ZEYNEB’İN MASALI

Hikâye

ZEYNEB’İN MASALI

Zehra da olabilirdi, Zübeyde, Zeliha, Zelibe, Zühre gibi pek çok şey olabilirdi. Ama mutlaka “Z” harfi ile başlardı. Benim için çocukluk masalım Zeynep. Bugün çocukluğumun Zeyneb’i ziyaretime geliyor.

Nerden almış telefonumu, nasıl bulmuş bilmiyorum. İstanbul’un öte yakasında oturuyormuş. Gemiyle iskeleye kadar gelecek, oradan alıp evime götüreceğim. Tanıyabilecek miyim?

İncecik dudaklarını farketmezsiniz yüzüne bakınca. Eminim çilleri olduğunu da sonradan benden öğreneceksiniz. Şimdinin çizgi filmlerinde küçük, şirin, sarı saçlı, iki yana örgülü kız modelini andırır çehresi. Kare olduğu niye kazınmış zihnime. Süpürge telini andıran bakımsız sarı saçları seyrek, uçlara doğru iyice incelir. Sekiz dokuz yaşlarında olmalı onu en son hatırladığım yaşı. Mavi gözlerini unutamıyorum. Koyu da değil, açık da değil. Onun sadece gözlerine bakarsınız. Yüzündeki ayrıntıların hiçbir önemi kalmaz. Farkettiniz sanırım bugün zamanda yolculuk yaparken, benimle geleceksiniz.

İskelede sabırsız bir bekleyiş…On beş dakika var geminin iskeleye yanaşmasına. Denizin rengi yeşile çalıyor bugün. Yok, Zeyneb’in gözleri bu renk değildi. Elleri tombişti, kısa parmakları vardı. Erkek kardeşlerinin saçlarını yana yatırarak düzeltirken bu parmakları ne çok izlemiştim. O da beni unutmamış, bir keresinde kız kardeşim ondört-onbeş yaşlarında bir kızın gelip beni sorduğunu, evde olmadığımı öğrenince selam bırakıp geri döndüğünü söylemişti, “adı Zeynep’miş” . O olduğunu düşünmüştüm. Tanıdığım başka Zeynepler de vardı. Ama ben o olmasını istemiştim. Demek ki, iyiymiş, başına kötü bir şeyler gelmemiş, diye kendimi teselli etmiştim. Birgün aniden taşındıklarını duymuş, veda bile edemeden hikayesinin hangi kötü halkasının devreye girdiğine dair ihtimallerle yıllarca beynimi yormuştum.

Gemi iskelede. İnsanları tek tek inceliyor, Zeyneb’in mavi gözlerini arıyordum. Şimdi otuz altı yaşında olmalı. Boyu ne kadardır? Şişman mı, zayıf mı? Kıyafetlerden artık fakir mi, zengin miyi anlamayı beklemiyorum. Bebek arabasıyla, yanında çocuklarla bir sürü kadını eledim. Yalnız bir kadın olacağını umarken, birisi bana doğru yöneldi:

-Ayşe Abla, ben Zeynep. Sensin değil mi? Tanıdım seni, hiç değişmemişsin.

-Zeynep, ah! Tanıyamadım kusuruma bakma, sen nasıl tanıdın bunca sene sonra.

-Değişmemişsin ki, bak bu benim oğlum, bu da kızım.

Aman Allah’ım! Zeynep evlenmiş ve iki tane onu en son gördüğüm yaşlarda çocukları var.

Yıllar önce Zeyneb’in içimi burkan sözlerini hatırladım: “ Ayşe Abla ben hiç evlenmeyeceğim, biliyor musun? Çalışıp para kazanacağım, bir de çocuk yapacağım, ömür boyu mutlu yaşayacağım.” Ona evlenmeden anne olamayacağını söylediğimde, gözlerindeki mavi ışığın sönüp, ince dudaklarından dökülen hezeyanı nasıl unutabilirim? Oysa küçük anneydi Zeynep. İki erkek kardeşi için evi terkeden annesinin yerini almıştı. Ama yine annelik sevdasındaydı. Bıkmamıştı küçük elleriyle yemek yapmaktan, kardeşlerini yıkamaktan, çamaşır yıkamaktan, boyu kadar süpürgeyle evi temizlemekten…

Evdeydik, çocuklar kapı önüne çıkılacağını keşfetmişler içeri dışarı mekik dokuyorlardı. Zeynep, babasının aniden karar verip Kartal’a taşındıklarını söyledi. Akrabaları oradaymış, bir müddet onların yanında yaşamışlar. Bir çocuklu bir kadınla evliliği de iyi gitmemiş ayrılmışlar. Taşınmayı da o kadın istemiş.

Birden hatırladım, üvey annesinin ona yaşattıklarını! Nedense Zeynep’in  altı yaşından sonra yalnız kalışlarının hüznü çöreklenmiş yüreğime. Babası zayıf, ince yapılı, mahalleye hiçbir zararı veya samimiyeti olmayan bir fabrika işçisiydi. Zeyneb’in anlattıklarını bilmesem o adama da acımak gerekir derdim. Ama üç çocukla zor yaşam savaşı veriyor olsan bile, yedi yaşındaki bir çocuğa yemek yapmadı, gömleği kirli kaldı diye kızılıp eziyet edilmez. Okul da karartıyordu Zeyneb’in hayatını. Hem kendi hem de kardeşleri için sık sık i yakalıkları kirl , saçları bitli diye azar işitiyordu. Uğraşıyordu Zeynep, ama öğretmenler yine o melun haşeratı kontrol edip buluyorlardı. Komşuların arada , evlerine alıp yıkayıp temizledikleri oluyordu. Ama yaşadıkları ev şartları iyileştirilemediği için Zeyneb’in yüreği tamir olmak şöyle dursun hergün daha da küçük parçalara dağılıyordu. Ağlama duvarı bendim. Evimiz biraz uzaktı. Ondan sadece üç yaş büyüktüm. Her gün hayaller kuruyor, babası işe gittikten sonra Zeyneb’in evine gidip beraber çile çekerek onun yüzünün biraz gülmesini sağlıyordum. Ama hiç gerçekleşmedi. Evden uzaklaşmam kesinlikle yasaktı. Hele bir kız çocuğunun annesi olmayan bir eve gitmesi imkansızdı. Yapabildiğim Zeyneb’in ziyaretlerinde onun mutsuzluğunu oyun oynayarak unutturmak, konuşarak acısını hafifletmek, hayaller kurdurarak geleceğe umutla bakmasını sağlamaktı.

Zeynep Sarıyer’de oturuyor. Zorla değil, âşık olduğu için evlenmiş. Okul hayatı başarısız olduğu için liseden sonra devam etmemiş, yoksa babası okuldan alıkoymamış.

Annesi evlenirken Zeyneb’e hamileymiş. Babasının bir astsubay olduğunu biliyor, hepsi o kadar. Üvey kızı olduğunu bilerek annesinin onu terketmesinin yüreğinde bıraktığı hasarı ben biliyorum. Babasını bulmak için ne planlar kurmuştuk? Askeriyeye yazı yazıp sormayı düşünmüştük. Adını bile bilmiyordu. Gazeteye ilan vermeyi düşündük. Paramız var mıydı, yeter miydi, dert etmeden.

“Eşim beni seviyor” diyor Zeynep. Çocuklarına da iyi babaydı. Annesi ile buluşmuş, ara ara görüşüyormuş. Babası ile uzun yıllar küs kalmış. “Ama son birkaç yıldır ara sıra ziyaret ediyor, bayramlarda da biz onu ziyaret ediyoruz” diyor. O, erkek kardeşleriyle yaşıyormuş.

Zeyneb’in masalı çocukluğumda bir yara olarak hâlâ yaşıyor. Ona çare olamayışımın suçluluğu, mavi gözlerindeki nemi hâlâ kurutmadı. Zeynep iyi, Zeynep artık bir anne, bir eş. Yüreğime iyi geldi mi?

Sizin Zeynepleriniz nasıl? Ben bir daha Zeyneb’i aramadım. O da beni!