Neyli Zen,hür meşerp

Neyzen Tevfik anısına bir biyografisi

Neyli  Zen,hür meşerp
Abdülhamid in idama mahkûm ettiği şair

“Çayhane ... İçeriye alafranga iki genç kız giriverdi kahkahalarla. Buldukları ilk boş yere yönelip etraf ı süze süze Üzerlerindeki kabanları çıkarıp oturdular. İki çay isteme y i de ihmal etmediler . Biraz sonra yaşlıca bir adam kapıda göründü. Sırtında eski bir mintan, üstünde dilenci hırkası, başında yırtık takke, yüzünde derin çizgiler vardı adamın. Herkesin dikkati birden bu adamın üzerindeydi. Usulca en köşeye oturdu. Koynundan kılıf a sarılı uzun bir nesne çıkardı. Kızlar gözlerini bile kırpmadan adım adım yaşlı adamı takip ediyordu. Adam siyah deri kaplı kılıf t an kılıcını çeker gibi ney’ini çıkardı. O sırada kızlar ‘.A aa! Ney mi o?’ diyerek şımarık bir edayla tanımadıkları bu adama ‘Bize ney çalar mısın?’ diye seslenince adamdan ‘Ney çalınmaz, ney üf l enir.’ Cevabını aldılar. 
Sükunet hali yaşlı adamın neyi ağzına götürüp üflemesiyle bozuluverdi. Etrafta o ana kadar kimsenin duymadığı büyülü bir ses yankılandı. Fransız Edebiyatı bölümünün en alafranga iki kızı bu sesle adeta büyülenmişti. Bu dramatik armoniye daha f azla dayanamadılar. Hafif hıçkırıkla başlayan duygu seli kızların birbirlerine sarılıp hüngür hüngür ağlamasıyla devam etti.”Dipsomanlar, alkol bağımlısıdır ama uzun süre hiç alkol almayabilirler. Sonra birden içki nöbeti başlar. Umarsızca, çılgınca, ölesiye içerler.” Aklıyla gerçeği, kalbiyle aşkı arayan, mutlak özgürlüğün peşinden ruhunu dolduran isyankarlık ve insan sevgisiyle koşan, gündelik hayatın bayağılığına küf r eden, adaletsizliğe öfke yağdıran, ney’de can bulmuş meyde can vermiş sergüzeşt, divane, berduş, sanatkar ve dipsoman; ömrü mey­ hane ile tımarhane arasında geçmiş bir dahi: Neyzen Tevfik . 
“Bodrum ‘da dünyaya geldiğimde birisi çıkıp da kulağıma, yer yüzünde beni bekleyen akıbetleri fısıldayıverseydi belki hemen dönmeye karar verirdim. Ama beni bu kararımdan iki şey vazgeçi­rebilirdi: Birisi, anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız ve masum insanlık ifadesi; ikincisi de doğduğum andan başlayarak Ege Denizi’nin bütün hayatımda ruhumu kucaklayan nazlı ve hışırtılı yeşil enginliği.” Dediği Bodrum’ da, Rüştiye Mektebi’nin başöğretmeni babasının ilk görev yerinde doğdu Neyzen Tevfik. 
Bodrum’da çocukluğunun geçtiği kasabada babasıyla çoğu zaman uzun yürüyüşlere çıktı küçük Tevfik. Yine o günlerden birinde bir kasaba kahvesine uğradı babasıyla. 
Kasabanın kahvesinde otururken iki derviş usulca içeri girdi. 
Kahveyi şöyle bir süzüp uygun buldukları yere oturdular. 
Selam ve hasbıhalden sonra dervişlerden biri koynundan uzun bir şey çıkardı ve “Ya destur!” dedikten sonra üflemeye başladı. Adeta insanı mest edip kendinden geçiren bu şeyden ve çıkardığı seslerden çok etkilenen küçük Tevfik, bu adamın ne çaldığını sorduğunda babasının “Ney evladım!” cevabıyla Neyzenliğe ilk adımını attı. Babasından “ney” isteği kabul görmeyince çardaktan kopardığı kamışı kaval haline getirdi ve böylece kendini mest eden ney’le tanıştı. Babası onun bu ilgisine daha fazla kayıtsız kalamayarak ona bir ney aldı. Oğlunu bir süre sonra usta bir neyzen olan Berber Kazım’la tanıştırdı ve ondan ney dersleri aldırmaya başladı. 
“Henüz mektebe yeni başlamıştım, bir akşam paydos olmuş, ben babamla beraber eve gitmek üzere yola koyulmuştum. Çarşıya geldiğimiz sırada uzaktan akseden davul, zurna sesleri ile durakladık, ben daha o yaşta bile musikinin meclubu, çılgınca zebunu idim. Babamı elinden çekerek sesin geldiği yöne doğru adeta sürüklüyordum. Nihayet alayın ucu meydanda göründü. Biraz daha yaklaşınca zurna ve lavtaların ahengine tempo tutan davul tokmakları hep birden kafama inmeye başlamıştı. Yaklaşan kalabalığın ellerinde on, on beş sırık, sırıkların ucunda da kesik insan kafaları vardı. Gözlerim dehşetle yuvalarında fırlamış ve o dehşetle ben de çığlığı basmıştım. 
Şaşıran babam, güya o feci manzarayı bana daha fazla göstermemek için önünde bulunduğumuz demirci dükkanının içine dalıvermişti. Halbuki olan olmuş ve çocuk ruhumda müthiş bir kasırga kopmuştu. Eve dinmeyen titremeler içinde getirildim ve birçok korku ilaçlarından geçirildim. Fakat heyhat, şuurumun bir burcu göçmüş, akıl tahtamın bir çivisi demirci dükkanında düşüp kaybolmuştu.” Yaşadığı bu olayın ardından ilk sara nöbetini geçirdi Neyzen. Çocukluğu boyunca yakasını bırakmayan sara hastalığını ve yerli yersiz bayılmalarını büyük aşkı ney’i ile dindirmeye çalıştı. Neydeki şöhreti gittikçe genişledi. İzmir Mevlevihane’sine girmesiyle sanatını daha geniş ortamlara yayabildi, seçkin kişilerle tanıştı. İstanbul’a gidişi ününün kısa zamanda artmasını sağladı. Zekası, sempatisi, küfürleriyle sarayların aranan ismi oldu. 
O, ne ney’inden ne de şiirinden herhangi bir çıkar, alkış beklemeyen adam gibi adamdı. Hem entelektüel, hem halk adamıydı. Sıradan insanlar, paşalar, sultanlar da onun dostuydular. Ve o, “kedilerin sarayı” olarak nitelediği evinde de sokakta da hayvanlarla dosttu. Bir arif e günü bayramlık elbiselerle donattığı fa kir fu kara çocuklar da onun dostuydu. 
Bazen bir kütüphaneye postunu atıp aylarca kitap okuyan adamdı Neyzen. Hayatı uçlarda yaşayan biriydi. Saraylardan çıkıp Galata ve Beyoğlu’nun izbe sokaklarında berduşlarla buluşurdu. Ayrıca kim olursa olsun lafını hiç esirgemedi, çoğu zaman azılı bir muhalif t i. Düzene küf r etti, bu nedenle defalarca sorgulandı, tutuklandı. Çok geçmeden İstanbul’u terk edip Mısır’a gitti. 
Mısır’da yedi sene maceradan maceraya sürüklendi Neyzen. Kah saraylara girip çıkarak kah kendi tabirince havalanıp en yüksek şahikalardan yer altında haşhaş kokulu esrar bodrumlarında yuvarlanarak tamamen serazat bir hayat yaşadı. Bazen zengin konaklarında kuş tüyü karyolalarında, bazen de iskenderiye’deki eski kalenin bir burcunda fakir ölüleri sarmaya mahsus kaba hasır üstünde yatıp kalktı. Prens ve prenses saraylarında olduğu kadar, serseriler aleminde de meşhur oldu. Mısır asilzadelerinin çocuklarıyla veya memleketten oraya kaçmış birçok tanınmış hürriyetperver Türkle arkadaşlık ettiği gibi azılı sabıkalılarla da düşüp kalktı Neyzen. Mısır’da bir kahvehane açıp hatta kendine bir plak bile doldurdu. Ama ne yaparsa yapsın içkiden hiç vazgeçemiyordu. Orada da meyini çekiyor, içindeki acıları ney’ine üflüyordu. Bir toplantıda çıkan tartışma, sarhoşluğun da etkisi ile üstünde taşıdığı tabancası ile ateş etmesi sonucu 6 ay hapis cezası aldı. Tam bu sıralarda II.Abdülhamit’i hicveden bir şiir yazdı. Bu şiir yüzünden idam cezası verildi. Bir süre kaçak hayatı yaşayarak Bektaşi tekkelerinde saklanmaya başladı. 
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a dönen Neyzen Tevfik, annesinin ısrarı ile Cemile Hanım’la evlendi. Kızı Leman doğduktan hemen sonra ise eşinden ayrıldı. 1.Dünya Savaşı’nda mehterbaşı olarak askerlik yaparken Paşa ile kavga edince askerlikten atıldı. 
En yakın dostu ise Mehmet Akif1ti. Mehmet Akif’in Safahat’ında “Derviş Ahmet” isimli şiirinin açıklamasında şöyle bir ifade yer aldı: “Tevfik Neyzen’in üç bin dört yüzüncü tövbesinden istif ası münasebetiyle.” Evet, Neyzen Tevfik’in sık sık alkolü bıraktığı ve tekrar başladığı bilinirdi. Bir süre hiç içmeden hayatına devam eder, ancak sonra tekrar içerdi üstat. Hatta dostu Akife bir daha meyhaneye ayak basmayacağına dair söz verdiğini ama çok zorlanınca meyhaneye atın üstünde girerek böylece verdiği söze sadık kaldığını anlatanlar oldu. 
Dünya bir meyhane olmuş Neyzen de dönüp duruyordu. 
Günün her saati demlenen bir matiz gibiydi. Öyle ki bir gün yakın bir dostu Neyzen Tevfik’i yine meyhaneden çıkarken gördü ve “Vallahi üstadım, seni meyhaneden çıkarken görmek beni üzüyor . “ diye yakındı. Neyzen kendisine acıyan dostunu şöyle teselli etti: “öyleyse hemen meyhaneye döneyim.” Mısır’da Akif’in yanında bir yıl kaldıktan sonra Neyzen nihayet İstanbul’a döndü. Ama ruhunun acısını yine dindiremedi.Neyzen Tevfik, dipsomania nöbetinin başlayabileceğini bazen önceden sezerdi. İradesini kullanır kendi isteğiyle Bakırköy Akıl Hastahanesine gider, “Başlayacak, beni hemen kapatın!” derdi ağlayarak. Bir kral muamelelisi görürdü orada. 1940'lı yıllarda Bakırköy Akıl Hastanesinin 21 numaralı koğuşu ona ayrıldı; istediği zaman geldi, yattı, dinlendi ve hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gitti. Neyzen'in deli damarı tutuyordu arada bir. Bir gün dar yoldan geçmek için müsaade istediği adamın "Ben senin gibi ciğeri beş para etmez adamlara yol vermem!" demesine karşı istifini bozmadan usulca kenara çekilip " Ben veririm. " demesi bile onun ince zekasının sadece küçük parıltıları olarak hatırlandı. Bazen zenginlerden himaye gören, bazen arkadaşlarının evinde kalan, çok defa da kahvelerde, meyhanelerde barınan Neyzen Tevfik'in kendisini sahiplenecek bir ailesi ve düzenli bir işi olmadı. 1930'lardan sonra, İstanbul Belediyesi'nin, sadece himaye maksadıyla kendisine verdiği bir miktar aylık dışında herhangi bir işi de olmadı. Uzun derbederlik hayatında, o kaldırımdan bu kaldırıma, o kapıdan bu kapıya, o diyardan bu diyara, Ney’i ve Mey’iyle bir kuru yaprak gibi savruldu. “Hayatımda iki şeye sahip olamadım: Para ve uşak. Paraya sahip olamadım, çünkü onu saklamaya değer bulmadım; uşağa gelince, ben bunların en kibirsiz olanı ile bir saat içinde senli benli olurum ve ikinci saatte hangimizin efendi, hangimizin uşak olduğunu anlamakta aciz kalırım." Neyzen Tevfik (Kolaylı) 74 yaşındaydı, hastaydı ve hastalığı zarfında ıstıraba meydan okurcasına, yatağa girmemekte ısrar ediyor, pencere yanındaki hasır koltuğun merhametine sığınıp günlerini, kapının önündeki ameleleri ve hemen on adım ileride denizin üzerinde uçuşan martıları seyirle geçiriyordu. Müzmin bronşitini ve dizlerindeki son dermanı çalmaya yeltenen romatizma sancılarını teskine yarasın diye verilen ilaç kutularının bir kısmını iki üç gün kullanmış, birkaçının yüzüne hiç bakmamıştı bile. 28 Ocak öğleden sonra saat 2'ye doğru, uzun uzun öksürdü ve birdenbire fenalaşarak başını pencerenin pervazına dayadı. Sorulanların hiçbirini cevaplandırmadı; kendisini, yardımına koşanların kollarına terk edip yatağına uzandı. Bu yatağa son girişti. Neyzeni, artık hiç konuşturamadılar. Bu koma, bu derin dalgınlık akşamın 7'sine kadar sürdü ve büyük Neyzen, dudaklarının kenarındaki o ezeli tebessümü ile birlikte ebediyete intikal etti. Tüm hayatını aşık , rindlik geleneğine uygun yaşadı neyi ile söyleyemediğini de içinde tutmadı üfledi doğrusu her şeyi söyleyebilecek nadir insanlardandı içtiği helaldi söylediği hak.
 Sinan paşa camii, içiyle, dışıyla, ana cadde, karşıki meydan, bütün kahveler, kıraathaneler tıklım tıklım doluydu. Her gelen otobüs, tramvay, otomobil katarları, bu kalabalığa yeni insan yığınları döktü. Bu kalabalık, onun cemaatiydi. Kimler yoktu ki: Başta hasta döşeğinden kalkıp gelen Vali olmak üzere, muavinler, daire müdürleri, kalburüstü memur sınıfı, üniversite kadrosu, profesörleri, talebesiyle oradaydı. Edebiyat ve sanat adamları, isim yapmış büyük şahsiyetler, her biri yolunda yeni fetihlere, yeni ganimetlere ermiş meşhurlar, şairler, romancılar, münekkitler, sahne adamları, musiki çevresi, dergah erenlerinden sokak kemancılarına varıncaya kadar hepsi oradaydı. Bunlardan başka sarhoşlar, esrarkeşler, ayyaşlar, serseriler ... Onlar da derlenmiş, topar­ lanmış, kılıklarını düzeltmişler, Neyzen Baba'nın tabutuna sarılmışlardı. Ney'i dergahtan çıkartıp halkın ayağına götüren Neyzen Tevfik ölümüyle akademisyeninden bilim adamına, esrarkeşinden serserisine kadar herkesi cenazesinde buluşturdu ve omuz omuza yürüttü. “Bir kova suyu damla damla içsen de bir kere içsen de su biter . " diyerek hayatı tüm güzellikleriyle bir kerede kucaklayıvermişti