Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 7, Parmenides

Var olan meydana gelmiş bir şey olsaydı, varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi. Böylece varolmayan gerçekten var olmuş olacaktı…

Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 7, Parmenides

Parmenides Güney İtalya’nın Sicilya bölgesinde M.Ö. 515-460 yılları arasında yaşamıştır. Elea Okulu’nun kurucusudur. Yaşadığı Elea’da yasa koyucu ve devlet adamıdır. Sokrates henüz çok gençken, Parmenides ise yaşamının son yıllarındayken tanıştıkları ve Sokrates üzerinde derin etkiler bıraktığı söylenir. Onun tarih açısından önemi metafizik alana dair bulmuş olduğu kanıttır. Hatta Platon’dan Hegel’e kadar uzanır onun metafizik görüşlerinin etkisi. Yunan mantık ve diyalektiğinin kurucusu olarak kabul edilir. Herakleitos’a karşıt görüşleri ile döneminde ön plana çıkmıştır.

Hadi biraz yakından bakalım onun görüşlerine.

Duyu tecrübesini güvenilir bulmaz. Ona göre gözlem hakikate ulaşmada bir yöntem değildir. Gerçek bilgiye akıl ile ulaşılabileceğini savunur. Yani akıl yürütmelerle açık ve kesin bilgiye ulaşabilir.

Doğa Üzerine” isimli uzun şiirinde öğretisini açıklamıştır. Bu şiirdeki öğretisini iki kısma ayırmıştır; “Doğruya giden yol (doğruluk yolu)” ve “Sanrılara götüren yol (kanı yolu)”. Buradaki düşünce yolculuğuna çıkarken duyduğu içsel sesi takip ederek başlar. Bu ses ise ona, onun tanımlamasıyla “Doğruluk Tanrıçası”’ndan gelmiştir.

Birinci bölümde incelediği biricik doğru olan “Bir, Varlık”, ikinci bölümde incelediği ise kozmolojidir.

Tek gerçek, sonsuz ve bölünmez varlık “Bir”dir. Hatırlarsanız Herakleitos “Bir”in karşıtlardan oluştuğunu ileri sürmüştü. O bu görüşe karşı çıkar. Ayrıca Herakleitos’un değişim görüşüne de karşı çıkar.

“Esti gar einai” der. Çok anlaşılır oldu değil mi?

Yani “Bir varlık vardır” der. Bir birliktir, kendi içine kapalıdır, doğmamıştır, yok olmayacaktır, değişmez, bölünmez, hareket etmez, yoğunlaşmaz, seyrekleşmez. Yapmış olduğu bir açıklamayı paylaşayım; Var olan meydana gelmiş bir şey olsaydı, varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi. Böylece varolmayan gerçekten var olmuş olacaktı…

Diğer bir açıdan, “Mantık” açısından önermesine bakarsak;

“Varlık vardır” önermesi “A, A’dır” demektir.

“Varlık yoktur” demek ise “A, A değildir” demektir.

“Varlık hem vardır, hem de yoktur” demek ise “A hem A’dır, hem de A değildir” demektir.

Akıl ise hiçbir araştırmaya gerek duymadan, açık ve kesin olarak, Parmenides’in görüşüne göre “Varlık  vardır” önermesini kabul eder. Yani doğru bilgi sadece akıl ile kavranabilir. 

“Varlık hem vardır, hem de yoktur” önermesinde akıl çelişkiye düşer. İşte bu durum doksalar (kanılar) dünyasına aittir. Peki doksa (doxa) nedir? Ona göre gerçekliğin bir bölümüne veya genel olarak varlığa dair çarpık ve yanlış kanaat demektir. Bu dünyada duyular bize aldatıcı bilgi verir.

Bu noktada çok kritik bir yere ulaşmış oluyoruz. Bundan sonraki filozofların -özelikle Platon’un- çok üstünde duracağı hakikatler ve görüşler dünyası. Görüşler dünyası duyuların, doksaların (sanı, kanı) dünyasıyken, hakikatler ise “varlık” alanıdır.

Unutmadan eklemek isterim ki, o da "Bir" dediği varlığı uzamlı ve maddi olarak düşünüp küre şeklinde bahseder. 

"Doğruluk yolu" bölümündeki söylemlerinden bir kaç tanesini de aşağıda paylaşıyorum;

Bulunamayanı bilemezsin. Olanaksızdır bu. Dile getiremezsin. Düşünülebilen ve olabilen aynıdır çünkü.”

O halde var olan, gelecekte nasıl var olabiliyor? Ya da o nasıl var olabildi? Eğer geçmişte var olduysa yoktu. Gelecekte var olacaksa da yoktu. Böylece var olan ortadan kalkmakta ve bir daha işitilmemek üzere gözden yitip gitmektedir.”

Düşünülebilen ve uğruna düşüncenin var olduğu şey aynıdır. Çünkü var olan ve hakkında düşüncenin dile getirildiği bir şey olmaksızın düşünce olmaz.”

Burada esasında değişimin olmayacağını anlatmaya çalışmış. Bir şey şu anda ne ise odur. Başka bir anda başka bir şeye dönüşmez demek istemiş, diye açıklıyor pek çok felsefeci ve/veya filozof.

Ancak benim aklıma Wittgenstein’ın "Tractatus" eserini getirdi. Ona göre, insan dil tarafından sınırlanır ve gerçeklik dil yoluyla ortaya koyulabilir. Wittgenstein eserinin son cümlesinde “Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı,” der. Parmenides de “..... düşüncenin dile getirdiği bir şey olmaksızın düşünce olmaz,” der. Burada, uzun yıllar sonra ortaya çıkacak olan "Dil Felsefesi"ne bir girizgâh yapmış olduğunu düşünüyorum.

Bir’in, kendi içine kapalıdır, hareket etmez vb gibi… tanımlamalarını da açıklamıştır. Tüm bu önermelerinin aksi tabii ki ispatlanabilir, ancak önemli olan yaşadığı dönem içerisinde onun felsefede bize göstermiş olduğu yoldur.

Pythagoras’la  uyanmaya başlayan “Gizemli Felsefe”, Parmenides ile ana hatlarıyla ortaya çıkar ve sonrasında “Metafizik”e dönüşür. Genel olarak baktığımızda ise felsefenin çizgisi Parmenides’le birlikte fizik alandan çıkıp metafizik alana kayar.