Korkunun Tutsakları

Cesaretinizi toplayıp, anahtar deliğinden içeriye bakın...

Korkunun Tutsakları

Bu esaret ne zaman bitecek?

Ne zaman son bulacak insanların korkuları ve biz kucaklaşacağız?

Karanlıktaki bekleyişimin bir sonu olacak mı? Gördüklerimin içinde hapsolanları, göremeyenlerin kalplerindeki derinliklerden çıkartıp kendi kapımın anahtarına kavuşma isteğiyle çığlıklar atarken; kendini kaybedercesine kaçanlara kahkahalarla gülüyorum.

Buradaki hikâyemin ne zaman başladığını unuttum. Çünkü unutmazsak; asla o son dönemeci aşıp, çıkışa varamayız. Bize sunulan lanetli görevi ancak boş vermişlikle bitirebiliriz...

                                   ***

Korku evinin namını duyduğumda, hakkında bilgi toplamaya başlamıştım. Yazılanlara göre; gelen insanlardan bazıları psikolojik tedavi görmüş, panik atak krizleri geçirmiş, halen tedavisinin devam ettiği şizofreni atağı yaşayan müşterileri varmış. Evin kurucusu, tedavi masraflarını üstlenmeyi kabul etmiş ve yasal işlemler sonlandırılmış.

Genelde yaptığımız ekip planlarımızda hep bir pürüz çıkmış, iptal olmuştu.

Bu sefer erken davranarak günler öncesinden evin sahibiyle görüşmeye gittim. Korku evini aradım ve beş kişilik rezervasyon yaptırmak istediğimi söyledim. Telefondaki adamla buluşma için uygun saat ve mekâna karar verip konuşmayı sonlandırdık.

Buluşma saatinden yirmi dakika önce mekâna gittim. Kendi kendime, "acaba nasıl bir tip gelecek," diye düşünürken, mekânın önünde duran 1959 model, siyah Cadillac arabayı görünce, beklediğim adamın geldiğini anlamıştım. Araba; klasik Amerikan cenaze arabasıydı, mat siyah ve krom kaplamaların uyumu beni kendine çekmişti. Kocaman görüntüsüne kilitlenmiş bir şekilde bakarken, sürücü tarafındaki kapı açıldı ve şoför dışarıya çıktı. 1,80 boyunda, siyah takım elbise giymiş, beyaz tenli adamı görünce; bu gezinin çok eğlendirici ve gerçekten korkutucu olacağına kanaat getirmiştim.

Adam, insanların tuhaf bakışlarına aldırış etmeden kapıda durup etrafa bakarken, ayağa kalkıp ona doğru yürümeye başladım.

"Merhaba, ben Levent." Tokalaşmak için elimi uzattığımda, güneş gözlüklerini çıkartarak elimi sıkıca ve buz gibi bir hisle kavradı.

"Merhaba dostum, ben de Mayki." Gülümsemesi yayıldı.

"Gerçek adımı, evdeki turunuzun sonunda söylerim."

"Pekâlâ. O zaman oturalım ve bir şeyler içerken diğer ayrıntılara geçelim." Elimle oturduğum masayı işaret ettim. Masaların arasında yürürken, yanından geçtiğimiz insanlar sanki hayalet görmüş gibi bize bakıyordu. Masamıza oturduğumuzda, garson siparişlerimizi almak üzere yanımıza geldi.

"Hoş geldiniz, ne arzu edersiniz?" Zavallı kızcağızın konuşurken sesi titremişti.

Mayki'ye bakarak,

"Ne istersin dostum?" diye sordum.

"Sade nescafe." Sesindeki ağır tını kanımın çekilmesine sebep olmuştu.

"İki sade nescafe lütfen." diye cevaplayarak, garson kızı çektiği işkencenin içinden çekip çıkartmıştım. Kız yanımızdan ayrılırken, ben de yeni arkadaşıma sohbete başladım.

"Öncelikle tanıştığımıza çok memnun oldum. Korku evinizin namını duydum ve hakkında araştırma yaptım. Mazisinin bu kadar karanlık ve korkutucu olması benim için karşı konulamaz bir çekicilik sağladı. İçeride bizi bekleyenleri merak ediyorum." Konuşurken sanki gözlerime değil de ruhuma bakıyordu. Bu adamın derinlerinde, görünenin aksine başka şeyler olduğuna emindim. Konuşmam bittiği sırada, kahvelerimiz gelmişti. Garson, elleri titreyerek siparişlerimizi masaya bırakırken, Mayki kızın elini tuttu;

"Bu kadar korkacak bir şey yok küçük hanım. Şu anda ilgimi çekmiyorsun." Minyon ve kırılgan görünen kız, gözlerimin önünde eriyip gitti. Kız, yanımızdan ayrıldıktan sonra Mayki bana dönerek;

"Size içerideki sırlarımızdan bahsedemem. Bizim metotlarımız, dünyanın hiçbir yerinde olmayan ve kişilere özel olarak değişen, karmaşık bir sistem üzerine kurulmuştur."

Adam konuşurken, ben de merak denizinde, hayal edemediğim bilinmezlerle yüzmeye başlamıştım. Zihnimde gezinen gölgelere anlam kazandırmaya çalışırken;

"Tur gününde, sizi belirlediğimiz bir noktadan alıyoruz. Sizi evimizde ağırlayacak ve sözleşme imzalayacağız. Birkaç sağlık kontrolünden de geçmeniz gerekiyor."

"Ne gibi kontrollerden bahsediyorsun?"

"Korku evinde yaşanmış olaylardan sonra oluşabilecek sıkıntılardan en az kayıpla kurtulmak adına birkaç psikolojik ve fiziksel yeterlilik testine gireceksiniz."

"Anlıyorum ve bunda da çok haklısınız."

Konuşmamızın sonlarına gelirken Mayki günü belirlememiz için randevu defterini çıkardı ve tur günü olan; 01.03.2020 tarihini not aldı. Defteri cebine koyarken ruhuma dokunan son bir bakış yakaladım gözlerinde. Bu bakışın altındaki derin karanlığı ancak korku evine girdiğimde öğrenecektim.

Sohbetimizi ve tanışmamızı geride bırakarak mekândan ayrıldık. Ben de diğerlerinin yanına gitmek için yola koyuldum.

                                  ***

Uzun yıllardır çalışmalarını sürdürdüğümüz müzik grubumuzun albüm yıl dönümüydü. Mayki ile buluştuğumuz günün akşamında, Saygın ve Emine'nin evinde akşam yemeği planı yapmıştık. Tur hakkındaki gelişmeleri de yemek sırasında anlatacaktım. Saygın'ların evine yakın olduğumdan, erken gitmeye ve hazırlıklara yardım etmeye kara verdim.

Telefonla Saygın'ı aradım;

"Kardeşim, nerelerdesiniz? İşlerim bitti ve yardıma geleceğim."

"Markete gitmek için çıkmak üzereyiz. Sen neler yaptın?"

Gün içinde yaptıklarımı ve planı anlatmak için can atıyor olsam da şimdilik susmalıydım.

"Dışarıda birkaç işim vardı. Şimdi size doğru geliyorum."

"Tamam dostum. Bekliyoruz."

Adımlarımı hızlandırarak, evin olduğu sokağa yaklaştım. Saygın ve Emine, kapının önüne çıkmıştı. Kısa bir selamlaşmanın ardından markete gitmek üzere yola koyulduk.

Alınacaklar listesi bayağı uzundu. Ana yemek için et seçenekleri, mezeler, salata malzemeleri... Market turu sürerken, Hasan aradı.

"Alo, kardeşim. Neler yaptınız?"

"Saygın ve Emine ile birlikte marketteyiz. Yarım saate evde oluruz. İşiniz yoksa gelin, dört koldan hazırlıkları halledelim."

"Tamamdır. Yağmur da yola çıkmış. Evde buluşuruz." Telefonu kapatıp marketten çıkarak evin yolunu tuttuk.

Eve vardığımızda, ben masayı kurarken Saygın da mangalı yakmaya başlamıştı. Emine, mutfakta salata ve mangal için sosları hazırlarken kapı çaldı. Hasan ve Yağmur'un da bize katılmasıyla, ekip geceye hazırdı.

İki saatin sonunda, masamız tüm ihtişamıyla bizi çağırıyordu. İlk kadehlerle birlikte, eğlence başlamıştı. Saatler ilerledikçe, sohbet koyulaşmaya ve planımı anlatmam için bana zemin hazırlamaya başlamıştı.

"Arkadaşlar, pazar günü için plan yapmayın. Size kemiklerinizi bedeninizden ayıracak bir sürprizim var." Bu tarz cümlelerime alışık olsalar da arkasından gelebilecek konunun, illaki sıra dışı olacağını bildikleri için pür dikkat beni dinliyorlardı.

"Geçen hafta, şehir dışında açılmış bir korku evinin reklamını gördüm. Bu konuda çok iyi olduklarını ve yöntemlerinin kusursuz olduğunu okudum. Bugün gelmeden önce de randevu aldım..." Birkaç günün özetini anlattım, fikirlerini ve kararlarını almak üzere geri çekildim.

Emine ve Saygın, korku temaları hakkında bize nazaran daha zayıf olsalar da Hasan ve Yağmur'un da desteğiyle pazar gününe onay verdiler.

"Tek bir şartla geliriz." dedi Emine.

"Zorlandığımızı hissettiğimizde, çıkarız."

Fazla üstlerine varmadan;

"Belirli durumlarda, kişiler turu bırakabiliyorlar." dedim.

Yemeğin, rakının ve sohbetin sonlarına yaklaşırken; ev hakkındaki bilgileri paylaşarak geceyi noktalamıştık. Saygın ve Emine çiftine veda ederek, pazar günü öğlen saatinde buluşmak üzere evden ayrıldık.

                                  ***

Pazar sabahı saat 08.15 sularında uyandığımda, gece gördüğüm rüyanın etkisinden kurtulmak için kendime sert bir kahve hazırlayıp, sabah serinliğine aldırmadan balkona oturdum ve kâbuslarımdan arta kalanları düşünmeye başladım...

Rüyamda; karanlık koridorlarda, arkamda beni takip eden karanlık ellerden kaçıyordum. Bana her dokunduğunda, kulaklarıma dolan çığlıkları ve yardım isteyen ruhları duyuyordum. Karşıma çıkan kapıları açtıkça, başka koridorlara ve başka odalara düşüyordum. Odalarda; tanımadığım yüzlerin, kanlı vücutlarından taşan parçalanmış organlarıyla eğlenen maskeli insanlar ve bu insanlara anlamadığım karanlık bir dilde emirler yağdıran Mayki vardı...

Gece dört defa uyanmıştım. Tekrar uykuya dalışımda, kâbuslar kaldığı yerden devam ediyordu. Sanki rüyada bayılıp, kendi dünyama geçmiş ve tekrar uyuduğumda rüyamda ayılarak, devam eden bir korku döngüsünde yuvarlanır gibiydim.

Kahvaltı öncesi iki bardak kahve ve iki saatlik düşünme faslının bitiminde, evden erken çıkmaya karar verdim. Erkenden insanları organize ederek Saygın'ların evine vardım. Kapıdan girdiğimde; taze çayın kokusu ve insanların uykulu bakışları ile karşılandım. Kısa bir süre sonra, Hasan ve Yağmur da bize katıldı.

Buluşmaya yarım saat kala Mayki aradı...

"Günaydın, bugünün şanslı ruhları." Sesindeki açlığın tonu, kulaklarıma dolan kahkahasıyla birleşince, kâbuslarımdan çıkan bir hortlakla konuşuyor hissine kapılmıştım.

"Günaydın, korkunun azmettirici gücü." Bu şekilde hitap etmem hoşuna gitmiş olacak ki aynı kahkahayı, içtenlikle yollamıştı kalbime.

"Buluşma vaktimiz yaklaşıyor, umarım hayatınızın en korkunç gününe hazırsınızdır."

"Tabii ki hazırız. Sen de geç kalmamaya çalış. Bekleyen ruhları küstürme."

"Tamamdır. Yaklaşırken sizi ararım."

Telefonu kapattığımda, yüzüme oturan sadistçe gülümseme, diğerlerinin soru soran bakışlarıyla birlikte normale döndü.

"Haydi bakalım, zamanımız azalıyor. Etrafı toparlayıp, hazırlanmaya başlayalım." diyerek, insanları harekete geçirdim.

Yirmi dakikalık hazırlık sürecinin ardından gelen telefonla birlikte, buluşma noktamıza doğru evden ayrıldık...

                                    ***

Mayki bizi almak için geldiğinde, diğerlerinde de benim ilk tepkimin benzerini gördüm. Karşımızda duran ihtişamlı araba ve şoför koltuğundaki garip adam...

Yolda giderken tanışma ve sohbet için bolca vaktimiz olacaktı. Arabaya doluştuk ve bizi bekleyen korku dolu saatler için yolculuğumuz başladı. Şehir dışına çıktığımızda, bilmediğimiz patikaların arasında gizlenen ağaçlık yollara saptık. Yol kenarındaki ağaçlar; insanı hipnotize edercesine sallanıyor, dallarına değen rüzgârlarla kucaklaşarak dans ediyordu. Dalların arasından geçen rüzgârın, kulaklarıma taşıdığı fısıltılarla kendimden geçmiş halde dışarı bakarken; Mayki'nin sesiyle, zihnim yeniden dünyaya adım attı.

"Yaklaşıyoruz, hazır olun." Bizi göreceklerimize hazırlarcasına çıkan sesine doğru koşarken, yolun sonundaki arazinin ortasında, tüm ihtişamıyla bize vahşice gülümseyen evi gördüm. Arazinin girişinde durduğumuzda kapının güzelliği karşısında dona kalmıştık. Yüksek sütunların üzerine oturmuş Gargoyle figürleri, gelişimize mutlu olmuşçasına bize gülümsüyordu. Mayki, cebinden çıkarttığı kumandayla, üzerinde altın renkli büyük bir 'M' harfi olan demir kapıyı açtığında, figürler de hareketlendi. Sahiplerini selamlarcasına oturdukları yerden kalkıp kanatlarını açtılar ve kapının kapanmasıyla tekrar eski hallerini aldılar.

Heykellerin bu şekilde hareket etmesinin şaşkınlığıyla kapıya bakarken, Mayki'nin donuk kıkırtısını işittim.

"Gördükleriniz sadece başlangıç."

Parke taşlarıyla döşeli yolda, tekerleklerin çıkarttığı hırıltılı sarsıntının sessizliğinde eve vardık. Arabadan inip gözlerimi eve çevirdiğim zaman, karşımızda duran malikânenin güzelliği kendini tüm ayrıntılarıyla ruhlarımıza sunuyordu...

Zifirisine gri bir kaymak çekilmiş; bir ihtiyar köpeğin kırışık alnındaki çizgileri temsil eden duvarlarıyla, bal peteğini andıran nakışlarıyla süslenmiş bir noktayla gözlere çarpan devasa bir yaratık izlenimi veren yapının dil ısırtan görüntüsü; siyah şeffaf bir örtüye benzer sisli bir gecede bile öteden kendisini belli edecek bir ihtişamla bize bakıyordu.

Giriş kapısına uzanan üç dönemeçli geniş merdivenlerin başında duran şövalye zırhları, ellerindeki kılıçların parlaklığıyla gözlerimizi kamaştırdı. Merdivenleri çıkarken, üç katlı binanın mimarisine şaşkınlıkla bakıyorduk. Kapının girişindeki kemerlerin ihtişamı, evin kendisi kadar ürkütücüydü. Eski tarz oymalı kapının üzerindeki kocaman kuru kafa figürü; Mayki'nin, çenesinden tutup tokmak olarak kullanmasıyla canlandı ve kocaman kapı, kahkaha atan bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı.

"Çekinmeyin, kendinizi evinizde hissedin."

"Sizi bilmem ama ben burada sonsuza kadar yaşayabilirim." dediğimde, Mayki'nin sırıtışı yayıldı.

Saygın ve Emine kol kola girmiş, ağızları bir karış açılmış halde etrafı izlerken; Hasan ve Yağmur da duvarda asılı tabloları, sanki bir resim sergisini gezen iki entelektüel gibi inceleyerek, kendi turlarını başlatmışlardı.

Işıkla birlikte gözlerimize oyunlar oynayan, altın ve yeşil karışımı yer karoları yolumuzu aydınlatıyordu. Neredeyse on metre yüksekliğindeki, tavana kadar uzanan sütunların içinde bir şeylerin yaşadığını hissetmiştim. Duvarda asılı olan orta çağ tabloları, kendi hikâyeleriyle bizi selamlıyor ve onlara baktıkça kalplerimizi ele geçiriyordu.

"Burası çok güzel." derken, Emine'nin sesindeki hayranlık fısıltısı, yüksek tavanların en karanlık köşelerine kadar ulaşmıştı. Ev de kendince teşekkür etmek istercesine; içeride gezen serin havayı yüzlerimize vurarak, derin bir nefes almamızı ve geziye devam etmemizi söyler gibiydi...

"Öncelikle sözleşme ve diğer işlemler için sizi bu odaya alalım." Mayki, giriş kapısının hemen solunda duran odayı işaret etti. O ana kadar orada olduğunu fark etmediğimiz uşak, kapıyı açmış ve misafirperver bir edayla bize bakıyordu.

Tablolara dalmış olan Hasan ve Yağmur'a seslendim ve odaya girdik. Oda, dışarısının ihtişamına karşın, oldukça sade döşenmişti. Kapının karşısında özel yapım olan bir ofis masası, üzerinde bir dizüstü bilgisayar, masanın hemen yanında duran kahve makinesi göze çarpan ilk ayrıntılardı. Masanın tam karşısında bir üçlü, iki de tekli, mat siyah koltuk takımı ofisin bütünlüğünü sağlanmıştı.

Mayki masasına geçerken, biz de koltuklara yerleştik. O sırada uşak kahvelerimizi ikram ederken, Mayki de çekmeceden evrak dosyasını çıkartarak, kalem ve formları uzattı. Üç sayfadan oluşan formda; kişisel bilgilerimiz, sağlık durumumuz, kan grubumuz, ameliyat veya geçirdiğimiz kronik sakatlıklar ve eve kendi isteğimizle geldiğimizi beyan eden, oluşabilecek psikolojik ve fiziki sorunlardan işletmeyi sorumlu tutmayacağımız; feragat sözleşmesi bulunuyordu.

İmzaladığımız formları masaya bıraktık. Mayki formları inceledikten sonra;

"Şimdi de yardımcım sizleri küçük bir fiziksel teste alacak." dedi.

"Ne gibi bir test?" Hasan sessizliğini bozmuştu.

"Koşu bandında on dakikalık tura çıkacaksınız. Kalp atışlarınız, nefes sıklığınız ve kan basıncınız ölçülecek. Bir şey daha var; test sırasında oluşabilecek bir terslikte, kişiye 'tur için uygun değildir' kararını da verebilirim. Bahsi geçen olayları sizlere yolda anlatmıştım." Mayki bütün bunları anlatırken, içtenliğine kendimizi kaptırmıştık.

"Hiç sorun olmaz." dedi Saygın. Kahvelerimizi içip ofisin içinden spor salonuna doğru, uşağın peşi sıra ilerledik. Üzerimize eşofmanlarımızı giymek için soyunma kabinlerine girerek, test için hazır bir şekilde koşu bantlarının başında beklemeye başladık. Uşak; her birimize kalp ritimlerimizi gösteren kabloları özenle iliştirirken, ağızlarımıza maskeleri takıp, koşu bantlarını ayarladı.

Hafif tempoda başlayan koşu, beşinci dakikadan itibaren artarak, başarılı bir şekilde sonlandı. Uzaktan monitörleri izleyen ve notlar alan uşak, test sonuçlarını Mayki'ye götürürken, biz de ofise geçtik. Yokluğumuzda hazırlanmış ve masalarımıza konulmuş taze portakal sularımızı yudumlarken, Mayki de kâğıtlara bakıyordu.

"Sonuçlar oldukça güzel. Bunca yoğun iş ve sanat aktivitelerinden sonra böylesi sonuçlarla karşılaşmak beni oldukça memnun etti. Büyük bir mutlulukla tura hak kazandığınızı belirtmek isterim."

Yüzümüze yerleşen memnuniyet ve heyecan duygularıyla, portakal sularımızı bitirip kıpırdanmaya başladık.

"Artık vakit geldi. Hazırsanız üst kata çıkalım." Mayki'nin gözünden, kalbimin derinlerine işleyen ışığı gördüğümde;

"Evet, çok eğleneceğiz." diye mırıldandım...

                                    ***

Ofisten çıkıp bir üst kata ulaştık. Karşısında durduğumuz kapı; tarihin tozlu raflarında şans eseri bulunan, unutulmuş bir kitap gibi bize ustasının zanaatını anlatmaya çalışıyordu. Kapının girişinde iri kıyım bir görevli duruyordu. Kapı önünde sıraya girdiğimizde, Mayki;

"Eğer ki turun ortasında zorlanır veya çıkmak isterseniz, bir güvenlik kelimesi belirlemenizi istiyorum."

Kolay telaffuz edilecek bir kelime düşünmeye başladık. Bu karmaşanın içinden Yağmur'un zekice fikriyle çıktık.

"Niyazi. Nasıl fikir?" Şarkılarımızdan birinin adını seçmek gayet mantıklıydı.

"Hem de kolay." dedi Hasan.

"Bu sorunu da çözdüğümüze göre, artık kapılar açılsın ve eğlence başlasın. Sizi sürekli izliyor olacağız. Ters bir durumda arkadaşlar size ulaşacak." Mayki sözünü bitirip, kapıda bekleyen adama 'tamam' anlamında bir işaret yaptı ve görevli, korkunun kapılarını açtı.

                                    ***

Kapıdan içeriye giren ilk kurban ben oldum. Karanlık koridorda yürürken, diğerleri de arkamdan geliyordu. Dar ve loş koridor, nemli ve küflü bir kokuyla bize 'merhaba' demişti. Derinlerden gelen uğultular, ilk anlarda anlamsız ve boğuk sesleri andırıyordu. Koridorda ilerledikçe; sesler, çığlıklara dönüşmeye ve insanın tüylerini diken diken etmeye başlıyordu. Gözlerimiz karanlığa alıştıkça, içerisi sanki bunu anlamışçasına karanlığa bürünme isteğiyle bizi avuçlarına hapsediyor, karanlığın içinden; kafamıza, yüzümüze, kollarımıza değen belirsiz hislerle yolculuğumuz sürüyordu.

Ellerimi öne uzatmış, küçük ve ürkek adımlarla yürürken; karşıma bir yol ayrımı geldi.

"Yol burada ikiye ayrılıyor. Ayrılalım mı?"

"Bana kalırsa ayrılmak yerine biraz daha devam edelim." dedi Hasan. Hepimiz bunun mantıklı olduğu konusunda anlaşarak yola, sağ taraftan devam etme kararı aldık.

Karanlıkta izlendiğiniz hissine çok kez kapılmışsınızdır. Görünmeyen köşelerden, bilinmeyenlerin gözleri üzerinizde yürürken, derinlerden gelen nefes sesleri ve çıtırtılarla, korku dolu şekilde yolda yürüdüğünüzü hayal edin. Boş ve karanlık sokaklarda kaçmak veya çığlık atmak gibi seçenekleriniz vardır; fakat bu dar koridorda bu seçenek, şıklar arasında yer almıyordu. Zeminden belli belirsiz titreşimler gelirken, arkamdan gelen ürkek fısıltıları işittim.

"Yerde bir şeyler var Levent!" Emine titrek sesiyle fısıldarken, yerdeki titreşimler hissedilir olmaya başladı. Sanki bir mekanizmanın dişlileri bizi yutmak için ağzını açıyor gibi homurdandı ve zemin bir anda boşluk oldu...

                                   ***

Çığlıklar atarak düşerken; 'sonumuz nereye varacak' heyecanı ve korkusuyla, koyu bir sıvının içine düştüm. Karanlıkta yönümü bulmaya çalışıyordum. Diğerlerinin seslerini duymaya başladığımda; ayrı ayrı tüplerin içinde hapsolduğumuzu anladım. Bir pantomim sanatçısı gibi etrafımı anlamaya çalışıyordum. Görünmez -karanlık- bir camın ardına sıkışmış, çıkmak için çabalayan bir kelebek edasıyla camları yoklarken; uzaklardan yaklaşan kocaman adımları duydum. Karanlığı delerek yaklaşan ayak sesleri hızlandı ve cama çarpan kocaman bir suratla, çığlık atarak tekrar koyu sıvının içinde çırpınmaya başladım.

Odada karışık sesler korosu gibi herkes çığlıklar atıyordu. Birileri; içinde sıkıştığımız şeffaf hücrelerimize yumruklar atıp bağırıyor, biz de karşımızdaki bu karanlık öfkeyi algılamaya çalışırken, korku faresinin ruhumuzu kemirmesinin paniğini hissediyorduk.

Sonunda yumruklamalar ve bağırışlar bittiğinde, diğerlerine sesimi duyurmak için avazım çıktığı kadar bağırdım.

"Dinleyin! Herkes iyi mi?" Sesim, kendi hücremde yankılanmış, diğerlerine ulaşmayı başarmıştım.

"İyi değilim Levent! Bizi nasıl bir yere getirdin?" Hasan'ın öfkeli sesini duyduğumda biraz da olsa rahatlamıştım.

Derinlerden diğerleri de konuşmaya başladı. Yağmur ve Emine çığlıkla karışık, kesik nefesler alıyordu. Saygın, eşini sakinleştirmek için yüksek sesle konuşmaya başladı;

"Emine, sakinleş. Hepsi geçti. Unutma buraya eğlenmeye geldik." Konuşması bittiğinde ortalık biraz daha sessizleşti. Ben de buradan çıkış için bir şeyler düşünme fırsatı bulmuştum. Ayaklarımın altında kapak gibi bir şey hissettim. Derin bir nefes alarak, kendimi koyu ve yapış yapış sıvının derinlerine gömdüm. Ellerimle zemini yoklarken, ufak bir vana veya kol arıyordum. Nefesim bitmek üzereyken aradığım şeyi buldum ve tekrar nefes almak için yukarıya çıktım. Keşfimi diğerlerine de aktarmak ve bu kutulardan çıkmak için seslendim;

"Gençler, beni dinleyin. Hemen altınızda bir yerde, ufak bir kol bulacaksınız. Onu çekerseniz, buradan kurtulacağımızı düşünüyorum." Herkes onayladığını belirttikten sonra, tekrar derin bir nefes aldım ve son kez karanlığın kollarına bıraktım kendimi.

Kolu çektiğimde, derinlerden gelen uğultuyla birlikte; içinde yüzdüğümüz bu balçık benzeri sıvı, hızla boşaldı ve kabin yukarıya açılarak özgürlüğümüzü ellerimize bıraktı.

Kapakların açılmasıyla birlikte, dört ayrı kapının üzerindeki ışıklar yanarak, yeni seçimimiz için bize fırsat sunuyordu. Kapılara yaklaşırken, diğerleriyle göz göze geldim. Hepsinin yüzündeki korku ve sinirli ifadeyi tek tek içime hapsettikten sonra;

"Hasan, bu seferki seçimi sen yap kardeşim." diyerek, Hasan'ı öne davet ettim. Yanımdan geçerken,

"Buradan çıktığımızda benden bir tokat alacağın var." dedi ve üzerinde mavi ışık olan kapıya yöneldi. Kapının kolunu aşağı çektiğinde, diğer kapıların ışıkları söndü ve derinlerden başka bir kapının açıldığını duyduk. Kapıdan bir şey çıktığını; adeta uluyarak üzerimize koşan dev gölgeyi gördüğümüzde anladık ve can havliyle seçtiğimiz kapıdan kendimizi içeriye attık. Kapı ardımızdan kapandı ve kilit mekanizmasının sesi duyulduğunda ortalık sessizliğe büründü.

Bu kez girdiğimiz yol engebeliydi. Yaklaşık bir buçuk metre genişliğinde, yer yer yükselti ve çukurlar olan, kıvrımlı koridorun duvarlarından cıvık bir sıvı akıyordu. Her dokunduğumda kusacakmış gibi bir hisse kapılıyordum. Bu kez en önde Hasan vardı. Yağmur, hemen arkasında yürürken, ben de sıralamanın sonuna atılmıştım. Aldığım her nefeste ciğerlerime dolan pis kokunun tadını alabiliyordum. Bozuk süt gibi bir tat, nefes yollarımı tıkamaya başlamıştı.

Yine derinlerden gelen çığlık sesleriyle ürpermeye başlamıştık ki dengemizi korumak adına yaslandığımız yan duvarlar açıldı. İçeriden çıkan iğrenç suratlı kafalar, üstümüze kusmaya başlamıştı. Saygın da kendini tutamamış ve kusmuk seremonisine katılmıştı. Artık içerideki kokuya biz de kendimizden bir parça eklemiştik. Öğürme resitali bittiğinde, koridor genişlemiş ve tekrar bir yol ayrımına gelmiştik. Fakat bu seferkinin farkı; yerdeki oyuklardı. Dar tünelin bitmesine sevinirken, daha dar bir girişe gelmiş olmanın sıkıntısının kucağına düşmüştük. Hasan'ın önderliğinde tünele girdik. Emekler pozisyonda ilerlerken;

"Yerde bir şeyler var ve hareket ediyor!" Yağmur'un iğrendiğini ve korktuğunu belli eden sesinin eşliğinde; yerde dolaşan hamam böcekleri, solucanlar, çekirgeler ve irili ufaklı örümceklerin arasında olduğumuzu anladık. Ellerimizin ve dizlerimizin altında ezilirken çıkarttıkları gıcırtılı sesler, binlerce çekirdeğin çıtlamasını andırıyordu.

"Hasan, ne olur biraz daha hızlan..." Emine artık kendinden geçmek üzereydi. Saygın da onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Böcekli tünelin bitiminde ışığı görünce yaşadığımız mutluluk, içerideki manzarayı görmemizle kursağımızda kaldı.

Yuvarlak bir odaya adım atmıştık. İçerideki loş ışık etrafı algılamamız için yeterliydi. Duvarlardan sarkan yosun ve küf karışımı madde, odanın kokusunun aromasını oluştururken, duvarlardaki izler, daha önce buraya birilerinin bağlanmış görünümüne ışık tutuyordu. El ve ayak bileklerinden duvara asılan insanların ardında bıraktığı kan lekelerini andıran şekillere bakarken;

"Acaba sırada ne gibi iğrençlikler var?" diye soran Saygın'ın beklediği cevap fazla gecikmedi. Odanın tavanı gürültülü bir şekilde ikiye açılarak, üzerimize yağan vücut parçalarından kendimizi korumak için kollarımızın altına siper aldık. Et yağmuru sona erdiğinde, Emine nefesinin yettiği kadar, "Niyazi!" diye haykırdı. Odanın bütün ışıkları yanarak, hoparlörlerden gelen emirle birlikte olduğumuz yere çakılı kalmıştık.

"Emine Hanım haricinde kimse kıpırdamasın. Kendisini almak için görevliler geliyor." Anonsun bitimiyle, geldiğimiz yolun hemen sağ tarafından gizli bir kapı açıldı. İçeriye bir kadın görevli ile portatif sedye taşıyan iki de erkek geldi. Saygın, eşine sıkıca sarılmış halde olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Kadın, yerde diz çökmüş halde ağlayan Emine'nin yanına gelerek, küçük bir el feneriyle göz bebeklerinin tepkilerini ölçtü, nabzını saydı ve erkek görevlilere dönerek,

"Emine hanımı lütfen revire götürün." dedi. Görevliler sakin ve nazikçe sedyeye aldıkları Emine'yi, geldikleri kapıdan taşıyarak gözden kayboldular. Kadın da arkalarından girdi ve kapı kapandı.

"Çıkış zamanınız gelene kadar, Emine Hanım bizim konuğumuz olacak. Siz de verilen parçalarla bir kompozisyon hazırlayacaksınız. Gölgeler; olması gerektiği şekilde ve düzende olunca, kapılar açılacak."

Anons bitince; odanın tabanından uzunlu kısalı çubuklarla birlikte, ortasından yükselen, ucunda lamba olan bir asa çıktı. Ampulün altında yuvarlak bir delik vardı. Önce ne olduğunu anlamak için asayı incelemeye başladık. Deliğin üzerindeki küçük ipucunu Yağmur fark etti.

"Şuraya bakın! Burada bir göz simgesi var. Anladığım kadarıyla, yapacağımız şekle buradan odaklanacağız."

Sırayla delikten baktığımızda; asanın üst kısmına yerleştirilmiş ampul, zekice bir ışıklandırma sunuyor ve adeta bir çerçeveye karşıdan bakıyormuş hissi veriyordu. Yerden yükselen diğer çubuklar birer sehpa gibiydi.

"Bunların üzerine, yerdeki parçaları koyarak, bir şekil oluşturacağız." dedi Saygın.

"İyi de bu şeklin bizden istenen şekil olduğunu nasıl anlayacağız?" Hasan'ın cümlesi daha havada kaybolmamışken, duvarda başka bir kapak açılarak, yarım kalmış bir görüntü ortaya çıktı. Dizlerinin üzerine çökmüş, karşısında sanki biri varmış gibi ellerini boynunun hizasında birleştirmiş figür; kavgada kendini savunan biri gibi görünüyordu.

"Sizce burada ne oluyor?" dedi Yağmur.

"Kavga veya cinayet." Saygın'ın sesi; eşinin yanına gitmek istediğini belirtir tondaydı.

"Anamorfik sanat." Herkes bana 'o ne demek?' ifadesiyle bakarken;

"Bir çeşit görsel illüzyon sanatı. Belirli bir biçime sahip değilmiş gibi görünen; çizim, fotoğraf veya nesnelerin, özel bir bakış açısından algılanabilir hale gelmesidir."

Yerdeki parçaları ve duvardaki şekli inceleyerek odada turlar atıyordum. Bazı sehpa çubuklarının hemen yanında, başka bir ayrıntıya takıldı gözüm.

"Hey şuraya bakın. Çubukların yanlarında birer delik daha var." Yağmur hala asa ile uğraşıyordu. Saygın ve Hasan da diğer sehpaların deliklerine bakarken, Yağmur'un sakarlık dolu çığlığını duyduk ve o tarafa doğru hamle yaptık. Asa olduğu yerden çıkmış ve şaşkın bakışları altında, Yağmur'un elinde duruyordu.

"Ah be canım! Ne yaptın öyle?" Hem soru soran hem de kızgınlık ifadesiyle Hasan, Yağmur'un yanına gitti ve asayı elinden aldı. Yanımıza gelip, asayı yerdeki deliklerden birine soktu ve göz deliğinden duvardaki yarım resme doğru baktı.

"Sanırım doğru parçaları yerleştirdiğimizi bu şekilde anlayacağız." Hepimiz sırayla delikten baktık. Tam bu sırada, derinlerden çığlıklar yükseldi. Duvarları tırmalayan birileri vardı.

"Bir an önce işimizi bitirip çıkalım buradan!" Yağmur artık korkmaya başlamıştı. Sesi titriyor, histerik hareketlerle etrafına bakınıyordu.

"Öncelikle bütün parçaları bir araya toplayalım. Sonra da doğru kombinasyonu oluşturmalıyız." İnsanları organize ederken, ben de duvardaki şeklin doğru açısını bulmak için sehpaların aralarında gezmeye başlamıştım.

"Bunlar çok iğrenç!" Yağmur, elinde tuttuğu kola bakıyordu. Yapay olduğunu ümit ettiğimiz vücut parçaları insanın içinde tiksintiye sebep oluyordu.

"Kuzum, bence sen buraya gelip sehpaları incele. Biz de parçaları toplayalım." Yağmur, yanıma gelmişti. Asayı ona vererek;

"Deliklerin hizasından resme bak, eğer aklına yatan bir yerdeysen söyle."

"Tamamdır."

Hepimiz odaklanmışken, uğultular daha da artmış, bizi taciz eden seslerle etrafımızda gezinen gölgelere dönüşmüştü.

"Sanırım bir şey buldum." Yağmur, elindeki asayı odaklamıştı. Yanına gidip baktığımızda, doğru olabilecek dizilimi bulduğumuzu anladık. Sıradaki adım; doğru parçaları bulmaktı.

Tam bu sırada zemin sarsılmaya başladı. Işıklar açılıp kapanıyor, sesler çığlıklara karışıp bize haykırıyordu.

"Acele edin!" Hasan bizi kendimize getirdi. Herkes birer parça aldı. Ben, gövdeyi Yağmur'un bana söylediği yere koydum. Hasan kolları, Saygın da bacakları doğru şekilde yerleştirdi. Birdenbire ortama doluşan Yağmur'un çığlığıyla olduğumuz yerde kalakaldık. Arkamıza baktığımızda, kahkaha atarak Yağmur'u boğazından tutmuş ve arkada açılan bir kapıya sürükleyen, suratının yarısı yanmış, kalan yarısı da kemikleşmiş iğrenç adamla göz göze geldim. Gözlerinin olması gereken yerde pelteleşmiş kanlı yuvarlaklar vardı. Tam onlara doğru koşarken, yerden açılan bir kapaktan çıkan kol beni yere düşürdü. Odanın her tarafından kapaklar açılıyor, iğrenç kahkahalar eşliğinde bizi sağa sola savuran kol ve bacaklar çıkıyordu.

Kargaşa bittiğinde, düşüşün etkisiyle acıyan omuzuma rağmen ayağa kalktım, Yağmur kayıptı. Hasan kalçasını tutmuş sendeleyerek yerden kalktı. Saygın hala yerde yatıyor ve göz göze kaldığı kopmuş kafaya bakıyordu.

"Ha si..tir!.. Ha si..tir!.. Ha si..tir!" Hasan'ın şaşkınlığı ve korkusu kelimelerinden çok yüzüne yansımıştı. Yavaşça yerde yatan Saygın'a yaklaştım. Omzuna dokunduğumda, uykusundan aniden uyanmış gibi bir refleksle elimi tuttu ve boş gözlerle bana baktı.

"Kardeşim. Hadi kendine gel ve buradan bir an önce çıkalım." Dediğimde, arkamdan gelen Hasan beni omzumdan tutarak geri çekti. Saygın'ı elinden tutup kaldırdı ve bana dönerek;

"Borcun iki oldu birader..." Üçümüz ayağa kalktık ve kaldığımız yerden işimize devam etmeye başladık. Bulmaca dışında hiçbir şey konuşmuyor, gerginliği artırmamak adına temkinli davranıyorduk.

Birkaç deneme sonunda, doğru parçaları bulduğumuza kanaat getirerek; asayı deliğe yerleştirip bastırdığımda çıkan 'klik' sesiyle, duvarlar sarsılmaya başladı.

"Levent, yapacağın işe sı...yım!" Turun başından beri Saygın ilk defa isyan etmişti.

Duvara yansıyan görüntüye baktığımda, tabloyu oluşturduğumuzu gördük. Yerde diz çökmüş olan figür, boğazından tutmuş başka bir karakterle kavga ediyordu. Duvarların sarsıntısı bittiğinde, üç noktayı gösteren ışıklar açıldı ve yine seçim zamanının geldiğini anladık.

"Sen seç." dedim, Saygın'a. Temkinli adımlarla ortadaki kapıya doğru ilerledi. Kapı kolunu tuttu, gözlerindeki hüzün ve kızgınlık karışımı bakışla bana dönerek;

"Kardeşim, görüşürüz."

"Niyazi..." dedi ve daha odadan çıkmadan, gizli kapı açıldı ve gelen görevliler Saygın'ı aramızdan alıp götürdü.

Geriye Hasan ve ben kalmıştık. Saygın'ın seçtiği kapıyı açtım ve yeni odaya gitmek üzere bizi bekleyen karanlığa doğru ilk adımımızı attık.

                                    ***

Karanlık, bedenlerimizi içine çekerken etrafımızda gezinen nefesleri duyuyordum. Sanki derinlerden birileri bizimle birlikte yürüyor, bizimle konuşmak için fırsat kolluyordu. Kulaklarımdaki çınlamalar, fısıltılar gibiydi. Belki de karanlığın içine hapsolmuş çığlıkları duyuyordum. Bu koridorlardan geçen onlarca kişinin geçmişin derinlerinde bıraktığı çığlıklar, buradan kaçmamız için bizi arkamızdan itekliyor ama biz ısrarla çıkmamak için direndikçe, korkularımıza saldırıyordu.

Issızlığın ortasındaki bu karanlık koridorlarda yürürken, yine derinlerden gelen bir uğultuyla irkildik.

"Hazır ol dostum, bir şeyler geliyor." dediğimde, Hasan arkamdan tam sırtımın ortasına bir yumruk indirdi. Tok bir ses ve kesilen nefesime, hızla yükselmeye başlayan sular eşlik ediyordu. Suyun içinden bacağımı sıyırıp geçen bir yumuşaklık hissettim.

"Ah Levent, benden çekeceğin var..." Hasan, sitemkâr ve kızgınlıkla konuşmuştu. Sular iyice yükselmiş, ayaklarımızı yerden kesmişti. Yüzerek ilerlerken, akıntı bizi bir yerlere sürüklüyor ve seçim yapamadığımız yol ayrımlarına götürüyordu. Uzaklarda iki ışık huzmesi belirdi.

"Hasan, sağ mı, sol mu?"

"Sol, a.. koyayım!" dedi bağırarak. Sola doğru yüzmeye başladık. Koridora girdiğimizde, suyun akışı hızlandı ve bizi duvarlara çarpmaya başladı. Kontrolsüzce akıntıda sürüklenirken, suyun altından bir el, ayak bileğimi yakaladı ve beni içeriye çekti. Suya batıp çıkarken, mosmor olmuş bir yüzle göz göze geldim. Sanki daha önce burada boğulmuş da çıkmak için kendine beden arayan kızgın bir ruhla boğuşuyordum. Ayak bileğimi kurtarmaya çalıştıkça daha sıkı tutuyordu. Nefesim bitmek, gözlerim kararmak üzereydi. Tam bu sırada, alttan açılan bir delikten aşağı düşmeye başladık ve kocaman bir gölete indik.

Sudan çıktığımda, yer altında bir mağarada olduğumuzu anladım. Hasan da çığlıklar atarak geliyordu. Suya düşüp de yüzeye çıktığında etrafa bakınmaya başladı. Kenara doğru yüzerken, derinlerden yine aynı el, bileğime dokundu. Damarlarıma hücum eden korkudan sıyrılarak hızlıca sudan çıktım ve bir kayanın üzerine oturarak etrafı izlemeye başladım.

Loş ışığın aydınlattığı mağara, duvarlarındaki çıkıntılardan bize gülümsüyordu. Tavandaki sarkıtlar, her an bizi yutacakmış gibi görünen bir canavarın dişleriydi sanki. Damlayan suyun sesi, duvarlarda yankılanarak ahenkli şıkırtılarla bize huzur veriyordu.

Huzurumuz, derinlerden gelen kahkahayla ürpermeye dönüştü. Mayki'nin hırıltılı ve içinde olduğumuz durumdan hoşnut konuşması, duvarlarda sakince bekleyen gölgelerin kaçışmasına neden olmuştu.

"Artık sona yaklaşıyorsunuz arkadaşlar. Bundan sonraki seçiminiz, kaderinizi belirleyecek." Konuşması mağaranın duvarlarında yankılanırken, uzaklardan gelen uğultuyla birlikte duvarda beliren ışık, bize gitmemiz gereken yolu işaret ediyordu.

"Haydi kardeşim, bu taraftan." Hasan'a gitmemiz gerektiğini işaret ederek, ayağa kalktım. Suyun kenarından temkinli adımlarla ilerlerken, geride bıraktığımız güzel ve huzurlu manzaraya son kez bakıp ışığın önderliğindeki yolumuza devam ettik...

                                 ***

Duvarların arasındaki yolculuğun sonunda, karşımıza kocaman bir oda çıktı. Islaklığın etkisiyle üşümeye ve titremeye başlamıştık.

Odanın duvarında yapboz benzeri kare şekiller vardı. Çerçevenin iki ucunda sabit; giriş ve çıkış uçları, ortada ise diğer parçaları hareket ettirmemiz için kullanacağımız iki karelik boşluk vardı. Labirent benzeri bir bütünün dağınık resmini andırıyordu. Odanın tam ortasında; yuvarlak bir kayanın üzerinde, iki adet kol ve gemi dümenini andıran başka bir mekanizma daha vardı. Hasan, mekanizmanın başına geçerek dümeni çevirdi. Duvardaki bulmacanın sağ köşesinden; ortasında kare bir boşluk olan parça, tozlarını dökerek kendini gösterdi.

Hasan dümeni sola çevirdikçe, mekanizma da o yöne hareket etmeye başladı.

"Şu kolları dene." dedim.

Hasan dümenin sağındaki kolu kendine doğru çekti. Bir 'tık' sesi duyduk. Dümeni tekrar çevirdiğinde, bu sefer mekanizma aşağıya gitmeye başladı. Hasan diğer kolu çekti ve mekanizma, üzerinde bulunduğu kutucuğa sabitlendi. Dümeni tekrar çevirmeye başladığında, kutucuk da mekanizmayla birlikte hareket etti.

"Anladığım kadarıyla sağdaki kol, yukarı ve aşağı hareketi; soldaki ise tutup, bırakma işine yarıyor." dedi Hasan.

"Tamam dostum. Şimdi iki ucu birbirine bağlamamız gerekiyor." Ara sıra yer değiştirip dinleniyorduk. Dümeni çevirmek çok yorucuydu. Saatlerdir tünellerde gezip, çeşitli işkencelere maruz kaldığımız ve iliklerimize kadar ıslandığımız için direncimiz düşmüştü.

Çözüme yaklaşırken, derinlerden yükselen çığlıklarla irkildik.

"Hay ağzına s...yım. Neler oluyor lan!" Hasan'ın küfürleri boşlukta yankılanırken, yükselen suyu fark ettik.

"Sular yükseliyor. Elimizi çabuk tutmalıyız!"

Yükselen sularla birlikte, içinde gezmeye başlayan siluetler görüyordum. Ayaklarımızın altında ilerleyen yüzler, ellerini bize dokundurup sert tırnaklarıyla derilerimizi çiziyorlardı. Her dokunuşları acı vermeye ve tenimizi yakmaya başlamıştı.

Hasan, dümenin başındaki görevini bırakıp, kenara koştu.

"Benden bu kadar birader. Dışarıda görüşürüz."

"Yapma kardeşim, az kaldı sona ulaştık sayılır. Sabret..." Sözüm daha bitmeden, Hasan başını yukarıya kaldırıp, sihirli kelimeyi haykırdı.

"Niyazi!"

Mağaranın tavanından açılan kapaktan, taşıma halatı ile biri indi. Hasan'ın yanına gelen adam, halatı onun beline doladı ve yukarıya tırmanmaya başladılar. Gidenlerin ardından bakarken, Hasan orta parmağını kaldırıp bana pis bir gülümseme bıraktı.

"S...tir!" Kendi kendime savurduğum küfür, suyun içinde yüzenlerin hoşuna gitmişti. Dümenin başına geçerek son parçayı da yerine oturtmak üzereydim. Sular yükselip belime kadar ulaşmıştı. Sağdaki kolu çekip, son parçayı alacağım sırada; suyun içinden derileri çürümüş bir el, bileğimi çekti ve çığlık atarak geriye düşmeme sebep oldu. Gücümün son demlerini harcarken, karşımdaki siluetle, suyun içinde kavga ediyordum.

Son bir çabayla kendi etrafımda dönerek, beni tutan yaratıktan kurtuldum ve suyun yüzeyine çıktım. Arkamdan gelen canavara aldırış etmeden bulmacanın son parçasını da yerine oturtmayı başardım. Mağaranın içini dolduran uğultu, suyun içinde yüzenlerin kaçışmalarına sebep olmuştu. Ortadaki dümen mekanizması yere doğru batarken, sular da çekilmeye başladı. Dümenin olduğu yerden, içbükey bir ayna yükseldi.

"Başka bir bulmaca daha mı? Benimle dalga mı geçiyorsun Mayki!"

"Merak etme yeni dost, tek bir engel kaldı. Işığın kılavuzu ol ve bana gel." Sesindeki cezbedici çağrıyla aynanın başına geçtim. Tavandan açılan kapaktan içeriye giren ince ışığı aynaya sabitledim ve oluşturduğum labirentin başlangıcından bitimine kadar, aynanın yansımasını kullanarak ilerlettim...

                                    ***

Labirentin çıkışına geldiğimde; şeklin durduğu kocaman duvar açılarak, kurtuluşuma giden yol açıldı. Yolda yürürken, duvarlardan bana seslenen ruhlarla tanıştım. Onlar bütün oyunlar boyunca etrafımızda gezinen kayıp kalplerdi. Sanki geleceğimi ve onları kurtaracağımı biliyorlardı. Hepsi mutluydu, bana dokunmak için uzanıyor, ruhumun en derinlerinden konuşuyorlardı.

Yolun sonunda kollarını açmış şekilde bekleyen Mayki'yi gördüm. İçten içe ona kızsam da aslında buna gerek olmadığını ve işini yapmak için çabalayan sıradan biri olduğunu düşünüyordum.

"Hoş geldin sevgili dostum. Seni uzun zamandır bekliyordum." Anlamsızca yüzüne bakarken;

"Tahmin bile edemeyeceğin kadar uzun zamandır bu evin sahibiyim. Artık benim zamanım doldu. Seni ilk gördüğüm anda, kurtarıcım olduğunu anlamıştım. Ruhunun derinlerinde yatanları uyandırmak ve emanetim olan anahtarı sana teslim etmek için geldim. Bundan sonra burada gördüğün her şey senin olacak. Zihninin derinlerinde yatanları, korkusuzca insanlara sunmalısın ki bir gün sen de kurtuluşuna sarılabilirsin."

Sözlerini bitirdiğinde, bana sıkıca sarıldı. Hareket bile edemeden öylece kala kalmıştım. Gözlerimi kapadım ve bu çaresiz ruhun hediyesini kabul ettim. Vücuduma uyguladığı baskı kaybolurken, bedeni de ışığın içinde zayıflayıp yok oldu.

Duvarların ardından çıkan diğerleriyle birlikte, açılan kapıdan yukarıya doğru bakakalmıştım.

"Hoşça kal Onur..." Adını, söz verdiği gibi 'turun sonunda' öğrenmiştim. İsmini kulaklarımla değil, kalbimle duymuştum.

Karşımda açılan geçidin ucunda beni bekleyen uşağı gördüm. O tarafa doğru yürümeye başladım;

"Evinize hoş geldiniz efendim."

                                       ***

Tekrar evin giriş katına ulaştığımızda, turlarını yarıda bırakmak zorunda kalan dostlarımla karşılaştım. İyice dinlenmişler, kurulanmışlar ve günlük kıyafetlerini giyip, ofiste keyifli bir şekilde kahvelerini yudumluyorlardı.

Ben de üzerimi değiştirdim. Ofisteki masama oturduğumda, Hasan söze girdi;

"Bugün biraz fazla korkmuş olsak da tur harikaydı. Sizinle ve evinizle tanışmış olmak büyük bir onur. Bir gün belki tekrar geliriz." Sözlerini ve kahvelerini bitirip ayağa kalktıkları sırada, ben de içimden kopanlara veda ederek, beni hatırlamayan dostlarımı evlerine bırakmak üzere dışarıya çıktım.

Arabanın başında beklerken; cesaretimin ödülü olan lanetli hediyeye baktım. Evim dediğim yeni hapishaneme gülümsedim ve arabaya binip motoru çalıştırdım.

Sessiz geçen yolculuğun ardından, eski dostlarımla son kez el sıkışarak ayrıldık.

"Hoşça kalın dostlar. Geleceğiniz parlak olsun..." Sözlerim dudaklarımdan dökülmeden, arkalarını dönüp gitmişlerdi. Ben de yalnızlığımla birlikte, karanlığın içindeki hayatıma geri döndüm.

Uğuldayan duvarların ardında, cesur savaşçıları bekliyorum. Gölgelerde saklanan unutulmuşları; zekâlarıyla aydınlatacakları, korkularından sıyrılacakları ve kurtuluşa ulaşarak, görevi devralacakları güne kadar...

En büyük korkularınızı sizlere sunmak için buradayım.

Kendinizi evinizde hissedin...