Hayalci Dede

Öykü, Drama

Hayalci Dede
Hayalci Dede

Sırtında yükü bütün sokakları arşınlardı Hayalci Dede. Hayal satardı insanlara. Çocukla çocuk olurdu; öyle ki bir gün çocuklarla oyuna dalmış ve hayal satmayı unutmuştu. Bütün hayaller elinde kaldı. Ee... günlük olanlar çöpe tabii. Yine işe çıktığı bir gün, sokaklarda hayallerim var diye bağırırken önünden geçtiği evin penceresi açıldı.

“Dur hayalci! Bana göre nelerin var bakalım?” dedi orta yaşlarında bir kadın. 

Hayalci Dede şöyle bir çuvalını kavradı, aradığını yerini tespit etmek ister gibi. Sonra da;

“Dileğiniz nedir?” diye sordu; cevabını bildiği halde.

 Kadın şöyle bir süzdü dedeyi.

“Şu şişmanlıktan kurtulsam aslında,” dedi.

Hayalci Dede vakit kaybetmeden elinde tuttuğu kutuyu uzattı. İmkânsızı istemişti kadın ama biçare aldı kutuyu, ücretini uzatıp. Siftahını yapan dede devam etti yoluna. Bir çocuğu istediği topa, bir genci de hayalini kurduğu elbiseye kavuşturduktan sonra; bugünlük yeter diyerek tuttu evinin yolunu. Her dileği gerçekleştirirdi. E.. Tabi bir kaçı hariç. Kadere nasıl hükmetsin ki.

Sokaklar Hayalci Dede’nin sayılırdı. Kimse garipsemiyordu. Herkese bir çare bulmaya çalışırken kendine çaresi var mıydı bilen yoktu. Kimse sormaya da cesaret edemiyordu. Belki de çok ilgili değillerdi. Kimse Hayalci Dede’nin küçük bohçaya benzer torbasına o kadar şeyin nasıl sığdığını da merak etmemişti. Kendi halinde bir seyyar satıcıydı herkese göre. Neden özellikle bu mahallede gezerdi onu da bilen yoktu ama alışmıştı herkes. Mutsuz bir mahalleydi burası. Hatta adı bile varlığına yaraşır şekilde ‘Kutsuz’ konulmuştu. Hayalci Dede hayal satmak için daha iyi bir yer bulamazdı. Gerçi buradaki insanları hiçbir şey mutlu edemiyordu. Ellerine geçenler geçici olarak mutlu ediyor sonra eski bedbaht hallerine dönüyorlardı. Hayalci Dede seyyar satıcı olarak ekmeğini çıkarıyordu ama garipsemiyor da değildi. Belki de kendisine öyle gelmişti nerden bilebilirdi ki?

Hayalci Dede her zaman hayalleri gerçekleştirmek için uğraşırdı. Eski varlıklı ve rahat günlerini özlemiyor değildi. İsteği olan insanlar gelip onu bulurdu ve sokak sokak gezmesine gerek kalmazdı. Çok şikâyetçi değildi halinden aslında ama aklına daha iyi bir iş de gelmemişti. Varlığını kaybedince bu mahalleye yerleşmek zorunda kaldı. Ne eşi kaldı ne dostu; çocukları bile bakmaz oldu yüzüne. Hala anlayamıyordu nasıl bu hale düştüğünü. Kendi insanların hayalleriyle ilgilenirken çocuklarına bırakmıştı bütün varlığının yönetimini. Hesap kitap adamı değildi zaten. Çocuklarından başka kime güvenebilirdi ki insan. Bir gecede iflas ettiği haberini getirdi ortanca oğlu. Büyük oğlu konuşmaya tenezzül bile etmemişti. Kızı ise kendisiyle birlikte gelmek istedi ama Dede’nin gönlü el vermedi. Hepsinin ailelerinin yanında çocuklarının başında olmasını salık verdi. Bu mutsuz ve huysuz mahalleyi buldu sonra da. Ortanca oğlu kısa bir süre sonra çok varlıklı hale gelse de babasına bir oda verme teklifinde bulunmamıştı. Sadece giderlerini karşılamaya yanaşmış kız kardeşinin ısrarıyla ama Hayalci Dede kabul etmemişti. Şunun şurasında ne kadar ömrü kalmıştı ki! Ne yapacaktı bu yaşta varlığı? Nasıl olsa kendisi göçtükten sonra zaten çocuklarınındı. Herkes mutlu olsundu, onun derdi.

Hayalci Dede’nin ortanca oğlu hep kızar söylenirdi babasına; bizim rızkımızı herkesle paylaşıyorsun, diye ve kendine hâkim de olamazdı. Sonunda da varlıklı olmanın yolunu bulmuştu. Her şey mubahtı rahat yaşamak için ortanca oğula göre. Çevresindeki insanları umursamaz ve sadece kendini düşünürdü. Babasının tam aksiydi yani. Hayalci Dede’nin büyük oğlu ise varlıkta gözü olmasa da başarıdan büyük haz alıyordu. Varlıklı olup olmamak değil, onun için tek kıstas elde etmekti. Babası arada gurur duyuyor olsa da büyük oğluyla o da paylaşmayı bilmiyordu. Gerçekten çocuklarının nasıl bu hale geldiğini ciddi anlamda düşünmesi gerekiyordu. Kızı ise varlığı olmasa da bilirdi paylaşmayı. Huyu suyu yumuşaktı. Kendine bazen yeterdi bazen yetmezdi. Hayalci Dede;

“Vermek saadettir. Alandan çok vereni mutlu eder.” Der dururdu.

Sadece kızı dinlemiş olacak ki sözünü bir tek o uymuştu bu söze. O da eksik, fazla demez ayarını bilmezdi. Çocuklarının bir ortası yoktu Hayalci Dede’nin. Ya hiç bilmezler paylaşmayı ya da paylaşırken sınırları olmazdı. Nerede nasıl bir hata yapmıştı da bu hale nasıl gelmişti anlayamadı.

Fakirlik kokan evinden çıkıp caddeleri, sokakları arşınlamaya başladı.

 “Hayallerim var, dileğinizi söyleyin.” Diyerek birkaç hayal daha sattı.

Sonra bir kadın durdurdu seyyar satıcıyı.

“Benim hayalim zor ama yine de bana göre bir şeylerin var mı heybende?” diye sordu kadın.

 Hayalci Dede anlamlı anlamlı baktı kadına. Sanki dertleri birdi ya da öyle gelmişti bilemedi. Kafasını kaldırıp balkonundan sallanan kadına baktı.

 “Nedir hayaliniz, ne dilerdiniz bu yaşlı seyyar satıcıdan.” deyiverdi.

Kadın hüzünlenmişti birden, gözleri doldu; kimlerden medet ummaya başlamıştı. Acıdı haline, kendine, yaşamına.

“Yıllar önce terkedildim sevdiklerim tarafından. Geri getirebilir misin onları?” dedi lafı uzatmadan.

 Hayalci Dede yanılmamıştı. İnsanları kendi kadar iyi bilirdi. Bir bakış ve duruşu şıp diye çözüverirdi. Heybe bile denemeyecek torbasını bir yokladı. Sonra bir mektup zarfı çıkardı. İçinde ne yazdığını söylemeden hatta sattığı hayalin ücretini bile almadan kadının sarkıttığı sepete bırakıp gitti elindekini.

“Hey nereye gidiyorsun, ne kadar ücreti, ya gerçek olursa seni nasıl bulurum?” diye bağırıyordu kadın arkasından.

 Düşündü Dede, bulsa ne olacaktı ki gönülden bir hediyenin lafı mı olacaktı. Özel bir ‘hayal’ di bir de bu. Kadının hayali gerçek olursa kendisini şanslı sayıp bir hayal de kendisine açabilirdi belki. Kim bilir belki de son dileği gerecek olurdu.

Günler günleri takip ederken her gün hangi cadde veya sokakta olursa olsun o kadının evinin oralarda dolanır, görünmeden gerisin geriye dönerdi. Bir gün yine o sokağa uğradığında kadının balkonunda renk renk çiçekler, güzel bir masa ve keyifle gülen kadını gördü. Yalnız yaşıyor diye bildiği kadını etrafında insanlar da vardı. Çocukları herhalde diye düşündü. Mektup geldi aklına. Kendi çocukları için dokunaklı bir şekilde yazmış ve son arzusunu bu mektupta dile getirmişti. Ölmeden önce çocukları Büyük oğlu Azim, ortanca oğlu Hırs ve kızı Merhamet ile bir araya gelip onlarla dünya gözüyle bir an keyifli vakit geçirmek istiyordu. Varlıklıyken yazdığı vasiyette bu düşüncelere benzerdi. Varlıklarını nasıl olsa paylaşmanın bir yolunu bulurlardı ama babalarını kaybedince bir daha… Mutluluğu nasıl bulacaklardı. Kadına verdiği mektubun aynısını yazamazdı; o onun hayaliydi ve gerçek olmuştu. Farklı bir şeyler düşündü. Sonunda da bir şeyler buldu, yazdı ve yolladı.

Ben Hayalci Dede, sizin babanız. Bugüne kadar sayısız hayali gerçekleştirdim. Bir kendime olmadı dermanım. Siz benim çocuklarımın bana layık birer evlat olmanızı diliyorum şimdi tüm kalbimle. Bir gün çocuklarınız büyüdüğünde dedeleri sorduğunda onlara ‘Hayalci Dedeniz’ diye başlayın beni anlatırken lafa.” diye yazdı hayalini Hayalci Dede.

Bu son dileğiydi onun. Çocuklarını etrafında görmek, sevgilerini hissederek veda etmek istiyordu hayata. Hayatta azmiyle çok varlıklı olmuş, hırsları yüzünden tüm varlığını kaybetmiş, hayatta en önemli şeyin merhamet olduğunu anlamış ve çocuklarının kendi hayatının bir dönemini yaşattıklarını anlamıştı koyduğu isimlerle. Bir de kaybettiği eşi Sevgi vardı tabi. Hırsları yüzünden ilk başta kaybettiği ve gözden çıkardığı. O yüzdendir ki artık herkese sevgiyle yaklaşır ömrünün sonuna kadar hayal satardı Hayalci Dede. Bir gün kendi hayalinin de gerçek olması için bekleyecekti ömrünün sonuna kadar. Belki de ömrü vefa etmeyecekti. Hayalleri gerçekleştirmeye devam edecekti ne olursa olsun.