KULÜP 2021 Netflix (1)

dizi

KULÜP 2021 Netflix (1)
Her ne kadar karakter isimleri verilmemişse de, olaylar bağlamında spoiler içerebilir.
 
5 Kasım'da Netflix'te yayına giren Kulüp dizisinden bahsetmek istiyorum bu gün. 
 
Elli-elli beş dakikalık altı bölümden oluşan dizi 1955 yılının İstanbul'un da geçiyor. Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerinden bir kulübün merkeze alındığı bu diziye yoğun ilgi var. Lakin iki gündür en çok izlenenler sıralamasında ilk sırayı başka bir yapıma kaptırmadı. 
 
Haliyle dün akşam üç, bu sabah da kalan üç bölümü izleyerek ben de diziyi bitirdim. 
 
Beğendim mi? Evet. 
İnsanı merkeze almış olduğundan kalbe değen konulardan bahsediyor. Dolayısıyla insan olan herkese ulaşıyor. Tabi ilk sezon olduğu için henüz karakterlerin tanıtıldığını görüyoruz. Çok yoğun diyaloglar yok. Türk dizilerinin karakteristik özelliği uzun bakışmalar, imalar çok fazla. Dönem dizisi olması hasebiyle üzerinde çalışılan dili, kıyafetleri, müzikleri ise çok başarılı. Oyuncuların performansları göz dolduruyor. Hepsi ayrı parlıyor rollerinde.

Ayrıca içine doğulan toplumun, yaşanan siyasi süreçlerin, dahil olunan birliğin/topluluğun/sosyolojik adıyla cemaatin insanın karakterinin şekillenmesinde nasıl da etkili olduğu başarılı bir şekilde işleniyor. 

Aile içi çatışmalar, ana babalarının yükünü taşıyan çocuklar, hayata yenik başlayanlar, öteki olanlar üzerinden bir çok sancılı konuya dokunup geçiyor. Adeta ileride yeni bölümlere imkan tanıyacak şekilde çok şey söylemeden hissettiriliyor. 

Varlık vergisi ile ötekileştirilen ve üstlerine düşeni yapsalar da milliyetçilik adı altında haksızlığa maruz kalan azınlık unsurlarının, dizi özelinde Yahudilerin sekiz yüzyıl önce de gelmiş olsalar kendilerini yerli hissedemediklerini görüyoruz İstanbul'da. 

Demek ki bir yere göç etmek aidiyet kazanmak için yeterli değil. Göçmen hele de asimile olmamış, dilini, dinini değiştirmemişse öteki olmaktan zamanın geçmesiyle kurtulamıyor. Ülkelerin politikanın da malzemesi haline getirilince Kıbrıs'ta Rumların yaptığı saldırıların bedeli İstanbul'da yaşayanlara ödettiriliyor. Böylece sorunlar katlanarak büyüyor. Bir grup ötekileştirilirken aslında hiç suçu olmayan insanlar da çuvala atılıp yargısız infaza maruz kalıyor. Büyük meseleler üzerinden küçük hayatlar kaydırılıyor.    

Dizide komşusunu, patronunu ihbar eden, kazıklayan, ahlaksızca arkadan vuranlar hep bu coğrafyanın insanı. Hızla manipüle edilebilen, cahilliğinden bihaber, ötekini yok edip onun yerine geçmenin, kolaydan zengin olmanın yolunu arayanlar, hak yemekten çekinmeyen, bunu uyanıklık gören Anadolu insanları. 

O dönemde yaşamadım ama tarihimiz sessiz çığlıklarla dolu. Bunları en çok hatıratlardan anlıyoruz. Hukuksuzlukları, dolayısıyla  haksızlıkları 1950'ler öncesinde de, sonrasında da çok gördük, görüyoruz. Politize edildiğinde komşunu ihbar eden, evini ateşe veren, ötekileştirip bunu haksızlığa kılıf yapanlar her kriz döneminde oldu bu topraklarda. Belli ki de hep olacak. Güç neredeyse onun yanına geçerek var olmayı seçenler, omurgasız olduğundan hiç bir zaman dik duramayanlar hep daha önce yemek yediği kabı pisletecek. Zararı kendine/dostuna verdiğini anlamadan. 

İsmet Özel Sebeb-i Telif adlı şiirinde çok güzel ifade eder bu hali:

"Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız

ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla

düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz

siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız."

Tabi bu çiğ süt emmiş denen insanın genel karakterindeki bozukluklar. Yani milliyeti, dini fark etmeden her toplumda kaliteli insanlar ve şerefsizler var. Ortadoğu insanı belki biraz daha hızlı gaza gelip enini sonunu düşünmeden şeytanlaştırılan gruplara saldırmada mahir olduğundan bölgede savaşlar bitmiyor. Bölünmüşlükler kullanılarak düşmanlıklar taze tutuluyor.  

Belki bu dizide gelecek sezonlarda olaylar biraz daha ilerleyince, karakterlerin neden kötüleştiği ya da nasıl merhametli oldukları konularını işleyen detaylar gelir. Çünkü tamamen iyi ya da tamamen kötü karakterler olmasının önüne geçilmelidir ki, hayatın olağan akışına uysun. Şimdilik bu oranda bir dengesizlik olduğunu da ifade etmekte fayda var.   

Hayatları iç içe geçmiş karakterler arasında bir çok aşk ilişkisi de var. Dizinin başrol oyuncusu kadının çok sevdiği ama ihanetine uğradığı bir adam var mesela. Onu uzaktan sevdiği halde aşkı fark edilmediğinden içinde biriken öfkeyle sevdiği kadına eziyet eden saplantılı bir aşık var. Hastalıklı tutkusuyla herkese zulmeden merhametsiz bir adama dönüşmüş olduğunu seyrettikçe anlıyoruz. Sonuçta kimse siyah ya da beyaz değil. Herkesin gri alanları var. Ve bunu bildiğimizde herkesin merhamete ihtiyacı olduğunu, ikinci bir şansı hak ettiğini anlar daha kolay empati yapabiliriz.  

Dizide hikaye daha çok Seferadların hayatları üzerinden ilerlediğinden acılarına mercek tutuluyor. Bu kimliğini saklayarak adını değiştiren, ailesi ve kendi üzerinde kontrolcülüğü  yüksek bir insanın yıllar içinde yorulduğunu, vücudunun ve zihninin pes ettiğini görüyoruz. Bu kadının hali beden yalan söylemez gerçeğini anlatıyor. Yıllarca öz kimliğini, inançlarını saklamanın sonucu git gelli bir ruh hali ve unutkanlık hasıl oluyor. Hayat herkesin üzerinden bir şekilde geçiyor. Zengin, fakir, aşık, hasta, genç, yaşlı herkes payını bir şekilde alıyor. İşte bu hayat gerçeğini dizide çok güzel işlemişler. 

Evlatların isteklerine saygı göstermeyen ailelerin baskıcı tavırları, ebeveynleriyle kopuk acı dolu insanların hayatın içinde tutundukları dal olarak aşkı görüp uçurumdan yuvarlandıklarını sezemeyişleri insana dokunan hikayelerden.        

Herkesin gözdesi olan bir kötü oğlan var mesela. Aşık olduğu kızı yok sayan bir serseri aynı zamanda. Bir gece birlikte olduğu ecnebi bir kadınla aralarında şöyle bir diyalog geçiyor.

" Sen aşık mısın? Aşıksan burada ne işin var"

"Buna cevabım yok"

"Siz niye böylesiniz? Türk erkekleri diyorum. Bir şey canınızı sıkınca hemen kaçıyorsunuz. Aşk, kadın, ilişki senin için ne ifade ediyor?"

"Soframızda yeri öküzümüzden sonra gelir"

"Ne yaşadığını ne düşündüğünü bilmiyorum ama bence sen sıradan bir Türk erkeği değilsin. Ve böyle kalmalısın"              

Tabi ki badboy bu uyarıları dinlemiyor. Çivi çiviyi söker diyerek hızlı yaşamına devam ediyor. Ve sevdiği kız bir başkasıyla evlenmek üzere uzaklara gidiyor. O da öylece kalıyor, elinde kadehler, kadınlar, kalbinde arzular ve yaralar.


Bir de şu noktaya değinmek istiyorum; dizide herkeste bir gitme arzusu var. Yurda dönüş isteği. Yaşadığı yere ait hissetmemek. Bu bize "Yurt/ev neresidir?" sorusunu sorduruyor. 
 
Bunu şöyle değerlendiriyorum. Bulunduğu yerde ötekileştirilen her insanın uzaklar hayali vardır. Ona kucak açacak bir kadın-erkek/ev-sığınak/toprak-genişlik ister insan. Dünyaya gelişiyle bu aidiyetlerin peşinde koşmaya başlar. O yeri, aileyi, kadını, adamı, toprağı, topluluğu, ülkeyi arar. Bazen bulur, bazen buldum sanır. Ama kimse yurdum dediği kalbi geride bırakarak mutlu olamaz. Nereye gitse yanında götürür o yaraları. İyi imkanlar bulsa, yeni aşklara yelken açsa da, vazgeçilen bir hayatın hayali hep orada durur. Ölmez, öldürmez, ama "Ölüm gibi bir şey olur." Her şey için fark etmez diyen bir insana dönüşür. Artık kendini götürdüğü her yerde mutsuzdur. 
 
Hasıl-ı kelam kazananı olmayan bu aidiyetsizlik savaşında herkes kaybeder. Vatan, giden ve kalanlarıyla yurttaşlar, suçu günahı olmayan insanlar, onların aileleri, herkes bir şekilde acılara gark olur. Yurt bildiklerimizden, evim dediklerimizden ayrı düşmemek dileğiyle... 

Handan Kılıç

07/11/2021