Kapıların Ardındaki Veda

Ölümüne iki saat kalmış bir dostunuza son sorunuz ne olurdu?

Kapıların Ardındaki  Veda

Bir kapı kapandı, bir kapı açıldı. Kapının eşiğinden geçti, ardından o kapı da kapandı. Ardı ardına geçti bütün soğuk, hastane kapılarını. Artık karşısındaydı o son kapı. İçten içe hiç istemedi açılmasını o kapının. Çok geçmedi ki açıldı o kapı da. Eşikten geçerken adımları daha da yavaşladı. Hiç varmak istemediği bir yere vardı. Hiç varacağını düşünmediği bir yere vardı. Ve son kapı da ardından kapandı. Artık büsbütün, olmak istemediği yere varmıştı. Soğuk, beyaz hastane odası... Karşısında çocukluğu... 

Odaya girdiğinde bütün gözler ona çevrildi. Tek bir kişi... Tek bir kişi tebessüm etti ona. En ufak bir tebessüme bile en çok ihtiyacı olan o kişi... Soğuk oda kalabalıktı ama bir o kadar da sessiz... İnsanlar aralarında bir şeyler konuşuyordu ama hepsi birer uğultu... 

Yavaş adımlarla yürüdü, o hiç varmak istemediği kişiye. Vardığı yer bir hastane yatağıydı. Bir ölüm döşeği... Üstünde yorgun mu yorgun zayıf bir beden... Ne garipti, insanın bir zamanlar dostum diye sarıldığı kişiyi ölüm döşeğinde ziyaret etmek. Üstelik çok değil, iki saat sonra öleceğini bilmek... 

Her şeye rağmen tebessümüne, tebessümle karşılık verdi adam. Başıyla selamladı. Çıt çıkarmadı iki eski dostan hiçbiri. Oysaki ne çok konuşurlardı çocukken ne çok gülüşürlerdi. Büyümek miydi onları susturan? Yoksa iki saat sonra aralarına girecek olan ölüm müydü seslerini kesen? O meşhur ölüm sessizliği bu muydu? Daha iki saatleri yok muydu ebedi suskunluk için?

Doktorların öngördüğü zaman buydu: 2 saat. "Akşamı görmez," demişlerdi ondan için. Ne kolaydı zaman vermek. Halbuki saat gece yarısına yaklaşmıştı. "Öldürmeyen Allah, öldürmüyor işte." diye geçirdi içinden adam. Sonra halâ eski dostuyla hiç konuşmadığını fark etti. Sadece birbirlerine baktılar uzun süre. Ölüm döşeğindeki adamın yüzü beyazdı. Hastane duvarlarına mı benzemişti teni? İnsan en çok neyi izlerse ona mı benzer? "Keşke hastanelerin hepsi denize, suya baksa; hiç olmadı ormana, ağaca..." diye içinden geçirmişti ki adam son sözünden vazgeçti. Ormana bakmasın hastaneler, ne ağaca ne toprağa... Toprak da ölüm demekti. Hastaneler biraz yaşam, biraz ölüm olsa da kimse ölmek için girmezdi bu soğuk, dört duvar arasına... Denize baksın bütün hastaneler. Deniz gibi sonsuzluğu anlatsın. Mezarlığa baksın bütün saraylar. Mizan gibi adeleti anlatsın.

"Neden sessizsiniz, konuşsanıza." dedi yaşlı bir kadın. 

Ne konuşacaktı adamlar?

Ne soracaktı adam?

Ölüm döşeğindeki birine ne sorulurdu?

İki saat sonra ölecek birine ne sorulurdu, ne denirdi?

"Nasılsın?" mı, çok anlamsız. "Seni de iyi gördüm." mü, çok yalan. "Nasıl hissediyorsun?" mu, çok hüzünlü. 

"Korkuyor musun?" Adamın içi ürperdi. Elbette böyle bir şey sormadı ama bir an sormak istedi. "Çok korkuyorum." dese ne yapardı? Sarılıp "geçecek" mi deyecekti?

Adam bir şey fark etti. "O" an geldiğinde sözler nasıl da anlamını yitirmişti böyle? 

"Susmak" aslında ne kadar da anlamlıymış. İnsan yaşarken hiç fark etmiyormuş oysa.

Hasta adam, eski dostuna doğru elini uzattı. Yüzünde zoraki bir tebessüm vardı ama bu "zoraki" tebessümün anlamı o kadar başkaydı ki... Kimsenin gücüne gitmedi. Eski dostu da uzattı elini. Birbirlerinin elini parmak uçlarından tuttular. Biri güç almak istedi, diğeri güç vermek... Kimse kimseye ne güç verdi ne de kimse kimseden güç aldı. Kısa bir anlığına gözler de birbirine kenetlendi. İkisinin de kulağında yalnızca o ses vardı: İki çocuğun cıvıltılı kahkahası. Sıcak bir yaz akşamından süzülen bu kahkaha rüzgarı, soğuk hastane duvarlarına çarpıp tenlerini ürpertti ve usulca uğultuya dönüştü. Havada tutuşan soğuk eller birbirinden ayrıldı.

Yolcu yolunda gerekti. 

İki taraf için de...

Adam: "Hoşçakal." dedi. Ne kadar anlamsız gelse de... Artık bir şey demeliydi. İki saat de olsa "Hoşça" -kalmasını istedi eski dostu. Hasta adam başını hafifçe eğerek aldı eski dostunun vedasını. 

Adam, arkasını döndüğünde ister istemez dolmuştu gözleri. Yaşla dolu gözleri kapıyı buldu ve yavaş adımlarla yürüdü kapıya doğru. Kim bilir kaç vedaya şahit olmuştu şu tahta kapı... Kaç mezar geçirmişti eşiğinden? Kaç feryat duymuştu? 

Sahi o kapının da özü toprak değil miydi?