NEFS

Dışarıda boğuk bir karanlık vardı, yağmur ha yağdı ha yağacak. Havada asılı gri bulutlar perdelere yansımış, oradan da içeri giriyordu...

NEFS

Nefs

Dışarıda boğuk bir karanlık vardı, yağmur ha yağdı ha yağacak. Havada asılı gri bulutlar perdelere yansımış, oradan da içeri giriyordu. Odanın içi ışığa ihtiyaç duyulmayacak karanlıktaydı. Renkli mobilyalarla döşenmiş odanın penceresinin hemen önünde, karşılıklı durmuş iki tane tek kişilik koltuklar, Savaş için tam da düşünülecek yerdi. Karısını kapıdan yolladıktan hemen sonra salondaki, o düşünce koltuklarından birisine poposunu yerleştirdi. Sağ kolunu kaldırdı ve dirseğini dik bir şekilde koltuğun kenarına koydu, elini yumruk yaparak çenesine dayadı, öylece durdu, başparmağını gevşetti, çenesinin altına yaydı. Böyle yaparak düşüncelerini sabitlemeye çalışıyordu sanki. Bir an karısının bu yağmurda nasıl gideceğini düşündü, sonra bir parmak tozu iter gibi bu düşüncesini bir kenara itti. Asıl düşünmesi gereken şey başkaydı. Arkadaşının şu bahsettiği adam, söylediği sözler hâlâ aklındaydı: “seni alıp başka dünyalara götürüyor” demişti. Arkadaşının bunu anlatırken ki heyecanını getirdi gözünün önüne, anlık bir tebessüm etti. İşaret parmağıyla başparmağını aynı hizaya gelmeyecek şekilde birleştirdi “bir kereden ne olacak” diyerek düşüncelerinin sessizliğini bozdu. Kafasının içindeki sesler öyle çoktu ki, hemen yanında davul zurna çalsalar fark etmeyecekti. Kollarını bacaklarının üstüne koydu, buz gibi elleriyle bacaklarını tuttu bir anda, içi ürperdi. Başını yere eğerek bacaklarından çektiği ellerini kafasına koydu bu sefer. Sesleri susturmaya çalışır gibi sessizce nefes alıp veriyordu. Ne yapsa da o sesler bir türlü susmuyordu. Düşünceleri vücudunu da etkiliyordu, tüm vücudu parmak uçlarına kadar titriyordu. O seslerden birine kulak vermiş olacak ki, aniden ayağa kalktı, yanında duran küçük sehpanın; demir, paslı ayaklarına, serçe parmağını çarptı. Hissettiği acı yüzüne yansımıştı. Acıyla sıktığı yüzü, burnunda uzunlu kısalı, beş altı tane çizik oluşturmuştu. Çok sürmeyen acılardan biriydi bu, ayak parmak ucunu vurmak, üstecilik acısı kalbine de vurmuyordu. Keşke her acı böyle olsa dedi içinden, oysa acısız bir hayat düşünemiyordu. Onu düşündüremeyecek kadar acımasızdı hayat… Eliyle ağzını sıkı sıkıya kapamış, salonun bir ucundan diğerine gidip geliyordu. Bu hâli tıpkı, bebek bekleyen bir babayı andırıyordu fakat içindeki hâl başkaydı. Belki yirmi kere gidip geldi bu salonda; karısını düşündü, bugün gelmeyecekti, annesinde kalacaktı, öyle söylemişti. Düşüncelerinden başını kaldırıp, duvarda asılı duran saate baktı. Yelkovanla akrep birbirini kovalıyordu, geç kalmamalıyım dedi yine sessizliğini bozarak. Hızlıca evin, çıkış kapısına yöneldi, kapının yanında duran askılıktan montunu bulup üstüne geçirdi. Bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra kapının kolunu tuttu; soğuktu, elleri de soğuktu. Dışarıda kalan ayakkabılarını giymek için eğildi. Her zaman kerata yardımıyla giydiği ayakkabılarını, bu sefer başparmağının yardımıyla giydi. Onu alıp kullanarak vakit kaybetmek istemiyordu. Koridorun hemen sağındaki metal kapılı asansöre yöneldi. Asansör altıncı kattaydı, o ise üçüncü katta, bu da bir vakit kaybıydı, merdivenleri kullanmak onu hızlandıracaktı. Hemen merdivenlere yönelerek hızlıca indi, aşağıya sanki ışınlanmış gibiydi. Dışarı çıktığında, bir oksijen tüpünden kurtulmuşçasına rahat nefes alabildiğini hissetti. Defalarca soluduğu hava toprak kokuyordu ve bu onun çok hoşuna gidiyordu. Başı yerde hızlı adımlarla ilerliyordu, yerde oluşan küçük su birikintisine gözü ilişti, rengârenk bir şeyler parıldıyordu. Kafasını kaldırıp gökyüzüne doğrulttu gözlerini, karanlıktan aydınlığa geçiş yapan bu gözler, ani bir kamaşma yaşadı. Tam da tahmin ettiği gibi, gökkuşağıydı suya vuran renkli ışıltı. Uzun bir müddet gözlerini ayırmadı ta ki sulanan gözlerinin isyan etmesine kadar. Bu bile yetmişti ona “doğa insanı nasıl da büyülüyor” dedi içinden ve ardından ona eşlik eden “yapma” sesini duydu. Yeniden kafasındaki o sesler birbirine girdi. Elini çenesine geçirerek düşünmeye başladı. Düşündü düşündü… İnsan kalabalığının çok olduğu bu kaldırımın ortasında tıpkı bir heykel gibi düşünüyordu, gelen geçen onun omuzlarına çarpıyordu fakat bunların hiçbirini hissetmiyordu. Kafasındaki bir sesi sessizce tekrarladı: “bir kereden bir şey olmaz” bunu dedikten hemen sonra kaldığı yerden yürümeye başladı, bu sefer daha da hızlıydı, belki izin verilse uçacak gibiydi. İrili ufaklı binaların olduğu dar sokaklardan geçiyor, milyon tane insanla yan yana yürüyordu. Satıcıların seslerini, müşterilerin pazarlıklarını, telefonla konuşan insanları, yolun ortasında sohbet edenleri, hiç birini duymuyordu, tüm dünyaya kulaklarını kapatmış gibiydi. Fakat bir his vardı ki içinde sanki herkes ona şüpheli bakıyor gibiydi. Bu suçluluk duygusu onun kafasını yerden kaldırmasına izin vermiyordu, ara sıra çarptığı insanların küfrünü bile duymuyordu. Sanki duyduğu, gördüğü her şey onu oracıkta ele verecekti. Aradığı adrese çok az kalmıştı ve sabrı gitgide azalıyordu, yürümüyor koşuyordu. Aniden durdu, aradığını bulmuştu. Kafasını kaldırdığında karşısında oldukça eski, yıkık dökük bir bina vardı. Kapısı gözükmeyecek kadar eski ve kirliydi. Kapının önüne geldiğinde yutkundu, boğazına kaçan tükürüğü onu birkaç dakika boyunca öksürttü. Nihayet son bulan öksürüğü biraz da olsa onu rahatlattı. Elleri buz gibi bir soğuğa maruz kalmışçasına zangır zangır titriyordu, titreyen ellerini duvara monte edilmiş düğmelerin üzerinde gezdirdi ve iki numara yazan düğmeye usulca bastı. Önce zil sesi duyuldu ardından bir titreşimle kapı açıldı. Binanın asansörü yoktu, yılan gibi kıvrımları olan merdivenlerin tırabzanlarını tuta tuta ikinci kata ulaştı. Kapı açıktı, kapının ardında onu bekleyen iri kıyımlı bir adam vardı. Hiç de samimi olmayan bir gülümsemeyle “hoş geldin” dedi. Hoş buldum diyerek içeri girdi. Kapıdan içeri adımını attığı andan sonrası ona şok etkisi yarattı. Gördükleri inanılmazdı, bu hiç de beklemediği bir şeydi. Sanki bir kütüphaneydi burası, neredeyse hiç boş duvar yoktu, hepsi çeşit çeşit kitaplarla doluydu. Kitapların orta yerinde ise; yumuşak, kahverengi, deri koltuklar vardı. Bu koltukların birinde; siyah takım elbiseli, kel, top sakalı olan, uzunca bir adam oturuyordu. Top sakalı kelliğini kapatan bir aksesuar gibi duruyordu. Bacak bacak üstüne atarak yayıldığı koltuğunda sigarasını içiyor ve bunu oldukça keyif alarak yapıyordu. Alaycı bir ses tonuyla “hoş geldin” dedi. Eliyle koltuğu işaret ederek oturmasını istedi. Savaş, emir alan bir robot gibi denileni yaptı. Birkaç dakika oluşan bu sessizliği bozan Savaş oldu. Sesi titreyerek:

-Buraya arkadaşımın tavsiyesiyle geldim

-Biliyorum adın Savaş olmalı, oldukça dakiksin diyerek sigarasından bir yudum daha aldı. Ona daha yakın olan Savaş, bu içtiğinin sigara olmadığını anladı. Adam, Savaş’ın tedirginliğini fark etti, bu ona daha da keyif veriyordu. Zayıf kişilikli insanlar onun için bulunmaz bir nimetti. Savaş’a rahat olmasını söyledi. Koltuğun köşesine ilişmiş olan Savaş adamın talimatıyla sırtını yasladı. Tek başına dumanı tüttüremeyen bu adam, hemen önündeki sehpaya doğru yöneldi. Üzerinde duran paketten bir duman çıkardı, Savaş’a uzattı ona eşlik etmesini söyledi. Önce reddetse de kurduğu hâkimiyete engel olamadı. Adamın yaktığı ateşle dumanı içine çekti, çektikçe keyfi yerine geldi, vücudu rahatladı. Tam istediği kıvama gelene kadar içmesine izin verdi. Kıvamı tutturan adam, Savaş’ın elinden dumanını kesti ve sordu:

-Ne istiyorsun?

-Bu işleri bırakalı çok oldu, sadece biraz keyif almak istiyorum. Fazlasını istemiyorum.

-Belli ki seviyorsun, bak hâlâ vazgeçmemişsin, ne diye kendini keyif aldığın şeyden mahrum ediyorsun.

-Karım hamile

-Çok daha iyi ya

-İyi olan ne?

Bunun ardından alaycı gülümsemesini yine attı, ayakta dikilen o iri kıyımlı adama, sert bir bakışla birlikte karşıyı göstererek bir el işareti yaptı. Adam bunu hemen anladı, raflara doğru yöneldi, rafın köşesinde görünmez bir yere dokundu ve hemen geri çekildi. Çekilmesiyle, kitap dolu raf kendi etrafında bir tur attı, tak diye durdu. Kitapları ardına bırakan rafta küçük küçük bölmeler vardı. Savaş şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Adam ilk kez ayağa kalktı, raflara doğru ağır adımlarla ilerledi. Küçük bölmelerden bir tanesine elini daldırdı. Kahverengi minik bir kapsül çıkardı; saydamdı, içinde beyaz toz birikintisi vardı. Kapsül döndükçe içindeki toz tersine dönüyordu, tıpkı bir kum saati gibiydi fakat bu saat hızlıydı, hiç beklemiyordu. Adam sanki çok değerli bir elması tutuyormuş gibi, kapsülü iki parmağının arasına sıkıştırdı. Otuz iki dişiyle birden kahkahayı patlattı, bunu yaparken aldığı haz zirveye ulaşmıştı. Birdenbire dişlerini dudaklarının arkasına sakladı, ciddiydi. Tüm dikkatini Savaş’a vererek:

-Bu elimde gördüğün ölüyü diriltir. Etkisini sabaha kadar anlatsam bitmez ama sana şu kadarını söyleyeyim: Bu küçük hap sana geleceğini gösterir, neye uğradığını şaşırırsın.

Tüm bunları yaparken, alıcısının kanına işlemiş bir pazarlamacı edasıyla dudağının kenarına bir tebessüm iliştirdi. Savaş büyülenmiş gibiydi, sonunda söylediği şey hem saçma geliyor, hem de acaba mı dedirtiyordu. Ne kadar inanmak istemese de acaba demekten de alıkoyamıyordu kendini. İstemsizce iki dudağının arasına boşluğu yapıştırmıştı, adam bu boşluğu yakalamıştı bir kere. Boşlukları en güzel o fırsata çevirirdi. Ses tonu, sevdiği kıza açılan bir delikanlı gibi etkileyiciydi. Seçtiği kelimeler, kurduğu cümleler en can alıcı yerdendi. O anlattıkça Savaş’ın ağzının kenarından salyalar akıyordu, adam bu hali görünce sustu başardığını biliyordu, onu ikna etmek hiç de zor olmamıştı. Avını ağına alıp, bugünün kârını epeyce çıkarmıştı. İri kıyımlı bu adama yine bir işaret çaktı, o da hemen anladı, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, hiç konuşmadan anlaşan bu iki adam ezberden gidiyordu. Az sonra paketlediği hapları getirdi. Savaş’a doğru uzattı, tam paketi alacakken elinin tersiyle ittirdi.”Almıyorum vazgeçtim” diyerek ayağa fırladı, kapıya doğru yöneldi. Adam bu hareketi hiç beklemiyordu, son kozunu hemen kullanmalıydı, onu en hassas yerinden vurmalıydı, tam da o anda:

-Çok pişman olacaksın, sen gelmeden önce aynısını içtim. Şimdi etkisini gösteriyor, öyle gösteriyor ki senin doğacak oğlun çok işkenceler görecek çok. Vah ki vah hâline!

Bunu söylerken öyle emindi ki kendinden, sanki karşısında bir film açıkmış ve o filmi izliyormuş gibi rol kesiyordu, ağzını şapırdatarak yazık çok yazık diyordu. Cinsiyetini bilişi onu şaşırttı. Savaş en çok bundan etkilendi, adamın hâlleri ona anlamsız bir güven veriyordu. Bulanık kafası daha da bulandı, acaba mı diye diye geri döndü aniden. Cebinden paraları çıkardı; hızlıydı, vazgeçmemeliydi, bir an önce halletmeliydi. Cebinden çıkardığı paraları, iri kıyımlı adama uzattı ve elindeki paketi aynı hızlılıkla kendine doğru çekti. Adam zafer coşkusuyla: Hiç pişman olamayacaksın delikanlı, oğlun ve senin için mutlu son diyerek alaycı gülümsemesini son kez fırlattı. Savaş arkasına bile bakmadan çıktı bu eski binadan. Koşmaya başladı, bir şeylerden kaçıyormuşçasına, nereye gittiğini bilmeden koşuyordu. Onu ne çarptığı insanlar, ne de yediği küfürler durduruyordu. Karşısına çıkan maviliğe kadar koştu, onu ancak bu mavilik durdurabildi. Artık bu durduğu yerde oturmak istedi, şöyle bir göz gezdirdikten sonra güzel bir kayalık seçerek onun üstüne usulca oturdu. Dalga sesleriyle ruhunu dinlendirmeye çalışsa da kafasındaki seslere, uğultulara bir türlü engel olamadı. Adamın söyledikleri kafasının içinde bozuk plak gibi defalarca tekrarladı. Ortalığın bir an önce ıssızlaşmasını bekliyor ve bir an önce şu geleceği görmek istiyordu. Maviliğin derinliklerine daldı, gözleri sabitlendi, uzun bir süre izledi karşıyı. Öyle bir dalmıştı ki bir çocuğun “ağabey, su ister misin?” demesiyle daldığı yerden kendine geldi, su istemediği hâlde aldı. Yanında insan istemiyordu, herkesten uzak, sessizlik istiyordu. Nihayet istediği oldu, ortalık derin bir sessizliğe büründü. Kolundaki saate baktı, saat tam üçü gösteriyordu. Kapsülün içindeki toz gibi hızlıydı zaman. Tam zamanı diye düşündü, montunun iç cebine elini soktu, çok geçmeden aradığı paketi buldu. Matruşka gibi sarmalanmış paketin içinden kapsülü çıkardı. Parmaklarının arasına alıp bir hamlede ağzına götürdü. Yanındaki suya ilişti gözü, şişeyi alıp kapağını açtı, bir yudum içti. Öyle sıkı tutmuştu ki, sıktığı şişenin içindeki sular ağzının kenarından aktı geldi. Saatler geçtikçe başı dönüyordu. Gözünün önü bir açılıyor, bir kararıyordu. Kafası bir o yana bir bu yana gelip giderken, denizin üstünde bir şeyler görmeye başladı. Kısılan gözlerinin yuvalarını açmaya çalıştı, böyle yaparak gördüklerini netleştirmeye çalışıyordu. Netleşen görüntünün ne olduğunu birkaç dakikadan sonra anladı; üzerinde kırmızı bir tişört, altında lacivert bir şort, kahverengi ayakkabı ve kemeriyle birbirine uyumlu bir erkek çocuğu. Kaşları çatık, dudakları büzük, öfkeliydi. Yumruklarını sıkarak “beni kurtar baba” diyordu. Bunu defalarca tekrar ediyordu. Savaş artık duymak istemiyordu. Elleriyle kulaklarını tıkadı, başını eğdi gözlerini sıkı sıkıya yumdu fakat bastırmaya çalıştığı ses içindeydi. Ne yaptıysa ses gitmiyordu. Buradan uzaklaşırsa sesin gideceğini düşünerek oturduğu yerden kalktı. Yalpalıya yalpalıya yürümeye başladı. Kapsül bedenini ve ruhunu öyle yavaşlatmıştı ki saatler sonra evin yolunu buldu. Apartmanın kapısı açıktı; içeri girdi, girdiği anda yere düştü, başını merdivenin köşesine çarptı, küçük bir sıyrıkla başı kanamaya başladı, acısını duymuyordu. Duyduğu tek şey “beni kurtar baba” diye bağıran bir çocuk sesiydi. Düşe kalka evin kapısının önüne geldi, uyuşmuş bedeninde ellerini kullanmak onu zorlasa da anahtarı buldu, kapıyı açtı, kendini içeri atarak kapıyı büyük bir gümbürtüyle kapattı. Duyduğu ses hâlâ onunlaydı, peşini bırakmıyordu. Belli belirsiz çığlıklar atıp, kuş gibi kollarını çırpıyordu. “oğlumu kurtarmalıyım” diyerek evin içinde meczup gibi dolanıyordu. Uzaktan gelen sesle irkildi, sesin yönüne doğru gözlerini çevirdi, gelen karısıydı. Onun bu hâlini gören karısı ne olduğunu anlamak için önce bir süzdü, sonra koşarak yanına geldi. Ne oldu sana diye bağırdı, telaşlıydı, kocasının hâline bir anlam vermeye çalışıyordu. Savaş karısının omuzlarından tutup sert bir şekilde koltuğun üzerine fırlattı. Salondan çıkıp mutfağa doğru koştu. Gördüğü çekmecelerden ilk baştakini kendine doğru çekti, eliyle karıştırdı, ayıklayarak aradığı şeyi buldu. Siyah saplı keskin bir bıçağı tutuğu gibi eline alıp havaya kaldırdı. Kendisini şaşkınlıkla izleyen karısına doğru gitti. Homurdanarak “oğlumuzu kurtarmalıyım” dedi. Karısı ona yakalanmamak için koşmaya başladı, yetişip kolundan tutuğu karısını yere yatırdı. “Yapma” diye haykırırken sapladı bıçağı, soluğunu kesti. Havası sönen bir balon gibi, şiş karnı kan boşaldıkça sönmeye başladı. Elindeki bıçağı yere fırlattı, geriye doğru sürtünerek sırtını duvara yasladı. “Kurtardım!”diye diye sevinç nidaları attı. Göğsüne doğru çektiği dizlerinin ortasına kafasını gömdü, derin bir uykuya daldı. Kendine geldiğinde, küçük zifiri karanlık bir odanın içindeydi. Ne olduğunu anlayamadı, yaptığı hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Ama biz hatırlıyorduk: yenik düştüğü nefsiyle, bütün hayatını mahvetmişti.

Şevin SEMİZ