Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 9, Empedokles

Onun müthiş tasavvuru; maddi bir dünya, yüksek ruhların olduğu ikinci bir dünya, soyut bir Tanrı…

Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 9, Empedokles

Yolumuza ilk defa bir plüralist çıkıyor; Empedokles, M.Ö. 494 yılında Sicilya’nın Agrigentum şehrinde doğmuştur. Soylu bir ailenin çocuğudur. Bir dönem kendisine tiranlık önerilmiş olsa da demokrasiyi savunduğu için bu teklifi reddetmiştir. Empedokles filozof olmasının yanı sıra tıp alanında da uzmandır. Bir ara şehrinden uzaklaşıp başka ülkelere seyahat etmiştir, ancak bir rivayete göre şehrinden uzaklaşmasının sebebi esasında sürgüne gönderilmesinden kaynaklanmıştır. Bu seyahatler öncesinde çok sert, ateşli bir insan iken dönüşünde adeta bir peygamber gibi davranmaya başlamıştır. Ancak belli bir süre sonra kendini Tanrı olarak görmeye başlamış ve ölümsüz olduğunu ispat etmek için Etna Yanardağı’nın volkanlarına atlamış. 434 yılında bu şekilde hayatı son bulmuş. Tabii bunlar onun hakkındaki söylentilerdir.

Empedokles’ten bize iki uzun şiirinden parçalar kalmıştır. İlki “Doğa Üzerine”, diğeri ise “Arınmalar”dır. İlkinin bilimsel çalışmaları, ikincisinin dinsel çalışmaları olduğu düşünülse de birbirinin devamı olduğu şeklinde de yorumlanmaktadır.

Empedokles için plüralist demiştik. Peki, plüralizm ne demek? Çoğulculuk olarak da adlandırılır, Vikipedi’deki tanımı “Varlığın birbirine indirgemeyen birçok tözden oluştuğunu savunan bir felsefi yaklaşım”dır.  Plüralizmin Empedokles dışında başlıca temsilcileri Anaksagoras, Demokritos ve Leukippos’tur.

Empedokles öncesi Doğa Filozofları arkeyi belirlerken monist yaklaşım da bulunup tek bir madde olarak belirlemişlerdi;  Thales’in arkesinin “Su” olması gibi. Plüralist yaklaşıma sahip Empedokles ise evreni oluşturan dört unsur olduğunu düşünmektedir. Ona göre varlık dört temel unsurun belli oranda karışımından oluşmaktadır, bir nevi bunları dört temel element olarak düşünebiliriz. Hadi tahminlerinizi alayım. Ateş, su, toprak... İzleyenlerin aklına GORA filmi geldi değil mi? Tabii ki son element tahta değil. Empedokles’e göre bu dört temel unsur; “Hava, su, ateş ve toprak”tır. Onların karışması varlığı, karışımın ortadan kalkması ise yokluğu oluşturur. Bu dört unsur ezeli ve edebidir. Evrendeki miktarları artmaz da azalmaz da. Empedokles bu dört unsuru tanrısal varlık olarak kabul eder ve onları evrenin temeline yerleştirir. Onlar kendiliğinden harekete geçmez, birleştiren veya ayrıştıran iki hareket ettirici güç vardır; “Sevgi” ve “Nefret”. Sevgi ve nefret maddi olmadıkları için ezeli ve ebedi değillerdir.

Evrenin oluşumunu da yine bu yolla açıklıyor. Evren bu iki kuvvetin savaşından meydana gelmiştir. İlk dönemde sevgi hâkimdir, sonra nefret sahneye çıkar, onu yine sevgi takip eder. Bu bir döngü şeklinde devam eder. Nefretin hâkim olduğu çağda şeyler dağılmış, sonra sevginin hâkim olduğu çağ gelmiş ve birleşmişlerdir. Evrenin sevgi hali kozmos, nefret hali ise kaostur.

Varlıkların oluşumu hakkındaki görüşlerine baktığımızda bir hiyerarşiyi izlediğini görürüz. Önce ilkel sonra gelişmiş canlılar oluşmuştur.  Onları bitkiler, bitkileri hayvanlar, hayvanları insanlar izler. Cinsiyet olarak ise önce hem erkek hem dişi olan canlılar sonra ise dişi ve erkek ayrı ayrı olan canlılar oluşmuştur.

Bu oluşumu açıklarken çok fantastik bir teoride bulunmuş. Şöyle ki varlıklar bir bütün olarak ortaya çıkmamıştır. Önce kafa, kol gibi organlar oluşmuş ve tesadüfen bir araya gelip varlıklar oluşmuştur. Gözünüzde canlandı mı bilemedim ama benim zihnimden geçen sahne şöyle; bir kafa ortada yuvarlanıyor, sonra kendine vücut buluyor, oradan kol ve bacaklar ekleniyor… Ne kadar acayip değil mi! Neyse onun düşüncelerine devam edeyim, sonuçta bu bir korku filmi değil. Bu birleşmelerden uyum sağlayamayanlar ise ortadan kalkmış. Sanki “Evrim Teorisi”nin öndeyişlerine benziyor bu yaklaşım. Önce tek hücreliler, sonra bitkiler ardından hayvanlar ve de en son insanlar… Adaptasyon sağlamayan canlıların nesli tükenir, doğal seçilim yani.

Empedokles tüm varlıklarda olduğu gibi insanlarda da bu dört temel unsurun mevcut olduğunu söylüyor. Et ve kemik toprak, kan sıvı yönü, yani bedenin su kısmı, solunum hava, vücudun sıcaklığını ise ateş ile özdeşleştirmiş. Sağlık bunlar arasındaki uyumun yani sevginin hâkim olduğu evre, hastalık ise aralarındaki uyumun bozulması yani nefret gücünün hâkim olmaya başladığı evredir.

Tıp hekimi olarak kanı insan hayatının ana taşıyıcısı ve düşünmenin merkezi olarak görür.  Ayrıca kanda da bütün öğelerin var olduğunu düşünür.

Ona göre insan her şeyi bilebilir. Duyu algısının oluşmasını insanda bu dört unsurun var olması ile açıklıyor. Tıpkı insandaki gibi çevresindeki her şeyde bu dört unsur bulunur. “Bir cinsten olan şeyler birbirini etkiler,” der. Gözümüzün yapısında ateş olduğu için ışığı görebiliyoruz mesela. Evren hakkında ise bilgi sahibi olabiliriz çünkü evrenle aynı özden oluşuyoruz. Esasında karışık gibi görünse de biraz düşününce, inanmasak bile anlayabiliyoruz. Aynı dili konuşmak gibi bir şey galiba bu durum. Her şey hava, su, toprak ve ateşten oluştuysa ve biz de keza aynı şekilde oluştuysak duyularımızla evreni algılayabiliriz.

Empedokles bilgiye ulaşmak için sadece duyu algılarını kullanmamamız gerektiğini düşünür. Hem aklımızı hem de duyularımızı kullanmamız gerektiğini savunur. Onun felsefesinin temeli bir uzlaşım felsefesidir. Herakleitos’un değişimi ile Parmenides’in sabit fikirlerinin uzlaşımıdır.

“Arınmalar” adlı eserinde ise daha çok dini inancına ilişkin görüşleri yer alır. Platon’un meşhur “Mağara Alegorisi”ni çoğunuz bilirsiniz. Paylaşmak isterim ki onu da konuşmamıza az kaldı. Söz konusu bu teoriyi önce Empedokles öne sürmüştür. O da Orphik ve Pythagorasçı düşünceden etkilenmiştir. Hadi başlayım. Öncelikle ruh göçüne yani reenkarnasyona inanır. Reenkarnasyon teorisine göre maddi dünyanın ötesinde, ikinci ve daha yüksek ruhların olduğu bir dünya daha vardır. Suç işlemiş ruhlar sürgün için maddi dünyaya gönderilirler (yani bizim dünyamıza), tabii maddi dünyada beden sahibi olup, sınırlanırlar. Bazen bitki, bazen hayvan bazen de insan olarak maddi dünyaya doğarlar. Bedenlenirken eski bedenlerini unuturlar, Pythagoras hariçmiş, çünkü Pythagoras’ın kendisi hatırladığını ifade ediyormuş. Bu yeniden doğuşun bir sınırı bulunmaz ta ki yüksek ruhların seviyesine erişinceye kadar bu yeniden doğuş gerçekleşir. O da Orphik tarikattaki ve Pythagorasçılardaki gibi belli şeyleri ruh göçünden dolayı yemezmiş; defne yaprağı, fasulye ve tüm hayvanlar gibi… Yine onlar gibi bu öğretilerini öğrencilerine gizlilik yeminiyle aktarırmış.   

Son olarak Tanrı inancına bakalım. O antropomorfik tanrı inancına karşı çıkıyor. Onun tanrısı vücuda sahip değil, soyut, evreni hızlı düşünceleriyle dolaşan müthiş bir zeka…

Onun müthiş tasavvuru; maddi bir dünya, yüksek ruhların olduğu ikinci bir dünya, soyut bir Tanrı…