı.

Uçurtma yapıp çılgınlar gibi koşuşturmaları da cabasıydı.

Orhan, sanatsever bir ailede büyüdü. Babası klarnet sanatçısıydı, müzikle içli dışlı olunca haliyle sanat camiasıyla dirsek teması kaçınılmaz oldu.

Edebiyatla ilk tanışması ilkokul yıllarında “Çocuk Dün­ yası” adlı hikayesinin dergide yayımlanmasıyla oldu. Beşinci sınıfta büyük buluşma gerçekleşti ve en büyük dostu Oktay Rıfat’la tanıştı. Dokuzuncu sınıfta can ciğer oldular. İkisi de şiir delisiydi. Okulda teneffüs olur olmaz buluşur, sadece şiir hakkında konuşurlardı. Bir yıl sonra da müsamere esnasında bir diğer büyük dostu Melih Cevdet aralarına katıldı. Üç kafadar bazen dersten kaçarak demiryoluna gidip ahşap istasyon binasında şiirden, tiyatrodan konuştular. Orhan, hayatı çok farklı sosyal ve ekonomik sınıflarda deneyimleme şansı buldu. Örneğin, yedi yaşındayken Halife Abdülmecit’in Yıldız Sarayı’nda düzenlediği bir düğünde sünnet edilen Orhan Veli, daha sonra yıllarda açlık ve işsizlikle mücadele etmek zorunda kalmıştı.

Lise sıralarında edebiyat öğretmenleri Ahmet Hamdi Tanpınar’dı. Onun sayesinde edebiyata ilgisi arttı. Bir süre sonra şiir dergisi çıkardı. Tiyatro sahnelerinde boy göstermeye başladı.

İstanbul’da felsefe bölümüne girdi. Yazmaya burada devam etse de avarelik yılları çoktan başlamıştı. At yarışlarına gidiyor, kürek çekiyor, bol bol yüzüyor, tercümeler yapıyor, meyhane meyhane dolaşıyor, sık sık aşık oluyor ve şiir yazıyordu bu cebi delik garip oğlan. Düzensizlik içinde düzen, karanlıklar arasında aydınlık, züğürtlük içinde sultanlıktı onunki.

Okulu bitiremeden Ankara’ya döndü. PTT’ de memuriyete başladı. Bir süre sonra tercümanlık bürosunda çalıştı. Can dostları Oktay ve Melih’le yine bir araya geldi. Başta Varlık dergisi olmak üzere envaı dergide şiirler, yazılar yayımladı.

Bu dönem şiirlerinde “Mehmet Ali Sel” adını kullandı. Ve bu isim giderek ün yaptı.

Orhan Veli, ömrü boyunca kazalardan bir türlü kurtulamadı. 5 yaşındayken dadısının kızarttığı köftelerden aşırmaya çalışırken kolu tavanın içine girerek yandı. 12 yaşında Beykoz çayırında oyun oynarken diz kapağını dikenli tele takınca ağır şekilde yaralandı. 13 yaşındayken, yirmi yaşındaki hizmetçileri Fatma’yı Flober tabancasıyla korkutmak isterken ağır şekilde yaraladı. I 7 yaşında yakalandığı kızılcık hastalığı, çocukluk ve gençlik yıllarındaki ufak tefek sıyrıklar, kesikler 1939’daki trafik kazasının yanında hiçbir şey sayılamazdı. Orhan 25’indeydi ve en yakın arkadaşlarından Melih Cevdet’in kullandığı araba, Ankara’da Çubuk Barajı tepesinden aşağı yuvarlandı. Yirmi gün komada kalan Orhan ölümden dönmüştü.

1941 yılının Mayıs ayında beklenen oldu. Üç kafadar daha önce işaretlerini verdikleri ve çokça tepki toplayan yeni şiir anlayışının vesikası niteliğindeki Garip Seçkisi’ni yayımladı.

Yayımlanan seçkide Melih Cevdet Anday’ın on altı, Rıfat'ın yirmi bir, Orhan Veli Kanık’ın ise yirmi dört şiiri yer aldı. Türk şiirinde sarsıcı ve yıkıcı etkileri olan bu anlayış başta Haşim ve Nazım olmak üzere şiirin tüm tabularını darmadağın etti.

Şiiri seçkin zümrenin elinden alıp onu avamın tam ortasına sokağa, kahveye, vapura, pazara indirdiler. Bu adamlar çoğu kişiye göre şakacı11 olarak anıldılarsa da şiirde yıkıcı bir devrim gerçekleşmişti. Artık herkes şiir okuya-biliyor, anlayabiliyor hatta yazabiliyordu. Öyle ki nasır, cigara, don, rakı gibi sıradan kavramlar şiire girince olan oldu. Bilhassa Orhan Veli alay konusu olmuştu. Nurullah Ataç arada bir Orhan’a takılarak:

“-İlahi Orhan Veli! Senin için yazdığım makaleleri birçok an ciddiye almışlar . Bunları sırf alay etmek için yazdığımı kimse fark etmedi. Ne dersin?

Orhan Veli, Nasreddin Hoca edasıyla şu cevabı verdi:

-İşin tuhaf ı şu ki ben de şiirlerimi tamamıyla şaka diye yazıp neşrettim. Bazıları fena halde ciddiye aldılar . Sen ne dersin?” Reklamın iyisi kötüsü olmazdı. Orhan Veli kazandığı zaferin keyfini “rakıda balık” olarak çıkarıyordu. Orhan Veli’nin Yazık oldu Süleyman Efendi’ye şiiri ve mısraı o kadar meşhur oldu ki gündelik dile giren bir dize haline geldi.

“Göllerde bu dem bir kamış olan” Ahmet Haşim’e inat “Rakı şişesinde balık olan” bir Orhan Veli doğdu.

Orhan Veli askere gitti. 2.Dünya Savaşı’nın neden olduğu gerginlik nedeniyle uzatılan askerlik görevini, 1945 yılında, yedek subay rütbesiyle tamamlayan Orhan Veli Kanık, Ankara’ya dönerek, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda tercümanlık yapmaya başladı.

Burada, Azra Erhat, Oktay Rıfat ve Erol Güney ile birlikte ortak çeviri çalışmaları yürütürken 1947 yılında yeni bakanlık yönetimini “antidemokratik ve tutucu” davranmakla suçlayarak görevinden istif a etti. Ankara’da Sabahattin Eyüboğlu’nun evi mekan oldu Orhan için. Entelektüel bir çevre edindi bu sayede. Ve orada Bella’yı tanıdı.

Bella, odasında yatağına uzanmış ders çalışıyordu. Orhan Veli, kapıdan uzun uzun genç kızı seyrettikten sonra salonun köşesindeki küçük masaya oturdu ve cebinden çıkardığı kağıda bir şeyler karalayıp yeniden odaya yöneldi. Kağıdı Bella’ya uzattı ve “Bu şiiri sana yazdım.” Dedi.

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;

Entarisi sıyrılmış, hafiften;

Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;

Bir eliyle de göğsünü tutmuş.

İçinde kötülüğü yok, biliyorum;

Yok, benim de yok ama ...

Olmaz ki!

Böyle de yatılmaz ki!

Bella şiiri okudu, gülümsedi, teşekkür etti ve istifini bozmadan uzanıp yatıvermiş vaziyette meşgul olduğu işi yapmaya devam etti. Bella, ne o an ne de ondan sonraki zamanlarda Orhan Veli’ nin şiirlerine özne olmanın ötesinde bir şey yapmadı. Halbuki Orhan, Bella’ya aşıktı. Ama Bella bunu hiç bilmedi. Hatta “Anlatamıyorum” şiirini bile kendisi için yazdığını söyledi bir röportajında. Gerçekten de epeyce yaklaşmış olmasına rağmen anlatamamıştı.

Aşkları gibi özlemleri de hiç dinmedi Orhan Veli’nin.

İstanbul’a, denize, vapura, çocukluğuna hep hasretti Veli. Sık sık İstanbul’a gitti. Parası da yoktu. İstanbul’da en büyük dostu Sait Faik’ti. İkisi de İstanbul aşığı birer avareydi.

Boğaz’a karşı kurdukları çilingir sof r asında martı sesleriyle İstanbul’u dinleyip bedava havanın tadını çıkarıp bazen de bir balıkçı kahvesinde Cumhuriyet gazetesinin bulmacasını iddiasına girerek çözmeye çalıştılar. Bir şişe rakısına girilen iddiayı ne hikmetse hep Orhan Veli kazanırdı. Sonunda buna isyan eden Sait Faik acı gerçeği öğrenince Orhan’ın ensesine şamarı patlattı. Çünkü Cumhuriyet’teki bulmacaları hazırlayan Orhan Veli’den başkası değildi.

Bir sonbahar günü, İstanbul hasretini gidermek amacıyla gezintiye çıkan Orhan, güzel bir havada Boğaziçi vapurunda bir kadın gördü. Her şeyiyle ben kadının hasıyım diyordu adeta. Yine aşık oldu. Tanıştı, ayaküstü sohbet etti. Tutul­ muştu kadına. Yaşça kendinden büyük olan, birçok şairin gönlüne girmiş üstelik evli olan bu kadın Veli’nin en büyük aşkı Nahit Hanım’dı. Orhan Veli’nin bir mısrasında “muteber sevgilim” diye sözünü ettiği, senelerce aşk mektupları yazdığı ve en meşhur şiirlerinden birçoğunun bu aşkın verdiği ilhamla kaleme aldığı “Nahid Hanım”, İstanbul’un “salon sahiplerinden” idi. Evini sanatçılara açmış, onlar için sık sık davetler vermiş, bazılarını maddi bakımdan desteklemiş, kitaplarını yayınlamalarına bile yardım etmiş ve bazıları ile daha yakın ilişkiler içine girmişti. Cahit Sıtkı, Necip Fazıl, Can Yücel, Sabahattin Ali bu hanımefendinin aşıklarından sadece birkaçıydı. Nahit Hanım içlerinden belki de en çok Orhan Veli’yi sevdi.

Nahit Hanım, Orhan Veli’nin aşkını ispat için sık sık Ankara’dan İstanbul’a gittiği, Rus meyhanelerinde buluştuğu, gidemediği zamanlarda mektuplar yazdığı, parasızlık nedeniyle çoğu zaman görüşemediği son aşkıydı. Aslında Orhan yıllarca boşa kürek çekmiş, Nahit Hanım çoktan başka gemiye binmişti.

Artık kendini dostlarıyla birlikte tamamen yazmaya adadı. Ankara’da günleri dost meclislerinde edebi sohbetlerle geçiyordu. Sabahattin Ali, Bedri Rahmi, Melih Cevdet, Hasan Ali Yücel ile Erol Güney’in evinde toplanıp edebiyat konuşurlardı.

1949 yılında çıkan “Yaprak” dergisiyle birlikte Orhan Veli’nin şairliğinin yanı sıra fikir adamlığı yönü de ortaya çıktı. Şairin yaklaşan seçimlerle ilgili fikirleri bu dergide yayımlandı. 1950 yılının ortalarına doğru maddi sıkıntıya girince Orhan Veli kendine ait eşyaları bile satarak dergiyi 28 sayı çıkarmayı sürdürdü. Hususi eşyaları, kabanı, Abidin Dino’nun hediye ettiği resimler bile bu dergi sevdasına kurban gidenlerdendi. Haliyle edebiyat çok da karın doyurmuyordu. Belki de parasızlık Orhan’ın kaderiydi.

Derginin yayın hayatı sona erince İstanbul’a taşınmaya karar verdi. Aynı yıl, Nazım Hikmet’in yazılarından dolayı mahkum edilmesini protesto etti ve düşünce özgürlüğüne imkan verilmediğini öne sürerek yakın dostları Melih Cevdet ve Oktay Rıf a t ile birlikte, şairin serbest bırakılması için 3 gün boyunca açlık grevi yaptı. Bu eylemiyle siyaset ve edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Aynı yılın kasım ayında, bir haftalığına Ankara’ya geldi. 10 Kasım 1950 gecesinde, onarım için kazılmış ancak üzeri kapatılmamış bir çukura düştü, ayağını incitti. Fazla önemsemedi ve İstanbul’a döndü.

Dostu avukat Muzaf f er Akçay’ın evinde akşam yemeğine kaldı. Kalabalık bir ortamdı ve şiirler okundu, sohbetler edildi. Orhan o gece orada kaldı. Kanepeye uyığılmış baygın gibiydi. Bir terslik olduğu anlaşılınca ev ahalisi paniğe kapıla­ rak ortalığı velveleye verdi. Maalesef Orhan Veli komaya girmişti. Hemen Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürüldü. İlk tespit alkol komasına girdiği yönündeydi. Zaten hep alkollüydü Orhan. Öyle içki komasına girecek adam değildi.

Bütün çabalara rağmen öğlen 12.00’ye doğru başlayan koma aralıksız devam etti ve şairin kalbi gece 23.00 sularında durdu. Çok sonra anlaşıldı ki Orhan beyin kanaması geçirmişti. Yanlış tetkikler nedeniyle öldüğü bugün bile düşünülen Orhan Veli henüz 36 yaşında öldüğünde üzerindeki ceketinin cebinden 28 kuruş ve bir at yarışı bülteni çıktı. Ama o ceplerden birinde çok daha önemli bir şey vardı: Diş fırçasına sarılı bir kağıt. Kağıdın bu kadar önemli olmasının nedeniyse Orhan Veli’nin son şiirinin orada yazılı olmasıydı.

Kaderin tamamlanmasına izin vermediği, sevgililerini anlattığı son şiiri; “Aşk Resmi Geçidi” ı 951 ‘de anısına çıkarılan Son Yaprak’ta yer buldu. Orhan Veli onu sevenlerin gözyaşlarıyla vasiyeti üzerine Aşiyan Mezarlığı’na def n edildi.

Boğaz’a karşı bir de uf a k heykel yaptırıldı. Bu heykelde Boğaz’ı seyreden şairin yanına bir de küçük martı kondu, ağaçların içerisinde sonsuza dek huzurlu hülyalarına dalması tasavvur edildi. Artık hava bedavaydı ve İstanbul’u dinleyebilirdi gözleri kapalı.