UMUT HEP VAR

Karanlıkta kalmış her kadın ve melek annem için…

UMUT HEP VAR

İstanbul için rüzgarlı bir gündü, mevsim ise güzdü. Ebru’nun saçları topluydu bu yüzden Uçuşan saçlar tedirgin edici olabilirdi. Dans eden etekler, göze giren tozlar… Rüzgarlı havaları hiç sevmezdi. Dışarıdan gelebilecek en ufak bir badire Ebru için her zaman büyük bir sorun olmuştu. Kaldırımda, vitrinlerdeki ürünleri incelemeden, sonbaharın dalından kopardığı yaprakların rengini fark etmeden, arabaların üzerinde uyuyan kedileri sevmeden, gökyüzünün mavisini görmeden yani etrafında akıp giden hayatı fark etmeden yürüyordu Ebru. Tek gördüğü yürüdüğü yoldu çünkü tek amacı da hedefine ulaştıktan sonra işini halletmek ve aynı hızla eve dönmekti. Çantasına, bebeğini korumaya çalışan bir anne edasıyla sarılmış, hedefine doğru ilerlerken saate baktı, bir buçuğa geliyordu, hedefine giden yolun kalanını, varma süresini düşündü. İki olduğunda hedefine varmış olmalıydı. Mesafesi kısaydı, soluklanmak için zamanı bile kalacaktı. Cadde kalabalıktı, insanlara çarpmadan yürümek zorlaşıyordu. Hayat aceleciydi, zaman duraksamayı olağan kılmıyordu. Kalbi hızla çarpıyordu, ceketini çıkarmayı düşündü ama bu düşünce zihninin tetiklenmesine sebep oldu. Giydiği bluzun dekoltesini düşündü, acaba dikkat çekici veya abartılı mıydı? Huzursuz olmuştu, yakasını yukarıya doğru çekiştirmeye başladı, hararetini arttıran ceketinin fermuarını da sonuna kadar çekti. Bir yılan gibi düşünceleri zihninde süzülürken irkildi. Hedefine varmıştı, gözlüğünü çıkarıp, beyaz kapıyı aralayarak içeriye girdi ve derin bir oh çekti. Burası onun için güvenli bölgeydi. Girişteki boy aynasında kendisine baktı. Ceketinin fermuarını açıp, saçlarını saldı. Bluzunun önünü düzelttikten ve eteğiyle renginin uyumlu olup olmadığını düşündükten kısa bir süre sonra içeriye doğru ilerledi. Kapıyı araladığı andan beri burnuna gelen lavanta kokusu huzurlu hissetmesine sebep olmuştu, aşina olduğu bu yer, hep lavanta kokuyordu. Masasında oturan sekretere doğru yaklaştı, hafifçe öksürüp boğazını temizledikten sonra ise ürkek bir serçe gibi konuşmaya başladı.

  • Merhaba, Özge Hanım ile saat ikide randevum var benim ama…

Sekreter Ebru’yu süzdükten sonra gülümsedi, zaten ürkekliği ve öğretmenine malumat veren öğrenci edası ona bakarken sekreteri her zaman gülümsetiyordu.

  • Hoş geldiniz Ebru Hanım, bir süre sizi bekleteceğim. Özge Hanımın seansı bitmek üzeredir. Size bir şeyler ikram etmemi ister misiniz?
  • Su alabilirim, teşekkür ederim.
  • Tabii Ebru Hanım.

Arkasında duran turuncu koltuklara doğru döndü, bekleyen üç kişi olduğunu gördü. Tekli koltuğa doğru ilerledi. Etrafı kısa bir süre süzdükten sonra dikkatini tırnaklarının kenarındaki derileri yolmaya verdi. Bir yandan da zihninde yılanları usulca süzülüyordu. Onunla birlikte bu turuncu koltuklarda bekleyen insanlar hakkında düşünmeye başladı. Şekerini yerken, bacağını sallayarak telefondan çizgi film izleyen çocuğu ele aldı önce. Neden psikologa geliyordu acaba bu sevimli kız? Küçücük dünyasında, ona ağır gelen kim bilir nedir diye tahminlerde bulunmaya başladı ve bulduğu sebeplerin hepsi dramatik bir temaydı. Çocuğa içten içe üzülmeye başladı. Dram olmasa, şu an parkta olurdu zaten diye düşündü. Sıra çocuğun annesine gelmişti, yılanlar bu sefer de onun için süzülüyordu. Kadının yüzü Ebru’ya göre çok güzeldi, peki kötülüğü neresinde saklıydı diye düşündü hemen. İyi veya kötü olsa dahi bunu bilemezdi, kadını tanımıyordu. Ön yargı güttüğünü düşündüğü için kendisini uyardı ve yılanlarını ortamdaki son gözlemine, liseli genç kıza yöneltti. Genç kızın kulaklığındaki müzik sesini dışarıdan duyabiliyordu. Bu sırada suyunu getiren delikanlıya kafasını kaldırmadan teşekkür etti. Suyunu yudumlarken etrafı süzdü. Kliniğin dekorasyonu her geldiğinde incelediği bir detay oluyordu. Özellikle bekleyen sayısı çok ve ortam kalabalıksa gerginliğini atmak için her zaman önünde duran halının üzerindeki şekilleri inceliyor ve otuz üç tane olduğunu bilmesine rağmen yeni baştan sayıyordu. Bekleme süresi, gerginliği ve ortamdaki insan sayısına göre kaç kere saydığı değişiyordu. Saate baktı, biri elli dokuz geçiyordu. Endişelenmeye başlamıştı. Şimdiye kadar doktorun odasının önünde olmalıydı. Seans geç başlarsa geç bitecekti ve bu yüzden eve daha geç dönebilecekti. Zihninde yılanları usulca süzülüyordu. Geç saatte trafik olabilirdi, hoş gerçi İstanbul’da trafik olmadığı saat yoktu… Karanlığa kalmaktan korkuyordu. Derin bir nefes aldı. Psikologun öğrettiği nefes egzersizlerini yapmaya başladı. Gözlerini kapattı. İçinden üç kere “sakin ol, güvende olacaksın” diye tekrar etti.

  • Ebru Hanım…

İrkildi. Hızlıca gözlerini açtı.

  • Özge Hanım seansınız için hazır. Buyurun lütfen…
  • Aa, teşekkür ederim

Bekleme salonundan ayrılmadan önce son bir kez çocuğa göz ucuyla baktı. İçinden “umarım hep mutlu olur” diye geçirdi. Merdivenleri içinden sayarak üçüncü kata çıktı. Doktorun odasının kapısı açıktı, içeriden gelen vanilya kokusu yaklaştıkça artıyordu. Odaya girmek için bir adımı kalmıştı. Ağzını açmadan öksürerek boğazını temizledi.

  • Merhaba, Özge Hanım.
  • Merhaba Ebru Hanım, hoş geldiniz.

Doktor Ebru odaya girince ayağa kalkmıştı. Özge, insanı daha görür görmez enerjisiyle kucaklayan, içten, sıcak ve güzel bir kadındı. Ebru, iki yıldır terapiye geliyordu. Teoride iki, pratikte bir yıldır geliyordu aslında. Terapilerinin ilk senesi online olarak görüşmüşlerdi. Son bir senedir ise her Perşembe saat ikide, Özge’nin Kadıköy’deki ofisinde görüşmelerine devam etmişlerdi. Ebru’nun saate bakmadığı tek yer bu odaydı. Ebru çantasını ve ceketini askıya asarak her seans olduğu gibi pencereye bakan koltuğa oturdu. Onu çok üzecek şeylerden bahsederken göz teması kurmak zor oluyordu, içinin derinliklerine indiği her konuşmada pencereden gökyüzüne bakarak rahatlıyordu.

  • Nasılsınız Ebru Hanım?
  • İyiyim teşekkür ederim Özge Hanım. Ya siz nasılsınız?
  • Ben de iyiyim teşekkür ederim. Öncelikle, gününüz nasıl geçiyor? Bugün nasıl başladı sizin için?
  • Her gün olduğu gibi bugün de saat onda uyandım. Gözümü açtığım an aklıma gelen ilk düşünce “bugün terapi var” oldu. Bu beni yataktan çıkmak için istekli hale getirdi. Yüzümü yıkamaya gittiğimde ise aynaya baktığım an gerildim. Terapiye gelmek için dışarıya çıkmam gerektiği gerçeği bir anda içimi kararttı. Derin bir nefes aldıktan sonra harekete geçtim. Önce kendime hafif bir kahvaltı hazırladım. Dışarı çıktığımda gergin olduğum için midem bulanabiliyor biliyorsunuz ki…
  • Evet biliyorum tabii ki, terapi günleri hafif bir kahvaltı yapmanız konusunda birlikte bir karara varmıştık zaten, konuştuklarımızı uyguluyor olmanız ne güzel…

Ebru, takdir edildiğini hissettiği için gülümsedi, onay almak alışık olmadığı bir duyguydu.

  • Keşke her şey hafif kahvaltı etmek kadar kolay olsa Özge Hanım…

Gülümseme sırası bu sefer de Özge’ye geçmişti.

  • İnsanın kendisi için mücadele etmesi elbette kahvaltı kadar kolay bir mesele değil Ebru Hanım. Karın doyurmak mutfak işi, ruhu doyurmak ise bizim işimiz ve elbette oldukça meşakkatli. Ama ilk görüştüğümüz günü baz alarak, şu an geldiğiniz noktayı düşünecek olursak vadileri aştınız emin adımlarla. Kolay değildi ama istekliydiniz ve gücünüz sizi bugün evden çıkıp Kadıköy’e her hafta gelecek bir noktaya ulaştırdı. Kendinizle gurur duymalısınız.
  • Teşekkür ederim ama ben kendimi sizin beni desteklediğiniz kadar takdir edemiyorum maalesef.
  • Biliyorsunuz ki agorafobi basit bir hastalık değil. İyileşme süreci sancılı ve oldukça uzun. Amacımız koşmak değil, yürüyerek de yolumuzu ilerleyebiliriz. Sürece dahil olmanız ve istikrarınız bitiş çizgisinin zafer ile sonuçlanacağının kanıtıdır.
  • Bazen düşünüyorum da, iki sene önce annemi kaybetmeseydim, yani annem ölmeseydi eğer bugün yine bu noktada olur muydum?
  • Elbette yaşadığınız bu büyük kayıp sizi sarstı ve hastalığınızı içinizdeki karanlık mahzenden çıkardı. Ama bu olay yaşanmasaydı ve hastalık açığa çıkmasaydı da içinizde yine sizi ele geçirmek için pusuya yatmış bir avcı gibi bekliyor olacaktı.
  • Evet doğru söylüyorsunuz… Yine de birçok sefer kendimi hep aynı düşünceyle otururken buluyorum. Her şey çok farklı olabilirdi… Her şey çok farklı olsaydı ben nasıl olurdum? Kaybetmeye mecbur bırakılmasaydım yani annemi, kendimi, hayatı… O zaman korkmazdım belki de hayatın akışına karışmaktan... Kim bilir…
  • Her şey çok farklı olabilirdi düşüncesi sizi hangi gerçekliğe götürüyor Ebru Hanım?
  • Aileme ve kâbusa çevrilen hayatımın tam da ortasına maalesef. Annemi kaybettiğimde yirmi altı yaşındaydım. Yediği kurşunlardan sonra yere yığılışını unutmak için tüm ömrümü verebilirdim. Ve annemin yere yığılış sebebinin babam ve elindeki tabanca oluşu da geldiğim en karanlık gerçeklerden biri. Gerçi tüm çocukluğum babamın öfkesine maruz kalarak geçti. Annemi babamdan korumak çocukken benim vazifem gibi hissederdim hep. Araya girdiğimde ise babam daha çok sinirlenir, annemi ondan daha çok sevmeme katlanamaz, bu sefer hem annemi hem de beni döverdi. Yediğimiz dayaktan sonra ağlamaya bile korkardık annemle. Ağlarsak daha çok sinirlenirdi. Hoş sinirlenmediği bir şey de yoktu ya… Yemek yerken sofrada çatalı yere düşürsek bile babam öfkelenirdi. Hiç unutmuyorum hatta ilkokuldayken sınıftan bir arkadaşımın evine gitmiştim ödev yapacaktık, akşam yemeğine de kalmamı teklif etmişlerdi, yemeğe oturduğumuzdaysa arkadaşım kaşığını yere düşürmüştü. Babası ona vuracak diye çok korkmuştum. Oysa arkadaşımın babası gülümsedi, kaşığı yerden alarak arkadaşıma doğru uzattı ve “koş yenisini getir bakalım” diyerek yemeğine devam etti. İnsan çocukken evde ne görüyorsa, tüm dünyayı bundan ibaret sanıyor. Bu yüzden dünyayı gördükçe, kendi dünyamın ve rüyalarımın ne kadar karanlık olduğunu anlayıp bir kere daha hayata kırılmıştım.
  • Rüya demişken Ebru Hanım, kâbuslarınız hala devam ediyor mu?
  • Verdiğiniz ilaçtan sonra daha derin uyumaya başladım ama ara ara kâbuslarım hala oluyor.
  • En son ne zaman kâbus gördünüz?
  • Dört gün önce Özge Hanım.

Özge önündeki deftere kısa bir not aldı. Ebru, doktorun not aldığını gördüğü her sefer içinden demek ki önemli bir şey söyledim diye geçiriyordu.

  • Peki, bana dört gün önce gördüğünüz kâbustan bahseder misiniz Ebru Hanım?
  • Tabii… Rüyamda eski iş yerimdeydim, biliyorsunuz ki yaşadığım taciz olayına kadar özel bir şirkette insan kaynakları bölümünde çalışıyordum.
  • Evet, biliyorum tabii ki, devam edin lütfen…
  • İş yerindeki eski masamda bilgisayarın başında harıl harıl bir şeyler yazıyordum. Şirket karanlıktı, sadece benim masamın tepesinde sorgu odalarını andıran bir ışık vardı. Sonra karanlıktan bana doğru yaklaşan ayak sesleri duydum. Ayak sesleri yaklaştıkça ışığın parlaklığı düşüyordu, etrafı göremiyordum. Biri elini omzuma koydu. Arkamı dönmeden hızlıca koşmaya başladım. Karanlık olduğu için hiçbir şey görmeden koşuyordum. Koştukça arkamdaki ayak sesleri bana doğru yaklaşıyordu, bazen tam beni kovalayan kişinin nefesini ensemde hissediyordum. O zaman daha da hızlı koşuyordum. En sonunda büyük bir uçurumdan düşermişim gibi bir hisle uyandım.
  • Sizi kovalayan kişi kimdi sizce Ebru Hanım?
  • Elbette, eski patronum. Ensemdeki nefesinin kokusunu bile aldım rüyamda biliyor musunuz? Uyandığımda ise tıpkı o olayın yaşandığı gün olduğu gibi karnıma bıçaklar saplanıyordu.
  • Yanlış hatırlamıyorsam patronunuzdan şikâyetçi olmuştunuz değil mi?
  • Tabii ki… Ama kadının beyanı esastır hükmüne rakip olarak karşımda ülkemize göre en önemlisi bir erkek vardı, üstelik zengin bir erkek… Elbette şikâyetim sonucu karakola çağırıldıktan sonra gecenin sonunda patronum elini kolunu sallayarak çıkan taraf, bense yaşadığım cinsel istismar ve sorgudaki ayıplar bakışlar sonucu ağlayarak eve dönen taraftım.
  • İş yerindeki güvenlik kameralarına erişmeniz mümkün olmamıştı değil mi?
  • O geceden sonra bir daha işe gitmedim. İş yerinden birkaç arkadaşımla daha sonrasında telefonla konuştuğumuzda kamera görüntülerine ulaşıp ulaşamayacaklarını sordum. Tepkileri ise, “patron görüntüleri çoktan silmiştir, uğraşma kaybeden sen olursun” olmuştu. O gün bir kere daha anladım ki Özge Hanım, kadına şiddet sadece erkeğin veya toplumun değil, kadının da kadına yaptığı bir meseleydi. Ben de pes ettim. Mecalim yoktu. Yataktan çıkmak bile benim için yorucuydu. Zavallı annecim o zamanlar yaşıyordu. Her gün yatağıma yemek getiriyor, saçlarımı okşayıp ağlıyor, bense tepki vermeden duvara bakıp, bir tek perdeleri açarsa, kapat diyerek onu uyarıyordum. İş yerindeki olaydan sonra evden hiç çıkmamıştım, ta ki annemin cenazesine gidene kadar… Kalabalık içinde oturup ağlayarak boş tesellileri dinledim ve insanların tamamen gideceği günü bekledim sabırsızlıkla. Sonra da benim paha biçilmez yalnızlığım başladı zaten. Babamın mahkemesine bile gidemedim, oysa ne çok isterdim hâkimin verdiği ceza kararından sonra onun yüzünü görmeyi… Evden ilk çıkışım da bir senenin sonunda, siz beni ofisinize gelmeye ikna ettiğinizde oldu.
  • Peki, evde günleriniz nasıl geçiyor Ebru Hanım?  Neler yapıyorsunuz mesela?
  • Her gün belli bir saatte uyanıyorum, kahvaltımı yaparken bir yandan gazete okuyorum. Haberler güne negatif başlamam için yeterli oluyor. Hemen hemen her gün bir yeni kadın cinayeti haberi oluyor. Okudukça geriliyorum ama bir yandan da okuyorum. Annemin haberinin çıktığı gazeteyi de hala saklıyorum. Okuduğum her haberde, önce kendi yaşadığım gerçekliği unutuyorum öldürülen kadınlar için isyan ediyorum. Sonra aklıma benim de bu cinayetlerle hayatı söndürülmüş bir kadının kızı olduğum aklıma geliyor. İsyanım büyüyor. Annemin ölü bedeniyle baş başa kalıyorum sanki. O zaman hemen masadan kalkıyorum. Kahvaltımı toplayıp, evi temizlemeye başlıyorum. Tek başıma yaşadığım için ev çok fazla pislenmiyor, neden her gün temizlik yapıyorum diye düşünür, yine de kendimi alıkoyamazdım ilk başlarda. Siz bir de obsesif olduğumu söylediğinizde bazı şeyler daha da netleşti zihnimde. O yüzden artık kendimi belli ölçüde frenleyip, belli ölçüde de serbest bırakıyorum. Obsesifliğin yarattığı takıntılarla kendimce yöntemlerle baş ediyorum. Ama bazen, okuduğum haberin detay ve dehşetine göre kendimi öyle çok kaptırıyorum ki, temizlik bittiğinde, ellerimin halini görüyorum ve ancak o zaman kendimi ne kadar hırpaladığımı anlıyorum, kendimden kaçmak için tabii bütün mücadelem… Daha sonra güzel bir duş alıyorum. Duştan sonra bir süre kitap okuyorum. Kitaptan kafamı kaldırdığımda akşam yemeği saatimin yaklaştığını görüyorum. Kalkıp kendime yemek hazırlıyorum. Yemeğimi yerken genelde televizyon izlemiyorum. Kedi, köpek videoları yerine haberleri izlemeyi seçsem iştahımın kaçacağını biliyorum. Bazen akşamları dizi izliyorum, bazen resim yapıyorum, bazen ise çiçeklerimle ilgileniyorum derken temizliğin de yorgunluğuyla uykum gelmiş oluyor ve yatağıma geçiyorum. 
  • Gazete okumak veya televizyonda haber izlemek size ne hissettiriyor Ebru Hanım?
  • Evden iki senedir doğru düzgün çıkmayarak ne doğru bir karar verdiğimi Özge Hanım…

Özge’nin yüzüne buruk ve minik bir tebessüm yayılıyor…

  • İzlediğim veya okuduğum her haber, duyduğumuz onca isim ve yittiğini bildiğimiz onca hayat beni dehşete düşürüyor. Ayrıca dışarıya çıkma konusundaki korkumu da tetikliyor. Çünkü dışarıya çıktığım her an ben de Özgecan Aslan, Emine Bulut, Pınar Gültekin, Ceren Damar, Mehtap Bülbül, Helin Palandöken, Deniz Aktaş gibi sosyal medyada fotoğrafları boy boy paylaşılan ama ruhu asla huzur bulmayan, adaletin hak vermediği, ismini bildiğim veya bilmediğim nice kadından biri olabilirim Özge Hanım. Bu korku beni hayattan alıkoyuyor. Eğer bir umut olsaydı, bu düzenin değişeceğine dair en ufak bir kırıntı… Belki de korkmazdım. Belki de evden çıkmak bu kadar zor olmazdı o zaman ya da işe geri dönmek… Diyorum ya kendimi hep aynı düşünceyle otururken buluyorum. Her şey çok farklı olabilirdi… Her şey çok farklı olsaydı ben nasıl olurdum?

Kendini yine pencereden gökyüzüne bakıp zihnindeki tüm yılanları kusarken bulmuştu Ebru. Zamanı kontrol etti. Sürelerinin bitmek üzere olduğunu gördü.

  • Biraz su rica edebilir miyim Özge Hanım?
  • Tabii ki Ebru Hanım, buyurun lütfen.

Ebru suyunu içtiği sürede ise Özge, karşısında duran yaralı kadına ve onun içindeki kırılmış çocuğa baktı, yüzüne yansıtmamaya dikkat ettiği bir hüzünle…

  • Sizi bugün yine epey yorduk Ebru Hanım. İsterseniz burada bir virgül koyup, seansımıza haftaya kaldığımız yerden yine devam edelim. Olur mu?
  • Olur tabii. Kendimi dağılmış bir yapboz gibi hissediyorum, eve gidip parçalarımı birleştirsem iyi olacak…
  • Bugün kendinizi fazla yormayın. Temizlik ve haberleri es geçebilirsiniz. Ruhunuzun ve zihninizin karanlık kutularını açtığımız her gün yapbozunuzun bir parçasını daha bulacaksınız. Resmi tamamladığımızda ne büyük ve ne zor bir iş başardığınızı bir kere daha fark edip, kendinizle gurur duyacaksınız.
  • O günün gelmesi için hem sabırsız hem de endişeliyim. Ama başaracağımıza inanıyorum, desteğiniz gönlüme umut filizleri serpiyor.
  • Teşekkür ederim, desteğim terapiye olan istikrarınız ve şeffaflığınız sayesinde anlamlı oluyor. Bu yolda birlikte ilerliyoruz.

Ebru doktora gülümsedikten sonra ayağa kalkarak, ceketine doğru yöneldi. Üzerini giyindikten sonra Özge’ye doğru yaklaşarak elini uzattı, tokalaştılar.

  • Haftaya görüşmek üzere Ebru Hanım, iyi günler dilerim.
  • Teşekkür ederim Özge Hanım, iyi günler. Hoşça kalın…
  • Hoşça kalın Ebru Hanım.

Odadan çıktığı an sonbahara yenik düşen bir yaprak gibi hafiflediğini ama elbet baharda yeniden yeşereceğini hissetti. Merdivenleri indiğinde bekleme salonunda, yukarı çıkmadan önce gözlemlediği anne ve kızı da oradaydı. Göz ucuyla onlara baktıktan sonra kapıya doğru yöneldi. Kız çocuğunun kahkahaları ve koşturma sesi bir an arkasına dönmesine sebep oldu. Çocuk koşarak sekretere doğru sevinç içinde haykırıyordu.

  • İrem abla! İrem abla! Benim bir kardeşim olacakmış biliyor musun? Annem beni meğer buraya sürprizi açıklamak için getirmiş. Ben de abla oluyorum İrem abla!
  • Ah canım, bu ne tatlı bir haber çok sevindim!

Ebru şahit olduğu olay sonrasında hızlıca arkasına dönüp kapıya doğru yürümeye devam etti. Yürürken gülümsediğini hissediyordu. Çocuk hakkında düşündüğü kötü senaryoların gerçek olmadığını görmek onu rahatlatmıştı. Beyaz kapıyı aralayıp dışarıya çıktığında, havayı derin bir nefesle içine çekti. Yerdeki kırıntıları minik gagasıyla toplayan kuşa baktı, kafasını gökyüzüne kaldırarak bir kez daha gülümsedi. Hayata inat umut hep var diye düşündü. Umut hep var…

-Yan masaldaki kız.

(Ayça DURAK)