Kadrajdaki Dünyalar | 5. Kare: Dalgalarla Demlenen Anlar

Kadrajdaki Dünyalar'ın 5. Bölümü | Çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşan ve bu alanda lisans eğitimi alan Göksel'in çektiği fotoğrafları paylaştığı "kadrajdakidunyalar" isimli bir sosyal medya hesabı vardır. Genç fotoğrafçı bir gün fotoğraf çekimi için gittiği Kadıköy'de eve dönmeden önce bir kafeye oturur, bu kafede sahne alan gencin fotoğraflarını çeker ve sonrasında bir tanesini hesabında paylaşmaya karar verir. Fotoğrafı paylaştığı günün akşamında mesaj kutusuna düşen bir mesaj her şeyi değiştirmek üzeredir.

Kadrajdaki Dünyalar | 5. Kare: Dalgalarla Demlenen Anlar

Köprü trafiği sabah ve akşam vakitleri olduğu kadar yoğun değildi. Fatih’ten yola çıkan Göksel dakikalar sonra köprüye ulaşabildi. Radyodan çalan şarkının sesi yükselirken, Göksel de gaza basıp arabayı hızlandırdı.

“Manzaranın güzelliğine bak,” dedi yolcu koltuğunda oturan Ahsen camdan dışarısını işaret ederek. “Enfes görünüyor. Kameran nerede?”

“Çantamda,” dedi Göksel başıyla arka koltuğu işaret ederek. “Ben araba kullandığım için bugünlük fotoğrafçı sen oluyorsun demek.”

“Biraz öyle olacak,” diyen Ahsen onun çantasına uzanıp içindeki fotoğraf makinesini çıkardı. “Hatıralar biriktirmeye şimdiden başlayalım.”

Ahsen makineyle uğraşırken, Göksel de gülümseyerek arabayı sürmeye devam etti. Genç kadının siyah maskara sürerek öne çıkardığı mavi gözleri pür dikkat yola odaklanmıştı.

“Çekiyorum bak,” dedi Ahsen.

“Çek,” dedi Göksel e harfini biraz uzatarak. “Neyi istiyorsan onu çek, tabii çok abartma; kameranın da bir hafızası var.”

“Tüm hafızanı dolduracağım, görürsün sen.”

İki arkadaş gülüştüler.

Ahsen, masmavi gök ve denizle iç içe geçen Anadolu Yakası’nı kadraja alıp bu görkemli manzaranın bir fotoğrafını çekti. Makineyi elinden bırakmadan köprüye döndü ve önlerinde uzanıp giden köprünün de bir fotoğrafını çekti.

“Çok güzel oldular,” dedi heyecanlı bir sesle. “Bunları bana at.”

“Atarım tabii.”

Ahsen fotoğraf çekme işinden sonra video çekmeye karar verdi ve Göksel’in ona öğrettiği şekilde video kaydını başlattı. Ahsen manzarayı çekerken Göksel ona kısa bir bakış attı. Dostunun video çektiğinden haberi yoktu. Onun fotoğraf çektiğini düşünerek bakışlarını tekrardan yola odakladı.

Ahsen on saniye kadar manzarayı çektikten sonra kadrajı ilerledikleri yola çevirdi. Boğaziçi Köprüsü’nün dev ayaklarından birini çekip kadrajı yavaşça önlerindeki yola indirdi, birkaç saniye boyunca da yolu çektikten sonra kamerayı Göksel’e çevirdi.

“Bugünkü istikametimiz neresi Gök Hanım?” diye sordu Ahsen. “Bizi nereye götürüyorsunuz?”

“Video mu çekiyorsun?” dedi Göksel şaşırarak. Güldü. “Seni kaçırıyorum.”

“Beni kaçırmana gerek yok ki. Ben seninle her yere gelirim.”

Göksel ona şirin bir ifadeyle bakıp öpücük attı. “Yerim seni. Bugünkü durağımız Kadıköy olacak, kız kıza bir cumartesi akşamı geçireceğiz. Şevval ve Sinem de gelecek, onlarla karşıda buluşacağız.”

Ahsen kamerayı kendisine çevirdi. “Göksel Hanım zengin olduğu için biz onun arabasıyla gidiyoruz.”

“Peki bundan benim neden haberim yok?”

“Bu ekonomide araba sahibi olmak ve onun deposunu doldurup kullanmak zenginlik göstergesi sayılıyor canım.”

“Araba ve yakıt fiyatlarını düşününce haklısın.”

“Her neyse, tatsız şeylerden konuşmayalım,” dedi Ahsen. Makineyi yeniden Göksel’e çevirdi. “Bugünkü planımızdan bahsetmek ister misin Gök?”

“Bahsedeyim,” diyen Göksel arabayı biraz yavaşlattı. “Şevval ve Sinem’le Kadıköy’de buluşup biraz deniz havası almayı düşünüyoruz, belki biraz çarşıda gezip bir şeyler bakarız; akşam olunca bir mekâna girip bir şeyler içeceğiz, müzik dinleyeceğiz, eğleneceğiz. Nereye gideceğimize tam olarak karar vermedik ama Kadıköy’de buluruz bir yer.”

“Güzel bir gün olacak.”

“Kesinlikle öyle olacak.”

Ahsen kaydı bitirdi. “Bugünden güzel bir anı olarak kalır. Bunu da bana atman gerektiğini söylememe gerek yok herhâlde?”

“Elbette yok.”

İkili dakikalar sonra Üsküdar’a vardı. Köprü çıkışında biraz yoğunluk olsa da çok zaman kaybetmeden Kadıköy’e doğru devam ettiler. Göksel üç hafta sonra, Ahsen’se neredeyse iki ay sonra ilk defa Anadolu Yakası’na geliyordu.

“Anadolu’yu özlemişim,” dedi Ahsen camdan dışarı bakarken. “Kızlarla buluşalım da biraz çarşıda gezelim.”

“Olur,” dedi Göksel. “Biraz dolaşırız.”

“Sorsan İstanbul’da yaşıyoruz ama oturduğumuz semtin dışına nadiren çıkabiliyoruz. Hayatım okulla ev arasında geçiyor, kalan zamanlarda da gezeyim desem ya zamanım ya da param olmuyor. Kadıköy’e gelmeyeli iki ay oldu, istediğim gibi gezmeyeli ise daha da uzun.”

“Arabanız yok ama olsa da trafik yüzünden insan bir yere gitmeye çekiniyor, toplu taşımaya bineyim desen çok kalabalık, ne olduğu belirsiz bir sürü tip de cabası ve o hengamede saatlerini yolda geçirmen gerekiyor. Öğrencisin, okuldan kalan zamanını da hâliyle yollarda geçirmek istemiyor, evinin ya da okulunun yakınındaki yerlere gidiyorsun. Artık yaz tatilindeyiz, vakit ve nakit buldukça şehrin farklı noktalarına gidip gezeriz.”

“Durum daha iyi özetlenemezdi, ağzına sağlık. Açılışı bugün Kadıköy’le yapıyoruz, sonraki günler için de planlar yaparız. Bu son yaz tatilimiz, tadını çıkarmak istiyorum.”

“Ben de öyle.”

Kadıköy’e vardıklarında saat öğleden sonra 4’ü geçiyordu. Şevval’le Sinem’i bekledikleri yerden alıp Kadıköy’ün merkezine doğru devam ettiler.

“Beklediğimden erken geldiniz,” dedi Şevval. “Cumartesi trafiğinde sizi epey bekleyeceğimizi Sinem’e söylemiştim.”

“Yoğunluk henüz artmadı,” dedi Göksel. “Bundan sonra sıkıntılı saatler başlıyor. Neyse ki biz bir araya geldik ve artık trafikle çok da işimiz yok. Kadıköy merkeze gidip biraz dolaşalım diyoruz, ne dersiniz?”

“Bana uyar,” dedi Şevval.

“Bana da uyar,” dedi Sinem. “Kız kıza biraz çarşı gezelim. Uygun fiyatlı güzel bir şeyler bulursam alırım belki. Malum yaz geldi, insan cıvıl cıvıl giyinip süslenmek istiyor.”

“Mağazaları gezeriz,” dedi Ahsen ona bakarak. “Akşam 7’ye kadar vaktimiz var, ondan sonra oturmak için bir mekâna gideriz.”

“Nereye gideceğiz harbiden?” dedi Şevval. “Birkaç yer konuştuk ama bir karara varmadık.”

“Benim dediğim yer fena değildi ama fiyatları biraz tuzlu olmakla beraber içinde takılan garip tipler var,” dedi Ahsen. “Mekân alkollü olunca gayet olağan bir durum. Kadıköy’ü biliyorsunuz.”

“Alkollü bir yere gitmeyelim,” dedi Sinem. “İçip içip kıçı başı dağıtıyorlar, sonra bizim başımızı ağrıtmasınlar. Efendi gibi gidip soğuk meşrubatlarımızı içelim, sohbet edelim; müzik dinleyelim, eğlenelim.”

Ahsen önüne dönüp yanında oturan Göksel’e baktı. “Senin geçen ay gittiğin kafe nasıldı?” diye sordu. “Güzel yere benziyordu.”

Göksel ona kaşlarını kaldırarak baktı.

“Şu meşhur olan fotoğrafı çektiğin kafe mi?” dedi Sinem. “Neydi adı?”

“Parça Kafe*,” diye yanıtladı Göksel. “İçeride çok oturmadım ama güzel bir yere benziyordu.”

[*Bahsi geçen kafenin ismi tamamen kurmaca olup o civarda bu isimde herhangi bir işletme bulunmamaktadır. (Yazar notu)]

“Alkollü mü?”

“Hayır, müşterilerden hiçbirinin alkol içtiğini görmedim. Daha çok gençlerin gittiği, uygun fiyatlı, küçük bir işletmeydi.”

“Canlı müziği nasıl?” diye sordu Ahsen. “Sahne alan gencin performansını sevdin mi?”

Göksel ona cevap vermeden önce sola dönüp hızını biraz yavaşlattı. Gidecekleri yere varmalarına çok az kalmıştı ve artık yavaştan park yeri aramaya başlayabilirdi.

“Beğendim,” dedi o günü hatırlayarak. “Güzel bir sesi vardı, gitarı da çok iyi çalıyordu.”

“Oraya gidelim mi?”

Ahsen’in bu ani sorusuyla Göksel neye uğradığını şaşırdı. Hızını daha da yavaşlatırken yan koltukta oturan arkadaşına biraz büyümüş gözleriyle baktı.

“Siz ne dersiniz kızlar?” diyen Ahsen arka koltuktakilere döndü. “Alkolsüz, uygun fiyatlı, gençlerin takıldığı ve canlı müziği güzel olan bir mekân. Tüm kriterlerimize uyuyor bence.”

Sinem’le Şevval kendi arasında bakıştı.

“Bana uyar,” dedi Sinem. “Kulağa makul geliyor.”

“Bana da uyar,” dedi Şevval omuz silkerek. “Kız gecesi için güzel bir mekâna benziyor.”

Göksel konuşulanları dehşet içinde dinliyordu. Parça Kafe’ye mi gidiyorlardı yani? Gökhan’ın sahne aldığı kafeye ve tam da onun sahne aldığı cumartesi gününde? Genç kadın buna hiç hazır değildi.

“Sen ne dersin Gök?” dedi Ahsen arkadaşına bakarak. “Gidelim mi?”

Ben her cumartesi orada çıkıyorum, sınavlarım sebebiyle önümüzdeki iki hafta çıkamayabilirim ama sonrasında yolunuz yine düşerse beklerim. Fotoğrafçı olduğunuzu söylemeniz sizi hatırlamam için yeterli.

Gökhan’ın bu mesajını hatırladı. Genç adamın tamamen kibarlık yaptığını, yolunun bir daha oraya düşüp düşmeyeceğiyle ilgilenmediğini biliyordu ve kendisi de yolunun bir daha oraya düşeceğini zannetmiyordu. Şimdiyse üç arkadaşı birden oraya gitmeye onay vermişti ve Göksel’e de fikrini sorup konuyu kesinleştirmek üzereydiler. Üçü birden bunu kabul etmişken Göksel’in reddetmesi pek mümkün değildi, hem bunu reddetmek için bir nedeni de yoktu ve o da arkadaşlarına uydu.

“Gidelim,” diye cevapladı. Kendi gerginliğini azaltmak, ortamı da neşelendirmek için eğlenceli bir şey söyleme ihtiyacı hissetti: “Şanslısınız ki yolu biliyorum.”

Arabanın içinden gülüş sesleri yükseldiğinde Göksel de tebessüm etti.

“Sen haftalar sonra bile hesabıma girip stalk yaptın,” diye düşündü. “Ben de haftalar sonra sahne aldığın kafeye geliyorum. Yine.”

Göksel arabayı caddenin altındaki bir ara sokağa park ettikten sonra arkadaş grubu araçtan inip caddeye yürüdü. Kadıköy’ün merkezi yerlerinden birindeydiler, kız kıza mağaza gezmeye başladılar. Yaz sezonunun açılmasıyla beraber kıyafetlere, ayakkabılara, aksesuarlara ve takılara renk gelmiş, mağazalar şenlenmişti ama fiyatlar cep yaktığı için bir şey alamayacaklarını, sadece bakmakla yetineceklerini daha gezinin başında anladılar.

Yol üstünde karşılarına çıkan bir mağazanın kapısının önünde rengarenk şapkaların olduğu bir reyon vardı. Hepsi beğendiği birer şapkayı başına takıp birbirlerine baktı.

“Çok yakıştı Gök,” dedi Ahsen, Göksel’in başındaki önünde küçük bir beyaz papatya olan sarı şapkaya bakarken. “Sarı kesinlikle senin rengin. Alsana bunu.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Ama kim bilir ne kadardır? Gelin şu aynada bir hatıra fotoğrafı çekelim, fiyatını sonra sorarız.”

Göksel çantasından kamerasını çıkardı. Reyonun üstündeki aynanın karşısına geçen dörtlü kısa bir üst baş düzeltmesinden sonra poz verdi ve Göksel deklanşöre basarak fotoğraf çekti. Üç çift meraklı göz hemen kendisine döndü.

“Tamam yahu gösteriyorum fotoğrafı,” dedi Göksel. “Aslanın antilobu yemesini ve sıranın kendisine gelmesini bekleyen sırtlanlar gibi bakıyorsunuz.”

Diğerleri onun bu cümlesine gülerken Göksel de çektiği fotoğrafı açıp arkadaşlarına gösterdi. Hepsinden fotoğrafı beğendiklerini belli eden nidalar yükseldi.

“Fotoğrafı biraz düzenleyip hepinize gönderirim. Siz söylemeden ben söyleyeyim.”

Mağazanın içine girip şapkaların fiyatını sorduklarında tanesinin 30 lira olduğunu öğrendiler.

“Çok uygun,” dedi Ahsen. “Hemen al. Gerçekten aşırı yakıştı.”

“Öyle mi dersin?” dedi Göksel.

“Evet. Kızlar sizce de çok yakışmadı mı?”

Diğerleri de yakıştığını söyleyince Göksel şapkayı satın aldı.

“Senin yüzünden 30 liram gitti,” dedi şakayla karışık. “İkna yeteneğin beni korkutuyor.”

Ahsen sırıtarak, “Özel gücüm,” dedi. “Güle güle kullan bebeğim. Bu yaz vazgeçilmez aksesuarlarından biri olacak, görürsün.”

“Görelim bakalım ve teşekkür ederim.”

Dörtlü bir saat kadar mağazalarda gezdi. Sinem birkaç parça kıyafet denese de hiçbirinin üzerindeki duruşunu beğenmedi ve mağazalardan eli boş ayrıldı.

“Biraz sahile inelim mi?” diye bir öneride bulundu Şevval. “Dondurma yiyip yürüyüş yaparız.”

“Güzel fikir,” dedi Göksel. “Saat daha erken zaten. Biraz sahilde takıldıktan sonra kafeye geçeriz. Siz ne dersiniz kızlar?”

Ahsen ve Sinem de planı sevince karar verildi. Kısa bir yürüyüşün ardından Göksel’in arabasına ulaştılar. Göksel biraz haritadan bakarak biraz da doğaçlama takılarak trafiğin içine çok girmeden ara sokaklardan kısa sürede sahile ulaştı. Cumartesi günü kalabalığı sahilde daha çok görülüyordu. Temmuz ve ağustos sıcakları bastırmadan önce yazın tadını çıkarmak isteyen bir sürü kişi sahile akın etmişti. Bu kalabalıkta park yeri bulması biraz uzun sürse de nihayetinde bir köşeye aracını park etmeyi başardı.

“Çok ters girdim ama kısa süre duracağımıza güveniyorum,” dedi kontağı kapatırken. “Umarım sıkıntı çıkmaz.”

“Bir şey olmaz,” diyen Ahsen emniyet kemerini çıkardı. “Millet nasıl park ediyor da bir sorun çıkmıyor.”

“Bende millette olan şanstan pek yoktur ama her neyse. Hadi gidelim.”

Araçtan inen kız grubu sahile doğru yürümeye başladı. Moda’daydılar ve hepsi burayı çok severdi. Özellikle bunun gibi sıcak yaz akşamlarında tanıdıklarıyla burada zaman geçirmekten, yürüyüş yapmaktan, sohbet etmekten hoşlanıyorlardı.

“Sahile inmeden şuradan dondurmaları alalım,” dedi Ahsen arkalarında kalan bir yeri göstererek. “Dondurmaları güzel oluyor.”

“Kesin sıra var,” dedi Şevval. “Benimki de laf işte. Bu şehirde nerede sıra yok ki? Gidip biraz da orada bekleyelim.”

Gençler gülüşerek Ahsen’in söylediği dondurmacıya gitti. Dondurmacıda gerçekten de sıra vardı ama korktukları kadar da değildi. Sıranın en arkasına geçip beklemeye başladılar.

“Saat kaç oldu?” diye sordu Ahsen.

Göksel cep telefonunun ekranını açtı. “18.24 olmuş,” dedi. “Yedi gibi kafeye geçeriz diyorduk ama artık mümkün görünmüyor.”

“Canlı müziğin kaçta başladığını biliyor musun?” dedi Sinem.

“Hiçbir fikrim yok. Ben gittiğimde saat sekiz buçuk sularıydı ve genç çoktan sahnedeydi.”

“İyi o zaman,” dedi Ahsen. “Daha vakit var. Ben zaten yediden sonra geçeriz anlamında demiştim. Canlı müzik o kadar erken başlamaz. En erken sekiz gibi başlar.”

“Doğru,” dedi Şevval. “Millet akşam gezmesine geliyor sonuçta, yedide hava bile kararmıyor. En geç bir buçuk saate gideriz, o zaman yavaştan başlamış olur.”

Vaktin iyice yaklaştığını fark eden Göksel gerildi. Gökhan onun ne adını ne yüzünü ne de sesini biliyordu, onu tanıması mümkün bile değildi ama kendisinin onu tanıyor olması tek başına genç kadını germeye yetiyordu. İkisi de birbiri için yabancıdan fazlası değildi, tek fark Göksel Gökhan hakkında biraz da olsa bilgiye sahipti.

Fotoğrafçı olduğunuzu söylemeniz sizi hatırlamam için yeterli.

Elbette bunu yapmayacaktı. Arkadaşlarıyla beraber bir masaya geçip oturacak, eğlenmesine bakacak ve Gökhan’ın fotoğrafını çeken fotoğrafçı olduğuna dair en ufak işaret bile göstermeyecekti.

Sıra kendilerine gelince dondurmalarını alan grup sakin adımlarla sahile doğru yürümeye başladı. Denizden esen rüzgâr, saçlarını uçuştururken deniz kokusunu da ciğerlerine dolduruyordu. Sessizliklerini bozmayan kızlar manzarayı izlemeyi tercih etti. Final haftası hepsi için son derece yorucu geçmişti ve şimdi deniz kenarındayken biraz huzur bulmak istiyorlardı.

Göksel kamerasını çıkarıp denizin fotoğrafını çekti, ardından sahili kadrajına alıp orayı da çekti. Ahsen onun sol elindeki dondurmayı alırken genç fotoğrafçı şaşırarak ona baktı.

“Fotoğraf çekiyormuşsun gibi poz ver hadi,” dedi Ahsen telefonunu ona doğrultarak. “Ben de seni çekeyim.”

Göksel kamerayı yeniden yüzüne yaklaştırıp sol gözünü kapattı. Ahsen onu bu şekilde çekerken Göksel de Ahsen’i çekti.

“Muhteşem bir fotoğraf oldu,” dedi Ahsen. “Çok güzel çıktın.”

“Işık güzel çünkü,” dedi Göksel. “Atarsın bana.”

“Sen de çok güzelsin bebeğim ve elbette atarım.”

Bu ani iltifat karşısında Göksel utanarak teşekkür etti.

“Birinden de dördümüzü çekmesini isteyelim,” dedi Şevval. “Bugünden bir hatıra kalsın.”

“Sahile ulaşınca rica ederiz,” dedi Ahsen. “Şevval’in de dediği gibi hatıra kalır.”

Dörtlü arkadaş grubu Moda Sahili’nde uzun dakikalar geçirdi. Biraz yürüyüş yaptıktan sonra çimlerin üstüne oturdular, sohbet edip bolca güldüler, bir sürü fotoğraf çekildiler. Bir saat on beş dakika kadar sahilde vakit geçirdikten sonra kafeye geçmek için ayaklandılar. Saat 19.52’yi gösteriyordu, trafiğin durumunu da hesaba katarlarsa Kadıköy’ün içinde kalan kafeye varmaları biraz zaman alacaktı.

Şoför koltuğuna oturan Göksel kafenin tam konumunu görmek için navigasyonu açtı. Geçen sefer kafeye yaya olarak gittiği için araçla nasıl bir rota izleyeceğini görmek için navigasyondan destek alması şarttı. Bulundukları konumdan kafenin konumuna bir yol tarifi çıkarıp gaza bastı.

“Caddenin bir arka sokağındaymış,” dedi Ahsen ekrana bakarken. “Merkezde ama biraz ara sokakta kalıyor. Sen nereden buldun burayı?”

“Cadde aşırı kalabalık olduğu için bu sokaktan yürürken karşıma çıktı,” dedi Göksel o günü hatırlayarak. “Yorulmuş ve susamıştım, canlı müzik de olduğunu görünce girip oturdum. Tamamen tesadüf eseri yani.”

“Tesadüf eseri karşına çıkan kafede çektiğin fotoğraf bin 600 küsur beğeni alıp sana onlarca takipçi kazandırdı. Bazı tesadüfler gerçekten çok hoş olabiliyor, bu da onlardan bir tanesi.”

“Kimin aklına gelirdi, öyle değil mi? Dünya ilginç bir yer.”

“Kesinlikle öyle.”

Radyoyu açan Göksel müzik dinlediği uygulamaya girdi. Hem şehrin hem de batmakta olan güneşin ışıklarından ilham alarak çok sevdiği bir şarkıcının çok sevdiği bir şarkısını açtı.

The Weeknd, Blinding Lights

Arabanın içi bir anda hareketlenirken herkes oturduğu yerden dans etmeye başladı. Hiçbirinin güzel bir sesi olmasa da hep bir ağızdan şarkıya eşlik etmelerinin yaydığı enerji güzeldi. Ön koltukta oturan Ahsen sahnede binlerce kişinin önünde konser veriyormuş gibi bir tavırla şarkıyı söylerken arka koltuktaki Şevval ve Sinem de onun arka vokalleriymiş gibi dans ederek ona eşlik ediyordu. Şoför koltuğunda oturan Göksel’se arabayı kullandığı için yavaşça yerinde sallanıyor ve parmaklarıyla direksiyonda ritim tutuyordu.

Yol boyunca aynı enerjiyle şarkı söyleyip dans eden grup trafiğe rağmen hiç sıkılmadan en nihayetinde kafenin olduğu yere vardı. Göksel arabayı kafenin olduğu sokağın başına park etmeden önce araçtakiler indi. Genç yaşına rağmen iyi bir sürücü olan Göksel arabayı biraz küçük olan duvar kenarındaki boş yere başarıyla park etti. Genç kadın kontağı kapatırken bakışlarını hemen ilerideki Parça Kafe’ye dikti. Kafenin kapısı içerisi gibi sarı ışıklarla aydınlatılıyordu, “canlı müzik” tabelası yine yanıp sönüyordu. Her şey haftalar önce olduğu gibiydi.

Kontağı kapattı, çantasına uzandı ve derin bir nefes alarak arabadan indi.

“Hadi gidelim,” diyen Ahsen onun koluna girdi. “Umarım yer kalmıştır. Çok kalabalık bir yer mi?”

“Hayır, geçen sefer de boş yerler vardı.”

“İyi o zaman.”

Ahsen ve Göksel önde kol kola yürürken Şevval’le Sinem de hemen arkalarından ilerledi. Dörtlü arkadaş grubu kafenin kapısından içeri girdi. Sarı ışıklarla aydınlatılan kafenin içi kalabalıktı, çoğunluğu gençlerden oluşan müşteriler masalara dağılmıştı. Diğer kızlar boş masa bakınırken Göksel’in bakışları ilk olarak sahneye odaklandı.

Sahne boştu.

Yüksek bar taburesiyle mikrofon ayağı sahnede öylece duruyordu. Gökhan’a dair hiçbir iz yoktu. Ne sahnenin üstünde ne de çevresinde burada sahne alan gence ait gitar, su şişesi, şarkı sözlerine ya da notalarına bakabileceği kâğıtlar gibi şeyler vardı.

“Şu köşeye geçelim mi?”

Ahsen’in sorusuyla dikkatini sahneden aldı. Arkadaşı ona hemen çaprazlarında yer alan duvar kenarındaki bir masayı işaret ediyordu.

“Olur,” diyen Göksel kafenin içine baktı. Sahneye yakın olan tüm masalar doluydu, boş olan birkaç masa da bunun gibi arka taraflarda kalanlardı. “Çok da bir alternatifimiz yok.”

Grup masaya ilerledi. Göksel sahneyi gören tarafta duvar kenarına, Ahsen onun yanına; Şevval Göksel’in karşısına ve Sinem de Ahsen’in karşısına oturdu.

“Ambiyansı çok hoş,” dedi Şevval kafeyi incelerken. “Renk tercihleri çok iyi olmuş.”

“Ben de sevdim,” dedi Ahsen. “Sıcak bir havası var. Canlı müziğini de beğenirsek arada gelip oturabileceğimiz yeni bir yer keşfettik demektir.”

Bir garson masalarına geldiğinde Göksel onun geçen sefer siparişini alan garson olduğunu hatırladı. Garson da Göksel’i hatırlamış gibi bir ifadeyle genç kadına baktı. Göksel’in toplumda az rastlanan dalgalı sarı saçlarıyla mavi gözleri hatırlanması konusunda önemli bir role sahipti.

“Hoş geldiniz,” diyen garson elindeki iki menüyü masaya bıraktı.

“Hoş bulduk,” dedi Ahsen. “Canlı müzik ne zaman başlayacak acaba ya da bugün var mı?”

“Sekizde başlıyor aslında ama bugün müzisyen arkadaş biraz gecikti, az sonra burada olur.”

Göksel boğazını temizleyip menülerden birini aldı ve incelemeye başladı. Geçen sefer içtiği Churchill’in tadını beğenmiş olsa da bugün farklı bir şeyler denemek istiyordu. Kafenin menüsü hem içecek hem yiyecek hem de tatlı bakımından son derece zengindi. Yemeği evde yiyip çıksa da karnının biraz acıktığını hisseden genç kadın tatlı listesine göz gezdirirken, Ahsen de başını uzatıp menüye baktı.

“Ben biraz acıktım,” dedi Ahsen. “Tatlı mı yesek?”

“Aynısını düşünüyordum,” diyen Göksel gülümsedi. “Hem kafalarımız hem de midelerimiz aynı çalışıyor bizim.”

“Bu yüzden en yakın arkadaşız bebeğim,” deyip onun yanağını öptü. “Ne yiyelim? Ağır bir şey olmasın, bu sıcakta hiç gitmez.”

“Aslında ıslak keki gözüme kestirmiştim. Çok severim bilirsin. Siz ne alacaksınız kızlar?”

“Seçenek çok,” dedi Sinem. “Karar vermek de epey zor.”

Kısa bir konuşmadan sonra siparişlerine karar verdiler. Hepsi tatlı olarak ıslak kekte fikir birliğine varırken, içecek olarak Sinem’le Göksel limonatada, Ahsen’le Şevval de soğuk kahvede karar kıldılar ve siparişlerini verdiler.

“Müşterilerin neredeyse hepsi gençler cidden,” dedi Sinem. “Tam öğrenci mekânı. Fiyatları da diğer kafelere göre bir tık uygun.” Göksel’e baktı. “Güzel bir yer keşfetmişsin Gök.”

“Öyle oldu,” diye cevap verdi Göksel. “Umarım tatlılarla içecekler de güzel gelir.”

Kafenin kapısından içeri giren Gökhan biraz hızlı yürüdüğü için nefesi hızlanmıştı. Kafenin içine şöyle bir bakıp sahneye doğru yürümeye başladı. İçerisi son derece kalabalıktı ve bu kalabalığı görmek onu mutlu etmişti.

Masalarının yanından geçen gence yan gözle bakan Göksel onun sırtındaki gitar çantasını fark ettiğinde başını ona doğru çevirdi. Oturduğu yerden gencin sadece sol profilini görebilse de bu gencin Gökhan olduğunu hemen anladı. Geniş omuzları ve uzun ince bacaklarıyla zarif bir vücut yapısına sahip olan Gökhan, Göksel’in zannettiğinden daha uzundu. Göksel geçen sefer onu taburede otururken izlediği için boyunun uzunluğunu görme şansı olmamıştı, hesabındaki grup fotoğraflarında da yanındakilerin yanında çok uzun durmadığı için ortalama bir boya sahip olduğunu düşünmüştü ama anlaşılan Gökhan’ın arkadaşları da kendisi gibi uzun olduğu için genç adam aralarında sırıtmamıştı.

“Geldi,” dedi Sinem. “Sahne alan çocuk bu, değil mi?”

Bakışlarını Gökhan’dan ayırmayan Göksel onun sırtındaki çantayı çıkarıp sahneye bırakmasını ve arka taraftaki kapıdan geçip mutfak tarafına girmesini izledi.

“Çantasını sahneye bıraktı,” diye ona cevap veren kişi Ahsen oldu. “O olmalı. Birazdan sahneye de çıkar. Akşam başlıyor kızlar.”

Mutfağa giren Gökhan, kafenin sahibi Zülfikar’ın da burada olduğunu gördü.

“Merhaba ağabey,” dedi. “Geciktiğim için özür dilerim.”

“Sorun değil,” diyen Zülfikar onun omzunu sıktı. “Hoş geldin. Ferhatlar nasıl?”

“İyiler, sana da çok selam söylediler.”

“Aleykümselam.”

“Ben burada ses ve parmak egzersizlerini yaptıktan sonra sahneye çıkacağım hemen.”

“Tamam oğlum.”

Gökhan bir bardak su içip soluklanmak için kendisine zaman verdi.

“Hoş geldin Gökhan,” dedi garson olarak çalışan Doğuş. “Uzun zamandır yoktun.”

İkili nasıl olduklarına, neler yaptıklarına dair kısa bir sohbet ettiler. Doğuş Gökhan’dan üç yaş büyüktü ve yaşları arasındaki bu yakınlık onların iyi anlaşmasını sağlıyordu.

“Üç haftadır yokluğun çok belli oluyordu,” dedi Doğuş. “Şimdi yine sesini açacaksın değil mi?”

“Evet,” dedi Gökhan gülerek. “Operacıya dönüşeceğim yine.”

“Hadi bakalım, kolay gelsin.”

“Doğuş!” diye seslendi mutfakta çalışan kadın. “Bu ıslak keklerden kaç tane olacaktı?”

“Dört tane abla,” dedi Doğuş. “İki limonata ve iki tane de buzlu kahve var.”

“Tamam. Ben onları hazırlarken sen de şu Türk kahvelerini götür, sonra da havuçlu kekler var.”

“İkisini birden götürürüm abla, ayıpsın.” Gökhan’a döndü. “Sana sahnede bol şans.”

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Sana da kolay gelsin.”

“Eyvallah.”

Doğuş siparişleri alarak, mutfaktan çıkarken Gökhan da ayağa kalkıp ses açma egzersizlerini yapmaya başladı, bir yandan da parmak egzersizlerini yapıyordu. Normalde ikisini sırayla yapsa da bugün vakti olmadığı için ikisini aynı anda yapmak ve ısınma kısmını mümkün olan en kısa sürede bitirmek zorundaydı.

Beş dakika boyunca mutfağı sesiyle doldurduktan ve parmaklarını da gitar çalmaya hazırladıktan sonra hazır olduğuna karar verdi. Aynanın karşısında üstünü başını düzeltti, bir şişe suyunu aldı ve sahneye çıkmak için mutfaktan ayrıldı.

Gökhan platformun üstüne çıkıp hazırlıklara başladığında Göksel onu fark etti. Genç adamın mikrofon ayağını düzeltmesini, gitarını kılıfından çıkarmasını, tabureye oturup gitarını kucağına yerleştirmesini izledi.

“Ses deneme bir iki,” diye kontrol yapan genç adamın sesi gayet net duyuldu. “Hoş geldiniz. Hepinize güzel bir akşam dilerim.”

Birkaç tele dokunup doğru sesi aradıktan sonra ilk şarkısına girdi. Bu akşamın ilk şarkısı olarak Son Feci Bisiklet grubunun Elektrot adlı parçasını seçmişti. Bu şarkıyı gitarda çalmayı da söylemeyi de çok keyifli buluyordu.

“Bu işler biraz böyledir,” diye şarkıya girdiğinde onu izleyen Göksel gözlerini kıstı. “Deneyip de tutunamayan bilir.”

Şarkıya biraz titrek sesle giren genç müzisyen bunu anında fark etti. Derin bir nefes alıp duruşunu düzeltirken vücudunu rahatlatması gerektiğini kendisine hatırlattı. Gözlerini kapattı, ortamdan soyutlandı ve şarkıyı daha güçlü bir sesle söylemeye başladı.

“Bu şarkı çok güzel,” dedi Ahsen. “Ama çocuk pek iyi girmedi. İlk şarkısı olmasına veriyorum, birazdan açılır diye düşünüyorum. Sonuçta Göksel beğenmiş, güzel söylüyordur.”

“İlk şarkısı diyedir,” diye ona katıldı Göksel. “Gencin sesi gerçekten güzel.”

Gökhan kafa sesiyle nakarata girdiğinde gözlerini açıp dinleyicilerine baktı. Şarkının orijinaline göre çok daha yüksek perdeden okuduğu bu nakarat kısmında sesi bir anda parıl parıl parlamaya başladı. Tam bir tenor olan Gökhan tiz seslerini ustalıkla kullanıyordu.

“Vay!” dedi Ahsen memnun bir yüz ifadesiyle. “Bu yükselişi hiç beklemiyordum. Bayağı tiz bir sesi var, belli. Keyiflendim bak, uzun zamandır güzel bir canlı müzik dinlemiyordum.”

Gökhan ilk şarkısına devam ederken grubun verdiği siparişler geldi. Doğuş tepsidekileri masaya yerleştirirken Ahsen ona yardımcı oldu.

“Afiyet olsun,” dedi Doğuş. “Başka bir isteğiniz var mı?”

“Şimdilik yok,” dedi Ahsen. “Teşekkür ederiz.”

Siparişlerin hepsini masaya yerleştiren Doğuş boş tepsiyle uzaklaştı.

“Kızlar gecesinin şerefine ilk yudumlarımızı hep beraber içelim,” diyen Sinem bardağını kaldırdı. “Bize!”

Diğerleri de ona eşlik edip bardaklarını kaldırdı ve hep bir ağızdan tekrar ettiler: “Bize!”

İçeceklerin tadını beğenen kızlar ıslak keki de sevdiler. Yedikleri en iyi ıslak kek olmasa da birçok yerde yediklerinden daha lezzetli ve tazeydi.

“Güzel bir seçim yapmışız,” dedi Şevval. “Göksel’in zevkine güvenmek hiç hayal kırıklığına uğratmıyor.”

Onun bu cümlesi Göksel’i utandırdı. Genç kadın gülümseyerek, “Bunu duymak çok sevindirdi,” dedi. “Afiyet olsun güzelim.”

Gökhan şarkının nakaratını son kez söylemeye başladığında Göksel ona baktı. Gözleri açık genç müzisyenin bakışları seyircilere odaklanmıştı. Gitar klavyesine bakmadan parçayı bu kadar rahat çalması Göksel’in ilgisini çekti. Genç müzisyenin hareketleri sanki parçayı kendisi bestelemiş gibi rahattı. Göksel onun şarkıyı sayısız kere çaldığını, böylece tüm notaları ezberlediğini düşündü.

“Bu dünya aklındakine uymadı, uymasın,” derken tam sesini kullanan Gökhan’ın sesi hacmini geri kazandı.

Genç müzisyen şarkının son cümlesini söylerken Göksel de sessizce ona eşlik etti:

“Uymasın.”

Şarkısını bitiren Gökhan yere koyduğu su şişesine uzandı. Kötü bir başlangıç yapsa da şarkının devamında çok iyi performans sergilemişti ama bir sonraki parçaya geçmeden önce bir yudum su içip derin bir nefes almaya ihtiyaç duydu.

Suyunu içtikten sonra oturuşunu düzeltti ve bir sonraki parçasını çalmaya başladı. Bu akşamın ikinci parçası Seksendört grubunun Kendime Yalan Söyledim adlı şarkısıydı. Eski bir parça olsa da hem şarkının hem de klibinin Gökhan’daki yeri hâlâ tazeliğini koruyordu.

“Terk edilmiş bir şehrin ortasındayım,” diye şarkıya girdi. Sesi duygu yüklüydü ve şarkının sahip olduğu hüznü oldukça iyi yansıtıyordu. Onun bu muhteşem yorumunu duyan birkaç kişi ona eşlik etmeye başladı. Gökhan arada klavyeye baksa da asıl odak noktası seyircilerdeydi. Ona eşlik eden bu yabancı simalar şarkının hüznüne rağmen ona iyi hissettiriyordu.

“Kendime yalan söyledim,” diye nakaratı söylemeye başladığında şarkıya eşlik eden insan sayısı da arttı. Şarkı eski olmasına rağmen bu kadar insanın şarkıyı hatırlaması şarkının muhteşem bir iş olduğunun kanıtıydı. “Yalnızım, bunu ben istedim,” derken seyircilere baktı. Hayır, yalnız değildi. Buraya geldiğinde öyleydi ama artık değildi. Şimdi arkadaşları ve sahne aldığı yerde ona eşlik eden seyircileri vardı.

“Yaşadığım ne varsa ben seçtim, ben istedim,” satırı onun şu an hissettiklerini anlatıyordu. “Artık sabah uyandığım ses annem değil / Bazı şeyler kaybetmeden fark edilmiyor / Bedenim burada fakat ruhum kabul etmiyor.”

İkinci kıtanın sonunda şarkının orijinal versiyonundan daha tiz bir notaya çıkarak tekrar nakarata girdi. Bir kişi ıslık çaldığında Gökhan ona kısa bir bakış atıp güldü.

“Çocuk bayağı iyiymiş cidden,” dedi omzunun üstünden onu izleyen Şevval. “Sesi çok güzel, gitarı da çok güzel çalıyor.”

“Tavırları çok rahat,” diyen Ahsen aklına gelen repliğe güldü. “Çok rahat, çok profesyonel.”

Masadakiler gülüştü.

“Göksel’in neden onun fotoğrafını çektiğini daha iyi anlıyorum,” diye devam etti Ahsen yanında oturan arkadaşına bakarak. “Genç yaptığı işte çok iyi, bunu severek yaptığı da belli ve bu ikisi birleşince sana ilham oldu.”

“Haklısın,” dedi Göksel dürüstçe. “İnsanların yaptığı işi yüzlerinde bunu yapmaktan memnun bir ifadeyle, aynı zamanda o işe tamamen odaklanmış bir şekilde yaptıklarını görmek bana çok ilham oluyor. Ölümsüzleştirilmeyi hak eden en değerli anlardan olduklarını düşünüyorum.”

Göksel, Ahsen’in bilgisayar başında eser okurken, çeviri yaparken; masada ders çalışırken, kitap okurken; kitapçıda gezinirken, kitapları incelerken sayısız fotoğrafını çekmişti ve tüm bu fotoğraflarda ona ilham olan şey Ahsen’in yüzündeki ifadeydi. O ifadede memnuniyetle adanmışlık vardı ve genç fotoğrafçı insanların fotoğrafını çekerken bu ifadeleri kadrajına almaya bayılıyordu. Gökhan’ın da sahne alırken yüzünde bu iki ifade vardı. Bu iki ifadeyi tüm çıplaklığıyla görmek Göksel’in ilhamını uyandırarak bin 600’den fazla beğeni alan o meşhur fotoğrafı çekmesine neden olmuştu.

“Fotoğrafları güzel ve ölümsüz yapan şey de duygular bence,” diye bir yorumda bulundu Sinem. “Fotoğrafta sadece bir yol bile olsa o yol sende bir duygu uyandırıyor; belki yolun ıssızlığı, belki o anki hava durumu, belki aklına gelen güzel bir tatil yolculuğu, belki de hüzünlü vedalar sana bir şeyler hissettiriyor ve o fotoğraf o hislerle birleşerek asıl ölümsüzlüğünü kazanıyor.”

“Ne güzel konuştun,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok haklısın. Fotoğrafların içeriği farklı olsa da hepsinin ortak bir yönü var: Sana bir şeyler hissettirmek. Bundan daha güzel olan şeyse insanların aynı fotoğrafa bakıp farklı şeyler hissedebilmeleri, objektife yansıyan karelerin objektif olmayışı.”

“Birtakım kelime oyunları,” diye konuşmaya dahil oldu Ahsen. “Edebiyatçı olan Şevval’le benim ama edebî konuşan siz oldunuz. İkinizin de muhteşem konuştuğunu belirterek söylediklerinize tamamen katılıyorum. Bunun şerefine garsondan fotoğrafımızı çekip bu anı da ölümsüzleştirmesini ve o fotoğrafa bakıp ileride güzel şeyler hissetmemizi sağlamasını rica edeceğim.”

“Harika fikir,” diyen Göksel çantasına uzandı ve fotoğraf makinesini çıkardı. “Bu akşamdan anı kalsın.”

Ahsen elini kaldırınca masaların arasında gezinen Doğuş onu görerek masalarına ilerledi.

“Rica etsem fotoğrafımızı çekebilir misiniz?” diye sordu Ahsen.

“Elbette,” dedi Doğuş.

Göksel ona makineyi uzattığında genç adam makineyi alıp şöyle bir inceledi.

“Sağ üstteki tuşa basıp çekebilirsiniz,” diye açıkladı Göksel.

“Kullanmayı biliyorum,” dedi Doğuş. “Bir dönem fotoğraf makineleriyle yakındım. Sizin makineniz de epey güzel bir makineye benziyor.”

“Fotoğraf mı çekiyordunuz?” diye sordu Göksel.

“Ben değil, eski kız arkadaşım çekiyordu. Fotoğrafçılık onun en büyük tutkusuydu, ben de onun sayesinde epey şey öğrenmiştim. Aslında çok güzel bir alan ama sizin de bildiğiniz üzere fotoğrafçılıkla ilgili her şey fazlasıyla pahalı.”

“Maalesef. Ülkemizde bir alanla uğraşmak, bir hobi edinmek imkânsıza yakın hâle geldi.”

“Ne yazık ki. Siz de hobi olarak mı ilgileniyorsunuz?”

“Hobi olarak başladı ama işim olma yolunda ilerliyor. Bu alanda lisans eğitimi alıyorum.”

“Ne güzel. Hangi bölüm?”

“Fotoğraf ve Video diye bir bölüm.”

“Video var bir de,” dedi Doğuş kaşlarını kaldırarak. “Çok havalı. Eğitim hayatınızda başarılar dileyeyim o hâlde.”

“Çok teşekkür ederim, sağ olun.”

Masadakiler birkaç poz verdiğinde Doğuş onları çekti. İlk fotoğrafta hepsi gülümseyerek kameraya baktı, ikincide Ahsen Göksel’e yaslanırken Şevval de Sinem’e arkadan sarılıp çenesini omzuna yasladı, üçüncü ve son fotoğrafta da Göksel Ahsen’e yaslanırken Şevval da Sinem’in sırtına elini koyarak poz verdi.

“İsterseniz inceleyin, beğenmezseniz birkaç tane daha çekerim,” diyen Doğuş makinesini Göksel’e uzattı. “Ben işime döneyim, siz tekrar seslenirsiniz.”

“Tamamdır,” dedi Göksel. “Teşekkür ederiz.”

“Rica ederim, ne demek.”

Fotoğrafları inceleyen kızlar üç fotoğrafı da beğendi. Doğuş’un fotoğraflar konusunda bilgisi olduğu anlaşılıyordu. Genç adam odak, açı, ışık gibi şeylere dikkat ederek fotoğrafları çekmiş ve ortaya son derece güzel fotoğraflar çıkarmıştı.

“Hiç de amatör değil,” dedi Göksel. “Söylediği gibi bir şeyler öğrenmiş.”

“Bir eski sevgiliden alınabilecek maksimum verimi almış desene,” dedi Şevval. “Kötü biten ilişkinin ardında güzel bir şey kalmış.”

Masadan kahkaha sesleri yükseldi.

“İyi dedin kraliçe,” dedi Ahsen. Ellerini ona bir şey takdim eder gibi uzattı. “Tacını düşürmüşsün canım, çabuk tak.”

Masadakiler yeniden gülerken bu öncekinden daha uzun sürdü. Göksel gülerken başını Ahsen’in omzuna yasladı, Ahsen de başını onun başına yasladı.

“Delisiniz siz,” dedi Göksel hâlâ sırıtırken. “Bundan yıllar sonra bile bu fotoğraflara baktığımızda bu akşamı böyle hatırlayacağız: Bol kahkahalı, eğlenceli ve samimi. Ve bu çok güzel.”

“Kesinlikle,” diye ona arka çıktı Sinem. “Ölümsüzleştirilmeyi hak eden güzel bir akşam oluyor.”

İkinci parçasından sonra hiç beklemeden üçüncü parçasına geçen Gökhan’ın sıradaki şarkısı mor ve ötesi grubundan Oyunbozan oldu. Harun Tekin, Gökhan’ın en sevdiği müzisyenlerden biriydi ve onu şarkı söylemeye başlatan kişilerdendi. Genç adam hayranı olduğu bu grubun bütün şarkılarını bilse de sahne alırken en meşhur olanları çalıyor ve seyircinin kendisine eşlik etmesinden hoşlanıyordu. Oyunbozan da fazlasıyla sevdiği bir parçaydı.

“Kanun mu bu yalnızlık?” diye şarkıya girdiğinde Göksel ona baktı. Genç müzisyen gözlerini kapatmış, kendisini bulunduğu ortamdan soyutlamıştı. Yüzünde yine aynı adanmışlık ifadesi, huzur duygusu vardı. Bu genç, gitar çalıp şarkı söylerken en sevdiği şeyi yapıyordu, buna hiç şüphe yoktu; bunu onu izleyen herkes çok rahat anlayabilirdi.

Kızlar onunla beraber şarkıyı söylerken Göksel fotoğrafları telefonuna atmakla uğraştı. Her fotoğrafa yaptığı gibi bu fotoğraflara da minik de olsa birkaç dokunuş bırakmaktan geri durmayarak ışık ve renklerin tonuyla oynadı. Bu işi normalde olduğundan daha kısa tutsa da birkaç dakika uğraştı.

“Hallettin mi?” diye sordu Ahsen.

“Evet,” diye onayladı Göksel. “Link oluşturup gruba atacağım şimdi.”

Göksel fotoğrafları her zaman kullandığı internet sitesine yükleyip bir link oluşturduktan sonra linki kızlarla olan sohbet grubuna gönderdi. Ahsen hemen fotoğrafları indirip kısa bir düşünme süresinin ardından ikinciyi, onun Göksel’e yaslandığı ve Şevval’in de Sinem’e sarıldığını, hikayesinde paylaşmaya karar verdi.

“Bunu atıyorum,” dedi kızlara. “Tamam mı?”

“Çok güzel fotoğraf,” dedi Sinem. “At tabii. Bizi etiketle de biz de senden alırız.”

“Hayhay,” diyen Ahsen sosyal medya hesabına girip fotoğrafı hikayesinde paylaşmak üzere seçti ve üçünün birden hesaplarını etiketleyerek kalp koydu. “Etiketledim. İsteyen benden alıp kendi hikayesine ekleyebilir.”

Ahsen hikayesini paylaşıp telefonunu kaldırdı. Sinem’le Şevval fotoğrafı kendi hikayelerine eklemek için telefonla uğraşırken Göksel bakışlarını sahneye çevirdi. Şarkısını az önce bitiren Gökhan gitarını kenara koymuş su içiyordu. Onun biraz mola verdiğini düşündü.

Bir masaya siparişlerini bırakan Doğuş kızların masasına yaklaştı. “Fotoğraflar nasıl?” diye sordu. “Beğendiniz mi?”

“Çok güzeller,” dedi Göksel. “Teşekkür ederiz. Elinize sağlık.”

“Rica ederim,” dedi Doğuş gülümseyerek. “Beğenmenize sevindim.”

Diğer kızlar da ona teşekkür ettiğinde Doğuş’un sevinci çoğaldı. Eline profesyonel bir kamera alıp fotoğraf çekmeyeli bir seneyi geçmişti ve bu kadar uzun bir süreden sonra ilk kez fotoğraf çekip fotoğrafların da fotoğrafını çektiği kişiler tarafından beğenilmesi genç adamın hoşuna gitti. Yüzünde bir gülümsemeyle masadan ayrıldı.

“İyi çocuğa benziyor,” diye bir yorumda bulundu Sinem. “Çok kibar.”

“Müşteri olduğumuz için kibar davranıyordur,” dedi Şevval. “Ama bana da kötü biri izlenimi vermedi. İçten bir havası var.”

“Ben sevdim,” dedi Göksel. “Kibar birine benziyor gerçekten ve fotoğraflarla ilgili.”

“Senin için yeterli iki etmen,” diye cevap verdi Ahsen. “Fotoğraf tek başına bile yeterli.”

“Çoğu zaman öyle.”

Kısa bir moladan sonra Gökhan yeni şarkısına girdi. Sıradaki parçası Pinhani grubunun Beni Sen İnandır adlı meşhur şarkısıydı. Genç müzisyen ayağıyla yerde ritim tutarken son derece rahat bir tavırla telleri tıngırdatmaya başladı. Tavırları her zamanki gibi özgüven doluydu.

Şarkıya girdiğinde masadaki kızlar ona eşlik etti. Elini çenesine yaslayan Göksel oturduğu yerde yavaşça sallanarak çok sevdiği bu şarkıyı söylüyor, bu sırada da genç müzisyeni dikkatle inceliyordu. Gökhan üstüne geçen seferki gibi düz bir tişört giymişti, bu seferki renk tercihiyse maviden yana olmuştu; boru paça bir siyah kot bacaklarını sarıyordu, ayaklarında da beyaz spor ayakkabıları vardı. Küpeleri yine kulaklarındayken yüzükleri de uzun, ince parmaklarını süslüyordu. Badem şeklindeki iri kahverengi gözleri yeni tıraşlı pürüzsüz yüzünde parıldıyor, seyircilerle gitar klavyesi arasında mekik dokuyordu. Gerek farklı tarzıyla gerek özgüven dolu hareketleriyle göze çarpan bir havası olan bu gencin aurası çekiciydi.

Gökhan’ın bakışları Göksellerin oturduğu köşeye kayınca genç kadın bakışlarını ondan alıp masaya indirdi. Onların oturduğu masaya bakan Gökhan, Ahsen’le göz göze geldi. Genç adam kısacık bir süre ona baktıktan sonra masanın geneline de şöyle bir baktı. Ahsen’in yanında, Sinem’le Şevval’in de karşısında oturan Göksel’i gördü. Daha önce burada görmediğine emin olduğu bu iki yabancı simaya bakıp bakışlarını gitar klavyesine çevirdi. İçerisi üç hafta önce sahne aldığı cumartesi akşamına göre daha kalabalıktı, tanıdık simaların yanında ilk kez gördüğü pek çok sima da vardı ve bu farklı kalabalık onun hoşuna gitti. Kalabalık önünde sahne almak onun için ne zor ne de korkutucuydu, tam aksine bundan büyük zevk alıyordu.

İlerleyen dakikalarda Gökhan farklı parçaları çalıp söylerken kızlar da masada koyu bir sohbete daldılar. Biraz okuldan konuşup dersler hakkında sohbet ettiler. Fotoğraf ve Video öğrencisi olan Göksel’le Sinem ve İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi olan Ahsen’le Şevval üçüncü sınıfın finallerini başarıyla verip alttan ders bırakmadan bölümlerinde dördüncü ve son senelerine geçmişti. İki grup da bu senenin zor olduğunu söyleyip bazı durumlardan yakınsa, birkaç hocanın kulaklarını çınlatsa da severek okudukları bölümde son senelerine geçtikleri için mutluydular. Üniversitenin bitiyor olduğu, yetişkinlik hayatının koşar adımlarla kendilerine yaklaştığı ve dışarıdaki koca dünyanın onları beklediği gerçekleri gençleri biraz hüzünlendirip korkutsa da bunun hakkında çok düşünmeyip akşamın tadını çıkarmayı tercih ettiler. Konu her zaman olduğu gibi gönül işlerine geldiğinde Şevval flört ettiği çocukla hâlâ birbirlerini tanıma aşamasında olduğunu söyledi, Ahsen’le Göksel’in aşk hayatı uzun zamandır oldukça durgundu, bu yüzden onlar bir şey anlatmasa da gecenin bombasını Sinem patlattı.

“İki haftadır falan biriyle konuşuyorum,” dedi. “Her gün sohbet ediyoruz. Kibar ve ilgili birine benziyor ama başlarda hepsi böyle olduğu için çok kaptırmıyorum kendimi. Birbirimizi tanımaya yönelik sohbet ediyoruz.”

“Ne?” dedi Göksel yüksek sesle. “İki haftadır her gün konuşuyorsun ve bana daha yeni mi söylüyorsun? Çabuk ayrıntıları dökül!”

Sinem gülerek, “Ortada ciddi bir şey olmadığı için söylemek istemedim,” dedi. “İsmi Berat, Mekatronik Mühendisliği okuyor, benimle yaşıt. Bizim üniversitede.”

“Nasıl? Bizim üniversitede bir de.”

“Evet. Grafik Tasarım okuyan bir arkadaşı varmış, bizim fakülteye geldiğinde beni görmüş ve dikkatini çekmişim; sonra birkaç sefer daha gelip biz konuşurken adımı ve bölümümü duymuş, stalk sonucu da hesabımı bulmuş. Seni de tanıyor bu arada, senin sayende adımın Sinem olduğunu öğrenmiş. ‘Sarışın arkadaşına çok şey borçluyum,’ dedi. Bir adım atıp atmama konusunda çok tereddüt etmiş ama önümüzdeki sene son senem olduğunu öğrendiği ve çok geç olmasından korktuğu için istek atmaya karar vermiş. Profil fotoğrafını görünce siması tanıdık geldi, ben de isteğini kabul edip geri döndüm ve akşamına ilk mesaj geldi. Son finalimizin olduğu gündü işte, o günden beri konuşuyoruz. Tatlı bir çocuk, sohbeti de keyifli.”

“Vay anasını!” dedi Şevval. “Yere bakan yürek yakan Sinem’e bak sen. Te Yıldız Kampüsü’ndeki çocuğu etkilemişsin, yetmemiş birkaç sefer de ayağına getirmişsin. Yakışır kankama.”

“Ay konuşma böyle,” dedi Sinem utanarak. “O anlatınca yeterince utandım zaten.”

“Tatlı utangaçlıklar bunlar. O kaçıncı sınıfmış?”

“Onun da son senesi olacak. İkimiz de mezun olup gitmeden yazmak istemiş.”

“Nerede yaşıyor peki?” diye sordu Göksel.

“İstanbul’da o da.”

“Bak sen,” dedi Göksel anlamlı bir sesle. “Ortak noktalar ne kadar da çok.”

“En geç temmuzda buluşma teklif etmezse hiçbir şey bilmiyorum,” dedi Ahsen. “Nerede yaşıyormuş?”

“Üsküdar. Evet, bana çok yakın, biliyorum. Şimdi buluşma için çok erken ama ilerleyen zamanlarda olabilir elbette. Konuşmaya devam edersek ben de bir görmek isterim. Oturup kalkması, konuşması, tavırları nasıl; insan merak ediyor hâliyle.”

“Tabii ki canım. Görmeden olmaz zaten.”

“Görmek demişken biz de görelim bakalım Berat Bey’i,” dedi Göksel.

“Boydan gelir mi?” diyen Şevval masayı kahkahalara boğdu.

“Deli,” dedi Sinem gülerek. “Boydan da attı bu arada. Geçen gün Dolmabahçe Sarayı’na gitmiş, orada birkaç fotoğraf çekilince de, ‘Sen fotoğrafçısın, seç bakalım birini de paylaşayım,’ deyip birkaç fotoğrafını atmıştı.”

“Bahaneye bak,” dedi ağzı açık kalan Ahsen. “Fena birine benziyor, korktum ben bundan.”

Sinem, Berat’ın kendisine attığı fotoğraflar arasında en beğendiğini açıp kızlara gösterdi. Berat uzun boylu, biraz zayıf, koyu kahverengi saçları ve son derece koyu renkli gözleri olan buğday tenli hoş bir gençti.

“Eli yüzü de düzgünmüş,” dedi Göksel. “Fotoğraf da güzelmiş. Bunu mu paylaştı?”

“Evet,” diye onayladı Sinem. “Ben de bunu beğendim, o da bunu attı.”

“Hoş çocukmuş,” dedi Şevval. “Tipi de tam mühendis tipi. Mühendislik diye bir meslek hiç olmasa bile, ‘Bu çocuk mühendis,’ derdim. O derece.”

“Çalışkan birine de benziyor,” dedi Ahsen.

“Ortalaması 3,3’müş,” dedi Sinem. “Bölümünü çok seviyor ve gerçekten de çok çalışıyor.”

“Güzel güzel,” dedi Göksel. “Ailesinden hiç bahsetti mi?”

“Bahsetti. Babası da makine mühendisiymiş, bir fabrikada çalışıyormuş, annesi insan kaynakları uzmanıymış; kendisinden dört yaş büyük ve evli bir ablasıyla üç yaş küçük bir erkek kardeşi varmış. Biraz kalabalık bir ailesi var, özellikle benim tek çocuk olduğumu ve babamla yaşadığımı düşününce.”

Sinem’in ebeveynleri o ortaokuldayken boşanmıştı. Sinem liseye geçene kadar annesiyle İstanbul’da yaşamıştı, onun liseye gideceği dönem annesi iş dolayısıyla Ankara’ya taşınacağını söylemişti ve o da Ankara’ya gitmek, babasını bırakmak istemediğini söyleyerek İstanbul’da babasıyla kalmıştı. Baba kız yıllardır Ateşehir’de 2+1 küçük bir evde birlikte yaşıyordu.

“Ne olacak canım?” dedi Şevval. “Ben de üç kardeşim ve açıkçası kalabalık aileleri çok eğlenceli buluyorum. Bizim evde gırgır şamata hiç eksik olmaz.”

“Aileden aileye de değişir şimdi ama demek istediğim bu konuda ortak noktamız olmamasıydı. Her neyse işte canım, iyi aile çocuğuna benziyor kısacası. Bir anda şak diye hayatıma girdi, devamının nasıl olacağını göreceğim.”

“Konuşmaya devam ettiğine göre onunla konuşmak hoşuna gitti sanırım?” dedi Göksel. “Seni tanıyorum, eğer negatif bir enerji alsaydın ya da hoşuna gitmeyen bir şeyler olsaydı bunu anında dile getirip konuşmayı keserdin. Devam ettiğine göre her şey yolunda demektir.”

“Aynen öyle. Komik biri, eğlenceli, hoşsohbet; aynı zamanda anlayışlı, samimi, olgun. Kesin bir yargıya varmam için aradan çok uzun zaman geçmeli elbette ama şimdiye kadar gördüklerim, hissettiklerim rahatsız etmedi. Hayırlısı diyorum.”

“Hayırlısı güzelim. Umarım ne yaşanırsa yaşansın seni mutlu eden, kalbini kırmayan bir sonucu olur.”

“Ya Gök, çok tatlısın! Teşekkür ederim sarı civcivim benim, umarım hayırlısı olur.”

İkili el ele tutuşup birbirlerine gülümsedi.

Akşamın ilerleyen saatlerinde pek çok konudan konuşup sohbet eden kızlar son derece eğlenceli vakit geçirdi. Bu esnada sahnede gitarıyla şahaneler yaratan Gökhan’ın performansı da hepsinden büyük beğeni topladı. Mekânı ve canlı müziği seven kızlar Göksel’e bu güzel yer önerisi için teşekkür etmeyi ihmal etmediler. Onların burayı sevdiğini duymak Göksel’i sevindirdi. Genç kadın da bu akşam burada son derece keyifli vakit geçirdi. Hem siparişlerini beğendi hem kafenin hizmetinden hoşnut kaldı hem de Gökhan’ın performansını sevdi.

Saatler 22.30’u geçerken kafenin içindeki kalabalık biraz azalmıştı. Masalar yavaşça boşalırken kızlar da çok geç olmadan kalkmayı düşünüyordu. Şevval’le Sinem Anadolu’da yaşasalar da biri Ataşehir diğeri de Beykoz’da oturduğu için yolları uzundu; karşıya geçip Fatih’e gidecek Göksel’le Ahsen’in yolu zaten çok uzundu. Kendilerini ve ailelerini endişelendirmemek için çok geç saatlere kalmadan eve dönmenin en iyisi olduğunu hepsi biliyordu.

Şişenin dibinde kalan suyu kafasına diken Gökhan bu akşamın son parçasını çalmak üzereydi. Boş şişeyi arkaya koyarken kucağındaki gitarı düzeltti ve en sevdiği müzisyenin, en büyük idolünün en sevdiği şarkısını çalmak için parmaklarını tellere götürdü.

İlk kez dinlediği günü hatırlayamadığı ama ilk kez hatasız bir şekilde çaldığı günü dün gibi hatırladığı, ruhunun en derin noktalarına ulaşıp o noktalara dokunmayı başaran, onun için bir eşi benzeri daha olmayan şarkıyı çalmaya başlar başlamaz gözleri kapandı. Notaları ezbere bilen parmakları tellere zarifçe dokunup şarkının yumuşacık giriş kısmını çalarken bedeni de yavaşça sallanıp kendisini şarkının büyüsüne bıraktı.

Onu pür dikkat izleyen Göksel ondaki bu değişimi fark etmişti. Genç müzisyenin vücut dili bu şarkının ondaki yeri hakkında çok şey söylüyordu ve çalmaya başladığı şarkının onun için ne kadar özel olduğunu şu an onu dikkatle izleyen herkes görebilirdi.

“Oyuncak dünya,” diye şarkıya giren Gökhan gözlerini açıp sahnenin karşısında oturan müşterilere baktı. Masadakiler kendi aralarında sohbet etmeye dalmış, dikkatlerini Gökhan’dan almıştı. “Oyuncak dünya / Bu oyun çok kolay, sen de oyna.”

Göksel şarkıyı bilmiyordu, ilk kez şimdi dinliyordu ama şarkının sahibinin de şarkıyı bu kadar hissederek söyleyip söylemediğini merak etti.

“Kır ve dök, yap ve boz / Yeniden başla / Hepimiz çocuklarız aslında.”

Gökhan iki saattir şarkı söylüyordu ama sesinde yorgunluğa dair bir emare yoktu, sesi hâlâ parıl parıl parlıyordu.

“Kimisi askercilik oynar / Kimisi hırsız polis oynar / Kimisi evcilik oyunu oynar / Ben de müzisyeni oynarım şimdi.”

Şimdinin sonunu biraz uzatarak söyledikten sonra öne doğru eğilip gitarı o şekilde çaldı. Biraz sonra başını kaldırıp gözlerini kapattı ve ikinci kıta kısmına kadar da o şekilde çaldı. Onun bu performansını ilgiyle izleyen Göksel kendisini tiyatro izliyormuş gibi hissediyordu. Gökhan seyircilere bir öykü anlatıyor, bunu yaparken duygu dolu bir ses tonu ve hissettiği her şeyi çok iyi yansıtan vücut hareketlerini kullanıyordu.

“Çok dikkatli izliyorsun,” dedi Ahsen arkadaşına bakarak.

“Dikkatle izlemeyi hak eden bir performans,” dedi Göksel dürüstçe. “Çok hissederek çalıp söylemiyor mu sence de?”

“Evet, öyle söylüyor. Onun için özel bir şarkı olduğu belli.”

Genç kadın öyle olduğunu biliyordu.

“Bazı çocuklar hiç uslanmazlar,” diye şarkının ikinci kıta kısmına giren Gökhan bakışlarını yere sabitledi. “Onlar hep oyunbozan oldular / Durmadan üzdüler diğer çocukları / Hep bozuldu oyunun kuralları.”

Derin bir nefes alıp yutkunan genç müzisyen başını kaldırdı, sırtını dikleştirdi ve şarkının devamını kafenin girişine bakarak söyledi.

“Kimileri saklambaç oynar / Kimileri kovalamaca oynar / Kimileri doktorculuk oynar / Ben de müzisyeni oynarım şimdi…”

Şimdi kelimesinin sonunu uzatırken diyaframına yüklenip göğüs sesini kafa bölgesine kadar taşıdı ve saniyeler boyunca sesini bu pozisyonda tutarak şarkının sözlü kısmının kapanışını başarıyla yaptı.

Asıl şov da bundan sonra başlıyordu.

Müşterilerin ilgisini çektiğini biliyordu, kendisine yönelen bakışları da hissediyordu ama genç müzisyen bakışlarını gitarın klavyesine odaklayıp bu dünyada en çok sevdiği ve en iyi yaptığı şeyi yaptı: Gitar çaldı.

“Solo,” diye mırıldandı Göksel. “Hem de klasik gitarla.”

Gökhan’ın parmakları klavyenin üstünde yere basan adımlar gibi hareket ederken Göksel o adımların ardında bıraktığı ayak izlerinin ruhuna bulaştığını hissetti. Bütün akşam boyunca performansıyla göz dolduran genç adam şimdi işi belki de en ileri seviyeye taşımıştı. Genç yaşına rağmen gitar çalmadaki ustalığını ilk kez bu kadar açık gösteriyor, inanılmaz zor bir parça çalmasına rağmen bunu sanki dünyanın en kolay işiymiş gibi yapıyordu ve yine tavırları o kadar rahat ve özgüven doluydu ki genç kadın ona hayranlık beslemekten başka yapacak bir şey bulamıyordu.

Notalar bir anda tizleştiğinde Ahsen dudaklarını u harfini söylüyormuş gibi büzdü. “Sen neymişsin böyle ya?” dedi. “İlk şarkısına detone giren çocukla bu çocuk aynı kişi mi şimdi?”

Sinem’le Şevval de arkalarına dönmüş pür dikkat Gökhan’ı izliyordu. Onun bu olağanüstü performansı kafedeki herkes gibi onların da ilgisini çekmişti.

Gökhan bakışlarını sol taraftaki masalara çevirdiğinde kendisini gülümseyerek izleyen simaları gördü. Genç adam gülümseyerek dikkatini yeniden klavyeye odakladı. Zor bir şarkı çalıyordu ve hata yapma lüksünü kendine tanımamıştı. Tüm bakışlar üstündeyken bu geceyi muhteşem bir performansla kapatmak, insanlar evine dönerken onların aklında bu performansla kalmak, sohbetlerinde biraz da olsa yer edinmek istiyordu.

Sinem telefonunu eline aldığında Göksel bir anlığına ona baktı. Sinem kamerasını açıp kamerayı video moduna aldı ve kayda başlayıp bu olağanüstü performansı çekmeye başladı. Göksel bu videoyu arkadaşından kesinlikle isteyecekti.

Şarkı biraz yavaşlayınca Gökhan tüm kafenin içine bakma fırsatı yakaladı. İçten gülümsemeler, hayran bakışlar ve kendisini kaydeden cep telefonları… Genç adam bundan daha güzel bir manzara olduğunu düşünmüyordu. Müzikle ilgilendiği için uzun yıllar boyunca hor görülmüş, bu tutkusu yüzünden aşağılanmıştı ama son üç senedir gitarı eline aldığında, mikrofonun başına geçtiğinde hayranlık dolu ve takdir eden bakışları görmek, içini sıcacık yapan yorumlar duymak bu uğurda gözden çıkardığı her şeye değdiğini gösteriyordu.

Verdiği tüm mücadele, göze aldığı ve gözden çıkardığı her şey tam da bu an içindi, bu bakışları görmek içindi.

Boğazının acıdığını hissederken yutkundu, bakışlarını klavyeye odakladı ve şarkının son kısmına geçti. Şarkı kaybettiği ivmeyi kat kat geri kazanırken genç adamın parmakları insanüstü bir şekilde hareket etmeye başladı. Gözleri klavyede olsa da şu an hissettikleri o kadar yoğundu ki klavyeyi görmüyordu bile. Parmakları dokunmaları gereken yerleri ezbere biliyordu ve sanki buna programlanmış bir makineymiş gibi görevini yerine getiriyordu.

Bir genç ıslık çalarken diğeri de bağırdı. Gökhan onların sesini çok uzaklardan geliyormuş gibi boğuk duydu. Şu an yaptığı şeye o kadar odaklanmış durumdaydı ki biri ona vursa dahi bunu hissetmesi uzun zaman alırdı.

Göksel’in gülümsemesi genişlerken Ahsen yan gözle ona baktı. Arkadaşının yüzünde hayranlık, memnuniyet ve takdir içeren bir ifade vardı. Onun genç müzisyenin sanatçılığını beğendiğini biliyordu ama bir şeyi daha biliyordu: Bu akşam Göksel’in genç müzisyenin sanatçı kişiliğine olan hayranlığı daha da artmıştı.

Gökhan penasını tellere birkaç kez sertçe vurup şarkıyı bitirdiğinde bu bir öykünün son satırı kadar çarpıcı bir kapanış oldu.

Kafenin içinden alkış ve ıslık sesleri yükselirken Gökhan bulunduğu ana geri dönüp başını kaldırdı ve içeri baktı. Performansı boyunca onu hayranlıkla izleyen yüzler şimdi onu alkışlıyor, ona ıslık çalıyordu.

“Çok teşekkür ederim,” diyen genç adam genişçe gülümsüyordu ama bu gülümseme utangaç bir gülümsemeydi. “Bu, akşamın son parçasıydı. Hepinize güzel akşamlar dilerim.”

Onu alkışlayan Göksel durdu.

“Ne performanstı be!” dedi Şevval. “Genç canavar gibiydi. Biz de kalkalım mı artık? Bu akşamı zirvede kapatalım.”

“Kalkalım,” diyen Ahsen saate baktı. “Oo bayağı da geç olmuş zaten.”

Göksel de saate baktığında saatin 22.41 olduğunu gördü. Öyle güzel bir akşamdı ki vaktin nasıl geçtiğini ne de o ne diğerleri anlamıştı.

Kızlar kendi arasında hesap muhabbeti yaptıktan sonra Ahsen’le Şevval hesabı ödemek için kasaya ilerledi. Ahsen Göksel’le kendisinin aldıklarını ödeyecekti, Sinem de Şevval’e kendi aldıklarının parasını vermişti.

“Çektiğin videoyu eve geçince bana gönderebilir misin?” diye sordu Göksel.

“Gönderirim tabii,” dedi Sinem. “Genci dinlemekten büyük keyif aldım gerçekten. İyi ki buraya gelmişiz.”

“İyi olduğunu söylemiştim ama bu kadarını ben de beklemiyordum. Keyifli bir akşam oldu sahiden.”

Gökhan da sahneyi toplamaya geçmişti. Gitarını dikkatlice kılıfına yerleştirip duvara yasladıktan sonra boş şu şişesini çöpe attı, tabureyle mikrofon ayağını da sahnenin en arka kısmına koydu.

Hesabı ödeyen Ahsen’le Şevval masaya geri döndü.

“Gidebiliriz,” dedi Ahsen. Göksel’in kendisine uzattığı çantasını aldı. “Teşekkür ederim bebeğim.”

Arkadaşları çıkışa yürürken Göksel başını çevirip son kez sahneye baktı. Sahneyi toplayan Gökhan gitar çantasını omzuna astıktan sonra sahneden indi ve mutfak tarafına yürüdü. Gökhan’ın mutfak kapısını açıp gözden kaybolmasını izledikten sonra arkasını dönerek arkadaşlarının peşine takıldı.

“Efsane bir akşamın sonuna geldik,” dedi Şevval. “Kesinlikle tekrar edelim.”

“Bence de,” dedi Sinem. “Çok keyif aldım.”

“Ederiz elbette,” diyen Ahsen gülümsedi. “Yaz uzun ve hepimiz İstanbul’dayız.”

“Öğrenci olarak geçirdiğimiz belki de son yaz,” deyip iç çekti Şevval. “Güzel geçirelim.”

“Atma şu zehirli oku kızım işte, atma.”

Kızlar gülüştü.

“O zaman biz gidelim,” dedi Sinem. “İleriden otobüse bineriz.”

“Ben bırakırım canım,” dedi Göksel. “Karanlıkta yürümeyin oraya.”

“Orası dediğin iki adımlık yer yahu. Sohbet ederek yürürüz biz. Hem sizin gideceğiniz tarafa da ters kalıyor zaten, şimdi hiç fazladan trafiğe girme güzelim.”

“Sinem haklı,” dedi Şevval. “Burada vedalaşıp ayrılalım. Eve geçince haber ederiz, siz de edin.”

“İyi madem,” dedi Göksel. “Dikkatli olun.”

“Siz de.”

Genç kızlar kısa bir vedalaşmanın ardından ayrıldı. Sinem’le Şevval caddeye doğru yürürken Ahsen’le Göksel bir süre ikilinin arkasından baktı.

“Kaldık baş başa,” dedi Ahsen. Göksel’e çapkın bir bakış attı. “Romantik olmaya çalışacaktım ama köprü trafiğinin bizi beklediğini hatırladım şu an.”

“Çok tatsız,” dedi Göksel yüzünü buruşturarak. “İyi tarafından bakacak olursak uzun bir süre daha beraberiz.”

“Çok haklısın bebeğim,” deyip onun yanağını öptü Ahsen. “Hadi gidelim.”

Ahsen ilerideki arabaya doğru yürümeye başladığında Göksel de ona eşlik edecekti ama şu an sokağın ne kadar güzel göründüğünü fark edince fotoğrafını çekmeye karar verdi. Çantasından kamerasını çıkardıktan sonra kaldırımın ucuna yürüyüp işletmelerin ışıklandırılmalarıyla aydınlatılan sokağı kadrajına aldı. Yüz ifadesi ciddileşirken kameranın ayarlarını görüntüyü istediği şekle getirmek için değiştirmeye başladı.

Onun yokluğunu fark eden Ahsen adımlarını durdurdu. Arkasına baktığında Göksel’in kafenin önünde durduğunu ve fotoğraf çektiğini gördü. Gülümseyerek onu beklemeye başlamıştı ki kafenin kapısındaki hareketlilik dikkatini çekti. Biri kafeden çıkıyordu.

Bu kişi genç müzisyenden başkası değildi.

Gökhan kafenin önünde duran Göksel’i fark etse de tüm odağını fotoğrafa veren Göksel onu fark etmedi. Genç adam ona baktığında onu içeride gördüğünü anımsadı. Köşedeki masada oturan kız grubunun sarışın üyesi olmalıydı. Genç adam ona şöyle bir bakıp ileri doğru bir adım attı.

“Gök!”

Ahsen’in sesi sokakta yankılandığında Gökhan başını çevirip onun olduğu tarafa baktı. Onlardan birkaç metre uzakta duran genç kadını gördü. Onun kim olduğunu bilmiyordu ama bu akşam kafede gördüğüne emindi.

Fotoğraf çeken sarışın kadının oturduğu masada.

“Hemen geliyorum,” dedi Göksel. Deklanşöre bastı. “Çektim bile.”

Göksel kamerayı yüzünden uzaklaştırdığında yanındaki genci fark etti. Mavi tişörtle siyah kot pantolonun tanıdıklığı onu irkiltirken başını kaldırıp yanındaki genç adamın yüzüne baktı.

Göksel’in mavi gözleriyle Gökhan’ın kahverengi gözleri ilk kez buluştu.